Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 8 – Bölüm 6 / Sonsöz: Son Bilgilendirme

Sonsöz: Son Bilgilendirme

Son gün tengularla olan görüşmelerimizi tamamladığımızda akşam olmuştu. Erkence yenen bir akşam yemeğinin ardından, uzun bir aradan sonra ilk idari toplantımızı yapmaya karar verdik.

Bir değişiklik yapıp tüm yöneticilerimi bir araya getirmişken, son gelişmeler hakkında birbirimizi bilgilendirmek için iyi bir fırsat olacağını düşünmüştüm. Birkaç da misafirimiz vardı: Veldora, Ramiris ve onun hizmetkârları Beretta ile Treyni. Milim şehre üç gün sonra “resmî” olarak gelecekti; sanırım Frey’in baskısını iyiden iyiye hissetmeye başladığından bu arada eve dönmeye karar vermişti. Akıllı kız vesselam. Frey’in ne kadar öfkeli olduğunu bilmiyordum ama Milim burada biraz daha kalırsa cevabın “fena halde” olacağına bahse girerdim; iki ateş arasında kalmak hiç işime gelmezdi.

Üstelik bir yeni yüzümüz daha vardı:

“Pekâlâ, toplantıya başlamadan önce hepinize tanıtmak istediğim biri var. Kendisi Mjöllmile, namıdiğer Mollie; ona yönetimde bir makam vermeyi düşünüyorum. Üç gün sonraki Kuruluş Festivali’nin hazırlıklarıyla bizzat yakından ilgilendi; eğer her şey başarıyla sonuçlanırsa kendisini mali işlerimizin başına getirmek istiyorum. Ona iyi davranmanızı rica ediyorum.”

Bunu herkes buradayken yapmak istemiştim. Ayrıca festival öncesi son bilgilendirmeyi benim yerime Mjöllmile’in yapmasını istiyordum.

“Şey, bendeniz Gard Mjöllmile. Efendi Rimuru yaklaşan kutlamalarda bana böylesine mühim bir vazife verme lütfunda bulundu, açıkçası biraz gerginim ama umarım bugün burada bulunan hepinizin teveccühünü kazanabilirim.”

Hafiften göbekli bir adam olan Mjöllmile’in dışarıdan bakıldığında “gergin” bir hâli hiç yoktu. Yine de canavarlarla dolu bir odaya kendini tanıtmak kesinlikle cesaret isterdi. O bile ara sıra heyecanlanıyor demek ki. Büyük şehirdeki mafya tipleriyle uğraşmak, bizim gibi üst düzey büyü doğumlularla yüz yüze gelmenin yanından bile geçemezdi herhalde.

Tanışma faslı bittiğine göre doğrudan asıl konuya geçtim.

“Pekâlâ Mollie, şu anki durumumuzun üzerinden bir geçebilir misin…”

“Emredersiniz efendim. Müsaadenizle o halde—”

Benden işareti alan Mjöllmile, Rigurd’un yanındaki sandalyesinden kalkarak Kuruluş Festivali için yaptığımız hazırlıkları anlatmaya koyuldu.

İki gün sonra, yani açılış töreninden önceki gece, şehir çapında bir açılış partisi düzenleyecektik. Bu parti sadece etkinlik davetlilerine değil, şehri ziyaret eden tüccarlara (ve onları koruyan maceracılara) kadar herkese açık olacak; yiyecek ve içecekler tamamen ücretsiz sunulacaktı. Haberler çoktan yayılmıştı tabii ve çevre şehirlerdeki çiftçilerin falan bunun için yola çıktığını duymuştum; tam da çekmek istediğim türden bir turist akınıydı, bu yüzden harika vakit geçireceklerinden kesinlikle emin olmak istiyordum.

Bu sırada kabul salonunda, ziyarete gelen kraliyet mensupları ve soylular için saraylara layık bir ziyafet verecektik. Burada servis edilecek her şey Shuna ile fırıncı Yoshida’nın ortak emeği olacaktı; pek çok yeni yemeği ilk kez görücüye çıkaracaklarını biliyordum, bu yüzden sabırsızlanıyordum. Konukların sunabileceğimiz kadar çok çeşit yemeğin tadına azar azar bakabilmelerini istediğimden, bu ayakta bir açık büfe tarzında olacaktı.

Ardından Kuruluş Festivali resmen başlayacaktı. İlk günün sabahında bir konuşma yapacaktım. Evet, yine bir konuşma; ama bir iblis kralı olduğumu resmen ilan etmek için bir nevi etkinliğe ihtiyacım vardı, bu yüzden kaçınılmazdı. Zaten herkes biliyor diye bunu atlamayı teklif etmiştim ama danışmanlarımın hepsi sadece gülümseyip olmaz demişti.

Hemen ardından kolezyumdaki dövüş turnuvasını başlatacaktık. Ne var ki ben orada bulunmayacaktım. Bu festival diğer ülkelerden gelen seçkin konukların Tempest’ı tanımasına yardımcı olmak içindi, bu yüzden bütün gün oturup ön elemeleri izleyemezdim.

Bunun yerine programım, yeni restore edilmiş ve son derece gösterişli tiyatromuzda bir yer almayı içeriyordu. Nasıl bir gösteri beklemem gerektiğini kimse söylememişti, bu da beni biraz endişelendiriyordu; ama Mjöllmile bu konuda epey hevesli görünüyordu. Sırıtarak, “Bunun, tüm dünyaya ne kadar kültürlü bir iblis kralı olduğunuzu göstermek için harika bir fırsat olacağını düşünüyorum,” demişti.

Shion da onunla birlikte gülümsüyordu ki bu durum sinirlerimi yatıştırmaya hiç ama hiç yardımcı olmuyordu. Ama bunu dert etmenin bir manası yoktu. Mjöllmile onay mührünü bastıysa ona güvenmek zorundaydım.

Öğle yemeğinden sonra; Gabil ile Vester’in şifa iksirlerinin tarihi sunumu, Kurobe ve Garm’ın silah tanıtım turu gibi oturumları içeren bir teknoloji sergisi gelecekti. Bu sergi müzemizde gerçekleşecekti; tıpkı tiyatro gibi müze de ikinci günden itibaren halka açılacaktı, fakat bugün sergilenen her şeyi rahatça inceleyebilsinler diye sadece soylulara açıktı. Programları bu şekilde kademelendirmenin güvenlik açısından en iyisi olacağını düşünmüştüm.

İkinci günden bahsetmişken, dövüş turnuvasını izlemeye başlayacağım gün oydu. O günün öğleden sonrasında ayrıca bir dizi görüşme yapacaktım; diğer bir deyişle, benim için programsız serbest bir zamandı. Esasen arenadaki VIP locamda bulunacaktım ve benimle konuşmak isteyen olursa sorularını tek tek yanıtlayacaktım. Bütün bunları Mjöllmile ayarlıyordu, yani turnuvayı izlerken benim için hoş bir meşgale olacaktı sadece. Davetiye alan herkese bir rehber tahsis edilecek ve festivalin tadını diledikleri gibi çıkarmakta serbest olacaklardı; tezgâhları gezebilir, lüks kaplıcalarımızın keyfini sürebilir veya bizzat turnuvayı izleyebilirlerdi.

Ve nihayet üçüncü gün, dört gözle beklenen Zindanımızın kapılarını açacaktık. Turnuvanın final maçları o sabah gerçekleşecek, öğleden sonra ise maceracıların labirenti fethetme girişimlerini izleme fırsatı bulacaktık.

“Yokluğumda epey etkileyici bir kolezyum inşa etmişsiniz,” dedi Geld hayranlıkla; arkasından yetişen koca bir yetenekli zanaatkâr neslini görmekten ötürü etkilenmişti şüphesiz.

“Öyle yaptık. Mildo ve senin Gobkyuu gibi harika bir çırağınız var. Kusursuz derecede sağlam bir yapı oldu; aceleye getirilmiş bir proje olduğunu kimse anlamaz bile. En tepe seviyedeki büyü doğumlularımız burada dövüşseydi endişelenirdim ama A rütbesinin altındaki yarışmacıların dövüşleri hiçbir sorun teşkil etmeyecektir.”

Güvenlik açısından arena, Ifrit gibi yüksek kademe bir ruhun içinde terör estirmesine ucu ucuna dayanabilirdi. Yani biri tüm saldırı gücünü doğrudan arenanın kendisine odaklarsa buna pek bir şey yapamazdım elbet; ama ana maçlarda orada bulunacaktım ve stadyumun üzerine hafif bir Mutlak Savunma bariyeri çekmeyi planlıyordum. Büyük bir felaket çıkmadığı sürece seyirciler muhtemelen tamamen güvende olacaktı.

“Kvah-ha-ha-ha! Üstelik ben de hibachi ızgaramla gurme hazzının zirvesini keşfettim. Kaçırılmayacak bir lezzet olacak, bu konuda bana güvenebilirsiniz!”

Ah, neredeyse unutuyordum. Tezgâh açmayı o kadar çok istemişti ki, kılık değiştirerek katılmasına izin vermekten başka yapacak pek bir şey kalmamıştı. İşin komik yanı, bir noktada Mjöllmile ile Veldora birbirleriyle gerçekten iyi anlaşmaya başlamışlardı. Onlara verdiğim bunca imkânsız talebe rağmen, artık duruma tamamen alışmış gibiydi. İnanılmaz doğrusu. Bu adam düşündüğümden de canavar biri çıkabilir.

Mjöllmile’in özeti bu kadardı. Tüm bu ön hazırlık sürecinde burada bulunamayan Diablo, Hakuro ve Geld her şeyi cankulağıyla dinlediler; işin bir parçası olamadıkları için üzüldüklerine şüphe yoktu. Muhtemelen her birine bir tür ödül vermeliydim. Geld’inki mevcut işini bitirene kadar bekleyebilirdi ama Diablo ve Hakuro kendilerininkini alnının akıyla tamamlamıştı.

Bunu aklımın bir köşesine not ederek yöneticilerime döndüm. “Şu ana kadar her şey tıkırında gitti,” dedim. “Herhangi bir sorunla karşılaşan oldu mu?”

Kimse karşılaşmadıysa sözü Souei’ye bırakacaktım ama—

“Ben efendim!”

Elini havaya kaldırıp neşeyle seslenen Ramiris’ti. Ramiris ha? Önemli bir şey olmadığına emindim o zaman.

“Ne oldu, Ramiris?”

“Şey, kem küm, bir problemim var da?”

“Evet? Neymiş o?”

“Şöyle ki, şey… Zindan’ın en alt katlarıyla ilgili…”

Veldora’ya bir bakış atarak sustu.

“Kvaaa-ha-ha-ha! Evet, şey, öyle pek de mühim bir mesele değil. Labirentin 95. Katı’na yerleştirilen şu ormanı hatırlıyorsun, değil mi? İşte o orman her nedense üst katlara doğru büyümeye başladı ve şu an 71. Kat’a kadar olan her yeri kaplamış durumda!” dedi Veldora.

Üstelik bunu öyle sıradan bir şeymiş gibi söylemişti ki. Neyse ki 91 ile 94. Katlar mühürlüydü, bu yüzden anlaşılan onlara bir şey olmamıştı. Fakat bitki örtüsü büyü zerreciği havalandırma kanallarından yukarı doğru tırmandığı için diğer katlar yemyeşil bir ormana dönüşmüştü.

“Şey, bunu temizlemek başımıza bayağı büyük bir bela açacak gibi, değil mi?”

“Hem de nasıl! O yüzden sana danışıyorum ya zaten!” diye haykırdı Ramiris.

İtiraf etmekten nefret etsem de haklıydı. Hay aksi. Bunda birinin suçu varsa, o da kesinlikle Veldora’nındı.

“Bir de, şey, ufak bir pürüzümüz daha var,” diye ekledi ejderha.

“… Neymiş o?”

Gerçekten sormak istemiyordum ama sormak zorundaydım. Fakat Veldora’nın söylediği şey beklentilerimin fersah fersah ötesine geçti.

“Benim boss seviyesindeki canavarlarım kayıp. Görüşmek istediğim asıl mesele buydu.”

Ah. Eh, en azından aptalca bir saçmalıkla gelmemişti. Anlaşılan bu yayılan orman, canavarlar ortaya çıkamadan önce labirentteki büyü zerreciklerini emip duruyordu. Sonuç olarak, alt kat zindanlarına boss olmaya layık canavarlar göremiyorduk. Gerçi doğan tek bir fırtına yılanımız (A-eksi rütbeli) vardı ama onu çoktan 40. Kat’ın boss’u olarak belirlemiştim. Kendi bölgelerinde böyle “küçük balıklara” ihtiyaçları olmadığını söyleyenler Veldora ile Ramiris’ti ne de olsa. Şimdi onu geri istiyorlarsa kusura bakmasınlardı.

“Ayrıca yeni bir Elemental Colossus yapmayı düşünüyorum, bu yüzden malzemeleri benim için toplamanı istiyorum!”

“Evet, ayrıca benim boss’larım olarak hizmet etmeye layık canavarları istihdam etmeni istiyorum. Bir de şu ormanı benim için temizleyiver.”

“……”

Ramiris’e en azından kulak verebilirdim. Bu açılış için zaten sadece 50. Kat’a kadar olan kısmı açmayı planlıyordum, bu yüzden bir şekilde idare edebileceğimizi düşünüyordum. Fakat Veldora’nın bencilce talepleriyle uğraşacak hiç vaktim yoktu. Bunu dert etmek için daha sonra vaktimiz olacaktı; şimdilik başının çaresine kendi bakmak zorundaydı.

Tam onu geri çevirmek üzereydim ki aynı anda üç ses birden yükseldi.

“Aslına bakarsanız bu iş için biçilmiş kaftan biri var aklımda.”

“Efendi Rimuru, bu meseleyi onların halletmesine ne dersiniz?”

“Efendim, uygun birini düşünebiliyorum…”

Shuna, Treyni ve Ranga’ydı.

Shuna, wight Adalmann’ın boss olarak iş görebileceğini önerdi; Gabil de hızla ona katıldı. “Adalmann’ın birlikleri güneş ışığına karşı zayıftır,” diye mantık yürüttü Shuna, “bu yüzden mağara benzeri ortamlarda çok iyi gelişirler. Labirentin onlar için mükemmel olacağını düşünüyorum.”

Hakikaten de Adalmann gündüz vakti mağaradan çıkabilse de adamlarının hiçbiri çıkamıyordu. Yoldan geçen tüccarların dehşet dolu bakışları arasında geceleri dışarıda gezinmeyi sevdiklerini duymuştum. Ofisimde onlardan gelen bir yığın şikâyet mektubu birikmişti. Yani gecenin bir yarısı yürüyen bir iskeletle karşılaşsam ben de korkudan altıma kaçırırdım herhalde. Onları o labirente yerleştirmek gayet iyi bir fikir gibi görünüyordu.

“Ayrıca,” diye somurtarak devam etti Shuna, “kendisi biraz fazla ısrarcı. Sizi bir tanrı olarak övüp duruyor…”

Adalmann’ın gözünde ben bir tanrıydım, Shuna da tapınak rahibemdi. Evet, bu durum epey can sıkıcıydı doğrusu.

“Pekâlâ. Adalmann’ı 60. Kat’a boss olarak koyacağız. Ve Ramiris, ben de bir Elemental Colossus yapabilmen için bazı malzemeler bulacağım. Adalmann’ın sana yardım etmesini sağla.”

“Emin misin?”

“Evet. Başka pek bir numarası olmasa da son derece zekidir. Araştırmana kesinlikle yardımı dokunacaktır.”

“Pekâlâ. Teşekkürler Rimuru!”

Böylece 60 ve 70. Katlar için boss’larımızı ayarlamıştık.

Sıra Treyni’ye gelmişti; o da bitki örtüsünün henüz nispeten seyrek olduğu 71 ila 80. Katları Zegion ve Apito’ya bırakmayı önerdi. “O ikisi astlarını çağırabilir,” dedi, “böylece o katları kısa sürede geri alabilirler. Üstelik…” Ramiris’e bir bakış fırlattı. Gülümseyerek, “Zegion’ın 80. Kat için harika bir boss olacağını düşünüyorum,” dedi. “Şimdiye kadar Treantların yurdunu korumada harika bir iş çıkardı.”

“Anlıyorum…”

“Kulağa fevkalade bir fikir gibi geliyor,” diyerek söze girdi Veldora. “Onu 80. Kat’ın gururu olacak bir dövüşçü haline getirmekten mutluluk duyarım!”

Evet, Zegion kesinlikle tahmin edilebileceğinden çok daha güçlüydü. Kesinlikle bir Tempest yılanından daha güçlüydü; ya da en azından onu en son gördüğümde öyleydi. Yine de bahsettiğimiz kişi Zegion’dı; sincap boyutunda falan bir böcekti alt tarafı, değil mi? Öyle bir şeyi ne kadar “eğitebilirsin” pek emin değildim ama neyse. Veldora’nın bir tuhaf olduğunu zaten biliyordum, bu yüzden ne istiyorsa yapmasına izin verebilirdim.

“Pekala. Öyle yapalım o halde.”

Sıra Ranga’daydı.

“Efendim, ilgilendiğim tilki ruhu uyandı ve ormanları istenen her şekilde açma konusunda yetenekli olduğunu iddia ediyor. Belki de bu teklifi kabul etmenizi öneririm,” dedi gölgemden kafasını uzatarak.

Ve kulaklarının arasında, arkasında dört altın kuyruğu sallanan yavru bir tilki oturuyordu. Çok tatlıydı.

“Denemek ister misin?”

“Kesinlikle isterim, efendim!” Tilki başını salladı, gözleri bana doğru parıldıyordu. Bir kez daha, aşırııı tatlıydı.

Esasen bu ufaklığın teklifi, bitki örtüsü içinde hayvan patikaları açarak bunlardan bir nevi labirent oluşturmaktı. Eğer yapmak istediği buysa, hayır demek için bir neden göremiyordum. Bu görevin üstesinden gelemezse, o zaman ormanı dümdüz edebilirdim.

“Tamamdır. Şimdi…”

Sonra kendimle ilgili bir sorunu fark ettim. Clayman’in kontrolü altındayken Dokuz Başlı diye anılan bu tilkinin aslında hâlâ gerçek bir ismi yoktu.

“Şey, dur bakalım. Ondan önce sana bir isim vereyim. Bugünden tezi yok, senin adın Kumara.”

Bir köpeğe isim vermek gibi tamamen laf arasında, öylesine bir şeydi. Ama aptal değildim. Artık dersimi almıştım ve bu sefer tüm büyü enerjimin emilip gitmesine izin vermeyecektim. Hayır, bu sefer kontrol edebilirdim— Bir dakika, ohaaaaaaa…

Ansızın içimi kaplayan sel gibi bir rehavet beni esir aldı. Bunun hemen ardından panik geldi.

【Rapor. Bu, isim bahşetmenin etkisidir. Özne Kumara muazzam miktarda büyü zerreciği enerjisi barındırdığından, tüketilen enerji… başlangıçta tahmin edilenden daha fazladır.】

Önümdeki bu minik tilki yavrusuna kanmıştım ama… Evet, aslında piyasadaki en nadir, en üst düzey canavarlardan biriydi. Şey, orada biraz çuvallamış olabilirdim. Üstelik ismi telaffuz ettiğim anda Kumara hızla büyümeye başladı—aslında cüsse olarak değil, kuyruk sayısı olarak; dörtten dokuza fırlayıverdi. Ranga ile olan dövüş sırasında sadece üç kuyruğu vardı ve bu kuyrukların her birinin kendine has özel bir yeteneği bulunuyordu.

Bir bakıma yaptığım şey… Sanırım… aynı anda bir değil, tam dokuz farklı büyülü canavarı çağırmak gibi bir şeydi.

“En derin şükranlarımı sunarım, Efendi Rimuru!! Elimden gelen her şeyi yapacağım!!”

Eh, neyse. Geçmişe takılıp kalmanın bir anlamı yoktu. Bilincimi kaybetmekten kurtulmayı başarmıştım, bu yüzden tam olarak beklendiği gibi olmasa da sanırım Raphael’in hesaplamaları yeterince isabetliydi. Zaten sesinde de pek bir şaşkınlık yoktu. En başından beri bu seviyedeki büyü zerreciklerini küçük tilkiye devredeceğini varsaymış olmalıydı. Aksi takdirde, Kumara’nın öyle tamı tamına dokuz kuyruğu çıkmazdı.

……

Hadi ama, bana aptalı oynama! Senin numaranı gayet iyi anlıyorum.

Böylece, 81 ila 90. Katları sevinçten havalara uçup koşturan Kumara’ya bırakmaya karar verdim. Bu bölgenin ilk günden itibaren bir maceracı akınına uğrayacağı yoktu zaten; Kumara’nın tek başına harika bir boss olacağına bahse girerdim.

Böylelikle Ramiris ve Veldora’nın meseleleri hallolmuştu.

Ekibimin geri kalanının da Zindan konusunda oldukça heyecanlı olduğunu görmek beni sevindirmişti. Başarısı benim için gerçekten önemliydi; işleyişinin doğru temeller üzerinde başladığından emin olmak istiyordum. Kumara’nın başını okşadım.

Kuruluş Festivali hakkındaki tüm raporlar bittiğine göre, Souei’nin son istihbaratını dinlemek istedim.

“Pekala Souei, sahne senin.”

“Emredersiniz efendim…”

Benim için getirdiği haberler tam anlamıyla bir sürprizdi. Meğer bir Kahraman, Orthrus Köle Pazarı örgütünü tamamen çökertmişti. Örgütün açığa çıkması ve çöküşü, dünyadaki bazı soylular için çoktan ağır sonuçlar doğurmuştu; buna artık Blumund yetkililerinin gözetiminde olan şu Vikont Cazac denen adam da dâhildi.

“Englesia bile bu olayla ilgili dedikodularla çalkalanıyor. Orthrus’un dünyadaki neredeyse her ülkeyle bağlantısı vardı; bünyesinde büyü doğumlular ve büyülü canavarlar da dâhil olmak üzere çok sayıda savaş kölesi barındıran silahlı bir gruptu. Askerî güçleri küçük bir ülkeye denkti, ancak söylenene göre tek bir Kahraman grubunun onları yok etmesi yetmiş…”

Souei hafifçe gülümsedi. Bana hiç de yabancı gelmeyen bu Kahraman—Işık Hızı Masayuki—şimdi Batı Ülkeleri’nin en güçlü adamı olarak göklere çıkarılıyordu; bu itibarı da hiç şüphesiz Hinata’ya karşı kazandığım zaferin haberiyle iyice körüklenmişti. Yani bir iblis kralına yenilen birinin, insanlığın umutlarını bağlamaya değmeyeceği anlamına mı geliyordu bu? Şimdi kıza haksızlık etmişim gibi hissettim. Umarım kişisel algılamaz.

Ama Masayuki konusuna dönecek olursak. Bu adam hakkında pek somut istihbarat yoktu, bu yüzden kendisi hakkında pek bir şey bilmiyorduk. Yine de Orthrus’u yok ettiği ve ellerindeki elf köleleri serbest bıraktığı doğrulanmıştı.

“Kölelerin arasında birkaç elf de vardı ve görünüşe göre Masayuki şu anda onlara ülkemize kadar eşlik ediyor.”

Kendisine bir iki teşekkür borçlu gibiyim.

Fakat ortada bir sorun vardı.

“Ne yapmamızı emredersiniz Efendi Rimuru? İsterseniz başımıza dert açmadan önce icabına bakabilirim…”

“…” “Yok, yapmasan daha iyi. Önce onunla konuşmayı deneyelim.”

“Nasıl isterseniz. Şahsi fikrime göre bir iblis kralını katledeceğini iddia eden herkese haddi bildirilmeli, ama…”

Evet, bu konuşmadan da anlaşılabileceği üzere Batı Ülkeleri’nde Masayuki’nin beni devirmeyi planladığına dair söylentiler dolaşıyordu. Souei çoktan insanlıktan uzak, tekinsiz bir gülümseme takınmıştı—hiç şüphesiz adamın canına nasıl okuyacağını hayal ediyordu—yine de emirlerime uydu.

Ama… Ah be, Tempest tarihinin en önemli etkinliklerinden biri olan Kuruluş Festivali’nin tam ortasında bir Kahraman’la yüzleşmek hiç mi hiç istemiyordum. Souei bir yana, ekibimin savaşa takıntılı üyeleri olan Shion ve Diablo’nun emirlere karşı gelip fırlayarak feci derecede akılsızca bir şey yapmasından endişeleniyordum.

“Masayuki’yle ben ilgileneceğim. Ona kesinlikle dokunulmayacak, anlaşıldı mı?”

“““Emredersiniz!”””

En azından bir ağızdan “emredersiniz” demeyi biliyorlardı.

Ancak Kuruluş Festivali’ne üç gün kalmışken elimde dikenli bir sorun vardı. Hevesimi kursağımda bırakmıştı ve gelecek konusunda içimi epey karartmıştı.

Fakat çok geçmeden—tüm bu önemsiz endişelerimi rüzgâra savuracak devasa, coşkulu bir festival başlamak üzereydi.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla