Hepimiz olağan durum değerlendirmesi için toplantı salonundaydık, bekliyorduk… gerçi son kalan kişi Mjöllmile’dı, değil mi? Akşam yemeğinin hemen ardından saat dokuz olmuştu. Dışarıda festival hâlâ olanca hızıyla sürüyordu; uzaktan flüt, davul sesleri ve kahkahalar duyabiliyorduk. Resmî kapanış saati akşam ondu, bu yüzden sorun yoktu; soyluların kaldığı konaklama yerindeki misafirler bütün gürültüyü kesmek için pencereleri kapatabiliyordu. O binada gürültü şikâyetlerinin asla bir sorun teşkil etmeyeceğinden emin olmak istemiştik.
Bu yüzden akşam pazarını turlamayı her ne kadar çok istesem de, dün gece herkesi ayakta tuttuğum o geç saatten daha erken bir vakitte bu toplantıyı bitirmeyi arzuluyordum.
“Shuna, Shion, bugünkü emekleriniz için elinize sağlık. Performansınız harikaydı. Beni tamamen şaşırttınız.”
“Hihi! Gizlice pratik yapıyorduk,” dedi Shuna gülümseyerek. “Şarkı söylemekte zaten hep iyiydim, sanırım şu piyano denen enstrümana da epey yatkınım. Yine de çaldığım o iki şarkı bildiğim her şey…”
Daha yeni başlamışken bu kadar iyi çalabiliyorsa, “yatkınım” demek bile hafif kalırdı. Fakat gerçekten de yoğun programının arasına pratik yapacak vakit sıkıştırmak zorunda kaldıysa, neden sınırlı bir şarkı havuzuna odaklanması gerektiğini anlayabiliyordum.
Aynı şey Shion için de geçerliydi. Bana gülümsedi.
“Ben de Leydi Shuna ile birlikte gizlice çalıştım. Size sürpriz yapmak istemiştim Efendi Rimuru ve sanırım başardık da!”
Keman çalarken onda büyüleyici, asil bir hava vardı. Dürüst olmak gerekirse onu biraz övmem gerekiyordu.
“Evet, harika görünüyordun. Böyle devam edeceksin, değil mi?”
“Evet, elbette! Hatırladığınız tüm şarkıları çalabileceğimiz bir seviyeye gelmek isterim Efendi Rimuru!”
“Bunu dört gözle bekleyeceğim. Sizden dinlemek istediğim çok şey var!”
Shion bana hiçbir gün bugünkü kadar güvenilir görünmemişti. Çoğu zaman bir hayal kırıklığı olabiliyordu ama şu an resmen parıldıyordu.
Ardından Gabil’e döndüm.
“Gabil, senin sunumun da oldukça olumlu karşılandı. Yuuki şoke oldu, Kral Gazel de bir hayli ilgi gösterdi. Halka belki biraz fazla şey ifşa ettiğimizi söylediler ama bence hiçbir mahzuru yoktu.”
“Haha! Çok teşekkür ederim! Büyük kısmı Lord Vester’ın eseriydi lakin ben de elimden gelenin en iyisini yapmak için inisiyatif aldım. Ayrıca o deneyleri yürütmek yalnızca entelektüel merakımı gidermekle kalmadı; içimdeki bu heyecanı herkese aktarma isteği uyandırdı. Belki biraz aşırıya kaçmış olabilirim.”
“Yok yok, seni eleştirmiyorum. Araştırmanız beni de şaşırttı ama içeriği gerçekten çok ilgi çekiciydi. Bence misafirlerimiz de aynı derecede pürdikkat kesildi. Başarı olarak fazlasıyla yeterliydi.”
Gabil mutlulukla rahat bir nefes aldı. Epey gerilmiş olmalıydı.
“Vester’a da aynısını söylediğimi ilet, tamam mı?”
“Kesinlikle!”
Biz konuşurken Vester muhtemelen Gazel ile kadeh tokuşturuyordu. Kral ona biraz kızmış olabilirdi ama Vester muhtemelen bunu en büyük övgü olarak kabul ederdi. Onun gözünde Gazel, sonsuza dek saygı duyulmaya layıktı. En azından bu festival boyunca rütbe veya mevki gibi şeyleri dert etmeden eğlenebilmeliydiler.
Diablo da arenadaki gelişmeler hakkında beni bilgilendirdi.
“Kalan altı seri başı kontenjanımız doldu efendim, ancak turnuvada ben yer alıyor olsaydım hiçbiri kayda değer bir tehdit oluşturmazdı. Kahraman’ı da iş üstünde izledim lakin… heh heh heh… Evet, elinde kesinlikle büyüleyici imkânlar var. Sorun çıkmadan önce icabına bakayım mı?”
“Sana öyle bir şey yapmayacağımızı söylemiştim!”
“Nasıl arzu ederseniz. Sanırım günün olayları hakkında daha fazla bilgi vermek yarınki eğlencenizin tadını kaçırır.”
Diablo bir sorun görmüyordu. Gobta ve Geld de dâhil olmak üzere sekiz turnuva yarışmacımız kesinleşmişti—ve Diablo’yu endişelendiren bir şey yoksa, benim de başka bir şey duymama lüzum yoktu. Doğru eşleşmelerle epey keyifli dövüşler izleyebilirdik. Diablo’nun tavsiyesine uyup yarınki eğlenceyi bekleyecektim.
Ardından Souei söze girip çocukların günü festivalin tadını çıkararak geçirdiğini bildirdi. Turnuva elemelerini ziyaret edip Masayuki’ye tezahürat yapmış, ardından yüklü miktarda yiyecek ve hatıralık eşya satın almışlardı. İlahi Hinata… Bir vasinin böyle davranması gerektiğinden emin misin? Umarım çocukların hepsi midelerini bozmaz. Şimdi yarının nasıl geçeceği konusunda biraz endişelenmeye başlamıştım.
Böylece Mjöllmile’ı beklerken biraz daha sohbet ettik. Bir aksilik çıkmazsa bu toplantıyı yarım saatten kısa sürede bitirirdik—ya da ben öyle sanıyordum; fakat Mjöllmile’ın yüzü kireç gibi bir hâlde salona dalışına bakılırsa bu düşüncemin fazla iyimser olduğunu kabul etmek zorunda kaldım.
“B-beklettiğim için bağışlayın,” diye kekeledi; beden diline bakılırsa ciddi bir şeylerin ters gittiğini anlamak zor değildi. Normalde öylesine istifini bozmaz, hatta yüzsüz biriydi ki; fakat şu an paniğini gizleyemiyordu.
Shuna ona soğuk çay ikram etti, ben de lafa girmeden önce nefesini toplamasını bekledim.
“Eee, neler oluyor?”
“Çok özür dilerim efendim, ama başımızda ciddi bir dert var. “Mesele şu ki: Paramız bitti.”
Görünüşe göre tüccarların hepsi aynı anda ödeme için kapısına dayanmıştı ve o da bir süredir onlarla uğraşmakla meşguldü. Para mı bitmişti? Şaka yapıyor olmalıydı. Diablo’nun malikânesinden getirdiği her türlü lüks eşyamız, altın ve gümüşümüz bir yana; üstelik Diablo, Falmuth’tan tazminat olarak 1.500 yıldız altını almıştı. O paraya dokunsak bunun gibi yüz festival daha düzenler, üstüne de para arttırırdık.
Konuyu ona açtığımda, “O meseleye gelince,” diye yanıt verdi. “Mesele bütçe sorunu değil Efendi Rimuru. Sorun, Clayman’ın mal varlığını nakde çeviremiyor oluşumuz—dünyada yaygın olarak kullanılan para biriminden değiller. Kadim krallıklardan kalma altın sikkelerin muazzam bir sanatsal değeri var ve Doğu İmparatorluğu civarında tedavülde olduklarını biliyorum lakin…”
Fakat orada kullanılsalar bile burada yasal para birimi olarak kabul edilmiyorlardı. Tüccarlar bunları istedikleri zaman bozdurabilirlerdi ama anlaşılan bu durum işlerine gelmiyordu. Dwargon Krallığı’nda basılmış gerçek altın sikkelerden istiyorlardı.
“Bu yüzden başta ödemeleri normal altın sikkelerle yaptım lakin bir süre sonra bir şeylerin ters gittiğini fark ettim. Fakat o zamana kadar iş işten geçmişti…”
Kendi hazinemizdeki yaygın Cüce altın sikkeleri tükenince Mjöllmile ödemeleri karşılamak için kendi servetine el atmıştı. Ancak o da sınırlıydı, bu yüzden neler döndüğünü anlamak için daha samimi olduğu birkaç tüccar dostuna danışmıştı. Ortaya çıkardıkları şey hayret vericiydi—anlattıklarına göre bu dükkân sahiplerinin birlikte çalışmaya başladığı yeni, yabancı tüccarlar ödemelerin yalnızca ortak para birimiyle yapılmasını talep ediyordu.
Uluslararası ticarette, bir tarafın mallarının diğer tarafın masrafını dengelediği saf takas usulüyle ticaret yapmak makul sayılırdı. Ayrıca anında nakit alışverişi yapmak yerine ödemenin daha sonra yapılmasını taahhüt eden senetler veya mukaveleler de düzenleyebilirlerdi. Ödemenin bir ara yapılması gerekirdi, illa o an yapılması şart değildi—faiz işletme kavramının henüz emekleme aşamasında olduğu bu dünyada, maddi kayıpları karşılamak için uygulanan yaygın bir gelenekti bu.
Fakat ülkemiz henüz bu geleneği destekleyecek güven ortamını tesis edebilmiş değildi. İş ortaklarımız nakit talep ederse, tek seçeneğimiz onlara nakit ödemekti.
Mjöllmile bunu gayet iyi anlıyordu. Bu festivalin bütçesini bu denli titizlikle yönetmesinin ve birlikte çalıştığı tüccarları ince eleyip sık dokuyarak seçmesinin sebebi buydu. Görünüşe göre daha az sayıda ortakla daha büyük ölçekli ticaret yapmayı planlamıştı; böylece kasamızdaki yıldız altınlarını bozdurabilecek ve elde edilen altın sikkeleri diğer borçları kapatmak için kullanabilecekti. Bu gerçekleşmese bile festivaldeki ana satıcıları yıllardır tanıyordu ve—bahane olmasa da—onların kendisine biraz daha esneklik tanıyacağını düşünmüştü. Senetlerin veya kadim altın sikkelerle yapılacak ödemelerin kabul göreceğini sanmıştı—fakat tüccarların emrinde çalışan esnaflar buna ayak direyince, Mjöllmile’ın en yakın tüccar dostları bile zor durumda kalmıştı.
Diablo başını sallayarak, “Anlıyorum,” dedi. “İçimden bir ses bunun birileri tarafından tezgâhlandığını söylüyor.”
“Ben de katılıyorum. Birilerinin bize bu şekilde çelme takmaya kalkışacağını hiç beklemezdim…”
Demek Mjöllmile da bunun kasti olduğunu düşünüyordu? Ama kim böyle bir şey yapardı ki…?
Rigurd gür bir sesle, “Özür dilerim Efendi Mjöllmile,” dedi. “Farkına bile varmadan tüm bunları senin sırtına yükledik…”
Rigurd da yabancı misafirlerimizle ilgilenmekle meşguldü. Kendini sorumlu hissediyorsa, bunun tek bir kişinin başa çıkabileceğinden çok daha büyük bir sorun olduğunu fark ettiğindendi. Hayır, bu Mjöllmile’ın hatası değildi.
“Yani birileri itibarımızı zedelemeye mi çalışıyor?”
“Öyle tahmin ediyorum. Batı Ülkeleri Konseyi tarafından belirlenen uluslararası kurallar, ödemelerin Dwargon Krallığı’nda basılan altın sikkelerle yapılmasını şart koşuyor. Farklı ülkelerde farklı kurallar geçerlidir lakin Batı Ülkeleri yasalarına göre esnafın öne sürdüğü talep son derece meşru…”
Bu insanlar Serbest Birlik’e mensup olsaydı o teşkilatı devreye sokabilirdik. Gümrük işlerinde ayrıcalıklı muamele görüyorlardı ve ülkemizin onlarla ilişkisi oldukça iyiydi. Fakat bunlar Konsey’e bağlı ülkelerden gelen tüccarlardı ve farklı diyarlardan gelmelerine rağmen—en azından görünüşte—uluslararası kurallara göre hareket etmek zorundaydılar. Bizim “biz bu kurallara göre iş yapıyoruz” dememiz öyle kolay kolay kabul görmezdi.
Fakat bundan da önce—ya tüm bu esnaf bilerek sorun çıkarmak için ağız birliği yaptıysa? Eğer öyleyse, “ya benim dediğim olur ya da hiç” tavrı takınmak işleri daha da kötüleştirirdi. Tam da onların istediği şey olabilirdi bu.
“Kendi kurallarımızı dayatırsak bu Konsey’de bir tepkiye yol açar mı?”
“Hâlihazırda Konsey’in bir parçası olsaydık durum farklı olurdu lakin gelecekte katılmayı düşünüyorsak bu bizi pek de hoş göstermez, kesinlikle hayır.”
Normalde kadim sikkelerle ödeme yapmak sorun teşkil etmezdi. Fakat birileri itibarımızı lekelemek istiyorsa ne olacaktı? Sanki birileri uluslararası kurallara uyup uymayacağımızı görmek için bizi sınıyor gibiydi.
“Bunu Konsey’den biri mi yaptı?”
“Kimin yaptığını bilmiyorum ama yüksek mevkiden biri olduğu kesin. Dört bir yandaki tüccarlarla bağlantı kurup bize tedarik sağlayan esnafın arasına onları yerleştirebilecek güce sahip biri. Çünkü böyle bir tezgâhı çevirmek için bir miktar zarara katlanmayı göze almanız gerekir. Bu yürek ister ve bana meselenin sadece itibarımızı zedelemekten çok daha öte olduğunu gösteriyor.”
Mjöllmile büyük bir ülkeden gelmiyordu ama yine de yeraltı ekonomisine son derece hâkimdi. İzini süremediğimiz “yüksek mevkiden” birinden bahsediyorsa, bu gerçekten çok kötü haber demekti.
“Yani onlara kendi kurallarımızı dayatamayız, öyle mi?” diye sordu Shion.
Başımı salladım. “Doğru. Epey kurnazlaştın Shion. Onlara kurallarımızı dayatırsak Batı Ülkeleri’nin bizi müttefik saymama ihtimali doğar. İnsanlarla iyi geçinmek istediğimize göre ne pahasına olursa olsun bundan kaçınmalıyız.”
“Fakat Thalion, Blumund, Dwargon, Falmuth—şey, Farmenas ve İblis Kralı Milim’in hâkimiyet alanı ile bir ekonomik blok kurmak sizin planınız değil miydi? Tempest tam bunun merkezinde yer alırken bizi görmezden gelmek onlar için daha da büyük kayıplara yol açmaz mı?”
Vay canına! Bu gerçekten Shion mu?! Çünkü açıkçası küçük dilimi yutacaktım. Düşüncelerimi öylesine kavramıştı ki bir an bunun onun bir tür dublörü olup olmadığını merak ettim. Bu keskin tahlili tam on ikiden vurmuştu.
“Kufufufufu… Gerçekten de başkâtiplik unvanına layıksınız Leydi Shion. Haklısınız.”
“Öyleyim değil mi? Öyleyse neden bize bulaşmaya çalışsınlar ki? Bizi görmezden gelemiyorlarsa, aramızda güven bağı kurmaya çalışmaları daha iyi olmaz mı?”
Şaşırtıcı şekilde Shion bu defa boş laf etmiyordu. Meselenin özünü gerçekten kavramıştı. Hayret verici. Üstelik bu tam da kafamı kurcalayan soruydu.
Diablo, “İnsanlar pek tuhaf yaratıklar olabiliyor,” diye yanıtladı. “Hayatta kalabilmek için hep birlikte çalışmaları gerekirken, yine de kendi aralarında bir sınıf sistemi kurmaktan geri duramazlar. Ve şayet iki grup yan yana yaşıyorsa, biri diğerine üstünlüğünü kanıtlayana dek aralarında durmaksızın didişirler. Bu zayıf ve acınası mahluklar, kendi hayati çıkarlarını kaybetmekten korktukları kadar başka hiçbir şeyden korkmazlar. Ve bu durumda…”
Benimaru, “Hmph,” diye homurdandı. “Konsey’in, kurduğumuz ekonomik ittifakın kendilerini tehlikeye atmasından endişelendiğini mi söylüyorsun?”
“Aynen öyle.”
Diablo’nun açıklaması kesinlikle gayet anlaşılırdı.
Benimaru’nun sorusu bunu perçinlemişti ve maiyetimin geri kalanı da ikna olmuş görünüyordu. Hatta birkaçı şimdiden bu duruma öfkelenmeye başlamıştı. Gülümseyen Diablo, “Gülünç,” dedi. “Haddini bilmekten aciz olan ve Efendi Rimuru’nun lütfunu kabul etmeyi reddeden bu ahmak yöneticiler… Hepsi yerle bir edilmeli.”
Bana biraz aşırıya kaçmış gibi gelse de Shion yine de onu başıyla onayladı. “Hi-hi! Demek kâtip yardımcısı da aynı fikirde?”
Birlikte uyum içinde çalıştıklarını görmek güzeldi ve Shion’a gerçekten farklı bir gözle bakmaya başlamıştım; gerçi özünde pek de değiştiği söylenemezdi.
“Böyle bir şey olmayacak.”
İkisi de bana hayal kırıklığına uğramış bakışlar attı. Bu tarz konularda tahmin edilebileceği üzere birbirlerine ne kadar da benziyorlardı.
Souei, “Her halükarda,” dedi, “bu işin peşini öylece bırakamayız. Bu tüccarların geçmişte çalıştığı işverenleri etraflıca soruşturmamı ister misiniz?”
Muhtemelen buna ihtiyacımız olacaktı. Altından bir şeyler çıkabilirdi. Ancak bunun festival sonrasına kadar beklemesi gerekiyordu. Şimdilik, karşımıza çıkabilecek her türlü duruma müdahale edebilmek adına fevri hareketlerden kaçınmak en doğrusuydu. Önümüzdeki meseleyi hallettikten sonra, arkasında kimin olduğunu çözebilirdik.
“Bu önemli, evet, ama şimdilik beklemede kal. Mjöllmile, bu adamlara yapılacak ödemelerin vadesi ne zaman? O zamana kadar onları oyalayabilir misin?”

Öncelikli amacım, Konsey kurallarına uyacağımızı onlara göstermekti. Şayet kuralları çiğnemekten başka çaremiz kalmazsa, o zaman gerekeni yapardık. Ne de olsa durumun bir savaşa dönüşeceği veya kimsenin canını tehlikeye atacağı yoktu. O kadar da acele etmeyi gerektiren bir mesele olduğunu düşünmüyordum.
“Evet, şey, onlar da festivalin tadını çıkardıklarından kapanışın ertesi gününe kadar beklemeye razı oldular. Kendi dostlarım onlarla görüştü ancak bize gösterdikleri azami müsamaha bu kadar oldu…”
Kapanışın ertesi günü—yani üç gün sonrası. Esasen önümüzde çalışabileceğimiz iki gün vardı.
“Ve bahsettiğim dostlar şu anda para denkleştirmeme de yardımcı oluyorlar. Bizim açımızdan biraz zararına da olsa kadim sikkeleri Cüce paralarıyla takas edebiliyorlar; fakat yeterince hızlı bir şekilde nakit fon çıkarıp çıkaramayacakları hâlâ muamma…”
Kulağa zorlu geliyordu. Eminim öyleydi de. Parayı sadece arabayla buraya taşımak bile başlı başına bir dert olurdu. Süreci hızlandırmak için maiyetimden biri Uzamsal Hareket kullanabilirdi fakat varlığından bile emin olmadığımız altın paraları bulmak için dünyanın dört bir yanına koşturmak bana pek verimli gelmiyordu. Dahası, pek ihtimal vermesem de kim bilir, belki de düşmanımız başlıca danışmanlarımı şehirden dışarı çekmeye çalışıyordu. Tekrar etmek gerekirse, fevri hareket etmek akıl kârı değildi.
Bir dakika! Canavar Krallığı’ndan ithal ettiğimiz malların arasında külçe altınlar yok muydu? Onları sahte sikke basmak için kullanamaz mıydık? Tahlil ve Değerlendirme ile yapacağım kopyalar gerçeğinin tıpatıp aynısı olurdu, değil mi? Dwargon Krallığı’nın teknolojisiyle bile kimse aradaki farkı anlayamazdı!
【Anlaşıldı. Bu mümkün değildir. Cüce sikkelerine sahtelerinin kolayca tespit edilmesini sağlayan büyülü bir seri numarası işlenmiştir.】
Ah.
Midemden bir altın sikke çıkarıp bir süre inceledim. Raphael haklıydı—üzerinde işlenmiş bir numara vardı. Birebir kopyasını pekâlâ üretebilirdim ama aynı numaraya sahip iki sikke, en az birinin sahte olduğunu kanıtlamaya yeterdi. Dahası, şey, eski zamanlarda çoğu ülkede sahte para basmanın cezası ölüm değil miydi? Bu dünyanın madeni paralarını kontrol altında tutmak için büyü ve teknolojiyi bir arada kullanmasına şaşmamalıydı. Böylesine fiili bir evrensel para birimini ayakta tutabilmek için mecburlardı herhalde.
“Yani kendi paramızı basamıyoruz ve muhtemelen zamanında yeterince de satın alamayacağız…”
Herkes beni başıyla onayladı.
“Pekala, biraz zarar etmeyi göze alsak bile elimizdeki saf altın külçelerle ödeme yapamaz mıyız?”
Tüccarlar en azından buna sevinmezler miydi?
“Nispeten aklı başında olan tüccarların bu teklifi kabul edeceğini tahmin edebiliyorum ancak buna ‘hayır’ demek zorundayım!”
Mjöllmile bu fikre kesinlikle yanaşmıyordu. Nedenini sordum. En azından bana iyi bir fikir gibi gelmişti.
“Çünkü o zaman ne durumda olduğumuzu anlarlar. Bundan sonra herhangi bir ülkeyle ne zaman masaya otursak, bu meseleyi nasıl çözdüğümüze bakacaklar ve içinden çıkılmaz bir ikilemle karşılaştığımızda zarar etme pahasına da olsa bir çözümü zorlayacağımızı görecekler. Ve bir kez bu namı kazandık mı, insanlar bize kasten adaletsiz teklifler sunmaya başlayacak. Bizi eşit bir ticaret ortağı olarak görmeyecekler. Bütün gün bize süslü sözlerle methiyeler düzeceklerinden emin olabilirsiniz ama…”
Mjöllmile hafifçe gülümsedi. Ancak haklıydı. Bir tüccara zaafını gösterdin mi, iliğini kemiğini kurutana kadar seni soyup soğana çevirirdi. Kendi de olsa aynısını yapardı, biliyordum.
“Yine de, önümüzdeki o daracık iki gün içinde ihtiyacımız olan parayı toplamak için elimden gelenin en iyisini yapacağım. Neyse ki ziyaretçilerimiz şu ana kadar bize karşı oldukça cömert davrandılar. Bu işin sonunda karşı taarruza bile geçebiliriz!”
“Teşekkür ederim.”
Şimdilik en azından net bir çözüm yoktu. Elimizdeki tek gerçek seçenek dik durmaktı. Fazla cüretkâr bir hamle yapamazdık ve gerekirse onlara kendi kurallarımızı dayatmak zorunda kalırdık. İnsanların önümüze koyduğu her bir kanuna harfiyen uymak zorunda olduğumuzu söyleyen hiçbir şey yoktu. Burası Tempest’tı ve bizim de kendimize has yöntemlerimiz vardı. Yani tabii ki herkesin nizamına saygı gösterebilseydik en iyisi olurdu—ama ne olursa olsun, o esnafın eli boş dönmesine izin veremezdik. Meseleyi dayatırdık ama bunu adil bir yolla yapardık. Kadim sikkeleri, senetleri veya takas yoluyla ödemeyi beğenmeseler dahi, şikayet etmeye hakları olduğunu düşünmüyordum.
“Pekala, bu konuda fazla endişelenmenin manası yok. Burası bizim ülkemiz ve işler en kötüye sararsa kurallarımıza uymalarını sağlarız. O yüzden kafana fazla takma ve sadece elinden geleni yap!”
“Anlaşıldı efendim.”
Görünüşe göre rahatlayan Mjöllmile’ın yüzü biraz aydınlandı. Konsey bize ne der bilmiyorum ama iyimser olalım—o zamana kadar en azından bu düşmanın kim olduğunu öğrenmiş oluruz. Ya da belki de tam olarak bir düşman değil de sadece nabzımızı yoklayan biriydi. Onlara “düşman” demek için henüz erkendi.
“Pekala. Toplantı bitmiştir! Elinize sağlık millet!”
Ve böylece, bu akşamki durum değerlendirmesi sona erdi.
Sorunlarımızı ertelemenin can sıkıcı meseleler doğuracağını hissediyordum ama fazla evham yapmanın da kimseye faydası yoktu. Görünüşe göre Mollie bu duruma kendini fazlasıyla kaptırmış, içini yiyip bitiriyordu; bu yüzden yükünü biraz olsun hafifleteyim dedim.
“Biraz dışarı çıkıp hava almak ister misin, Mollie? Siz de gelin çocuklar.”
Odadaki adamlardan hiçbirinin “hayır” diyeceği yoktu. Benimaru gibi birkaçı çoktan yukatalarını giymiş, eğlenmeye hazır bekliyordu.
“Ah, fakat para toplamaya başlamam gerek—”
“Aman, şimdilik bunu dert etmeyi bırak! Yoksa yoktur. Kendini bu kadar kasıp yataklara düşersen, bizim için çok daha büyük bir dert olur!”
Mjöllmile bıyık altından güldü. “Ah, size asla ‘hayır’ diyemem zaten. Pekala, madem öyle! Bendeniz Mjöllmile, teklifinizi kabul etmeye hazırım!”
Böylece gece vakti festival turu atmak için Mjöllmile’ı da peşime takmayı başardım. Bu, kafasını toparlayıp gönlünce enerji depolamasına kesinlikle iyi gelecekti. Yola koyulurken Shuna’nın, “Kendinizi fazla kaptırmayın Efendi Rimuru,” dediğini işitebiliyordum. “Ve sen de ağabey…”
Ha, bu arada; daha önce lafı geçen o malum takoyaki tezgahının sahibiyle münakaşaya tutuşmuş gümüş saçlı bir kız gözüme çarptı. Ama uyuyan yılanın kuyruğuna basmamak lazımdı. Bunu daha önce defalarca söylemiştim gerçi; bu kurala sadık kaldığınız takdirde hayattaki birçok tehlike ve beladan gerçekten sıyrılabiliyordunuz.
Haliyle hiç istifimi bozmadan onları kendi hallerine bıraktım ve gecenin sunduğu her şeyin tadını doyasıya çıkardım.

