Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 9 – Bölüm 6 / Dövüş Turnuvası

Dövüş Turnuvası

İçkiyi fazlasıyla kaçırmıştım.

Normal şartlarda istediğim kadar içebilirdim ve asla çakırkeyif bile olmazdım; fakat Zehir İptali yeteneğimin etkisini biraz kısarak bu sorunun üstesinden gelmiştim. Bu bana Luminus’un öğrettiği bir numaraydı ve inanın böylesi bir festivalde bunun kıymetini fazlasıyla biliyordum. Dün gece de aynı numarayı yapmış, Raphael’in dikkatini yeterince dağıtıp aradan sıyrılarak bir süreliğine çakırkeyifliğin o tatlı hissinin tadını çıkarmıştım.

Sonuç ise hiç beklenmedik bir baş ağrısı oldu. Buna yapabileceğimiz bir şey var mı?

【Maalesef, Acı İptali yeteneğiniz de zayıflatılmıştır.】 【Ağrının bir süre daha devam etmesi muhtemeldir.】

Hadi ama, bunu kesinlikle bilerek yapıyorsun…

Geçen sefer Raphael’in ne kadar öfkelendiğini biliyordum. Bahse varım şu an daha da beterdir…

【Anlaşıldı.】 【Bu olgu doğrulanamamaktadır.】

Bir “olgu” demek ha? Hem Acı İptali niye çalışmıyor ki? Bunun onunla hiçbir alakası yoktu! Delilik bu!

Görünüşe göre serzenişlerim Raphael’e ulaşmıyordu bile. Kibarlıktan pek de nasibini almamış bir tavırla görmezden gelindim ve bu yüzden sonrasında bir süre o baş ağrısıyla boğuşmak zorunda kaldım. Pişman olmuştum—birazcık—ve bir dahaki sefere daha dikkatli olacağıma kendi kendime söz verdim. Tabii her seferinde böyle düşünürüm, yani muhtemelen yakında aynı hatayı tekrar yapacağım.

Özür dilerim.

Bunu kendi başıma açtığımı biliyorum, bu yüzden lütfen acıyı birazcık hafiflet!

……

Raphael’in bıkkınlığı ayan beyan ortadaydı—ama az sonra ağrı kaybolup gitti. Bir dahaki sefere cidden biraz daha dikkatli olalım. Ne de olsa yemek de bir nevi zehir sayılabilirdi—yemezsen ölürdün ama fazla yersen de vücudunu mahvederdi. İçki içmek de aynı kapıya çıkıyordu o halde—yoksa lafı biraz fazla mı zorlamıştım? Yani sınırları bu kadar zorlamak yerine arkama yaslanıp hafif çakırkeyifliğin tadını çıkarmalıydım… ama dostlarıma ayak uydurmaktan da kendimi alamıyordum işte.

Mjöllmile ve bizimkilerle birkaç yere uğradıktan sonra, Zindan’ın doksan beşinci katında yer alan ve elflerin işlettiği, üyelere özel kulübü “teftiş etmeye” karar verdim. Ülkemizin en gösterişli kulübüydü burası; yalnızca gerçek seçkinlerin girebildiği bir yer havasındaydı.

Şimdilik, reklam amacıyla yabancı devlet erkanına ve saygın konuklarımıza açılmıştı… ve bunun pek de akıllıca bir fikir olmadığı ortaya çıktı. Mekân tıklım tıklımdı; o gün dinledikleri müziğin etkisinden çıkamayanlarla, yeni öğrendikleri iksir keşifleri üzerine hararetle tartışan insanlarla kaynıyordu. Gazel ve Vester da aralarındaydı; bizi fark ettikleri an bir süre onlara takılmak zorunda kaldım. İyi kaynaşmıştık, gecenin geç saatlerine kadar içip sohbet ettik—ve dostlarıma yağdırılan onca övgü beni iyice sarhoş olmaya teşvik etti. Şimdi pişmanım tabii, ama orada bulunan herkesin beni anlayacağını düşünüyorum.

Üstelik tek başıma da değildim. Diğer tüm saygın konuklar da aynı durumdaydı. E yani, bu ayrıcalık için yüklü miktarda para ödemişlerdi, o yüzden sorun yoktu.

Üstelik bundan başka bir hayır da doğdu. Sarhoş olan Gazel, eksiğimiz olan altın sikkeler konusunda bana yardım etmeyi teklif etti—ardından Başdük Erald çıkagelip bu zor durumumuzu değerlendirmeye alacağına söz verdi.

Hepsi alkolün gücü sayesindeydi.

Ve böylece, yüzlerimizdeki hafif yorgunlukla hep birlikte Kuruluş Festivali’nin ikinci gününü karşılamaya hazırlandık.

Yeni tamamlanan, elli bin kişiyi rahatça ağırlayabilen devasa bir arena olan kolezyumdaydık. Tribünlerin üzerine uzanan ve arena boyunca U şeklinde kıvrılan çatı, doğrudan gelen güneş ışığını engelliyordu. Bir ejderhanın kanatlarını andıran bir iskeletin üzerine gerilmiş ince, zar gibi bir örtüden oluşuyordu; gerçi asıl sebebi havalı görüneceğini düşünmemdi. Böyle tekinsiz, heybetli bir hava istemiştim. Asıl amacı güneşi kesmekti ama gelenlerin hiçbiri böyle düşünmüyordu. Bu ürkütücü manzaraya bakıp birbirlerine ne kadar şaşırdıklarını anlatıyorlardı. Hatta aramızdaki daha tuhaf konukları garip bir şekilde coşturmuştu bile.

Tribünler artık tamamen dolmuştu, tek bir boş koltuk dahi kalmamıştı. Mjöllmile insanları kolezyuma çekmek için çok uğraşmıştı ve şimdi emeklerinin karşılığını alıyordu. Çalmadık kapı, denemedik yol bırakmamıştı. Dün gece morali bozuk olabilirdi ama hiç şüphe yoktu ki fazlasıyla becerikli bir adamdı.

Tribünlerin çevrelediği düzlük arena alanı bizim dövüş bölgemizdi; zemini, yontulup toprağa gömülen devasa taşlardan inşa edilmişti. Her biri yaklaşık iki metre karelik bu sert kayalar, temeli oluşturacak şekilde muntazam karolar halinde dizilmişti. Aralarındaki boşluklar hem onları birbirine yapıştıran hem de darbeyi emen dolgu malzemesiyle doldurulmuş, böylece pürüzsüz görünen bir kaya yüzeyi elde edilmişti.

Kısıtlı zamanımızda bunu bizzat ben hazırlamıştım. Sıradan bir kaya betondan üç yüz kat daha sağlamdır ama burada kullandığım türe bol miktarda büyü zerreciği (magicules) aşılanmış, sertliği on bin katına çıkarılmış ve yerin iki metre derinine kadar uzatılmıştı. Bir nükleer sığınak bile size bu denli bir sağlamlık sunamazdı. Gerçi bizzat denememiştim ama bir nükleer büyü darbesine sorunsuzca dayanacağına kalıbımı basardım; üstelik hem büyüye hem de fiziksel saldırılara karşı geçirimsizdi.

Bu kaya zeminli arenanın etrafında iki savunma bariyeri bulunuyordu. İlki, zemini kaplayıp tribünlerin altına kadar uzanan büyük bir büyü çemberiydi; tüm zemin alanını kaplıyordu ki ileride bu arenayı savaş eğitimi için de kullanabilelim. İkincisi ise seyircilerin rahatça görebileceği, yaklaşık kırk beş metre çapında dairesel bir alandı. Turnuvadaki dövüşler işte bu büyülü alanın içinde gerçekleşecekti.

Bu çifte bariyerin amacı, arenanın sağlam kalmasını sağlamak ve sekebilecek serpintilerin tribünlere ulaşmasını engellemekti. İlk bariyer büyü zerreciklerinin içeri girmesini veya dışarı çıkmasını engelliyor ama içeride serbest bırakılan yetenekleri engellemiyordu. Bu da yeterince güçlü bir büyünün çevreyi etkileyebileceği endişesini doğuruyordu; işte ikinci bariyer tam da bu noktada devreye giriyordu. İçeride işler gerçekten sarpa sararsa, Nihai Yetenek’im Sadakat Kralı (Uriel)’i çağırıp Mutlak Savunma’yı etkinleştirebilirdim. Bunu herkesin içinde sergilemeyi pek istemiyordum ama yaralı seyircilerle uğraşmaktan katbekat iyiydi. Zaten yetenek anında tetikleniyordu, bu yüzden kimsenin fark edeceğini bile sanmıyordum.

Tüm bu önlemlerle birlikte her şeyin hazır olduğunu düşünüyordum. Zaten sadece iki bariyer bile işleri gayet iyi idare etmeliydi. Arenada kendi adamlarım dövüştüğünde her an her şey olabilirdi ama bugüne kalan diğer dövüşçülerin bariyerleri aşacak kadar ateş gücü yoktu. Yine de Kahraman Masayuki’nin katılacağını hiç hesaba katmamıştım…

Kolezyumda heyecan doruktaydı. Neden olmasındı ki? Englesia’daki dövüş turnuvaları her yıl düzenlenen ve maceracı rütbelerine göre ayrılan müsabakalara sahne olan devasa etkinliklerdi. Fazla eğlence seçeneği bulunmayan bir dünyada, böylesi bir gösteri başlı başına bir bayramdı. Ne var ki halk tabakasına pek açık sayılmazdı. Sadece parası olanlar içeri girebiliyordu; diğerleri ise sabırla bekleyip sonuçları öğrenmekle yetinmek zorundaydı. Bazıları çatıların ya da sütunların tepesinden olan biteni dikizlemeye çalışırdı ama pek bir şey göremeyecek kadar uzakta kaldıklarına emindim.

Buna kıyasla bizim kolezyumumuzda kademeli oturma düzeni vardı, tüm o kalabalıklara yetecek yer sağlıyordu; dahası hoş bir ekstra hizmet olarak her dört tarafta da aksiyonu gösteren dev ekranlar bulunuyordu. Bu ekranlara optik büyü kazınmıştı, böylece büyütülmüş görüntüler çocuk oyuncağı haline geliyordu. Dünkü sunuma katılanlardan bazıları, bunun daha önce gördükleri projektörün bir uyarlaması olduğunu tahmin etmiş olmalıydı. Buradaki ekranlar daha da fazla ilgi çekiyordu; bizim için yine harika bir reklam olmuştu.

Tanıtımımız için böylesi küçük ayrıntıların hepsini düşünmek önemliydi. Başarının ilk adımı buydu, şirket çalışanı olduğum dönemde öğrendiğim derslerden biri.

Yani kısacası, arenadaki herhangi bir koltuktan aksiyonu görebiliyordunuz ve ekranlar da yakın plan bir bakış açısı sunmak için oradaydı; bu yüzden bugün burada kimseyi hayal kırıklığına uğratacağımızı sanmıyordum.

Ve şimdi yarışmacılar sahnenin merkezine doğru yaklaşıyor, bizim oturduğumuz VIP localarına dönük bir sıra oluşturuyorlardı. Ekranlar her birini sırayla, yüz ifadelerini bile seçebileceğiniz kadar ayrıntılı gösteriyordu. Kesinlikle hepsi kendince nev-i şahsına münhasır görünüyordu ve en azından birkaçını tanıyordum. Gobta ve Geld elbette vardı ama hepsi bu kadar değildi…

Tanıtımlar başlarken bu sürprizin tadını çıkardım. Her birine kısa bir tanıtım yapılacak, ekranlar anlatılan dövüşçünün yakın plan görüntüsünü sunmak için açısını değiştirecekti. Sunucu, Souei’nin emrinde çalışan bir dragonewt olan Souka’ydı ve büyük mücadele turlarını kazanan altı kişiyi duyurarak başladı.

“İlk olarak, en popüler yarışmacımız! Dünkü ilk mücadelenin galibi, namıdiğer Kaaaahraaaaman Masayukiiii!!”

Yüzü açık bir şekilde dövüşçülerin hemen önünde durarak kendini bu işe fena kaptırmıştı. Bizim gizli ajanımız olarak yapacağı işleri etkilemezdi, değil mi?

Yanımda hazır bekleyen Souei, sorduğumda “Sorun olmaz,” dedi. “Görevdeyken kılık değiştirir, üstelik Souka gizlenme konusunda özellikle yeteneklidir. Ayrıca halka açık etkinlikler için saflarımızda tanınan bir figür olarak görev yapacak birine ihtiyacımız var.”

Madem öyle düşünüyordu, endişelenmeye gerek görmedim. Zaten sunuculuk konusunda da belirgin bir yeteneği vardı.

“Zarif kılıç ustalığına bizzat şahit olabilen henüz çıkmadı. Neden mi? Çünkü kılıcını kınından çıkardığı an, rakibi çoktan can vermiş oluyor!”

İyi de o zaman şimdiye kadar nasıl bir şeyler kazanmıştı? Bir sokak kavgasında böyle abartmalarla sıyrılabilirdiniz belki ama Masayuki büyük turnuvalar kazanıyordu, değil mi? Belki bir rakibini tek darbede indirebilirdi ama bütün bir seyirci kitlesini bu şekilde kandırabilir miydi?

“Dünkü dövüşü nasıl geçti?”

“Doğrusunu söylemek gerekirse, oradan öğrenebileceğimiz pek bir şey yoktu…”

Souei’nin anlattığına göre Masayuki kılıcını kınından bile çıkarmamıştı. Onun turunda dövüşenler arasında bazı arkadaşları da vardı ve anlaşılan diğer tüm dövüşçüleri —yaklaşık elli kişiyi— saf dışı bıraktıktan sonra zaferi Masayuki’ye devretmişlerdi. Yeteneklerini tartmak için zerre fırsat olmamıştı. Bu kadar büyük bir hayran kitlesi varsa kesinlikle bir miktar yeteneği olmalıydı ama yine de tüm bunların koca bir numara olduğu hissinden bir türlü kurtulamıyordum.

Neyse artık. Bugün maçta ne kumaştan dokunduğunu görecektik.

“Ezici gücüyle herkesin diline pelesenk oldu, gencecik yaşında kendini bir Kahraman ilan etti! Peki Masayuki bugün bizim için neler hazırladı dersiniz?! Tatlı yüzüne hayran kalanlar saymakla bitmez, tek bir bakışıyla baygınlık geçiren kadınların haddi hesabı yok! Şimdi hepimiz şansımıza şükretmeliyiz, çünkü az sonra sahip olduğu her şeyi sergilediğine şahit olacağız!!” “Karşınızda Ma!” “Sa!” “Yu!” “Kiiii!!”

“Oooooo!!” diye haykırdı seyirciler, Souka’nın gazına gelerek. Masayuki acayip popülerdi, değil mi? Ama… Yani, sahiden mi? Gerçekten bu kadar popüler miydi? Hem bu metni Souka mı uydurmuştu? Eğer öyleyse, onda gizli bir yetenek vardı. Söylediklerinin yarısı tam bir saçmalıktı, diğer yarısı ise düpedüz yüzsüzce bir övgüydü. Zaten “Ma! Sa! Yu! Kiiii!!” tezahüratı da nereden çıkmıştı? Dinlerken beynim eriyecekti neredeyse. Masayuki için de zor olmalıydı; ya böyle göklere çıkarıldıktan sonra ilk turda elenirse ne olacaktı? Ben olsam utancımdan insan içine çıkamazdım. Hatta bu, onu takdim etmek için fazlasıyla kindarca bir yöntemdi.

Bence bu, Souka’nın ona üstü kapalı geçirdiği sağlam bir darbeydi. Souei’nin en yakın yardımcısı olmasına şaşmamalıydı. Tam bir fesatlık.

Sıradaki yarışmacı “Çılgın Kurt” Jinrai’ydi. Saçı sakalı ağarmış tecrübeli bir kahraman havası vardı ve döküntü ekipmanlarına rağmen tam bir belalı gibi duruyordu. Üstelik Masayuki’nin arkadaşlarından biriydi. Görünüşe bakılırsa saf güç açısından A rütbesinde değildi ama yine de bu adamı hafife alamazdınız gibi geliyordu bana. Bana sorarsanız onda gizli bir şeyler vardı, bu yüzden maçını pürdikkat izlemeye karar verdim.

Üçüncü yarışmacı, kılıç ustalığı asıl alametifarikası olan “Akıcı Kılıç Ustası” Gaiye adında bir adamdı.

“Savaşırken usta bir sanatçı gibi dans ediyor, izleyen herkesin kalbini çalıyor! Etrafına çarpan dalgalar gibi kanlar saçılırken, bugün de o zarif hareketlerini bizlere sergileyecek mi dersiniz?!”

Vay canına! Ne korkunç! Etrafa saçılan kanların ortasında dans etmek biraz sapkınca değil miydi? Jinrai kadar kaslı görünmüyordu ama o kılıç becerilerine bağlı olarak belki A rütbesi alabilirdi? O kadar büyük bir tehdit gibi durmuyordu ama yetenekli bir maceracı olduğuna emindim.

Dördüncü ve beşinci yarışmacılar ise bana hiç yabancı değildi. Sığımsıların ve atımsıların kabile reisleriydi.

“Şey, bunların burada ne işi var?” diye sordum Souei’ye.

“Şey, ortalıkta bazı dedikodular dolaşıyor da…”

“Dedikodu mu?”

“Evet. Bilirsiniz ya, şampiyon olanı Dört Büyük’ten biri yapacağınıza dair verdiğiniz söz…”

“… Ne?!”

Her nasılsa laf dışarı sızmıştı; Gobta veya bir başkası kesin çenesini tutamamıştı. Bunun sonucunda, çok sayıda canavarın büyük mücadele maçlarına son dakikada kayıt yaptırmak istediği anlaşılıyordu; nitekim üç yüzü aşkın yarışmacıyla dün arenada tam bir curcuna yaşanmıştı. Buna, hem diğer kalabalıkla hem de birbirleriyle yarışan sığımsı ve atımsı liderleri de dahildi ve ikisi de çeyrek finale kalacak kadar şanslıydı. Ya da belki de şansla alakası yoktu. İkisi de rahatlıkla A rütbesine layık dişli yaratıklardı ve sokaktan geçen sıradan bir maceracının muhtemelen hiç şansı olmazdı.

Yine de sahiden, ikisi birden mi?

Anlaşılan ön eleme turlarının her birinde A-eksi rütbesinde birkaç canavar vardı ama bizimkiler kelimenin tam anlamıyla hepsini haşat etmiş, bez bebek gibi oradan oraya fırlatmıştı. Bu kadar güçlü sığımsılar ve atımsılar olmanın getirisi buydu işte. Ya da daha doğrusu:

“… Dördüncü ön elemenin galibi, Boooooooovix!!”

Ah, doğru ya. Sığımsıların liderine Bovix adını vermiştim; taraf tutuyor gibi olmamak için atımsıların liderine de Equix adını bahşetmiştim.

………

……

Tabii ki bunu zindanımdaki kat patronları olarak hizmet edebilsinler diye yapmıştım. İçlerinden birinin 50. Kat’ta borusunu öttürmesini istemiştim ya da (onlara önerdiğim gibi) belki görevleri düzenli olarak değiş tokuş edebilirlerdi. Bana sadakat yemini ettiklerini söylemişlerdi, bu yüzden onlara isim bahşetmemin karşılığında onları çalıştırmaktan hiç çekinmedim.

Artık bu sürecin nasıl işlediğine alışkındım, bu yüzden onlara isim verirken büyü zerreciği (magicules) enerjimi elimden geldiğince kısmaya çalıştım ama yine de başıma evrim geçiriverdiler. Bovix artık bir tauroid olmuştu, Equix ise centoid’e dönüşmüştü; ikisinin de önceden A rütbesinde olduğu düşünülürse, beklediğimden katbekat daha güçlü hale gelmişlerdi.

Üstelik:

【Soru】 【Denek Bovix üzerinde deneysel Yetenek Lütfu uygulanmasına izin veriyor musunuz?】

【Evet】

【Hayır】

Raphael… Yani Profesör Raphael bu fikir konusunda fena halde hevesli görünüyordu. Anlaşılan Birleştir/Ayrıştır ve Yetenek Düzenleme’ye ek olarak, Beelzebuth’un Besin Zinciri yeteneğinin tersine çevrilerek ismi bahşedilen hedefe bir yetenek kazandırma ihtimali oldukça yüksekti. İlgili koşullar ve uyumluluklar biraz çetrefilliydi ama Raphael bunu denemek için can atıyordu, ben de içimden evet dedim.

【Rapor】 【Denek Bovix’e Ekstra Yetenek: Aşırı Hızlı Yenilenme bahşediliyor…】 【Bahşedildi.】

Profesör bu işi de kotarmıştı.

Bovix evrim geçirdiğinde zaten Ekstra Yetenek: Kendi Kendini Yenileme’yi kazanmıştı ve Raphael buna sadece Yetenek Düzenleme uyguladı. Ne büyük sürpriz ki aynı şekilde Equix de Büyü Müdahalesi kazanmıştı; böylece ikisinin cephanesine de eşsiz birer ekleme yapılmış oldu. Artık Bovix’in yakın dövüş saldırısı uzmanı olacağı, Equix’in ise büyü saldırılarına odaklanacağı açıktı.

Üstelik Raphael’in deneyleri bununla da bitmemişti. Bizimki, onlara daha önce adını bile duymadığım bir yetenek vermeyi bile başarmıştı…

Belirleyici olarak bilinen bir Benzersiz Lütuf.

Bu lütuf, kullanıcının hedefin güçlerini kısıtlayan bir alan yaratmasını sağlıyordu; bir nevi Nihai Yetenek Uriel’in Sonsuz Hapis ve Uzam Hâkimiyeti yeteneklerini harmanlayan, gücü sömüren bir beceriydi. Fakat alt seviye bir versiyondu; kolayca direnç gösterilebiliyordu ve yarattığı alan hedef tarafından rahatlıkla iptal edilebiliyordu. Aslında öyle pek de kısıtlayıcı sayılmazdı. Yine de kullanan kişi hedeften fersah fersah güçlüyse, onları savaşta avantaja sahip olacakları özel bir alana çekebilirdi; bu yüzden biraz yaratıcılıkla gayet kullanışlı hale getirilebilirdi.

Doğrusu, tamamen rakibe bağlıydı. Denk güçteki bir savaşta asla işe yaramazdı ama doğru kullanırsanız bir düşmanı gafil avlayabilirdi. Hatta rakibin saldırısını zayıflatmak için bir savunma bariyeri olarak bile kullanılabilirdi. Bir de etrafınızda büyünün yasak olduğu bir alan oluşturursanız… Hım. Bununla gerçekten çok kıyak numaralar çevrilebilirdi. Equix de labirentte görev yapacaktı, bu yüzden belki de maceracıların önüne yem atmak için bu yeteneği kullanabilir, daha fazla hazine sandığı ortaya çıkarmayı falan teklif edebilirdi.

Bu yetenekle birlikte ikili, her zamankinden daha çok kat patronu seviyesinde düşmanlara benzemişti. Ve bu turnuvaya sırf “Dört Büyük” gibi tamamen göstermelik bir unvanın cazibesine kapıldıkları için mi katılmışlardı?

Evet, anlaşılan aralarında bir iddiaya tutuşmuşlardı. Kazanan Dört Büyük’e katılacak, kaybeden ise 50. Kat’ın patronu olacaktı.

………

……

Gerçekten başımı ağrıtıyordu ama sanırım bu ikisi turnuvaya tam oturmuştu.

“Sırada, Bovix’in ezeli rakibi Equix var!! Yüz yıldır savaşıyorlar ve mücadeleleri hâlâ devam ediyor! Acaba nihai hesaplaşmaya bu arenada mı tanık olacağız?! Birleşen güçleri çok geçmeden yeni bir katliam rüzgârı estirecek ve tüm turnuvayı kasıp kavuracak!!”

Souka kelimeleri ustalıkla birbirine bağlıyordu. Bu işten fena zevk alıyordu ve belli ki yetenekliydi. Üstelik eli yüzü de düzgündü; seyirciler onu sevmiş gibiydi. Gerçi kuyruğu, kanatları ve boynuzları vardı ama bunlar “sevimli” olmasına pek de engel sayılmazdı.

“Dahası, ya buradaki Bovix ya da Equix, yarın kasabamızda açılışı yapılacak olan Zindan’ın efendilerinden biri olacak!! Öyleyse bugün onların gücüne şahit olun; eğer bu meydan okumaya layık hissediyorsanız, cesaretinizi toplayıp şan ve şöhret uğruna labirente dalın!!”

Aslına bakılırsa sadece zevk almakla kalmıyor, bir de üstüne benim yerime labirentin reklamını yapıyordu. Yarın büyük açılışı vardı ve seyircilerin çoğunun bunun ne olduğuna dair henüz en ufak bir fikri bile yoktu muhtemelen. Bu ikilinin ne kadar güçlü olduğu düşünülürse, ona kafa tutacak kadar yürekli biri çıkar mıydı acaba? Bunun bizim açımızdan taktiksel bir gaf olmasından korktum ama bu dünyadaki pek çok maceracı kendi yeteneklerini abartma eğilimindeydi. Umalım da paranın ve ödüllerin cazibesine kapılıp bir sürü maceracı içeri dalsın. Mjöllmile bunun için her türlü planı çoktan devreye sokmuştu. Sorun çıkmazdı herhalde.

Peki hangisi kazanacaktı? Kura çekimine bağlı olarak birbirleriyle hiç karşılaşmayabilirlerdi bile. Onca tantanadan sonra birisi burada dayak yerse, bizi de fena halde ezik gösterirdi doğrusu. Pek çok şey bugün sergilenecek dövüşlere bağlıydı; eğer işler ters giderse, insanlar Zindan’ın çocuk oyuncağı olduğunu düşünebilirdi. Başa gelirse o ihtimali de o zaman düşünürdük artık. Hem insanlar içeride kolay vakit geçireceklerini sanırlarsa, bu sadece köşeyi dönmek isteyen daha fazla meydan okuyucuyu çekerdi.

Yine de kuraya hile karıştırmaya lüzum yoktu. Akışına bırakıp görelim bakalım.

Yine de Equix beşinci yarışmacıydı. Geriye üç kişi kalmıştı ve dünkü turlardan sadece bir kişi vardı.

“Devam ediyoruz, beşinci yarışmacımız—dün yenilmez bir güç sergileyen gizemli maskeli adam! Aslan maskesinin ardında kimliğini gizliyor; kendisi bir adalet savunucusu mu yoksa kötülüğün hizmetkârı mı?! Peki bugün savaş alanında hepimizi nasıl büyüleyecek?!”

Pfffttt!!

“Aslan Maskeli”yi gördüğüm an, içtiğim meyve suyunu püskürttüm.

“S-Souei! Bu yoksa…?”

“Evet, ta kendisi…”

Adını vermemişti ama Souei de kimliğinden en az benim kadar emindi. Diablo bana “hiçbiri endişe edilecek bir şey değil” dememiş miydi? Neydi bu adam, kör mü? … Ya da Diablo aşırı özgüvenli davranıyordu.

Ama Diablo’yu bir kenara bırakalım şimdi. Arenada Aslan Maskeli’ye gözlerinde yaşlarla tezahürat yapan bir üçlü görebiliyordum. Biri uzun boylu, gergin vücutlu, nazik yüzlü ve küpeliydi. Diğeri hızmalı devasa bir kas yığınıydı; üçüncüsü ise kısa boylu, tıknaz, dudak piercing’li düpedüz şişmanın tekiydi. Tuhaf renklerde çılgın saç modelleri vardı ve… neyse, lafı ne geveleyip durayım ki? Bunlar Daggrull’un oğullarıydı.

Belliydi, çünkü üzerlerinde SHION HAYRAN KULÜBÜ!! ve ÖLÜMÜNE SHION gibi sloganlar yazan kıyafetler vardı. Kesinlikle onlardı. Shion onları bir güzel patakladığından beri onun en büyük hayranları olmuşlardı. Belki de tekmeyi yedikten sonra geliştirdikleri bir tür mazoşist fetişti; bilmiyorum, pek öyle aşina olmak isteyeceğim bir dünya değil.

Kafalarının iyi olup olmadığını sormak istedim ama sanırım Shion’u tanımasaydınız, onu havalı ve zeki bir afet olarak görürdünüz. Aslına bakarsanız ben de ilk başta onun hakkında öyle düşünmüştüm. Ama aman, kimin umurunda ki? Kendi hallerine bırakalım gitsin. Gerçeği öğrenip hayallerinin paramparça olması an meselesiydi ama bu onların kendi seçtiği hayattı. Onlara şöyle üstünkörü bir göz kulak olup Shion’un eğitimine vermeyi kabul etmiştik gerçi ama…

Hey, Souei, o üçlü neden Aslan Maskeli’ye tezahürat yapıyor?

Tahminimce dün hepsi ona yenildiği içindir.

Demek öyle.

Şaklaban gibi görünebilirlerdi ama eski bir İblis Kralı seviyesinde büyü enerjisine sahiptiler. Shion savaş taktiklerinden yoksun oldukları için onları bir güzel benzetmişti gerçi ama hiç de öyle kolay lokma değillerdi. Doğrusunu söylemek gerekirse, muhtemelen yakın zamanda evrim geçiren Bovix ve Equix’ten hâlâ daha üst seviyedeydiler; eğer bu maskeli dövüşçü üçünü birden aynı anda yendiyse, kimliği konusunda pek bir şüphe kalmıyordu.

Ne büyük hayal kırıklığı. Şimdi onları her zamankinden çok daha sıkı çalıştırmam gerekecek.

Shion onlara öfkelenmiş gibiydi fakat dürüst olmak gerekirse biraderlere biraz acımıştım. Yanlış kişiye çatmışlardı, hepsi bu. Kendilerine gereğinden fazla güvendiklerine emindim ama hâlâ dünyanın en sert yumruklarından birine sahip eski bir iblis kralının karşısında, anaokulu çocuklarından oluşan bir takımla kapışan bir yetişkin gibi kalmışlardı. Kazanmalarını beklemek delilik olurdu.

Yine de… Üçünün de aynı maça düşmesi mi? Hem de o canavarın karşısına? Tam anlamıyla dört bir yandan bahtsızlık diye buna denirdi. İşler başka türlü gitseydi içlerinden birinin büyük ödülü kazanma şansı olabilirdi. Ama Shion onları her zamankinden daha feci “eğitmek” için şimdiden gaza gelmişti, o yüzden sabırsızlıkla bekleyelim bakalım.

Aaa, az önce ismini vermek istemeyen bir hayrandan mesaj aldım! Şöyle yazıyor: ‘Orada olamıyorum ama benim için elinden gelenin en iyisini yapsan iyi edersin! Bildiğini biliyorum ama ne olursa olsun gizli kimliğini kimsenin öğrenmesine izin verme! Bol şans!!’ Bu da ne anlama geliyor olabilir ki acaba? Hiçbir fikrim yok ama Aslan Maskeli için harika bir destek mesajına benziyor!!

Tabii ki biliyordu. Souka biliyordu ve bundan keyif alıyordu. Milim bir ara onunla irtibata mı geçmişti acaba?

Şu anda—en azından bana söylediğine göre—Milim canla başla labirentin son rötuşlarını yapıyordu. Burada ayak bağı olmasından iyi olduğu için gitmesine izin vermiştim ama bana bu şekilde bulaşacağı hiç aklıma gelmemişti. Veldora’yı da buraya çağırmamıştım; şu anda Milim ve Ramiris’le birlikte Zindanı inşa ederken eğleniyor ve zaman algısını tamamen yitirmiş olmalıydı. Fazla heyecanlanıp ortalığı yerle bir etmesini istemiyordum, onu davet etmememin bir sebebi de buydu. Milim’in arenaya bir astını sürmesi sürpriz olmuştu gerçi ama en azından Veldora’nın kapısını çalabileceği öyle bir tanıdığı yoktu.

Peki burada nihai zaferi kim kazanacaktı? Aslan Maskeli diğer herkese kıyasla muazzam bir güç üstünlüğüne sahipti; Geld bu güce denk olamasa da onun karşısında en yüksek şansa sahip kişinin o olduğunu düşünüyordum. Kazanmasını istiyordum ama çetin bir mücadele olacaktı, değil mi? Geld ile aralarında bir tür karşılıklı nakavt durumu yaşanmadığı sürece en azından Aslan Maskeli’nin galibiyeti herhangi bir soruna yol açmazdı. Ayrıca Masayuki ile eşleşirse neler olacağını da görmek istiyordum. Ne de olsa Kahraman kazanmak istiyorsa er ya da geç dövüşmek zorundaydı, değil mi?

Her iki durumda da adama bol şans.

Dünün elemelerini geçen altı kişi bunlardı. Geriye yalnızca özel kontenjandan girenler kalmıştı.

Ve şimdi en güçlülerin en güçlülerini takdim ediyorum! Tempest devlet yetkililerinin en yüceleri, kolezyumda aramıza katılan iki dev! Her biri bin kişilik bir saldırı gücüne sahip—ve eğer kazanırlarsa, Efendi Rimuru’nun dillere destan Dört Büyük’ünde kendilerine bir yer vadedildi!!

Dedikodular çoktan çığ gibi yayılmıştı gerçi ama Dört Büyük tabirinin uluorta dillendirilmesini duymak açıkçası utanç vericiydi. Shion içinse bu bir gurur madalyasıydı—ayrıca seyirciler arasındaki canavarların Gobta ile Geld’e huşu içinde baktıklarını görebiliyordum. Herkes Dört Büyük unvanına benim baştan düşündüğümden çok daha fazla değer yüklüyor gibiydi.

İlk olarak, havalı ve umursamaz tavırlarıyla tüm kızları peşinden koşturan o seçkin savaşçı, dehasını gayet doğal karşılayan savaşçı yüzbaşısı—Goooobtaaaa!! Bayanlar ve baylar, bugün ondan neler göreceğiz acaba?!

Havalı ve umursamaz mı? Bu kelimeyi doğru kullandığına emin misin? Üstelik arena zemininde duran Gobta’nın yüzü gözle görülür şekilde kireç gibiydi. İçinden, Ben kaçarrrrrr! diye haykırdığını duyar gibiydim. Nedenini anlayabiliyordum. Aslan Maskeli ile arasında dağlar kadar fark vardı. Savaşta karşı karşıya gelecek olsalar, adam ağırdan alsa bile yarı ölüden beter edilirdi. Kusura bakma, Gobta. Bunu tam olarak tahmin edememiştim. Bu yüzden birine kin güdeceksen, tamamen zevkine arenaya gizli kozunu süren Milim’e kin güt.

Ama belki de… Yani, Gobta gerçekten gayret gösterirse içindeki gizli bir gücü açığa çıkarabilirdi belki, kim bilir? Ne malum, belki de şimdiye kadar benim bile onda fark etmediğim türden inanılmaz güçlere aniden uyanabilirdi.

Bu eğlenceli olacaktı doğrusu! Gobta için önündeki yolun henüz yeni başladığını görebiliyordum.

Neyse, geriye bir tek Geld kalmıştı.

Ve ısınma turlarının takdimi bittiğine göre, karşınızda günün yıldızı—Yüksek Orkların kurtarıcısı, Efendi Geld!! Tempest’in koruyucu meleği, demir duvar savunmasıyla tüm olası saldırganları püskürtüyor!!

Yavaş ol bakalım, Souka. Gobta da dahil olmak üzere şu ana kadarki herkese sahiden de “ısınma turları” deyip Geld’e böylesine doğrudan ve görkemli bir takdim mi yaptın az önce? Evet, bir süredir üst düzey yetkililerimden biriydi gerçi ama… Biliyorsun, Gobta da artık kıdemli bir emektardı. Sanırım bu tamamen statü meselesiydi. Gobta bir şekilde bunu kazanırsa belki Souka ona biraz daha farklı davranmaya başlardı.

İşte sekiz yarışmacımızın hepsi de ringde! Acaba zirveye kim hükmedecek? O kader anı gelip çatmak üzere!!

Hay aksi. Herkesi takdim etmeyi bitirdiyse, sahneye çıkıp açılış konuşması yapma sırası bendeydi. Dövüşçülerin önünde birkaç açılış sözü söylemem gerektiğini tamamen unutmuştum. Ama paniklemiş gibi görünmek istemiyordum—bu cidden acınası olurdu. Rigurd benim yerime önemli konuklarla ilgileniyordu, ben de onları koruması için Benimaru’yu bıraktım ve Souei’ye tüm arenayı benim adıma gözetlemesini emrettim.

Ardından ayağa kalkıp yöneldim; Mekân Hâkimiyetini kullanarak V.I.P. koltuklarından ana arenaya bir geçit bağlarken son derece sakin ve vakur davranmaya çalıştım. Shion ile birlikte diğer tarafa geçtiğimde kulakları sağır eden bir alkış tufanıyla karşılandım.

Uaaaarrrghhh!!

Beni görmek, hem kendi halkımızı hem de komşu ülkelerden gelenleri heyecana boğmuştu. Onlara karşılık vermem gerekiyordu. Bu durum bende hafif bir sahne korkusu yaratsa da, bir İblis Kralına yakışır şekilde alabildiğine haşmetli ve mağrur davranmak için çok çabaladım. Mikrofonu Souka’dan alıp yarışmacılara döndüm.

Savaşçılar, eğer bugünün sonuna kadar hayatta kalır ve yarınki final raundunu kazanırsanız, sizlere ulusumun şan ve şerefini bahşedeceğim…

Oldu mu acaba böyle? Otoriter bir ses tonu yakalamak için elimden geleni yaparak konuşma tempomu yavaş tuttum.

Sıradaki adım olarak yarışmacıların her birine biraz cesaret vermem gerekiyordu sanırım.

Kahraman Masayuki… Kazan, o zaman bana meydan okumana izin vereyim.

Bu sözü aramızda önceden kararlaştırmıştık zaten. Masayuki bu durumdan zerre kadar memnun görünmüyordu. Hatta sanki Bunun bana ne faydası var ki? dercesine yüzünü ekşitti. … Yok. Hiç ama hiç dövüşmek istiyor gibi durmuyordu. Bu yüzden ona kızamıyordum da.

Gözlerim ondan bir sonraki dövüşçüye kaydı. “Deli Kurt” Jinrai, değil mi? Masayuki’nin arkadaşı.

Sen de ‘Deli Kurt’ Jinrai’sin, değil mi? Herhangi bir arzun var mı?

Souka ustalıkla Jinrai’ye başka bir mikrofon uzattı.

Ah! Benimle de konuşacağını hiç tahmin etmemiştim. Tek bir dileğim var, o da Masayuki’ye yardım etmek. Kusura bakma ama şampiyon olmamın imkânı yok. Ama bunun yerine, Kahraman’ın senin hakkından geleceğine eminim!

Şey, pekâlâ. Eğer Jinrai kuralarda Masayuki’ye denk gelirse, o savaşın sonucu şimdiden belli demekti. Yok ya, sanırım kazanamayacaktı.

Pekâlâ. Bu sportmenliğini takdir ederek, sonuç ne olursa olsun senin için yeni bir silah ve zırh takımı hazırlatacağım. Lütfen bunu yiğit bir savaşçıya duyduğum saygının bir nişanesi olarak kabul et.

Ortamın şerefine bu minvalde bir ödülün uygun düşeceğini düşünmüştüm. Masayuki ve ekibinin turnuvaya katılması kesinlikle tribünleri ağzına kadar doldurmuştu. Bunun karşılığını vermek istiyordum… ama bundan da öte, ne kadar yüce gönüllü olduğumu cümle âleme gösterip etkilemek niyetindeydim.

Hıh! Madem veriyorsun alırım ama beni rüşvetle kendi tarafına çekebileceğini sanma, tamam mı?

Son bir homurtuyla mikrofonu Souka’ya geri uzattı. Ağzı iyi laf yapıp laf sokuyordu ama nezaketimin ona ulaştığını hissetmiştim. Aksi takdirde zaten teklifi asla kabul etmezdi.

Ardından Akışkan Kılıç Ustası Gaiye’ye döndüm. İlk o konuştu.

İblis Kralı, ben şuradaki ‘Kahraman’dan katbekat daha güçlüyüm! Eğer kazanırsam benimle de dövüşeceksin, değil mi?

Ha? Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Doğaçlama yapmakta berbat olduğumdan nasıl cevap vereceğimi bilemedim—fakat tam o sırada hiç beklemediğim bir yardım geldi.

Bu Efendi Rimuru’ya karşı büyük bir kabalık. Eğer bu kadar ısrarcıysan, şampiyon olduktan sonra seninle kapışmaktan memnuniyet duyarım. Beni yenmeyi başarırsan, bu talebi Efendi Rimuru’ya bizzat ben iletirim.

Arenanın kenarında hakem olarak duran Diablo, Gaiye’ye bu sözleri söylerken yüzünde buz gibi bir tebessüm belirdi. Oh be. Evet ya, bu işi Diablo’ya bırakalım gitsin. Hayatımda daha fazla baş ağrısına ihtiyacım yoktu.

Şu an için,” dedim, “Kahraman’a şahsen verilmiş bir sözüm var. Fakat aranızdan başka biri bana meydan okumak isterse, gücünü kanıtlamak adına öncelikle Dört Büyük’ten birini yenmeye davet ediyorum. Bunu başarın, o vakit talebinizi memnuniyetle kabul edeceğim!

Bu “Dört Büyük” konsepti bayağı kullanışlı çıkmıştı. Bu durum da dahil olmak üzere her türlü senaryoda işime yarıyordu. İnsan her gün yeni bir şey öğreniyor işte.

Souka en nihayetinde Gaiye’ye bir mikrofon uzatabildi.

Heh. Soruyu savuşturmak için fena yol değil. Öyle olsun bakalım. Kahraman, şu iblis ve sen iblis kralı—yakında hepinizin önümde diz çökeceğini iyi bilin!!

Vay canına. Boyundan büyük işlere kalkışmak diye buna denirdi işte. Bu lafları sahiden de kazandıktan sonraya saklaması gerekirdi. Diablo’nun tepesi iyice atmadan önce bu muhabbeti sonlandırsam iyi olacaktı.

‘Akışkan Kılıç Ustası’ Gaiye, şayet şampiyon olmayı başarırsan sana bana meydan okuma konusunda özel bir hak tanıyacağım. Nasıl, kulağa hoş geliyor mu?

Aman, boş ver gitsin. Sıradakine geçelim. Nasılsa kazanamayacaktı, bu yüzden verdiğim söz üzerinde öyle çok kafa patlatmaya lüzum yoktu. Gaiye’nin burnundan soluyarak, “Sözünü tutsan iyi edersin,” dediğini duyabiliyordum fakat gözlerim çoktan Bovix ve Equix’e çevrilmişti bile. İkisi de derhal tek dizlerinin üzerine çöktü.

İkinizden de büyük işler bekliyorum. Bu arenada kazanamasanız bile labirentte kendi katlarınızın hükümdarları olacağınızı sakın unutmayın. Bizi hayal kırıklığına uğratmayın.

Kulağa iyi geldi mi acaba? Biraz tehdit gibi tınlamıştı ama bir labirent başdüşmanının cümle âlemin gözü önünde canını kurtarmak için kaçmasına müsaade edemezdim. Yenilmekte serbesttiler ama bunu yapmadan önce en azından biraz olsun hünerlerini sergilemelerini istiyordum.

Emredersiniz efendim! Bana bahşettiğiniz isim üzerine yemin ederim ki ben, Bovix, savaşta varımı yoğumu ortaya koyarak adınıza asla leke sürdürmeyeceğim!!

Ve ben Equix, şanınızı yücelteceğimize söz veriyorum. Bu yüce ulusun fertleri olarak, dövüşümüzle ona muazzam bir itibar kazandıracağız!!

Güzel, güzel. Biraz kaskatıydılar ama en azından savaşa hazırlıklıydılar. Hem kaybetseler bile, Zindanın orta kısımlarındaki bölgeyi sırayla koruyabilirlerdi. İkisinin de burada pek şansı olduğunu sanmıyordum ama yeter ki rezil olmasınlardı.

Bu da bizi şu adama getiriyordu.

Şeyyy, ‘Aslan Maskeli’… Burada öyle fazla pervasız davranma, tamam mı?

Hoppala, bana söyleyeceğin tek şey bu mu yani? Ciddi ol biraz!

Ciddiyim zaten. O yüzden, şey… Hadi bakalım!

Ona söyleyebileceğim hiçbir şey yoktu. Çekilmesini istesem de bol şans dilesem de her türlü çok garip kaçacaktı. Kura sonucuna göre onu desteklemeye dünden razıydım ama (örneğin) Gobta ile eşleşirse bu tam bir kâbus olurdu. Masayuki onun için biçilmiş kaftan bir rakip olurdu fakat tüm umudumu buna bağlayacak da değildim.

Bir şekilde kimliği açığa çıkarsa, bu durum insanların hepimize olan güvenini sarsardı. Muazzam bir fırsat heba edilmiş olurdu. Dürüst olmak gerekirse kura şansına bel bağlamaktan başka elimden pek bir şey gelmiyordu.

Devam edelim.

Gobta! Buraya kadar gelebilmekle harika iş çıkardın!

Şey, ben doğrudan tur atlamış—

Bunu kazanabileceğini adım gibi biliyorum! Sana inancım tam!!

Verdiği cevabı tamamen duymazdan gelerek ona elimden gelen en iyi gazı verdim. Artık onun için kaçacak yer kalmamıştı. Kendince kazanmak için elinden geleni ardına koymayacağına emindim.

Geriye de bir tek Geld kalmıştı.

Geld, sen güçlü bir orksun. Bu turnuvada o gücü son damlasına kadar kullanmanı istiyorum!

Emredersiniz, Efendi Rimuru!

Ondan beklentim büyüktü. Gobta’nın “Keşke benim için de böyle deseydiniz,” diye söylendiğini duyar gibiydim ama onunla işim bitmişti. Geld daha ziyade güçlü ve sessiz tiplerdendi, bu yüzden lafı fazla uzatmadan bitirdik. Gerisini eylemleriyle göstereceğine hiç şüphem yoktu.

Bundan sonra, turnuvanın eşleşmelerini kura ile belirleme vakti gelmişti. Çeyrek ve yarı finalleri bugün yapacak, şampiyonluk maçını ise yarına bırakacaktık. Bu da bugün altı dövüş yapılacağı anlamına geliyordu; üçüncülük maçı düzenlemeyeceğimiz için yarın yalnızca tek bir müsabaka olacaktı.

Yarışmacıların tümü rastgele numaralar çekti—Masayuki üç, Jinrai dört, Gaiye beş, Bovix bir, Equix iki, “Aslan Maskeli” sekiz, Gobta altı ve Geld yedi numarayı aldı. Ardından bunlar bir torbaya konup teker teker çekildi ve ortaya çıkan eşleşmeler sahnedeki turnuva tablosuna işlendi.

Sonuçlar şöyleydi:

Birinci Maç: Bovix vs. Equix

İkinci Maç: “Kahraman” Masayuki vs. “Deli Kurt” Jinrai

Üçüncü Maç: “Akışkan Kılıç Ustası” Gaiye vs. Gobta

Dördüncü Maç: Geld vs. “Aslan Maskeli”

Kura çekimi tamamen adildi, bu yüzden şikâyet edemezdim… ama kahretsin ki Masayuki amma şanslıydı be. Çeyrek final için çektiği kura resmen bedavadan tur atlamaktı. Bu arada, zavallı Geld, değil mi ama? Daha ilk maçtan Aslan Maskeli ile kapışmak zorunda kalmıştı. Kazanabilir miydi acaba? Açıkçası bunu cidden merak ediyordum. Kollarımı açıp sevinçle karşılayamasam da kesinlikle heyecan verici bir eşleşmeydi.

Masayuki’yi sınamak açısından bakıldığında, olabilecek en berbat kura çekilmişti. İkinci Maçı kazanan kim olursa yarı finalde onun karşısına çıkacaktı; üstelik Bovix ile Equix arasındaki eşleşme de fena halde çetin bir maç olacaktı. Sorun şuydu ki, bu fazlasıyla çekişmeli bir maçtı; her iki tarafı da pestili çıkana kadar yoracağı ve galip geleni henüz hiç yıpranmamış, dipçik gibi bir Masayuki’nin karşısına pili tamamen bitmiş halde çıkaracağı kesindi. Öte yandan, Üçüncü ve Dördüncü Maçın galipleri finale yükselecekti fakat yarı finalde Gobta ile Geld birbirine girecek olursa onlar da Masayuki’nin yeteneğini adamakıllı sınamak için fazla bitkin düşeceklerdi. Üstüne üstlük işin içinde bir de Aslan Maskeli vardı ve onun Geld’e karşı mücadelesi, dediğim gibi heyecan bakımından Bovix ile Equix kapışmasından aşağı kalır yanı olmayan bir dövüştü.

Carill—şey, “Aslan Maskeli”nin bu turnuva konusunda ne kadar ciddi olduğunu bilmiyordum ama Geld de artık epey bir güce sahipti. İkisinin ta ilk rauntta birbiriyle kapışması mı? Böyle bir kura sonucuna sahiden inanamıyordum. Sanki kaderin ta kendisi her şeyi Masayuki’nin işini mümkün olduğunca kolaylaştıracak şekilde ayarlamıştı.

Neyse, sızlanmanın bir faydası yoktu. İstediğim kadar ahkâm kesebilirdim ama işin nasıl sonuçlanacağını kimse bilemezdi. Ve ben bunları düşünüp dururken, ilk maç başlamak üzereydi bile…

Diğer dövüşçüler arenadan çıkıp bekleme alanlarına geri döndüler. Bovix ile Equix ise merkezde durmuş, birbirlerini süzerken atışıp duruyorlardı.

Baksana buraya, Equix. Bu hesabı çoktan aramızda, baş başayken kapatmalıydık. Kaderlerimiz gereğinden fazla iç içe geçti; umarım bu işi burada bitirmeye hazırsındır.

Aptal aptal konuşma, Bovix. Rimuru Efendimiz’in seçkin Dört Büyükler’inde hizmet etmeye layık tek kişi benim, yani Equix! Senin için en uygunu labirente kapanıp emekliliğinin tadını çıkarmak olurdu.

Kapa çeneni! Senin gibi birinin, her şeye hükmeden Dört Büyükler arasında ne işi olabilirmiş?!

Hiçbir uyarı olmadan dövüşleri başladı.

İkisi de yakın dövüş odaklı güç tipleriydi; balta ve kalkan, mızrak ve kalkana karşı kıyasıya bir mücadeleye girişti. Dövüşlerini izlerken büyü ya da başka sanatlar icra edecek türden olmadıklarını, tamamen yakın mesafe odaklı dövüşçüler olduklarını anlayabiliyordunuz. Bovix devasa baltasını yukarı kaldırıp yere doğru savurdu; fakat balta, saldırıyı savuşturan Equix’in kalkanına çarpıp çınladı. Bu hamle Bovix’in dengesini bozdu ve Equix hiç vakit kaybetmeden mızrağıyla öne atıldı; ancak Bovix’in çevik bir geri adımıyla mızrağın ucu boşluğu yardı.

Dövüş, hücum ve savunma arasındaki nefes kesen ve hiç durulma belirtisi göstermeyen dengesiyle tam yirmi dakika boyunca sürdü. Son yüz yıldır dövüşüp duruyorlardı ve bu düello da öyle kolay kolay bitecek gibi görünmüyordu. Canavarların bu nefes kesici mücadelesi kalabalığı heyecandan büyülemişti; sonuçta bu seviyedeki iki canavarın böylesine yakın mesafeden dövüşünü izleme fırsatı neredeyse hiç ele geçmezdi. Normalde bir insan ömrü boyunca böyle iki A rütbeli arasındaki bir düelloya asla şahit olamayabilirdi.

Güçleri birbirine denkti, savaşın bu kadar uzamasının sebebi de buydu. İzlemesi keyifliydi. Ancak aniden sona erdi.

Buraya kadar!

Bovix işi bitirmek için hamle yapıp büyük baltasını fırlattı; bu, kayaları un ufak edebilecek, hem hedefi hem de tuttuğu silahı parçalayabilecek menzilli bir saldırıydı. Equix’in sol kolu koparak havada uçtu. Bovix’in fırlattığı baltayı durdurmak uğruna kolunu feda etmişti.

Ama sadece sırıttı. Equix’in tam olarak istediği de buydu; göz açıp kapayıncaya kadar Bovix ile arasındaki mesafeyi kapattı. Bovix şüphesiz Equix’in baltadan tamamen kaçınmasını bekliyordu, bu yüzden bu yeni hamle karşısında saldırıya hazırlıksız yakalandı.

Burada bitti! Al bakalım bunu: At Mızrağı Kasırgası!!

Equix onun tam göğsünün dibindeydi ve peş peşe indirdiği mızrak darbelerinden kaçınmak imkânsızdı. Kaçma imkânı bulamayan Bovix, art arda gelen saplama darbelerine maruz kaldı. Equix bu zafer için kelimenin tam anlamıyla bir kolunu feda etmeye hazırdı ve işte başarmıştı—en azından öyle sanıyordu.

O kadar kolay değil! Yıldırım Boynuz!!

Bovix bir kükremeyle boynuzlarını kullanarak Equix’e kafa attı. Boynuzlar eskisinin iki katı kadar uzarken üzerlerinde şimşekler çakıyordu. Gaddarca silahlardı; Equix’in sağ gözünü ve kolunu parçalayıp geçtiler. Bu da dövüşün sonucunu belirledi. Boynuzların saplandığı yerden elektrik akımı geçip yaralarını dağlarken, mızrak Equix’in işlevini yitirmiş uzvundan düştü. Sanki kanı kaynayarak bedeninden çekiliyor gibiydi.

Equix evrimi sırasında Kendi Kendini Yenileme yeteneğini kazanmıştı; fakat şimşekler ona, kendini iyileştirebileceğinden çok daha hızlı hasar veriyordu. Bovix ise diğer taraftan Aşırı Hızlı Yenilenme‘ye sahipti ve göğsüyle karnındaki devasa delikler şimdiden kapanmaya başlamıştı.

Zafer onundu.

Normalde anında ölüme yol açacak yaralanmalar, Aşırı Hızlı Yenilenme sayesinde hiç sorun teşkil etmiyordu. Kendi Kendini Yenileme ile Equix’in aldığı çok sayıdaki yara bile kendi kendini iyileştirmeye başlamıştı. Arenadan çıktıklarında ikisi de normale dönmüştü bile; Equix ise şimdiden bir dahaki sefere onun hakkından nasıl geleceğini homurdanıyordu. İyi olduğunu görmek güzeldi.

Yine de maç bitmişti. Usta dövüşüyle kalabalıktan tezahüratlar toplayan Bovix, bir üst tura yükselen ilk isim oldu. Bu turnuvayı başlatmak için ne harika bir yoldu ama.

Şaka bir yana… İş başında tekrar görünce anladım ki Aşırı Hızlı Yenilenme neredeyse hile gibi bir şeydi.

Equix şüphesiz geçmişte işine yaramış olan taktikleri kullanmıştı. O hücum ve ardından gelen mızrak darbeleri silsilesi, çoğu karşılaşmayı anında bitirirdi. Bu yüzden o bariz şekilde korkutucu olan boynuzlardan bir an bile çekinmemişti ve bu da ona pahalıya patlamıştı. Umarım bu ona bir ders olmuştur. Düşmanını süzüp gizli kozlarının nerede olduğunu anlamak için daha dikkatli olması gerekeceğini düşündüm.

İkinci maç, Kahraman Masayuki ile Çılgın Kurt Jinrai’yi karşı karşıya getirdi ve herkesin önceden bildiği gibi Kahraman’ın lehine hükmen galibiyetle sonuçlandı. İkisi arenanın ortasında sadece el sıkıştı; bu bile çılgınca bir alkış ve tezahürat tufanı koparmaya yetti.

Hiçbir mantığı yoktu. Bir el sıkışma kalabalığı neden bu kadar kendinden geçirirdi ki? “Kahraman yine yaptı yapacağını!!” ve benzeri bağırışlarını duyabiliyordum. Neden bu kadar popülerdi bu çocuk? Bana tamamen akıl sır ermez geliyordu.

Neyse. Değiştiremeyeceğim şeyler üzerine kafa yormayı bırakmaya karar verdim. Sıradaki dövüşe geçelim.

Üçüncü maç, Akıcı Kılıç Ustası Gaiye ile Gobta arasındaydı. Bakalım nasıl sonuçlanacaktı?

Görünüşe bakılırsa Gaiye, ucu ucuna da olsa A rütbesine layık biriydi. Silahı ve zırhı tamamen Nadir seviye eşyalardan oluşuyordu; bu da bir maceracı olarak işinin en iyilerinden olduğunu kanıtlıyordu, fakat Gobta’nın üzerinde Benzersiz sınıf bir zırh seti vardı. Yetenek açısından Gaiye’nin dengi olduğunu düşünmüyordum ama tüm özellikleri bir araya getirdiğinizde ortaya gayet denk bir eşleşme çıkıyordu.

Hazır mısınız? Ve… başlayın!!

Dövüş, Souka’nın işaretiyle başladı.

Hah!!

Gaiye kısa bir nefes alıp ayaklarını yere sağlam bastı ve kılıcını ileri savurdu. Keskin bir saplama hamlesiydi; lakabındaki o “akıcı” kısmının nereden geldiğini şimdi anlamıştım. Harika bir işti doğrusu. Fakat Gobta’nın göğüs zırhı darbeyi engelledi.

Ne?! Sıradan bir piyade için böylesine kaliteli bir zırh da neyin nesi…?!

Gaaah! Bu… bu çok hızlı!!

Bu durum başlama işaretinin hemen ardından yaşanmıştı. Gobta’nın hançerini kınından çıkarmaya bile vakti olmamıştı. Hadi ama! Kendi kendime söylenerek onu azarladım. Kendini fazlasıyla açıkta bırakıyorsun! Gobta’nın zırhı darbeyi savuşturmuştu ama bir dahaki sefere kurtarmayacaktı. Onu orada kurtaran şey Gaiye’nin aşırı özgüveniydi; fakat bir dahaki sefere açıkça bir eklem yerine ya da korunmasız başka bir noktaya saldıracaktı.

Pöh! Buna ne dersin peki?

Dans edercesine art arda kesişler savurarak Gobta’ya defalarca saldırdı. Gobta şimdiden pestili çıkmış ve neredeyse ağlamak üzere bir halde hepsinden kaçmayı başardı. Yüzündeki ifadeye bakılırsa muhtemelen ringin dışına kaçıp diskalifiye olmayı hedefliyordu. Zafer çoktan aklından çıkmıştı; yalnızca kendi canını kurtarmaya çalışıyordu—bu doğru bir karar olabilirdi belki ama keşke biraz daha gayret gösterseydi. Kâğıt üzerinde ne kadar ilginç bir maç gibi göründüğü düşünüldüğünde, Gobta’nın bu hâli tam bir hayal kırıklığıydı.

İşin bittiğini sanmıştım ama—ne hikmetse—dövüş bir türlü sona ermek bilmiyordu. Gobta sıvışıp arenanın kenarına kaçmaya çalışıyor, Gaiye ise sürekli onun önünü kesiyordu.

Onunla oyun mu oynuyor?

Pek hoş birine benzemiyor, evet. Gobta’nın kendisi de pek centilmen sayılmaz ama bu adamın tavırlarını oldukça nahoş buldum.

Shion ile aynı fikirdeydik. Hmmm… Şimdi içimden bir ses Gobta’nın kazanmasını istemeye başlamıştı.

Ha-ha-ha! Benden kaçabileceğini mi sanıyorsun, seni sefil piyon?!

Gaiye, uzunluğu “kısa” ile “uzun” arasında bir yerde olan bir bastard kılıcıyla dövüşüyordu. Sol elinde ise yumruk attığı, şüphesiz yıkıcı bir etkiye sahip bir zırh eldiveni vardı. Sıra dışı bir dövüş tarzıydı ve iki kolunu birden kaldırarak üzerinize geldiğinde tam olarak ne yapacağını kestirmek zordu. Daha standart bir kılıç ustalığı öğrenmiş olan Gobta için karşısında başa çıkması kesinlikle zorlu bir rakipti.

Yine de Gaiye belirleyici hiçbir yara açamadı. Şimdiye kadarki tek gerçek darbe, en başta Gobta’nın göğüs zırhına indirdiğiydi.

Gobta son derece dikkatli davranıyor,” dedi Shion. “Silahını nasıl hareket ettirdiğini takip edemese, bu kılıç darbelerinden bu kadar uzun süre kaçamazdı.

Ondan övgüyle bahsediyordu, ben de öyle düşünüyordum. Birkaç yumruk yemişti gerçi ama gelen kılıç kesişlerinin hepsini hançeriyle karşılayıp savuşturmayı başarıyordu.

Pekâlâ! Hadi ama, Gobta! Odaklan! İçindeki cevheri göster ve şu herifi alt et! Harçlığına zam yapacağım! Ve, şey… Tüm turnuvayı kazanırsan, sana o istediğin yeni olta takımını alacağım!

G-gerçekten mi?! O zaman son çareme başvuruyorum, tamam mı?!

Eğer bir “son çaresi” vardıysa, keşke bunu daha önce kullansaydı… Yine de verdiğim gaz işe yaramış görünüyordu. Sonunda gerçekten dövüşmek istemişti. Ona rüşvet vermeye başvurmaktan pek hoşnut değildim ama Gobta gibi tembel biri için zaten en baştan uygulamam gereken taktik buydu. Yani, zaten orada Geld vardı; Gobta’dan öyle büyük beklentilerim yoktu—ama durum bu hâle gelince, tüm gücüyle asılmasına gerçekten ihtiyacım vardı.

Gah-ha-ha-ha-ha! Karşımda akıllı görünmeye çalışma, seni sefil piyon! Senin gibiler buraların en güçlüsünü asla yenemez!

Gaiye kahkahalar atarak kovalamaya devam etti. Zaferinden o kadar emindi ki Gobta’yı doğru dürüst kollamaya bile tenezzül etmiyordu. Fakat Gobta artık kazanmak için her şeyi yapmaya hazırdı—ve bu da Gaiye’nin sonu demekti.

Çağırma! Tamamdır, hadi gel bakalım!

Gobta, Goblin Süvarileri’nin lideriydi—ve bu da elbette bir yıldız kurdu çağırıp onunla Bütünleşebileceği anlamına geliyordu. Bu ona A-eksi seviyesinde bir canavarın büyü zerreciği (magicule) enerjisini veriyor, üstüne bir de Hakurou’nun kafasına vura vura öğrettiği kılıç yetenekleri ekleniyordu. Gaiye gibi birine karşı fazlasıyla başa baş mücadele edebilirdi.

Yine de… Neden bunu en başta yapmadın ki be adam? Seni gidi Gobta seni! Bir an önce kaybetmek istiyordu işte, adım gibi biliyordum.

Ama en azından şimdi işi ciddiye alıyordu…

Ha?

Ne—?

Çağırma demek, ha? Ama koyu renkli bir ulu kurt bana sökme—

Derken Gaiye’nin sesi kesildi. Gobta’nın çağırdığı koyu renkli kurt, son sürat gelip ona çarpmıştı. Kılıç ustası yanılıyordu; Gobta’nın çağırdığı şey, en fazla C ya da D seviye tehdit oluşturan sıradan bir ulu kurt falan değildi. Aksine, kuyruğunu sallayarak Gaiye’yi yere yapıştıran ve bir yandan da onu yalayan bu koyu renkli kurt… Ranga’dan başkası olamazdı.

Ranga… Ne yapıyorsun sen?

Tch… Zekice bir taktik. Ranga’nın hakkını teslim etmeliyim. Bayağı kurnaz biri olup çıkmış.

Hiç sanmıyorum, Shion. Gerçekten hiç sanmıyorum. Gobta da en az bizim kadar şaşkın görünüyordu; yani bunu bilerek yaptığını zannetmiyordum. Bu tamamen Ranga’nın marifetiydi; Gobta’nın çağırma büyüsüne sormadan dalmış olmalıydı. Ben de gölgemde uyuduğunu sanıyordum—böyle bir plan kuracağı aklımın ucundan bile geçmezdi.

Souka, Gaiye’nin yanına koştu ve ardından Diablo’ya döndü. “Gaiye bayılmış. Muazzam bir hamle. Sanırım dövüş sona erdi.

Hakem Diablo, yüzünde tek bir mimik bile oynamadan bunun geçerli bir saldırı olduğuna hükmetti. Ranga’yı tanımış olması gerekirdi, değil mi? Yani tamam, normal bir kurt boyutuna küçülmüştü ama yine de… Neyse artık. İyi anlaştıklarını biliyordum en azından.

Ve kazanaaaan… Gooooooooob-taaaaaa!!

Souka’nın anonsu yükselen tezahüratların arasında kaybolup gitti. Kalabalıktan hiç yuhalama gelmediğine bakılırsa, herkes çağırma büyüsünün bu maçta kurala uygun olduğunu kabul etmiş olmalıydı.

Harbi mi…?” diye fısıldadı Gobta. Gürültüden kimse onu duymadı.

Ama, şey, bu gerçekten yanımıza kâr kalabilir mi?

Çağırma büyüsüne kurallarda açıkça izin veriliyor. Herhangi bir sorun teşkil edeceğini sanmıyorum.

Şey, eğer Rigurd öyle düşünüyorsa peki o zaman… ama Ranga da olaya dâhil olmaya karar verdi demek, ha? Hmmm. Bunun bir kural ihlali olmadığına emin miyiz? Çünkü şu ana kadar Gobta’nın ilk turu kazanmasına sıfır şans veriyordum—fakat Ranga işin içine girince artık hiçbir şey kestirilemiyordu. Masayuki’nin yeteneklerini test etme yönündeki ilk hedefimi düşününce, belki de bu gizli bir lütuf olmuştu.

Pekâlâ! Artık bunu dert etmeyi bırakma vakti. Olayı fazla kurcalamadan akışına bırakmaya karar verdim.

Dördüncü maç, Geld ile Aslan Maskeli arasındaydı ve bu da kesinlikle izlemeye değer bir mücadeleydi.

Heh-heh-heh… Uzun bir aradan sonra ilk defa şöyle ağız tadıyla birinin tozunu attırabileceğim, ha?!

Aslan Maskeli kesinlikle buna hazırdı.

Sizin gibi adı dillerde dolaşan bir savaşçıyla boy ölçüşebilmek son derece beklenmedik bir sürpriz. Böylesine tecrübeli bir rakiple dövüşme fırsatını en iyi şekilde değerlendirecek ve tüm gücümle karşınıza çıkacağım.

Bununla birlikte Geld, zırhının üst kısmını çıkardı ve yumruklarını hazır etti.

Hohh! Çıplak ellerinle mi dövüşmek istiyorsun? Güzel. Bu da benim uzmanlık alanlarımdan biridir.

O da Geld’e karşı kendi duruşunu aldı.

Ardından gelen şey ise dillere destan, bu turnuvanın tarihine geçeceği kesin bir kapışmaydı. Yumruk yumruğa bir çarpışmaydı; arenada uğuldayan rüzgârlar estiren muazzam şok dalgaları yaratıyordu.

Geld hiç tekme kullanmıyor, dengesini korumak için ayaklarını kaydırarak yalnızca yumruklar ve fırlatmalarla dövüşüyordu. Üzerine hangi saldırı gelirse gelsin, zerre kadar bile sarsılmıyordu. Bu sanki… Ne deniyordu ona? Zamanında bir boks mangasında gördüğümü hatırladığım o peekaboo stiliydi. Aynı zamanda, açık ararken savurduğu yumruklar—rakibini kollamak için attıkları bile—içinde bir top güllesi gücü barındırıyordu. Bunun sebebi, adeta topun kaidesi vazifesi gören alt gövdesinin, vücudundaki tüm kinetik enerjiyi yumruğuna aktarmasıydı. Fakat tek tehdit yumrukları değildi; omuz darbeleri vardı ve sarmaş dolaş olduklarında fırlatma teknikleri uygulayabiliyordu.

Aslan Maskeli ise her an her şeyi yapabilecek, dört dörtlük bir dövüşçüydü. Saldırı repertuvarı çok genişti, fiziği ise neredeyse Geld’e denkti; onu kaba kuvvetle alt etmek mümkün değildi. Bu dünyada büyü zerreciği (magicule) enerjisi dış görünüşten çok daha fazlasını ifade ediyordu, bu yüzden Aslan Maskeli pekâlâ Geld’den daha güçlü olabilirdi.

Ancak o bile saldırısını uzun süre sürdüremiyordu; bu da Geld’in üstün savunma yeteneklerinin bir kanıtıydı. Kayaları parçalayabilecek güçteki tekmeler dengesini bozmak amacıyla kollarına iniyordu ama Geld bunlara aldırmıyordu bile. Bu yüzden Aslan Maskeli aklına gelen her numarayı denedi; dört bir yandan direktler, karate vuruşları, döner tekmeler ve balta tekmeleri savurdu. Bütün bunları, sanki birden fazla Aslan Maskeli varmış gibi hissettiren bir hızda yapıyordu. Peş peşe gelen saldırıların hepsi hedefini tam bulsa da, tamamen savunmaya odaklanmış Geld’i zerre etkilemedi.

Ha! Vay canına, bu çok eğlenceli! Darbelerimi sanki hafif bir esintiymiş gibi karşılıyorsun!

Heh-heh-heh… Asıl şikâyet etmesi gereken benim,” diye yanıtladı Geld, sesindeki hayal kırıklığıyla. “Bana karşı saldırı yapacak tek bir fırsat bile tanımıyorsunuz. Saldırılarınız kaba görünse de her biri son derece incelikle işlenmiş…

Şimdilik gayet iyi dayanıyordu ama işlerin bundan sonra yalnızca yokuş aşağı gideceğini hissetmiş olmalıydı. Aslan Maskeli’nin gücü sahte değildi—ve ne kadar derinlere uzandığını kestirmek imkânsızdı. Zırhını delip geçen darbeleri karşı saldırı menzilinin dışından indirişi bana bir taarruz helikopterini anımsatıyordu. Üstünlüğün kimde olduğu açıktı fakat bir savaşın sonucunu belirlemek için güçten fazlası gerekirdi. Bazen şans da devreye girerdi—ve Talih Kuşu bugün kime gülecekti acaba?

Seyirciler her geçen an daha da coşuyordu.

O-oooohh!!

Vay be, bu da ne…? Bu nasıl bir şey böyle…?!

Birisi elinde tezgâhlardan aldığı patates kızartması külahıyla avazı çıktığı kadar bağırıyordu. Diğerleri içtikleri biradan kızarmış yüzleriyle heyecanla tezahürat yapıyordu. Kalabalık bu dövüşçülerin ne kadar inanılmaz olduğunu anlamıştı ve bu da onları hayranlıkla kükremeye sevk ediyordu. Sakin ve vakur bir profesyonel olan Geld’e karşı, aurası insanda tapınma isteği uyandıran Aslan Maskeli… Bu dövüş kesinlikle ikisinin de adını herkese duyurmuştu.

Alıp verdikleri darbeler yıkıcıydı fakat sonucu belirlemeye hiç de yaklaşmış görünmüyorlardı. Bir ileri iki geri bir mücadeleydi; zaman ilerledikçe iki dövüşçü de eşitliği bozmuyordu. Yarım saat sonra bile durum aynıydı; heyecan dolu Souka maç boyunca yorum yapmayı sürdürüyordu. Diablo bile gözlerinde ölümcül bir ciddiyetle onları pürdikkat izliyordu.

Yirmi dakika sonra:

Bana karşı bu kadar uzun süre dayanarak iyi iş çıkardın. Tebrik ederim!

Heh, heh-heh… Sizin gibi yüce bir şahsiyetten böylesi bir övgü almak… almak bir onurdur…

Bırak dalkavukluğu. Ama sana bir şey sormama izin ver.

“… Buyrun, ne isterseniz.

Neden hiç yetenek kullanmıyorsun?

Açık değil mi? Çünkü siz henüz bana gerçek yüzünüzü göstermediniz.

Heh-heh… Ha-ha-ha-ha-ha! Bana ‘yüce şahsiyet’ diyorsun ama amacın kazanmak öyle mi? İlginç. Sana gerçek hâlimin tamamını gösteremem ama gerçek hareketler gösterebilirim!

Karşılıklı saldırılarını sürdürürken konuşuyorlardı. Seyircilerin bunu duymasına imkân yoktu ama ben Diablo’nun kulakları sayesinde her şeyi işitiyordum. Geld’in yetenek kullanmaması benim için de bir gizemdi, meğer sebebi bu muydu? Geld, Aslan Maskeli’ye karşı dövüşüp koşulsuz bir zafer elde etmek mi istiyordu?

Aslan Maskeli—ya da lafı dolandırmayalım, Carrion—savaşta tam gücünü açığa çıkarmak için istediği an Canavarlaşma yeteneğini kullanabilirdi. Şu anki hâli sadece geçici bir formdu; bu hâldeyken tam potansiyeline ulaşamazdı. Geld bunu biliyordu ve bu yüzden Koruyucu ya da Gurme yeteneklerine bir kez bile başvurmadan, yalnızca kendi bedeniyle dövüşüyordu. Tabii halkın önünde bu dövüşü o kadar ciddiye bindirmek istemediğine de emindim—tanıtımlarda okunan o isimsiz mektup adeta bunu yapmamasını emretmişti.

Kuşkusuz Carrion da aynı fikirdeydi; kimliğini ifşa etme pahasına bu arenada tüm gücünü ortaya koymak söz konusu bile olamazdı. Yine de fazlasıyla güçlüydü. Sıradan bir canavarın ya da büyü doğumlunun karşısında şansı yoktu; üst düzey elemental ruhları bile alt edebilecek seviyedeydi.

Buna rağmen Carrion ufaktan ciddileşmeye başlamıştı.

“Hadi gel!”

“Haaaah!”

Mistik bir gücün altın rengi parıltısı bir anlığına çakıp Carrion’un sağ elinde yoğunlaştı. Geride ardıl görüntüler bırakan o yumruk, doğrudan Geld’in kollarına bindirdi. Sarsıcı kuvvet her iki kolunda birden patlayarak onları iki yana savurdu ve Geld’in karnını tamamen savunmasız bıraktı. Burası onun zayıf noktalarından biriydi ve Carrion hiç vakit kaybetmeden doğrudan oraya bir sağ direk indirdi. Fiziksel olarak yıkıcı bir enerji barındıran şok dalgası Geld’in tüm bedeninde yankılandı.

“Güzel vuruş… Benim için buraya kadarmış…”

Geld geriye doğru sendeledi. Fakat yere düşmedi. Kendi adımlarıyla ring sınırlarının dışına çıkmaya çalışıyordu. Diablo onu desteklemek için yanına koştu ve başını Souka’ya çevirdi.

“Bitti! Kazanan: Aslaaaan… Maskeeeeee!!”

Muazzam tezahüratlar. Coşkulu alkışlar. Kalabalık bir an olsun duraksamadan, yarışmacılara övgüler yağdırarak haykırıyordu.

“Buna Aslan Topu Yumruğu derim. Kendinle gurur duymalısın Geld. Gizli tekniklerimden birinin tüm darbesini doğrudan yiyip hayatta kalmakla kalmadın—hâlâ yürüyebiliyorsun da.”

“Heh! Heh-heh-heh… Bir gün hiçbir kural olmadan, var gücümüzle dövüşmeyi çok isterim.”

“Ben de öyle. Uzun zamandır bu kadar eğlenceli bir kapışma yaşamamıştım.”

Geld ve Carrion, birbirlerine duydukları derin saygıyla başlarını salladılar. Artık aralarında yürekten gelen, samimi bir bağ oluştuğunu görebiliyordum. İkisi de bunun bir son olduğunu düşünmüyordu—ki değildi de zaten. Şayet ikisi de ciddileşip yeteneklerinin tamamını sergileselerdi, karşılaşmanın seyri bambaşka olurdu. Fakat bu seferlik zafer Carrion’a gitti ve Geld turnuvadan elendi.

Yine de Geld’e onunla ne kadar gurur duyduğumu söylemek istiyordum. İşte şu anki tezahüratlar—her şey tam olarak bunun içindi. Öylesine muazzam bir mücadeleydi. Geld arenayı terk ederken, ben de diğer herkes gibi var gücümle alkış tuttum.

Çeyrek finaller geride kalmıştı ve artık ara verme vakti gelmişti. Yarı finaller öğle arasından sonra yapılacaktı.

Bir sonraki turun kaderi, büyük ölçüde bir önceki turun galiplerinin ne kadar yorgun olduğuna bağlı olacaktı. Tüm yarışmacılar için iyileştirme iksirlerimiz vardı, bu yüzden fiziksel yaraları iyileşmişti ancak büyü zerrecikleri bakımından ne durumda olduklarını dışarıdan kestirmek mümkün değildi.

Sabahın heyecanı hâlâ herkesin aklındayken, günün beşinci karşılaşması başlamak üzereydi.

Arenanın ortasında Masayuki ve Bovix, yarınki finalde bir yer kapabilmek için yüz yüze gelmişlerdi. Bu müsabakanın asıl can alıcı sorusu şuydu: Masayuki’nin güçleri tabiri caizse gerçek miydi? Çünkü gözlerim beni yanıltmıyorsa, Masayuki’nin dizleri hafiften titriyor gibi görünüyordu. Belki de yaklaşan dövüşün heyecanıyla titriyordur? Ayrıca ensesinden aşağı süzülen ter neredeyse bir nehir gibiydi. Gerçekten Hinata kadar güçlü müydü? Buna bir türlü kendimi inandıramıyordum.

Ben onu incelerken, Bovix Souka’nın mikrofonunu kaptı.

“Demek Lord Rimuru’ya kafa tutan ‘Kahraman’ sensin, ha? Haddini bu kadar bilmemen ne acı.”

Masayuki’yi kışkırtıyordu. Fakat Kahraman sadece mesafeli bir gülümsemeyle karşılık verdi—ya da daha az övgü dolu bir tabirle, ağzı tuhafça seğirdi—ve bunu duymazdan geldi. Ardından elini Souka’ya uzatarak mikrofon istedi.

“Heh. Dövüş tarzını izlemek bir harikaydı.”

“Şey… Evet.”

Yemi yutmamıştı. Hatta onu övüyordu. Masayuki sandığımdan daha olgun biriymiş.

“… Ama bu durumu daha da acıklı kılıyor.”

“Acıklı mı? Bunun nesi acıklıymış?”

Kahraman’ın bu maçı başlatmak için pek acelesi yok gibi görünüyordu. Bakalım bundan sonra ne söyleyecekti?

“Eğer formunun zirvesinde olsaydın, tüm gücümle dövüşmemde bir sakınca olmazdı. Fakat dayanıklılığının çoğunu bir önceki turda tükettin, değil mi? İşte bunu çok yazık buluyorum.”

Bu turda var gücüyle dövüşmeyeceğini ilan etmesini hiç beklemiyordum. Samimi bir tavır gibi görünüyordu—ya da belki sadece bahane üretiyordu?

“Sen ne—?”

“Ben, şey, sadece şu an seninle dövüşüp seni yensem bile bundan zerre zevk almayacağımı söylemek istiyorum.”

“……”

“İblis Kralı Rimuru’nun seni hazırladığı labirentin kat yöneticilerinden biri yaptığını duymuştum? Gerçi senin Dört Büyük’e katılmaya daha hevesli olduğunu tahmin ediyorum ama…”

“Ahmak! Zindan’ın orta kısmı olan 50. Katın yöneticiliği, hem benim hem de Equix için büyük bir onurdur! Fakat bu durum daha da yüce zirveleri hedeflememe engel değil…”

“Öyle mi? Pekâlâ, bunu söylediğim için kusura bakma ama benim gördüğüm kadarıyla, güç açısından dün Geld Dört Büyük’e senden çok daha layık görünüyordu…”

“Gıııııh…”

Önce övdü, sonra da yerin dibine soktu. Masayuki neyin peşindeydi?

“Seninle şimdi dövüşürsem büyük ihtimalle kazanacağım. Ama tamamen dinlenmiş, formunun zirvesindeyken işler nasıl gider bilemem—özellikle de kendi çöplüğün olan labirentte. Bence bu hesabı tam şu anda kapatmak büyük bir ziyan olur.”

“Nıııh?!”

Vay canına. Aklıma getirmek istemiyorum ama Masayuki’nin dövüşmeye hiç mi niyeti yok yoksa…?

“İblis kralıyla olan dövüşüm nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, buradaki Zindan’a kesinlikle meydan okuyacağım. Anlarsın ya? Eee, ne diyorsun? Sen tam gücüne kavuşursun, ben de seninle orada karşılaşırım ve beni püskürtmeye çalışırsın.”

Artık bundan emindim. Masayuki gayet rahat ve özgüvenli takılıyordu ama bana kalırsa Bovix ödünü patlatmıştı. Tatlı dille onu tam şu an teslim olmaya mı ikna etmeye çalışıyordu…? Gobta ve Geld’e Masayuki’nin hünerlerini benim için tartmalarını emretmiştim ancak Bovix bundan habersizdi. Belki de…

“Hımm… heh… Gaaa-ha-ha-ha! Evet, ne demek istediğini gayet iyi anlıyorum! Ve haklısın da—tam tahmin ettiğin gibi, şu an harcayacak zerre takatim yok. Gördüğün gibi, Equix’i ancak kıl payı yenebilmiştim… Ama pekâlâ. Sana güveneceğim ve seni kendi labirentimde bekleyeceğim!”

Aaaah, biliyordum işte! Bovix cidden ona tamam dedi! Daha da kötüsü, herifle el sıkışırken bir aptal gibi sırıtıyordu! Ve seyirciler de buna çıldırıyordu tabii ki. Birinin dövüşmeye niyeti olmadığını beyan etmesinin yuhalamalar ve alaylarla karşılanacağını düşünürdünüz ama kestiremediğim bir sebepten ötürü bu duruma bayılmışlardı. Tüm amfitiyatroda insanların Masayuki’nin yüce gönüllülüğünü, Bovix’in dezavantajını kabul etmesindeki bilgeliğini ve daha bir sürü tuhaf şeyi övdüklerini duyuyordum.

Hiçbir mantığı yoktu. Neler döndüğü hakkında gerçekten en ufak bir fikrim bile yoktu. Düpedüz bir blöftü ama seyirciler bunu dâhice bir hamle sanmıştı. Sanırım herifin tuhaf bir karizması vardı—

Bir saniye. Eğer düşündüğüm gibiyse, belki de diğer herkesle birlikte ben de kandırılıyordum. Yoksa bütün bunlar sadece bir rol müydü? Burada olacağımı bildiği için yeteneklerini benden saklamak amacıyla Bovix ile dövüşmekten kaçındıysa, kulağa gayet mantıklı geliyordu. Henüz gardımı düşüremezdim.

Böylece Masayuki yarışta kalmaya devam etti ve şimdiden finale adını yazdırdı. İkinci yarı final maçında Gobta ile Carrion—yani Aslan Maske—dövüşecekti ve sonucun ne olacağını kestirmek için kâhin olmaya gerek yoktu. Ergen bir kahraman, eski bir iblis kralına karşı ne kadar direnebilirdi ki? Olayı bu açıdan düşününce, belki de bu o kadar kötü bir şey değildi.

Masayuki alkış yağmuru eşliğinde arenayı terk ederken, bu düşünce en azından içime biraz su serpmişti.

Ve günün son maçı: Gobta, Aslan Maskeli‘ye karşı.

Bu maç aslında başlamadan bitmiş sayılırdı ama yine de Gobta’yı elimden geldiğince desteklemek istiyordum. Şampiyon olursa ona o oltayı vereceğime söz vermiştim; açıkçası o oltayla da epey gurur duyuyordum. Kendi aramızdaki gayriresmî balık tutma yarışında ona yetişebilmek için bizzat tasarladığım, güçlendirilmiş makaralı yeni bir modeldi. Öyle kolay kolay kaptırmaya hiç niyetim yoktu. Yani evet, zahmetsizce bir tane daha yapabilirdim ama mesele rekabetti. Gobta onu çok istiyordu ve bu da ona aradığı motivasyonu vermişti; bu benim için de harikaydı, o yüzden onu desteklemem gerekiyordu.

Yani… Anlarsınız ya. Aslan Maskeli —yani Carrion— kesinlikle kazanacaktı. Muhtemelen gözünü şampiyonluğa dikmişti; öyle olmasaydı Geld ile yaptığı o kıran kırana dövüşten sonra çoktan çekilirdi. Bu da içimdeki endişeleri dindirmeye kesinlikle yardımcı olurdu; Masayuki hakkındaki endişelerimi yani. Carrion, onu sınamak için biçilmiş kaftandı. Milim’in astının bana yardım edeceğinden pek emin değildim ama şu an için endişelenecek bir şey yok gibi görünüyordu. Dikkati çabuk dağılabiliyordu, bu yüzden bir hevesle turnuvadan çekiliverir diye korkmuştum ama boş yere kendimi hırpaladığım artık açıktı.

Geld ile Carrion birbirlerini saf dışı bırakmamıştı ve tüm kaygılarım artık geride kalmıştı. Gerisini ona bırakabileceğimi düşünüyordum.

Gelgelelim sanki aklımı okumuş gibi Gobta burada, adeta azimle alev alev yanıyordu. Neden her zaman benim istediklerimin tam tersini yapardı ki? Ondan bir şey beklediğimde asla parmağını bile kıpırdatmazdı… Vay canına. Bir dakika. Ben onu destekliyor olmalıydım. Carrion kazanacaktı elbet ama Gobta’nın çabasıyla da dalga geçemezdim.

Gözlerimi ona çevirdim. Bu sefer Ranga’yı en baştan çağırmış olan Gobta, arkasını bana dönmüştü. Hadi ama, yine tamamen ona sırtını dayayacaktı, değil mi? Bu kadar özgüvenli davranmasının sebebi buydu; kendi yerine Ranga’yı dövüştürecekti. Bu hem kurallara uygundu hem de Gobta’nın zerre kazanma şansı olacaksa tek stratejisi buydu.

Bir tahminde bulunmam gerekirse, Ranga, Geld’den daha güçlüydü. Carrion’un tüm gücünü serbest bıraktığı hâli ayrı bir meseleydi ama bu kısıtlanmış versiyonu mu? Bence Ranga’nın gayet iyi bir şansı vardı.

Bu da demekti ki… Bir saniye. Ya kazanırsa, o zaman ne olacaktı? Eğer Gobta o ufacık —yani mikrop boyutundaki— ihtimal gerçekleşip kazanırsa, benim için Masayuki’nin güçlerini açığa çıkarabilirdi ve asıl planım nihayet meyvesini verirdi. Başka bir deyişle, benim açımdan burada kimin kazandığının pek bir önemi yoktu. İşleri Gobta’ya bırakmak beni biraz endişelendirse de neyse, olacak olan olurdu.

Bu yüzden var gücümle Gobta’ya tezahürat yapmaya başladım.

Maç başladı.

“Bugün her zamanki hobgoblin değilim ben!”

O zaman az önceki rakibinden niye kaçıyordun peki?

“Güldürme beni, ufaklık. Bak, kimsenin canı yanmadan hemen pes etsen daha iyi olmaz mı—”

“Tamamdır Ranga, sıra sende!”

“Emredersiniz!!”

Carrion’un teklifini bir kenara iten Gobta, ilk hamleyi yaptı. O ve Ranga mükemmel bir uyum içinde takım olarak hareket ediyordu; öğle yemeğinde biraz strateji yapmış olmalıydılar. Ciddiydi. Gerçekten kazanmak istiyordu.

İstiyordu istemesine ama…

“Kaplan Pençesi!”

Carrion’un ayaklarından bıçak gibi keskin pençeler uzadı. Hem Gobta’yı hem de Ranga’yı hedef alarak hortum misali zıplayarak bir döner tekme savurdu. Uzun, bilenmiş pençelerinin hangi yönden geleceğini kestirmek imkânsızdı; üstelik onlardan sıyrılsanız bile uçlarından yayılan bir tür kesici dalga önündeki her hedefi biçip geçiyordu. Bu yetenek Carrion için sadece bir oyundan ibaretti ama Gobta’nın muhtemelen hayatını gözlerinin önünden bir film şeridi gibi geçirirdi.

“Biyeeeh?!”

Gobta, Ranga’nın sırtından yuvarlandı. Biliyordum. Bu kadarı gerçekten fazlaydı. Carrion’un görüş alanından kaçıp kurtulmak için canhıraş bir şekilde dört bir yana debeleniyordu ama kimsenin onunla alay etmeye hakkı yoktu. Yani evet, seyirciler kahkahalarla gülüyordu ama bunu yalnızca Carrion’un ne kadar korkutucu olduğunu bilmedikleri için yapabiliyorlardı. Sadece onun karşısına çıkıp önden bir saldırı denemek bile takdiri hak ediyordu.

Fakat Carrion onun peşini bıraktı. Ya da daha doğrusu, bırakmak zorundaydı; çünkü Gobta’nın ağırlığından kurtulan Ranga, artık ona hırlıyordu. Şu an iri bir köpek boyutundaydı ama yine de dişleri ve pençeleri yeterince keskindi.

“Tch!”

Carrion, sol kolunu feda ederek o sivri dişleri durdurdu ve ısırılmasına izin verdi. Ardından kolunu doğrudan aşağı indirerek Ranga’yı yere çarptırdı. Ancak Ranga pes etmedi. Kendi etrafında dönerek taş zeminden güç aldı ve tehlike alanından uzaklaştı.

“V-vay canına… Bayağı sağlam bir kurtmuş.”

“Evet ama kara dehşet kurtları en fazla C derecesi değil miydi?”

“Ah, şu Sir Gaiye’nin bahsettiği canavardan mı söz ediyorsun? Ama o gerçekten bir dehşet kurdu mu ki?”

Ranga’nın hareketleri karşısında hayrete düşen kalabalık çoktan kaynaşmaya başlamıştı. Hatta bazıları onun ne tür bir varlık olabileceği üzerine tahminler yürütüyordu. O bir Tempest Yıldız Kurdu, millet. Özel A seviyesindedir ve öyle gece vakti çöplerinizi karıştıran cinsten bir şey de değildir.

“Fil İzdihamı!!”

Carrion bir başka saldırıya daha girişti. Saldırıya yoğrulmuş olan aura, göklerden yere doğru rastgele çakan yıldırımlar gibi indi. Açık bir alanda kaçacak bir yer bulunabilirdi belki ama bu arenada değil—ring dışına çıkmanın yenilgi sayıldığı bir yerde, tek çare darbeyi doğrudan göğüslemekti. Ya da ben öyle sanmıştım. Fakat Ranga hemen oradan kaçıp gitti.

“Haaah?!”

Herkesten çok şaşıran ise Carrion oldu. Muhtemelen Ranga’nın maçı öylece bırakıp pes edeceğini hiç beklememişti. Bu onu biraz hayal kırıklığına uğrattı ve yalnızca bir anlığına da olsa savunmasında açık verdi.

“Aynen, tam orası!”

Ah!

Konuşan Gobta mıydı? Ve bu işaretle harekete geçen o kara gölge… Ranga’ydı. Tam arenanın dışına kaçtığını düşündüğüm anda, hiçbir şey olmamış gibi Gobta’nın gölgesinden fırlayıverdi.

“Sen ringin dışına çıkmamış mıydın?!” diye bağırdı Carrion.

“Kıh-hıh-hıh-hıh-hıh… Yeniden çağırmak kurallara aykırı değildir.”

Diablo, eski iblis kralının itirazını anında geri püskürttü. Carrion tongaya basmıştı. Evet, Ranga, Gobta’dan çok daha güçlüydü. Carrion’un gözünde, asıl dikkat edilmesi gereken kişi kesinlikle Ranga’ydı. Ama rakibi Gobta’ydı ve o arena dışına adım atmadığı sürece yenilmiş sayılmazdı. Bu kalleşçe bir hamleydi fakat maç başladığından beri sınırları zorluyordu; başından beri hedeflediği de tam olarak buydu: ahmak numarası yaparken açgözlülükle zafere oynamak.

İşte bunu başaracaktı ve ortaya çıkan sonuç da maçın gidişatını tamamen değiştirdi.

Bir sivri diş, Carrion’un kafasını sıyırıp geçti. Bu saldırı onu hazırlıksız yakalamıştı ve kıl payı sıyrılmayı başardı… ya da sıyrılamadı. Tamamen atlattığını sanmıştım ama sonra Carrion telaşla elini yüzüne götürdü. Ranga tam da planladığı gibi isabetli bir darbe indirmişti.

Üstelik bu saldırı hedefine de ulaşmıştı. Carrion elbette tetikteydi ama doğrudan bir darbe almadığı sürece her türlü atağı savuşturabileceğinden emin olmalıydı. Ranga’dan kaçmak için beceriksizce geriye sendelemek yerine, bir sonraki hamlesine zemin hazırlayacak kadar kıl payı sıyrılmıştı; Carrion gibi baskın bir dövüşçü için son derece doğal bir seçimdi. Savaş meydanlarının usta bir lordu olarak bunu zahmetsiz göstermeliydi; böyle düşünüyordu ve sahip olduğu güç de bunu doğal olarak mümkün kılıyordu. Ranga’nın sürpriz bir şekilde yeniden belirmesinin ardından gelen saldırıyı atlatabilecek güce ve çevikliğe bu yüzden sahipti.

Ne var ki Ranga bu kez Carrion’u değil, yüzündeki maskeyi hedef almıştı. Keskinleşmiş içgüdüleriyle Carrion hasar almamak için gereken asgari hareketi yapmayı tercih etmişti; bu da Ranga’nın doğrudan maskeyi ısırmasına fırsat tanıdı.

Artık Gobta’nın yüzünde güller açıyordu. “Harika! Tam hedeften!” diye neşeyle haykırdı. Ardından hançerini çekip bir Buz Mızrağı fırlattı.

“Al bakalım bunu!”

“S-seni sinsi velet!!”

Bu saldırı Carrion’u devirmek için değil, maskesini çekip koparmak içindi. Muhtemelen bunu fark eden Carrion, elleriyle yüzünü kapatarak karşı koymaya çalıştı; bu da Ranga’ya rahatça saldırması için açık alan sağladı. Elleri neredeyse bağlı durumdayken o yıldız kurdunu savuşturmak deveye hendek atlatmaktan zordu.

“Ne kadar adi bir numara…”

“Ne korkakça bir dövüş tarzı…”

“Delikanlı gibi dövüşsene be adam!”

Seyirciler bu durumdan pek memnun kalmamıştı. Ama Gobta’nın umurunda bile değildi.

“Kapasana çenenizi! Bu dünyada güçlü olan kazanır! Lord Rimuru’nun kendisi bizzat böyle söyledi!”

Şimdi seyircilere oynuyor, doğrudan onlara bağırıyordu. Beni bu işe hiç bulaştırmamasını öyle çok isterdim ki…

“Tch. İblis kralının Dört Büyük’ünden biri olmayı neden hedeflediğini şimdi anlıyorum. Böyle dövüşüp de zerre utanmamak tam ona göre.”

“Aynen. Hatta bunun tamamen normal bir taktikmiş gibi davranıyor!”

“Tipi biraz alık gibi duruyor ama zehir gibi kafa var ha! En başından beri bunu hedefliyormuş.”

“Aaa, kesin iblis kralı akıl vermiştir ona. Baksana şunun saf suratına. Bunu kendi aklıyla akıl edebileceğini mi sanıyorsun?”

“Korkutucu, değil mi? Dört Büyükler’e bile emirler yağdırabilen bir iblis kralı…”

Harika. Şimdi de kalabalık beni boyutlar üstü bir dahi, gizli bir kukla ustası gibi göstermeye başlamıştı. Hepsi Gobta’nın marifeti, tamam mı? Tamamen onun suçu. Zaten iş yapabilmek için sürekli benim aklıma muhtaç olan bir Dört Büyük’e hiç ihtiyacım yoktu ama kalabalık bunu asla anlamazdı. Gerçekten içler acısıydı.

Artık inisiyatif Gobta ve Ranga’daydı—ve Carrion nihayet ringin dışına bir adım attığında, maç bitmişti.

“Kahretsin! Pekâlâ. Bu sefer beni faka bastırdın.”

Öfkeden deliye döndüğünü görebiliyordum ama yine de aklıselimini kaybetmemişti. Bu maskaralığı daha fazla uzatmaktansa çekilmenin daha iyi olacağını düşündü. Ki muhtemelen haklıydı da; eski bir iblis kralının böyle bir turnuvada kaybettiği duyulursa, bu durum uluslararası bir infiale yol açardı.

Tabii ki sadece, kimliği belirsiz hayırsever birinden gelen ve herkesin duyduğu o kural hatırlatması sayesinde kaybetmişti. O olmasaydı Gobta’nın aklına böyle bir stratejinin geleceğinden şüpheliydim.

“Göz kamaştırıcı! Kesinlikle göz kamaştırıcı!!”

Souka’nın haykırışları kalabalığı bir kez daha coşturdu. Tezahüratlar, bağırışlar, hatta kahkahalar duyuluyordu. Herkesin kendine göre bir yorumu vardı ama öyle ya da böyle, bu dövüşten gerçekten keyif almışlardı.

“O adamın yüzünü bu kadar saklamasına cidden gerek var mıydı ki? Bana biraz abartı gibi geldi…”

Hatta bazıları Gobta’yı savunuyor gibiydi. Kesinlikle günün düzenbazı oydu ama o sevimli yüzü, çevik hareketleri ve diğer her şeyi sayesinde kimse ondan fazlaca nefret etmeye kıyamıyordu.

Seyirciler hallerinden memnundu doğrusu. Geld ile Carrion’un savaşı dövüşün yüksek kalitesiyle övgü toplamıştı; bu maçta ise insanlar Gobta’nın maskaralıklarını daha uzun bir süre konuşacaktı.

Bu dünya eğlenceye açtı. Englesia’daki kurallarla boğulmuş turnuvanın aksine, buradaki her şeyin mubah olduğu serbest atmosfer insanların kalbini çok daha fazla fethetmiş gibiydi. Tarafsız bakıldığında berbat bir maçtı ama günün sonunda bir şekilde işe yaramıştı sanırım.

Daha sonra:

“İzinsiz bir maça katılmanın cezası olarak, ikinci bir emre kadar gölgeme saklanmanı yasaklıyorum!”

Kuyruğunu sallayarak pıtır pıtır yanıma gelen Ranga, iyi iş çıkardığı için onu öveceğimi sanmış olmalıydı. Bu onun için tam bir şok oldu ama dürüst olmak gerekirse bundan hoşlanacağımı neden düşündüğünü merak ediyordum. Ama… yani… bana diktiği o acınası, mahzun bakışlar… Sanırım içimi cız ettirmişti.

“Ranga, sana bu cezayı verdim biliyorum ama nihai kararım yarınki maça bağlı.”

“…!!”

“Teorik olarak Gobta tarafından çağrılıyorsun, bu yüzden onun sözünü dinle ve sakın pervasızca bir şey yapmaya kalkışma, tamam mı?”

“Emredersiniz efendim!”

Ranga ile Shion iyi arkadaştı ve sanırım Shion’un etkisi yüzünden bazen sınırları aşıyordu. Burada tavrımı koymalıydım, yoksa bir dahaki sefere ne tür korkunç şeylere kalkışacağını kestiremezdim. Gobta’nın çağrılan canavarı rolünü aklında tuttuğu sürece her şey yolunda gidecekti; en azından Masayuki’ye karşı çizgiyi aşmaz diye düşünüyordum.

“Gobta, yarınki finalde Ranga ile iş birliği yapmanı ve yüzde yüzünü ortaya koymanı istiyorum!”

“Anlaşıldı efendim!”

Mükemmel. Gobta’nın Masayuki’nin gerçek gücünü ölçmekte hiç zorlanmayacağına emindim. Gözümde canlandırdığım en kötü senaryoda Ranga kalabalığın önünde tam bir canavar moduna giriyor ve ardından Masayuki onu bir güzel pataklıyordu. Bu da benim ringe adım atmam gerektiği anlamına gelirdi ve o noktadan sonra meseleyi konuşarak halledebileceğimizden şüpheliydim.

Masayuki’nin savaştaki yetenekleri hakkında keşke daha çok şey bilseydik. Bu beni endişelendiriyordu. Yine de bu işi bir çatışmaya girmeden tatlıya bağlayabileceğimizi umuyordum. Gobta kazanabilirse mesele kalmazdı ama her şey yarına bağlıydı.

Böylece, birkaç beklenmedik sürprize ve engele rağmen İkinci Gün düzenli bir şekilde tamamlandı. Bugünün altı maçı sona ermişti; geriye yalnızca yarınki final, yani nasıl desek, Masayuki ile Gobta arasındaki oldukça beklenmedik eşleşme kalmıştı.

Arena boşaldıktan sonra, gece tezgahlarının muazzam kârlar elde ettiği söyleniyordu. Hayran kitlesi Masayuki için çıldırıyor, sıkı takipçiler Geld ya da Carrion’a sadakat gösteriyor, iflah olmaz birkaç arena dövüşü meraklısı ise şansını Gobta’dan yana deniyordu. Sokaklarda herkesin yüzü gülüyor, günün müsabakaları hakkında heyecanla konuşuyorlardı.

Diğer önemli konuklarla birlikte masalarımızda çok çeşitli bir ziyafetin tadını çıkardığımız bizim akşam yemeğinde de durum farksızdı. Herkesin tek konuşmak istediği şey bugünkü turnuvaydı. Anlaşılan şu Gaiye denen herif epey ünlüydü; Gobta’nın onu devirmesi bir anda tüm dikkatlerin üzerine toplanmasını sağlamıştı. Pek çok kişinin yarınki finalden beklentisi büyüktü ve benim masam da bir istisna değildi.

“Çooooook harikaydı!!” “Masayuki Bey’in sadece orada öylece duruşunu görmek bile aşırı havalıydı!!”

“Öyle mi dersin? Ben Bay Tempest’ı daha çok seviyorum!”

“Geld da çok müthişti. Yumrukların konuşması dedikleri tam da bu işte!”

“Aynen! Aslan Maskeli ona tüm gücüyle saldırdığında yüzü bir santim bile oynamadı!”

“Kesinlikle! Üstelik Aslan Maskeli de çok yırtıcıydı!”

“O saldırı yağmuru da neydi öyle, değil mi? Aklım hayalim şaştı. Peş peşe öyle havalı hareketler yaptı ki. Ben de birkaçını öğrenmek istiyorum!”

“Sen de mi Gail? Ben de istiyorum!”

“Evet, ben de!”

Alice tamamen Masayuki tarafındaydı. Chloe ise pek oralı değildi. Kenya ve diğer erkek çocukları, baskı altındaki soğukkanlılığından ötürü Geld’ı havalı bulsa da Carrion daha popüler bir tercihti. Aslına bakılırsa şu “Aslan Maskeli” numarasıyla adeta bir aksiyon kahramanı gibiydi.

Onların bu heyecanını izlerken ben de hevesle masadaki yemeklere göz dikmiştim. Sırayla gelen birden fazla çeşit yerine hepimize kızarmış karides spesiyali, yanında rulo köfte bifteği ve kremalı kroketler ikram ediliyordu. Başka bir deyişle tam çocuklara göre bir menüydü; gerçi ben de buna kesinlikle bayılıyordum.

Soylu olsaydık tüm bunları taşıyan hizmetkârlarımız olurdu ama bu gece bu faslı rafa kaldırmıştık. Her masa ses yalıtımlı bölmelerle ayrılmıştı; her öğünde görgü kurallarına kafa yormak insanı tüketiyordu, ben de İkinci Gün için bu düzenlemeye gitmemizi sağlamıştım. Bu sayede akşam yemeğinin tadını çıkarırken dilediğimiz gibi sohbet edebiliyorduk.

Çocuklar dövüş turnuvasından heyecanla bahsedip duruyorlardı; eğer onlar bu kadar heyecanlıysa bilet satışlarının tavan yaptığına şüphe yoktu. Yarına dair endişelerim vardı elbette ama fazla dert etmenin de bir alemi yoktu.

Yan masadan Carrion’un bana sırıttığını görebiliyordum; hiç şüphesiz çocukların bu hallerini duymuştu. Milim de oradaydı ve biraz daha huysuz görünüyordu. Anlaşılan ses yalıtımı pek de iyi işe yaramamıştı; bizim her kelimemizi duymuşlardı, gerçi tersi de geçerliydi tabii.

“Heh-heh-heh! Herkesin ne kadar havalı olduğumu görmesine sevindim. Şu senin çocukların da ağzının tadını biliyor doğrusu.”

“Saçmalamayı kes! Turnuvayı bile kazanamamışken nasıl ‘havalı’ olabilirsin ki?”

“Hemen öyle kestirip atma Milim. Ben her şeyin tatlı tatlı, rahatça ilerlemesini istedim, tamam mı? Tatlı ve rahat.”

“Acınası! Eski bir iblis kralı olarak gururunu unuttun mu yoksa?”

“Ha-ha-ha! Elbette hayır. Bir süredir gözüme kestirdiğim bir rakiple dövüşme fırsatı buldum ve zaten kazanmak pek de umurumda değildi.”

Middray’in, “Doğrusu epey kıskandım,” diye eklediğini duydum.

“Ağzımdan aldın lafı! Ben de kılık değiştirip katılıverseydim keşke…”

Yahu, Milim katılmak isteseydi ne pahasına olursa olsun onu engellerdim.

“Ağır ol bakalım Milim. Bu kadarı fazlasıyla pervasızca.”

“Haklılar, Leydi Milim. Sizin gibi zarafetle dolup taşan bir iblis kralı kimliğini asla gizleyemezdi.”

Carrion ile Middray en azından benimle aynı fikirdeydi; hemen Milim’i bu fikirden vazgeçirmeye çalıştılar. Onun öyle “zarafetle dolup taştığını” pek sanmıyordum ama neyse.

“Aman, her neyse. Final maçını hep birlikte izleyelim bari!”

“Öyle mi? Zindandaki işini bitirdin mi?”

“Her şey kusursuz oldu! O yüzden yarın Rimuru ve tayfasıyla gezeceğim!”

“Ben de size katılabilir miyim?” diye sordu Frey.

“Ben pas geçiyorum,” dedi Carrion. “Bizimkiler beni dışarı davet etti. Finale kalamamak üzücü oldu ama yarın acele etmeden şehri turlamak istiyorum.”

Demek Milim de izleyecekti. Carrion, Canavar Soyluları ile dışarı çıkmayı planlıyordu ve anlaşılan Frey de Milim’e göz kulak olacaktı. Turnuvadan geriye yalnızca tek bir turun kalması iyi bir şeydi. Milim zindanın açılışı için de heyecanlıydı, bu yüzden onun için endişelenmemize gerek olmadığını düşündüm.

“Ama turnuva o kadar heyecanlı geçtiyse belki ben de katılmalıydım?”

“Ha-ha! Sahi, sen bütün gün ne yapıyordun?”

“Hi-hi… Middray tüm vaktini konser salonunda geçirdi.”

Frey de oradaydı anlaşılan, baksanıza onun orada olduğunu bildiğine göre. Müziği bu kadar sevdilerse orkestranın bunu duyduğuna çok sevineceğinden emindim.

“Ha? Dün beni uyutan şu şeyden mi bahsediyorsunuz?”

“Carrion… Senin gibi bir barbar yüksek sanattan ne anlasın gerçi…”

“Ağır ol Frey, benimle böyle konuşamazsın!”

“Hey, neymiş o şey?”

“Müzik Milim. Clayman’ın o kadar övündüğü, öyle güzel müzikler çalan kalabalık müzisyen grubunu hatırlıyor musun? İşte burada da tıpkı öyle bir grup var.”

“Bence bu grup Clayman’ınkinden daha iyi ama…”

“Öyle mi? Demek müzikten o kadar anlıyorsun ha Carrion?”

“Bu kulağa pek de iltifat gibi gelmedi Frey!”

“Ee, öyle değil zaten. İltifat olsun diye söylemedim.”

“Bana resmen çöp muamelesi yapıyorsunuz…”

“Bilmiş ol ki bizzat Luminus bile gününü konser salonundaki en iyi koltukta geçirdi. Demem o ki senin gibi birinin o müziği tam anlamıyla kavraması pek mümkün değil.”

“Gerçekten mi? Luminus mu? Bir dakika, o burada mı?!”

“Hey! Ben de müziği severim bir kere çocuklar!!”

Kesinlikle cıvıl cıvıl bir sohbetti. Eğlenmelerine sevinmiştim.

Ben diğer konuklara kulak kabartırken Hinata bana doğru eğildi.

“Eee? Şu Masayuki denen çocukla dövüşmek zorunda kalırsan ne yapacaksın?”

Meselenin tam can damarına parmak basmak buna denirdi herhalde.

“Haaa? Masayuki Bey’le mi dövüşeceksiniz Bay Tempest? Güçlü olduğunuzu biliyorum ama o kadar da güçlü olduğunuzu sanmıyorum!”

“Tabii ki öyle! Bence çok daha güçlü!”

Çocuklar anında aramızdaki bu varsayımsal kavgayı kimin kazanacağı konusunda tartışmaya başladılar. Alice ile Kenya Masayuki’nin tarafını tuttu, diğerleri ise benim. Bu bana tek oyluk bir üstünlük sağladı, tam bununla böbürlenebilirim diye düşünüyordum ki:

“Aman, her neyse. Dürüst olmak gerekirse ben bile Masayuki’nin gücünü tam olarak kestiremiyorum. Yine de ona karşı tetikte olmalısın, orası kesin.”

Kulağa bir uyarı gibi geliyordu. Ayrıntılara fazla girmedi çünkü bunu yapmak kendi yeteneklerinden birkaçını açık etmek anlamına gelirdi ama anlaşılan Masayuki hakkında biraz araştırma yapmıştı. Elde ettiği sonuçlar, kendisinin bile onu zorlu bir rakip olarak göreceğini söylüyordu.

“Elbette,” dedi gülerek, “on seferin dokuzunda onu yeneceğimi düşünüyorum hâlâ…”

Sonra işler daha da sarpa sardı.

“Evet ya, senin birine yenilebileceğini hiç sanmıyorum Hinata!”

“Hı-hı. Söylemekten nefret etsem de harikasın.”

“Dünyada hiç kimsenin Hinata’yı yenebileceğini sanmıyorum!”

“Ben de…”

“Hiç şüphe yok. Aslan Maskeli bile ona karşı koyamazdı.”

Karar oybirliğiyle alınmıştı. Hinata, Masayuki’den daha güçlüydü. Bana karşı durumu tartışmalıydı ama Hinata’ya karşı mı? Beşe sıfır. Doğrusu bir anlığına kalbim kırıldı.

“Eh,” diye söylendim Hinata’ya, “bazı insanlardan farklı olarak Masayuki’nin beni dinlemeye niyetli olduğunu düşünüyorum. O kadar da endişelenecek bir şeyim olduğunu sanmıyorum.”

“… Ne bakımdan?”

Aramızdaki hava aniden buz kesti. Bu bir kara mayınıydı. Gün gibi ortada olan bir mayındı ve ben yine de üzerine basmıştım.

“Şey, kem küm, yok bir şey. Boş ver gitsin.”

“Bana meydan okuyorsan seninle her zaman dövüşürüm.”

Amma da asabi yahu!

Hatamı anlayıp tatlı olarak yiyeceğim krem karamelle onun gönlünü almayı başardım. Benim için yıkıcı bir kayıp oldu. Dilini tutamayan belasını bulur falan filan.

“Ama haklısın. “Masayuki laftan anlar gibi görünüyor. Yuuki onun vasisi olduğunu söylemişti, bu yüzden gerekirse onunla konuşabilirim. Ama buna gerek bile kalmayabilir.”

“Öyle mi?”

“Yani, belki de yarın kaybeder.”

“Hmm, bunu inkâr edemem ama bahsettiğimiz kişi Gobta… Tam da en kritik anda işleri berbat etmek gibi bir huyu vardır…”

Olaylara sadece normal bir şekilde yaklaşsa aslında epey güçlüydü. Ama yolun ortasında aklına hep böyle çılgınca fikirler gelir ve bu da her şeyin dengesini altüst ederdi. O da böyle biriydi işte. Ya finalde de çılgınca bir şey denemeye kalkarsa?

Hmm?

Bir anlığına Raphael bir şey söyleyecekmiş gibi hissettim. Hayal mi gördüm acaba? Neyse. Önemli bir şey olmadığına emindim.

Ama burada Gobta’ya karşı eşleşmesinden bahsediyorduk. Ranga’nın desteğiyle Gobta’nın bariz bir avantajı var gibi görünüyordu. Masayuki eğer Ranga’yı yenebilirse bu onu kesinlikle ciddi bir tehdit yapardı; ama nedense o çocuğu öyle göremiyordum.

“Bana sorarsan yine de Gobta’nın büyük bir potansiyeli olduğunu düşünüyorum.”

“Ha, tabii,” dedim. “Kabul ediyorum, sezgileri ve muhakemesi gayet yerindedir. Ama… Bilirsin işte. O Gobta.”

Rahatlıkla kazanabileceği bir kavgada aptalca bir şey yapıp kaybetmek gibi kötü bir huyu olan Gobta.

“Pekala. Öyleyse yarını dört gözle bekleyeceğim.”

Böylece konuşmayı noktaladı ve çocukları gece pazarına götürdü. Lütfen, diye içimden ona yalvardım, lütfen onları fazla şımartma…

Hinata kendi tarzında benim için endişeleniyordu. Bu durum beni mutlu etmişti.

Eğer Gobta kaybederse o zaman bir çaresine bakardık. Buna hazırlıklıydım ve sonucunda öyle çok kötü bir şey olacağını da sanmıyordum. Şimdilik festivalin tadını gerçekten çıkarmalıydım.

Başımızda yığınla sorun ve yapılacak bir sürü iş vardı ama bu günler bana gerçekten dopdolu geliyordu. Mutlu hissediyordum. Dolayısıyla artık vites değiştirme zamanıydı. Gazel ile buluşacağıma söz vermiştim ve artık bu sözü yerine getirme vakti gelmişti.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla