Benimaru, Shion ve Diablo ile birlikte kabul odasına geçtim. Mjöllmile çoktan oradaydı ve gerginliği yüzünden okunuyordu. Shuna hepimizle ilgileniyor, biz gelir gelmez içecek bir şeyler hazırlıyordu. “Majesteleri birazdan gelir,” dedi; tam o sırada kapı açıldı ve bizzat Gazel göründü.
“Çok beklettim mi?”
“Yok, biz de henüz yeni geldik.”
Kısa bir selamlaşmanın ardından yerlerimize geçtik.
“Öyleyse çıkardığım sonuçla başlayalım. Bu sabahın erken saatlerinde adamlarımla irtibata geçip elimizdeki tüm fazla madeni parayı toplamalarını istedim. Bunun sonucunda bin beş yüzden biraz fazla altın sikke elde edebildik. Bu insanlardan daha fazlasını toplayamam, bu yüzden yarın sabaha kadar sağlayabileceğim azami miktarın bu olduğunu bil.”
Dolaşımdaki tüm altın sikkelerle kıyaslandığında bu pek fazla sayılmazdı; ancak Gazel’in de belirttiği gibi, Cüce Krallığı’nın kendi ekonomisini sarsmadan sağlayabilecekleri en yüksek miktar buydu.
Önceki gece yıldız altın sikkelerimizi bozdurma konusunda ondan yardım istemiştim, o da yardım etmeyi kabul etmişti.
“Çok teşekkürler. Aslında beklediğimden de fazla. Seni de böyle bir zahmete soktuğum için kusura bakma.”
“Mm. Yarın sabah Göksel Nakliyat ile gönderilmesini sağlayacağım, böylece akşama elinde olur.”
Bin beş yüz altın sikke azımsanmayacak bir ağırlıktı. Onları teslimat zahmetine sokmak istemiyordum, hem Uzay Hâkimiyeti yeteneğim sayesinde Dwargon’a uğrayıp onları kendim de alabilirdim. Üstelik bu daha güvenli ve kesin bir yol olurdu.
“Bilirsin ya, gidip onları bizzat kendim de alabilirim. Sonuçta isteyen benim.”
“… Ha? Sahi ya, sende Uzamsal Hareket vardı. Bu hata ihtimalini azaltır, evet. Pekala. Kendileriyle irtibata geçeceğim. Geriye tartışılması gereken asıl soru kalıyor: Bu miktar tüccarlarının ödemesini yapmaya yetecek mi?”
“Hmm, şey…”
Yakındı, çok yakındı ama yetersizdi.
Kuruluş Festivali’nin ilk yılı olduğundan, etkinliği başlatmak için masraftan hiç kaçınmıyorduk. Bu da beklenenden daha fazla altın paraya ihtiyaç duyulmasına yol açmıştı; toplamda 3.000’den fazla. Kafamda bu yaklaşık 300 milyon yene denk geliyordu. Bu dünyanın ekonomisinin ölçeği düşünüldüğünde dudak uçuklatan bir rakamdı.
Kasamızda bunu karşılayacak paramız vardı: 1.500 yıldız altın sikkesi. Bunları bozdurursanız tam 150.000 normal altın sikke ediyordu. İşte bu yüzden bu festival için 2.000 veya 3.000 sikke harcamaktan çekinmemiştim. Paramız olmadığından değildi; yıldız altın sikkelerini normal altın sikkelere bölebilseydik ödeme yapmak çocuk oyuncağıydı. Ancak buradaki birçok hizmet için daha yeni, küçük ölçekli esnaflarla çalıştığımızdan bu pek mümkün olmuyordu.
Sonuç olarak kasamızda normal altın sikkelere ihtiyacımız vardı; fakat Tempest henüz para birimine dayalı bir finansal sistem kurabileceğimiz bir noktada değildi. Piyasada henüz öyle fazla altın sikke dolaşmıyordu. Her türden gümüş sikke gırla gidiyordu ama Cüce altın sikkeleri mi? Onlardan elimizde yüz taneden bile az vardı.
Buna benim kişisel 300 sikkem ile Mjöllmile’ın denkleştirmeyi başardığı yaklaşık 1.000 sikkeyi de ekleyebilirdik. Toplamda 1.400 civarı ediyordu. Bu miktar, Gazel’in söz verdiği fonla bile 3.000’e ulaşmıyordu.
“Yetmiyor mu?”
“Kafamdaki hesaba göre birkaç yüz sikkeye daha ihtiyacımız olacak.”
“Bu festivali bu hesaba göre mi yürüttün yani? Yahu, bunu nasıl hayata geçirebildiğine gerçekten şaşıyorum!”
“Evet, biraz kervanı yolda düzdük diyelim. Hazırlanmak için pek vaktimiz yoktu, ne yapabilirdim ki?”
“… Sana nereden fırça kaymaya başlasam bilemiyorum.”
Gazel, gözlerinde çaresiz bir ifadeyle tiyatral, uzun bir iç çekti. Yani… Hepimiz kendimizi öyle kaptırmıştık ki… Kimse de bana hayır dememişti… Değil mi? Ama bunlardan herhangi birini Gazel’e söylesem patlayacağını biliyordum. Kral, boğazından iki kadeh içki geçmediğinde bazen epey korkutucu olabiliyordu. Bu haldeyken boşboğazlık yapmayacak kadar aklım başımdaydı.
“Bu durumda, belki aradaki farkı ben kapatabilirim?”
Aniden birisi sohbetimizi böldü. Kim olduğuna bakmak için döndüğümde arkasında Arşidük Erald ile Thalion İmparatoru Elmesia’yı gördüm. Gazel’in yanına oturdu; Gazel onu gördüğünde gözle görülür bir şekilde irkildi — yalnızca bir anlığına da olsa insanı duraksatmaya yeterdi.
Dikkatlice Erald’a döndüm. “Şey, Dük Erald… ve Göksel İmparator da mı burada? İkinizi buraya hangi rüzgâr attı?”
“Şey, Efendi Rimuru, ne zaman ki… Bu meseleyi Ekselansları ile görüştüğümde, size desteğini sunma nezaketinde bulundu…”
Bütün konuşmayı Erald yapıyordu, Elmesia ise onun yanında yalnızca sakince gülümsüyordu. Arşidükün kendisi de biraz muzdarip görünüyordu ve nedenini az çok tahmin edebiliyordum. Burnumu sokmasam daha iyi olacak sebeplerden ötürü lafı ona söyletiyordu. Uyuyan yılanı uyandırmamak lazımdı falan filan.
“Yok canım, şey, bu bizim kendi başımıza halletmemiz gereken bir mesele…”
“Öyle mi? Daha bir dakika önce paranızın yetmediğinden sızlanmıyor muydunuz? Ben sadece iki ülkemizin bundan sonra paylaşacağı dostane ilişkilerin hatırına desteğimizi sunuyordum…?”
Dudakları gülümsüyordu. Ama gözleri gülmüyordu. İçgüdülerim bana bunun bir bela olduğunu fısıldıyordu.
“Şey, hayır, yani dediğim gibi…”
Bu içgüdülere güvenerek teklifi geri çevirme eğilimindeydim. Bize altın sikke bozduracak birine kesinlikle ihtiyacım vardı ama Elmesia’ya borçlu kalma fikri gözümü korkutuyordu. Yalnızca birkaç yüz sikke eksiğimiz vardı ve gerekirse bir iki tüccarı şimdilik idare ettirebilirdik. İtibarımızı kaybetmediğimiz ve günün sonunda kimse zarar etmediği sürece insanların bize fazla içerleyeceğini sanmıyordum.
Kararımın arkasındaki hesaplar böyleydi ama:
“Vazgeç bundan. Bu kadın aklına bir şey koydu mu, dediğini yaptırana kadar yakayı bırakmaz. İnan bana, kıtadaki tüm tüccarları aynı anda karşına almayı, tek başına onu karşına almaya yeğlersin. Teklifini kabul etmen senin için çok daha hayırlı olur.”
Gazel bu sözleri ağzından tükürürcesine söylerken en az Erald kadar muzdarip görünüyordu. Kahraman Kral’ın bir başka lidere laf anlatırken bu kadar zorlanması ondan beklenmeyecek bir şeydi.
“Aman aman, Gazzie. Benim tarafımı mı tutuyorsun? Ne kadar da harika!”
Gülümsedi. O kadar sahteydi ki. Üstelik şu “Gazzie” lakabı düşünülünce aralarındaki ilişkinin neye benzediğini anlamaya başlamıştım.
“Bana öyle seslenmesen olur mu lütfen? Senin asıl derdin ne burada?”
“Aman, hep pek bir resmîsin! Büyükbaban çok daha rahat ve serbest bir adamdı, bilirsin.”
“Öyle idiyse babam epey çileli bir hayat yaşamış olmalı. Sadede gelebilir misin artık?”
Gazel’in de gayet başına buyruk biri olduğunu düşünürdüm ama çoğunlukla ağırbaşlı, vazifesine sadık bir kral rolünü oynardı. Belki de gençliğinde böylesine dertli bir babanın yanında büyümesi ona ilham vermişti. Babasının hüküm sürdüğü dönem, Gazel’in gerçek özgürlüğü tattığı son zamanlardı ve Erald ile Elmesia’yla da ilk o zamanlar tanışmıştı. Hakuro’nun yanında eğitim gördüğü dönemin de o zamanlar olduğunu tahmin ediyordum. Elmesia’nın o dönem hakkında onunla konuşma tarzına bakılırsa; Gazel’in onu her aile toplantısında sırf kafa şişirmek için ortaya çıkan sinir bozucu bir teyze gibi gördüğünü hayal edebiliyordum. Onu tam bir baş belası olarak görmesine şaşmamalıydı.
“Aman aman, ne kadar da acelecisin. Sen hep böyle sabırsız mıydın bakalım, hımm?”
Gazel bunu saklamayı iyi beceriyordu —dışarıdan hiç öyle görünmüyordu— ama için için aşırı derecede sinirlendiğine emindim. Beni kandırabilirdi belki ama Elmesia bunu gün gibi açık görebiliyordu. Birinin beden dilindeki ufak ayrıntıları okumak soylular için çocuk oyuncağıydı. Şahit olduğum şey, yüksek bahisli, kıran kırana bir akıl oyunuydu… ve bana bir nevi akıl hocalığı yapan Gazel, Elmesia’nın karşısında far görmüş tavşana dönmüştü. Neden bu kadar yüzünü ekşittiğini şimdi anlayabiliyordum.
İmparatoriçe, Shuna’dan bir kadeh şarap istedi. Artık yeni yerine kurulmuştu; onu buradan kovmanın imkânı yoktu. Gazel ile Erald bakıştılar ve aynı anda iç çektiler. Bu ikisi birbirlerinden hiç hazzetmez gibi davranırdı ama şu an tam bir uyum içindeydiler. Elmesia’nın ikisine de çocuk muamelesi yapması konusunda ortak paydaları epey çoktu.
Benim bu tecrübesizliğimle, müzakerelerde Elmesia’ya üstünlük sağlayabilmem pek mümkün görünmüyordu. Gazel’in alttan almamı tavsiye etmesi mantıklıydı.
“Ooo, bu pek nefismiş!”
“Teşekkür ederim.”
Shuna’nın ikram ettiği şarabı tadan Elmesia’nın yüzüne kocaman bir tebessüm yayıldı. Bu, Shuna’nın her yudumda tadı değişiyormuş gibi hissettiren en kıymetli şarap çeşitlerinden biriydi. Eğer imparatoriçe bunu da beğenmeseydi, ona layık daha iyi bir şey bulmakta çok zorlanırdık. İçim rahatlamıştı.
Konuyu değiştirmeye çalışan Gazel, “Pekâlâ öyleyse,” dedi. “Vaktimiz kıymetli. Senin kaprislerinle onu harcayacak lüksümüz yok. Anlaştık mı?”
Sonunda Gazel’in ısrarına boyun eğen Elmesia, “Peki,” dedi. “Desteğimi sunmam karşılığında tek bir şartım var. Ne zaman bunun gibi görkemli bir festival düzenlerseniz, beni de davet etmenizi istiyorum. Bundan sonraki etkinlikleriniz için bana davetiye sözü verirseniz, para bozdurma işinize seve seve yardım ederim. Zira aşk olsun, insan böylesine harika bir etkinlik düzenleyip de bana nasıl haber vermez?”
Erald elini şakağına koyup gözlerini gökyüzüne devirdi. Gazel ise sanki az önce ağzına sinek kaçmış gibi bir ifadeye bürünmüştü.
Ben de rahat bir tavırla, “Büyük bir memnuniyetle,” diye karşılık verdim.
Elmesia keyifle gülümsedi. Aramızdaki heyecan farkı elle tutulur derecedeydi. Belki de yanlış bir şey yapmıştım. Ama madem bu tarz eğlenceleri seviyordu ve ileride de işin içinde olmak istiyordu, benim için canıma minnetti.
“Bilirsiniz, hükümdarlar halkın kölesi değildir,” dedi. “Özgürce yaşayabilmeleri vatandaşlarını da mutlu eder—tıpkı beni ettiği gibi. Bence bu, herkese neşe getirmeye vesile olabilir!”
“Doğruluk payı var. Size katılıyorum. Benim tarafımda olan birilerini görmek güven verici… ve bunun böyle kalmasını dört gözle bekliyorum.”
Gülümseyerek el sıkıştık. Artık o da ekibin bir parçasıydı—ben, Mjöllmile ve ondan oluşan bir ekip. Bize Üç Afacan desek yeriydi galiba. En kötüsünün başlarına geleceğinden korkan Gazel ve Erald bizi izlerken hafifçe ürperdi ama onları pek umursamadık.
Elmesia vakit kaybetmeden, ancak sihirli kese olarak tarif edebileceğim bir şeyi çıkardı.
“Buradaki sadece harçlığım, bu yüzden şu an yanımda yaklaşık bin altın sikke var. Daha fazlasına ihtiyacınız olursa ayarlayabilirim ama…?”
Hiç duraksamadan, “Yok, bu bile fazlasıyla yeterli olacaktır,” diye cevap verdim. “Öyleyse bunları on yıldız altınıyla takas edebilir miyiz?”
Bu imparatoriçe neyin peşindeydi böyle? Yanında 1.000 altını, sanki koltuğun altına kaçmış bozuk paraymış gibi mi gezdiriyordu yani? Bizden tamamen başka bir gezegende yaşıyordu; bu dünyada görebileceğiniz en üst düzey süper yıldız gibiydi. Gazel haklıydı—bu kadını kesinlikle karşıma almak istemezdim.
“Pekâlâ, gayet uygun. Sözümüzü unutmayın ama, anlaştık mı?”
“Elbette unutmam!”
Ona gülümseyip başımı salladım—ve takası oracıkta gerçekleştirdik. Artık yarın sabah Dwargon Krallığı’nda da o 1.500 altını bozdurabilirsem, ihtiyacımız olan parayı denkleştirmiş olacaktık. Rahatlayarak derin bir nefes aldım. Sorun çözülmüştü.
Çayımı tazelerken, “Ne kadar güzel, Efendi Rimuru,” dedi Diablo. Sıcak içeceğimin tadını çıkarırken, bir yandan da Gazel ve Elmesia’nın fincanlarıyla ilgilenmesini izledim.
Benimaru cesurca gülümsedi. “Eğer birileri Efendi Rimuru’nun kurallara göre oynayamayacağını sandıysa, çok fena yanıldıklarını göstermek üzereyiz.”
Aynen öyleydi. Artık birilerinin bana tepeden bakıp beni alt etmesine izin vermeyecektim. Paralarını talep eden o tüccarların önünde eğilip bükülmeme gerek kalmamıştı. İtibarımı gayet iyi kurtarmıştım, omuzlarımdan koca bir yük kalkmıştı. Fakat tam o sırada Elmesia bana başka bir şeyi ima etmeye başladı.
“Yine de biliyor musunuz, altın sikkeleri zamanında hazırlayamasaydınız bile birilerinin yardım teklif edeceğini düşünüyorum, hımm?”
“Ha? Ne demek istiyorsunuz?”
Samimiydim. Gerçekten de ne kastettiğini bilmiyordum.
“Birine istediğinizi yaptırmak niyetindeyseniz, onu sindirip korkutmaktansa kendinize borçlu kılmak çok daha kolaydır. Üstelik başarı şansı da katbekat daha yüksektir.”
Bana sıcacık bir tebessümle baktı. Hiç şüphesiz bu bir hükümdarın tebessümüydü ve Diablo’dan jet hızında bir karşılık gelmesine sebep oldu.
“Anlıyorum. “Örneğin, davet edilmediği halde birinin son anda çıkagelip bize arabuluculuk yapacağını mı düşünüyorsunuz?”
“Öyle de denebilir, evet. Fakat böyle davetsiz bir misafir çıkagelseydi bile, perde arkasından birileri tarafından yönlendirilmediğini kim garanti edebilirdi ki, hımm?”
“Keh-heh-heh-heh-heh… Dikkate almaya değer, ilginç bir düşünce. Önce sorunu yaratıp ardından çözüme kavuşturarak bizi kendilerine minnettar kılmak. Bu sahiden de akla yatkın bir tezgâh gibi görünüyor. Fakat…”
“Belki de bu davetsiz misafir, elinizde altın sikkeler olmasa bile ödemeyi ileri bir tarihe erteleyen imzalı bir mukaveleyi kabul etmeye dünden razı olacaktı. Böylece dünya liderlerine Tempest’a güvenilemeyeceğini, oysa kendilerine güvenilebileceğini kanıtlamış olacaklardı. Üstelik onlara fena halde borçlu kalacaktınız, öyle değil mi?”
“Ne kadar da açgözlüce. Doğrusu tam insanlara yakışır bir yaklaşım. Bundan çıkarılacak çok ders var.”
Şey, yani…? Bu, birilerinin bizi kendilerine borçlu bırakabilmek adına tüccarları kışkırtmış olabileceği anlamına mı geliyordu? Ve tüccarlar da burada başkasının maşalığını mı yapıyordu? Bu sayede gözden çıkarılmaları daha mı kolay olacaktı? Anlıyorum… Eğer bu kişiye güvenirsek kaymağını yerlerdi; güvenmezsek de bütün planı rafa kaldırırlardı. Belki de bunu sadece bizi küçük düşürmek için yapıyorlardı… ama Elmesia haklı olabilir gibi geliyordu. Yüzündeki sinsi sırıtıştan Diablo’nun da aynı fikirde olduğunu görebiliyordum.
Benimaru, “Bana pek mantıklı gelmiyor,” dedi, “ama böyle bir şeyi kimin yapmak isteyebileceğine dair aklınıza birileri geliyor mu? Batı Ülkeleri Konseyi’nden biri bizi sınamaya mı kalkışıyor yoksa?”
Elmesia onun bu çıkışına alınmayarak gülümsedi. “Aman, orasını ben bilemem! Thalion Konsey’in bir parçası değil. Ama belki şu beyefendi bir şeyler biliyordur?”
Gözlerini dikmiş, doğrudan derin düşüncelere dalmış olan Mjöllmile’a bakıyordu.
“Şey, ben mi?!”
Bu şekilde hedef gösterilmek onu tedirgin etse de çabucak toparlandı.
Gizemli bir fısıltıyla, “Bazı söylentiler duymuştum,” dedi. “Konsey üzerinde fiili hâkimiyete sahip bir nevi gölge komite olduğuna dair söylentiler. Konsey üyesi ülkelerin yönetici sınıflarından, en üst düzey liderlerinden oluşuyormuş… ama ben buna zerre ihtimal vermezdim. Konsey her ülkenin seçilmiş temsilcilerinden oluşuyor, fakat hükümdarlık soydan gelir. Koltuklarını kaybetme gibi bir endişeleri olmaz.”
Demek Mjöllmile tüccarlar arasında dolaşan birkaç söylentiye aşinaydı; Batı Ülkeleri arasındaki en büyük gücü elinde tutan bir grup hükümdar kliğine dair söylentiler. Yine de kulağa komplo teorisi gibi geliyordu ve Mjöllmile’ın kendisi de buna pek itibar etmiyordu.
“Şayet yarın birisi çıkagelip bu konuda bize arabuluculuk yapmaya kalkışırsa… onları enine boyuna soruşturup geçmişlerini önünüze sereceğim.”
Souei yanımda diz çökmüş, burada bekliyordu. Ne ara geldiğini hiç fark etmemiştim… ama şaşkınlığımı gizleyerek ona sakin ve kendinden emin bir şekilde başımla onay verdim.
“Aman tanrım. Ne büyük bir şok. Varlığını neredeyse hiç sezemedim.”
“Ekselansları, işte tam da bu yüzden bu diyârın sakinlerinin eşi benzeri olmadığını söylemiştim. Bizzat ziyarette bulunmak fazlasıyla tehlikeli…”
“Hi-hi-hi! Ama böylesi çok ilginç deneyimler sundu. Size bir soru sorabilir miyim, Efendi Rimuru?”
Hımm? Şimdi ne öğrenmek istiyordu ki?
“Buyrun?”
“Sizinle yeni bir mukavele akdetmeyi düşünüyorum, fakat bunu yapmadan önce düşüncelerinizi duymak istedim.”
Elmesia’nın tavrı değişti. Artık gerçek yüzünü—az önce bir anlığına bana gösterdiği o hükümdar çehresini—gizlemiyordu. Dosdoğru bana dönmüştü. Üzerimde ezici bir baskı hissedebiliyordum; Gazel’inkiyle kıyaslanamayacak seviyede bir Kahramanlık Halesi.
“Sizi dinliyorum.”
Ben de kendi Kahramanlık Halemle karşılık verdim. Birbirimize dik dik baktık—daha doğrusu bakışlarımızı gülle gibi birbirimize fırlattık. Gözlerimi bir an bile kaçırmadan, onun baskısını tüm gücümle göğüslemeye çalıştım.
“Şuradaki iblisle nasıl başa çıkmayı planlıyorsunuz? O inanılmaz derecede tehlikeli özgün olanla…”
Özgün mü? Elmesia’nın ne kastettiğini bilmiyordum ama bahsettiği Diablo muydu? Bayağı güçlüydü, evet, ama o kadar da tehlikeli değildi canım…
“Şey… Özel bir şey yapmıyorum aslında? Yani, Diablo bana gayet iyi hizmet ediyor, sorun nedir ki?”
“… Sorumu başka şekilde ifade edeyim. Eğer o iblis kontrolden çıkacak olursa, bunun sorumluluğunu nasıl üstleneceksiniz?”
Kontrolden çıkmak mı? Ben… şey, aslında bunu gözümde canlandırabiliyordum. İçimden geçenleri tastamam anlamış olmalıydı. Yok, Diablo’nun ne zaman gözünün dönüp çileden çıkacağını kestirmek imkânsızdı. Fakat bu durum yalnızca Diablo için mi geçerliydi? Üzerine pek kafa yormak istemediğim bir konuydu ama elimde Shion gibi bir sorunlu çocuk daha vardı. Elmesia’nın endişesini takdir etsem de, bu konuda onun ne yapabileceğinden pek emin değildim.
“Şey, öyle bir şey yaşanmadan önce onu durdururum. Olası bir felaketi önlemek adına yapabileceğim tek şey bu, öyle değil mi?”
Başka bir yolu varsa duymayı çok isterdim doğrusu. Fakat tek çare, iş o noktaya varmadan önce önünü almaktı. Diablo verdiğim cevaptan gayet memnun görünüyordu ki bu tavrı pek hoşuma gitmedi—bahsettiğimiz sensin farkındaysan.
Üstelik burada afallayan tek kişi ben değildim.
“Ha? Şey… Bir dakika. Rolümü bir anlığına bir kenara bırakırsam, o iblisi durduracağını mı söylüyorsun? Bunu bizzat üstleneceksin, öyle mi?”
“Evet. Bunun olası bir senaryo olduğunun farkındayım ama son zamanlarda dediklerime daha çok kulak asmaya başladı. Eskisine kıyasla çok daha olgunlaştığını düşünüyorum.”
Bu konuda kendime güveniyordum. Böyle devam ederlerse Diablo ile Shion’un hiçbir sorun çıkarmayacaklarını düşünüyordum. Shion’un sanki mesele kendisiyle alakasızmış gibi dinlemesi pek içime sinmese de… Aaaah, bir şey olmazdı herhalde.
Cevabımı duyan Elmesia, genç bir kız gibi kıkırdamaya başladı. “Aman Tanrım. Duyuyor musun, Erald? Bu iblis kralı, senin anlattığından bile daha acayip bir tipmiş!”
Başdük Erald, zaten asık olan suratını daha da ekşitmeyi bir şekilde başardı. Doğrusu adama acımıştım. Başına buyruk hükümdarlardan laf açılmışken…
“Sorun yok, Leydi Elmesia. Madem Rimuru öyle diyor, ben de arkasındayım. İşler sarpa saracak olursa da emin olun Gazel Dwargo, Rimuru’nun yardımına koşacaktır.”
Gazel bana arka çıkmak için öne atılmıştı. Epey bir aradan sonra ilk kez böyle yapıyordu sanki.
Elmesia bize memnuniyet dolu bir bakış attı. “Pekâlâ. Duruşunuzu anlıyorum. Şayet bir gün insanlığın düşmanı haline gelirseniz, sizi durdurmak için tüm gücümü seferber ederim. O yüzden bunun yerine bağlarımızı derinleştirmeye ve mevcut dostane ilişkilerimizi sürdürmeye devam edelim. Erald?”
“E-emredersiniz!”
“Thalion Büyü Hanedanlığı’nın temsilcisi olarak, Jura Tempest Federasyonu’nu ülkemizin yakın dostu olarak resmen tanıdığımı bildiriyorum. Resmi evrak işlerini hallediver lütfen.”
“E-emredersiniz, Ekselansları!!”
İmparatoriçe dediğin böyle olurdu işte. Tüm o vakar ve otoritesiyle Erald’a ayakçı muamelesi yapıp emir yağdırıyordu. Ondan öğreneceğim çok şey vardı.
Elmesia bana döndü. “Pekâlâ. Bir sorun çıkacak olursa bana veya Gazzie’ye danışmaktan çekinmeyin. Ve lütfen siz de kontrolden çıkmamaya bakın, anlaştık mı?”
Bu hiç mantıklı gelmemişti. Hani Diablo ya da Shion’dan bahsediyorduk, nereden çıktı şimdi benden bahsetmek? Ne ara konu bana gelmişti? Hem ben, kontrolden çıkmak ha? Ayıp ediyordu ama.
“Şey, baksanıza, ben gayet tedbirli ve aklı başında biriyimdir. Neden bir gün delirebilirmişim gibi konuşuyorsunuz ki?”
“Rimuru, anlık bir hevesle Kuruluş Festivali düzenlemeye karar veren o lider kimdi acaba?”
Gazel’in bakışları üzerimi delip geçiyordu. Herhalde bendim demek zorunda kalacaktım.
“Şey, Mollie’ydi, değil mi?”
“Hiç de bile, Efendi Rimuru!”
Mjöllmile oyunuma alet olmak istememişti.
“Tamam, tamam. Haklısınız. Bir dahaki sefere her şeyi önceden sizinle enine boyuna istişare edeceğime söz veriyorum, oldu mu?”
“Çok güzel. Umarım sözünü tutarsın.”
“Normalde başka bir ülkenin kralına vereceğim türden bir tavsiye değil bu… fakat bu seferlik veriyoruz. Bunun için bize gücenme sakın.”
Gazel, bu konuyu fazla uzatmanın iç işlerimize karışmak anlamına geleceğini söyledi—fakat fikirlerimin birçoğu bu dünyanın genel geçer normlarına ters düştüğü için, onları biraz daha gelişmelerden haberdar etmemi istiyorlardı. Bu fikirlerin iyi ya da kötü olmasıyla ilgili bir yargı değildi bu; sadece önceden uyarılmaya ihtiyaçları vardı.
Üstelik bu durum benim açımdan da kötü bir şey sayılmazdı. Hatta er ya da geç medeniyeti yok etmeye kalkışacak olan meleklere karşı hazırlık yapmamız gerekeceği düşünülürse, olaya dahil olan tüm ülkeler için büyük bir şanstı.
Böylece altın sikke sorunumu çözmekten, iki ülkenin liderinden aynı anda azar işitmeye kadar gelmiştik ama bunu dert etmiyordum. Zor kısmı atlatmıştık.
Elmesia’dan iyi ilişkiler kurma yolunda çalışacağımıza dair söz almıştım. Gayriresmî bir sohbet olarak başlayan şey, benim açımdan muazzam bir diplomatik zafere dönüşmüştü. İşlerin bundan daha iyi gidemeyeceğini düşünerek geceyi sonlandırmak üzereydim ki Elmesia başka bir konu açtı. Yüzünde hafif çaresiz bir ifadeyle dosdoğru bana bakıyordu.
“Şey, başka bir şey mi vardı?” diye sordum tedirginlikle.
“Yok canım, öyle mühim bir mesele değil. Sadece, şey, bir ricam olacaktı… Beni Bay ile tanıştırmanızı istiyorum!”
“E-Ekselansları, ne saçmalık bu böyle?! Ne büyük bir yüzsüzlük! Böyle üst düzey görüşmelerin arasına bunu nasıl sıkıştırırsınız!”
Ben de yine mühim bir siyasi mesele bekliyordum—çıka çıka bu mu çıkmıştı yani? Erald deliye dönmüştü ama cidden büyütülecek bir durum yoktu. Yoshida festival boyunca Shuna’nın davetiyle bizim için yemek pişiriyordu, fakat geleceğe dair planları hakkında hiçbir şey duymamıştım. Buralarda kalmasını kesinlikle çok isterdim elbette ama bu tamamen onun bileceği işti. Onu Elmesia ile tanıştırmanın kendi başına hiçbir sakıncası yoktu.
“A, o kolay iş. Fakat onu hiçbir şeye zorlamayacaksınız, anlaştık mı?”
“Elbette zorlamam!”
Bu cevap Elmesia’yı fazlasıyla tatmin etmiş gibi görünüyordu; böylece festivalden sonra onları birbiriyle tanıştıracaktık.
Ve böylece dünyanın en büyük süper güçlerinden bazıları arasında gerçekleşen bu emrivaki üçlü zirve sessizce noktalandı.

