Her şey Alpha’nın bana tek cümlelik bir mektup göndermesiyle başladı.
“Sıkıldıysan Kutsal Diyar’a gel.”
Mesaj bundan ibaretti.
Akademideki yangın hasarı yüzünden yaz tatili erken başlamıştı, bu yüzden pek yapacak bir işim yoktu. Tecrübelerime dayanarak, Alpha’nın davetlerine icabet etmenin her zaman her türlü eğlenceye kapı araladığını biliyordum. Mektubu aldıktan ertesi gün yola koyuldum.
Kutsal Diyar Lindwurm. Aslında daha önce bir kez bulunmuştum orada. Dünyanın en popüler dini olan Kutsal Öğreti’nin kutsal mekanlarından biriydi. Numaraları, Tanrıça Beatrix’in kahramanları güçle kutsadığı ve tek gerçek ilahın o olduğu yönündeydi.
Her neyse, akademiden Kutsal Diyar’a arabayla gitmek yaklaşık dört gün sürüyordu. İkisi de Midgar’da olduğu için nispeten yakındı.
Bir süre ikilemde kaldım: Bir figüran gibi arabayla mı gitmeliydim, yoksa doğrudan koşarak mı? Sonunda rolümün hakkını verip at arabasını kullanmaya karar verdim. Kendi kendime üstünlük taslayan kasıntı bir edayla, “Böyle şeylerin bilincinde olmak gerekir,” dedim.
Keşke zamanda geriye gidip kendimi yumruklayabilseydim.
Doğrudan koşmalıydım. Gece vakti koşa koşa gitseydim göz açıp kapayıncaya kadar varırdım.
Ama yapmadığım için, kendimi öğrenci konseyi başkanımız Rose Oriana ile aynı arabayı paylaşırken buldum.
Araba sadece ikimiz için fazlasıyla şık ve genişti. Ucuz at arabamla bir mola yerine vardıktan sonra tesadüfen onunla karşılaştım ve o da beni kendisiyle gelmeye davet etti.
Onu hemencecik reddettim.
Ama bir soyluyla baş edemedim. Sonuç olarak Kutsal Diyar’a birlikte gitmek zorunda kaldık.
Rose’un söylediğine göre orada Tanrıça Sınavı adında bir etkinlik düzenleniyormuş ve kendisi özel konuk olarak davet edilmiş.
Rose’un açıklamasını dinlerken, Alpha’nın bunu birlikte izleyelim diye gelmemi istediğini fark ettim.
Ama yolun bir yerinde, Rose’un kendi kendine yaptığı konuşmanın ipin ucunu kaçırmaya başladım.
“O olayda senin gibi yiğit ruhlu genç bir adamı kaybetmek büyük bir trajedi olurdu, Cid,” dedi nazik bir tebessümle.
Bu söze verecek birkaç cevabım vardı: Ben sıradan biriyim, bu yüzden kesinlikle yiğit değilim ve ayrıca tam adıma ne zaman veda etmişti ki? Pekala, en azından bu kısım hâlâ mantıklı geliyordu.
“Hayatta kaldığını öğrendiğimde, bunun kaderin bir cilvesi olduğunu hissettim. Şu an bunu konuşabiliyor olmamız, dünyanın bize lütfettiği bir kutsaması sayesinde.”
İşte tam bu noktada işler mantık sınırlarını aştı. Bir kere ben “kadere” inanmam ve “kutsama” denen şey hakkında en ufak bir fikrim bile yok. Bana kalırsa, dünyaya orta parmak çekmeyi tercih ederdim.
“Birlikte yürüyeceğimiz yol şüphesiz dikenlerle dolu olacak. Kimse bize lütfunda bulunmayacak ve kimse olduğumuz kişiyi takdir etmeyecek.”
Az önce dünyanın sana kutsama bahşettiğini söylemiştin oysa.
“Ama efsanevi kahramanların, tanrıçanın gücünü aldıktan sonra halk tarafından zenginlik ve şanla ödüllendirildiği, ardından da büyük krallıkların prensesleriyle evlendiği söylenir. Dolayısıyla bu yol ne kadar çetin ve zorlu olursa olsun, sonunda mutlu bir geleceğin bizi beklediğine inanıyorum.”
Kutsal Öğreti’de vaaz ettikleri şey bu falan mıydı? Kendi amaçlarını kabul ettirmek için toplumun aykırı tiplerini —yani kahramanları— öne sürmek tam da kiliseye yaraşır bir hareket.
“Bu Tanrıça Sınavı’nı tamamlamak, o dikenli yolda bir adım daha atmak anlamına gelecek. Sonrasında babama yiğit bir gencin hikayelerini gururla anlatabileceğim.”
Tanrıça Sınavı’nı geçecek olan o genç bayağı şanslı birine benziyor.
“İkimiz o tehlikeli yolda adım adım ilerleyebiliriz. Attığımız her adım sevgimizi daha da derinleştirmekten başka bir işe yaramayacak.”
Ha, yani üç ayak yarışı gibi. Karşılıklı yardımlaşma ruhu demek, ha? Tam da Kutsal Öğreti’nin vaaz edeceği türden bir şey.
“Şimdilik bunu kendimize saklamalıyız ama mutlu bir geleceği gerçeğe dönüştürmek için elimizden geleni yapalım.”
“Hım-hım.”
Rose bana elini uzattı, ben de tuttum. Din veya onun öğretileri hakkında pek bir şey bilmem ama mutlu bir gelecek getireceğini söylüyorsa ben varım. Ne de olsa mutluluk önemlidir. En azından benim mutluluğum.
Rose’un tutkulu bakışlarını ve hafifçe terlemiş avuçlarını hissettiğimde, aramızda biraz mesafe bırakmam gerektiğinin farkına vardım. Inancı yüzünden onunla dalga geçmek gibi bir niyetim kesinlikle yoktu ama bu iki tarafın da aynı frekansta olması gereken türden bir şeydi. Tüm fanatikler bir araya gelip kendi kafalarına göre takıldıklarında herkes için çok daha hayırlı olur.
“Bugün hava ne güzel, değil mi?” Araba penceresinden berrak gökyüzüne ve kırsal ovalara bakarak konuştum.
Konuşmayı yorucu bir konudan uzaklaştırmak istediğinizde, havadan sudan bahsetmek her zaman sağlam bir plandır.
“Evet. Güneş açtı, dışarısının epey sıcak olduğunu tahmin ediyorum,” diye yanıtladı Rose, kendisi de dışarıya bakarken.
Arabanın içi gölge olsa da bizi terletecek kadar sıcaktı. Rose’un ak ensesi şimdiden ışıldıyordu; kıvrımlı bal rengi bukleleri rüzgarda dalgalanırken, güneşten korunmak için soluk renkli gözlerini hafifçe süzdü.
Bir süre okuldan ve havadan sudan bahsederek lafladık, konuşacak yeni konular ararken zaman zaman sessizliğe gömüldük.
Birkaç çeşit sessizlik vardır ve bunlar genel olarak rahatlatıcı ve rahatsız edici olarak sınıflandırılabilir.
Genel kanı, sohbetin kesintiye uğramasının her zaman nahoş olduğu yönündedir ancak bana göre o kadar da kötü değiller. Sonuçta ikinizin de konuşmayı sürdürmek için el birliğiyle çabaladığını fark ettiğinizde, içinizi tatlı bir tatmin hissi kaplar.
Ne de olsa sadece ikimiz vardık ve saatlerdir bu arabadaydık. Sohbetin duraksaması son derece doğaldı. Bundan kaçınmak için bu kadar çabalamamız, olayı tam da tatminkar kılan şeydi.
Sayısız duraksamanın ardından buzları kıran Rose oldu.
Öğle güneşi neredeyse batmıştı ve ışığı kızıl bir renge bürünmeye başlamıştı.
“Akademideki o olayın perde arkasında dönen başka şeyler olduğundan şüpheleniyorum.”
“Hım?”
Rose yüzünü uzaktaki gün batımına çevirdi. “Kendilerine Gölge Bahçesi diyen o siyahlar içindeki adamlar, Shadow adındaki o adamla farklı bir örgütte olmalı.”
“Bunu da nereden çıkardın?”
“Kılıç kullanma teknikleri tamamen farklıydı. Siyahlar içindeki adamların hepsi standart stillerle dövüşüyordu ancak Shadow ve ona itaat eden kadınlar kılıçlarını alışılagelmişin dışında bir biçimde kullanıyordu. O teknikleri daha önce hiç görmemiştim. Yeni teknikler olmalılar.”
“Ha.”
“Tüm bunları Midgar Şövalye Birliği’ne anlattım ama Shadow ile siyahlı grubun birbiriyle dövüştüğünü ısrarla belirtmeme rağmen Şövalye Birliği’nin resmi açıklaması iki tarafı da aynı örgütün parçası olarak gördüklerini ortaya koydu. Gerekçelerinin hiçbiri ikna edici değildi. Görünenin ötesinde işler döndüğüne eminim.”
“Çok fazla kafa yormadığına emin misin?”
“Umarım öyledir. Ama ya değilsem… Midgar Krallığı yanlış düşmanın peşindeyse… kapıda büyük bir felaket olabilir demektir. Oriana Krallığı bir soruşturma başlattı ama sen yine de dikkatli olsan iyi edersin.”
Başımı salladım.
Rose yumuşakça gülümsedi ve başıyla onayladı.
“Yakında konaklama kasabasına varmış oluruz. Sana benimkiyle yan yana bir oda hazırlatacağım.”
“Yok, hiç zahmet etme. Kendi başıma ucuz bir yer bulurum.”
“Olmaz, yapamazsın. Dışarısı tehlikeli. Ücreti elbette ben karşılayacağım, o yüzden lütfen hiçbir şeyi dert etme.”
“Aman, yok, yok. Sana yük olamam.”
“Mütevazı olmana hiç gerek yok.”
Ve işte böylece geceliği üç yüz bin zeni olan en üst kalite bir odada kalırken buluyorum kendimi. Lüks bir restoranda akşam yemeği yiyor, vitrinlere bakarken şık kıyafetler seçiyor, hana dönmeden önce de kumarhanede biraz şansımızı deniyoruz. Bütün bunlar tam krallara layık. Yatak yumuşacık, oda desen bir süit dairesi. Tek kelimeyle harika.
Üstelik tek bir zeni bile harcamam gerekmiyor. Belki de en ideal figüran, zengin arkadaşının sırtından geçinmesini bilendir. Sanırım birazcık din vaazını görmezden gelmenin de kendince bir faydası varmış.

İki gün sonra öğleye doğru Kutsal Diyar Lindwurm’a varıyoruz.
Lindwurm, sanki doğrudan dağın bağrından oyulmuş gibi duran devasa bir kiliseye ev sahipliği yapıyor; hemen altında uzanan kasaba ise kireç badanalı binalardan oluşuyor. Kasabanın içinden geçen ana cadde turist kaynıyor ve doğrudan kiliseye çıkan uzun bir merdiven dizisiyle son buluyor.
Yine lüks mekânların birinde öğle yemeğimizi yedikten sonra, ana caddeden aşağı yürürken sokak tezgâhlarına öylesine göz gezdiriyoruz.
O sırada gözüme küçük bir süs eşyası takılıyor. Japonya’daki turistik yerlerde rastlayacağınız, kılıca sarılmış ejderha figürlü metal anahtarlıklara benziyor. Başka dünyalarda bile bazı şeylerin değişmediğini görmek şaşırtıcı. İlginç olanı ise kılıca sarılan şeyin bir ejderha değil, tekinsiz görünümlü sol bir kol olduğunu fark etmem. Elime alıyorum.
“İlgini mi çekti?”
“Birazcık. Neden hepsinin etrafına bir kol sarılmış ki?”
Rose ellerime bakıyor. Müsaadenizle hanımefendi, ama omzuma bu kadar sokulmanız için hava biraz fazla sıcak değil mi? Bu rakımda sıcaklık o kadar da dayanılmaz olmasa da sonuçta hâlâ yaz mevsimindeyiz yani.
“Kahraman Olivier’in kılıcı ve iblis Diablos’un sol kolu. Büyük kahramanın Diablos’un sol kolunu kestiği ve tam da bu topraklara mühürlediği söylenir. Şurada,” diyor Rose, uzun merdivenlerin ve zirvedeki kilisenin ötesini işaret ederek. “O sarp dağın tepesinde Kutsal Alan adında kalıntılar var ve Diablos’un sol kolu işte orada mühürlü. Tabii bunların hepsi sadece bir masal.” Gülümsüyor. “Erkekler arasında oldukça popüler bir hediyeliktir.”
“Tahmin edebiliyorum. Bakar mısınız, bundan bir tane alabilir miyim?”
Skel’e hediye götürmek için bir tane satın alıyorum. Üç bin zeni cebe azıcık otursa da en azından bunu kendi cebimden ödeyecek nezakete sahibim.
Po ise bana istediği çöp yığınlarının bir listesini vermişti. Düşünmesi bile dert olduğu için henüz listeye bakmadım bile.
Süs eşyasını cebime tıkıştırdıktan sonra gezinmeye devam ediyoruz. Turistlerin ve satıcıların bu hengamesi içimde nedense nostaljik bir his uyandırıyor.
Derken Rose aniden elimi çekiştiriyor.
“Yazar Natsume kitaplarını imzalıyor sanırım. En büyük hayranıyım!”
Önümüzde devasa bir insan kalabalığı var. Bir kitapçının önünde dikiliyor gibi görünüyorlar ama etrafta tabela falan göremiyorum.
“Sıraya girsem senin için sorun olur mu? Biraz uzun sürebilir ama…” Rose yavru köpek bakışlarıyla bana bakıyor.
“Tabii, takıl sen. Ben burada beklerim.”
“Çok teşekkür ederim! Sen de gelmek ister misin?”
“Yok, ben almayayım.”
Rose tezgahtaki kitaplardan birini satın alıp sıraya giriyor.
Yapacak daha iyi bir işim kalmadığı için kitaplardan birini kapıp rastgele sayfalarını karıştırıyorum.
“Ben bir ejderhayım. Henüz bir adım yok.”
Bir dakika, bu resmen yüzsüzce yapılmış bir intihal.
Yok canım. Bu başka dünyadaki bir edebiyat dehası mucizevi bir şekilde tamamen aynı estetik anlayışına sahip olmuş olmalı. Kendimi toparlayıp başka bir kitaba uzanıyorum.
Romeo ve Julietta.
Lafımı geri alıyorum. Kesinlikle hırsızlık. Üstelik teki de bu değil.
Asherella.
Küçük Kırmızı Başlıklı Kız.
Birçok kitabın içinde Hollywood filmlerinden, mangalardan ve animelerden araklandığı belli olan hikayeler bile var. İşte bu noktada jeton nihayet düşüyor.
Buraya reenkarne olan tek kişi ben değilmişim.
Bir kitap satın alıp Natsume denen bu güya yazara imzalatmak üzere sıraya giriyorum.
Sadece bu yazar hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyorum.
Ben taktiğimi düşünürken sıra ilerlemeye devam ediyor ve çok geçmeden yazar görüş alanıma giriyor. Başındaki kapüşon yüzünden kestirmek biraz zor olsa da kesinlikle bir kadın.
Omuzlarına dökülen zarif gümüşi saçları, kedi benzeri mavi gözlerini ve gözünün altındaki benini çevreliyor. Bluzunun göğüs kısmı açık, dekoltesi gözler önüne seriliyor.
“Ne halt ediyor bu böyle?”
Çok ama çok iyi bildiğim bir yüz bu. Şakaklarımı ovarak başımı sallıyor ve sıradan çıkmaya çalışıyorum.
“Bakar mısınız, beyefendi. Nereye gittiğinizi sanıyorsunuz?”
Ne var ki başaramıyorum. Ben onu tanımadan hemen önceki anlarda o beni görmüş olmalı.
Sıra santim santim ilerliyor ve en sonunda kendimi doğrudan Natsume’nin karşısında buluyorum. Beyaz tenli, gümüş saçlı elfle yüz yüze geliyoruz. Evet, o elfi gayet iyi tanıyorum.
Bu Beta.
“Kitabınızı alayım, lütfen?” Beta beni tanımıyormuş gibi davranıyor, bunun yerine yüzünde geniş bir tebessümle elimdeki kitabı alıyor.
Beta’nın temiz ve alışkın hareketlerle kitabı imzalamasını izlerken kendimi tutamayıp soruyorum.
“Eee, işler nasıl?” Kısık sesle fısıldıyorum.
“Daha iyi olabilirdi. Ama epey ün kazanıyorum.”
Ha, şimdi anladım. Bir tane daha türemiş.
O da benim bilgeliğim üzerinden çuvalla para götürüyor.
Eskiden Beta’ya kendi asıl dünyamdan hikayeler anlatırdım. Edebiyata ilgisi var gibi göründüğü için Dünya’dan anlattığım masalları temel alıp kendi havalı kurgularını üretir diye düşünmüştüm ama bunları toptan araklayıp üstüne bir de parayı kıracağını kırk yıl düşünsem akıl edemezdim.
Sevgili Beta, beni gerçekten hayal kırıklığına uğrattın.
İmzalı kitabı bana uzatırken Beta’ya buz gibi bakışlarla tepeden bakıyorum.
“Buraya özel konuk olarak davet edildim, bu sayede içeriden bilgilere erişim sağlayabildim. Planların ayrıntılarını ithaf kısmına yazdım,” diye bilgilendiriyor beni ayrılmak üzere doğrulurken, dudaklarını olabildiğince az kıpırdatarak.
Ardından tek bir bakış bile atmadan ayrılıyoruz. Bu harika işte. Kendimi ajan filmindeymiş gibi hissediyorum.
Belki de sana biraz fazla sert davrandım, sevgili Beta.
Dükkandan çıktığımda beni tuhaf bir şekilde sevinçli bir Rose karşılıyor.
“Senin de bir Natsume hayranı olduğunu biliyordum, Cid.”
“Yok, ben…”
“Anlıyorum. Hayranların çoğu kadın olduğu için bunu itiraf etmek sana zor geliyor olmalı. Yine de imza günlerine neredeyse sadece kadınlar gelse de Natsume’nin azımsanmayacak miktarda erkek hayranı da var.”
“… Öyledir herhalde.”
“Hikayeler o kadar özgün ki insanı büyülüyor! Kurguların hepsi taptaze, dünya görüşleri çok yenilikçi ve karakterler sıra dışı, büyüleyici değerlere sahip.”
Taptaze, yenilikçi ve sıra dışı mı? Eminim öyledir.
“Üstelik Natsume pek çok türe hakim: romantizm, gizem, aksiyon, çocuk hikayeleri, kurgusal edebiyat… Sanki her bir hikaye farklı bir insanın elinden çıkmış gibi. Bu eserlerin bunca okurun kalbini fethetmesini sağlayan şey de tam olarak bu çeşitlilik.”
Çünkü hepsini gerçekten de farklı insanlar yazdı.
“Ayrıca bak, şu imzaya bak. Natsume’ye adımı bile yazdırdım,” diyor Rose neşeyle kitabını açarak. İçinde Rose’un adı ve Sahtekar Natsume’nin imzası var.
Şimdi düşününce, benimkine bilmem ne planının ayrıntılarını yazdığından bahsetmişti. Kitabımı açıyorum.
“Bunlar… kadim harfler mi?” diye soruyor Rose içeri göz atarken.
“Öyle görünüyor. Evet.”
Ve ben tek bir kelimesini bile okuyamıyorum.
“Okuyabiliyor musun?”
“Maalesef hayır. Kadim metinleri okumayı öğrenmekte hep zorlanmışımdır. Sadece birkaç sembolü seçebiliyorum. Üstelik günümüz el yazısına benzer bir tarzda yazılmış gibi duruyor, bu yüzden akıcı şekilde okuyabilsem bile çıkarabilir miydim emin değilim.”
“Vay be.”
Müthiş, yani şifreli yazı gibi bir şey. Kadim alfabeyi okumayı öğrenmekten vazgeçtiğim için böyle şeylere bayılıyorum.
“Neden kadim harflerle yazsın ki?”
“Çünkü havalı duruyor.”
“Havalı mı duruyor?”
“Aynen.”
“Erkeklerin ilgisini çeken şeyler böyle şeyler sanırım.”
Ardından aşırı lüks otelimize giriş yapıyoruz ama Rose’un bazı önemli şahsiyetlere selam vermesi mi ne gerekiyormuş, bu yüzden yollarımızı ayırıyoruz.
Şimdilik sadece okuldan arkadaş olduğumuz için beni onlarla tanıştıramayacağını söylüyor. “Şimdilik” derken neyi kastetti hiç bilmiyorum. Beni kendi dinine falan döndürmeyi mi planlıyor acaba?
Şansına küssün, ben hiçbir dine bulaşmama prensibine sahibim. Düşüneceğim tek durum, kendi dinimi kuruyor olmam olurdu.

Ben pek öyle sevdiği ya da sevmediği şeyler olan bir tip değilimdir… Daha çok, bu tür şeylerin çoğunun üzerinde düşünmeye değmeyeceğinden dolayı.
Hiç tercihim yok desem yalan olur tabii. Hiçbiri özellikle önemli değildir ve onlar olmadan da idare edebilirim kesinlikle, ama yine de sevdiğim şeyleri sever, sevmediklerimi de sevmem. Mantığınla bu şeyleri ayrıştırmaya çalışsan bile, mantık yürüterek duygularından kurtulamazsın.
Ben böyle şeylere önemsiz sevdiklerim ve önemsiz sevmediklerim derim.
Bu arada, o önemsiz sevdiklerimden biri de kaplıcalardır.
Önceki hayatımda yıkanmadığım bir dönem vardı. O zamanlar banyoda geçirilen süreyi boşa harcanan zaman olarak görürdüm. Tabii silik bir figüran olarak sürdürdüğüm hayatımı düşünmem gerekiyordu, bu yüzden her gün mutlaka üç dakikalık bir duş alırdım ama antrenman yapabilmek için küvette vakit geçirmeyi tamamen hayatımdan çıkarmıştım.
Bu arada bu, insan türünün sınırlarını zorladığım dönemlere denk geliyordu. Başka bir deyişle, her dakikayı iyi değerlendirmem gerekiyordu. Yani, sağ direkt yumruğumla nükleer bombaları püskürtmeyi ciddi ciddi planladığım dönemlerdi bunlar.
Sonunda aklımı kaçırmakta olduğumu fark ettiğimde, tekrar banyo yapmaya döndüm. Buna vesile olan şey de bir kaplıcaydı. Sıcak su ruha bir dinginlik katar, bunun da antrenmanlarıma doğrudan etkisi vardır. Büyüyü ya da titreşimsel auraları bulmam gerektiğini fark etmemi sağlayan zihin jimnastiklerini yapabilmemin nedeni de buydu.
Her neyse, kısacası şu an bir kaplıcada olduğumu söylemeye çalışıyorum.
Lindwurm kaplıcalarıyla ünlü bir yerdir, ki bu gizliden gizliye beni aşırı heyecanlandıran bir gerçekti.
Sabahın erken saatleri. Şansıma, kaplıcada keyif yapmayı en sevdiğim zamandır. Akşamları girmeyi de kesinlikle reddetmem ama sabahların yeri başkadır. Sonuçta etrafta genellikle o kadar çok insan olmaz. Hatta bazen mekan tamamen bana kalır.
Bugün de aynı umutla gelmiştim ama ne yazık ki başka birinin de aynı fikre sahip olduğu anlaşılıyor. İşin daha da kötüsü, o kişi Alexia.
Platin rengi saçları toplanmış, kırmızı gözleri bir anlığına benimkilerle kenetlenirken büyüyor. İkimiz de hemen bakışlarımızı kaçırıyoruz.
Ardından, zımnen birbirimize müdahale etmeme politikası üzerinde anlaşıyor ve diğeri yokmuş gibi davranmaya devam ediyoruz. Kaplıca soylular için tasarlandığından, özellikle günün erken saatlerinde az kişi kullanıyor. Bu yüzden tüm paravanlar kaldırılmış ve karma banyo için açılmış. Bayağı geniş. Göz hizasının altındaki her şey buharla kaplı ve güneş doğmaya başlıyor. Burası tamamen bana kalmış olsaydı mükemmel olurdu. Suyun ve sabah güneşinin tadını çıkarıyorum.
Alexia ile en iyi manzaraya sahip açık hava banyosunun zıt uçlarındayız, rahatsız edici bir sessizlik içinde güneşin doğuşunu izliyoruz.
Gözümün ucuyla Alexia’nın beyaz teninin kıpırdadığını görüyorum. Su yüzeyinde dalgalar yayılıyor.
Ne can sıkıcı, diye düşünüyorum. Sanırım banyoyu kısa kesmem gerekecek. Ne var ki tam bu düşünce zihnimden geçerken Alexia sessizliği bozuyor.
“Yaraların tamamen iyileşti mi?”
Kendi standartlarına göre sesi kısık çıkıyor.
Neden bahsettiğini merak ederek, “Evet, tamamen iyileştim,” diye cevap veriyorum.
“Seni dilim dilim ederken kendimi kaybetmiştim. Hayatta kaldığına sevindim.”
“Teşekkürler herhalde.”
Ha. O yaralar.
Etrafında yeterince vakit geçirdiğim için bunun onun özür dileme çabası olduğunu anlayabiliyorum. Aslında daha önce birinin ona özür dilemenin ne olduğunu öğretip öğretmediğinden şüphe ediyordum ama sanırım onun özür dileme tarzı bu.
“Hazır özür dileme konusuna girmişken, senden seri katil olmandan şüphelendiğim için özür dilerim.”
Yüzümün kenarına sıcak su sıçrıyor.
“Değilim tabii ki.”
“Öyle mi? E, Lindwurm’da ne işin var o zaman?”
“Tanrıça Sınavı’nda konuğum. Ya sen?”
“Bir arkadaşım bana heyecan verici bir şeylerin döndüğünü söyledi. Tahminimce Tanrıça Sınavı’ndan bahsediyordu. Ne olduğunu biliyor musun?”
Alexia’nın iç çektiğini duyabiliyorum.
“Bilmeden mi geldin buraya? Tanrıça Sınavı, Kutsal Alan’ın kapısını açtıklarında yılda bir kez düzenlenen bir dövüştür. Kadim savaşçıların anıları içeriden uyandırılır ve meydan okuyanlar onlarla dövüşmeye gelir. Önceden başvuran her kara şövalye katılabilir ama kadim bir savaşçının çağrılarına cevap vereceğinin garantisi yoktur. Her yıl birkaç yüz kara şövalye katılır ama sonuçta sadece on kadarı gerçekten dövüşebilir.”
Kulağa ilgi çekici geliyor. Alpha’nın da katılmayı planladığına bahse girerim.
“Nasıl seçiliyorlar?”
“Söylenene göre, o meydan okuyan kişiye uygun bir savaşçı olup olmadığına bağlıymış. Genellikle savaşçı meydan okuyandan biraz daha güçlü olur, bu yüzden Tanrıça Sınavı denir. On yıl önce, Gezgin Kılıç Ustası Venom’un büyük kahraman Olivier’i çağırmayı nasıl başardığını herkes konuşuyordu.”
“Ooh, kazandı mı peki?”
“Kaybetti, ya da ben öyle duydum. Yine de kendi gözlerimle görmedim, o yüzden kim bilir? Gerçekten Olivier olup olmadığından bile emin olamam.”
“Ha.”
Alpha efsanevi bir kahramanı çağırabilir miydi acaba? Çağırsa epey heyecanlı olurdu kesin.
“Sen katılmıyor musun?” diye soruyorum. “Son zamanlarda güçlendiğin konuşuluyor.”
“Katılamam. Bu yıl çok meşgulüm. Buradaki başpiskopos hakkında ortalıkta nahoş söylentiler dolaşıyor, bu yüzden onu soruşturmam gerekiyor.”
“Nahoş söylentiler mi?”
“Onları tekrar etmeyeceğim. Öğrenmek istiyorsan Kızıl Şövalyeler’e katıl.”
“Kalsın, almayayım.”
“Mezun olduğunda katılmanı emrediyorum.”
“Kalsın, almayayım.”
“Başvuruyu senin adına ben yaparım.”
“Lütfen öyle bir şey yapma.”
“Çok inatçısın.”
Bu noktada sohbet kesiliyor.
Bir süre daha sessizce oturuyoruz orada. Bu seferki o kadar da rahatsız edici değil.
Sonra Alexia’nın görüş alanımın kenarında hareket ettiğini görüyorum. Uzun bacakları suyun yüzeyinde yüzüyor, ılık suda yeni dalgalar oluşturuyor.
“Beni tepeden tırnağa süzmeni bekliyordum ama sanırım yanılmışım.”
Alexia tam olarak nereye bakmamı beklediğinden bahsetmiyor.
“Biri kendine epey güveniyor.”
“Benim gibi tartışmasız bir güzelliğe sahip olunca, sürekli arzu dolu bakışlara katlanmak can sıkıcı oluyor.”
Üstünde hiçbir şey olmayan birinden büyük laflar.
“Kaplıcadayken başkalarına bakmamaya çalışırım. Böylece hepimiz huzur içinde tadını çıkarabiliriz.”
“Ne kadar da takdire şayan.”
“Yeri gelmişken, Ekskalibur’uma göz atmaya çalışmayı bırakır mısın lütfen?”
“Pfft,” diye gülüyor Alexia. Sanki bana tepeden bakıyor gibi. “Ekskalibur, ha? Solucan demek istemediğine emin misin?”
“Öyle düşünüyorsan bu benim için sorun değil. Solucan, Ekskalibur, hangisi olursa olsun fark etmez ama sana bir uyarıda bulunayım.”
Havuzda dalgalar yaratarak ayağa kalkıyorum.
“Bir şeyleri dış görünüşüne göre yargılamamalısın. Bazen bir solucan henüz kınından çıkmamıştır.”
Ve tüm mal varlığım açıkta dururken arkamı dönüp havuzdan çıkıyorum.
“N-ne demek istiyorsun…?” diye kekeliyor Alexia. Yanakları pembeleşmiş durumda.
“Kutsal kılıç kınından çekildiğinde, fildişi keskinliği serbest kalacak ve seni Kaos Bahçesi’ne doğru bir yolculuğa çıkaracak…”
Bu ima dolu sözlerin ardından ıslak havlumu sertçe şaklatıp bacaklarımın arasından geçirerek kalçama yüksek bir sesle vurmasını sağlıyorum.
Yaşlı moruklar banyodan çıkarken bunu sürekli yapar ve ben de buna bayılıyorum. Belirli bir sebebi veya mantığı yok ama ben de yapmadığım sürece kaplıca deneyimi tamamlanmamış hissettiriyor. İkinci ve üçüncü kez tekrarladıktan sonra soyunma odasına doğru yöneliyorum.
Üstümü değiştirmeyi bitirirken kaplıcadan gelen şaklama seslerini duyabiliyorum.

Görkemli katedrali aydınlatan sıcak lamba ışığı, mekânı olduğundan da ruhani gösteriyor.
İçeride duran tek bir kişi var: Güzel, sarışın bir elf. Üzerinde zifiri siyah bir elbise var; mavi gözleri, büyük kahraman Olivier’nin heykeline kilitlenmiş durumda.
Gecenin karanlığına karşı ışıl ışıl parıldayan ayın ta kendisi gibiydi. Adı Alpha.
Adeta heykelle konuşuyormuşçasına, “Tek istediğimiz gerçeği öğrenmek,” diye dua ediyor. “Büyük kahraman, Kutsal Alan’da ne yaptın? Karanlık tarihimizin örtüsünü her kaldırdığımızda, birbirine dolanmış daha fazla gerçek ve yalanla karşılaşıyoruz.”
Alpha mermer zeminde ilerlerken yüksek topuklarının tıkırtısı katedralde yankılanıyor, yerdeki kırmızı kütleye doğru yürüyor.
“Başpiskopos Drake, ne saklıyordun? Keşke konuşabilseydin. Bir cevap almayı gerçekten çok isterdim.”
Kırmızı kütle kan ve et parçalarından oluşuyor. Tam ortasında son nefesini vermekte olan aşırı kilolu adam, vahşice doğranmış durumda.
Yüksek topuklar kan birikintisinin tam üstünde duruyor. Alpha’nın diz hizasındaki elbisesinin altından pürüzsüz beyaz bacakları süzülüyor.
“Seni kim öldürdü? Senin gibi bir konumdaki adamı bu kadar kolay ortadan kaldırabilecek olan kimdi?”
Ölmekte olan başpiskoposun gözleri, ölümün o yüce ışığıyla dolu. Hakkındaki karanlık dedikodular kraliyet başkentine kadar ulaşmıştı ve yakın zamanda soruşturmaya alınması an meselesiydi. Fakat bu gerçekleşemeden önce, ortadan kaldırılmıştı.
“Yarın, Kutsal Alan’ın kapılarının ardına kadar açılmasını bekleyeceğiz.”
Olivier’nin heykeline son bir bakış daha atan Alpha arkasını dönüyor.
Katedral kapılarının ardında, başpiskoposu arayan insanların sesleri giderek yaklaşıyor.
Onlara hiç aldırış etmeyen Alpha, kapıyı açıp oradan uzaklaşıyor.
Yüksek topuk sesleri uzaklaşırken, yerini katedralin içine akın eden Kilise şövalyelerinin gürültüsüne bırakıyor.
Başpiskoposlarının cesedini bulsalar da aralarından tek bir kişi bile sarışın elf hakkında bir şey söylemiyor. Hiçbiri yanlarından geçip gittiğini fark etmiyor bile…
ama kanlı stiletto izleri mermer koridor boyunca uzanmaya devam ediyor.

Büyük etkinlikten önceki gece ve ben Lindwurm’un saat kulesinin tepesinden şehri süzüyorum.
Tanrıça Sınavı yarın ve herkes heyecandan yerinde duramıyor. Tezgahlar ana cadde boyunca dizilmiş; yol kenarındaki lambalar burayı adeta ışıldayan bir nehre dönüştürüyor.
Rose kilisedeki bir partiye gitti. Ben davet edilmedim. Giderdim sanki.
Saçlarım gece rüzgarında dans ederken gülümsüyorum.
Yalan yok, insanlara ve mekanlara böyle tepeden baktığım şu olaylar silsilesine bayılıyorum. Gece vakti olması ve aşağıda bir etkinliğin gerçekleşmesi durumu daha da mükemmel kılıyor.
“Başlıyor… ” diye mırıldanıyorum kendimi ortama kaptırarak. “Demek… Kararlarını verdiler…”
Gözlerimi kısıyorum.
“Öyleyse bana düşen, buna karşı durmaktır.”
Göz açıp kapayıncaya kadar Shadow kılığıma bürünüyorum.
“Çünkü bu seçim, izin veremeyeceğimiz bir şey…”
Bunları söyledikten sonra gece gökyüzüne doğru atlııyorum. Obsidyen siyahı uzun pelerinim arkamda dalgalanırken yere iniş yapıyorum.
Varış noktam, kutlamalardan uzak bir arka sokak. Karşımda maskeli bir adam duruyor.
Şüpheli göründüğü için kiliseden kaçtığından beri onu gözlerimle takip ediyordum. Muhtemelen bir soyguncu falan.
Hayır, dur bir dakika, üstünden kan kokusu alıyorum.
Belki de bir gaspçı?
“Gerçekten kaçabileceğini mi sandın…?” diye soruyorum ona.
Maskeli adam bir adım geriliyor.
“Gece olunca dünya kararır ve bizim hükümranlığımıza dönüşür…”
Kılıcını çekiyor.
“… ve kimse bundan kaçamaz.”
Adam kılıcını hazır tutarak karşıma geçiyor.
Katanamı kınından çıkarmadan o anın gelmesini bekliyorum.
Derken gerçekleşiyor. Maskeli adam kılıcını savurmaya çalıştığı anda başı havada uçuşuyor.
Cesedinin arkasındaki kadının bana yaklaşmasını beklerken sessizce izliyorum.
“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, efendim.”
Önümde diz çöken kadın, Yedi Gölge’nin beşinci üyesi Epsilon.
Yüzünü tulumunun arkasından açıp başını kaldırarak bana bakıyor. Berrak bir göl renginde saçlara sahip bir elf, gözleri ise saçlarından sadece bir ton daha koyu.
Güzelliğin pek çok çeşidi vardır ama onunkisi kesinlikle gösterişli. Görünüşü keskin yüz hatlarıyla vurgulanmış, vücut hatları da bir o kadar iddialı. Attığı her adımla vücudu kıvrılıyor. İster ilgisini çeksin ister çekmesin, kadın erkek herkesin gözünü alacak türden. Ama ben onun sırrını biliyorum.
“Temiz bir kesik. Güzel iş.”
“Onur duydum.” Epsilon gülümserken yanakları hafifçe kızarıyor. Net ve kendinden emin sesi bazılarına kibirli gelebilir ama bence fena tınlamıyor. Bana bir piyanoyu hatırlatıyor.
Yedi Gölge üyeleri arasında büyüsünü hassas bir şekilde kontrol etmekte en iyisi o. Büyüyü vücudundan çıktıktan sonra yönlendirmek son derece zordur ama onun uzaktan saldırmakla ilgili hiçbir sorunu yok.
Takma adı Sadık Epsilon.
Devasa bir gururu ve yoğun bir kişiliği var ama benim yanımda oldukça uysal. Yanlış anlamalara çabuk kapılsa da eskiden bana çay demlerdi. İyi bir çocuktur ve Alpha’nın emirlerine harfiyen uyar. Emir komuta zincirine saygı duyan bir tip olduğunu biliyorum.
Dürüst olmak gerekirse onu görmeyeli asırlar oldu, ona anlatacak bir sürü şeyim var. Ama davranışlarına bakılırsa Gölge Bahçesi modunda olduğunu anlayabiliyorum.
Pekala, bu da uyar. Madem öyle, ben de aynı şekilde karşılık versem iyi olur.
“Plan nasıl ilerliyor?”
Epsilon yüzünü hafifçe buruşturuyor. Bahse girerim şu küçük evcilik oyunumuz için uygun bir senaryo uydurmaya çalışıyordur.
“Tarikat’ın İnfazcısı hedefimizi ortadan kaldırdı. Adamların icabına baktık ama söz konusu İnfazcı ortadan kaybolmuş gibi görünüyor.”
“Anlıyorum…”
Demek işin içinde bir İnfazcı var, ha? Sevdim bunu.
“Diğer stratejimize geçiyoruz.”
Ooo, demek A planını çöpe atıp tüm bahsi B planına yatırdığımız senaryolardan biri.
“Pekala. Ama bunun ne anlama geldiğini biliyorsun…”
“Hazırız. Kilise’yi düşman edinmeye ve itibarımızın yerle bir edilmesine hazırlıklıyız…”
“Kendi başıma hareket edeceğim. Beni hayal kırıklığına uğratma…”
“Emredersiniz, efendim.”
Eğilen Epsilon’a yan bir bakış atıyorum, ardından varlığımı gizleyip karanlığa karışarak havalı bir şekilde sahneden çekiliyorum.
