Her şey (bir dereceye kadar) takvime uygun ilerlerken kasabaya geri döndüm. Veldora ve Ramiris labirentte kaldı; Milim de ejderhaları getirme işi bittiği için onlara yardım ediyordu. Bir ara Milim’in artık kendi topraklarına dönüp oraları yönetmesi gerekmiyor muydu diye aklımdan geçti ama onu kendi haline bıraktım. Neticede fırçayı yiyecek olan bendim değil, oydu.
Kurduğum tuzaklara bakılırsa, son dokunuşları yapmalarına izin verilen alanlar konusunda bu üçlünün bazı şikayetleri var gibiydi. 30. Kata kadar öyle çok fazla tuzak olsun istemiyordum. Oraya buraya bir sürü uyduruk tuzak serpiştirmek anlamsız olurdu; üstelik iş erkenden fazla sadistçe bir hal alırsa maceracılar hemen pes ederdi. Erkenden pes ederlerse de tabii ki bir daha gelmezlerdi.
İşte bu yüzden 1 ile 50. Katlar arasındaki tüm tuzakları bizzat ben yerleştirdim. Ramiris ile Veldora’nın sadece daha derin katlarla ilgilenmesine izin verilmişti. Yine de benim en acımasız tuzaklarıma şahit olmaları, onları daha da sinsi tuzaklar tasarlama konusunda iyice gaza getirdi herhalde.
“Biliyor musun Rimuru, galiba olayı yanlış anlamışım,” dedi Ramiris. “Tuzaklar öyle tek tek kurulsun diye yapılmıyor, değil mi?”
“Haksızlık bu! Bırakın biraz da ben icat edeyim!!” diye mızmızlandı Milim.
“Evet, belki de kudretime fazlaca odaklandığımdan bu tuzakların en iyi nasıl kurulacağını gözden kaçırmışım,” dedi Veldora. “O halde bu işe biraz daha ciddiyetle yaklaşalım.”
Ben de çoğunlukla onları kendi hallerine bıraktım. Bunca kaprisle uğraşacak vaktim yoktu. Ramiris 51 ile 60. Katlar arasında; Veldora 61 ile 70. Katlar arasında; Milim ise labirentin en çetrefilli kısmı olan 96 ile 99. Katlardaki ejderha odalarında istediği gibi at koşturabilecekti. Bu katların saçma sapan bir şeye dönüşebileceğini biliyordum ama yakın zamanda hiçbir maceracının 50. Katı geçebileceğini sanmadığımdan bir sakınca görmedim.
Bu arada 95. Kat, canavar-insan mülteci kampını kurmaya karar verdiğimiz yerdi. Ayrıca dinlenme amacıyla oraya bazı (epey tuzlu) konaklama yerleri koymayı da düşünüyordum; işlerin nasıl gittiğini gördükten sonra değerlendirmek üzere kenara kaldırdığım bir başka fikirdi bu da. Geriye kalan 71 ile 94. Katları ise ileride kullanmak üzere el değmemiş, varsayılan hallerinde bıraktım. Tamamen büyü zerrecikleriyle (magicules) dolup taşmışlardı; bu yüzden orada canavarlar belirebilirdi ama onun dışında kayda değer bir şey yoktu. Geri kalan her şeyde bu üçlünün dizginleri tamamen serbestti.
Aradan birkaç gün geçti. Cıvıl cıvıl şehir sokaklarına göz gezdirirken, Mjöllmile ve maiyetinin bu tarafa doğru geldiğini fark ettim. Beklediğimden daha çabuk gelmişti. Tası tarağı toplayıp aceleyle buraya gelmiş olmalıydı.
“Efendi Rimuru! Daha erken gelemediğimiz için kusuruma bakmayın. Hemen işe koyulmaya hazırım!”
“Ah, Mjöllmile, geldiğin için çok teşekkürler! Hadi gel, sana buradaki yeni evini göstereyim.”
Onu daha yeni inşa ettiğimiz bir konuta götürdüm. Rigurd’dan bu evi onun için önceden hazırlamasını istemiş, hemen taşınılabilecek durumda olmasını tembihlemiştim. Bu adamı cidden seviyordum. İşini öyle iyi biliyordu ki. Ona bir iş verin, sizi asla hayal kırıklığına uğratmazdı. Ayrıca Rigurd ile Mjöllmile’ın selamlaşmasını da istiyordum; gerçi Mjöllmile iyileştirme iksiri işinden dolayı Rigurd’u zaten tanıyordu. Rehber goblinleri ve Mjöllmile’ın hizmetkârlarını eve bırakıp onunla birlikte Rigurd’un ofisine geçtim.
“Müsaitsen Rigurd.”
“Ah, Efendi Rimuru! Ve Mjöllmile Bey de buradaymış. Sizi hangi rüzgâr attı bugün?”
Meşgul olmalıydı ama buna rağmen Rigurd bizi sıcak bir şekilde karşıladı.
“Ah, görüşmeyeli uzun zaman oldu Rigurd Bey! Sağ olsun patronunuz— yani Efendi Rimuru ticari işlerimizde bana hep çok nazik davranmıştır ama bugün—”
Ben konuyu açıklayamadan Mjöllmile ustalıkla lafı devraldı. Misafir odasına geçtik ve hemen iş konuşmaya başladık: arenanın inşaat durumu, güneybatı tarafındaki konaklama yerleri, arena alanının etrafına kuracağımız tezgâhlar ve daha fazlası. Ayrıca yeni inşa edilen Zindan ve burayı maceracıları kasabaya çekmek için nasıl kullanacağımız hakkında da konuştuk.
“… Yani Zindan kullanıma hazır. Henüz tamamlanmadı ama şu haliyle bile sorunsuzca işletebileceğimizi düşünüyorum. Kolezyumun da biraz daha zamana ihtiyacı var fakat ana sahnesi tamamlandı. VIP koltukları da bitti, gayet gösterişli oldu; bu yüzden normal seyircilerin şimdilik tribünlerdeki örtülerin üzerine oturabileceğini düşünüyorum. Gerekirse ayakta izleme düzeni de yapabiliriz.”
Vaktimiz kısıtlı olduğundan bu meseleyi erteleyip durmuştum. Arenanın yapısı hâlâ kaba inşaat halindeydi fakat bunun Mildo dönene kadar bekleyebileceğini düşündüm. Tamamlanmamış olsa bile bence gayet havalı duruyordu ve kullanım açısından güvenli olduğundan da emin oluyordum.
Rigurd ile Mjöllmile açıklamalarımı cankulağıyla dinledi ve çok geçmeden koyu bir sohbete daldık. Rigurd, yakında gelecek insanları karşılamaya tam anlamıyla hazır ve ehil olmalarını sağlamak adına halkımızı eğitme görevini üstlendi; bu esnada Mjöllmile’ın da yüzündeki takdire şayan o özgüvenli gülümsemesinden anlaşıldığı üzere, planladığımız arena ve zindan için kendine has fikirleri vardı. Eksikleri belirleyip düzeltmeye çalışarak, nelere ihtiyacımız olduğunu ve sahada nelerin bulunması gerektiğini enine boyuna tartıştık.
“Bu işte Mjöllmile Bey’i de yanımızda görmek içimizi inanılmaz rahatlattı,” dedi gülümseyen Rigurd.
“Evet, değil mi? Bayağı marifetli biridir. Bu Kurucular Festivali iyi geçerse, onu ülkemizin baş finans yöneticisi yapmayı düşünüyorum.”
Bu benim için önemliydi. Ülkemizin maliyesinin başında durmasını, ayrıca yeni ticaret ve tanıtım departmanlarımızı yöneterek Tempest için elinden gelen her şeyi yapmasını istiyordum. Rigurd bunu başıyla onayladı ve onun emrinde çalışacak personeli bizzat seçme sözü verdi. Ana yol üzerindeki hanlardan ve benzeri yerlerden kendi hesaplarını tutmalarını istiyorduk ama bu süreç hâlâ oldukça meşakkatliydi. Vester sayesinde okuma yazma oranları artmıştı fakat herkes henüz okuma, yazma ve hesap yapma becerisine sahip değildi. Bu ülkenin çarklarını döndürmeye devam etmek istiyorsak, Mjöllmile gibi insanlara gerçekten ihtiyacımız vardı. Rigurd sağ olsun bunu anlamış gibiydi ve Mjöllmile’ın yönetime katılmasına sadece ben istedim diye değil, gerçekten aklı yattığı için onay veriyordu. Belki de hesap kitap işlerinin zayıf noktamız olduğunu o da biliyordu. Hatta mevcut festival planlarımızın haricinde bile onun gelişini gayet hoş karşılıyor gibiydi.
“… “Demek öyle. Kulağa harika bir fikir gibi geliyor!”
“Yok canım, daha öğrenecek çok şeyim var. Fakat meselelerimizin üstesinden elimdeki tüm güçle geleceğime söz veriyorum!”
Mütevazı konuşuyordu ama en başından beri gözünün bu mevkide olduğunu biliyordum. Hırslı bir adamdı ve Kurucular Festivali iyi geçtiği sürece onu planladığım görevlere atamak konusunda en ufak bir tereddüdüm olmazdı.
“Yine de,” dedim, “bizim için iyi bir performans sergilemen gerekecek. Yoksa diğerleri seni kabullenmez.”
“Haklısınız,” diye yanıtladı Rigurd, “gerçi sizin tek bir sözünüzün bile hepsini ikna etmeye yeteceğinden eminim ama…”
“Bundan kaçınmak isterim. Dürüst olmak gerekirse şu anda bile bu tür işlere haddinden fazla müdahil olduğumu hissediyorum.”
“Belki de öyledir. Üstelik Tempest vatandaşı olmayanların bile üst düzey idari görevler alabilmesi harika bir reklam olacaktır. Fakat bunu başarmak için Mjöllmile Bey’in herkesin takdir edeceği sonuçlar ortaya koyması gerekecek.”
“Ağzından bal damlıyor. Üzerine bu kadar baskı kurduğum için kusura bakma ama bu konuda sana güvenebilir miyim Mollie?”
İşin çetrefilli kısmı burası olacaktı. Mesele sadece güç veya benzeri kolayca anlaşılır bir şey olsaydı, canavarlar kolaylıkla ikna olurdu. Diablo bunun en bariz örneğiydi; onu ikinci sekreterim olarak atadığımda kimse gıkını bile çıkarmamıştı. (Tamam, Shion mırın kırın etmişti ama o da laftan anlamadığından.) Diablo’nun gücü şüphesiz sadece benden sonra geliyordu; öyle biriyle dalaşmak için aklını peynir ekmekle yemiş olmak gerekirdi.
Başka bir deyişle, askeri roller veya benzeri mevzular söz konusu olduğunda, yeteneklerini takdir ettiğim sürece hemen hemen herkes subay olabilirdi. Görev için yeterince güçlülerse sorun yoktu.
Fakat bürokrat tarzı pozisyonlarda bu kural işlemezdi. Çoğu devletin bu tür mevkiler için sınavlar falan yaptığını tahmin ediyordum ama ne yazık ki biz henüz o noktaya gelmemiştik.
Vester gibi tecrübeli insanları memnuniyetle karşılardım ama yine de somut başarılar ortaya koymaları şarttı. Vester bile teknik olarak hâlâ sadece bir danışmandı—tabiri caizse bir misafirdi. Onu idari bir göreve terfi ettirmek istiyordum ama önce Mjöllmile’ın kendi işinde kendini kanıtlamasını istiyordum. Mümkünse ikisinin de yeni hükümet sistemimizde eşzamanlı bir rol üstlenmesini ve onları bakan olarak göreve getirmeyi arzuluyordum.
Fakat Mjöllmile’ın özgüven dolu gülümsemesi tüm endişelerimi silip süpürdü. “Heh heh heh… Efendi Rimuru, beni o kadar da hafife almazsınız umarım. Beklentilerinizi fazlasıyla karşılayıp bu işi nasıl devasa bir başarıya dönüştüreceğimi sadece izleyin!”
Ona güvenebildiğime sevinmiştim. Kendi memleketindeki yeraltı dünyasını sadece kuru lafla yönetmemişti neticede. Bu cüretkâr tavrı içimi rahatlattı.
“Heh heh heh… Mollie, güvenimi kazandın. Yüzümü kara çıkarma!”
“Ufak tefek hatalar yapsanız bile, halkın gözünde bir başarı gibi görünmesini bizzat sağlarım. Efendi Rimuru’nun iradesine karşı gelen herkes demir yumruklarımın kudretiyle yüzleşecektir!”
“Şey, Rigurd, öyle yapamazsın. İşte tam da bu yüzden Mjöllmile’ın işini hakkıyla yapmasını istiyorum, anlaştık mı?”
“Hiç korkmayın. Geride hiçbir kanıt bırakmayacağım—”
“Oldukça etkileyici bir bürokratsınız, Rigurd Bey,” diye mırıldandı Mjöllmile.
“Hayır lütfen, ciddiyim. Bir iş çevirirsen başının çaresine kendin bakarsın, tamam mı?”
Yine de birbirimize karanlık karanlık sırıttık. Rigurd ile Mjöllmile birbirine yabancı değildi; aralarındaki bu rahat iletişime güveniyordum. Bunu bilmek içimi ferahlattı. Üstelik insanlar Mjöllmile’ın varlığını kabullendiği sürece, bunu neden yaptıkları pek de umurumda değildi.
Şimdi ise herkesin kendi grubunun başına dönüp Kurucular Festivali’ne hazırlanma vaktiydi. İşler artık tıkır tıkır işliyordu.

O gece:
“Bu delilik…” “Resmen delilik bu!” “Englesia’daki en lüks handan bile katbekat gösterişli!”
Mjöllmile yeni ikametgâhına adımını attığı andan itibaren bağırmaya başlamıştı. Burayı epey beğenmiş olmalıydı. Sevinmiştim.
“Akan su, büyüyle çalışan ocaklar, banyolar ve şu tuvaletler…” “Bu kasabanın sunduğu en gelişmiş ekipmanların hepsi emrimize amade.”
Hizmetkârın sevinç dolu raporu Mjöllmile’ı az kalsın oracıkta bayıltacaktı.
“R-Rimuru…” “Şey, Lord Rimuru?” “Tüm bu lüksün bana layık olduğuna emin misiniz?”
Hadi ama dostum, bunlar Tempest’ta standart şeyler.
Tabii yanında getirdiği hizmetkârlar düşünüldüğünde, Mjöllmile sıradan bir yerde değil, epey geniş bir konakta kalıyordu. Blumund’daki ikametgâhını aklıma yazmış, burada da ona benzer bir yer ayarlamıştım. İçinde küçük mutfakları ve tuvaletleri olan on adet müstakil daire vardı. Daireler büyük bir ortak banyo ve yemek salonuyla birbirine bağlanıyordu; bu sayede Mjöllmile bu evi epeyce hizmetkârıyla paylaşabiliyordu.
“Böyle bir şeye ihtiyacın vardı, değil mi?” “Hem her biri için ayrı ev yapmaktan daha ucuza geldi.” “Kendi evini isteyen olursa, para biriktirip almakta özgür.”
Hepsi için ayrı ev yapamazdım, bu yüzden yönetici kadrosu için hazırladığımız binalardan birini tahsis etmiştim ama herkes halinden yeterince memnun görünüyordu. Üstelik evden kira da almıyordum—yani, Mjöllmile sayesinde kazandığım onca paradan sonra ondan para talep edemezdim ya. Hem o para akmaya da devam edecekti. Gerekli bir masraftı denebilirdi—hatta bedavadan biraz pahalı sayılırdı.
“E-evet, doğru…” “Ama burada sahip olduğunuz standart cidden bu mu?” “O zaman güneybatıdaki daha ekonomik konaklama yerleri ne durumda?”
“Evet, odalarda özel banyo yok ama tuvalet var.” “Yakınlarda uygun fiyatlı bir halk hamamı var, ayrıca bazı hanların müşterilerine ücretsiz sunduğu kendi banyoları da mevcut.”
“Anlıyorum…” “Doğru ya, burayı bir nevi sağlık ve dinlenme merkezine dönüştürmekten bahsetmiştiniz, değil mi?” “Şimdi kafama yattı işte.” “Demek bu seviyedeki hizmeti sadece soylulara veya hali vakti yerinde olanlara değil, halktan insanlara bile sunuyorsunuz?” “Evet, kesinlikle buraya hatırı sayılır miktarda maceracının gelmesini bekleyebiliriz!”
“Yaşaması epey rahat, değil mi?”
“Sadece ‘epey rahat’ demek az kalır.” “Tüm Batı’da bulabileceğinizin en iyisi bu.” “Maceracılar bu kasabada düzenli bir gelir kapısı bulabilirse, çok geçmeden ortalık bayram yerine dönecektir.”
“Hmm…”
“…?!” “Ah!” “Doğru ya!” “Aynen öyle, Lord Rimuru!”
Şey, ne? Mjöllmile yine bana doğru bağırıyordu. Ne hakkında olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu.
“Zindan işte tam da bu işe yarıyor!” “Harika bir iş, Lord Rimuru!” “Şu an size olan hayranlığım katbekat arttı!”
“Ha.” “Şey, evet.” “Kesinlikle.”
Bu adam neden bahsediyordu ki?
“Maceracılar labirentteki canavarları avlayabilir.” “Jura Ormanı artık daha güvenli hale geldiği için işsiz kalan maceracılara bir nevi hayırseverlik yaptığınızı düşünmüştüm…” “ama aman Tanrım, meğer bu kadar ilerisini düşünmüşsünüz!”
H-hayırseverlik mi?!
Yani evet, Jura civarında eskisi kadar vahşi canavar kalmamıştı ama… Zindan sadece eğlenceli bir cazibe merkeziydi neticede…
“Bu tutar.” “Bu iş cidden tutar!” “Canavar sayısının azalmasıyla birlikte işsiz kalan maceracıların sayısı giderek artıyor.” “Belki de bazıları Zindan’ı yeni çalışma alanı olarak kullanabilir.” “Üstelik hemen yakınında iyileştirme iksirleri ve macera teçhizatları da satacağız, değil mi?” “Şöyle düşünün: Ya bu kasaba sadece turistik bir yer ya da kaplıca beldesi değil de kalıcı olarak yerleşebilecekleri bir mekân olursa?” “Kusursuz hizmet sunan tüm bu hanlar, turistleri çeken bir kolezyum ve hem heyecan hem de iyi bir kazanç vadeden bir zindanla…”
Şey… Zindanı bunun için mi inşa etmiştik ki?
Maceracıların orada kazandıkları şeyler için para ödemeyi düşünmüştüm elbette ama bu daha çok panayır ödüllerini geri satın almak gibi bir şeydi. Yine de Mjöllmile’ın bu mantık yürütüşüne kulak vermeye değer miydi acaba?
“Vay canına, Mollie.” “Daha bugün geldin ama şimdiden çözmüşsün olayı?”
“Ah, elbette efendim.” “İşin ucunda para kokusu varsa, size tek bir sikke bile kaptırmam!”
“Heh heh heh…” “Sen iflah olmazsın gerçekten.”
“Ha ha ha!” “Ah, estağfurullah!” “Siz olmasaydınız bunların hiçbiri mümkün olmazdı!”
“Tabii düşünmekle yapmak bambaşka şeyler. Planın geri kalanını detaylandırma işini sana bırakabilirim diye umuyordum…”
“Ah, gerçekten mi? Büyük bir memnuniyetle yardımcı olurum!”
Anlaşılan artık plan maceracıların Zindan’da “çalışmasını” sağlamaktı ve Mjöllmile da bu görevi üstlenme nezaketini göstermişti. Zaten başından aşkın işi vardı, biliyordum. Enerji patlaması dedikleri bu olsa gerekti.
Ama… Hmm. O kadarını düşünmemiştim doğrusu; maceracıların burada kalıcı olarak yaşayabileceği fikrini tamamen gözden kaçırmıştım. Benim için zindan cazibesi bir nevi kumar gibiydi; belki bazı müşteriler para kazanırdı ama çoğunluk cüzdanları tamtakır ayrılırdı. Fakat daimi bir maceracı grubunun orada canavar avlamasını sağlamak mı? Mjöllmile’ın hayal gücünün sınırı yoktu anlaşılan. Onun bakış açılarına bayılıyordum.
Ormandaki canlıların aksine, burada aşırı avlanma ve ekosistemi mahvetme riski de yoktu. Avcıların canavarlar aşırı çoğalmadan önce sayılarını azaltması, ardından onlardan topladıkları materyalleri satın almamız cidden çok daha iyi bir fikirdi. Üstelik Veldora yanı başımızdayken büyü zerreciklerinin nereden geleceğini dert etmeye gerek yoktu; canavarlar sürekli yeniden doğacaktı.
Bu sahiden de dâhice bir fikir olabilirdi! Maceracıların şehirde harcayacak parası olur, bu da Tempest’ın kasasını doldurarak onlara daha fazla destek sağlamamızın önünü açardı. Bizim için avladıkları materyalleri işleyebilir, hatta sanırım diğer ülkelere ihraç bile edebilirdik. Büyü kristalleri olduğu gibi sevk edilebilirdi gerçi hepsini ihraç etmezdik; bizim de onlara kendi ihtiyaçlarımız vardı.
Belki de bu durum, Özgür Birlik’in kasabada bir şube açmasını sağlayacak dönüm noktası olurdu. Zindan işletmesinin imtiyaz haklarını onlara verip rekabetin de önüne geçebilirdik. Maceracılara doğrudan onlar ödeme yaparsa, bu sayede diğer uluslardan mal ithal etmek için kullanabileceğimiz yabancı sermayeye de erişim sağlamış olurduk. Şu sıralar Eurazania’dan yapılan ithalat kesilmişken, yetiştirdiğimiz mahsul ve tahılların maceracıları doyurmaya yeteceğinden emin değildim; bu yüzden bir miktar ithalat zorunlu hale gelebilirdi.
Kaldı ki Tempest’ın bir ticaret merkezine dönüşmesini istiyordum; en başından beri planın bir parçası buydu ve daha büyük miktarlarda mal ve parayı dolaşıma sokmanın yollarını düşünmem gerekiyordu. Zihnimde bazı planlar vardı. Ne de olsa anayolların oldukça geniş tasarlanmasını bu yüzden sağlamıştım. Yolların genişliğinin yalnızca yarısını döşemiştik; diğer yarısı çıplak topraktı. Günün birinde o toprağa raylar döşemeyi planlıyordum ve raylarla birlikte yük trenleri gelecekti.
“Bundan sonrası sanırım tamamen reklama bakıyor.”
Hayaller âlemine fazla dalıp gitmeden önce Mjöllmile beni yeniden ayaklarımın yere basmasını sağladı. Yok, henüz o kadar gaza gelmeye gerek yoktu. Üzerinde çalışacak trenler bir yana, rayları geliştirmek bile zaman alacaktı. İlk olarak bu devasa festivali pürüzsüzce tamamlamalı ve dünyaya iyi bir izlenim bırakmalıydık.
“Haklısın. Tam olarak reklam sayılmaz gerçi ama dünya liderlerine davetiyeler gönderdim. Ayrıca birkaç ülkeden gazeteciler de benimle çalışıyor, bu yüzden epey iyi bir katılım göreceğimizi düşünüyorum.”
“Öyle mi? Bunu duymak güzel Lord Rimuru. Katılmalarını istiyorsak karlar erimeden önce kraliyet mensupları ve soylularla görüşmelere başlasak iyi olur diye düşünüyordum ama siz çoktan önceden planlamışsınız bile, ha? Öyleyse ben de birlikte çalıştığım büyük tüccar birlikleriyle iletişime geçip festivalden haberdar edeyim.”
“Bunu yapabilir misin?”
“Elbette. Aslına bakarsanız çoktan hazırlandım bile. Tempest’taki durumun ne olduğunu kolaçan ettikten sonra ulaklar göndermeyi düşünüyordum.”
Mjöllmile bana sırıtarak baktı. Cidden çok faydalı bir adamdı.
“Ah, sana şapka çıkarıyorum Mollie. Hiçbir ayrıntıyı gözden kaçırmıyorsun, değil mi?”
“Aynı şeyi sizin için de söyleyebilirim Lord Rimuru! Tüm bunlarda sergilediğiniz ileri görüşlülük benim altından kalkabileceğim bir şeyin çok ötesinde.”
Birbirimize yine o manidar tebessümlerimizden birini attık. Bence Mjöllmile benim olabileceğimden çok daha büyük bir entrikacıydı ama iltifatı kabul edecektim.
Ayağa kalkıp ciddileşerek devam etti: “Lord Rimuru, bu planınızın başarısız olma ihtimali kesinlikle yok. Bir ulusu bu noktaya kadar getirecek yeteneğe sahipseniz, neredeyse herkesi başarıya ulaştırabileceğinizden eminim!”
“Herkes” kısmından pek emin değildim ama içimi rahatlatmaya yardımcı olduğu kesindi. Mjöllmile kasabamızın yemeklerinden, çevresinden ve sunduğu konfordan fazlasıyla etkilenmiş olmalıydı. Bu yüzden böyle bir tepki veriyordu ve belki de bu, gelecekte vadedilen başarımızın bir işaretiydi.
Ayağa kalkıp ona elimi uzattım. “Sana güveniyorum Mollie!”
“Emrinizdeyim,” diyerek elimi sıkıca sıktı. O andan itibaren, bu işi kotaracağımızdan kesinlikle emin olmuştum.

O gece, Mjöllmile’ın konağında büyük bir akşam yemeği verdik. Sonrasında ikimiz çay eşliğinde rahatlarken, Mjöllmile bir hizmetkârın kulağına bir şeyler fısıldadı ve birini çağırmasını istedi. Bu birisi, daha doğrusu birileri, Bydd ve Gob’emon çıktı.
Gob’emon’un kimliğini gizleyerek Mjöllmile’ı gözetlediğini sanıyordum. Buraya geldiğine göre, adama kendini falan mı tanıtmıştı acaba? Üstelik asıl endişelendiğim şey bu bile değildi.
“Lord Rimuru, anladığım kadarıyla buradaki nazik Gob’emon beni korumak için gönderilmiş?”
Bir an aptala yatsam mı diye düşündüm ama Mjöllmile onun benim emrimle burada olduğunu çoktan anlamış gibiydi. Gizlemeye çalışmanın bir anlamı yoktu.
“Şey, evet— Ama Gob’emon, koluna ne oldu senin öyle?”
İster istemez sormak zorunda kalmıştım. Sağ kolunun yarısı yoktu, dirseğinden kopmuştu.
“L-Lord Rimuru! Ç-çok ama çok özür dilerim!” Başını neredeyse yere değdirecek kadar eğilerek diz çöktü. “Korkunç bir hata yapıp kimliğimi Mjöllmile’a açık ettim. Gördüğünüz gibi bu kol da benim cezamdı.”
Bir açıklama beklercesine Mjöllmile’a döndüm.
“Hadi ama Gob’emon. Kaldır başını. Sakinleşmek için biraz çay iç.”
Gob’emon’u bir sandalyeye oturttu ve hizmetkârın getirdiği çaydan ikram etti. Hepimiz yerimize geçince bana dönüp hikâyeyi anlatmaya başladı.
Meğer görüşmemizden bu yana Mjöllmile gerçekten de birkaç kez saldırıya uğramıştı. Aptal bir adam olmayan Mjöllmile, Bydd ve diğer korumalarına dikkatlerini iki katına çıkarmalarını emretmişti; yine de kimliği belirsiz bir yabancının—yani Gob’emon’un—yardımı sayesinde bertaraf edilen birkaç tehlikeli durum yaşanmıştı. Hesaba kattığımdan çok daha fazla saldırı olmuştu ve sanırım bu yüzden fark edilmişti. Anlaşılan Mjöllmile onun benim adamım olduğunu anlamış ve nezaketen fark etmemiş gibi davranmaya devam etmişti.
Ve sonra olanlar olmuştu. Vikont Cazac, artık sabrı taştığından mıdır nedir, işi ciddiye bindirmeye karar vermişti.
“Ben de işlerimi güvendiğim bir ortağıma devredip bu ülkeye doğru yola çıktım. Anayola ulaştığımda artık güvende olduğumu, kimsenin bana dokunmaya cüret edemeyeceğini düşünmüştüm. Fakat…”
Anayol maceracılar, seyyar tüccarlar ve devriyelerle doluydu. Yolları kardan temiz tutmak için her gün ekipler görevlendirdiğimden, kış mevsimi insan trafiğini pek yavaşlatmamıştı. Böylesine işlek bir bölgede bir saldırı akıl almazdı; gerçekleşse bile güvenlik ekibimiz anında olay yerine ulaşırdı. Yolları sıkça kullanan Mjöllmile gibi biri de bunun fazlasıyla farkındaydı.
Ancak kendine olan güveninin yersiz olduğunu kanıtlarcasına, kafilesi anayolun uç kısmına yakın bir köyde saldırıya uğramıştı.
“Bir köy mü? Bydd’in kazıklamaya çalış— Şey, Bydd ile ilk karşılaştığımız köyü mü kastediyorsun?”
“Evet! Aynen o köy, Lord Rimuru!”
Bydd şimdilerde Mjöllmile’ın koruması olabilirdi ama onunla ilk tanıştığımda oldukça ucuz bir dolandırıcıydı. Gerçi geçmişteki meseleleri deşmeye değmezdi, bu yüzden üstünü kapattım. Gob’emon’u savunmaya yardımcı olmak için çıkagelmişti ve Mjöllmile durumu açıklarken ikisi de onun arkasında duruyordu.
Sonrasında Bydd’in anlattığına göre, siyaha boyanmış bir vagon tarafından yolları kesilmiş ve içinden hepsi B dereceli birkaç canavar fırlamıştı. Eski C dereceli bir savaşçı olan Bydd ve ekibi pek bir şey yapamamıştı; hepsi son dualarını etmek üzere olsalar da köylüleri tahliye etmek ve biraz zaman kazanmak için ellerinden geleni yapmışlardı. Tam o sırada Gob’emon ortaya çıkmıştı.
“Evet, o Gob’emon denen adam hepimizin hayatını kurtardı resmen!”
Mjöllmile da ekledi: “Aynen öyle yaptı. Yalnızca ben değil, orada bulunan herkes ona bir teşekkür borçlu.”
“Fakat yine de başarısız oldum…”
Gob’emon iltifatla pek ilgileniyor gibi görünmüyordu. Böyle bir canavar sürüsüne yenilecek biri değildi ve anlaşılan kısa sürede hepsinin işini bitirmişti. Ardından onların başındaki suçluyu yakalamaya çalışmış, ancak karşısında B-artı seviyesinde bir tehdit olan bir basilisk bulmuştu. Yaratık, Gob’emon’un sağ koluna taşlaştırıcı gaz püskürtmüş, o da daha fazla yayılmadan hemen önce kendi kolunu alelacele kesip atmıştı. Bu durum siyah vagona hızla uzaklaşması için yeterli zamanı kazandırmıştı.
“Başarısız mı oldun? Yani işin arkasındaki adamı yakalayamadığını mı söylüyorsun?”
“Evet, ayrıca Mjöllmile’ın beni fark etmesine de izin verdim…”
Bahsettiği şey bu muydu yani?!
“Bu pek umurumda değil. Korumalık görevin çok daha önemliydi. Ayrıca birader, şu kolu iyileştir önce bir!”
Midemden bir iksir çıkarıp Gob’emon’a uzatmaya çalıştım. Dudaklarını ısırarak almayı reddetti.
“Hayır, bu yara benim tecrübesizliğimin bir sonucudur. Basiliski tek başıma yenemedim ve Bydd ile ekibinden yardım istemek zorunda kaldım. Yaptığım affedilemez bir şeydi; bir kolun eksik olması zorluk çıkarsa da zamanla yeniden uzayacaktır…”
Ne inatçı bir goblindi ama. Ya da gururlu da denebilirdi gerçi ama her şeyi tek başına yapmaya fazla çabalıyordu.
“Gob’emon, Bydd’in yardımına ihtiyaç duyduğun için mi utanıyorsun?”
“Şey… görevim Mjöllmile’ı korumaktı ama onun yerine onu tehlikeye attım…”
“Bir saniye Gob’emon. Meseleyi yanlış anlıyorsun.”
“Öyle mi?”
“Evet. Her şeyi tek başına yapmaya çalışıyorsun. Seninle Gobta arasındaki fark da tam olarak bu.”
Aslında her şeyi özetleyen buydu: emrindekilerle birlikte çalışabilme yeteneği. Gobta hiçbir zaman bütün işi tek başına yapmaya kalkışmazdı. Güçlü canavarlarla savaşırken bile ekibine sürekli emirler yağdırırdı. Daha kolay işlerde elini bile kıpırdatmazdı—gerçi çoğu zaman bilerek tembellik ediyordu belki de—ama Benimaru, ekibinin gelişimini teşvik etmesi bakımından Gobta’nın daha iyi bir komutan olduğunu söylemişti.
Gob’emon ise güçlü bir canavar baş gösterdiğinde hemen öne atılır, tek başına savaşmaya kalkardı. Düşünce tarzını anlayabiliyordum; yetenekliydi, dolayısıyla bu işleri hızlandırırdı ama böyle yapmak ekibinin geri kalanına hiçbir şey kazandırmıyordu. Peki ya Gob’emon yere serilirse ne olacaktı? Bu durum birliğini tamamen savunmasız bırakırdı. Böyle bir karşılaşmadan sağ çıkma şansları konusunda ciddi endişe duyardım.
Benimaru’nun değerlendirmesinin ardındaki mantık buydu ve Gob’emon’un başkalarına güvenmeyi öğrenmesini bu yüzden istiyordum. Mjöllmile emrindekileri yönetme konusunda harikaydı; onu örnek almanın Gob’emon’un biraz olsun olgunlaşmasına yardımcı olacağını düşünmüştüm.
“…” “İşte tam da bu yüzden arkadaşlarına daha çok güvenmeyi öğrenmelisin. Onları pervasızca tehlikenin kucağına at demiyorum. Demem o ki, gücünü biraz idareli kullanmalı ve işler sarpa sararsa onlara el uzatmalısın.”
“B-ben…”
“Ne kadar güçlü olduğunu herkes biliyor. Fakat bu bir birliği yönetmek için tek başına yeterli değil.”
“……”
Gob’emon başını öne eğdi, ben de bu fırsattan istifade iyileştirme iksirini ona doğru fırlattım.
“Aa?!”
Sıvı sağ kolunun her yerine döküldü ve kol gözlerimizin önünde bariz bir şekilde yeniden oluştu.
“Gob’emon, bir süre Mjöllmile’ın yanında kalmanı istiyorum. İstersen Bydd ile adamlarını eğitirsin, istersen de biraz kafa dinleyip rahatlarsın. Kasabanın içinde Mollie’nin korunmaya ihtiyacı olduğunu sanmıyorum, o yüzden bu fırsatı kendini biraz tartmak için kullan, anlaştık mı?”
“L-Lord Rimuru…”
“Çünkü yani hiçbirimiz tek başımıza her şeyi yapamayız, değil mi? Yaptığın bu hatayla bunu öğrendiğini düşünüyorum. Bir dahaki sefere ne yapman gerektiğini düşün yeter, doğru cevabı bulacaksın, tamam mı?”
Ona gülümseyip kemerimdeki katanayı çıkardım ve kendisine uzattım. Şaşkınlıktan gözleri fal taşı gibi açılarak donakaldı.
“Al bunu.”
“A-ama… Görevim…”
“Bak, Mollie’yi buraya sağ salim getirdin, değil mi? Artık senden daha da büyük işler bekleyeceğim. Bu kılıca kalbinin bir aynası gibi bak ve her gece onunla kendi içine bakmaya çalış.”
Gob’emon kibrini ve gururunu yenebilirse, ona her zamankinden çok daha fazla güvenebilecektik.
“Emredersiniz efendim! Sadık hizmetkârınız Gob’emon beklentilerinizi boşa çıkarmayacaktır!”
Gözlerinde alevler parıldıyordu. Her zaman hırslı bir goblindi; uğruna çabalayacağı bir hedef vermek gelişim sürecini hızlandıracaktı. Beklentilerimin her zerresini karşılayacağından emindim.
“Pekâlâ Mollie, benim yerime Gob’emon’a göz kulak olur musun?”
“Ha ha ha! Hiç dert etmeyin efendim. Ben de tam sizden aynı ricada bulunmak üzereydim! Bydd, Lord Rimuru’dan izni kopardık. Umarım Gob’emon’dan alacağın eğitime hazırsındır!”
Anlaşılan ekibe şimdiden kabul edilmişti. Gob’emon artık Mjöllmile’ın dilediğini yapmakta serbest olan bir nevi konuğuydu.
Konaktan ayrıldıktan sonra gece göğüne baktım. Yukarıdaki çeşitli takımyıldızları parlak parlak ışıldıyordu gerçi hiçbiri Dünya’da gördüklerime benzemiyordu.
Yine de o saldırganı merak ediyordum. Arkasındaki kişi sahiden Cazac mıydı? Vikont düzeyindeki bir soylunun, birden fazla canavarla suikast girişiminde bulunacak kaynaklara sahip olduğundan şüpheliydim. B rütbeliler neyse de, B-artı ha? Zengin bir ülkenin kodamanlarından biri falan değilseniz, o yaratıklardan birini evcilleştirmek imkânsızdı…
Bir saniye. B-artı bir canavarı evcilleştirmek isteseniz, bunu başarmak için para tek başına yeterli olur muydu?
【Anlaşıldı. A-eksi dereceli bir çağırıcı olan Thegis, geçmişte B-artı seviyesinde bir Düşük İblis çağırmıştı. Birinin bir basiliski evcilleştirmesi ihtimal dışı değildir.】
Aah, çağırma büyüsü bu işi görebilirdi yani, ha? Canavarı bir vagonda taşımaktan kesinlikle daha pratik olurdu. Fakat Shuna’nın bariyeri dışarıdan kasabaya büyü sızmasını engellese de, anayollar tamamen korumasızdı.
“Güvenliğimizi artırsak iyi olacak,” diye kendi kendime fısıldayarak yola koyuldum.
Mjöllmile, Tempest sakinleri tarafından büyük bir nezaketle kabul edilmişti. Onu yönetim kadromla tanıştırdım, Rigurd da diğerlerine haber verdi ama cidden her şey şaşırtıcı derecede pürüzsüz ilerledi. Bundan sonra benim için çalışma şekline bakınca, kimsenin neden şikâyet etmediğini anlayabiliyordum. Çok geçmeden elindeki insan ve kaynaklara tamamen hâkim oldu; hem insanlara hem de canavarlara görevler dağıttı. Onlar ve yanında getirdiği hizmetkârlarla birlikte göz açıp kapayıncaya kadar eksiksiz bir organizasyon kurdu. Becerikli insanlar harbiden bir başka oluyordu.
Mjöllmile bu yeni şirketini yönetirken, bağlantılarını kullanarak dünya çapındaki önemli şahsiyetlere davetiyeler gönderdi. İç ülkelerden nüfuzlu soylular, her kilit şehrin varlıklı tüccarları, Englesia başkentindeki kodamanlar falan filan. Karlar eridiğinde, Kurucular Festivali başlangıçta hayal ettiğimden çok daha büyük bir ölçekte gerçekleşecekti.
Elbette organizasyon yetenekleri başka alanlara da uzanıyordu: yeni tiyatromuzun gösterileri, arena dövüşlerimizin formatı ve kuralları, Zindan’a giriş ücreti ile orada sattığımız eşyaların fiyatları ve arena alanının etrafındaki tezgâhların envanter ve satış stratejileri. Tüm bunları ilk kez yapıyor olmasına şaşırmıştım; her şeyi düzenlerken adeta sudaki balık gibiydi. Onu Veldora ile de tanıştırdım ve bizimkinin hibachi ızgara konseptini birlikte şekillendirmeyi kabul etti.
Kesinlikle doğru seçimi yapmıştım. Onca çılgın fikrimin arasında onu işe almak muhtemelen en akıllıcasıydı. Onun yetenekleri olmasaydı, tüm bu işin fiyaskoyla sonuçlanma ihtimali bir hayli yüksekti. Benim bu konularda bu kadar becerikli olmama imkân yoktu. Bu adama denk geldiğim için cidden şanslıydım; hünerlerini adeta büyü yaparcasına sergilemesini izlerken içimdeki heyecana engel olamıyordum.

Zaman bazen sahiden de su gibi akıp geçiyor, değil mi? Bütün kasaba artık festival havasına bürünmüştü; sokaklar enerji ve coşkuyla dolup taşıyordu.
Arena inşaatı gayet iyi ilerliyordu. Gobkyuu harika bir ustabaşı olduğunu kanıtlıyordu ve her şey tam vaktinde yürüyordu. Cüce kardeşlerin en küçüğü olan Mildo da izninden dönmüş, çizdiğim planlara kendi dokunuşlarını ekliyordu. Artık yapının estetik, hatta sanatsal bir değeri vardı. Kendisi tam anlamıyla gerçek bir sanatçıydı, bense kesinlikle değildim; bu yüzden yardımı paha biçilemezdi. Her şeyden bıkmış o kibirli soyluları hayretler içinde bırakmaya fazlasıyla yeteceğinden emindim. Üstelik Mildo’nun rötuşları, ilk dövüş turnuvasına bile yetişecek gibi görünüyordu.
Mjöllmile’ın personeli de tezgâhlarını açmış, pratik olsun diye civardaki işçilere satış yapıyordu. Bu iş de gayet iyi gidiyor, oldukça güzel bir hareketlilik yaratıyordu. İkimiz de herhangi bir aksilik beklemiyorduk, bu da insanı rahatlatıyordu. Bu sırada Zindan ise Ramiris ve Veldora’nın ellerine emanetti; sürece daha fazla dahil olmak istiyordum ama boş vaktim hızla tükeniyordu.
Artık Jura Ormanı’ndaki canavar ırklarının çeşitli liderleri, yeni unvanımı kutlamak (ya da belki de nabzımı yoklamak) üzere kasabada toplanıyordu. Birkaç güne yayılacak şekilde, her bir heyetle bir dizi resmi kabul töreni planlamıştık.
Karşılığında himaye elde etme umuduyla İblis Kralı’na sadakatlerini sunmak istiyorlardı; ancak İblis Kralı’nın öyle bir güce sahip olmadığını görürlerse, hiç şüphesiz derhal dişlerini gösterip isyan bayrağını çekerlerdi. Güçsüz bir İblis Kralı’nın boyunduruğu altında refah olmazdı; onları yalnızca yok oluşa giden kestirme bir yol beklerdi ve bunu çok iyi biliyorlardı. Böyle bir akıbetten kaçınmak için harekete geçmeleri son derece doğaldı.
Çok yakın bir zamana kadar tüm Jura, Veldora’nın mutlak ve karşı konulamaz gücü sayesinde korunmuştu. Bu durum Orman’ı zapt edilemez bir kaleye çevirmişti; fakat artık yeni bir İblis Kralı’nın yönetimi altındaydı—öncelikleri ve politikaları henüz meçhul olan, çiçeği burnunda bir İblis Kralı’nın. Bunun tüm canavar liderlerini tedirgin edeceğinden adım gibi emindim.
Hal böyleyken… Hazırladığımız kabul salonunda, küçük platformumun üzerine kurulmuş, tam teçhizat resmiyet içinde sergileniyordum. Bir balçık olarak. Bu durum kendimi kutsal bir sunağın üzerine konmuş masa süsü, gelip geçenin baktığı bir biblo gibi hissettiriyordu.
Oraya sadece Beden Kopyalarımdan birini koymayı teklif etmiştim ama danışman ekibim sadece gülümseyip reddetti. Böyle anlarda bana karşı birlik olmakta üstlerine yoktu. Tek tahminim, arkamdan iş çevirmek için Düşünce İletişimi yoluyla gizli gizli konuştuklarıydı.
Ben de ne istiyorlarsa yapmalarına izin verdim; beni öyle bir süsleyip püslediler ki kımıldayamaz hale geldim. Hatta bugün için özel balçık kıyafetleri bile hazırlamışlardı. Gerçekten pestilim çıkmıştı. Benim için her gün—hatta belki de sabah, öğle, akşam—değiştirilen bir sürü kıyafet… Bir noktadan sonra takip etmeyi bıraktım. Artık bir son verseler içim rahat edecekti ama vakur bir duruş sergilemem gerektiğinden bahsedip duruyorlardı; bu da bana balçık halimin zerre kadar vakur görünmediğini düşündürüyordu.
Neyse, yapacak bir şey yok.
Bu “takdim törenine” katılan herkes, sanki askeri bir onur kıtasının mensubuymuşçasına giyinmişti. Her bir düğme parlatılmıştı, ortalıkta tek bir kırışıklık bile görünmüyordu. Baskı had safhadaydı ve bu kasvetli atmosferin ortasında, aynı şekilde şık giyinmiş olan Rigurd ile Rigur gelen elçilerle ilgileniyordu. Bana tembihlendiği üzere, tek kelime bile etmeden yukarıdan onlara baktım. Zaten konuşmam ortamın ağırlığını bozardı, bu yüzden konuşmak zorunda kalmadığıma sevinmiştim.
Benimaru ve Shuna iki yanımda muhafızlık ediyordu. Arkamda ise Shion, Souei ve Gabil muntazam bir sıra halinde dizilmişti. Ranga, her zamanki gibi gölgemin içine sinmişti.
Sağ tarafta Gobwa ve Kurenai Takımı’nın yüz kadar üyesi vardı; diğer iki yüz kişi ise şehir sokaklarında devriye geziyordu. Hepsi normal güvenlik ekibimizden çok daha güçlüydü; etkinlik sırasında çıkabilecek herhangi bir arızayı anında bastırabilsinler diye bu tedbiri almıştım. Bu esnada sivil kıyafetler içindeki Shion’un Yeniden Doğanlar Takımı da kasabaya göz kulak oluyor, olası bir taşkınlığa daha büyümeden müdahale etmek için tetikte bekliyordu.

Bu arada Diablo ve Hakuro henüz Falmuth’tan dönmemişti. Onlardan önce dönen Gobta, Ranga ve Gabil’in dediğine göre, her şeyi Kuruluş Festivali’nden önce toparlayıp bitireceklerini söylemişlerdi. Görünüşe göre beni böyle kraliyet sahnesine çıkarken göremedikleri için epey hayıflanmışlardı; fakat orada Yohm’un taç giyme törenini halletmeleri gerekiyordu. Bununla birlikte Falmuth yeni bir ülke olarak yeniden doğacaktı ve eminim yapacak bir dünya işleri vardı; bu yüzden töreni kaçırdıkları için onları suçlayamazdım. Diablo bile buraya ancak nadiren uğruyordu, Hakuro’nun ise Uzamsal Hareket yeteneği olmadığından son zamanlarda yüzünü hiç görememiştim. Döndüklerinde kesinlikle onlara teşekkür etmem gerekecekti.
Şu anda cefa çeken tek kişi ben değildim yani. Tüm bunlar fazlasıyla utanç vericiydi ama dişimi sıkıp bu saçma sapan, abartılı ve tantanalı takdim törenini bir an önce aradan çıkarmaya kararlıydım.
Asıl komik olan, farklı canavar ırklarının bana verdiği tepkilerdi. Yapacak hiçbir işim olmadığından, konulduğum yerde adeta bir biblo gibi oturup nutuk atan türlü türlü canavara tepeden bakıyordum.
Canavarların tepkileri genel olarak üç gruba ayrılıyordu: tapınma, gözlemleme veya korku. Gözlem tarafında, beni açıkça küçümseyerek süzen birkaç kişi vardı. Özellikle Büyük Ameld Nehri’nin karşı yakasından gelen yeni tipler bu konuda başı çekiyordu. Ama pek dert değildi. Gücümün zerresini göstersem bana hemen boyun eğeceklerinden emindim.
Gelgelelim, asıl mesele benden ölesiye korkan canavarlardı…
Mesela tam şu anda karşımda tavşan halkından bir heyet duruyordu; aslında insanı andıran ama uzun, sivri tavşan kulaklarına sahip, doğrusu oldukça sevimli bir yarı-insan ırkıydılar. Kurt-insanların aksine, dönüşüm geçiremeyen ve ortalama bir insanla aynı güce sahip, körelmiş canavar-insanlardılar. Üzerlerindeki teçhizat da pek sağlam görünmüyordu; fakat hepsinin Tehlike Sezme yeteneği doğuştan gelişmişti ki bu da Jura Ormanı’nda hayatta kalmak için kesinlikle olmazsa olmaz bir şeydi. Benim o şirin dış görünüşüm onları zerre kadar kandıramamış olmalıydı.
“Ş-şey, b-bizi bugün buraya davet ettiğiniz için ç-çok teşekkür ederiz…”
Karşında korkudan taş kesilmiş biriyle muhatap olmak cidden zordu. Tavşan halkından bazılarının tir tir titrediği gözle görülür haldeydi, bu yüzden söze başlamadan önce onları biraz sakinleştirmemiz gerekti.
“Pekâlâ,” diye gürledi Rigurd’un sesi. “Hükümdarımız, ulu İblis Kralı Rimuru’nun huzuruna kabul edilmiş bulunuyorsunuz. Başınızı kaldırın!”
Tavşan halkının lideri kılını bile kıpırdatmadı. Ya da kıpırdatamadı. Karşısındaki bu tatlı balçık, gözünün içine bakılamayacak kadar tehditkâr bir varlıktı—gerçi bakacak gözüm yoktu ya, neyse. Ama mesele bu değildi. Ben bu insanlara korku imparatorluğu kurmak istemiyordum; aramızda samimi ve açık bir ilişki olsun istiyordum… gelgelelim dışarıdan çelimsiz görünen bir İblis Kralı, böyle ırklar için olsa olsa dehşet verici bir şeydi. Görünüşle gerçek arasındaki uçurum fazlaydı sanırım. Ormanın dört bir yanındaki taşımacılık ve lojistik çalışmalarımızda onların desteğini kazanmak için böylesi topluluklarla az emek harcamamıştık. Belki en başından beri mümkün değildi ama günün birinde onlarla sıradan bir şekilde iletişim kurabilmeyi cidden çok isterdim.
Federasyonu ilk kurduğumda buçukluklar ve koboldlar da böyleydi; gerçi tüccarlık yapmalarına izin verdiğimizde koboldlar bize güvenmeye başlamıştı. Temsilcileri Koby ile artık eski savaş yoldaşı gibiydik ve sürekli birbirimizle olası iş fırsatlarını paylaşıyorduk.
Benim gözümde bu tavşan halkı da ormandaki diğer tüm zayıf ırklar gibi eşitti. Duruşumu bozmayıp halkımı yalnızca dövüş yeteneklerine göre değerlendirmediğimi bir şekilde anlatmam gerekecekti. Belki ilk başta bana inanmayacaklardı ama bunu zamanla çözerdik. Ben de öylece oturup önümde yerlere kadar eğilen tavşan halkının seğiren kulaklarını seyrettim.
“Korkmanıza gerek yok. Lord Rimuru, kendi himayesindeki herkese eşit muamele edeceğini belirten, adil ve cömert bir liderdir. Lütfen, kendisiyle birkaç kelam etmekten çekinmeyin,” dedi Rigurd tok bir ses tonuyla.
Temsilci sonunda başını kaldırdı. Genç ve oldukça yakışıklı biriydi fakat gözlerinin altında derin halkalar vardı. Fazla çalışmaktan mı yoksa gerginlikten miydi acaba?
“U-Ulu İblis Kralı Rimuru, lütfen tavşan halkının en içten sadakatini kabul buyrun…”
Ona doğru başımı güven verircesine salladım. Bu hareket adamı rahatlatmış gibiydi. Omuzlarından koca bir yükün kalktığını neredeyse gözlerimle görebiliyordum.
“Gördün mü?” Rigurd yüzünde güller açarak konuştu. “Sana söylemiştim. Gerilmene hiç lüzum yok!”
“Ha… ha-ha…! Şey, aslında buraya kızımı da getirmiştim ama kasabaya girdiğimiz anda öyle bir yerinde duramaz oldu ki korkarım gözümün önünden kaybettim…”
“Ha-ha-ha! Evet, şu an tüm kasaba festival çılgınlığı yaşıyor. Genç bir kızın merakına yenik düşmesini gayet iyi anlayabiliyorum!”
“Ah, o kadar mahcubum ki… Bir anlığına gözümü ayırdım ve kim bilir nereye kaçtı gitti. Lord Rimuru’ya saygısızlık etmesin diye onu köyde bırakmak istemiştim fakat çok ısrar etti…”
Bu lider, kızı kasabada bir arbede çıkaracak diye paniklemiş olmalıydı. Demek bütün o gerginlik sadece benden çekindiği için değilmiş ha? Bunu öğrendiğim iyi oldu. Zayıf ırkların benden zaten olduklarından daha fazla korkmalarını istemiyordum. Yine de genç bir tavşan kız ha…? Tavşan kulaklı güzel bir genç kız kesinlikle görülmeye değer olurdu doğrusu. Umarım öyle bir fırsat geçerdi elime.
Bunları düşünürken, belki de olmam gerekenden biraz daha samimi bir dille konuşmaya başladım.
“Madem o kadar meraklı, buradaki tüm modayı ve yenilikleri can kulağıyla inceliyordur, öyle değil mi? Eminim senin için harika ve güvenilir bir halef olacaktır.”
Benden doğrudan gelen bu iltifat lideri gözle görülür şekilde duygulandırdı.
“Böylesine… böylesine nazik sözler, Lordum! Fırsatım olursa kızım Framea’yı size takdim etmekten büyük mutluluk duyarım.”
Önümde saygıyla eğildi. Görünüşe göre aradaki buzları biraz olsun eritebilmiştik. Rigurd ardından ona siyasi meseleler hakkında biraz bilgi verdi ve tavşan halkının resmen benim hâkimiyet alanımın bir parçası olduğu konusunda oracıkta anlaştılar. Sunaktan nihayet ayrılmadan önce birkaç kez daha eğilerek selam verdi. Sıradaki ziyaretçi huzuruma getirilirken içimden, umarım bu durum insanlara o kadar da korkutucu biri olmadığımı gösterir, diye geçirdim.
Bu ziyaretçi, huzura kabul edilmeyi bekleyen diğer canavarlara şöyle bir göz attıktan sonra önümde diz çöktü. Bu adamı tanıyordum; Gabil’in babası ve kertenkele-adamların şefi Abil’di. Onu görmek bana eski güzel günleri hatırlattı—ya da artık neredeyse bambaşka biri gibi görünmüyor olsaydı hatırlatırdı. Hayatının baharında, köşeli çeneli heybetli bir savaşçıya dönüşmüştü. Ona bir isim vermek onu bu noktaya, yani eskisinden çok daha fazla insansı bir görünüme sahip bir dragonewt‘a evrimleştirmiş olmalıydı. Gabil pek o kadar değişmemişti gerçi ama Souka neredeyse tamamen insana dönüşmüştü; yani belki de bu durum kişinin kendi arzusuna bağlıydı.
“Son görüşmemizin üzerinden çok uzun zaman geçti, Lord Rimuru. İblis Kralı… şey, İblis Krallığı mertebesine yükselmiş olmanız beni ziyadesiyle bahtiyar etti ve hepimiz, şey, bizler…”
Abil tuhaf bir şekilde kaskatı kesilmişti. Muhtemelen meselenin “tapınma” tarafında yer alıyordu. Gabil’in kendisi bile İblis Kralları’nın o kadar da panik yapılacak bir şey olmadığını söylemişti. Benim nasıl biri olduğumu zaten biliyor olması gerekirdi, öyleyse bu gerginlik de neyin nesiydi?
Cevabımı gayriresmî ve rahat bir tonla vermeye çalıştım. “Selam, Şef. Seni tekrar görmek güzel. Burada resmiyete hiç gerek yok. Hepimiz aynı federasyonun parçasıyız, değil mi? Böyle güzel çalışmaya devam edin.”
Benimaru kıs kıs güldü, Shuna ise bana bakıp iç çekti ama pek umurumda değildi.
“Mesele o kadar basit değil, Lord Rimuru. Bir İblis Kralı olarak fevkalade bir varlığa dönüştünüz. Yalnızca bizim lordumuz değil, tüm Jura Ormanı’nın fiilî hükümdarısınız…”
Abil her zamanki gibi gereğinden fazla ciddiydi. Ama onun bu huyunu seviyordum.
“Pekâlâ, pekâlâ. Şu an bulunduğumuz bu salonda başka hiçbir ırk yok. Öyle kasılmana hiç gerek yok. Oğlun Gabil, benim liderliğim altında canla başla çalışıyor. Yönetimimin dört dörtlük bir parçası haline geldi. O olmasaydı bunları başaramazdım.”
Gerginliği biraz yatıştırmak için Gabil’in adını araya sıkıştırmaya karar verdim; böylece Abil’e oğlunu hatırlatıp onu artık aileye geri alması gerektiğinin üstünü kapalı çıtlatmış olacaktım.
“Ah, sizin haşmetinizi sarsmak imkânsız, Lord Rimuru. Demek o işe yaramaz oğlum size faydalı olabildi ha? Kendisi iflah olmaz bir ahmaktır, bu yüzden…”
Niyetimi fark etmiş olmalıydı. İşin aslı, Gabil hâlâ Abil’in ailesinden aforoz edilmiş durumdaydı; bu yüzden bir vesile olmadan oğlunun halini hatırını sormanın münasebetsizlik olacağını düşünmüş olmalıydı. Artık konuyu ben açtığıma göre bir mahsuru kalmamıştı. Eski mert ve kendinden emin tavrının geri gelmeye başladığını şimdiden görebiliyordum.
“İflah olmaz mı? Hiç de bile! Araştırma ve geliştirme departmanımızın başına onu geçirdim ve benim için harika işler çıkarıyor. Öyle değil mi, Gabil?”
“Ne? Ah—evet!!”
Bu sırada olan biten karşısında kaskatı kesilmiş olan Gabil kulaklarına kadar kızarmıştı; birdenbire konuşmaya dahil olması beklenince sesi çatallaştı.
“Şu aptal velet…”
Gabil paniklemeye devam ederken ben de Hükümdar Hırsı yeteneğimi hafifçe serbest bıraktım. Bu kadarı herkesin dikkatini yeniden üzerime çekmeye yetti.
“Kertenkele-adamların şefi Abil… Her ne kadar bir İblis Kralı olsam da, federasyonumun bir üyesi olarak desteğini sürdürmeni rica ediyorum.”
“Emriniz başım üstüne! Bana bahşettiğiniz isim üzerine yemin ederim ki size olan sadakatimi asla unutmayacağım!”
Başını derin bir saygıyla öne eğerek yerlere kadar eğildi. Tipik bir asil savaşçıydı ve bu son derece resmi ortamda bile duruşunun hakkını fazlasıyla veriyordu. Başımı sallayarak karşılık verdim, ardından hâlâ panik içindeki Gabil’e kaçamak bir bakış attım.
“…?!”
Bazen gerçekten çok kalın kafalı olabiliyordu. Sanırım o bakışın ne anlama geldiğini kavrayamamıştı. Üstelik bunun balçık formunda olduğum ve gözlerim bulunmadığı için olmadığına da emindim.
Rigur bıkkın bir tavırla koştura koştura Gabil’in yanına gidip kulağına fısıldadı. “Lord Rimuru, babanla baş başa konuşmanızı istiyor. Şimdi seni aileye geri kabul etmezse, uzun bir süre daha böyle bir fırsat bulamayacağının farkındasın, değil mi? Ayrıca görüşmediği bir oğlunun onca büyük iş başarması, Şef Abil’i de şüphesiz zor bir durumda bırakıyor…”
Aferin sana, Rigur. Bizim Gabil’in aksine ne demek istediğimi şıp diye anlamıştın.
Bu tane tane açıklama nihayet Gabil’in kafasındaki sis bulutunu dağıttı. Hâlâ biraz eli ayağına dolaşmış bir halde bana selam durdu ve Abil’e eşlik ederek salondan çıktı.
Sırada, her birinin yanında ufak birer maiyet bulunan çeşitli yüksek ork kabile şefleri vardı. Yanlarında muhafız getirmeyecek kadar bana güveniyor olmalıydılar; maiyetleri çoluk çocuk ve torunlardan oluşuyordu. Yiyecek durumlarının fazlasıyla düzelmesiyle birlikte hayat onlar için bariz şekilde çok daha kolaylaşmıştı. Artık çocuk sahibi oluyorlardı ve bu çocukların bizzat kendileri de yüksek ork olarak doğuyordu; bu duruma öyle şaşırmış ve sevinmişlerdi ki onları bana göstermek istemişlerdi.
E yani, neden yüksek ork olmasınlardı ki? Görünüşe göre bu, düşündüğüm kadar çantada keklik bir durum değilmiş. Normal şartlarda sadece sıradan ork olurlardı; yüksek orka dönüşme mutasyonu, nesil açısından bir kereliğe mahsus bir hadise olarak görülüyordu. Aralarındaki doğum oranlarının düşmesiyle birlikte her birini büyütmek için daha fazla zaman ve emek harcayabileceklerini tahmin ediyordum. Bizim için yeni nesil iş gücü haline geleceklerinden emin olmak istiyordum. Böyle düşününce çocuklar sahiden de birer hazineydi—hangi dünyadan ya da hangi türden bahsederseniz bahsedin asla değişmeyen bir gerçekti bu.
İsimlerin nasıl aktarıldığı konusunda biraz endişeliydim ama görünüşe göre işler gayet iyi gidiyordu. O isimleri neredeyse rastgele koymuştum ama sanırım hepsi onlara yeterince doğal gelmişti, yani… ne âlâ? Sanırım mesele sadece alışmaktan ibaretti. Birine uzun süre herhangi bir şeyle seslenirseniz, eninde sonunda üstüne yapışır zaten. Zaten isimlere gerçekten ihtiyaçları da yoktu, belki de boş yere kuruntu yapıyordum.
İçim tamamen rahatlamış bir şekilde yüksek orkları ve maiyetlerini uğurladım.
Sırada günün son grubu vardı; kertenkele-adamlar ve yüksek orklardan sonra Jura Ormanı İttifakı’nın diğer önemli aktörleri olan treantlar. Aslına bakarsanız teşrif edenler sadece Treyni’nin küçük kız kardeşleri olan dryadlar Traya ve Doreth’ti. Ama ne yaparsınız, treantlar zaten hareket edemiyordu. Elden bir şey gelmezdi. Üstelik dryadlar treantların temsilcisi olarak hareket ettiği için ortada bir sorun da yoktu.
Treant kolonisini düzenli olarak ziyaret ediyordum; Zegion ile Apito orayı gayet iyi koruyordu ve onlardan düzenli olarak yüksek kaliteli bal sevkiyatı alıyorduk. Dolayısıyla bu huzura kabulün atmosferi oldukça rahattı.
“Sizi tekrar görmek ne büyük şeref, Efendi Rimuru. Bir İblis Kralı olarak atanmanızı tebrik ederiz.”
“Lütufkâr korumanızı bizden esirgemeye devam edeceğinizi umuyoruz.”
İkisi de hiç çekinmeden bana gülümsedi. Bu beni büyük bir zahmetten kurtarmıştı.
Böylece birbirimize son gelişmelerden bahsettik. Şimdilik özellikle ters giden bir şey yoktu. Bildirilen tek gerçek sorun, Jura Ormanı civarındaki büyü zerreciklerinin (magicules) seyrelmesiydi; bu da ulaşımı bir nebze zahmetli kılıyordu.
İkisi de tıpatıp Treyni’ye benziyordu ve içlerindeki muazzam büyü gücünü hissedebiliyordum; fakat anlaşılan çevrelerindeki düşük büyü yoğunluğundan yine de etkileniyorlardı. Nitekim Doreth gözüme biraz solgun ve bitkin görünüyordu.
“Hmm… O kadarını düşünememiştim. Muhtemelen anayollar boyunca uzanan büyü bariyerleri işini yapıyor. Buna bir çare düşünsem iyi olacak…”
“Ah, hayır, o kadar da ciddi bir sorun değil.”
“Biz kardeşler karşınızda gördüğünüz bu büyülü bedenleri oluşturmak için büyü zerreciklerini kullanıyoruz ve bariyerlere karşı biraz daha hassasız, hepsi bu.”
“Fakat bunun haricinde, Efendi Rimuru…”
“Görüşmemiz gereken çok mühim bir konu var!!”
Bunu o kadar da önemli görmüyorlardı. Jura civarındaki varlıkların pek azı böylesi büyü zerreciği yoğunluklarından etkilenirdi; dryadlar ve treantlar da bunların arasındaydı. Bu yüzden bugün görüştüğüm son kişiler olduklarından, o gece konuşmamıza özel bir odada devam etmeyi teklif ettim.
………
……
…
Odaya adımımı attığım anda ikisi bir ağızdan konuştu.
“Sizinle konuşmak istediğimiz mesele şuydu…”
“Tıpkı yüce ablamızın yaptığı gibi, biz de o güzeller güzeli peri kraliçesine hizmet etmek istiyoruz.”
Şimdi düşününce, şu “peri kraliçesi” unvanı hiç hoşuma gitmiyordu. O minicik şey için fazla abartılı, fazlasıyla cafcaflıydı. Bir de güzel ha? Zihnimde sırıtan bir Ramiris canlandı. İmkânı yok. Güzel falan değildi. Kesinlikle bambaşka şeyleri hayal ediyorduk, bundan adım gibi emindim. Eğer Ramiris güzelse, kendi görünüşümün temeli olan Shizu’ya bir tanrıça diyebilirdiniz. Artık alışmıştım ama geçmişte ben bile kendi görünüşüm karşısında büyülenmiştim.
Yanımda gelen Benimaru ve Shion da benimle aynı fikirde gibiydi—fakat Traya ile Doreth onlara hiç aldırış etmedi.
“Bu sadece bizim değil, tüm treantların ortak fikridir.”
“Ve duyduk ki tam da bu kasabada…”
“… Leydi Ramiris ikametgâhını kurmuş.”
“Eğer öyleyse, ona birazcık olsun hizmet edebilmeyi umut ediyoruz…”
Kendilerine has o ardışık konuşma tarzlarıyla, Ramiris’e hizmet etmelerine izin vermem için bana yalvardılar. Zaten başka bir efendi talep etmişlerken, onlardan bana hizmet etmelerini istemem zor olurdu sanırım. Üstelik ablaları Treyni zaten çoktan Ramiris’in olmuştu. Karşı çıkmak için gerçek bir sebebim yoktu.
“Şey, kendisine sormak ister misiniz?”
“… Ne?!”
“Buna izin var mı gerçekten?”
Tepkileri hem ani hem de pek şiddetliydi.
Böylece Ramiris’in yerine gittik; vardığımızda Beretta sessizce çalışıyor, Treyni ise perinin kaprislerini yerine getirmek için adeta perişan oluyordu. Vay canına, Beretta’nın işi cidden zor olmalıydı.
Fakat tam böyle düşünürken:
“Ahhh, Leydi Ramiris, öylesine büyüleyicisiniz ki…”
“Her zamanki gibi çok güzelsiniz—ve ne kadar da zarif! Bizim hizmet edebileceğimiz mükemmel efendisiniz!”
Tıpkı eskisi gibi Traya ve Doreth onun karşısında sevinç gözyaşlarına boğuluyordu.
Treyni karşılık olarak yalnızca başını salladı. Bu noktada kimden bahsettiklerinden pek emin olamıyordum. “Zarif”, onu tanımlamak için kullanacağım en son kelimelerden biriydi.
“Duydun mu bunu?” Ramiris burnundan soluyup başını gururla dikti. “Hey—hey, duydun mu bakalım? Artık beni öyle küçümsemesen iyi edersin, duydun mu?”
Yahu bir sus be. Şimdi odanın içinde uçuşuyor, o ufacık boyuna bakmadan elinden geldiğince bize caka satıyordu. Neyse, ne yapalım. İltifat almayı herkes sever. Fakat buna bakılırsa dryadların sorusunun cevabı gayet net görünüyordu.
“Eee, Ramiris? Bence sadece bu ikisi değil, bütün treantlar da sana hizmet etmek istiyor.”
“Ha? Ama…”
Ramiris bana tereddüt dolu bir bakış attı. Sanırım şehrimde hâlâ bir asalak gibi yaşadığını hissediyordu. Bu yüzden ona bir can simidi uzattım.
“Onları senin labirentine taşımaya ne dersin? Canavar-insanların kampını hiç zorlanmadan taşımıştık, treant kolonisini taşımak bundan çok mu zor olabilir ki?”
Yoksa aradaki mesafe bir sorun mu yaratıyordu? İstediği herhangi bir yerden labirente açılan bir koridor oluşturabileceğini söylediğini hatırlar gibiydim…
“Emin misin?” Gözleri parlayarak başını salladı. “O halde hemen yarın yola koyuluyorum! Ustamdan biraz güç ödünç aldığımda bu labirenti genişletmek çocuk oyuncağı olmuştu, hem ben de biraz güç kazanmış gibi hissediyorum. Boş katlardan bazılarını bir balta girmemiş orman alanına dönüştürmek epey eğlenceli olurdu doğrusu!”
Veldora’dan güç ödünç alma kısmı beni biraz endişelendirdi ama neyse, boş verelim.
“Fakat Jura Ormanı’nda yaşayan varlıklar olarak, Efendi Rimuru’nun yönetimi altına girmeleri gerekmez mi?” diye araya girdi Treyni.
Bu konuda endişelenmiş olmalıydı. Ancak yüzünün her halinden hevesli bir beklenti içinde olduğu okunuyordu. Kız kardeşleriyle birlikte yaşamayı çok isteyeceği aşikârdı—ve daha önce de söylediğim gibi, onları reddetmem için hiçbir sebep yoktu. Ramiris labirenti bizzat yönetiyordu; orası onun yaşam alanlarını ve benim idareme bırakılan bir bölgeyi barındıran eşsiz bir alandı. Onun kontrolü altındaki kısımları belki de Tempest sınırları dışında, özerk bir bölge olarak tanımalıydım.
Bunu onlara açıklayarak buraya taşınmalarına hiçbir itirazım olmayacağını belirttim. Labirent üzerindeki hâkimiyeti mutlaktı ve üstelik asıl efendilerine yeniden kavuşmaları onlar için de güzel olurdu.
“Bizler, treantlar ve dryadlar olarak, bundan böyle Leydi Ramiris’in kutlu himayesi altına girmeyi arzu ediyoruz.”
“Bunun bencilce bir istek olduğunun farkındayız, ancak bunun için izninizi alabilir miyiz?”
İzni alacaklardı tabii ki.
Treant kolonisi, canavar-insanların kampının bulunduğu 95. Kat’a yerleştirilecekti. Yüzölçümü olarak en geniş kattı; üç milden biraz daha geniş yarıçapa sahip daire şeklinde bir alandı, bu yüzden üzerinde çalışabileceğimiz bolca yerimiz vardı. O kata bir dinlenme tesisi kurmayı da planlıyordum, dolayısıyla bu durum o iş için de biçilmiş kaftan oldu. İnsanlar ormanda yürüyüş yapmanın ne kadar ferahlatıcı olduğundan bahseder durur; dinlenme noktamızın da öyle kasvetli ve ruhsuz bir yer olmasını istemiyordum zaten.
Taşınma günü oldukça hızlı geçti. Doğrusunu söylemek gerekirse, taşınma gününden ziyade taşınma anı gibi bir şeydi. Ramiris treantların bulunduğu yerde labirente açılan bir kapı açtı ve hepsini doğrudan içeri taşıyıverdi. Asıl süreç birkaç saat sürdü ama tek gereken her bir treantın yanına bir kapı açmaktan ibaretti, bu yüzden son derece basitti.
Artık Ramiris’in hükmedeceği çok daha geniş bir hâkimiyet alanı, benim de üzerinde çalışabileceğim daha dengeli bir labirentim vardı. Havalandırma bir yana, büyü zerreciklerini (magicules) yönetmek artık çok daha kolaydı ve treantlar da bundan daha iyisini isteyemezdi. Havadaki yüksek büyü yoğunluğu sayesinde hepsi enerjiyle dolup taşıyordu.
Geçici barınaklarında yaşayan canavar-insanların hiçbirinin de bir şikâyeti yoktu. Treantlar genelde gayet sakindir, çoğunlukla uyur ve sıradan ağaçlar gibi görünürler—üstelik canavar-insanlar er ya da geç Canavar Krallığı’na dönecekleri için şimdilik biraz komşularının olmasını dert etmiyorlardı. Hatta tüm katı yaşamak için daha rahat bir hale getirdiği için onları memnuniyetle karşıladılar bile.
Ayrıca labirentin bakımına yardımcı olmaları için dryadlardan bir söz almışlardı—daha doğrusu dryadlar yardım etmek için bizzat gönüllü olmuştu. Treyni, “Bizim için bir cennet yaratıldı, bu kadarcık yardım çocuk oyuncağı kalır,” dedi. Kız kardeşleri ve diğer dryadlar da başlarını sallayarak onu onayladılar.
………
……
…
Böylece labirentin içinde küçük bir orman köyümüz ve hiç beklenmedik yardımcılarımız olmuştu.
95. Kat, beşin katı olduğu için güvenli bir bölgeydi. Nasılsa elimizde bir sürü fazladan kat olduğundan, 91’den 94’e kadar olan katları depo alanı, bahçeler için sera ve işleme tesisi olarak kullanmaya karar verdim. Daha net belirtmek gerekirse; 91. Kat metal cevheri deposu, 92. Kat büyü çeliği (magisteel) üretim tesisi, 93. Kat bir bahçe ve 94. Kat ise bal üretimi için başka bir tesis barındıracaktı. Ayrıca 95. Kat’a kadar serbest geçiş vardı, bu da hareket etmeyi kolaylaştırıyordu; 95’in merkezindeki kayıt noktası ise yukarıdaki diğer katlara açılan kapılar ile aşağıya doğru inen tekinsiz, tek bir merdiven içeriyordu.
Bütün fizik kurallarını neşeyle hiçe sayan ama yine de tıkır tıkır işleyen son derece elverişli bir düzendi bu.
Bu arada, 90. Kat’taki bölüm sonu canavarını yenmek 95. Kat’a inen merdivenlere erişim sağlıyordu—buraya kadar gelmeyi başardıysanız size ufak bir kestirme sunmaktan mutluluk duyardım. Asıl cehennem gibi olan nihai mücadeleniz 96. Kat’ta başlayacaktı ve yola devam etmeden önce doğal olarak dinlenmek ve tüm ekipmanlarınızı gözden geçirmek isterdiniz. Aşağı inen merdivenden önce bir kapı koyup yanına da aşağıdaki tehlikeleri açıklayan bir uyarı levhası astığımdan emin oldum; ayrıca kapının yakınına bir han ile silah/zırh dükkânı yerleştirmeyi planladım.
Bu han, labirentteki diğer güvenli bölgelerle bağlantılı olacaktı. Kapıların hepsi birbirine bağlıydı, bu da bu düzeni kurarken fazlasıyla işe yaramıştı. Bu sırada dükkân, başka hiçbir yerde bulunamayacak değerli ekipmanları vitrininde satışa sunabilirdi. Çok fazla müşteri görme ihtimalimiz düşüktü, bu yüzden dükkânın her şeyden ziyade benim için bir hobi olacağını tahmin ediyordum.
Aşağıdaki dükkâna kendi yaptığım bazı şeyleri koymanın hayalini kurarken bu fikri Mjöllmile ile tartışmaya karar verdim.
Böylece kabul odasında gün boyu canavar türleriyle konuştuktan sonra akşamın büyük bir kısmını Ramiris’e ve yeni tebaasına taşınmalarında yardım ederek geçirdim.
İnşa ettiğimiz bu yeni kat, zamanla başlı başına ormanlık bir şehre dönüşecekti. Adına Labirent Şehri dedik—Zindan’ı aşmayı başaranlar için nihai bir vaha, ziyaretçilerine hayal bile edemeyecekleri kadar güç bahşeden fantastik bir kasaba…
ancak o zamanlar, işlerin bu noktaya kadar varacağını henüz hayal etmemiştim.

Ertesi günkü programım, yeni fethettiğim topraklardaki en büyük hizipler de dâhil olmak üzere, nispeten daha güçlü türlerle görüşmeyi içeriyordu. Çoğunun yine “gözlemci” tarafında yer alacağını düşünüyordum ki huzur odamın önündeki kargaşayı fark ettim.
Birkaç farklı hizip hararetli bir şekilde ağız dalaşına tutuşmuştu. Shuna kaşlarını çatmış onlara bakıyor, Shion’un gözlerinden ise güçlükle bastırdığı bir öfkenin kıvılcımları saçılıyordu. Vay başıma gelenler. Umarım bu iş tatlıya bağlanır…
Bunlar bovoidler ve equinoidlerdi. Her iki taraf da yanlarında bir düzine kadar savaşçı getirmişti ve şu anda birbirlerine gözdağı vermeye çalışıyorlardı. Meğer araları pek iyi değilmiş—hatta bir asırdan uzun süredir savaşıyorlarmış. Benimle ilk kimin görüşeceğini belirlemek için kavga ediyorlardı. Rakiplerinden önce himayemi almanın kendilerine üstünlük sağlayacağını düşünüyorlardı sanırım, ama ben gerçekten bu işe bulaşmak istemiyordum. Benim içinse sadece bir baş ağrısından ibaretti.
İki ırk kapının yanında dikilmiş, birbirlerini kolluyordu. Durum her an fiziki bir kavgaya dönüşecek gibi duruyordu—ve Jura Ormanı’nın besin zincirinde üst sıralarda yer aldıkları düşünüldüğünde, ikisi de oldukça ürkütücü birer mevcudiyetti.
Boğa boynuzlu bir büyü doğumlu ilk olarak bana seslendi. “Ah, İblis Kralı! Savaşta dişli bir müttefik istiyorsan, ilk bize başvur! Bovoidlerin senin safına katılmasına izin ver, böylece ormanda tam bir otoriteyle caka satabilirsin! Şu pısırık equinoidlerin kökünü tamamen kazıdıktan sonra da bu ormanda bize kafa tutabilecek tek bir ırk bile bulamazsın!”
Zerre korku duymadan bu bildiriyi bana sunacak kadar cüretkârdı doğrusu ve bu sözlerinin arkasında duracak gücü de vardı. İlk karşılaştığım ogrelerden ve kertenkele-adamlardan daha fazla büyü enerjisine sahip olduğu kesindi. İhtiyatlı bir tahminle, grupta birkaç A seviye savaşçı olduğunu söyleyebilirdim. Yüz yıllık bir savaş sürdürmek için böylesi bir güce ihtiyaç duyulurdu zaten; saf savaş yeteneği açısından bakılırsa Jura Ormanı’nın sunabileceği en iyi savaşçılar olabilirlerdi.
Fakat ben cevap veremeden equinoidlerden biri öfkeyle patladı. “Hah! Ahmak! Aklı başında her İblis Kralı, equinoidlerle birlik olmanın bariz en doğru karar olduğunu görecek ferasete sahiptir. Aksini iddia etmeye cüret eden kim varsa, o bovoidlerden başlayarak hepsini yok edeceğiz!”
Epey sert sözlerdi. Bu adamlar cidden çok fevriydi… ve yorucuydu. En azından tavşan halkı, dışarıdan balçık gibi görünmeme aldanmayacak kadar akıllıydı.
Ama… bir saniye. Evet, yoruculardı ama onları gördüğüm an aklıma bir fikir geldi. Ne de olsa içinde bir iki minotor olmayan bir labirent tamamlanmış sayılır mıydı?
Bu yaratıklar Yunan mitolojisinde övgüyle bahsedilen efsanevi varlıklardı—fakat yirminci yüzyılın başlarında insanlar Girit’teki antik Knossos tapınağını keşfettiklerinde, labirentin gerçekten var olduğunu düşündüren bir yeraltı bölümüyle birlikte karmaşık bir geçitler ağı bulmuşlardı. İçeride boğa başlı bir labirent muhafızı olmayabilirdi belki, ama bolca boğa temalı fresk ve benzeri şeyler vardı. Daha o zamanlarda bile labirentler ve minotorlar birbiriyle ayrılmaz bir ikiliydi.
Ve… İtiraf etmeliyim ki, karşımda duran bovoidler tıpkı gerçek hayatta bir minotorun nasıl görünmesi gerekiyorsa öyle duruyordu. Diğerlerinden bir boy daha iri olan liderleri, adeta buram buram tekinsiz bir enerji saçıyordu. Labirentimiz konu bölüm sonu canavarları olunca biraz zayıf kalıyordu. Sadece 10, 20 ve 30. Katlar için yaratıklar seçmiştim—fakat bu lider herifin 40. veya 50. Kat’ı tutabilecek kumaşa sahip olduğunu düşünüyordum. Ne olursa olsun onu istiyordum. İçimdeki bu arzuya karşı koyamıyordum.
Ne yazık ki bu canavarlar bana pek sadık kalacak gibi görünmüyordu. Muhtemelen beni sadece arkalarını yaslayabilecekleri iyi bir hami ya da işveren olarak görüyorlardı. Mevcut düşmanlarını yok edebilmek için bu ilişkiyi bir koz olarak kullanmak istedikleri açıktı. Kendime karşı dürüst olursam, çıkarılabilecek tek sonuç buydu.
Bu yüzden üzerlerine azıcık Lord Heybeti salıverdim. Ne kadar müthiş olduğumu görürlerse belki hizaya girerlerdi ve— Oha. Hiç fark etmiş gibi görünmüyorlardı. Tam önlerindeydim ama onlar hâlâ birbirlerine dik dik bakıp bağırışıyorlardı. Daha sert önlemler alıp onları “ehlileştirmeli” miydim?
Fakat ben seçeneklerimi tartarken, bariz bir şekilde tepesi atmış olan Rigurd öne çıktı. “Lordumuzun huzurunda böylesi bir saygısızlık göstermeye ne cüretle kalkışırsınız! Anlaşılan ben, Rigurd, hepinize haddinizi bildirmek zorundayım!”
Normalde gayet nazikti, kasabadaki idari işleri canla başla yürütürdü ama Rigurd’un gizli gizli vücut çalıştığını biliyordum. En azından Gobta ve Rigur gibi gençlerden daha güçlüydü—ve paladinler saldırdığında sergilediği performans düşünülürse, içinde kesinlikle bir savaşçı ruhu yatıyordu. Bana kalırsa buradaki her iki hizbin liderinden de daha güçlüydü.
“Ne? Şu kendini dünyanın hâkimi sanan bürokrata da bakın hele!”
“Bir İblis Kralı uşağının bize laf atmasına pabuç bırakacak değiliz!”
Liderler hemen karşılık verdi, genç yancıları da böğürerek onları onayladı.
Daha önce beni küçümseyenler olmuştu ama hiç bu kadar kötü muamele gördüğümü hatırlamıyordum. Bunlardan önceki herkesi dize getirmek için ufacık bir Lord Heybeti yetmişti. Kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki etraflarında ne olup bittiğinden bihaberdiler. Hor görülmenin korkulmaktan daha iyi olduğunu düşünürdüm ama iş bu raddeye varacaksa fikrimi yeniden gözden geçirmem gerekebilirdi.
Yine de ufak bir ders akıllarını başlarına getirmeye yeterdi. Rigurd bana baktı. Tam izin vermek üzere başımı sallamıştım ki:
“Ne?!”
“… Bu da ne…?”
“… Aman tanrım, bir sorun mu var?”
“Hıh. Sorun değil.”
Kasabanın dışından muazzam bir baskı dalgası hissettik. Biri Shuna’nın etrafa kurduğu bariyeri aşmıştı ve çok geçmeden bir canavarın—hayır, muhtemelen büyü doğumlu birinin devasa aurasını ve muazzam büyü gücünü hissettik. Bu hareketine bakılırsa, buraya dostça niyetlerle gelmediği açıktı. Sığır-adamlar ve at-adamlar benim Hükümdar Hırsımı fark etmemiş olabilirdi ama panik dolu nefes alış verişlerine bakılırsa, bunu kesinlikle hissetmişlerdi.
“Ne muazzam bir güç…”
“N-neler oluyor, İblis Kralı? Kendi türünden biri tarafından mı saldırıya uğruyorsun?”
Şimdiye kadar Jura Ormanı, iblis kralları arasındaki bir mukavele ile korunmuştu. Buradakiler büyük konuşuyordu fakat boylarından çok büyük işlere kalkışmışlardı. Gerçek bir tehdit karşısında, ne kadar aciz olduklarını kabullenmek ve gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalmışlardı.
Artık onlarla uğraşacak vaktim yoktu. Onları bölüm sonu canavarı yapma fikrini çöpe atmaktan nefret etsem de—ki kulağa çok havalı geliyordu—yapacak başka işlerim vardı. Anında insan formuma büründüm ve haykırdım: “Gidiyoruz!” Benimaru ve diğerlerine dönerek.
“Emredersiniz efendim!”
“Nasıl emrederseniz.”
Kargaşanın kaynağına doğru koştum.
………
……
…
Olay yerine vardığımda, Kurenai Birliği’nden on kadar üyenin üç adamı kuşattığını gördüm. Yerde birkaç güvenlik görevlisi, kapı muhafızı ve Yeniden Doğanlar Birliği askeri yatıyordu.
Hay aksi, aralarında Gobzo’yu da gördüm. Eminim direnmişti ama bu adamlarla dövüşmeye kalkışmak bile tek kelimeyle delilikti. Bu sırada ayakta kalanlar, kasaba halkını ve ziyaretçileri tahliye alanlarına yönlendirmekle meşguldü. Tam da eğitildikleri gibi hareket ediyorlardı, bu güzeldi. Ortalık henüz fazla karışmamıştı ama daha en başından kayıp görmek canımı sıkmıştı.
Bunun arkasındaki üç adama döndüm. Biri uzun boylu, yapılı ve küpeliydi. İkincisi devasaydı, adeta bir et yığınıydı ve burnunda hızma vardı. Üçüncüsü diğerlerine göre daha ufak tefekti ancak cüssesi sadece “iri” olmanın ötesine geçip “ağır siklet” seviyesine ulaşıyordu; dudağında da bir piercing vardı. Garip modellerde, renkli saçları vardı; bu da basmakalıp sokak serserisi görünümlerini daha da pekiştiriyordu.
“İblis Kralı Rimuru’nun topraklarında bu şiddete başvurduğunuzun farkında mısınız?!” diye bağırdı arkamdan gelen Shion.
Küpeli adam şeytani bir sırıtışla öne çıktı. “Çekil yoldan. Uşaklarla uğraşmak için gelmedim. Clayman’ın işini bitirip iblis krallığı makamını kapmak istiyorduk ama ayağımıza bağ oldunuz; bu yüzden tepemiz fena halde attı. Zevk için adam öldürmeye gelmedim ama önümüze çıkarsanız da acıyacak değiliz, anlaşıldı mı?”
Kaba ve gözdağı veren bir tavrı vardı ancak etrafıma baktığımda kimsenin ölmediğini fark ettim. Büyü gücü farkına bakılırsa, eğer müsamaha göstermeselerdi Yeniden Doğanlar Birliği bile tamamen yok edilirdi. Bir bakıma doğruyu söylüyor olmalıydı.
Belki de göründükleri kadar kötü değillerdi—yine de dövüşmek istiyorlarsa, aradıklarını bulacaklardı. Tam da bir iblis kralı olarak kamuoyuna tanıtımımın ortasındaydık. Kuruluş Festivali hemen kapıdaydı ve dünyanın dört bir yanından gelen tüccarlar şehre girip çıkıyordu. Böyle bir saldırıyı cezasız bırakmak zor olurdu.
Can sıkıcıydı ama ne yapalım. Onlarla bizzat ilgilenmek zorundaydım—
“Bekleyin, Efendi Rimuru. Bunu ben halledeyim.”
Shion öne çıkmamı engelledi. Benimaru da öne çıkmaya hazırlanıyordu ama sanırım bakışıp hangisinin önce gideceğine sessizce karar vermişlerdi. Kararı belirleyen etken, muhtemelen Shion’un birliğindeki kayıplardı.
“Ooo, sen İblis Kralı Rimuru’nun yardımcılarından biri misin? Babam senden bahsetmişti—hani şu Clayman’ın canına okuyan ogre kadın değil misin sen? Hoşuma gitti. Önce seninle ısınma turları atalım—”
“Bekle, Abi. Onu biz alabilir miyiz? İblis kralı sana kalsın.”
“Fvehhhh-heh-heh! Evet, evet! Karnım da acıkıyordu zaten. Şu an bir iki kıza hayır demezdim!”
Hepsi kardeş gibi görünüyordu. Küpeli olan en büyükleri olmalıydı ve babaları onlara sadece benden değil, Shion ile Clayman’ın savaşından da bahsetmişti. Babaları ya bir iblis kralı ya da ona çok yakın biri olmalıydı; ancak her birinin uyanış öncesi Clayman’a denk olan enerji seviyelerine bakılırsa, ilki daha muhtemeldi.
Ama kim? Guy, Milim, Ramiris ve Luminus’u hemen listeden eledim. Geriye Daggrull, Deeno veya Leon kalıyordu… fakat son ikisi pek olası görünmüyordu. Asıl şüpheli Daggrull muydu yani?
Bu sırada Shion bir adım öne çıktı. “Sessizlik. Efendi Rimuru şu anda kabulleriyle meşgul. Vakit kazanmak adına, üçünüzle de aynı anda ben ilgileneceğim.”
“Ha?”
“Vay canına, bizimle dalga mı geçiyorsun sen?”
“Bir kıza karşı insaflı davranmak istemiştim ama unut gitsin. Seni ağlatacağım, yemin olsun.”
“Fveh-heh-heh, bu küstahlık mideme yumruk yemiş gibi hissettirdi. Eminim uzun zamandır olmadığım kadar doyuracaksın beni!”
İç çektim. Kendinden daha güçlü üç rakibe aynı anda kafa tutmak, Shion’un standartlarına göre bile delice bir pervasızlıktı. Onu durdurmaya çalıştım ama bu üçlü mola verilemeyecek kadar gaza gelmişti bile. Shion neden her seferinde böyle zıvanadan çıkıyordu ki…?
“B-Benimaru?”
“Bırak Shion istediğini yapsın. Müsamaha göstereceksek eğer, Shion bu iş için benden çok daha uygun.”
…
Böyle rahat bir cevap vermesi karşısında nutkum tutulmuştu. Sanırım pes etmekten başka çarem yoktu. Kazanacağına inanmaya karar verip eğlenmesine izin verdim.
Yine de kasabamın yerle bir olmasını istemiyordum. Başka bir yere geçmeyi önerdim; şaşırtıcı bir şekilde üçlü bunu kabul etti ve onları yeni inşa edilen dövüş arenasına götürürken merakla etraflarını inceleyerek beni takip ettiler.
“Ağır ol bakalım hanımefendi,” dedi küpeli adam. “Cesaretin var, bunu kabul ediyorum ama söylediklerini geri almak istiyorsan tam zamanı.”
“Bir savaşta belirleyici tek unsurun büyü zerrecikleri olmadığını göstereyim size!” diye burnundan soluyarak karşılık verdi.
Bir süre önce kırmızı renkli bir ogrenin de benzer bir şey söylediğini hatırlıyordum. Yine de öyle ya da böyle, arenada toplanan meraklı bir seyirci kitlesi tahtıma göz diken bu üç hadsizi Shion’un haklamasını izlemeye hazırdı.
Shion resmen yerleri onlarla süpürdü.
Dudak piercingli şişman adam görünüşünden beklenmeyecek kadar çevik hareket ederek Shion’a doğru bir gülle gibi atıldı. Shion tek bir tekmeyle onu savurdu ve doğrudan küpeli herifin üzerine fırlattı. Ardından, oluşan tek bir anlık açıktan faydalanıp zamanında tepki veremeyecek kadar afallayan hızmalı adamın midesine yumruğunu gömdü. Küpeli adamı kolundan ve yakasından tutup kusursuz bir judo fırlatışıyla yere savurarak kafasını taş zemine vurdu. Adam orada hareketsizce yatıp kaldı.
“Aaaargh! Kardeşime ne yaptın sen?!”
Dudağında piercing olan şişman adam Shion’u arkadan yakalayıp havaya kaldırmaya çalıştı. Fakat Shion’un kaba kuvveti onu durdurmaya yetti.
“N-ne oluyor yahu—?! Ama ben senden çok daha güçlüyüm…!”
Shion adama dik dik bakıp kıs kıs güldü. Pozisyonunu değiştirip kollarına kenetlendi ve böylece bir bilek güreşi başladı.
“Hnn… ıııııghhh…”
Çat!
Ne yazık ki şişman adamın iki kolunun da bükülmemesi gereken yönlere bükülmesi uzun sürmedi. Hepsi büyü doğumlu varlıklar olduğu için toparlarlar diye düşünüyordum ancak adamın çığlık çığlığa kıvranışına bakılırsa aldığı hasar oldukça ağırdı.
Fakat Shion, eserine hayranlıkla bakmak için bile duraksamadan piston gibi bir yumruğu daha hedefine indirdi. Şişman adam başka bir şey haykıramadan önce, ona eşi benzeri olmayan bir ikili kombo patlattı. Küpeli herif onun gövdesine dehşetli bir tekme savurmaya kalkıştı fakat Shion geriye doğru hafifçe eğilerek tekmenin vızıldayıp geçmesine izin verdi. Ama adam gülümsüyordu. Havadaki bacağı, doğrudan Shion’un kafasını hedef alarak gaddar bir savaş baltası gibi aşağı indi.
Büyük ve tok bir güüm sesi duyuldu! Shion’un taş gibi kafası adamın bacağını az önce tuzla buz etmişti. Diğer bacağını kırmak için alçaktan sert bir tekme savurdu ve onu yere serdi. Hiç vakit kaybetmeden üzerine çıktı ve kafasına, gövdesine art arda yumruklar yağdırdı.
Bu işi bitirmişti.
Geliştirilmiş kılıcı Goriki-maru’yu çekmeye bile gerek duymadan, Shion bu üç herifi fena halde benzetmişti. Açıkça görülüyordu ki çok daha güçlenmişti. Büyü gücü bakımından kendisine denk ya da ondan üstün olan bu rakipleri ezip geçerken nefesi bile hızlanmamıştı. Üstelik üçünü de aynı anda alt etmişti.
“B-Benimaru?! Shion…?”
“Evet, gerçekten büyük bir sürpriz. Görünüşe göre onlara fazlasıyla müsamaha göstermiş.”
Benim bahsettiğim bu değil ki! Arena meydanındaki Milim değil sonuçta! Benimaru’nun “müsamaha göstermek” tanımı benimkinden kesinlikle farklıydı. Kastettiğim hiç de bu değildi ama… neyse. Boşuna nefes tüketmenin alemi yoktu.
Ama cidden, Shion harikaydı. Şakası yoktu. Büyü gücünü tedbirli ve ustaca kullanarak kendinize denk bir rakibi bile rahatça alt edebileceğinizi az önce kanıtlamıştı. Clayman’ı pataklamak gelişimine epey katkı sağlamış olmalıydı. Benimaru’nun bu duruma tepki vermemesi, başından beri bunu beklediğini gösteriyordu.
Pek hoşuma gitmese de Shion artık eski bir iblis kralı kadar güçlüydü—ve dolayısıyla Benimaru da öyleydi. Hatta belki Souei ve Geld bile. Yoksa fazla mı kuruntu yapıyordum? Shion’un gelişimini izlemek aklımı başımdan almış olmalıydı. Ya da belki almamıştı. En iyisi bu konuyu fazla kurcalamamak.
“Kusura bakmayın, yetersiz mi kaldı?”
Yerde yatan üç yığına bakan Shion, yüzümdeki rahatsız olmuş ifadeyi yanlış anlamış olmalıydı.
“Yok, yok, gayet iyi!” diye alelacele bağırdım. Yetersiz ne kelime, fazlasıyla yetmişti. “Siz de dersinizi aldıysanız artık ayağımıza bağ olmayı kesin! Ayrıca diğer iblis kralları bundan çok daha beterdir, o yüzden bir daha haddinizi aşmamaya bakın, tamam mı?”
Bilinci ilk yerine gelen küpeli adam başını hızla salladı. Bu tavsiye cidden kendi iyilikleri içindi. Bir iblis kralına kafa tutabileceklerini düşünecek kadar havaya girmişlerdi anlaşılan ama şanslarına ilk beni seçmişlerdi. Başka birine gitselerdi, cezaları Shion’unkinden çok daha ağır olurdu.
“Siz babamın dediğinden bile daha güçlüymüşsünüz,” diye mırıldandı küpeli adam.
“O zaman bizzat Rimuru nasıldır kimbilir…?”
“Aynen… O çok daha beterdir.”
“Fvehhhh-heh-heh! Karnım acıkmaya başladı.”
Artık üçü de bana saygıyla bakıyordu. Biri hâlâ biraz tuhaf davranıyordu gerçi ama buna kafa yormanın alemi yoktu. Onlarla daha fazla uğraşmak hiç içimden gelmiyordu ama en azından kim olduklarını öğrenmenin tedbirli bir hareket olacağını düşündüm.
“Peki, sizi buraya kim yönlendirdi?”
Bana karşı dürüst olmalarını umuyordum. Çok uzun süre beklememe gerek kalmadı.
“Ha, evet! Biz İblis Kralı Daggrull’un oğullarıyız. Ben en büyükleri Daggra.”
“Ben ortancaları Liura.”
“Ben de en küçükleri Chonkra!”
Tam da tahmin ettiğim gibi.
“Şey, kimlikleriniz konusunda bu kadar açık olmak istediğinize emin misiniz?”
“Tabii ki,” diye cevap verdi Daggra. “Babam bizzat İblis Kralı Rimuru’nun, yani sizin emrinizde eğitim almamızı emretti.”
“Memlekette biraz tantana çıkardık da babam fena halde köpürdü…”
“Fveh-heh! Bizi kapının önüne koydu yani!”
Bu… şaşırtıcı derecede dürüst bir tavırdı. Yani özetle, Daggrull bu sorunlu veletlerinden gına getirmiş ve onları bana kakalamıştı. Ne münasebet ama? Sanki birbirimizi o kadar iyi tanıyormuşuz gibi bir de. Bu cüreti nereden buluyordu ki?
Ama belki de bu sayede ona kendime bir iyilik borçlandırabilirdim, ha? Konumumuz henüz o kadar da sağlam sayılmazdı; dünyanın en güçlü varlıklarından birini kendime düşman etmenin akıllıca olmayacağını düşünüyordum. Üstelik bu heriflerle bir dakika bile geçirmek istemesem de tam karşımda Shion gibi kusursuz bir talim çavuşu vardı. Gobzo ve diğerlerini eğitirken görmüştüm; çocuklara o kadar acımasız davranmıştı ki (Hakuro’dan bile beterdi) beni bile biraz dehşete düşürmüştü. Onları Shion’a havale edersem illallah edip kaçarlar diye düşündüm—kaçarlarsa da ne âlâ, ben üstüme düşeni yapmış olurdum. Daggrull’un da şikayet etmeye hakkı kalmazdı.
“Pekala. O halde Shion’un emrinde eğitim göreceksiniz.”
Muhtemelen hiç hoşlanmayacağını bildiğim halde bu saatli bombayı başımdan savar umuduyla Shion’a bir bakış attım. Fakat Shion şeytani bir sırıtışla başını sallayarak bana karşılık verdi. Bir dakika. Beklediğim tepki bu değildi.
“Hi-hi-hi… Efendi Rimuru’dan emirlerimi aldım. Bana güvenin—ben, Shion, sizin gibi bir grup çaylağı bile birinci sınıf savaşçılara dönüştürebilirim. Bana gönül rahatlığıyla itaat edebilirsiniz!”
“B-biz de başka bir şey istemeyiz zaten!”
“Aynen! Sizin için elimizden geleni yapacağız, hanımefendi!”
“Ben de! Ama önce bana yiyecek bir şeyler verebilir misiniz?!”
Biraz itiraz veya terslenme bekliyordum ama Shion bu işe dünden razıydı. Eh, madem o durumdan memnundu, bana da laf düşmezdi. Arkamda “Bundan sonra size hocamız diyelim… Hayır, ustamız!” ve “Hepinizin emirlerime harfi harfine uymasını bekliyorum!” gibi haykırışlar yükselirken kabul salonuna doğru yöneldim. Şimdilik onları kendi hallerine bırakmanın en iyisi olacağını düşündüm.
………
……
…
Salona döndüğümde sığır-adamlar ve at-adamlar gözle görülür şekilde titreyerek önümde diz çökmüş vaziyetteydi. Genç savaşçılar da liderlerinin izinden giderek yerlere kadar kapanmıştı. Az önceki o burunlarından kıl aldırmayan havalarından eser kalmamıştı; artık bana dün gördüğüm zayıf ırkları anımsatıyorlardı.
“D-dönüşünüzü bekliyorduk!”
“Sadakatimiz sonsuza dek sizinledir, Efendi Rimuru!!”
Böyle bir fikir değişikliğine neyin sebep olduğunu merak ettim. Onlardan görmeye alışık olmadığım yeni bir tavırdı bu doğrusu. Balçık formuma geri dönerek tahtıma tırmandım; bana yine burun kıvıracaklarını sanmıştım ama hiç de öyle olmadı.
“Ciddi misiniz?”
“T-tabii ki, lordum!”
“Lütfen, gücümüzü dilediğiniz gibi kullanın!”
Sanırım bu samimi bir fikir değişikliğiydi. O telaşlı hallerine bakılırsa, gerçekten de gözüme girmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Az önceki ufak kapışma Shion’un ne kadar korkutucu olabileceğini onlara göstermişti herhalde, ha? Madem öyle, kendimi kasmama hiç gerek yoktu. Bu herifleri tepe tepe kullanmaktan hiç çekinmezdim doğrusu. Yüzyıldır savaşıp duruyorlardı; topraklarımda kesinlikle istemediğim bir şeydi bu gerçi ama anlaşılan dövüşmeye bayılıyorlardı. Savaş meydanlarını dosdoğru labirente taşısam kimse itiraz etmezdi herhalde?
“Görünüşe göre hepiniz enerjinizi nereye harcayacağınızı bilemeyecek kadar fazla güce sahipsiniz. Kozlarınızı paylaşabilmeniz için size bir arena hazırlamama ne dersiniz?”
“O-onları bağışlayacak mısınız?” diye sordu mahzun bir tavır takınan Rigurd. “Ben de sizin adınıza onlara gereken ilahi cezayı keserim diye düşünüyordum, Efendi Rimuru…”
Yaniiii… Araya giren bütün bu tantana yüzünden unutmuştum ama iki ırk da Rigurd’u fena halde zıvanadan çıkarmıştı. Yine de onlara bir şans verip işe yarayıp yaramayacaklarını görmenin daha iyi olacağını düşündüm.
“Sakin ol bakalım, Rigurd. Bizi tanımadıkları için böyle davrandılar bence; o yüzden onları bir kereliğine bağışlasak ne olur ki? Ama aynı şeyi bir daha yapmaya kalkarlarsa, gerekeni yapmaktan çekinme.”
“Siz öyle diyorsanız efendim, benim için sorun yok. Yine iyisiniz, değil mi? Eğer Efendi Rimuru bu kadar bağışlayıcı bir lord olmasaydı, az önce hepiniz son nefesinizi vermiş olurdunuz. Bize ikinci kez karşı gelmeye cüret ederseniz, sizi bekleyen tek şey mutlak bir yıkım olacaktır. Direnç göstermekten vazgeçin ve haddinizi bilin!”
En azından Rigurd’un beni anlamış olmasına sevindim.
“Aynen, çok şanslısınız,” diye araya girdi arenadan çoktan dönmüş olan Shion. “Az önceki davetsiz misafirler çıkagelmeseydi, Rigurd’a katılıp hepinizin işini bitirecektim. Sarf ettiğiniz o katlanılmaz laflar yüzünden bir daha konuşamayın diye dillerinizi kökünden koparırdım doğrusu! O yüzden Efendi Rimuru’nun merhametine şükredin ve bundan sonra biraz olsun itaatkar davranmaya bakın!”
Sığır-adamlar ve at-adamlar tir tir titreyerek başlarını salladılar. “B-beklentilerinizi boşa çıkarmayacağımıza söz veriyoruz! Lütfen saygısızlığımızı bağışlayın!” Tavırlarına bakılırsa, aynı şeye bir daha kalkışmayacaklarına inanabilirdim.
“Bana sadakat yemini ederseniz, bunu değerlendiririm. Fakat önce kavga etmeyi bırakın ve benden haber alana kadar sesinizi çıkarmayın.”
Onlarla bizzat konuşmama gerek yoktu aslında ama işi sağlama almanın en iyisi olacağını düşündüm. Daha sonra öyle ya da böyle bir bahaneyle sığır-adamların liderini çağırıp labirentte çalışması konusunda onunla pazarlık yapmak istiyordum. Yüreğine (istemeden de olsa) saldığımız korkuya bakılırsa, iş birliğine yanaşması işten bile değildi.
Cidden, projem için böylesine harika bir bölüm sonu canavarı kapma fırsatı, günün tüm stresini bir anda aklımdan uçurup götürmüştü.

Sonraki kabuller oldukça sorunsuz ilerledi. Shion’un Daggrull’un oğullarını dize getirdiği dedikodusu yangın gibi yayılmış, o kudretli sığır-adamlar ve at-adamların bile başını öne eğmesine yetmişti; bu yüzden artık kimse bana tepeden bakmıyordu.
İşlerin tatlı bir sonla bitmesini umuyordum ama…
Kısa bir süre sonra, elf ırkından bir ihtiyar ve yanındaki birkaç adamı çıkageldi. İhtiyar diyorum ama bana gayet sıradan bir genç adam gibi görünüyordu. Aralarında hiç kadın yoktu; elf hanımların ne kadar muhteşem olduğu düşünülürse, bu biraz yazık olmuştu doğrusu.
Elfler, elbette, neredeyse sonsuza kadar yaşamalarıyla nam salmıştı. Hem onlar hem de cüceler, aslen fiziksel yaşama kavuşmuş (ya da daha yüksek varoluş düzlemlerinden düşmüş), periye dönüşüp nihayetinde maddi bedenler bahşedilmiş ruhlardı. Görünüşe göre goblinlerin soy ağacı da perilerden geliyordu: Toprak elementini taşıyan periler zamanla cücelere, su elementini taşıyanlar deniz halkına, ateş elementini taşıyanlar goblinlere ve rüzgârı taşıyanlar da elflere dönüşmüştü. Ataları, çok uzun zaman önce perilerin diğer ırklardan canlılarla karışması sonucu ortaya çıkmıştı.
Anlaşılan goblinlerin damarlarında peri kanından eser kalmamıştı, bu da ömürlerini nispeten kısaltmıştı. Onların bir üst evrimi olan ogreler bile en fazla yüz yıl kadar yaşıyordu. Ogre büyücüsü seviyesine ulaştığınızda ise ruhani atalarınızdan gelen güç yeniden canlanır ve neredeyse ilahi düzeyde yetenekler kazanırdınız.
Neyse, elflere dönelim. Ömürlerinin beş yüz ile sekiz yüz yıl arasında sürdüğü söylenirdi. İçine insan kanı karışmış elfler bile neredeyse üç yüz yıla kadar yaşayabiliyordu. Yine de bu durum kişiden kişiye çok değişiyordu, zira ne kadar çok peri kanı taşırsanız o kadar uzun yaşama eğiliminde oluyordunuz. Elfler yirmi yaş civarında olgunluğa eriyor ve bundan sonra zamanın akışı üzerlerinde hiçbir iz bırakmıyordu. Yalnızca ölüm kapıya dayandığında aniden hızla yaşlanmaya başlarlar ve yaklaşık yirmi yıl içinde düşkünlük nihayet canlarını alırdı.
Birkaç asır boyunca genç kalmak çoğu insana bir rüya gibi gelebilirdi. Fakat bir diğer özellikleri de pek fazla çocuk sahibi olduklarının görülmemesiydi. Böylesine uzun ömürler sürdüklerinden, soylarını devam ettirmek için pek doğal bir dürtü hissetmiyorlardı. Bu yüzden sayıları hâlâ nispeten azdı. (Elbette tüm bunları Dwargon Krallığı’nda çok iyi bildiğim bir gece kulübü olan Gece Kelebeği’ndeki hanımlardan öğrendiğimi unutmayın; yani ne kadarının doğru olduğunu kesin olarak söyleyemezdim.)
Bu arada, perilerin bizzat kendileri de hâlâ varlığını sürdürüyordu; hatta aslında oldukça yaygın canavarlardı. Bunlar, etraflarındaki büyü zerreciklerinin etkisiyle canavar formuna bürünmüş küçük ruhlardı; aşağı yukarı Ramiris boyutundaydılar ve şakacı kimlikleriyle bilinirlerdi. Zekâları vardı fakat üreyemezlerdi ve ömürleri de uzun sürmezdi. Büyük bir ruhun vücut bulmuş hâli ise bunlardan tamamen farklıydı; öyle ki bambaşka bir canavar olarak sınıflandırılacak kadar ayrıydı.
Ramiris genelde bu perilerle aynı kefeye konurdu ama aslında bambaşka bir şeydi. Ruh kraliçesi olarak bilinen üst düzey bir varoluştan düşmüştü; bu da elflerin ya da cücelerin atalarından bile evrim basamağında daha yukarıda olabileceği anlamına geliyordu. Sonsuz bir reenkarnasyon döngüsünden geçiyor gibiydi, gerçi bu süreci kendisinin de pek anladığı söylenemezdi…
Neyse, konudan iyice saptım. İhtiyara kulak verdim.
Selam vererek, “Huzurunuza çıkmak bir şereftir,” dedi. “Bugün buraya sizi tebrik etmek ve en içten şükranlarımızı sunmak için geldik…”
Normalde bu an, bana sadakatlerini sunacakları an olurdu. Bazı ırklar —Federasyona ilk katılanlar— güvenliklerinin teminat altına alınmasından ötürü teşekkürlerini bile sunmuştu. Fakat bu ihtiyar ile ilk kez karşılaşıyordum. Bana ne için teşekkür ettiğinden emin olamadığım için Rigurd’a sormasını söyledim.
“Ah, o mesele—”
İhtiyarın anlattığına göre, konu sığır-adamlar ile at-adamlar arasındaki husumetle ilgiliydi. Meğer onların yüz yıllık savaşının en büyük kurbanları elfler olmuştu.
Ona göre, ormanın lütuflarıyla yaşayan bir ırk olan elfler, savaş alanlarının genişlemesinden her şeyden çok korkarlardı. Gizli yerleşimlerini dış düşmanlardan korumak için elfler yön duygusunu altüst eden “bariyerler” kurarlardı; fakat savaşların ortasında bu bariyerler devrilen ağaçlarla birlikte yıkılıp gitmişti. Ne de olsa yerleşimler apaçık ortada kaldıktan sonra yön şaşırtmanın pek bir anlamı kalmıyordu.
Kayıpları olabildiğince az tutarak yerleşim yerlerini taşımaya çalıştılar ama savaş gittikçe daha da büyümüştü. Bu durum ormanın hayvanlarını ve canavarlarını can havliyle kaçırmış, yerel meyve ve sebzeleri daha hasat edilemeden yerle bir etmişti; hatta bazı elfler Dwargon Krallığı’nda iş bulmaya mecbur kalmıştı. (Gece Kelebeği’ndeki hanımların orada olma sebebi buydu demek.)
Zamanla nüfus kaybı bir krize dönüşmüş ve yerleşimleri ayakta tutmayı zorlaştırmıştı. Elflerin bir kısmı başka bir yere daha taşınmayı düşünmüştü ama Jura Ormanı ne kadar geniş olsa da uygun bir yer bulmak o kadar kolay değildi.
İhtiyar sözlerine devam etti: “Bu yüzden, bir tür anlaşmaya varabilir miyiz diye o zorba haydutlara ricada bulunmayı düşündük.” “Fakat biz bunu yapamadan, efendim, az önceki olaylar vuku buldu.” “Artık tek ihtiyacımız taşınacak bir yer…”
Dediğine göre, bu sayede ayrılan elflerin geri dönmesini sağlamayı umuyorlardı.
Bu bana bir fikir verdi. Taşınacak bir yer mi? Evet, o bende vardı. Tam da burada, şehirde.
Ormanda üç yüzden az elf vardı. Bir zamanlar çok daha fazlalardı, antik çağlarda müreffeh bir krallık kuracak kadar çok; fakat o şanlı yıllar çok geride kalmıştı. Elfler göçebe bir hayata mecbur kalıp dünyanın dört bir yanına dağılmıştı; ama ne olursa olsun, üç yüz kişiyi rahatça alabilecek bir yer biliyordum. Zindan’ın 95. Katında henüz inşa ettiğim o küçük ormanı hatırladınız mı? İşte tam orası.
Onlara iş bile verebilirdim: Apito’nun bal işlerini yürütmesine yardım etmek, yalnızca büyü zerrecikleri bakımından zengin ormanlarda yetişen nadir bitkileri yetiştirmek, belki de 95. Katta açmayı planladığım hanı işletmek gibi. Oradaki silah dükkânını işletebilirlerdi ve o katta herhangi bir canavar belirecek olursa (pek beklemesem de), bu şehir için biraz elf korumasına sahip olmak harika olurdu. Elflerin ve treantların iyi anlaştığını duymuştum, bu yüzden Treyni ve diğerlerinin buna karşı çıkacağını sanmıyordum.
Ayrıca, sunulacak onca işle birlikte, uzaktaki elfleri de buraya geri çekmeye yardımcı olacağını düşünüyordum. Belki o gece kulübündeki hanımlar da geri dönmeye cesaret ederdi—ve böylece aşağıda elflerin işlettiği bir VIP odası kurabilirdim, belki de…?!
Evet. Bu mükemmeldi. Şehirde zaten bir meyhane vardı ama orası daha çok maceracılara yönelik bir tür gastropuptı. Sessizce bir şeyler içip kafa dinleyecek bir yer istiyorsanız, yönetime özel yemek salonlarımıza gitmeniz gerekirdi. Eminim Shuna bana kendi odamda servis yapmaktan memnuniyet duyardı ama alkole o kadar da muhtaç değildim. Ben sadece, bilirsiniz ya, şöyle bir nefes almaktan bahsediyorum. Shuna etraftayken rahatlamanın imkânsız olduğunu falan söylüyor değilim—ya da Gobta ile geyik yapmanın, Mjöllmile ile baş başa sohbet etmenin imkânsız olduğunu falan.
Yok, gerçekten!
Sadece diyorum ki, doksan beşinci katta Gece Kelebeği gibi bir yerimiz olursa birçok farklı durum için çok kullanışlı olurdu.
Bu fikri hemen ihtiyara sunmaya karar verdim. “İhtiyar, sanırım sizi kabul edebilecek bir yer biliyorum…”
Rigurd konuştuğumu fark edince bir adım geri çekilip dinlemeye koyuldu. Nasıl bir eğitimden geçti bilmiyorum ama artık neredeyse her durumun üstesinden sükunetle gelebiliyordu. Böyle bir merasim sırasında metnin dışına çıksam bile hiç şaşırmadan, boş boş bakmadan bana ayak uydurabiliyordu. Bu huyuna bayılıyordum.
“Ah! Gerçekten mi, Lord Rimuru?”
“Hı-hım. Eğer yaklaşık üç yüz kişiyseniz, hepinizi rahatça sığdırabiliriz…”
………
……
…
“… Çok teşekkür ederim! Döner dönmez bunu halkıma haber vereceğim.”
“Harika. Hazır olduğunuzda hemen yerleşebilmeniz için her şeyi ayarlayacağım. Fakat karşılığında ben de bir ricada bulunabilir miyim?”
“Elbette, efendim. Eğer gücümüzün size bir faydası dokunacaksa, bizi bundan daha fazla mutlu edecek bir şey olamaz!”
Elf ihtiyar beklediğimden bile daha çok sevinmişti. Güvenli bir sığınak bulmak için ormanda oradan oraya sürüklenme derdinden kurtulacaklardı; bu da eminim onlara derin bir nefes aldırmıştı. Anlaşılan halkı hazırlaması için hemen bir elçi gönderiyordu.
Böylece labirentimize elfler taşınmış olacaktı.
Konuşmanın bittiğini sanıyordum ama bir şey aklıma takılmıştı. İhtiyar, elflerin çalışmak için yerleşim yerlerinden ayrıldığından ve bir daha geri dönmediğinden bahsetmişti. Elfler gibi birbirine sıkı sıkıya bağlı bir ırkta, bazılarının yurtlarını öylece terk etmesi bana tuhaf gelmişti. Hatta anlatılanlara göre bazı elfler ava çıkmış ve bir daha dönmemişti; bu durum beni huzursuz etti.
İhtiyarın dediğine göre elfler doğaları gereği son derece bireyci olabiliyordu; bu yüzden belki de anlık bir heves onları evlerinden uzaklaştırmıştı. Fakat sonra Mjöllmile’ın dükkânında duyduklarım aklıma geldi—Englesia’dan Vikont Cazac’ın teklifi. Elf köle ticareti yapan bir yerdi, değil mi?
Belki de bu genç elflerin dönmemesi kendi tercihleri değildi. Cazac’ın paravanlığını yaptığı suç örgütü hakkındaki önsezim doğru çıkarsa… Umarım öyle değildir ama eğer öyleyse bu büyük bir sorun olurdu.
Bir elf gece kulübü açma hayalim artık elimin altındaydı. Vedalaştıktan sonra ihtiyarı uğurlarken, bu meseleyi etraflıca araştırmamın iyi olacağını düşündüm.
Bu yüzden hemen arkamdaki Souei’ye Düşünce İletişimi ile bir mesaj ilettim.
(Souei, Blumund’daki Vikont Cazac adındaki bir adamı araştırmanı istiyorum.)
(Emredersiniz, efendim!)
Bir an içinde bir Kopya çıkararak derhal işe koyuldu. Bu yeterli olurdu. Muhtemelen kabullerim bitmeden önce bir şeyler öğrenmiş olurdu.
Sanırım Mjöllmile’a da yasa dışı köle tüccarları hakkında ne bildiğini sormam gerekecekti. Eğer Cazac’ın bu işe karıştığı ortaya çıkarsa, ona kesinlikle acımayacaktım. Bu, elflere duyduğum ve beni kendi elf gece kulübümü açmaya iten o derin sevgiye yapılmış bir hakaretti. Kimsenin beni bu hayalimden alıkoymasına izin verecek değildim.

O upuzun kabul dönemi nihayet son gününe girmişti. Bunu da atlattıktan sonra, üç gün içinde Kuruluş Festivali’ni başlatacaktım.
Elf kafilesinden sonra kayda değer hiçbir sorun yaşanmamıştı. Her şey tereyağından kıl çeker gibi ilerliyordu ve şehirde konaklayan canavarlar arasında da ciddi bir pürüz çıkmamıştı. Daggrull’un veletleriyle yaşanan o ufak arbede kısa sürede dillere destan olmuştu; bu da muhtemelen gücünü sergilemek isteyen herkesin ayağını denk almasını sağlamıştı.
Geld biraz izin alıp birkaç gün önce Tempest’a dönmüştü; Diablo ve Hakurou da bir önceki gün teşrif etmişti.
“Ah, Efendi Rimuru! Her zamanki gibi ne kadar da heybetli ve vakurlusunuz. Sizi yeniden görebilmekle kalbim sevinçten dolup taşıyor!”
Diablo her zamanki o tekinsiz kıkırdamaları eşliğinde beni bir kez daha pohpohluyordu. Bir balçığın “vakur” hiçbir yanı yoktu; bu yüzden muhtemelen gözlüğe falan ihtiyacı olduğu sonucuna vardım. Ondan bir rapor almak istiyordum ama bu bekleyebilirdi—bu durum onu hayal kırıklığına uğratsa da, bugünü önemli bir görüşmeye ayırmam gerekiyordu.
Bugünkü ziyaretçi benim için işte böylesine mühimdi. Yanlarında gardımı asla indiremezdim, orası kesindi. Bana göre, şimdiye kadarki en çetin kabulüm olacaktı. İşte bu yüzden bugünkü oturumda tüm ekibimin hazır bulunmasını istemiştim.
Şu anda bu heyet, sağ kolum olan Benimaru tarafından şehre kabul ediliyordu. (Bu bile durumun benim için ne kadar kritik olduğunu gösteriyor olmalıydı.) Daha şimdiden, kapının öte tarafından bir gelgit dalgası gibi yaklaşan hırçın bir gücü hissedebiliyordum. Dedikoduların doğru olduğunu anlamıştım.
Kapı açıldı ve baştan aşağı zırhlara bürünmüş bir grup ortaya çıktı. Bunlar, yetki alanımın dışında kalan, Jura Ormanı’nın ufkundaki Khusha Dağları’nda ikamet eden bağımsız bir güç olan tengulardı. Benimaru onlarla daha önce bir kez görüşmüş olsa da, bu bir kabulden ziyade iki taraf arasındaki bir zirveye benziyordu.
Zırhlı birliğin önünde duran kişi, son derece güzel genç bir kadındı. Tengular neredeyse komik denecek kadar uzun burunlarıyla bilinen insansılardı, fakat bu kız gayet normal bir insana benziyordu. Japon mitolojisindeki figürlerle aynı ismi taşıyan tengular, görünüşe göre melekler ile kurt-adamların melez bir türüydü—
【Rapor.】 【Daha kesin bir ifadeyle, melez değillerdir.】 【Onlar, kurt-adamların bedeninde enkarne olmuş meleklerdir.】
Doğru ya—bir tür enkarnasyon. İşte ondan.
Kurt-adamlar bir tür canavar-insandı; insanların zihninde neredeyse ilahi bir yere sahip, gururlu ve münzevi bir ırktı. Dolayısıyla tengulara uzun burunlu demek çoğunlukla bir metafordu; övündükleri o doğaüstü koku alma duyusuna atıfta bulunmanın bir yoluydu.
Eh, dağların tanrıları olarak tapılan bu türe gelecek olursak—
【Rapor.】 【Daha kesin bir ifadeyle, bir tür değillerdir.】 【Tıpkı denek Ranga gibi, tek bir bireyden doğmuş bir topluluktur.】
Şey, peki. Anladım. Dürüst olmak gerekirse olayın tamamını tam kavrayamadım ama özetle, çılgınca güçlü bir grup tanrı çılgınca güçlü bir grup kurt-adam yaratmaya karar vermiş, sonra bir melek bunlardan birinde enkarne olarak yeni bir bilinçli tür meydana getirmişti. Bu türün ortaya çıkmasını sağlayan o tek birey ise tengu ihtiyarıydı—yani karşımda duran kızın annesi. Ve görünüşe göre bunca çocuğu dünyaya getirmek ihtiyarı gücünü yitirecek noktaya kadar zayıflattığından, bu kız fiilen tenguların lideri sayılırdı.
Buna bir zirve demenin daha doğru olmasının sebebi de buydu. Ve bu bile bu görüşmenin ne kadar mühim olduğunu anlatmaya yetmezdi.
………
……
…
Benimaru daha önce bir kez tenguların bölgesine gitmişti. Zaman zaman bize karşı iyi niyetli davranıp yüksek orkların kendi topraklarından geçmesine izin vermişlerdi; fakat aynı zamanda gururlulardı ve dağlar üzerindeki hâkimiyetimi dayatma fikrini ortaya atacak olsam bu neredeyse kesinlikle savaşla sonuçlanırdı.
Ben de tabii ki bunu istemiyordum. Dağ tanrıları olarak hürmet gören bu ırkla savaşmak için hiçbir sebep göremiyordum. Benimaru bunu anladığı için, Tempest ile Thalion arasında onların topraklarından geçen bir otoyol inşa etmek üzere yalnızca izinlerini alma konusunda kesin talimat almıştı.
Sonradan rapor vermeye geldiğinde Benimaru, “Müzakereler başarıyla sonuçlandı,” demişti. “Onlarla her şey yolunda gitti. Tengular bile sizi görmezden gelmeyi göze alamaz Efendi Rimuru, bu yüzden bir ara sizi ziyarete gelme planlarından bahsettiler.”
Haberler kulağa hoş geliyordu ama Benimaru bitkin görünüyordu.
“Bir sorun çıkmadığından emin misin?”
“Hayır, tam olarak öyle değil ama…”
Soruyu geçiştiriyordu. Yanında gönderdiğim Alvis de geri döndüğünden beri keyifsiz—ya da en azından bir şeye bozulmuş—gibi görünüyordu. Üstelemesem daha iyi olacak bir mesele gibi duruyordu.
Yönetimdeki diğerlerine anlatmaya pek hevesli görünmediği için, yine de bir iki kadeh eşliğinde baş başayken Benimaru’nun ağzından lafı almaya karar verdim. Anlattığına göre mesele şöyleydi…

Benimaru, Alvis ve Kurenai Takımı’ndan bir düzine kadar üyeyle birlikte tenguların gizli anavatanına doğru yola koyulmuştu. Yolculuk sorunsuz geçti, fakat Khusha Dağları’nın zirvesine yakın bir mağaranın önünde, beyazlar giyinmiş ve belinde katana taşıyan genç bir tengu savaşçısı tarafından durduruldular. Sırtında iki beyaz kanat vardı; ayrıca bir kuyruğa ve köpeğinkini andıran üçgen kulaklara sahipti.
Benimaru, duruşundaki vakarlı zarafetten onun savaş konusunda iyi eğitildiği kanaatine vardı. Onunla konuşarak mağaranın içine yerleştirilmiş “bariyer”den geçmek için izin istediler. Savaşçı kabul etti ancak yalnızca Benimaru ve Alvis’in kendisini içeriye kadar takip etmesine izin verdi.
Diğer tarafta çiçeklerle bezeli bir cennetle karşılaştılar. Ne sıcak ne de soğuktu; sıcaklık daima hoş bir kıvamdaydı—burayı evi belleyen güçlü ırka yakışır, muazzam bir diyardı. Götürüldükleri avluda Benimaru’yu güzel bir kadın karşıladı—diğer hiçbir tenguya benzemeyen, tamamen insan görünümünde biri. Omuzlarına dökülen saçları diplerde bembeyazdı, kulak hizasına doğru ise kızıla çalan bir kırmızıya dönüşüyordu. Küçük, yumuşak dudakları kiraz çiçekleri rengindeydi; fakat uzun, keskin gözleri avını tartan bir canavar gibi Benimaru’yu süzen bir kurdun gözleriydi.
Benimaru gardını indiremeyeceğini hemen anladı. Odadaki hâkimiyeti, İblis Kralı Carrion’ı andırıyordu—belki de ondan bile daha güçlüydü.
“Benim adım Benimaru. İblis Kralı Rimuru adına geldim.”
“Hoş geldiniz, kibar ulak. Ben tengu ihtiyarının kızı Momiji. Sizi bize getiren nedir? Yoksa bu toprakları ele geçirmeyi mi hedefliyorsunuz?” diye sordu kız, büyüleyici bir tebessümle.
Sözleri zehir zemberekti. Benimaru hiç de hoş karşılanmadığını açıkça görebiliyordu. Fakat bunu dert etmedi.
“Böyle bir niyetim yok. İstediğimiz şey, Jura Ormanı sınırı boyunca Khusha Dağları’nı aşmak için izin almak. Ve mümkünse, bu dağın içine bir tünel kazmak için de müsaade rica ediyoruz.”
“Hıh. Demek toprak kapma gibi bir hevesiniz yok, öyle mi? Dağlardan dilediğiniz gibi geçebilirsiniz… fakat bahsettiğin bu tünel de neyin nesi?” Momiji bu konuşmaya pek hevesli görünmüyordu ama “tünel” kelimesi merakını uyandırmıştı.
Benimaru da benim dağda bir delik açmaya dair üstünkörü tarifim dışında bu konuda pek bir şey bilmiyordu. Hatta bu fikir ekibim tarafından zaten çoktan rafa kaldırılmıştı. Tünel, Tempest ile Thalion başkenti arasındaki en kısa güzergâh olurdu fakat otoyol sadece Thalion sınırındaki en yakın büyük kasabaya uzanacaktı; dolayısıyla kesin bir tünel ihtiyacı yoktu. Benimaru bunu biliyordu ama yine de müzakerelerinde bu konuyu açmak istemişti.
“Tünel, diğer tarafa geçişi sağlamak amacıyla dağın içine bir delik açmayı kapsar. Eğer buna izin vermek istemiyorsanız, biz de—”
“Bekle. Dağa bir delik açmak mı? Sen gerçekten ciddi misin?”
“Ciddiyim. Proje planının gerektirdiği buydu. Fakat şu anki güzergâhımız için tünel şart değil; bu yüzden sadece ileride gerekebilir diye sormak istedim. Eğer hoşunuza gitmediyse, konunun üstüne gitmeyeceğim.”
Dağlara ilahi bir varlık gözüyle bakan bir ırk için, dağın içini oymak lanetli bir hakaret sayılırdı.
“Bu son derece düşüncesizce bir hareket. Bir balçığın iblis kralı olmasına izin vermekte özgürsünüz, bize bulaşmadığınız sürece bunda bir sakınca görmüyorum. Hatta yanında getirdiğin o salyalar akıtan yarı yılanı bile görmezden gelmeye razıyım. Fakat şanlı dağlarımızla alay etmeye kalkışırsanız—buna asla göz yumamam.”
Momiji lafının arkasında olduğunu gösterircesine ayağa kalktı.
Benimaru’nun bu konuyu bir krize dönüştürme niyeti yoktu ama artık görüşme sona ermiş gibi görünüyordu. Başarısız mı olmuştu? Vereceği herhangi bir tepkinin karşı tarafı rest çekmeye iteceğini düşünerek yerinde oturdu—fakat herkes sessiz kalmaya niyetli değildi.
“Salyalar akıtan yarı yılan mı? Benden mi bahsediyorsun sen?”
Öfkeden köpüren Alvis sandalyesinden fırlayıp Momiji’ye dik dik baktı. İkisi her an birbirine girecek gibi duruyordu.
“Hop, durun—”
Tam Benimaru konuşurken Alvis’in gözleri Momiji’ninkilerle buluştu. Onun Ekstra Yeteneği olan Yılan Gözleri; felç, zehirlenme, delilik ve daha birçok durumsal rahatsızlığa yol açabiliyordu. Fakat bunların hiçbiri Momiji’yi sarsmadı.
“Ne kadar da ahmakça bir hamle,” diyerek iki eliyle bir yelpaze çıkardı. “Basit durum rahatsızlıkları tengu ihtiyarının kızına sökmez.”
Tengular yarı-ruhani yaşam formlarıydı ve bu sayede durum rahatsızlıklarına karşı yüksek bir dirence sahiptiler. Dahası Momiji, Kutsal Kurt Duyusu adlı Ekstra Yeteneği sürekli devrede tutuyor, bu da ona beş duyunun ötesinde bilgiler sağlıyordu—yanılsamaları ve yanılsama büyülerini sezebilen, Büyü Algısı’nın güçlendirilmiş bir versiyonu gibiydi. Bu yüzden böyle sinsi saldırılar onun üzerinde işe yaramıyordu.
Ardından sıra Momiji’ye geldi. Bir tür dans edermişçesine yelpazesini Alvis’e doğru indirdi. Alvis ilk darbeyi altın asasıyla savuşturdu fakat ikinci darbe böğrüne inerek onu açık avlunun ta öbür ucuna fırlattı.
“Kffhh…?!”
Momiji’nin hareketleri sade ama kusursuzdu. Darbe yelpazeyi kapatmıştı; şimdi onu zarifçe yeniden açarak dudaklarını gizledi.
“Bitti mi? Görüyorum ki Canavar Soyluları lafta var, icraatta yok.”
“Beni kışkırtmasan iyi edersin, köylü kızı. Müzakere için buradayız diye sana müsamaha gösterdim ama belki de buna hiç gerek yoktu, ha?” diye karşılık verdi Alvis, gururu incinmiş bir hâlde.

Yarası çoktan iyileşmiş bir hâlde ayağa kalktı ve Momiji’ye soğuk bakışlar fırlattı. Varlığı, Eurazania’nın en güçlü büyü doğumlularından birine yaraşır şekilde sahiden de heybetliydi.
“Müsamaha mı gösterdim? Asıl ben sana müsamaha gösteriyordum. Senin gibi bir elçiyi öldürmemek için ne kadar çaba sarf ettim, haberin var mı? Yoksa beni gerçekten öfkelendirmek mi istiyorsun?”
Birbirlerine meydan okuyuşları, etraflarındaki havayı adeta donduruyor gibiydi. Yoğunlaşan auralar alanı doldururken, avlunun kenarındaki genç tengu savaşçıları kaskatı kesildi. Ve tüm bunların ortasında Benimaru çayını yudumluyor, işin basit bir gaf olmaktan çıkıp gerçekten can sıkıcı bir noktaya vardığını düşünüyordu.
“Evet, güçlü olabilirsin; fakat senin gibi savaş deneyimi olmayan küçük bir kızın kazanma şansı olduğunu sanıyorsan, bir daha düşün.”
“Denemek ister misiniz? O pek nazikçe belirttiğiniz üzere, ben de biraz savaş deneyimi kazanmayı umuyordum zaten. Bence harika bir denek olacaksınız!”
Bakışma giderek daha da alevlendi—ve ardından ikisi de aynı anda harekete geçti. Bir sonraki an, havada bir ışık parıltısı süzüldü ve Momiji’nin yelpazesi elinden fırladı. Avluya derin bir sessizlik çöktü. Kimsenin tepki veremeyeceği bir hızla Benimaru dövüşe müdahale etti.
“Yeter,” dedi düz bir sesle. “Kabahati için özür dilerim ama yoldaşımın öldürülmesine gerçekten izin veremem.”
“B-Benimaru Bey?! Kaybedeceğimi mi düşündünüz?!”
“Evet. Seni durdurmasaydım ikiye bölünecektin.”
“Saçmalık!” dedi Momiji. “Daha gücümü hiç koymamıştım—”
“Hayır. Aurayı dizginleme konusunda dikkatsizsin. Aşırı güç yükledin.”
“B-Ben öyle yapmadım…”
“Ben… Kaybettim mi…?”
Hem Momiji hem de Alvis dizlerinin üzerine çöktü. Tam o sırada avlunun bir ucundaki kapılar açıldı ve köpek kulaklı, iri yapılı, güzel bir kadın belirdi. Seyirciler arasındaki genç tengular onun önünde diz çöktü.
“A-Anne?!”
Tengu büyüğü panikleyen Momiji’ye gülümsedi ve aheste adımlarla kızının yanına gitti. Yanına vardığında:
“Seni ahmak kız!”
Bu kükreme gök gürültüsü gibi yankılandı.
Birkaç dakika sonra grup, tatami hasırları ve diz çökmek için minderleri olan klasik Japon tarzı bir iç odaya geçmişti. İlerideki bir kapı bir odaya açılıyor, hasta tengu büyüğünün ihtiyaç duyduğunda dinlenmesine olanak tanıyordu. Büyüğün, küstahlığı yüzünden kafasına bir şaplak indirmeyi uygun gördüğü Momiji, bu muameleden hoşnutsuz olsa da annesinin yanında daha fazla itaatsizlik etmeyi göze alamayarak yaşlı gözlerle başını ovuşturuyordu.
“Yok canım, o kadar ileri gitmeye gerek yoktu. Biz yalnızca kendimizi tanıtmak istemiştik…”
Benimaru yapmaya niyetlendiği şeyi henüz gerçekleştirememişti fakat artık sıradan bir sohbet için uygun bir ortam da kalmamıştı. Üstelik Alvis bu denli kederliyken, misafirliği daha fazla uzatmanın son derece akılsızca olacağını hissetti. Ancak yaşlı kadının başka planları vardı.
“Hi-hi-hi! Kafana takma delikanlı. Bu arada sergilediğin kılıç ustalığı epey etkileyiciydi. Pus stiliydi, değil mi?”
“Nasıl yani…? Ah, hayır, aslında bir fikrim var. Momiji’nin dansı bazı açılardan benim kılıç stilime benziyordu. Yoksa, olabilir mi…?”
“Evet, ben de Pus stilini çalıştım. Ustam Araki Byakuya’dan.”
“Ne?!”
Benimaru şaşkına dönmüştü. Tengu ona memnun bir tebessümle baktı.
“Benim adım Kaede.”
Bununla birlikte geçmişine dair bir hikâye anlatmaya başladı. Üç yüz yılı aşkın bir süre önce ogrelerin topraklarında vakit geçiriyordu. Gerçek gücünü gizleyerek bir yolculuğa çıkmış, ardından Byakuya ile karşılaşmış ve kılıç yolunda onun çırağı olmuştu. Ancak Kaede yalnız değildi. Bir başkasıyla birlikte eğitim alıyordu—kılıçla yaşayan doğuştan bir yetenek ve bizzat Byakuya’nın kendi torunuyla.
Byakuya sık sık, “Sana bir isim bahşedememek içimi çok acıtıyor,” derdi.
Canavarlara gelişiüzel isim bahşetmenin canına mal olma riski vardı anlaşılan. Bir insan olarak, bu torununa isim vermesi onu kesinlikle öldürürdü. O zamanlar Kaede’nin de bir ismi yoktu; bu yüzden adamın bunu neden bu kadar dert ettiğini anlamamıştı ama şimdi bunu az çok kestirebiliyordu. Ne de olsa birini seviyorsan, ona geride bir şeyler bırakmak istersin. Canavarların isminin olmaması doğaldı fakat insanlar için durum tam tersiydi.
Zaman geçti; Byakuya yaşlanıp vefat etti ve geride, Kaede’ye bile meydan okuyabilecek kadar kılıçta ustalaşmış ogre torununu bıraktı. Teknik açıdan Kaede tamamen yenilmişti. Ona vurulmuştu ve koca bir akçaağacın altında aşkını itiraf etti. Ardından, saadet dolu birlikte geçirilen tek bir geceden sonra ogrelerin anavatanından ayrıldı.
Jura Ormanı dengesiz havasıyla bilinirdi; ancak bu ağaç, sonbaharda parlak turuncu yapraklarıyla ışıldayan ulu, heybetli bir akçaağaçtı. Ogrelerin anavatanının simgesi hâline gelmişti ve Benimaru bunu çok iyi biliyordu—bu da kadının anlattığı hikâyenin doğru olduğunu ona kanıtlıyordu…
“Bir dakika. Hakuro’nun… olduğunu mu söylüyorsunuz yani—?”
diye ekledi ve bu sırada büyük bir şaşkınlık yaşadı.
“Hakuro mu dedin? Ah, demek birlikte eğitim aldığım Kılıç Ogresi bir isim kazandı, öyle mi? Vay canına… Hâlâ hayatta olduğunu duymak beni şaşırttı doğrusu.”
Bu düşünceyle gülümsedi; bu da Benimaru’yu iliklerine kadar sarstı.
Dur bir dakika, bir dakika… Hakuro’nun bundan haberi var mı acaba?!
Zihni her türlü soruyla çalkalanıyordu. Fakat asıl büyük şok henüz gelmemişti:
“Neyse… Bunu duymak içimi rahatlattı.”
“…?”
“Çünkü Hakuro Bey’in yetiştirdiği o harika delikanlı, kızımın müstakbel damadı olacak.”
Pffftt!!
Benimaru, sinirlerini yatıştırmak için içtiği çayı püskürttü. Normalde serinkanlı ve vakurdu; ancak burada, tenguların topraklarında her şey onu derinden sarsıyordu. Üstelik yalnız da değildi—yanındaki Alvis’in elinden çay fincanı kayıp düşerken, donuk gözlerle boşluğa bakakalmıştı.
Momiji bu haberle kıpkırmızı kesildi; önce Benimaru’ya, ardından Kaede’ye baktı. “A-Anne…?!”
Telaş içinde annesini susturmaya çalıştı ama nafileydi. Kaede, kızını durdurmak için kayıtsızca bir kolunu kaldırarak Benimaru’ya hitap etti.
“Şimdi, Benimaru Bey, az önceki talebinizi memnuniyetle kabul edeceğim. Hatta Rimuru Bey’in topraklarımız üzerindeki hâkimiyetini tanımaya hazırım. Ancak bunun bir şartı var; kızımı eşin olarak kabul edeceksin. Üzerine düşünmek için çok fazla zamana ihtiyacın olacağını sanmıyorum, peki ne diyorsun?”
Benimaru donakaldı. Böylesine çarpıcı bir soru, bu kadar gelişigüzel sorulmuştu. Aslına bakılırsa, biraz zamana sahiden ihtiyacı vardı. Neyse ki sorunun diğer muhatabı olan Momiji araya girip imdadına yetişti.
“Bekle! Bekle! Sen onu kabul etmiş olabilirsin anne ama ben henüz etmedim! Evet, belki benden güçlü olabilir… fakat öyleyse bile, onu buna zorlamanı istemiyorum. Önce onun kalbini kazanmak istiyorum. Gerçekten iyi bir kadının, sevdiğinin başını döndüren kadın olduğunu her zaman sen söylemez miydin anne?”
Kızaran yüzünü yelpazesinin ardına gizledi ve neredeyse koşar adım odadan çıkarak oradan kaçtı. Kaede onun bu hâline içten bir kahkaha attı.
Alvis kendine gelirken Benimaru, Momiji’nin bu tepkisi karşısında utancın bedenini sardığını hissedebiliyordu.
Hakuro her durumda sakin kalmayı başarırdı… Bu teklif ne kadar ani olursa olsun, beni sarsmaya bu kadarı yetiyorsa henüz öğrenecek çok şeyim var demektir…
Bir anlığına durumu tarttı.
Yine de bu kadarı gerçekten çok ani…
Sonunda, Momiji meselesini üzerinde düşünmek üzere yanında geri götürmesi konusunda anlaşıldı. Bu tamamen Kaede’nin fikriydi ve kimseyi buna zorlamaya niyeti yoktu. Sadece gerçekleştiğini görmenin hoş olacağını düşündüğü bir şeydi; eğer hakikaten olursa ne âlâ. Tempest’in diğer taleplerine gelince, büyük ölçüde kabul etti—dağın içinden geçen tünel hâlâ bir sorundu ancak Thalion’a giden ana yolu diledikleri gibi inşa etmelerine izin verdi.
Fakat görüşmeleri burada bitmedi. Kaede, Momiji’yi Benimaru ile evlendirme ihtimalinin yanı sıra, İblis Kralı Rimuru ile tengu ırkı arasında yapıcı bir ilişki kurmaya da ilgi gösterdi.
Dışarıdan belli olmasa da Kaede bir hastalıktan muzdaripti. En azından anlatılan hikâye buydu; hakikat ise biraz daha farklıydı. Momiji’yi dünyaya getirirken kalan gücünün büyük bir kısmını sahiden de kaybetmişti. Çocuğun doğumu ve ardından gelen “isim bahşetme” işlemi on beş yıl önce gerçekleşmiş ve bir zamanlar dağların tanrıçası olarak övülen bu kadının neredeyse tüm gücünü tüketmişti. Ölüm er ya da geç kapısını çalacaktı; bu yüzden de canı gibi sevdiği, tecrübesiz kızına arka çıkacak ve ona destek olacak birini bulmak istiyordu. Benimaru’nun ziyareti bir tesadüftü fakat Kaede için bir umut getirmişti—eski sevgilisi Hakuro tarafından ona bahşedilen son bir umut.
Beni geri çevirirse öyle olsun, diye düşündü Kaede. Hâlâ oradasın, değil mi, Rimuru Bey’in yanında? Benden önce öleceğini sanıyordum ama büyük bir mutlulukla görüyorum ki yanılmışım. Hem Momiji’yi görmek sana da geçmişimizi biraz olsun hatırlatmayacak mı?
Kaede, biraz düşündükten sonra somut evlilik planlarını ertelemeyi kabul etti. Ve böylelikle Momiji, İblis Kralı Rimuru ile bizzat görüşmek üzere yola koyuldu.

İnsanın başını epey ağrıtan bir hikâyeydi—üstelik Benimaru’nun hayatında karşılaştığı en büyük tehlikeyi temsil ediyordu. Benimle ilk karşılaştığı andan bile daha korkutucu olduğunu söyledi; buna nasıl tepki vermem gerektiğinden pek emin olamadım. Belki de sadece kendine has mizah anlayışıydı.
Her ne olursa olsun, Momiji’nin buraya gönderilme sebebi buydu. Alvis’e böylesine temiz bir darbe indirebildiyse, savaşta onu kesinlikle hafife almak istemezdiniz. Doğrusu, artık bize karşı düşmanca bir tavır takınmıyor olmasına sevinmiştim.
Fakat sahiden de asıl meseleden daha fazla kaçamazdım.
Hakuro’nun bunca zamandır bir kızı mı vardı yani? Yok artık.
İşin büyüyüp devasa bir soruna dönüşeceğinden endişelenerek paniğe kapılmıştım; ancak onunla yüz yüze gelene kadar yapabileceğim pek bir şey yoktu. Kaldı ki bu, Benimaru ile benim tek başımıza çözebileceğimiz bir mesele de değildi. Bu işte en az bizim kadar payı olan Hakuro’yu da dinlememiz gerekiyordu—fakat onu lüzumsuz yere buraya koşturmak da istemedim. Bu yüzden o dönene kadar konuyu rafa kaldırmaya karar verdim.
Nitekim Falmuth yolculuğunun ardından önceki gece dönüp geldi. Üçümüz aramızda küçük bir sohbet gerçekleştirdik. Tenguların bizden ne talep edeceğine ya da onlarla ilgili neler yaşanacağına dair hiçbir fikrim olmadığından, kabul görüşmelerini son güne bırakmaya karar vermiştik. O vakte kadar hâlâ dönmemiş olursa Hakuro’yu çağırtmayı planlıyordum fakat şükür ki buna gerek kalmadı. Gerçi vaktinde gelmiş olması da öyle pek fazla sorunu çözmedi.
Benimaru ile Momiji’nin evlenmesi tamamen ikisinin arasındaki bir meseleydi. Evet derlerse benim için sakıncası yoktu; beni pek etkileyecek gibi görünmüyordu ama…
“Bir dakika bekleyin!” diye söze girdi Benimaru. “B-Benim de düşünmem gereken kendi meselelerim var, farkındasınız değil mi!”
“Ne demek istiyorsun?” diye karşılık verdi Hakuro. “Kızımı beğenmedin mi yoksa?”
“Öyle bir şey demiyorum! Hem siz ne zamandan beri baba gibi davranır oldunuz? Hayatınız boyunca onunla hiç karşılaşmadınız bile. Varlığından dahi haberiniz yoktu!”
“Eh, artık bildiğime göre ona karşı belirli bir sorumluluğum var, öyle değil mi?”
Hakuro, Benimaru’nun bu afallamış hâlinden keyif alıyor gibi görünüyordu. Bu da sorunu daha da körüklüyordu. Gece boyunca konuşup durduk ama hiçbir sonuca varamadık—bu yüzden burada, kabul salonunda durumu doğaçlama idare etmek zorunda kalacaktım.
………
……
…
Güzel kız, önümde alelacele hazırlanmış sandalyeye oturdu. Saçlarının beyazdan kırmızıya çalan renk geçişi sahiden de çok güzeldi. Hakkında onca şey duyduğum ve burada tengu büyüğünü temsil eden Momiji işte buydu. Bana kibirli bir bakış attı ve konuşmaya başladı.
“İblis Kralı Rimuru, sizinle tanışmak güzel. Benim adım Momiji ve buraya tengu ırkının büyüğü adına geldim. Sizinle birlikte çalışmayı sabırsızlıkla bekliyorum.”
“Çok naziksiniz. Benim adım Rimuru ve bir iblis kralı oldum. Gördüğünüz gibi şu an insan formundayım ama aslında bir balçığım. Genel olarak barışçıl biriyimdir, o yüzden bir sıkıntınız olursa bana danışmaktan çekinmeyin.”
“Böyle bir endişeye mahal yok. Jura Ormanı’na boyun eğdirişinize şahit olmak nefes kesiciydi. Sizi ormanın hükümdarı olarak tanıyor ve sizinle iyi bir komşu olmayı umuyoruz. Yine de kendi iç işlerimize karışmanıza müsaade etmeyeceğiz.”
Bunu tüm yetkililerimin önünde söylüyordu. Shion’un kaşının hafifçe seğirdiğini görebiliyordum fakat neyse ki kimse daha ileri bir tepki vermedi. Hikâyenin tamamını ona henüz anlatmamıştım, bu yüzden bu sefer kendini tutmayı başarmıştı. Son zamanlarda onda yeni bir değişim vardı; artık ufak tefek şeylere her zamanki o abartılı tepkilerini vermiyordu. Biraz ürpertici olsa da bu iyiye gidişi görmek güzeldi. Umarım her şeyi içine atıp sonradan patlayacak bir hâle gelmiyordur.
Bu esnada Momiji, nasıl bir cevap vereceğimi görmek için nefesini tutmuş bekliyordu. Cesur ve vakur bir tavır takındığı için birisi söylemedikçe fark edemezdiniz ama heyecandan içinin için yendiğine emindim. Henüz dost mu yoksa düşman mı olduğumdan tam emin olamamış olmalıydı.
Bağlılığını bildirmesi iyi olurdu diye düşündüm fakat ırkının gururu buna elvermemiş olmalıydı. Ne de olsa genç ve tecrübesiz bir yönetici, insanlar kendisini hor görürse felakete sürüklenir. Bunu anlayabiliyordum—her ne kadar Momiji genç tengu savaşçı sınıfının desteğini arkasına almış gibi görünse de.
“Pekâlâ. Anlıyorum. Elbette bizim de size gereksiz yere müdahale etmek gibi bir niyetimiz yok. Sanırım buradaki Benimaru’nun da size açıkladığı üzere, yalnızca Kusha Dağları’nın eteklerine bir ana yol inşa etmek istiyoruz. Ayrıca emin olmak için soruyorum; dağlara çoktan yerleşmiş olan yüksek orkların haklarını tanıyorsunuz, değil mi?”
“Evet, bu bir sorun teşkil etmiyor. Dağların nimetlerinden yararlanma hakkı konusunda mutlak bir hak iddia etmiyorum. Cevherleri dilediğiniz kadar çıkarabilirsiniz—bizim onlara ihtiyacımız yok. Yalnızca rahat bırakılmak istiyoruz.”
Şey…
Dağlık bölgeler Jura Ormanı topraklarının bir parçası sayılırdı. Bu konuda bir tür şikayette bulunurlar diye kendimi hazırlamıştım ama sanırım bir sorun yoktu. O hâlde tengular neden bu kadar tetikteydi? Alvis’e karşı epey ters davranmıştı; yoksa iblis krallığı yaptığı günlerde Carrion ile aralarında bir sürtüşme mi yaşanmıştı? En güvenlisinin doğrudan sormak olduğuna karar verdim.
“Şey, yani neden bu kadar tetikte olduğunuzu bilmiyorum ama bizim gerçekten sizinle bir çatışma başlatmak gibi bir niyetimiz yok, o yüzden…?”
“Buna inanmamı mı bekliyorsunuz?”
“Evet. Yani, topraklarımı genişletmeye göz diktiğimden şüphelenmenize yol açacak tek bir söz söyledim ya da bir şey yaptım mı?”
Momiji niyetimi bir kez daha tartarak beni dikkatle süzdü.
“O kurnaz kuş kadın Frey ile düşüp kalkıyorsunuz. Hırslarınızı anlamam için bu kanıt bana yeter de artar bile!” diye terslendi.
Bunun hiç aklıma gelmediğini rahatlıkla söyleyebilirdim.
“Hop, bir dakika mola!”
“Mola da ne demek?!”
“Dur demek! Aramızda konuşmamız gereken şeyler var!”
Yönetim kadromu yanıma çağırdım. Momiji biraz homurdansa da bunu kabul etti sanırım ama pek de dikkat etmedim.
“Bu işe ne diyorsunuz?” Bir çember oluşturduğumuzda sordum.
“Eski İblis Kralı Frey’in toprakları Kusha Dağları’na bağlanıyor,” diye hemen yanıt verdi Souei. “Bu sınırlar boyunca tengularla bazı çatışmaların patlak vermiş olabileceğini tahmin edebiliyorum.”
Zihnimdeki dünya haritasına göz attım. Sahiden de öyleydi. Tengu yerleşkesi bizzat Orman’ın sınırları dışındaydı; bu yüzden orası için savaşmak herhangi bir saldırmazlık anlaşmasını ihlal etmezdi. Bir noktada işgal etmeye kalkışmış olabilirlerdi.
“İyi de neden ki?”
“Aklıma hiçbir sebep gelmiyor,” dedi Benimaru. Ziyareti sırasında ters giden bir şey fark etmemiş olmalıydı.
“Bazı söylentiler duymuştum. Frey’in yüksek yerleri sevdiği söylenir. Gökler Kraliçesi unvanının da çağrıştırdığı gibi, belki de başkentini erişebileceği en yüksek noktaya taşımaya girişmiştir?” diye fikir yürüttü Hakuro.
Bu bana pek doğru gelmedi. Bizzat Benimaru, tengu kalesinin bir dağın zirvesindeki mağaranın diğer tarafında yer alan huzurlu bir bölge—başka bir deyişle farklı bir boyutta ufak bir uzamsal düzlem—olduğunu söylemişti. Bu pek Frey’in isteyeceği türden bir yer değildi.
“Hmm…”
Hepimiz kendi aramızda mırıldandık. Derken:
“Beni görmezden gelmeyi bırakacak mısınız artık?!”
“Amanın!”
Kulağımın dibinde birinin bağırmasıyla yerimden sıçradım. Momiji daha fazla beklemekten bıkmış, öfkeden küplere binmiş bir hâlde orada duruyordu. Bu sefer onu kesinlikle duymazdan gelemezdim.
Pes edip sandalyeme geri kuruldum ve onunla yüzleştim.
“Sana bir soru sorayım. Frey’in tengu topraklarında gözü var mı?”
“Haa? Soracak onca aptalca şey arasından…” Gözlerini devirdi, sonra da ciddi olduğumu fark etti. “Şaka yapıyor olmalısınız,” diye mırıldandı.
Belli ki bu konuda birbirimizi hiç anlamamıştık; bu yüzden hikâyeyi kendi açısından anlatmasına izin vermeye karar verdim.
Anlattığına göre Frey’in amacı, Thalion Büyü Hanedanlığı’nın başkenti Elmin Thalion’u ele geçirmekti. Orayı toprakları için değil, yüksekliği için istiyordu.
Doğrusu bunu hiç beklemiyordum. Tam ona yaraşır bir hareketti fakat buna gülemiyordum.
Yüzölçümü açısından Thalion devasa bir ülkeydi. Frey, orayı ezip geçecek askeri kaynağa sahip değildi. Ne var ki bu ulus kara ordularına karşı coğrafi bir avantaja sahip olsa da, Frey ve hava kuvvetlerine karşı işleri çok daha zor olacaktı. Taktiksel açıdan denk bir eşleşmeydi ancak Frey, hırslarının sonsuza dek yalnızca bir hevesten ibaret kalmasına izin vermeye niyetli değildi.
İşte bu yüzden dikkatini tengulara çevirmişti. Onları boyunduruğu altına alıp daha sonra Thalion’a yapacağı saldırı için kaynaklarını güçlendirmek istiyordu. Fakat tengular bunun için fazlasıyla gururluydu; Frey’in taleplerini öyle kolayca kabul etmeye hazır değillerdi. Bunu öngören Thalion ise iki tarafın birbiriyle çatışmasını umuyordu; böylece üzerlerindeki baskı kalkacak ve patlak veren savaştan kazanç sağlayabileceklerdi.
Ancak Frey bunun tamamen farkındaydı ve bu da elini kolunu bağlıyordu. Sonuç olarak ortaya çıkan bu üçlü gerginlik dönemi, açıkçası bana epey çarpık görünmüştü.
Bütün bunlar olup biterken ben Clayman’e karşı savaştım ve ortalık yatıştığında Carrion ile Frey görevlerinden feragat edip İblis Kralı Milim’e hizmet etmeye karar verdiler. Bu, tenguların tek başlarına asla karşı koyamayacakları yeni bir süper gücün doğuşuydu ve şimdi yönetimleri bundan sonra nasıl bir tutum sergileyecekleri konusunda hararetli bir tartışma içindeydi.
Derken Benimaru, yanına Üç Canavar Soylusu’ndan birini de alarak çıkageldi. Kötü fikir. Momiji bunu, ona gizliden gizliye baskı uygulama girişimim olarak yanlış anlamıştı.
“Frey son zamanlarda nasıl?” diye sordum Geld’e. Yeni bir başkentin inşasından sorumlu kişi olarak Frey’den emirler alıyordu; bu da onu küçük grubumuz içinde Frey’i en yakından tanıyan kişi yapıyordu.
“Şey, Rimuru Efendimiz, Leydi Frey planlarınızdan fazlasıyla memnun görünüyor. Mildo ne kadar az konuşsa da ikisi gayet iyi anlaştı ve kendisi son derece ayrıntılı planlama toplantılarına katılıyor.”
Frey, Mildo’yu konuşturmanın bir yolunu mu bulmuştu? Bu etkileyiciydi doğrusu.
“Pekâlâ. Yani Elmin Thalion’a olan ilgisini kaybetti mi?”
“İlgisini kaybetmek mi? Daha ziyade ilgisi şeyde… şey…”
“Neyde?”
“Şey… Son zamanlarda Milim Hanım’ı ortalıkta pek göremiyorum. Frey Hanım kendisine hükümdarlık işlerini falan öğretiyordu ama anlaşılan o fırsatını bulup gizlice kaçmış.”
Ha, doğru ya. Nerede olduğunu gayet iyi biliyorum sanırım. Yine de bu konuşmanın selameti açısından, hiç haberim yokmuş gibi davranalım. Uyuyan devi uyandırmamak lazım neticede.
“Hal böyle olunca, Frey Hanım’ın şu anki asıl odağının Milim Hanım’ın nereye kaçtığını bulmak olduğunu söyleyebilirim,” diye sözlerini noktaladı Geld.
Gökdelenleriyle birlikte o devasa başkent inşaat projesi Frey’i tamamen büyülemişti. Fethedebileceği diğer tüm potansiyel başkentlere olan ilgisini tamamen köreltmişti; zira hepsi bunun yanında sönük kalıyordu. Geld’in de belirttiği gibi, asıl büyük mesele Milim’di. Hayal ettiğinin tamamen aksine gelişen tüm bu şeyleri dinleyen Momiji ise afallayıp sessizliğe gömülmüş, nasıl tepki vereceğini bilemez hale gelmişti.
Onu suçlayamazdım doğrusu. Hayat böyleydi işte; sizin ve halkınızın canına kastettiğini sandığınız bir gücün odağının bir anda bambaşka bir şeye kaydığını görüyordunuz. Sizin başınıza gelse, siz de gerçeklerden kaçmak isterdiniz herhalde.
“… Pekâlâ. Anladım. Durum bundan ibaret. Tüm bunların bir yanlış anlaşılmadan ibaret olduğunu kabul ediyorsan, benim için sorun yok.”
Tenguların dünya işlerinde pek tecrübeli olmadıkları söylenebilirdi. Dört bir yanlarının düşmanlarla çevrili olduğu endişesi Momiji’nin muhakemesini gölgelemişti. İçinde bulunduğu durum göz önüne alındığında, neden böyle bir karar verdiğini anlayabiliyordum.
“Yani bunca zamandır sadece kuruntu mu yapıyormuşum…? Annem de meseleleri fazla büyüttüğümü söylemişti zaten…”
Bütün gücü çekilmiş bir halde sandalyesine yığıldı. Oradaki herkes için iyi bir dersti: Peşin hükümlü davranmak insanın ayağına fena dolanabilirdi.

Bunu da geride bıraktığımıza göre, görüşmelerimiz çabucak sona erdi.
Momiji hâlâ biraz kendinde olmadığı için, onun yerine imzalayacağımız mukaveleyi tengu savaşçılarından biri inceledi. Bunları sadece koruma sanıyordum ama anlaşılan idari personel olarak da görev yapıyorlardı.
Tünel meselesi ise sonraya bırakılacaktı. Güvenli olduğunu kanıtlayana dek inşaata başlamamıza izin verilmeyeceği söylendi. Bu bana da mantıklı geldiğinden meseleyi fazla büyütmedim. Zaten tünel inşası için Thalion ile de konuşmamız gerekiyordu ve trenlerin geliştirilmesini tamamlamadan işe koyulamayacaktık; bu yüzden hiçbir şeyi henüz kesinleştirmeye gerek yoktu.
Tengular bir istila hazırlığında olduğumuzu sandıkları için işlerimize karışmamızı istememişti; fakat bu yanlış anlaşılmayı giderdiğimize göre, artık normal ilişkiler kurmamızın önünde hiçbir engel kalmamıştı. Böylece olası bir durumda birbirimize yardım etmek üzere anlaştık.
“… Demek hepsi bu kadar?”
“Evet,” dedi tengu yaveri eğilerek. “Böylesine yapıcı müzakereler yürütmemize imkân tanıdığınız için size minnettarım, İblis Kralı Hazretleri.”
Böylece Momiji ile aramızdaki pürüzler çözülmüştü. Mukavelemiz imzalanmıştı. Şimdi Momiji ile Hakuro’nun ilişkisini ve Benimaru ile Momiji’nin muhtemel evliliğini konuşmamız gerekiyordu. Dün gece bu konuda bir sonuca varamamıştık.
Momiji güne bize karşı düşmanca bir tavırla başlamıştı ama bu durum muhtemelen artık değişmişti. Acaba bu meseleyi sadece doğrudan ilgili kişilerle mi çözmeliydik?
Konuyu nasıl açacağımı kendi kendime tartışırken, tengu yaveri mühürlü bir zarf çıkardı.
“Bir de şu mesele var. Büyüğümüz Kaede Hanım’ın size iletmemi istediği bir mektup var, Lord Rimuru.”
Mektubu saygıyla bana uzattı. Zarfı Rigurd teslim aldı, açıp okuma işini ise Shuna üstlendi. Mektup, saray yazışmalarında sıkça rastlanan türden ağdalı, dolambaçlı selamlarla ve niyetimi tartmaya yönelik yoklamalarla başlıyor, ilerledikçe daha samimi bir havaya bürünüyordu. Shuna okumaya devam ettikçe yüzü şaşkınlıkla buruştu.
“‘… İşlerin karmaşık olduğunu ve birtakım yanlış anlaşılmalar yaşandığını biliyorum, ancak kızıma iyi davranacağınızı umuyorum. Benimaru Bey’in gönlünü kazanma konusunda bana söylediklerini size hatırlatmak isterim. Bu fikre karşı olmadığından eminim—’”
Bir dakika, bu mektubun bana yazıldığından emin misiniz?! Kulağa hiç öyle gelmiyor da! İçinde böyle şeylerin yazdığını bilseydim personeli dışarı çıkarırdım… ama artık çok geçti.
“A-Annem mi?!!”
Momiji bir anda ayağa fırlayıp mektubu Shuna’nın elinden çekip aldı. Yaptığı kabalıktı ama görmezden gelecektim. Onu suçlayamazdım. Momiji’nin yerinde ben olsaydım, ne yapardım bilemiyorum. Bu rezilliğin de ötesinde, düpedüz küçük düşürücü bir durumdu.
“Yani… Yani iki ayrı mektup mu vardı?! Anne, neden biraz daha dikkatli olamazsın ki…?”
Kendini tekrar sandalyeye bıraktı. Anlaşıldı. Kaede, bana yazdığı mektubun içine Hakuro için bir mesaj iliştirmiş olmalıydı. Tengu yaverleri Momiji’nin etrafını sarıp onu teselli etmek için ellerinden geleni yaptılar ama bu durum sadece ters tepti. Böyle zamanlarda insanları kendi haline bırakmak en iyisidir.
“Heh heh… Tam da ona göre bir hareket.”
Hakuro sırıtarak Momiji’ye doğru yürüdü, buruşmuş mektubu elinden alıp ona başıyla onay verdi.
“Demek öyle… ‘Büyük bir güce sahip olsa da teknikte hâlâ eksikleri var. Kılıç yolunun bir yoldaşı ve aynı zamanda onun babası olarak, Kılıç Ogrisi’nin ona talim ve ders vermeyi lütfetmesini umuyorum. Seni daima seven Kaede’nden.’ Demek benden hâlâ hoşlanıyor, ha? Heh heh! Ah, bugünleri görecek kadar yaşadığım için ne kadar şanslıyım.”
Gülümsemesi daha içten olamazdı.
“B-Baba…?”
“Hı-hım. Benim adım Hakuro ve ben senin babanım.”
“Baba!!”
Momiji’nin Hakuro’nunkileri andıran koyu renkli gözleri yaşlarla doldu ve ona sımsıkı sarıldı. Baba ile kız kavuşmuştu. Artık bize karşı tetikte olmayan genç kız, bir daha asla Hakuro’nun sözlerinden şüphe etmeyecekti.
“Seni uyarmalıyım Momiji, talim alanında son derece katı bir eğitmenimdir.”
“Peki…”
“Ama zorlukların üstesinden geldiğini ve Benimaru’nun kalbini fethettiğini görmek istiyorum!”
“Emredersiniz, Baba!”
Şey, ne dediniz…?
Ben burada bu tatlı aile kavuşmasını başımla onaylarken, konuşma bir anda raydan çıkmaya başlamıştı. Aradaki mesafeyi kapatmak diye buna denirdi herhalde. En iyi anlarında bile genellikle aksi ve ketum olan Hakuro’nun birdenbire bir kızı olmuştu… ve bu onu gözü yaşlı, kızına düşkün bir ebeveyne dönüştürmüştü.
“Şey, Hakuro…”
Benimaru’nun sözleri ona ulaşmadı bile. O ve Momiji kendi küçük dünyalarına dalmışlardı.
“Ah, şimdi anladım,” diye mırıldandı Shuna.
Herkesin bakışları ona çevrildi. Bakışlarını doğrudan ona dikmiş olan Benimaru’ya dönüp konuşurken aradaki bu curcunaya hiç aldırış etmedi.
“Ağabey, sana Leydi Alvis’ten bir mesaj var.”
“Neymiş?” dedi acı çeker gibi görünen Benimaru.
Nasıl hissettiğini anlayabiliyordum. İçinden kesin “Ne olursun, bunu sonraya bırakalım,” diye geçiriyordu ama Shuna gözlerinde zerre duygu kırıntısı olmadan ona dik dik bakıyordu.
Alvis’in konuşma tarzıyla aktarılan mesaj şuydu:
“‘Benimaru Bey, kararımı verdim. Momiji Hanım’ı düelloda yenip eşiniz olma hakkını bizzat kazanmaya niyetliyim—fakat en kötü ihtimalde bile her zaman cariyeniz olabilirim, öyle değil mi? Her halükarda vazgeçmeye hiç niyetim yok, o yüzden kendinizi hazırlayın!’”
Ekibim merak içinde birbiriyle fısıldaşmaya başladı.
…
Benimaru ise sessizce kollarını kavuşturmakla yetindi. Kafasını ellerinin arasına alıp dövünmek istediğine emindim ama bunu yapmadığı için hakkını teslim etmek lazımdı. Ya da daha doğrusu, hareket edemeyecek veya konuşamayacak halde öylece donakalmıştı. Savaşta belki yenilmezdi ama bu tarz “tehditler” karşısında tamamen çaresizdi—böylece Benimaru’nun hiç beklenmedik bir zayıf noktasını keşfetmiş olduk.
Kusura bakma dostum. Aşk meşk işlerinde pek tecrübesi olmayan biri olarak—sıfır tecrübe değil elbet ama pek de sayılmaz—yardım edebileceğim pek bir şey olduğunu sanmıyordum.
“Vay be, kadınların gözdesi olmak da zor zanaat, değil mi?” diye şansımı denedim.
“Lord Rimuru,” dedi Gobta sitemkâr bir tavırla, “ciddi misiniz siz? Çünkü bence siz de benzer dertlerden mustaripsiniz…”
Saçmalama Gobta. Artık cinsiyetsizim ben, unuttun mu?
“E-heh-heh-heh-heh… Böyle ahmakça romantizm işleriyle hiç alakam olmaz. Benim için Lord Rimuru her şeyden önce gelir.”
Sana sormadım ki Diablo. İlgin yoksa beni de rahat bırak o zaman, olur mu?
Fakat ben bunları düşünürken bile maiyetimdekilerin dedikodu yaptığını duyabiliyordum.
“Benimaru Bey bir hayli popüler, değil mi? Kız kardeşim Soka’nın emrindeki bazı kızların da ona karşı boş olmadığını biliyorum, fakat Leydi Alvis ve Leydi Momiji’yle kıyaslandığında pek bir şansları olduğunu sanmıyorum.”
“Toka’yı mı kastediyorsun Gabil? Bir de Saika’yı mı?”
“Aynen, aynen. Soka çoktan sana göz koyduğu için, senden ümidi kestiler zaten Soei Bey…”
“Hadi ama, saçmalamayı kes!”
“Yok vallahi, doğru söylüyorum!”
“Vay be, resmen harem gibi, değil mi? Çok kıskandım doğrusu!”
Düşününce, Gobta da nihayetinde haklı bir noktaya parmak basmıştı. Benimaru ile aralarında kıskançlık dolu bir aşk rekabetinin başlayıp başlamayacağını merak etmeye başladım. Yine de Alvis güzel ve güvenilir bir kadındı. Momiji biraz dikbaşlıydı ama yine de sevimli bir kız kardeş tipindeydi. Onlar ve şansını denemek isteyen diğer tüm kızlar bir araya gelince Gobta haklı çıkıyordu; Benimaru’nun etrafında sahiden de bir nevi harem oluşmuştu. Gerçi kendisi böyle bir şey istiyor sayılmazdı…
“Harem ha?” diye araya girdi Gabil. “Evet, kimi olsa kıskandırır.”
“O kadar da acele etmeyin,” diye karşılık verdi Soei. “Benimaru bu konularda biraz geç açılan biridir. Karşı cinsle ilişkilerde pek becerikli olduğunu söyleyemem. Güçlü görünmeye çalışıyor ama eminim o da en az hepimiz kadar şaşkındır.”
Benim de aklımdan geçenler tam olarak bunlardı. Bunca ilginin odağı olmak Benimaru için dertten başka bir şey getirmeyecekti. Shuna da gözünü ondan ayırmıyordu. Benimaru’nun kız kardeşine çok değer verdiğini hissediyordum, bu yüzden şu anda onun baskıcı tavırlarından yayılan tehlikeyi kesinlikle seziyor olmalıydı.
“Ama bence bu güzel bir şey,” dedi Geld. “Benimaru Bey gibi mert ve yiğit bir adamı kasabadaki kadınların sevmesi gayet doğal. Leydi Alvis Üç Canavar Soylusu’nun lideri, Momiji Hanım ise Hakuro’nun kızı—ikisi de gayet layık eş adayları. Ondan öğreneceğim çok şey var.”
Harem olsun ya da olmasın, Benimaru’nun bir eş bulması fikrine sahiden hevesli görünüyordu. Geld’in kendisi kadınların peşinde koşmaktan ziyade işine önem verirdi, o yüzden “öğreneceğim çok şey var” kısmında ne kadar ciddi olduğundan pek emin değildim.
Zaten Geld de bir hayli popülerdi. Sessiz, ağırbaşlı ve sorumluluk sahibi biri olduğu için sadece yüksek orklar arasında değil, diğer ırklardan da hatırı sayılır bir hayran kitlesi vardı. Tembelliği bırakıp biraz adım atsa, göz açıp kapayıncaya kadar bir hayat arkadaşı bulurdu.
“Yok canım, siz yine gayet iyisiniz Geld Bey! Daha önce de söylediğim gibi, Toka ve diğerleri yüzüme bile bakmıyor… Nedendir bilinmez, bizim birlikte sadece erkekler bana sıcak davranıyor,” diye dert yandı Gabil.
Geld bilgece başını salladı. “Yalnızca kadınlarla karşılaşmak için daha fazla fırsata ihtiyacın var. Bu durumu biraz anlayabiliyorum.” Çoğunlukla iri yarı erkek işçilerin çalıştığı şantiyelerde vakit geçirdiği için anladığına şüphe yoktu.
Benim gibi cinsiyeti olmayan—ya da belki cinsiyet kavramının baştan karmaşık olduğu amfibiler gibi—biri bir yana, kadınların da eşit şekilde katılabileceği bir çalışma ortamı oluşturmak muhtemelen önemli bir konuydu, değil mi? Belki erkekleri de daha çok şevklendirirdi. Bunu bir düşünmem gerekecekti.
“Şey, gerçi benim çalıştığım yerde birkaç kadın cüce eczacı var. Arada laflıyoruz ama…”
“Aa? O zaman sorun yok demek ki, değil mi?”
Hayır, bu cidden bir sorun. İkisi tamamen farklı canavar ırkları bir kere. Nefes alan her şeye razı değilsindir herhalde, değil mi Gabil?
“Yok, hem de çok büyük bir sorun. Bana bir kertenkeleyle çıkmanın ‘fiziksel olarak imkânsız’ olduğunu söylediler! Aralarında hiç mi hiç havam yok…”
“Ah…”
……
Şey. Buna ne denir bilemedim şimdi. Görünüşe göre aşılması gereken tek engel tür farkı değilmiş. Gabil başka sulara yelken açmayı düşünebilir belki.
“Ama gel gör ki Nanso ile Hokuso’yu durmadan yemeğe ya da ormanda baş başa gezintiye davet edip duruyorlar. Hem de sürekli! Bu durum öyle gücüme gidiyor ki…”
Demek tür meselesi bir bahane olarak bile işe yaramamış ha?
“Ben, şey, ne desem bilemedim…”
Geld, Gabil’i nasıl teselli edeceğini bilemeyerek öylece kalakalmıştı.
“Evet… Bu yüzden son zamanlarda daha çok insan formuna bürünmem gerektiğini düşünmeye başladım. Babam bile uzun boylu, esmer, yakışıklı birine dönüştü; acaba benim de öyle bir şansım olur mu dersiniz!”
Hiç sanmam. Hem mesele dış görünüş de değil. Ben de gayet hoş bir adamdım ama neredeyse kırk yılı bir kız arkadaşım bile olmadan geçirdim!
Asıl püf nokta—
“Saçmalamayı kes. Kalkıp bir şeyler yapman gerek.”
Aynen öyle! Çok doğru söyledin, Souei! Gabil gibi bütün gün oturup sızlanarak kimsenin gönlünü kazanamazsın. Birinin durup dururken karşına çıkıp aşkını ilan edeceği hayalinden vazgeç de biraz atak ol! Gerçi bunu ancak bir balçığa dönüştükten sonra idrak edebilmiş olmam ne acı ya, neyse…
“Ş-şey, öyle tabii ama…”
“Souei haklı! Bir keresinde şu cücelerin konuştuğuna kulak misafiri olmuştum; adamlarından biri hakkında öyle güzel şeyler söylüyorlardı ki Gabil. ‘Ayy, Gazatt çok havalı değil mi ya?’ ve ‘Aa, sen de mi öyle düşünüyorsun?’ ve ‘Tam o klasik, güçlü ve sessiz tiplerden değil mi?’ ve ‘Çok tatlı, tıpkı evcil kertenkelem gibi.’ falan diyorlardı. Resmen bayılıyorlardı ona! Yani bence de mesele kesinlikle sadece tipte bitmiyor Gabil!”
Vay be Gobta. Harika gömdün adamı.
Gazatt, Gabil’in astlarından biriydi ve Hiryu Takımı’na mensuptu; sessiz sedasız, mızrak kullanmada usta biriydi fakat pek de zehir gibi bir zekâya sahip sayılmazdı, bu yüzden genelde Mühürlü Mağara’daki araştırmacılarımız ile eczacılarımızın muhafızlığını yapmakla görevlendirilmişti. Tabii ki eski bir kertenkele-adamdı ve şimdi bir dragonewt olsa bile görünüşü, tıpkı Gabil gibi, daha çok sürüngenleri andırıyordu. Gobta ne kadar acımasızca dile getirmiş olsa da bu durum görünüşün her şey olmadığını kesinlikle kanıtlıyordu.
“Ayrıca, kadınları etkilemek tahmin edilenden daha kolay olabilir,” diye ekledi Souei.
“Öyle mi?!”
“Hem de çok,” dedi, hafif sitemkâr bir tonla. “Örneğin geçenlerdeki şu kadın şövalye. Bu fikre nereden kapıldı bilmiyorum ama bana epey bir ilgi duyuyor gibiydi.”
“G-gerçekten mi?! Ne yaptın ki?”
“Oho?”
“Bak bu çok ilginç işte!”
“Anlatsana biraz!”
Bu kadarı benim bile ilgimi çekmeye yetmişti. Hangi “kadın şövalye”ydi bu? Bir dakika, Haçlı paladinlerinden Litus’la aralarında bir şeyler dönmüyor muydu? O iş ne ayaktı sahi? Sormaya niyetlenmiştim ama aklımdan çıkıp gitmişti. Souei’ye bakıp kızardığını görmüş, bu yüzden en kötüsünden korkmuştum ama…
“Siz de mi merak ediyorsunuz, Efendi Rimuru?”
“Elbette merak ediyorum. Hem o gün verdiğin şu rapor…”
“Ah evet, o mesele. Şöyle ki, elime biraz Yapışkan Çelik İplik aldım ve—”
Arkamızdan gelen felaket hissi ve hemen ardından kulakları sağır edecek cinsten bir boğaz temizleme sesiyle lafı ağzında kaldı.
“Öhöööö-höm!!”
Fısıldaşmamız böylece son bulmuştu. Anında ciddileşip sırtlarımızı dimdik yaptık. Tehlikeyi sezerek balçık formuma geri süzüldüm ve ön saflardan sıvışmaya çalıştım; fakat kendimi ince, solgun bir kol tarafından havaya kaldırılmış halde buldum.
“Şaka yeter, Efendi Rimuru. Şu an abimi konuşmamız gerekmiyor muydu?”
Ah, doğru ya. Kesinlikle gerekiyordu. Konudan biraz saptık, değil mi? Üstelik Shuna’yı daha fazla kızdırmayı hiç mi hiç göze alamazdık. Pekâlâ. Bu meseleyi ciddiyetle ele almamız gerekiyordu.
Her neyse…
Gerçi bu mesele üzerine kafa yormak bizi bir çözüme yaklaştıracak da değildi ya.
“Sen ne düşünüyorsun bu konuda, Benimaru?”
“Hmm… Şahsen bana da her şey fazla hızlı ilerliyor gibi geliyor. Yine de kesin olarak söyleyebileceğim bir şey varsa, o da tek bir eşten fazlasını istemediğimdir.”
Evet, gayet makul. Durup dururken evlilik teklifi almak herkesin aklını başından alırdı zaten. Benim de dengemi şaşırtacağı kesindi. Geçmiş geçmişte kaldı; artık herkesin dilediği kişiyi sevmekte özgür olduğu bir çağda yaşıyoruz. Hem zaten:
“Ayrıca bizim gibi üst düzey büyü doğumlular için çocuk sahibi olmak öyle basit bir iş değildir. Bazıları birçok eş alıp hepsini hamile bırakır ve onlar da çocuk doğurabilmek için birbiriyle yarışır ama bu tarz bir yaklaşım hiç bana göre değil. Cariye tutmak gibi bir niyetim de yok.”
Momiji, o konuşurken gözlerinde yıldızlar parıldayarak Benimaru’yu süzüyordu.
“Yani harem falan yok, öyle mi?”
Harem yokmuş gibi görünüyordu; daha doğrusu çok eşlilik yoktu. Dul kalanların sayısında aşırı bir artış falan olup da buna mecbur kalmadığımız sürece, Tempest’ta böyle bir uygulamaya geçmek için geçerli bir sebep yoktu zaten.
Konunun burada kapandığını ummuştum ama meğerse bu sadece bir başlangıçmış.
“Pekâlâ. O halde Alvis’in meydan okumasını kabul ediyorum. Söz veriyorum, Benimaru’nun eşi olma hakkını kendi ellerimle kazanacağım!”
Momiji bu ilanını neredeyse tüm dünyaya haykırmıştı. Aşk meşk işlerinin tam olarak böyle yürüdüğünden emin değildim ama Benimaru pes etmiş gibiydi ve bu söze hiç yorum yapmadı.
“Siz bu duruma ne diyorsunuz, Efendi Rimuru?”
Ben ne mi düşünüyorum? Bu noktada söyleyebileceğim tek şey… aman, ne hâliniz varsa görün.
“Yani, bunda bir sorun yok herhalde, değil mi? Ölümüne bir düello falan istemem tabii ama mesele onun gönlünü fethetmek için yarışmaktan ibaretse, bana uyar. Eğer onun da bu işte gönlü yoksa bu duruma bir son vermemiz gerekir gerçi ama…”
Sapıklık veya taciz boyutuna varmadığı sürece benim için hava hoştu.
“Pekâlâ,” dedi Shuna gülümseyerek. “O halde dilediğinizi yapın.”
Bunu söylediği anda içime fena bir his doğdu.
“Sizi yenebilirim, Leydi Shuna!”
“Denemeni sabırsızlıkla bekliyorum, Shion.”
İkisi de birbirine gülümsedi. Bunun tam olarak ne anlama geldiğinden emin değildim ama hayati bir tehlike sezip her ihtimale karşı Shuna’nın kollarından aşağı atladım.
Bu arada belirtmeliyim ki daha önce çekingen ve tereddütlü duran Alvis, o günden sonra dışarıdan nasıl göründüğünü zerre umursamadan her türlü koldan Benimaru’ya hücum ederek fazlasıyla agresifleşti. Momiji de elbette onun her adımını takip etti ve çabalarına var gücüyle direndi. Benimaru’ya göz koyan diğer kadınlar da tabii ki bu duruma seyirci kalmayıp anında kavgaya dâhil oldular. En hafif tabirle, ortalık fena halde karıştı.
Bu durum Tempest’ta yeni bir geleneğin başlangıcı oldu: Birini seviyorsan, bunu ona kendi gücünle kanıtla. Savaş alanında aşk dedikleri bu olsa gerek.

