Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 8 – Bölüm 4 / Hazırlıklar

Hazırlıklar

Apar topar hazırlanmış bir toplantı odasında, şüpheli görünüşlü iki kişi sessizce oturuyordu. Ya da tam olarak öyle değil—daha yakından bakıldığında, sırtında yusufçuk kanatları olan, yaklaşık otuz santim boyunda üçüncü ve daha küçük bir figür de vardı. Odadaki diğer iki kişi onun karşısında oturuyordu; yani Ramiris ve iki hizmetkârı Beretta ile Treyni.

Küçük peri, önündeki küçük masaya yumruğunu vurdu.

“İşte tam da bu yüzden hiçbir şeyin yolunda gitmediğini düşünüyordum!” diye homurdandı elini ovarak. “Buradan taşınmamız gerektiğini söylemiştim size!!”

Treyni şefkat dolu bakışlarla, “Her zamanki gibi çok haklısınız, Leydi Ramiris,” diyerek ona katıldı. “Gerçekten de son derece parlak bir fikir!”

“Değil mi? Öyle değil mi ama?”

Ramiris, Treyni’ye memnuniyetle başını salladı.

Beretta ise pek ikna olmuş sayılmazdı. “Bir saniye lütfen. Fikir ne kadar parlak olursa olsun, nereye taşınmayı düşünüyorsunuz? Ve nedenini açıklayabilir misiniz?”

Bunu neden ben yapmak zorundayım ki? diye geçirdi içinden. Meslektaşı Treyni; düşünceli, ayrıntılara önem veren, çalışkan bir kadındı. Ruhlar arasında iyi bir itibara sahipti, bu da Ramiris’in labirentini tek başına idare etmesini sağlıyordu. Bu, Beretta’nın yapamayacağı bir şeydi ve Ramiris’e olan faydasından asla şüphe duyulamazdı. Fakat ortada bir sorun vardı: Ramiris’e her daim sadık bir hizmetkâr olan Treyni, onu fazlasıyla şımartıyordu. Ramiris’in söylediği her şeye bir an bile şüphe duymadan katılıyordu. Başlarına bir dert açılmadan önce birinin buna dur demesi gerekiyordu.

Eski bir iblis olan Beretta, kendi hâline hafifçe gülmekten kendini alamadı. Vah halime… Ben Leydi Ramiris’e bu tür bir rolü üstlenmek istediğim için hizmet etmiyorum ki…

Ramiris’in yanında olmaktan son derece keyif alan biri olarak, sürekli emir alıp durmak onun için sorun değildi. Onu endişelendiren şey—her ne kadar azıcık da olsa—buradaki tek çalışma arkadaşının her şeye sorgusuz sualsiz evet diyen bir şakşakçı olmasıydı. Ne yazık ki en çok çalışan insanların sonunda kaybeden taraf olması, hayatın değişmez bir kanunuydu. Düdüğü çalıp ilerideki tehlikelere karşı uyarıda bulunursanız, ortaya çıkan pisliği temizlemek genelde yine size düşerdi—ki Beretta da bunu acı yoldan öğrenmek üzereydi.

“Harika bir soru, Beretta! Baksana, burada durmaktan hiç sıkılmadın mı? Bu yerde eğlenecek hiçbir şey yok. Tek eğlencemiz golem yapmak, hepsi bu. Bizi ziyarete gelen bile neredeyse yok! Ama orada her türlü şey var. Bu yüzden düşündüm ki, bilirsin ya, kendimi oraya bizzat davet edivereyim!”

Ramiris, kendince ikna edici olduğunu düşündüğü bir gerekçe sundu. Bu durum Beretta’nın sadece iç çekmesine sebep oldu. Kendisi de buna kesin bir şekilde karşı değildi gerçi; ancak İblis Kralı Rimuru’nun nasıl biri olduğunu hatırlıyor ve onun iznini almanın sorun yaratacağından şüpheleniyordu. Eğer şimdi oraya taşınmaya kalkışırsa, yaka paça kapı dışarı edileceğini gözünün önüne getirmesi hiç de zor değildi. Treyni de bunu biliyor olmalıydı, ama tek yaptığı koşulsuz şartsız onaylamaktı.

“İyi de Leydi Ramiris, Rimuru Bey sizi daha önce bir kez geri çevirmemiş miydi?”

Beretta bunu söylemek zorundaydı. Bunu zaten daha önce denemişti. Daha geçerli bir bahane olmadan yapacağı tek şey Rimuru’nun gazabını çekmek olurdu. Ramiris belki bu gerçeğin farkında değildi ama Beretta için en büyük problem tam olarak buydu.

Güvenilmez meslektaşı, “Yapma ama Beretta,” dedi. “Çok fazla düşünüyorsun! Rimuru Bey öyle nazik bir beyefendi ki. Onun gibi sevimli mi sevimli birinin hayallerini yıkacak kadar zalim olamaz asla!”

Treyni fazlasıyla iyimser davranıyordu. İşin içinde Ramiris olmadığında Treyni gayet becerikli ve iş bitirici bir kadındı; ancak şu anda ona bel bağlamanın imkânı yoktu. Dolayısıyla odadaki diğer iki kişi aklını kullanmadığı için, Beretta bu durumun içinden çıkmanın makul bir yolunu bulmaya çalıştı. Sonuçta kendisi de Rimuru’nun yanında yaşamaya itiraz edecek değildi.

Sanırım bu kadar saçma bir durumu bile heyecan verici bulmamın sebebi bu…

Yüzünde bir maske olması büyük şanstı; zira altındaki tebessüm, neredeyse çocuksu bir neşeyle parıldıyordu.

Gob’emon’un gidişini izledikten sonra Tempest’e doğru yola koyuldum. Son zamanlarda seyahat etmek için daha önce ziyaret ettiğim her yere anında ışınlanmamı sağlayan Uzay Hâkimiyeti’ni kullanıyordum. Azımsanmayacak miktarda büyü zerreciği (magicule) tüketiyordu ama sahip olduğum devasa enerji göz önüne alındığında benim için çocuk oyuncağı sayılırdı. Artık onu dilediğim gibi kullanmakta özgürdüm ve bu da seyahat etmeyi oldukça kolaylaştırıyordu—yine de kullanımımı dizginlemeye çalışıyordum, çünkü suyunu çıkarıp sonuç olarak uyku moduna geçersem epey acınası görünürdüm.

Geri döndüğüm anda Ranga bana bir Düşünce İletişimi gönderdi.

(Efendim, Gobkyuu ve zanaatkârlar batı kapısında toplandı. Lakin…)

Cümlenin sonunu getirmedi. Ne olmuştu ki? Endişelenerek, daha az önce kendime tutumlu olma sözü vermiş olmama rağmen Uzay Hâkimiyeti’ni kullanarak kapıya yöneldim. Gözlerimin görebileceğinden daha geniş bir görüş alanı elde etmek için Evrensel Algı’yı etkinleştirip Ranga’yı olay yerinde tespit ettim—ve eğer hedefim görüş alanımdaysa, Uzay Hâkimiyeti hemen oraya varmayı çok kolaylaştırıyordu. Gerçekte tek mesele koordinatlarımı değiştirmekti. Gerçekten son derece kullanışlıydı ama etkinleşmesi biraz zaman aldığından savaşta kullanması biraz zordu. Kendimi öylece açıkta bırakmaktan hep korkarım. Ayrıca enerjimi idareli kullanmaya çalışıyordum, unuttunuz mu?

Ne var ki bu acil bir durumdu, bu yüzden doğrudan Ranga’nın hemen yanında yeniden belirdim. Batı kapısının dışındaydık ve anında Gobkyuu’nun biriyle tartıştığını gördüm. Evrensel Algı kim olduğunu bana çoktan söylemişti bile.

“Hayır, bak, az önce de söylediğim gibi burayı resmen devralıyoruz!”

Olamaz…

Bir yere gizlenip konuşmaya kulak misafiri oldum.

“Ne dediğinizi anlıyorum hanımefendi ama bunu kabul etmemiz pek mümkün değil, anlıyor musunuz? Şimdi gidip Rimuru Bey’e soracağım, o yüzden lütfen burada biraz sessizce bekleyebilirseniz—”

“Olmaz! Biz buraya gelmek için önceki labirentimizi çoktan terk ettik bile! Gidecek başka hiçbir yeri olmayan zavallı, evsiz bir kadını kapı dışarı mı edeceksiniz?”

“H-hayır efendim, ben… Burası resmi olarak İblis Kralı Rimuru’nun topraklarıdır, görüyorsunuz ya, bu yüzden önce kendisinin iznini almanız gerekiyor—”

“Pfft! Duygu sömürüsü yaparak içeri sızamadık, demek öyle? Öyleyse kaba kuvvete başvurmak zorunda kalacağım. Her küçük şeye kulp takmaya devam ederseniz, buradaki Beretta’nın buna sessiz kalmayacağını biliyorsunuz— Aaaah!”

Daha fazlasına dayanamadım, bu yüzden önümdeki sorunlu çocuğa gizlice yaklaşıp onu iki elimin arasına kıstırdım. Ona şöyle bir baktığımda, gerçekten de Ramiris olduğunu teyit ettim.

“Sen ne yapıyorsun?”

“Şey… Selam, Rimuru! Nasıl gidiyor?”

Başının büyük belada olduğunu gayet iyi anlayarak göz temasından kaçınıyordu. Ne dolaplar çeviriyorsa çevirsin, arkamızdaki küçük kulübenin bu işle kesinlikle bir ilgisi vardı. Ramiris yapının kendi bölgesi olduğunu iddia ediyordu—içeride kesin bir şeyler saklıyor olmalıydı. Ama onu buraya nasıl getirmişti ki?

“Leydi Ramiris! Biraz daha tahta getirdim!”

Kucak dolusu ahşap kalasla çıkagelen Treyni sayesinde gizem çözülmüş oldu.

“Şey, Treyni, sen ne yapıyorsun?”

“Ah! Şey, Rimuru Bey! Umarım her şey… yolundadır?”

Beni gördüğü anda donakaldı. Şehir kapısının hemen önüne bir kulübe inşa etmenin çok çabuk fark edileceği aklına hiç gelmemiş miydi?

“Neler döndüğünü sorabilir miyim, Treyni?”

“Ş-şey, bu… Göründüğü gibi değil. L-Leydi Ramiris yanlış bir şey yapmadı, şey…”

Tanıdığım Treyni her zaman otoriter bir havaya sahipti. Ramiris’e hizmet etmek o havayı tamamen yerle bir etmişti. Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş, sanırım. Buradaki meseleleri bana düzgünce açıklayabilecek tek kişi, muhtemelen şu anda önümde diz çökmüş olan Beretta’ydı.

“Beretta, açıkla.”

“Hep ben olmak zorundayım, değil mi…?”

Kaderine boyun eğerek teslim oldu.

Her şeyin, Ramiris’in ona söylediği bir şeyle başladığını anlattı.

“Beretta, seni hain!!” Ellerimin oluşturduğu hapisten kurtulan Ramiris bağırdı, ama onu duymazdan geldim.

Beretta’nın dediğine göre Ramiris ısrarla benim şehrime taşınmak istemiş, Treyni de onu tamamen onaylamıştı. Treyni’ye bir göz attım; boşluğa bakıyordu ve son derece mahcup görünüyordu. Belli ki Ramiris’i her daim şımartıyordu; son görüşmemizden de bunu görebildiğim için inanmakta zorlanmadım. Ne kendisi ne de Beretta bu hanımefendiye karşı gelmeye cüret edemediğinden, topraklarıma yönelik bu sözde istilaya adeta mecbur kalmışlardı.

“Ayrıca, Leydi Ramiris’in belirttiği gibi, daha önce evimiz dediğimiz labirentin girişini mühürledikten sonra buraya geldik.”

“Aynen öyle! Tam olarak böyle! Hadi ama! Bizi kapı dışarı edersen sokakta kalırız, Rimuruuuu!”

Bütün bunlar tamamen kendi suçu olmasına rağmen elinden geldiğince zavallı görünmeye çalışıyordu. Treyni’nin, “Ah, zavallı, talihsiz Leydi Ramiris,” diye dövündüğünü duydum. Lütfen onu pohpohlayıp durma…

Her hâlükârda durumu artık kavramıştım. Bu kesinlikle Gobkyuu’nun suçu değildi—tüm kabahat Ramiris ve hizmetkârlarındaydı.

“Böyle bir şey yaşamak zorunda kaldığın için kusura bakma, Gobkyuu.”

“Yok canım, biz gayet iyiydik de asıl çileyi kapı muhafızları çekti…”

Kapının hemen yanında mışıl mışıl uyumakta olan bir hobgobline göz ucuyla baktı.

“…” “Şey.”

“Yaniii, şey, özür dilerim. Kendimi biraz fazla kaptırmışım…”

“Bu Leydi Ramiris’in suçu değildi! O muhafız kendisine çok çirkin sözler söyledi, ben de büyü kullanıp onu bir süreliğine uyuttum.”

Treyni’nin aklına ne esmişti ki sanki? Ramiris’in hatırına gerçekten de büyü yapmıştı anlaşılan. Beretta’nın bu kadar suçlu görünmesine şaşmamalıydı.

Ramiris ve Treyni’nin bahanelerini daha sonra dinleyecektim. Beretta’dan daha fazla bilgi almak istedim ama onun da anlatacak pek bir şeyi kalmamıştı. Buraya gelmişler, Treyni odun getirmiş ve Beretta da o odunları önümde duran bu kütük kulübeye dönüştürmüştü. Anlaşılan tam kapının önüne bir teras yapmaya başladığı sırada basılmışlardı. Bu kulübe, yeni bir labirentin girişi olması için tasarlanmıştı.

Ramiris’in buraya taşınma arzusunu ilk kez gösterişi değildi elbet. Asıl ikametgâhının girişi vazifesini gören bu kulübe, gerçekten ihtiyaç duyduğu tek mülktü.

“Pekâlâ. Demek buraya inşa etmeye kalkıştınız ve kapı muhafızı sizi durdurdu. Yolunuza taş koyduğu için Treyni’ye onu uyutmasını emrettiniz, sonra da Gobkyuu ve diğer zanaatkârlar sizi yakaladı. Doğru anlamış mıyım?”

“Şey… Hayır, tam olarak öyle değil… Yani, pek öyle sayılmaz sanki… Yoksa öyle mi?”

“Tamamdır, gayet doğru anlamışım. Ramiris…”

“Şey… Ha-ha-ha-ha…”

Ramiris “hayır” kelimesinin anlamını bilmiyor olmalıydı. Buranın diğer iblis kralları tarafından tanınan benim toprağım olduğunu ve yaptığı şeyin resmen bir istila girişimi sayılacağını pekâlâ biliyordu. Bu yüzden bir savaş çıksa sızlanmaya hakkı bile olmazdı.

Fakat bunu enine boyuna düşünmek için bir an duraksadım. Bu kulübenin önümde duruyor olması aklıma bir fikir getirdi. Belki de bunu teşvik etmeliydim. Hatta burada bir labirent oluşturmasına izin bile verebilirdim.

Mjöllmile ile yaptığım konuşma gözlerimin önünden geçti. Ziyaretçilerin tekrar tekrar gelmesini sağlayacak cazibe merkezlerine ihtiyacımız vardı. Tiyatrolar, arenalar, kaplıcalar ve aklınıza gelebilecek her şey olabilirdi ama ben hâlâ başka fikirlerin peşindeydim. Bir şeyi yeterince çok yaparsan eninde sonunda sıkılırsın. Her gün arena dövüşleri düzenleyemezdik; turnuvaların daha çok mevsimlik, belki yılda dört kez olacağını düşünüyordum. At yarışlarında olduğu gibi her gün başlangıç seviyesinde maçlar yapabilirdik ama bunun soylular arasındaki seçici zevk sahiplerini cezbedeceğini sanmıyordum. Daha ziyade geniş kitlelere ya da belki de buraya uğrayan maceracılara hitap ediyor olurduk.

Eğer bu kasaba planladığım ticaret merkezine dönüşürse, yanlarında koruma olarak maceracılarla birlikte akın akın tüccar gelecekti. Tempest’in bu tür insanlar için bir operasyon üssüne dönüşmesini istiyordum. Maceracılar çeşitli yollarla para kazanabilirdi; bunlardan biri de canavar avcılığıydı. Belki onlar için bir labirent inşa edip içine biraz canavar salabilirdik? Bu, her gün kayda değer miktarda insan akışı sağlar mıydı acaba? Sonuçta labirent bir zindandı; insanları burayı temizlemeye davet edersek, bu durum meydan okumaları sonuna kadar tamamlamayı seven maceracıların ilgisini çekebilirdi.

Bu işe yarayabilirdi.

Hâlâ bana bakıp mahcupça sırıtan Ramiris’e baktım. Pek emin değildim—tamam, ona güvenemeyeceğime kesinlikle emindim ama belki de bu durumdan bir fayda çıkarabilirdik. Her şeyi etraflıca konuşmanın vakti gelmişti.

İlk olarak, Gobkyuu’nun zanaatkârlarından kulübeyi benim için sökmelerini rica ettim. Malzemeler ve her şey zaten elimizde olduğundan, yerini değiştirip kapı muhafızları için dinlenme odası olarak kullanılmasına karar verdim.

Sırada bir strateji toplantısı vardı. Gobkyuu’yu da peşimize takıp her zamanki toplantı salonuna geçtik.

“Şey, bize ne… yani ne olacak acaba?”

Ramiris’in endişesi, kurduğu cümleleri gittikçe daha tutarsız ve anlamsız hâle getiriyordu. Gözlerini bana dikmiş, ne kadar öfkeli olduğumu tartmaya çalışıyordu.

“Bu kadar gerilmene gerek yok. Kibar olmaya çalışıyorsan da eline yüzüne bulaştırıyorsun zaten.”

Ona bir şey yapmaya niyetim yoktu, cidden. Şayet teklifimi kabul etmeye yanaşırsa, bu haddinden fazla cüretkâr girişimlerini görmezden gelmeye razıydım. Ama ondan önce birkaç konunun üzerinden geçmemiz gerekiyordu.

“Gobkyuu, arenanın altına acil durum sığınağı olarak bir alan inşa edebileceğimizi düşünüyordum. Bu mümkün mü?”

“Statik hesaplamalarını ne kadar yaparsak yapalım, doğrudan arena sahnesinin altında bir yer olmasının ne denli güvenli olacağından emin değilim. Zeminin altındaki herhangi bir boşluk, ilk şok dalgasında göçüğe yol açar. Ancak bu alanı biraz kaydırırsak sanırım bu sorunun önüne geçebiliriz.”

“Pekâlâ. Ayrıca oraya bir kapı inşa edilmesini istiyorum.”

“…?!”

“Bir kapı mı, efendim?”

“Aynen öyle. Kalın ve ağır bir şey olsun; hatta çerçevesinin etrafına oyma taş tabletler falan yerleştirin. Uğursuz ve ürkütücü görünmesi lazım.”

“Kapının ardında başka bir sığınak mı olacak?”

“Yok. O kadarına gerek yok. Bize sadece kapı lazım, hepsi bu. Değil mi, Ramiris?”

“R-Rimuru?! Y-yoksa sen—sen şey mi demek istiyorsun…?”

Gobkyuu akıl sağlığımdan şüphe ederken, Ramiris hemen yanı başında neşeyle havada vızıldayıp duruyordu.

Teklifim basitti. Temelde Ramiris’e bir zindan inşa ettirmek ve yönetimini de ona bırakmak istiyordum. Madem girişi sıradan ahşap bir kulübeden ibaret olacaktı, ona ortama çok daha yakışacak bir şey sunmak daha iyi olmaz mıydı? Hem iyi bir zindanın yerin derinliklerine uzanması gerektiği düşünülürse, bir dövüş arenasının altında yer alması bana gayet mantıklı geliyordu. Boş günlerde arenayı çömezleri eğitmek için kullanabilirdik; ayrıca tesisin içine bir iksir dükkânı açmayı da planlıyordum. Bir de mekânda zindan işletirsek, iş dönüşü bir kadeh bir şey içmek isteyen maceracılar için açılacak bir meyhanenin patlama yapacağına kalıbımı basardım. Onlardan para kazanacaktık; Ramiris de bir yuvaya, bir işe ve benden alacağı ufak bir harçlığa kavuşmuş olacaktı. İkimizin de karşılıklı iş birliği yapmasını gerektiriyordu ama bence gayet harika bir fikirdi.

Bütün bunları anlatmayı bitirdiğimde Ramiris adeta sevinç çığlıkları koparmaya başladı.

“N-neee?! Y-yani burada hem bir labirent inşa edip yaşayabileceğim hem de bana resmen kapı gibi bir iş mi vereceksin?!”

“Kabul etmeye razıysan sanırım öyle.”

“Hah?! Tamam, tamam, yani insanların bana yapıştırdığı ‘işsiz güçsüz ev kuşu’ yaftasından kurtuluyorum mu diyorsun şimdi?!”

Teklif büyük bir şok yaratmış olmalıydı. Yıldırım çarpmış gibi gözlerini kocaman açmış, durmaksızın gevezelik ediyordu. Treyni gözleri dolarak, “Adınıza çok sevindim, Leydi Ramiris,” diye fısıldadı. Beretta ise tuhaf bir şekilde bana gülümsüyor gibiydi; daha önce hissettiğim o bıkkınlık ve yorgunluk acaba sadece bir numara mıydı diye düşünmeden edemedim. Bunu o da mı istiyordu yani? Belki evet, belki hayır; ama her hâlükârda o memnunsa dert edilecek bir şey yoktu.

Biraz sakinleştikten sonra Ramiris gergin bir şekilde yutkundu. “Şey… Bana harçlık da vereceksin, değil mi?” diye temkinle sordu. “Ciddi misin gerçekten?”

Sözümden döneceğimden korkmuş olmalıydı. Asla öyle bir şey yapmazdım. O kadar da sadist biri değildim yani. Gerçi harçlığı için şimdiden net bir miktar söyleyemezdim, zira bu satış gelirlerine bağlıydı. Şimdilik içini rahatlatmak en iyisiydi.

“Gayet ciddiyim. Fakat işler rayına oturana kadar ne kadar kâr edeceğimizi bilemeyiz. Reklam masraflarını, kirayı ve diğer gerekli giderleri düştükten sonra kârın yüzde yirmisini sana versem nasıl olur?”

“O, şey, yaklaşık ne kadara denk gelir ki?”

“Şöyle diyeyim, günde diyelim ki bin maceracı çekebilirsek, bu sana belki iki altın para kadar getiri sağlar?”

“Gaaahhh!! O kadar çok mu?!”

“Bunun sadece bir tahmin olduğunu aklından çıkarma. İşlerin kesinlikle böyle gideceğinin bir garantisi yok. Gerçek, para ödeyen müşterileri görene kadar söylediğim hiçbir şeyin hükmü yok. Ama öyle ya da böyle burada yaşamayı planlıyorsan, senin için fena bir anlaşma sayılmaz, değil mi?”

Ramiris kafasını hararetle salladı. Ne olursa olsun arazime çökecek idiyse, ben ne dersem diyeyim zaten o labirentin bakımını yapıp duracaktı. Teklifimi dinlemesi kesinlikle çok daha akıllıcaydı; hem burada kalma izni alacak hem de para kazanmanın bir yolunu bulmuş olacaktı. Doğrusu, önünde tek bir seçenek vardı.

Böylece kafama yapışıp küçük bir sevinç dansı tutuverdi. Bunu ‘evet’ olarak kabul ettim ve Beretta ile Treyni’nin de buna itiraz etmeyeceğinden emindim. Hatta şu anda kendi küçük dünyasında kendinden geçmekle meşgul olan Ramiris’e bakıp gülümsüyorlardı.

“Eh-heh-heh… Artık paraya para demeyeceğim! Artık o nankör serseriler bana işe yaramaz asalak ya da züğürt iblis kralı diyemeyecek!”

Ne diyelim. Bundan bir zarar gelmezdi. İki hizmetkârının ona olan inancını zedeleyecek bir durum da yoktu ortada. Teklife gösterdiği bu saf coşku, geçmişte kim bilir ne kadar hor görüldüğünü merak etmeme sebep oldu. Bu konuda benden bile daha heyecanlıydı, yani uyum sağlama konusunda endişelenmeme gerek kalmayacaktı.

Yine de bu para takıntısı nereden geliyordu ki? Kendimi hariç tutarsam, zenginlik hırsının bir iblis kralı için yaygın bir özellik olduğunu sanmıyordum. Asıl mesele düzgün bir işinin olmaması mıydı acaba? Labirenti öyle pek ziyaretçiyle dolup taşan bir yer sayılmazdı. Elinde haddinden fazla boş vakitle yapayalnız kalmış olmalıydı. Bu zindana maceracı kalabalıklarını çekebilirsek harika olurdu—hem benim için hem de onun için.

Çabucak bir eylem planı hazırlasak iyi olacaktı.

Ramiris’i daldığı hayal dünyasından çekip çıkararak arena planlarımızı Gobkyuu ile yeniden şekillendirmemize yardım etmesini istedim.

Bana kalırsa ana yolun bittiği batı kapısının dışındaki açık alanı genişletip arenayı oraya inşa etmeliydik. Yolcuların atları için bolca otlak alanın yanı sıra üzerinde çalışabileceğimiz uçsuz bucaksız boş bir arazi vardı.

Gelecekte bir ara ana yolun üzerine ray döşeyip üzerinden tren işletmek istiyordum. Bu iş için soylu müşterileri hedeflemeye karar verdiğimden beri ulaşım sorunlarımızı nasıl çözeceğimizi düşünüyordum. Onlar için güvenli bir geçiş sağlayabilirsem daha varlıklı turistleri çekmenin çok daha kolay olacağını düşünmüştüm. Fakat tek amaç bu değildi. Bir demiryolu sistemi, muazzam miktarda malın tek seferde taşınmasını mümkün kılarak hem kolaylık sağlayacak hem de kasabanın gelişimine büyük katkıda bulunacaktı.

Kasabanın gelecekteki genişlemesi için aklımdaki plan buydu; bu yüzden arena için ileride ayak bağı olmayacak bir yer istiyordum. O noktanın yakınına, kapıdan tercihen bir saatlik yürüme mesafesinde bir tren istasyonu kurabilirdim; daha uzakta olması turistlerimizden çok şey istemek olurdu. Arenanın kasabaya yürüme mesafesinde olması, daha derli toplu bir alanda daha fazla otel seçeneği sunmayı da mümkün kılardı. Eski dünyamın aksine buradaki insanlar seyahatlerinin çoğunu yaya olarak yapıyordu. Gidiş dönüş yaklaşık altı mili bulan bir yolculuk söz konusuysa çoğu kişi tabanvay gitmekten çekinmezdi, bu yüzden azıcık mesafe göz korkutucu bir engel sayılmazdı.

Yer teklifimin arkasındaki düşüncelerim bunlardı ama Ramiris’in aklında başka şeyler vardı.

“Neden ama? Kasaba sınırları içinde boş alanın yok muydu senin?”

“Var ama şu anda canavar-insan mülteciler tarafından işgal edilmiş durumda. Onlar için geçici konutlardan oluşan sokaklar kurduk. Onların üzerine arena inşa edemem ya.”

“Doğru,” diye ekledi Gobkyuu, “canavar-insanları kasabadan kovamayız. Sanırım imar işleri, Lord Geld yeni Eurazania başkentindeki çalışmaları tamamlayana kadar beklemek zorunda kalacak.”

“Pekâlâ, öyleyse onları doğrudan benim labirentime taşısak nasıl olur? O bölgenin tüm yerleşim düzenini olduğu gibi içeri aktarabilirim, böylece onlar için de pek bir zahmet olmaz.”

Açık konuşmak gerekirse kulağa düpedüz delilik gibi geliyordu. Gobkyuu ile doğru duyup duymadığımızdan emin olamayarak bakıştık.

“Şey, yani sakinleri de mi oraya taşıyacağımızı söylüyorsun?”

“Iıı, yaşayan varlıkları izinleri olmadan öylece taşıyamam, hayır. Benim için oraya kendi rızalarıyla girmeleri gerekir. Ama cansız ya da bilinci kapalı olan her şeyi mi? Hiç sorunsuz bir çırpıda oraya ışınlayabilirim!”

“Ciddi misin sen? Yani canavar-insanların tüm evlerini ve eşyalarını istediğin an labirentinin içine taşıyabilir misin?”

“Aynen öyle! Tam üstüne bastın!”

Sesi gururlu çıkıyordu, ki öyle de olmalıydı. Bu, herkesin böbürlenmeyi hak edeceği türden bir yetenekti.

Ayrıntı vermesi için sıkıştırdığımda bunun Ramiris’in Doğal Yeteneklerinden biri olan Labirent Yaratımı olduğunu öğrendim. Adından da anlaşılacağı üzere bu yetenek, Ramiris’i yarattığı her labirentin mutlak tanrısı kılıyordu. Üstelik şaşırtıcı mesafelerde bile işe yarıyor, labirent girişinin yakınındaki insanları ve nesneleri dahi etkiliyordu. Yakındaki insanların üzerindeki silah ve zırhları bile söküp alabiliyordu.

Düşününce çılgınca bir güçtü ama elbette sınırları vardı. Hedefin ekipmanı kendi bilincine sahipse—örneğin kullanıcısının büyüsüyle aşılanmış bir kılıçsa—Ramiris onu etkileyemiyordu. Yine de her gün öyle bilinçli nesnelere denk gelmezdiniz; dolayısıyla Ramiris’le kavgaya tutuşacaksanız ilk iş olarak anadan üryan soyulmaya hazır olsanız iyi ederdiniz. Belki de İblis Kralı unvanını sahiden hak ediyordu.

“Vay canına… Yani dürüst olmak gerekirse savaşta kendini savunma becerinin sıfır falan olduğunu düşünüyordum.”

“Aşk olsun yani, ne kadar da fenasın! Dünyanın en güçlü iblis kralı dedikleri kişiyle konuşuyorsun burada!”

“Hadi ama Ramiris. Sakin ol. Bununla başka neler yapabildiğini de anlat bakayım!”

Biraz daha üsteleyince yeteneklerinin perde arkasındaki diğer ayrıntıları da açıkladı. Temelde ona soracak beş sorum vardı:

1. Yeraltı labirentlerini kaç kat derine kadar inşa edebilirsin?

2. Onları inşa etmek için kaç güne ihtiyacın var?

3. İçeride ne tür canavarlar bulunur?

4. İç yapılarını istediğin gibi değiştirebilir misin?

5. İçeride biri ölürse ne olur?

Şaşılacak şekilde Ramiris hepsine içtenlikle cevap verdi.

İlk soru için kat sayısında kesin bir sınır yoktu ama gerçekçi konuşmak gerekirse en fazla yüz kata kadar çıkarabilirdi.

İkinci soruya gelirsek, tek bir katın tamamlanması yaklaşık bir saat sürüyordu. Bu süre sonraki katlar için de değişmiyordu; yani yüz katlı bir labirentin tamamlanması aşağı yukarı yüz saat alacaktı. Bunun üzerindeki katlar katlanarak daha fazla büyü enerjisi tükettiğinden, birinci sorunun cevabı da buna dayanıyordu.

Üçüncü soruya gelirsek; bir labirentte böcekler veya diğer yaratıklar şöyle dursun, kafasına göre barınan canavarlara rastlayamazdınız. Önceki labirentinde “canavar” olarak ruhlar vardı—fiziksel dünyadan soyutlanmış, kat yapısının bir parçası olarak kalan ama diledikleri gibi girip çıkabilen ruhlar.

Yine de maceracıların hünerlerini sınaması için labirente canavarlar “ekelemek” mümkündü. Bir labirenti büyü zerrecikleriyle (magicules) doldurduğunuzda, canavarlar kendiliğinden bu zerreciklerden doğardı. Labirentteki büyü zerreciği yoğunluğunu ayarlayarak ortaya çıkacak canavarların gücünü tahmin etmek ve canavarları belirli bir kat veya katlarla sınırlandırmak kolaylaşıyordu. Bu da labirentin zorluk seviyesini hassas bir şekilde ayarlamayı mümkün kılıyordu. Bu büyü zerreciği enjekte etme sürecinin nasıl işlediğine dair bir fikrim vardı; uygun kabı bulur bulmaz bu konunun üzerinde duracaktım.

Dördüncü soruya gelirsek; Ramiris’in Labirent Zanaatı yeteneğinin muazzam gücü sayesinde bir katın bütün yapısını yaklaşık bir saatte değiştirebiliyordu, gerçi son düzenlemenin ardından yirmi dört saat boyunca katlar üzerinde değişiklik yapılamıyordu.

Tabii ki bazı şartlar vardı. Yoktan bir şey—örneğin bitkiler veya diğer organik maddeler—var edemiyordu; bu yüzden yapısal değişiklikler çoğunlukla boş duvarlardan oluşan sade labirentlerle sonuçlanacaktı. Yine de yapıyı değiştirmek yerine eldeki malzemelerle bir katı baştan dekore etmek isterseniz, bu pek de zor bir iş sayılmazdı.

Bu arada, labirentteki katların sırasını yeniden düzenlemek de gayet basitti. Bu işlem de sonraki yirmi dört saat boyunca kilitleniyordu ama yine de son derece kullanışlı bir özellikti.

Ve son olarak, beşinci soru. Şaşırtıcı bir şekilde, bu tamamen Ramiris’e bağlıydı. Durumu takip ettiği sürece, parmaklarını şıklatarak labirentinin içindeki ölüleri diriltebiliyordu. Ben de canavarların ve talihsiz maceracıların cesetleriyle nasıl başa çıktığını merak ediyordum ama bu bana resmen akıl almaz bir büyü gibi gelmişti. Görünüşe göre elinde henüz somut bir örnek olmadığı için labirentin içinde doğan canavarlara ne olacağından emin değildi ama geçmişte pek çok maceracıyı zaten diriltmişti.

Daha önce organik canlıları içeri “izinsiz” sokamayacağını vurgulamasının sebebi de buydu. Bu “izin” öyle resmi bir şey değildi; asıl önemli olan, söz konusu kişinin labirente girdiğinin bilincinde olmasıydı. Bu farkındalık olmadan gelen ziyaretçilerin girişi reddediliyordu. Başka bir deyişle, bir süre önce Ramiris’in labirentine girdiğimde, bunu bizzat girmek istediğim için yapabilmiştim. İçeri adım atarken sırtımda uyuyan bir yoldaşımı taşıyor olsaydım, girişte geri püskürtülürdük. (Bunun tek istisnası bebeklerdi. Henüz kendi özgür iradelerine sahip olamayacak kadar küçük yaştaki çocuklar, bu kural nezdinde esasen “eşya” muamelesi görüyordu.)

Birini labirente çığlık çığlığa sürükleyerek sokabilirdiniz ama bu Ramiris’e büyük bir yük bindirirdi; dolayısıyla Ramiris buna birazcık bile karşı çıksa bu imkânsızdı. Bana, “Hiç denemek istemezsin,” diyerek durumu özetlemişti.

Mesele bundan ibaretti. Esasen labirente giren herkes Ramiris’in mutlak hâkimiyeti altına giriyordu—ki kapıdan içeri adım attıkları anda bunu kabul etmiş sayılıyorlardı. Kuralları kabul ettikleri takdirde Ramiris durumlarını yakından takip edebiliyordu.

“Hem şaka yapmayı ne kadar çok sevdiğimizi biliyorsun, değil mi?” diyerek göğsünü kabarttı. “Ben sadece insanları şaşırtıp tepkilerini görmeyi seviyorum. Ölüp giderlerse vicdan azabı çekerim, anlarsın ya. Bu yüzden hayatta kalmaları ve yollarına devam etmeleri için elimden geleni yapıyorum.”

Bazen gerçekten Ramiris’in ellerinde ölen talihsiz tipler de oluyordu ama bu ölümler anlaşılan labirentin dışında gerçekleşmişti. En azından ben içerideyken beni öldürmek istememişti. Beni unufak etmeye hazır görünen o golem, yalnızca gerektiğinde beni yepyeni gibi iyileştirebileceğini bildiği için oradaydı. Bu bana mantıklı gelse de yaşadıklarımın ciddiyetini epey hafifletmiş gibiydi.

“Yani bir grup maceracı canavar avlamak için içeri girdiğinde, ölürlerse onları diriltebilir misin?”

“Aynen öyle! Labirentten dışarı atıldıklarında, hiçbir şey olmamış gibi onları diriltebilirim. Gerçi aynı anda bütün bir partiden bahsediyorsak işler biraz zorlaşır; bu yüzden onları benim dirilme ekipmanlarımdan bazılarıyla içeri göndermemiz gerekebilir.”

Labirent Zanaatı ile oluşturulmuş labirentten belirlenen bir eşyayı kuşandığınızda, ölmek sizi tek parça hâlinde doğrudan dışarı ışınlayacaktı. Bu da asıl büyük sorun olan güvenlik endişelerimi tamamen çözüyordu.

“Harika! Bu muhteşem bir şey, Ramiris!”

“G-gerçekten mi? Ciddi misin? Ben gerçekten o kadar harikayım, değil mi?”

“Kesinlikle öylesin! Hedeflerimize ulaştık sayılır!”

“Ulaştık mı? Evet, ulaştık! Ben de tam bunu düşünüyordum!”

Birbirimize bakıp başımızı salladık.

“Sana güveniyorum, Ramiris.”

“Ben de üzerime düşeni yapacağım! Artık önümüzde sorunsuz bir yolculuk var!”

Sorunsuz bir yolculuk, ha? Umarım bindiğimiz gemi çamurdan değildir. Boyut farkımız yüzünden el sıkışamasak da zihinlerimizin yeterince iyi anlaştığını düşünüyordum.

Ramiris’in teklifini kabul ederek dövüş arenasını kasabanın güneydoğusundaki boş alana inşa etmeye ve altına da yayılan bir zindan kurmaya karar verdik.

Tiyatromuz ise kuzeybatı tarafında, lüks kaplıca tesislerimizin bulunduğu yerin yakınına kurulacaktı. Oradaki lüks konaklama yerlerinin arasına zaten bir spor salonu, müze ve benzeri yapılar inşa etmiştik; bu yüzden tek yapmamız gereken önceden yapılmış bir yapıyı bu amaca uygun olarak yenilemekti.

Böylece zindan ve tiyatro hazırdı ama hâlâ bir arenamız yoktu. Geld buralarda yoktu ama Gobkyuu ve ekibine güvenebileceğimden emindim. Onlar varken Kuruluş Festivali’ne kadar kesinlikle bir şeyler yetiştirirdik—

“Bunu başarabileceğimizden pek emin değilim, Efendi Rimuru.”

Öyle mi? Doğru ya, sanırım olmazdı. Yani böyle normal bir proje birkaç yıllık çalışma gerektirirdi. Bir ay civarında tamamlanmış bir arena istemek biraz delilikti. Canavar seviyesindeki kas gücü yanımızda olsa bile, bunu yapabileceğimizden ben de pek emin değildim.

“Evet… Pekala. O zaman ben de bir el atayım. Toprağı taşımaya ve metal altyapıyı işlemeye yardım ederim.”

Pek göstermesem de eskiden bir genel müteahhitlik şirketinde çalışıyordum. Sahada öyle çok fazla inşaat deneyimim yoktu ama kıdemlileri taklit ederek öğrendiklerim sayesinde tam bir acemi de sayılmazdım. Üstelik Raphael de yanımdaydı.

“Ben de! Ben de yardım edeyim!”

“Bu durumda, ben de yardım edeyim.”

“Nasıl arzu ederseniz, Leydi Ramiris.”

Bu da Ramiris, Beretta ve Treyni’nin desteğini de arkama aldığım anlamına geliyordu.

Hemen işe koyulalım o halde. Alan boyunca dizilmiş çadırların arasında planlarımı açtım.

“Hmm… Pekala. Bunda bir sorun göremiyorum.”

“Harika. O zaman bunu canavar-insanlarına anlatsan iyi olur.”

Ülkemizdeki canavar-insanların birçoğu uzaktaki projelerde çalıştığından, şimdilik Alvis ve Sufia’ya her şeyi ayrıntısıyla anlatmaya karar verdim. Bu akşam bir araya gelecektik.

“İstediğiniz buysa Efendi Rimuru, derhal yapılacaktır.”

“Kesinlikle öyle. Şikâyet etmeye hiç hakkımız yok!”

Bütün planımı onlara anlattığımda, şaşırtıcı bir çabuklukla kabul ettiler. Ayrıca bunu diğer canavar-insanlara tekrar açıklamama gerek olmadığını belirttiler.

“Şey, sahiden mi?”

Sufia, “Elbette Efendi Rimuru,” dedi. “Bize yiyecek yemek ve kalacak bir yer verdiniz. Hepimiz bu arenanın ya da her neyse onun inşasına seve seve yardım ederiz.”

Alvis de ekledi: “Ayrıca, düzenleyeceğiniz festivale Efendi Carrion’un da katılacağını duydum. Size yardım etmekten hepimiz mutluluk duyarız. Ben biraz rahatsızım, bu yüzden gerisini sana bırakıyorum Sufia.”

“Sen bana bırak!”

Böylece bu işte canavar-insanlara Sufia önderlik edecekti—ve bu kararlaştırıldıktan sonra işler baş döndürücü bir hızla ilerledi. Sufia’nın tek bir emri, canavar-insanları çadırlarından çıkarmaya yetti. Hepsi nizam içinde sıraya girerken, Ramiris tüm çadırları ustalıkla kendi labirentine taşıdı. Artık üzerinde çalışabileceğimiz geniş ve boş bir arazimiz vardı.

Bu marifet karşısında hâlâ biraz büyülenmişken, Oburluk Kralı Beelzebuth‘u kullanarak arsanın ihtiyacım olmayan kısımlarını yuttum ve orayı kare şeklinde düz bir alana dönüştürdüm. Çok geçmeden çelik iskelet dikildi ve biter bitmez Gobkyuu ile ekibi, duvarları örmek için önceden işlenmiş taşları üst üste dizmeye başladı. Gün bitmeden, üzerlerinde tek bir delik dahi bulunmayan son derece sağlam duvarlarımız oldu. Bu da önünde kocaman bir kapısı olan, dayanıklı görünümlü bir yer altı mekânı sağladı bize. Benim geldiğim o “modern” çağdan biri için tüm bunlar inanılmaz bir hızla hallolmuştu.

Ramiris heyecanla, “V-vay canına,” dedi. “Yeni kalem… Ah, doğru ya! Bu kapıya dokunursan seni çadırların olduğu labirent katına götürür!”

Hep birlikte içeri bir göz attık. Orada, canavar-insanların yaşam alanını tıpkı yeryüzündeki haliyle gördük. Alvis ve Sufia şaşkınlıklarını gizleyemediler—özellikle de buradaki hava ferahlatıcı derecede serin tutulduğu için.

“Artık bu çadırlara gerçekten ihtiyacımız var mı acaba?”

“Bilemedim, sahiden. Buraya yağmur da yağmıyordur herhalde, doğrudan yerde bile uyuyabiliriz…”

Bu durumdan hiç de hoşnutsuz görünmüyorlardı. Onların ve diğer canavar-insanların gerçek dünya ile labirent boyutları arasında gidip gelme denemeleri yaptıklarını görebiliyordum—bunun için bir anlığına düşünmeleri yetiyordu.

“Peki geceleri burası kararır mı?”

Ramiris, “Elbette kararır,” diye cevap verdi. “Buradan dışarıya bağlıyız, yani istersen yağmur bile yağdırabilirim!”

Vay be. Resmen her şeyi yapabiliyordu, ha? Yine de burada tarım falan yapmıyorlardı; bu yüzden ondan yalnızca normal bir gece-gündüz döngüsü ayarlamasını rica ettim. Bütün bu alan ilk başta tahmin ettiğimden çok daha kullanışlı görünüyordu; eminim başka ihtiyaçlara da uyarlayabilirdim. Üzerine biraz kafa yormamız gerekecekti.

Belli ki içleri rahatlayan canavar-insanlar dışarıdaki işlere yardım etmek için gittiler. Belli ki Gobkyuu’nun komutası altında arenanın inşasına el atacaklardı. Birçoğu kadın ve çocuktu ama canavar-insanlar böyledir işte—hepsi çalışmak istiyordu ve her biri en azından bir insandan daha güçlüydü. Görünen o ki Gobkyuu onlara temel beden işlerini veriyordu ama daha eğitimli canavar-insanlar da artık sahadaydı ve inşaata yardımcı oluyorlardı.

Treyni bina için kütük tedarik ediyor (onları nereden bulduğunu bana sormayın), Beretta’nın hassas marangozluğu ise onları kullanışlı tahtalara dönüştürüyordu. Odunları kurutmak için bir büyü bile yapabiliyordu, bu da harcanan süreyi muazzam ölçüde kısaltıyordu. Bu dünyada sağduyumu çoktan bir kenara bıraktığımı sanıyordum ama bana zaman zaman “Vay be, sahiden bambaşka bir dünyadayım, ha?” dedirten şeyler işte böyle manzaralardı.

Böyle devam ederse Kuruluş Festivali’ne gerçekten vaktinde yetişebilirdik. Daha önce yuttuğum toprağı da küçük bir tepe oluşturacak şekilde geri kusmuştum; belki bunu arenada arazi unsuru olarak kullanabilirdik. Harika iş görürdü.

Gobkyuu, “Gerisini bize bırakın, Efendi Rimuru!” dedi.

Arenanın yakında tamamlanacak olmasının verdiği heyecanla başımı salladım.

Ana inşaat tüm hızıyla sürerken, Ramiris kendi haline kalmıştı. Sırf millete musallat olmasın diye bile olsa ona bir iş lazımdı. Peki neyde iyiydi? Elbette labirenti genişletmekte. Yanımdayken onu çalıştırsam iyi olacaktı.

“Söylemeden edemeyeceğim Ramiris, Labirent Zanaatı yeteneğin beni hayrete düşürüyor.”

Oldukça geniş bir arazi içindeki her şeyi göz açıp kapayıncaya kadar taşımıştı. Onu çok fazla övmek istemiyordum ama burada hakkını vermem gerekiyordu. Labirentin kendisi de fazlasıyla muazzamdı.

“Hihihi! Aman, lafı bile olmaz! Ama şimdilik yalnızca bu oda, ruh arkadaşlarımın yaşadığı en derin katlar ve bir bağlantı koridoru var. Yarına sana daha fazla kat hazırlamış olurum!”

Bir katı inşa etmek bir saat sürüyordu, değil mi? Yüz kat derinliğe inen devasa bir yer altı labirenti inşa etmek, günümüz Dünyasında bile oldukça zor bir iş olurdu. Sonuçta yukarı doğru inşa etmek katbekat daha kolaydır. Gelgelelim Ramiris’in yeteneği bunu mümkün kılıyordu—ve bir anda, oldukça fantastik hayaller elimizin uzanabileceği mesafeye gelmişti.

“Tamam o zaman, sınırın neyse o kadar yapalım. Yüz kat.”

“Ha?! O kadar çok kat gerçekten lazım mı?”

“Aynen öyle. İçini tuzaklarla doldurmak istiyorum; ayrıca aşağı indikçe canavarların zorluk seviyesini kademe kademe artırmaya yetecek kadar alan lazım.”

“Yani benim için hava hoş da, sana bir şey sorabilir miyim?”

“Nedir?”

“Merak ettim de, içerideki canavar sayısını nasıl artırmayı planlıyorsun? Onları bir yerlerden yakalayıp getirecek misin?”

Sorusunun mantıklı olduğunu kabul etmek gerekirdi. Yüz katı doldurmak için bir sürü canavar gerekecekti. Ama aklımda bir fikir vardı. En azından benimle iş birliği yapsın diye ona bundan biraz bahsedeyim.

“Şimdi şöyle, aramızda kalsın ama…”

Bu zindanı nasıl yapılandırmak istediğime dair sırrımı onunla paylaştım. Dinledikçe gözlerinin parlamaya başladığını görebiliyordum.

“Dur bir dakika, yani—yani…”

“Aynen öyle, aynen öyle. İşte bu yüzden Ramiris…”

Fısıldaşarak birbirimize fikirler öne sürmeye başladık. Bu iş gittikçe heyecanlı bir hal alıyordu. İşin içinde ikimiz olduğumuz için de doğal olarak asla girmememiz gereken acayip konulara sapmaya başladık. Çok geçmeden, kendi aramızda “Gelişmiş Zindan” adını verdiğimiz konsepti tamamen şekillendirmiştik. Dürüst olmak gerekirse bunun yanımıza kâr kalıp kalmayacağını merak ediyordum ama artık geri dönüş yoktu. Bunu yapmalıydık—Ramiris de varını yoğunu ortaya koyarak bu labirenti inşa edeceğine söz vermiş, başlamak için can atıyordu.

“Acele etmene gerek yok, arada bir dinlenebilirsin, tamam mı?”

“Hah! Böyle bir fikri duyduktan sonra dinlenmemin imkânı yok! Bu iş bende, sana söyleyeyim!”

Onu sadece biraz motive etmeye çalışıyordum ama sanırım fena gaza getirmiştim. En azından bu fikrin romantizmini beğenmesine sevinmiştim. Ben de en az onun kadar heyecanlıydım. Bir fantezinin gerçeğe dönüşmesi gibiydi.

“Pekala, elinden geleni yap. İhtiyacımız olan her şeyi hazır edeceğim.”

“Anlaştık. İyi şanslar, Rimuru!”

“Sana da Ramiris.”

Artık silah arkadaşı olmuştuk, birbirimize bakıp sırıtıyorduk.

Labirentten çıktığımda güneşin batmak üzere olduğunu gördüm. Epey bir süredir konuşuyor olmalıydık. Günlük çalışma sona ermiş, ekipler etrafı toparlayıp akşam yemeğini pişirmeye başlamıştı. Onları rahatsız etmek istemedim; bu yüzden Gobkyuu ve Sufia’ya ertesi gün görüşeceğimizi söyleyip oradan ayrıldım.

Bir sonraki durağım Kurobe’nin atölyesiydi; böylece piyasada satamayacağı—kendi şahsi zevkine göre yaptığı—bazı silah ve zırhları bana vermesini sağlayabilecektim. Kasabanın güneybatı tarafı şu anda bir tür sanayi bölgesiydi ve çıraklarına ait atölyelerin yanı sıra Kurobe’nin mekânı da oradaydı. Henüz kendi yerleri olmayan yeni çıraklar için yatakhane alanlarının yanı sıra sıra sıra depolar da bulunuyordu. Elbette tüm bu zanaatkârlar ve çıraklar için hanlar ve lokantalar da vardı; genel olarak oldukça canlı bir yerdi.

Kurobe’nin atölyesi tam bu alanın ortasındaydı; içeri girdiğimde beni sıcak bir şekilde karşıladı ve akşam yemeğini bitirdikten sonra beni depo binasına götürdü.

“Tam burada, Efendi Rimuru. Bu depoda kilit altında tuttuğum eşyaların hepsi oldukça nevi şahsına münhasır—öyle herkesin kolayca başa çıkabileceği türden şeyler değil, bilirsiniz ya. Sizin için uygun mudur?”

Onaylarcasına başımı salladım. Kurobe haklıydı—hepsi öyle kullanıcı dostu veya kolay erişilebilir değildi. Bazıları çok güçlü olduğu için kilit altında tutuluyordu ama birçoğunu kullanmak tam anlamıyla bir belaydı. Zırhlar buna harika bir örnekti—mesela büyülü bir bariyer kurmak için kullanıcısının büyü gücünü sömüren o zincir zırh gibi. Kulağa kullanışlı gelebilirdi ama isteseniz de istemeseniz de gücünüzü durmaksızın emiyor, en sonunda da talihsiz sahibini öldürüyordu. Harika bir savunmaydı ama lanet olası derecede anlamsız bir ekipmandı.

Ayrıca bölgedeki tüm büyü zerreciklerini (magicules) mıknatıs gibi çeken, herhangi bir büyü yapmayı imkânsız kılan ve bunları patlayıcı bir güce dönüştüren bir kılıç da vardı. Kesinlikle gümbürtülü bir patlama yaratıyordu ama patlamadan kullanıcısını da pek koruduğu söylenemezdi. Onu ya da kullanıcısına sınırlı bir süre için olağanüstü bir fiziksel güç bahşeden o zırh takımını kullanmaktan ödüm kopardı. O süre dolduğunda tüm kaslarınız yırtılıyor, elinizin altında iyileştirme büyüsü yoksa sizi hareketsiz ve ölü bir halde bırakıyordu…

Yani kısacası, dikkatsiz davranırsanız sizi öldürebilecek ekipmanlarla dolu bir oda vardı karşınızda. Kasabada henüz test edilmemiş bu eşyaları deneyecek kadar aptal birinin olduğunu sanmıyordum—özellikle de ortaya çıkacak sonuçların sorumluluğunu almak istemediğim için—ama Ramiris’in labirentinde hepsinin gayet iyi iş göreceğini düşündüm.

Kurobe’ye, “Evet, gayet iyi,” dedim. “Tüm farklı özellikleri hesaba katıldığında bunlar aslında son derece değerli görünüyor.”

Ne de olsa bunlar kaliteli eşyalardı. Çoğu Nadir veya üzeri seviyede değerlendiriliyordu, aralara serpiştirilmiş birkaç Benzersiz seviye de vardı—tıpkı Kabal’ın grubuna hediye ettiğim Pul Kalkan ve Tempest Hançeri ile aynı ayardaydılar.

Eşyalardan birini—Tempest Kılıcı’nı—elime alıp Kurobe’ye döndüm.

“Biraz yazık oluyor gibi, sence de öyle değil mi? Sırf henüz test aşamasında diye bunca yüksek kaliteli eşyayı burada tutmak yani. Bazılarını bunlardan gerçekten hakkıyla yararlanabilecek insanlarla buluşturmak istemez misin?”

Onu istediğim cevaba yönlendirmeye çalışıyordum. Kurobe yemi yuttu.

“Öyle mi? Pekala, buradan dilediğinizi alabilirsiniz.”

Onu tam olarak kandırmış sayılmazdım ama yine de içten içe biraz kötü hissettim.

Çok geçmeden Kurobe’nin deposu epey bir boşaldı. Artık labirentteki hazine sandıklarına doldurabileceğim bir silah koleksiyonum vardı. Bunları koyduğum kata kadar ulaşarak onları hak eden maceracılar elde edecekti; dolayısıyla Kurobe’ye hiç yalan söylememiştim. Verilen hediye atın dişine bakılmazdı sonuçta.

Yine de ürettiği şeylerin muazzam miktarı beni hayrete düşürmüştü. En son uğradığımdan bu yana burada daha fazla eşya vardı; şu anda yüzden fazla olduğunu söyleyebilirdim. Evet, birçoğu tekinsizdi ama bazı parçalarda ustalaşmak sadece zordu. Aralarındaki tek ortak nokta, hepsinin Englesia başkentinde görebileceğiniz her şeyden üstün olmasıydı; yani normalde yalnızca müzayedelerde rastlayabileceğiniz türden parçalardı.

İblis kralı olarak yükselişimi simgeleyen Hasat Festivali sırasında Kurobe, Usta Zanaatı benzersiz yeteneğini kazanmıştı. Bu, önceki Araştırmacı yeteneğinin üzerine eklenen ve onu daha da parlatan bir güçtü. Bu noktada, Kaijin’i fersah fersah aşmıştı. Bir proje konusunda ne zaman ciddileşse, ortaya Benzersiz seviye bir ekipmanın çıkması hiç de alışılmadık bir durum değildi. En azından kesinlikle Nadir seviyede olurdu. Halka açık sergilerde yalnızca çıraklarının işlerinin boy göstermesinin başlıca sebebi de buydu.

“Yine de söylemeden edemeyeceğim, çok etkilendim. Ben de demircilik öğrendim ama bunların hiçbirini asla yapamazdım.”

“Hehe! Sizden böyle büyük bir övgü almak ne güzel, Efendi Rimuru. Ah, unutmadan şunu da size vereyim.”

Birden ciddileşen o her zamanki mütevazı Kurobe, bir şey getirmek için arkadaki tatami odasına geçti.

“Bu da nedir?”

“Şey, sizi çok uzun zamandır beklettiğim bir şey.”

Bana simsiyah bir namluya sahip, uzun ve düz bir kılıç uzattı. Ne çok uzun ne de çok kısa—tam benim için yapılmış, gerçekten ideal uzunluktaydı.

“Demek bu…”

“Evet. Şimdiye kadarki en büyük şaheserim.”

İlk bakışta kılıcın tek sıra dışı yanı siyah gövdesiydi. Etrafa öyle aşırı güçlü bir aura saçmıyordu; kendi büyüsünü üretmek gibi bir özelliği falan da yoktu. Ama benim istediğim de tam olarak buydu. Bu kılıcın tek odak noktası doğrudan dayanıklılıktı. Asla kırılmayacak, asla bükülmeyecek ve Hinata’nın Mehtap kılıcında olduğu gibi etrafımdaki her şeyi kasıp kavurmadan tamamen benim büyü gücüme uyum sağlayacaktı. Bir dövüşte hiçbir kısıtlama olmadan tüm gücümü kullanmama olanak tanıyordu.

“Eline sağlık. Beni gururlandırdın, Kurobe.”

“En az sizin kadar ben de gurur duyuyorum, inanın bana. Ama kılıç henüz tam olarak tamamlanmadı. Bildiğiniz gibi silahlarımın kabza dibinde genellikle sizin önerdiğiniz gibi bir delik bulunur.”

Kabzanın dibine baktım. “Aa? Burada öyle bir şey görmüyorum.”

“Yok zaten. Diğer silahlar tamamlandıklarında o deliğe kavuşur ama bu öyle değil. “Çünkü senin büyü gücüne alıştıkça büyüyecek… ve evrimleşecek. Buna rağmen, onun haricinde her daim sıradan bir kılıç gibi görünecek şekilde tasarladım.”

Gururlanmakta son derece haklıydı. Onun da belirttiği gibi, bu kılıç tamamlandığında Efsane sınıfı bir parça olabilirdi… gerçi şu an öyle hissettirdiği pek söylenemezdi. Serideki diğer ekipmanlar hâlâ geliştirilme aşamasındaydı ve bahsettiği o yuvaya takılacak büyü kristali de henüz hazır değildi. İçine koyacak bir şey olmadıktan sonra öyle bir yuvanın bulunmasının da bir anlamı yoktu zaten. Bana da sadece o anın gelmesini sabırsızlıkla beklemek düşüyordu.

Adımlarım neşeyle sekerek Kurobe’nin atölyesinden ayrıldım. Kendi kılıcımı almıştım, üstelik istediğim diğer her şeyi de temin etmiştim. Artık bu hazine sandıklarını doldurup Zindan’ın dört bir yanına yerleştirebilirdim. Özellikle nadide parçaları korumaları için baş canavarlar yerleştirmek de epey eğlenceli olurdu. Bu resmen gerçek hayatta bir zindan RPG’si tasarlamak gibiydi ve inanılmaz derecede heyecan vericiydi.

Evet, bu deneme eşyalarını ve başarısız deney ürünlerini açık artırmada satarak muhtemelen bir servet kazanabilirdiniz; eminim Mjöllmile veya Fuze beni bu iş için doğru kişilerle tanıştırabilirdi. Gelir elde etmenin daha garanti bir yolu olurdu elbette ama benim istediğim bu değildi. Buradaki asıl kilit nokta, insanların canavarlarla etkileşime geçmesini sağlamaktı. İnsanları buraya çekmek ve Tempest’i harika kılan her şeyi bizzat tecrübe etmelerini sağlamak istiyordum; gördükleri hoşlarına giderse kesinlikle tekrar gelirlerdi. Bu da söz konusu çabanın yalnızca bir parçasıydı.

Üstelik bu, maceracıların önüne biraz ganimet atıp onları geri göndermekten ibaret bir mesele de değildi. Sürecin bir sonraki adımını zihnimde çoktan planlamıştım. Diyelim ki birisi Zindan’ı yarıp geçerek türlü türlü eşyalar topladı ve bunları yüzeye çıkardı. Değerlendirmeden geçmemiş silah veya zırhları kullanmanın son derece tehlikeli sayıldığını duymuştum. İşte benim sevimli Değerlendirme yeteneğim tam da burada devreye giriyordu. Bu eşyalar Tempest’te üretildiği için hâliyle tüm niteliklerini ve özelliklerini avucumun içi gibi biliyordum. Doğru kullanıldığı takdirde çoğu maceracılar için oldukça faydalı olacaktı—evet, bazıları düpedüz tehlikeliydi ama onlar için de bir geri alım hizmeti sunacaktık.

Para dediğin bir kasaya kilitlenmek için değil, piyasada dönüp dolaşmak içindir. İhtiyacımız olan malzemeleri satın alıp gerekli bakım masraflarını karşıladığımız sürece, kalanını maceracılara geri aktarabilirdik. Bu durum zamanla kulaktan kulağa yayılacak ve eminim topraklarımızın nam salmasını sağlayacaktı. Ayrıca maceracıların ceplerini doldurmak, hanlarımız ve konaklama yerlerimiz açısından da işleri canlandıracaktı. Tempest’e daha fazla insanın gelmesi, bu tür yerlerin boş kalmaması anlamına geliyordu; bu da hem ticaret hem de tanıtım açısından mühimdi.

Böylece şehrin güneydoğu tarafında bir dövüş arenası, hemen altında da Ramiris’in zindanı yer alacaktı. Güneybatıda ise uygun fiyatlı hanlar ve pansiyonlar bulunacaktı. Kuzeydoğudaki lüks tesislerin aksine, oradaki fiyatları ucuz tutacak, ağırlıklı olarak maceracıları çekerek sunduğumuz hizmetleri keskin hatlarla ayıracaktık. Labirente olan konumları oldukça elverişli olacaktı ve bu işin büyük bir patlama yapacağından adım gibi emindim.

Ramiris buraya taşınmaktan bahsettiğinde ilk başta endişelenmiştim ama belki de başından beri yapılması gereken en doğru şey buydu, ha?

Ayrıca arenada her yıl en az bir veya iki büyük çaplı etkinlik düzenlemeyi planlıyorduk. Mjöllmile hiç şüphesiz yılın geri kalan takvimini başka şeylerle de dolduruyordu; askeri tatbikatlar, maceracılar için cesaret testleri ve benzeri etkinlikler… Bu tür şeylere epey talep olabileceğini düşünüyordum. İnsanların bu eğitimleri Zindan’da sınamalarını sağlayabilirdik; bir nevi standartlaştırılmış sınav da denilebilirdi. Orada ölemiyor oluşunuz sayesinde, normalde kalkışmayı aklınızın ucundan bile geçiremeyeceğiniz çılgınca şeyleri deneyebilirdiniz.

Yalnızca ticari de değil, önümüzde ne kadar çok seçeneğin olduğunu fark edince, bunları daha sonra Benimaru ile konuşmaya karar verdim.

Başlangıç eşyalarımı temin etmiştim ancak Zindan’a odaklanmak için henüz erkendi; o iş Zindan tamamlanana kadar bekleyebilirdi. Şimdilik son rötuşlar için ihtiyacımız olan, bu planın asıl temel taşı konumundaki kişiyle konuşmayı aradan çıkarmak istiyordum: Veldora.

Onu, kasabanın biraz dışında yer alan Asya tarzı şirin bir çay evi olan kulübemde keyif çatarken buldum. Aslında bu binanın bir sırrı vardı—gerçi o konuya daha sonra değineceğim. Veldora burayı kendi malıymış gibi kullanıyordu; gerçi buna pek aldırmıyordum ama… yine de insaf be birader.

“Selam Veldora. Bana bir iyilik yapabilir misin?”

“Hımm? Ne var? İşim başımdan aşkın.”

Evet, manga okumakla meşgulsün herhalde.

“Ah… Tüh, yazık oldu. Oysa oldukça cazip bir teklif olduğunu düşünmüştüm… Ama meşgulsen yapacak bir şey yok. Ben de aurandan yararlanarak— Ah, doğru ya, kusura bakma. Meşguldün sen. Unut gitsin.”

Uzaklaşıyormuş gibi yaptım. Güya kendi evim olan yeri terk etmek biraz garipti ama neyse, uyuyacak bir sürü yerim vardı nasıl olsa. Hem zaten…

“Hey, bir dakika dursana! Meşgul olduğum doğru ama madem bu kadar ısrar ediyorsun, sana bir kulak vereyim bari!”

Harika, oltaya geldi. Her zamanki gibi ne kadar da saf. Çocuğun elinden şekerini almak gibiydi. Ona artık Saftirik Ejderha demeye başlamalıydım.

Gerisi artık çorap söküğü gibi gelirdi. Mümkün olduğunca kibirli bir tavır takınarak dikildim.

“Şey…” diye başladım, merak uyandırıcı bir tonla, “senin yaşayabileceğin bir in ayarlamayı düşünüyordum da, öyle bir şey işte.”

“N-Ne?! Bana ait bir yer mi? Ciddi misin sen?!”

Şimdi onu tam can damarından yakalamıştım. Gözlerini okuduğu mangadan ayırıp merakla bana baktı.

“Aynen öyle. Tamamen senin için. Ama şu anda çok meşgulsen…”

“Dur—dur bir dakika! Bu kadar acele etmeye hiç gerek yok. Biz dostuz, öyle değil mi? Senin isteklerini öncelik sırasının en başına almaktan memnuniyet duyarım! Kaaa-hahaha!”

Veldora’yı iyice heyecanlandırmıştım. Mükemmel. Artık asıl teklifimi sunabilirdim. Neredeyse kimseyi dinlemediği için bu tür ön hazırlıklar cidden gerekliydi. Zahmetli bir işti gerçi ama bunu, arada bir de olsa işe yaramasını sağlamak adına yürüttüğüm ufak bir merasim olarak görüyordum.

“Hımm, evet, dostlar bu günler içindir zaten, değil mi?”

“Aynen öyle! Söyle bakalım ne istiyorsun!”

“Şöyle ki, Ramiris kasabaya taşınıyor ve onun labirentini tam arenanın altına inşa edeceğiz. Yani—”

“A, Ramiris mi?” diye karşılık verdi Veldora, ne anlama geldiğini kavrayarak. “Onun güçleri benim için pek bilinmeyen bir alan. Nerede olursan ol seni aynı yere çıkaran yollar oluşturduğunu biliyordum. Şimdi bu yolları eğip bükerek labirentler mi meydana getirecek?”

“Doğru. Üstelik bu labirentlere yeni katlar da ekleyebiliyor; bu yüzden içini türlü hileler, tuzaklar ve benzeri şeylerle doldurmak istiyorum.”

“Yeni katlar mı? Şu bücür kız düşündüğümden de güçlüymüş o zaman.”

Artık Veldora gayet ciddi ve odaklanmış görünüyordu. Ne kadar da saf.

Ardından ona zindan planımızın ardındaki bütün hikâyeyi bir bir anlattım. “Fakat öyle alelade, sıradan bir labirent olması çok sıkıcı olurdu, değil mi? Bu yüzden burayı gerçekten muhteşem bir şeye dönüştürmek istiyorum—büyük bir cazibe merkezi olacak kadar harika bir şeye. Daha bugün Ramiris ile konuştum ama şu anda labirentine yeni katlar eklemekle meşgul.”

“Öyle mi? Peki bu işin benimle ne ilgisi var?”

“Şöyle ki, zindana hükmedecek bir efendiye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.”

“Bir… efendi mi?”

“Zindanın bizzat kendisini Ramiris ile ben idare edeceğiz. En dipteki yüzüncü katta, Ramiris’in asıl ikametgâhı olan ruh labirentine açılan bir kapı bulunuyor. Böyle bir kapının bir muhafıza ihtiyacı olduğunu düşünmüyor musun Veldora? Mesela gelmiş geçmiş en güçlü muhafıza?”

“Düşünüyorum! Hem de nasıl!” “Evet, harika söyledin Rimuru. Ve bu vazifeyi benim üstlenmemi istiyorsun, öyle mi?”

Tam tahmin ettiğim gibi, teklife balıklama atladı. “En güçlü” lafı (kendisine yöneltildiğinde) genellikle yelkenlerini suya indirmeye yeterdi; bu yüzden onu telaffuz etmenin tam da istediğim etkiyi yaratacağını biliyordum.

“Aynen öyle Veldora. Üstelik kabul edersen, yanında bir de ikramiyesi olacak.”

“Hımm? Ben zaten sana evet demek için dünden razıydım. Yine de dinleyelim bakalım, neymiş bu… ikramiye?”

Heh-heh-heh. “İkramiye” ha… ya da daha doğrusu, bütün bu tezgâhın asıl can damarı.

“Bir süredir auranı salıvermek istiyordun, değil mi? Hani artık sınırına dayanmak üzere olduğunu falan söylemiştin ya?”

“Ah! Yoksa sen…?”

“Evet! Labirentte onu dilediğin gibi serbest bırakmakta tamamen özgür olacaksın. Hatta istersen normal ejderha formuna bile geri dönebilirsin.”

“Aaaah…!!”

“Düşünsene bir, tekinsiz bir labirentin ta derinliklerinde pusuya yatmış o ilahi derecede havalı ejderhayı—”

“Yani bendenizi mi?” diyerek lafımı kesti. “Yani ziyarete gelen herkesin üzerinde tüm gücümü kullanmama izin mi verilecek? O meşhur ‘Kaaa-hahahaha, hoş geldiniz sizi böcekler!’ falan diyerek mi?”

Açıkça görülüyordu ki bayılmıştı buna. Az önceki uyuşukluğundan eser kalmamıştı. Önüne o yemi sallandırmak onu deli gibi heyecanlandırmıştı. Şimdi son bir darbe daha vurma zamanı, diye düşündüm; aklıma Ramiris’le tartıştığımız ufak bir detay gelmişti.

“Hatta maceracılarla savaşman için emrine bazı birlikler bile vereceğim. Aynen öyle—hani o denemek istediğin oyunu gerçeğe dönüştüreceğim. Kulağa pek eğlenceli geliyor, değil mi?”

İşte kısacası yapmak istediğim şey tam olarak buydu: Bir zindanda geçen, gerçek zamanlı (ve aynı zamanda gerçek hayatın içinde) bir strateji oyunu. Bu fikir, Ramiris’le konuşurken birdenbire aklıma gelivermişti. Maceracılarla mücadele edecek birlikler (canavarlar) ve ganimet sandıklarını koruyacak baş canavarlar yerleştirecektim. Zindan, Veldora’nın büyü zerrecikleriyle (magicules) dolup taşacak ve yüzüncü kata yaklaştıkça bu yoğunluk daha da artacaktı. Yukarı katlarda havadaki büyü gücü oldukça seyrek olacağından, başta yalnızca çerezlik seviyedeki canavarlarla karşılaşılacaktı; fakat derinlere indikçe koridorlarda devriye gezen çok daha üst düzey düşmanlar boy gösterecekti. Eski hapishanesinde bile dışarı sızan büyü gücü fırtına yılanları (A-eksi seviye) ve başka güçlü yaratıklar ortaya çıkarmaya yetmişti; bu raddeye geldikten sonra neler yaratabileceğini hayal bile edemiyordum.

Açıkçası, “kapı muhafızı” meselesi benim için pek de mühim değildi; zaten en başından beri kimsenin yüzüncü kata kadar ulaşabileceğini sanmıyordum. Bütün bu tezgâhın kilit noktası, Veldora’nın aurasını salıvermesini sağlamaktı. Onu daha fazla bastırmaya zorlayamazmışım gibi geliyordu; öte yandan kendi hâline bıraksam, dünyanın ücra bir köşesinde her şeyi patlatıp boşaltmaya kalkışabilirdi. Gözümü bir an olsun üzerinden ayıramazdım, çünkü kasabaya yakın bir yerde patlama yaşayacak olursa, belki yönetim kadrom ve ben buna dayanabilirdik ama başka kimse sağ çıkamazdı. Yeterli büyü zerreciği (magicules) yoğunluğunda, B seviyesinin altındaki her canlı can verirdi.

Güvenliğimizi sağlamak için yalnızca Veldora’nın iradesine bel bağlamayı tehlikeli buluyordum, bu yüzden Ramiris’in labirenti tam zamanında yetişen bir cankurtaran filikası olmuştu. Tamamen mühürlü bir alandı; bunu daha önce bizzat keşfettiğimde de doğrulamıştım, dolayısıyla dışarıya büyü zerreciklerinin sızması gibi bir endişe yoktu. Veldora’nın tüm aurasını serbest bırakması bile orayı zerrece sarsmazdı.

Mühürlü Mağara bile tamamen dirilmiş bir Veldora’nın aurasına dayanamazdı—gerçi araştırma tesisimiz falan varken onu artık oraya götürecek de değildim ya. Zindan hem onun için hem de asıl hedefimin amaçları doğrultusunda biçilmiş kaftandı. O aurasını ortaya döküp doya doya tadını çıkarsın istiyordum.

Anlayacağınız üzere, benim “asıl hedefim” onun yaratacağı o devasa, yoğun büyü zerreciği bulutunu kullanarak canavarlar üretmekti. Bütün plan bu fikir üzerine kuruluydu: Veldora aurasını salacak, ben de bundan sonuna kadar faydalanacaktım. Kendim söyledim diye demiyorum ama fevkalade bir plandı. Bir taşla iki—yok, tam üç kuş birden. Hem davetsizce evime çöreklenmesini engelleyecek, hem yeni canavar fabrikam için onu bir büyü zerreciği üreteci olarak faydalı kılacak, hem de öyle asalak gibi yaşamaması için eline bir iş vermiş olacaktım. Gerçi birinin sahiden onun bulunduğu kata kadar gelebileceğini sanmıyordum ama…

Peki ya kendisi bu konuda ne düşünüyordu? Veldora mangasını cebine koyarak ayağa kalktı, ardından tokalaşmak üzere bana doğru elini uzattı.

“Tuttum bunu. Buna fazlasıyla bayıldım Rimuru. Maceracılara bu ‘birlikleri’ alt ettireceğiz, böylece karşıma dikilebilecekler ve ben de onlara ilahi adaleti tattıracağım. Elbette benden kaçmaya çalışabilirler fakat buna asla izin vermeyeceğim. Hatta belki şöyle kükreyebilirim: ‘Baaa-hahahahaha! Benden kaçamazsınız! Bilmiyor muydunuz yoksa? Fırtına Ejderhası’ndan asla kaçış yoktur!’ Hep bunu söylemeyi denemek istemiştim ve nihayet elime fırsat geçti, öyle değil mi? Aaaah, başlamak için sabırsızlanıyorum!”

“Şey, evet…”

Hayal gücü şimdiden kontrolden çıkmıştı bile. Ona başımla onay verdim ama şimdi de onu biraz fazla gaza getirdiğimden endişelenmeye başlamıştım. Bu iş gerçekten yolunda gidecek miydi acaba? Yani, birinin 100. Kat’a ulaşmasına sahiden imkân yoktu, değil mi? Bu durum beni biraz kaygılandırsa da planı ilerletmem gerekiyordu.

“… Neyse, bu işi rica edebileceğim yegâne kişi sensin. Var mısın?”

“Elbette. Rimuru, bana danışmakla çok doğru bir iş yaptın. Doğrusu bu, yalnızca benim altından kalkabileceğim bir vazife.”

Bana kendinden emin bir şekilde başını salladı. Gerçekten bu kadar saf olmasına o kadar sevindim ki. Gösterdiği iş birliği de verdiği tepki de beklediğimden bile daha iyiydi.

Ertesi gün Veldora’yla birlikte Ramiris’in yanına gittik.

Arenanın inşaatı sabahın erken saatlerinde başlamıştı ve şantiye alanı arı kovanı gibi kaynıyordu. Eğitimde olan canavar-insanların bir kısmı yardıma gelmişti; Gobkyuu’nun emirleri doğrultusunda bir o yana bir bu yana koşturuyorlardı. Dikkatlerini dağıtmak istemediğim için doğrudan labirente doğru yol aldık.

İçeri girdiğimiz anda kendimizi Ramiris’in bulunduğu odada bulduk. Söz verdiği gibi, harıl harıl Zindan’ı genişletmekle meşguldü.

“Selam, Ramiris. İşler nasıl gidiyor?”

“Aaaa! Selam Usta! Seni yeniden görmek ne güzel. Her şey tıkırında!”

Ramiris biraz yorgun görünüyordu ama halinden fazlasıyla memnundu. Kendini fazla yıpratmamasını tembihledim. Şimdi Veldora’nın omzuna tünemişti; hâlâ bu kadar iyi anlaştıklarını görmek beni sevindirdi.

Sevinmiştim sevinmesine ama bu da ayrı bir dertti, çünkü Veldora’yı görmek Ramiris’e verdiğim tavsiyeyi tamamen unutturmuştu.

“Siz bu işi bana bırakın! Hallederim ben! Bunun altından çok rahat kalkarım millet!”

Onu biraz sakinleştirmek için önce kahvaltıyla başlamaya karar verdim.

Ardından durumun ne aşamada olduğunu sordum. Şimdilik labirenti 15. Kat’a kadar genişletmişti; bu tempoyla giderse birkaç gün içinde yüzüncü kata ulaşırdı. İç mekân dekorasyonunu bu süreçte de halledebileceğim için onu daha fazla acele ettirmeme gerek yoktu.

“Bundan sonraki katlar artık kendi kendine oluşacak,” dedi. “Şu an yapacak hiçbir işim yok. Tamamlanan katlarla biraz oynamak ister misiniz?”

Anlaşılan Ramiris’in büyü gücü yettiği sürece kat yapım süreci kendi kendine ilerleyecekti.

“Pekâlâ, önce Veldora’nın odasını ayarlamaya ne dersiniz?”

Veldora’nın hâkimiyet alanı en alt katta olacaktı. Sırf onu bir an önce evimden şutlayabilmek için bile olsa odasını eksiksiz kurmak istiyordum. Şimdilik o kat bomboş bir alandan ibaretti; ne duvar vardı ne koridor ne de merdiven… Hiçliğin ortasında dikilen tek bir kapıdan ibaretti.

“Vay be. Harbiden sıfırdan başlıyoruz ha?”

“Burası benim odam mı yani Rimuru? Bana mühürlendiğim günleri hatırlattı da…”

Veldora pek hoşlanmamıştı. Ona hak veriyordum. Onu bu halde bıraksam içim pek rahat etmezdi.

“Hiç dert etme Usta!” Ramiris, Veldora’ya gülümsedi. “Merdivenleri ve diğer şeyleri sadece aklımdan geçirerek bile kolayca ekleyebilirim.”

“Pekâlâ,” dedim, “buranın nasıl görünmesini istediğimizi belirlemek için hep birlikte Düşünce İletişimi kullanalım mı?”

Zihinlerimizi birbirine bağladık ve kafamda canlandırdığım görüntüyü onlara aktardım.

“Ooo! Evet, evet! Pek âlâ, Rimuru! Zevk sahibi biri olduğunu biliyordum zaten. Demek ki emin ellerdeymişim!”

“Veldora bu fikre bayılmış gibi görünüyor. Bunu gerçeğe dönüştürebilir misin?”

“O iş bende! Bu kadarcık şeyden ne çıkar!”

Ramiris şaka yapmıyordu. Göz açıp kapayıncaya kadar mekân tamamen dönüştü. Bir anda etrafımızı kalın taş duvarlar sardı; birkaç küçük odaya açılan devasa bir ana salon oluştu. Ana salon, her bir kenarı yaklaşık yüz metre olan kare şeklinde, heybetli ve tam anlamıyla bir boss odasına yakışır bir görünüme bürünmüştü. Tıpkı zihnimde canlandırdığım gibi kusursuzca yapmıştı.

“Vay canına! Burası harika olmuş…”

“Kesinlikle öyle, Ramiris. Son derece memnun kaldım!”

“Hihi! Beğenmenize sevindim! Eh, ne de olsa bu işin ustasıyım, biliyorsunuz ya!”

Ramiris pek sık övgü almıyor olmalıydı ki sevinçten havalara uçmuş gibiydi. Yine de gerçekten etkilenmiştim. Bunu fiziksel olarak inşa etmeye kalksanız yıllar değil, onlarca yıl sürerdi; oysa o bunu bir anda bitirivermişti. Üstelik tüm bu alan onun hâkimiyeti altında olduğu için dilediği gibi özelleştirebiliyordu. Akıl almaz bir şeydi. Ona cidden bambaşka bir gözle bakmaya başlamıştım.

Fakat sonsuza dek ona hayran hayran bakamazdım.

Bu salon, buraya kadar ulaşmayı başaran maceracıları karşılama alanı olarak tasarlanmıştı. Ancak sadece bundan ibaret değildi. Aslında Veldora’nın asıl formuna dönebileceği kadar geniş bir alandı. Burada tamamen rahatlayıp gevşeyebilmesi gerekiyordu, yoksa bir arpa boyu yol alamazdık. Tabii son zamanlardaki haline bakılırsa, hemen her bedensel formda zaten gayet keyfine düşkündü gerçi… Hatta insan formunda olmak oyun oynamayı ve manga okumayı kolaylaştırıyordu. Ne de olsa bu formu, evime davetsizce gelip çöreklenmek için kullanacak kadar çok seviyordu. Belki de insan-Veldora için de ayrı bir oda yapmamız gerekecekti.

Salonda iki kapı vardı: Biri üst katlara bağlanan büyük bir kapı, diğeri ise onun özel odalarına açılan bir kapıydı. Ramiris hayal ettiğim şeyi o kadar güzel inşa etmişti ki tam da kafamda canlandırdığım gibi olmuştu.

“Hoh? Burası benim odam mı yani?”

Merakla etrafa bakınan Veldora’yı öylece bırakıp Midem’den bir mobilya takımı çıkardım. Şehrimizin kadın goblinleri tarafından dokunmuş bir halıyı ustalıkla serip üzerine el yapımı bir çalışma masasıyla sandalye yerleştirdim. Uzanmak isterse diye bir kanepe, bir de açıkçası pek kullanılacağından emin olamadığım bir yatak koymuştum. Mekân gözüme gayet konforlu görünüyordu; hatta Veldora’nın seveceğini bildiğim bazı mangaları kopyalayıp duvardaki kitaplığa güzelce dizdim. Ana salon ne kadar karanlık ve tekinsizse, burası da şehirde yaşayan bekâr gençlere layık, cıvıl cıvıl ve sevimli bir stüdyo daire gibiydi.

“Ooo, ne kadar güzel!” diye cıvıldadı Ramiris, hafiften gıpta eden bakışlarla. “Ben de böyle mobilyalar isterim ama!”

Bir dahaki gelişimde ona da biraz getireceğime söz verdim. Boyutunu ona göre nasıl ayarlayacağımdan pek emin değildim ama Ramiris’in şimdiden kanepeye yayılıp manga okuyuşuna bakılırsa endişelenmeme gerek yoktu sanırım… Vay canına, Veldora da yatağa serilmiş aynı şeyi yapıyordu. Onu mutlu etmiştim anlaşılan. Biri onu burada bu halde görse, ana salonun o heybetli ve vakur havası tamamen çöpe giderdi. Ne kadar düşük bir ihtimal olsa da hiçbir maceracının onu böyle görmemesini canıgönülden umdum.

Neyse, işi fazla abartmaya lüzum yoktu. Öğleden sonrayı Veldora’nın odasını çekidüzene sokmakla geçirip günü noktaladık.

Bir hafta sonra—sonlara doğru tempo biraz düşmüş olsa da—labirent yüzüncü kata kadar tamamlanmıştı. İç kısım, talimat verdiğim üzere yapısı serbestçe değiştirilebilen bloklardan inşa edilmişti; böylece birkaç günde bir yolların yerini değiştirebiliyorduk. Böylece biri aşağı inen yolu ezberlese bile bir sonraki seferde her şeye en baştan başlamak zorunda kalacaktı. Tam anlamıyla şeytani bir zorluk seviyesinden bahsediyordum. Harita satmak bu işe saygısızlık olurdu diye düşündüm. Buranın gerçek bir meydan okuma olmasını istiyordum; bu sayede her seferinde yepyeni bir macera olacaktı—daima taze, zorluğunu koruyan ve asla sıkmayan.

Bir nevi tedbir olarak her on katta bir “kayıt noktaları” yerleştirmeyi ihmal etmedim. Meğer Ramiris’in labirentlerinde belirli koşullar altında Mekânsal Hareket mümkünmüş. Şaşırtıcı bir şekilde, etraftaki büyü zerrecikleri de buna engel olmuyordu. Bu sayede içeriye yiyecek taşımak gibi son derece yararlı şeyler yapılabiliyordu; dahası insanlarda da işe yarıyor, daha önce belirlenmiş bu konumlara serbestçe geri dönebilmelerini sağlıyordu. Başka bir deyişle, tepeden tırnağa tam bir kayıt noktası mantığıydı. Birine ulaştığınızda, bir sonraki sefere oradan başlayabiliyordunuz.

Grup arkadaşlarınızda da işe yarıyordu; yani biraz hile yapıp birini daha önce hiç inmediği bir kata yanınızda götürebilirdiniz. Bu ince ayrıntı hakkında biraz tartıştık ama şimdilik böyle bırakmaya karar verdim; insanların bu özelliği nasıl kullanacağını (ya da suistimal edeceğini) görüp duruma göre ayarlama yapardık. Hem zaten hile hurdayla birkaç kat aşağı inseniz bile, orada sizi bekleyen zorluklarla yine de yüzleşmek zorundaydınız. Her kata bir boss yerleştirilmişti; bunlar Jura Ormanı’nın dört bir yanına dağılmış yerel lordlar ayarında muhafızlardı. Özellikle kayıt noktalarından hemen önceki bossları fazlasıyla güçlü yapmayı düşünüyordum; o tipleri alt etmek istiyorsanız kayıt noktaları zerre yardımınıza koşmayacaktı.

Esasında birilerinin başkalarını o katlara indirebilmesi için en başta kendisinin kayıt noktasına ulaşabilecek kadar güçlü olması gerekiyordu; bu yüzden kimsenin bu konuda fazla saçmalayacağını sanmıyordum. Bir sorun çıkarsa durumu her zaman yeniden değerlendirebilirdik. Ne de olsa hazine sandıklarına gayet güzel ödüller koymuştuk, bu yüzden ziyaretçilerimizin her kattaki bossu yenmek için canla başla uğraşmasını umuyordum.

Bu arada, bosslarımızın öldürmesi (ya da öldürülmesi) sorun teşkil etmiyor muydu? Elbette etmiyordu, işin can alıcı noktalarından biri de buydu zaten. Ramiris’in Labirent Yaratımı yeteneği, bizzat yaşamı geri getirme ve Zindan’a giren maceracıları diriltme gücüne sahipti. Bu işlem ancak kişinin rızasıyla yapılabiliyordu fakat Ramiris’in diyarının rıza gösteren bir parçası olarak var olduğu sürece hiçbir sorun yoktu. Ramiris, özünde Labirent Yaratımı ile oluşturulan her şeyin ebedi hükümdarıydı. Eğer kendisi öldürülürse tüm yapı yok olurdu fakat aksi takdirde, hizmetkârlarından herhangi biri bir kayıt noktasında dirilebilirdi; “hizmetkâr” tanımı ise mukavele yaptığı ya da varlığını onayladığı herkesi kapsıyordu. Bu yeteneğin gücüne hâlâ inanamıyordum.

Beretta’yı neden bu kadar çok istediğini şimdi daha iyi anlıyordum. Ramiris yeryüzünde pek bir varlık gösteremiyordu belki ama kendi dünyasında adeta yenilmezdi. Gelgelelim bu yenilmezlik yalnızca o dünyanın parçası olanlar üzerinde geçerliydi. Yok olup giden o Elemental Heybet de dâhil olmak üzere, özgür iradesi olmayan golemlerde işe yaramıyordu. Oysa Beretta sıradan bir kukla değildi; bu da artık Ramiris’e hizmet ettiği için onun da yenilmez olduğu anlamına geliyordu. Artık yanında Treyni de vardı, bu durum içten içe onlar için endişelenmem gerekir mi diye beni düşündürmeye başlamıştı. Ne de olsa Treyni oldukça güçlüydü ve eğer yok edilemezse Benimaru ya da Shion bile onu alt edemezdi. Beretta ile Treyni hâlâ dışarıda arena inşaatında canla başla çalışıyorlardı ama yine de…

Ramiris’in sıkı çalışması sayesinde labirent tıkır tıkır tamamlanmaya doğru gidiyordu. Ortalık biraz yatışınca, labirentin savunmasını sağlam tutma konusunda kendisiyle ve hizmetkârlarıyla konuşmam gerekecekti. Fakat o daha sonranın işiydi.

“Ramiris, senden istediğim şeyi yaptın mı?”

“Ha, bunu mu diyorsun? İşte burada.”

Bu bir dirilme eşyasıydı.

Labirent Yaratımı dünyasında ölümsüzlük niteliğini kazanabilmek için açık rıza göstermeniz gerekiyordu. Fakat içeriye akın akın insanın doluşmasını planlıyorduk ve burası halka açık olacağı için herkesten yazılı onay almak tam bir eziyet olurdu. Ramiris bir avuç ziyaretçiyi belki takip edebilirdi ama aynı anda birden fazla grup ortalıkta koştururken yetişmesi imkânsızdı.

İşte bu yüzden tek kullanımlık dirilme işlevi gören harcanabilir bir eşya yapıp yapamayacağını sormuştum. Şimdi bana uzattığı şey, dostluk bilekliği gibi düğümlenmiş sıradan bir pazubentten farksız görünüyordu.

“Çalışıp çalışmadığını kontrol ettin mi?”

“Hem de nasıl! Dün gece Beretta’nın üzerinde denedim!”

“Oha, çocuğa neler yapıyorsun öyle…?”

Görünüşe göre Beretta, “Ben bir iblisim, bu yüzden en kötü senaryoda bile gerçekten ölmem,” diyerek buna gönüllü olarak rıza göstermişti. Ben sormuştum sormasına ama bu kadarı da fazlaydı. Yine de bu sayede çalışan bir bilekliğimiz olduğunu öğrenmiş oldum. Treyni, Beretta’nın çekirdeğini bedeninden çıkarmış ve on saniye içinde ceset Zindan’ın dışına ışınlanarak tamamen dirilmişti.

“Mükemmel. Bunu deneyecek kadar cesur olduğu için Beretta’ya minnettarım.”

Ramiris gülümseyerek başını salladı. “Aynen öyle! Ne de olsa hayatımda ilk kez tek kullanımlık bir eşya yapmayı denedim. Mümkün olduğunu tahmin ediyordum ama işe yaradığına çok sevindim!”

İlk denemesi miydi? Ya işe yaramasaydı ne olacaktı? Bu düşünceyle ürperdim. En azından hayvanların falan üstünde deneyebilirdi. Keşke bu kadar fevri davranmasaydı.

Her şeye rağmen elimizde artık Dirilme Bileklikleri vardı. Ramiris, acil durumlarda insanları yeryüzüne geri getiren dönüş düdükleri de hazırlayacağını söyledi. İkisini de labirent girişinde satabilirdik; ister alırlardı ister almazlardı, tamamen kendi seçimleriydi. Ama aşağıda ölür veya kaybolursanız bizi suçlamayın. Ben olsam kesin alırdım. Fiyatlandırmayı daha sonra belirleyebilirdik ama şimdilik her şey tamamdı.

Aslına bakarsanız bu Diriliş Bileklikleri, Ramiris’in gücünün kullanışlı ve somut bir biçim almış halinden başka bir şey değildi. Yaptığı tek şey, labirentin içinde ölmeniz durumunda sizi Zindan’ın girişine, girdiğiniz anki halinizle geri döndürmekti. Müşterilere bu bilekliğin onları dünyanın herhangi bir yerinde öylece diriltmeyeceğini dikkatlice açıklasak iyi olacaktı. Ne de olsa bazı insanlar vardır ya, bir kulağından girer diğerinden çıkar. Yanlış varsayımda bulunup dışarıda bir yerde ölürlerse bu kendi sorunları olurdu gerçi, yine de onlar için üzülürdüm; bu yüzden mesajın tam olarak iletildiğinden emin olmalıydım.

Böylece Zindan’ın temel iskeleti tamamlanmış oldu. Bir haftalık çalışma için hiç de fena sayılmazdı. Merakımdan Raphael’e benim için de böyle bir şey yapıp yapamayacağını sormuştum ama:

【Rapor.】 【Özne Ramiris’in Doğal Yeteneği olan Labirent Yaratımı kopyalanamaz.】

Bu cevabı verirken hiç vakit kaybetmemişti doğrusu. Yok, bunu yalnızca Ramiris yapabilirdi ve cidden, kapımın eşiğine çadır kurduğu için ona teşekkür etmeliydim.

“Harika iş çıkardın, Ramiris. Artık nihayet planın ikinci aşamasına geçebiliriz.”

Kanatlarını çırparak yanıt verdi: “Hi-hi! Elbette! İsteyince ne kadar sıkı çalıştığımı biliyorsun!”

Veldora’ya döndüm. “Şey, bu kadar uzun sürdüğü için kusura bakma ama sanırım artık auranı serbest bırakma vaktin geldi.”

“Aah, vakit geldi demek, ha? Kvah-ha-ha-ha! Ben hazırım!”

Evet, o an gelip çatmıştı.

Zindan’ın yüz katının tamamını birbirine bağlayan hava kanalları ve merdivenler vardı. En dip kata kadar havalandırmayı nasıl sağlıyorlardı peki? Büyüyle—ve benden alabileceğiniz en iyi cevap da buydu. Belki de o kanallara hiç ihtiyacımız yoktu ama büyü zerreciklerinin (magicules) her bir kata ulaşmasını garantiye almak için oradaydılar. Ve bu büyü zerreciği akını, Veldora 100. Kattaki o merkez odaya gelip orijinal formuna büründüğünde ve dizginleri serbest bıraktığında gerçekleşecekti.

“Pekala. Başlıyorum. Hraaaahhh!!”

O tiyatral bağırışa hiç gerek yoktu ama sanırım bu şekilde kendini daha iyi hissediyordu.

Bir anda, inanılmaz derecede tekinsiz bir aura beni ve Ramiris’i yutuverdi. Her ihtimale karşı bizi Mutlak Savunma bariyerinin içine almıştım ancak bir anlığına önümüzde bir bomba patlamış gibi hissettirdi.

“Puff… A-amma da tehlikeliydi,” dedi titreyen Ramiris. “Beni korumasaydın dosdoğru buradan uçup gidebilirdim…”

Hakikaten de tahmin ettiğimden daha güçlüydü. Şok dalgası, sıradan bir insanı rahatlıkla öldürmeye yetecek kadar yoğun bir büyü zerreciği konsantrasyonuyla doluydu.

“Kvaaaaahhhh-ha-ha-ha! Veldora’ya yol açın!!”

Boss odası—şey, pardon, Veldora’nın yeraltı ini—epey genişti fakat Fırtına Ejderhası normal boyutuna dönünce bir nebze dar görünmüştü. Onu ejderha formunda görmeyeli uzun zaman olmuştu ve bu manzara, tam da hatırladığım kadar heybetli ve görkemliydi.

Cidden, sadece çenesini kapalı tutsa inanılmaz asil dururdu.

“Aah, ne büyük bir rahatlama! Ama ooh, ne patlamaydı öyle. Bunu dışarıda yapsaydım ufak bir sorun çıkabilirdi!”

Öyle sıradan bir şeymiş gibi söylüyordu ama o senaryo tam bir felaket olurdu. Hem madem bu kadar “rahatlamıştı”, neden hâlâ ondan oluk oluk büyü zerrecikleri fışkırıyordu?

“V-vay canına, Usta… Labirentin kendisini harap edeceğini düşünmemiştim…”

Ramiris haklıydı. Patlama duvarları biraz çökertmişti; iç basınç dayanabileceğinden çok daha fazlaydı. Üstelik bu henüz bir saldırısı bile değildi!

“Demek cidden içinde çok biriktirmişsin, değil mi? Yine bu raddeye gelmesin diye ara sıra vanayı biraz gevşetebilir misin rica etsem?”

Ne de olsa bu yalnızca aura patlamasına karışmış büyü zerrecikleriydi ve fazlasıyla yoğun bir şekilde gelmişlerdi. Veldora’nın toplam enerji miktarı ölçülemez boyutta olmalıydı. Onu serbest bırakmanın bu kadar riskli olmasına şaşmamalıydı. Bundan sonra kesinlikle bu şekilde birikmesine izin vermeden daha sık boşaltım yaptırmalıydım.

Sonra aklıma harika bir fikir geldi. 100. Kata depo olarak kullanılacak başka bir oda daha inşa etsek nasıl olurdu? Madenlerden çıkardığımız demir cevherini ve diğer şeyleri oraya koyup büyü zerrecikleriyle yükleyerek göz açıp kapayıncaya kadar büyülü çelik (magisteel) cevherine dönüştürebilirdik. O maden ağırlığınca altın değerindeydi, normal metal cevherinden çok daha fazla talep görüyordu ve bizim için muazzam bir kaynak haline gelebilirdi.

“Ramiris, bu odaya bağlanan başka bir oda daha yapabilir misin?”

“Tabii ki! Hiç sorun değil!”

Çoktan işe koyulmuştu bile. Bir sonraki uğrayışımda, kasabanın depolarındaki metal cevherlerinden biraz getirecektim.

Ben içimden bu planları kurarken büyü zerrecikleri (magicules), tam da planlandığı gibi yavaş yavaş Zindan’a yayılmaya başlamıştı. Katların çoğunda henüz duvarlar ya da iç yapılar bulunmadığından, labirentin her bir köşesine dağılmalarını engelleyecek hiçbir şey yoktu. 50. Kattaki büyü zerreciği miktarı bile Mühürlü Mağara’nın en derin kısımlarında görülen seviyeyi geride bırakıyordu.

Artık sadece canavarların belirmeye başlamasını beklememiz gerekecekti. Bu gidişle ortaya harbiden dişli canavarların çıkmasını bekleyebilirdim.

Veldora günün geri kalanını ininde büyüsünü serbest bırakıp ejderha usulü keyif çatarak geçirdi; ertesi gün ise yanımda Beretta ve Treyni ile birlikte geldim.

“Aah Rimuru,” dedi bana keyifle mırıldanarak, “dün gece uzun zamandır geçirdiğim en keyifli geceydi.”

“Öyle mi? Güzel. Bundan sonra da istediğin kadar salmaya devam et, tamam mı? Hiç kendini tutma. Yalnızca buranın dışında asla yapma, anlaştık mı?”

“Kvah-ha-ha-ha! Merak etme, anladım.”

Anlamış mıydı gerçekten? Pek emin değildim ama sözüne güvenmek zorundaydım.

Bu tarz meseleleri böyle konuşmak garip kaçacağından, Beretta ve Treyni’ye mevcut durumu açıklarken bir süreliğine insan formuna geçmesini sağladım. Hemen işe koyulmak istiyordum fakat öncesinde Beretta ile son bir teyitleşme yapmam gerekiyordu.

“Beretta, Guy’a Ramiris’e hizmet edeceğine dair yemin etmiştin, değil mi? Hâlâ aynı fikirde misin?”

Bana şaşkın bir bakış attı. Maskesinin altında ifadesi gerçekten biraz değişmiş miydi acaba diye merak ettim.

“… Rimuru-sama, kabalık ediyorsam bağışlayın ama daha önce de belirttiğim gibi, hem size hem de Ramiris-sama’ya hizmet etmek istiyorum.”

“Evet, hatırlıyorum ama bu Guy’a verdiğin söze ters düşmüyor mu?”

“… Düşüyor. O sırada yalnızdım ve—”

“Yok yok, dert etme. Ramiris eninde sonunda tam da senin istediğin gibi kasabamıza yerleşti. Bir süre bu labirenti yönetmeye yardım edecek ve sanırım bize yardım etmekten memnuniyet duyarsın, değil mi?”

“Elbette!”

“Harika, o halde ona hizmet etmek zaten neredeyse bana hizmet etmekle aynı anlama geliyor.”

Bunu öğrendiğim andan beri aklımdaydı—Beretta’nın isterse bağlılığını tamamen Ramiris’e devretmesi fikri. Muhtemelen tüm İblis Kralları arasındaki en güçlüsü olan Guy’a verdiği söz buydu ve Guy’ın kendisine verilen sözleri tutmayan insanlardan pek hoşlandığını sanmıyordum.

“Arzunuz buysa,” diye çevikçe yanıtladı, “o zaman Ramiris-sama’nın maiyetinde çalışacağım.”

Vay be. Her şey tam da onun istediği gibi sonuçlanmıştı, değil mi? Neyse artık. Böyle entrikalar çevirmeyi nereden öğrendi acaba…

【Anlaşıldı. Cevap, elbette—】

Bunu duymama hiç gerek yoktu. Raphael de bir an bile boş durmuyor hani. Kendini ne sanıyor ki? Pöh. Belki de buradaki asıl entrikacı Raphael’in ta kendisiydi.

Bu lafıma biraz bozulmuş gibiydi ama hiç umursayacak havamda değildim.

“Mükemmel. Bundan sonra Beretta, Ramiris’in hizmetkârı olarak çalışacaksın!”

“Ve onun hizmetkârı olacağım; lakin size olan büyük minnet borcumu asla unutmayacağım, Rimuru-sama. Benden ne zaman bir şey isterseniz bir sözünüz yeterlidir.”

“İsterim elbette. Teşekkürler.”

Ardından Beretta’nın çekirdeğindeki efendi kilidini çözüp bu rolü Ramiris’e devrettim. Böylece bundan sonra yalnızca onu yaratan kişi olarak anılacaktım. Ramiris’e bir şey olursa ona tekrar emir verebilecektim ama aksi halde tek efendisi Ramiris’ti. Bu içimi rahatlatmıştı. Artık Guy’ın bana söylenebileceği hiçbir şey kalmamıştı ve Ramiris’i güvende tutması konusunda Beretta’ya kesinlikle güvenebilirdim.

Üstelik bu labirent, başlangıçta tahmin ettiğimden çok daha fazla işe yarayacağını kanıtlıyordu. Görünürde, maceracıların kasabayı ziyaret etmesini sağlayacak bir reklam aracıydı. Derinlerde ise Veldora’nın stres atmasına—ve bu sürecin bir yan ürünü olarak metal cevherini büyülü çelik (magisteel) cevherine dönüştürmek için gereken muazzam büyü zerreciği miktarını üretmesine yardımcı oluyordu. Labirent, büyü zerreciklerinin doğasına yönelik gelecekteki araştırmalar için harika bir basamak olacaktı ve her şeyiyle Tempest için ilk düşündüğümden çok daha hayati bir kazançtı. Bu kazanımı yalnızca Treyni’nin koruması beni endişelendiriyordu, o yüzden Beretta’nın da buralarda olması içimi son derece rahatlatmıştı.

Beretta’nın yeni efendisi olan Ramiris’e gelirsek… Şey, bu ani gelişme sevinç gözyaşları dökmesine neden oluyordu.

“Benim minik Beretta’m artık resmen ve tamamen benim hizmetkârım mı…? Artık sonsuza dek yapayalnız kalmayacak mıyım…?”

“Şey, Ramiris-sama, ben de varım ama?”

“Aah! Evet, sen de varsın Treyni! Artık gerçekten koca bir aileye dönüşüyoruz!”

Bu fikir pek hoşuna gitmişti, Beretta’nın etrafında fır dönüp çemberler çizerek uçuyordu. Treyni sıcacık bir gülümsemeyle onu izliyordu. Yalnız olmak o İblis Kralı’nı uzun süredir incitiyor olmalıydı, ha? “Ailesi” hâlâ sadece iki kişiden ibaretti ama kendi standartlarına göre yeterince büyük olmalıydı herhalde.

Bu manzara beni endişelendirdi. Treyni’ye fazlasıyla güvenebilirdim ama Ramiris’i gereğinden fazla şımartıyordu. Zor bir iş olacağını biliyordum fakat bu ekibi bir arada tutacak “aklı başında” tek kişinin Beretta olmasını istiyordum. Onun da kurnaz bir yanı vardı gerçi ama beni hayal kırıklığına uğratmayacağından emindim.

“Beretta, benim için o kadar endişelenme. Ramiris’e iyi bak. Onu korumak artık senin bir numaralı görevin.”

“Emredersiniz efendim! “Canım üzerine yemin ederim!”

Bu konuda ona güvenecektim. Yeterince güvenilirdi zaten. Bu labirentte bulunacak tüm o canavarları idare etmek Ramiris ve Treyni için tek başlarına zor olabilirdi; ama Beretta’nın varlığıyla tüm sorunlar çözülmüştü.

Bu mükemmel olmuştu. Veldora ve ben, Ramiris’in küçük sevinç dansını sürdürmesini izledik—şapşalcaydı gerçi ama bir bakıma da sevimliydi.

Efendi-hizmetkâr ilişkisi kesinleştiğine göre, Beretta artık Ramiris’in labirenti içinde Diriliş Bilekliği’ne gerek kalmaksızın ölümsüzdü. Aynısı Treyni için de geçerliydi. Diriliş Bileklikleri ve dönüş düdükleri geçici olarak Ramiris’in yetenekleriyle aşılanmıştı fakat onun hizmetkârları olarak bu ikilinin bahsi geçen eşyalara hiç mi hiç ihtiyacı yoktu. Önceden yerleştirilmiş kayıt noktalarından dilediklerinde serbestçe dirilebiliyorlardı; böylece her ölümlerinin ardından labirentin dışına fırlatılmayacaklardı. Ayrıca Zindan içindeki herhangi bir kayıt noktası arasında da hemen hemen serbestçe ışınlanabiliyorlardı.

Bazı açılardan bakınca, Ramiris’in Labirent Yaratımı yeteneği sanki kendisinden ziyade hizmetkârlarına yarıyormuş gibi hissettiriyordu. Yani, istediğin kadar kendini diriltebilmek… Bu düpedüz korkutucuydu. Şimdilik onun emrinde çalışan yalnızca iki kişi vardı ama ya bu sayı artmaya başlarsa ne olacaktı? Labirent çok geçmeden canavarlarla dolup taşacaktı; şayet onların üzerinde tam bir kontrole sahip olursa, Ramiris için adeta bir ordu haline gelirlerdi. O zaman kimse ona öyle kolay kolay bücür diyemezdi—tabii ciddi sonuçlarına katlanmak istemiyorsa! Ve ah be, ya onlar da ölümsüzlük niteliğine sahip olursa? Böyle bir tehdidi kesinlikle hafife alamazdınız.

Gerçekten de sağladığı savunma açısından Ramiris’in yeteneği bundan daha üstün olamazdı. İnsanların bunun için hiç endişelenmemesinin sebebi, bilirsiniz ya, söz konusu kişinin Ramiris olmasıydı. Pek dert edilecek bir şey yoktu yani—alt tarafı sevimli, yalnız ve minicik bir periydi işte. Yenilmez canavarlardan oluşan durdurulamaz bir orduya falan komuta etmeyi aklının ucundan bile geçirmeyeceğine emindim. Muhtemelen yani.

Sıradaki adıma geçelim: labirentin iç yapısı. Doldurulması gereken yüz kat varken her biri için ayrı bir labirent tasarlamak göz korkutucu görünüyordu ama bir ucundan başlayıp azimle çalışmamız gerekecekti sanırım. Zaten labirentin kendisi de ziyaretçiler için asıl zorluk sayılmazdı.

Bu labirentin ilk katı temelde bir kenarı yaklaşık sekiz yüz fit olan bir kareydi—kabaca Tokyo Dome büyüklüğündeydi; gerçi Zindan bir bütün olarak ilerledikçe kademe kademe küçülüyor ve bir nevi ters piramit oluşturuyordu. Veldora en dipte aurasını salarken büyü zerreciklerinin (magicules) olabildiğince verimli bir şekilde dağılmasını sağlayan bir yapı istiyordum. Ne var ki katların boyutunu dilediğimiz gibi ayarlamakta serbesttik, bu yüzden işe yaramayan her şeyi değiştirebilirdik. Her şeyin mümkün olduğu, mantık sınırlarını aşan bir durumdu doğrusu. Üzerine fazla kafa yormamak en iyisiydi.

Bu labirente şu tuzakları yerleştirebiliyorduk:

• Zehirli oklar—Hiç yoktan bir anda fırlayan zehir uçlu füzeler

• Zehirli bataklıklar—Uğursuz görünümlü, içine düşüldüğünde hasar ve durum anormallikleri veren yapılar

• Dönen zeminler—Yön duygunuzu altüst eder. Harita çıkarmak şart, millet!

• Hareket eden zeminler—Kendi kendine kayıp gidiyor. Epey ürkütücü.

• Bıçaklı teller—Yol boyunca boyun hizasına gerilmiş, fark etmeden yürüyüp geçerseniz kafanızı tereyağından kıl çeker gibi uçuran teller. Hareket eden bir zeminle birleştiğinde ölümcül.

• Çukur tuzakları—Düşme hasarı verir ve aşağıda sizi neyin beklediğini gördüğünüz anda içinize dehşet salar

• Mimic sandıkları—Hazine bulduğunuzu mu sandınız? Kusura bakmayın, ben çıktım!

• Patlayan sandıklar—Hazine bulduğunuzu mu sandınız? Güm!!

• Büyülü odalar—Selamlar! Bir avın içeri adım atmasının vakti gelmişti de geçiyordu bile.

• Kapalı odalar—İçeride bir ateş yakarsanız, gerisi malum…

• Karanlık katlar—Yanınızda bir meşale getirmek temel kuraldır, değil mi? Getirmediyseniz, fahiş bir fiyata size satabilirim.

• Alçak tavanlı katlar—Dört ayak üstünde emeklerken bir canavarla karşılaşmak istemezsiniz kesinlikle…

• Özel zemin etkilerine sahip katlar—Oha! Labirentin ortasında bir yanardağın ne işi var böyle?!

…ve benzerleri. Bunları bir araya getirdiğinizde, hayal edilebilecek hemen her şeyi uygulamaya koyabilirdiniz.

“Eline sağlık Ramiris. Kendi yeteneğinle bu tarz tuzaklar üretebiliyor musun cidden?”

“Tabii ki yapabilirim! Labirentin sınırları içinde olduğu sürece neredeyse her şeyi kurabilirim!”

Muhtemelen haklıydı. Şu an yüzüncü kattaydık ama havadaki gazların oranı yüzeydekinden farksızdı. Burada başardığı her şey, Labirent Yaratımı’nın gücünü bana bir kez daha hatırlattı.

“Bu arada,” diye sordu, “bu kapalı oda meselesi de neyin nesi? Gerçekten bir tuzak sayılır mı ki?”

Yüzüme sinsi bir sırıtış yerleştirdim. “Şöyle ki, havada oksijen denen bir gaz bulunur. Ben ya da Veldora gibi istisnalar çıksa da insanlar ve aslında çoğu canlı, bunu soluyarak bedenine alır. Eğer havadaki oksijen miktarı çok azsa tek bir nefes bile seni havasızlıktan boğabilir—hatta anında öldürebilir. Bu yüzden bu tip odalarda dikkatli olman gerekir. Altın kural budur.”

Bir odayı sadece dışarıya kapatmak öyle ahım şahım bir tehlike yaratmazdı ancak içeride bir kamp ateşi falan yakarsanız, ortamdaki tüm oksijeni tüketebilir, hatta yerini zehirli gazlarla doldurabilirdiniz. Labirentlerde veya gizli bölgelerde karşınıza çıkan her odaya öyle bodoslama dalmamak en iyisiydi yani. Önce içerideki atmosferi tahlil etmeli, zehirli gaz olup olmadığını sorgulamalı ve oksijen oranını ölçmeliydiniz. Maceracılığın temel kuralı buydu işte—bunu yapamıyorsanız fazla uzun yaşayamazdınız. Bu dünya büyüyle işliyordu, bu yüzden en azından havayı sirküle edecek rüzgâr tabanlı bir büyüye sahip olmak gerekirdi.

Bütün bunları Ramiris’e aklıma gelen en basit ifadelerle anlattım ama pek de bir şey anlamadı.

“Amanın. Her hâlükârda epey haince bir tuzak gibi duruyor. Bizi etkilemiyorsa endişelenmeme gerek yok sanırım. Ama sen var ya… Bazen gerçekten korkutucu oluyorsun, biliyor musun? Bende hep böyle bir izlenim bıraktın zaten. Yine de yanımızda olman harika bir şey! Benim aklıma hayatta gelmezdi böylesi…”

Kendisine zarar veremeyeceğini anlayınca yüzü hemen gülüverdi. Beni biraz utandırsa da bu iltifat hoşuma gitmişti. Eski dünyamdaki bir oyuncu bu tarz tuzaklara fazlasıyla alışkın olurdu. Fakat burası gerçekti, öyle bir tema parkı eğlencesi değildi. Gerçek hayatlar söz konusuydu. Birinin böyle bir zindanı fethetmesinin kaç gün süreceği hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu. İki ya da üç günde mümkün olabilir miydi? Üstelik duvarlar ve coğrafya sürekli değişiyorsa, muhtemelen her on katta bir bulunan kayıt noktasına ulaşmak için birden fazla katı bir çırpıda aşmayı seçerdiniz. Benim gibi zehirlenmeye karşı bağışık, nefes almaya, yemek yemeye ya da uyumaya ihtiyaç duymayan biri bunu bir koşu yarışı gibi görebilirdi ama normal insanlar bunu yapamazdı. Kahramanlar bile ara sıra dinlenmeye ihtiyaç duyardı.

İtiraf etmeliydim ki bu labirent gözüme epey amansız görünmeye başlamıştı.

“Hey, sizce de bu zindan birazcık fazla mı zor oldu ne?”

“Sahi mi?” diye karşılık verdi Veldora. “Ben ortada hiçbir sorun göremiyorum.”

“Aynen öyle Rimuru! Bunda büyütülecek hiçbir şey yok ki!”

Ramiris ve Veldora durumu sadece kahkahayla geçiştiriyorlardı. Belki de ben fazla endişeleniyorumdur, diye düşündüm ve dikkatimi yeniden labirent tasarımına verdim.

Aradan birkaç gün geçti. Ramiris oradan oraya uçuşarak ihtiyacımız olan tüm tuzakları hazırladı, Beretta ile Treyni de bunları bizim için yerleştirdi. Bu sırada Veldora ve ben labirentler için fikir fırtınası yapıyor, çeşitli düzenler geliştirip bunları kolayca değiştirebileceğimiz şekilde ayarlıyorduk. İşler tıkırında gidiyordu ancak katlara ekleyebileceğimiz zemin etkilerini düşünmeye başladığımızda Ramiris bir pürüz çıkardı.

“Yok artık, bunu yapamam. Hepsini ayakta tutmaya yetecek kadar muazzam bir enerjim yok benim!”

Hemen havlu atıvermişti ve doğruya doğru, haklılık payı da vardı. Temelde, oyuncuların doğal afetlerle—yangınlar, buzla kaplı zeminler, uğuldayan fırtınalarla—karşılaşabileceği katlar hayal ediyordum. Yanardağ istemek biraz aşırıya kaçmıştı sanırım. Pratik sorunları hiç hesaba katmadan büyüyle her şeyi yapabileceğimizi varsaymıştım.

“Haklısın… Kusura bakma Ramiris,” diyerek ben de havlu atıp özür diledim. “Galiba biraz abarttım—”

“Şey, birkaç Ateş veya Buz Ejderhası bulup evcilleştirsek ve buraya getirsek nasıl olur? Hatta sizin için onları ben yakalayabilirim!”

Bu ses bana pek bir tanıdık gelmişti. Burada olmaması gereken birine aitti. Arkamı döndüğümde, platin pembesi iki örgülü saçın çevrelediği bir yüzün dik dik bana baktığını gördüm. Gelen Milim’di.

“Şey… Senin burada ne işin var Milim?”

Hatırlatırım ki burası yeni tasarlanan bir Zindan’ın en dibi, yani yüzüncü katıydı. Halka açık değildi; içeri girmenin hiçbir yolu olmamalıydı. O hâlde İblis Kralı Milim burada ne diye bana sırıtıyordu? (Anlaşılan Raphael onun geldiğini fark etmişti ama bir tehdit oluşturmadığı için bana bildirmemişti. Başta emri böyle verdiğimi biliyordum ama belki de bunu yeniden gözden geçirmeliydim. Raphael bu konularda öyle kaskatıydı ki. Canımı sıkıyordu bu durum.)

Ama bu sonraya kalabilirdi. Önce Milim ile ilgilenmem gerekiyordu.

“Ha-ha!” Olmayan göğsünü gururla öne çıkararak dimdik durdu ve gözlerimin içine baktı. “Burada ilginç bir şeyler çeviriyormuşsunuz gibi görünüyordu, ben de bir uğrayayım dedim. Beni eğlencenin dışında bırakmaya çalışmak da iyi cesaret yani!”

Kıyafetleri her zamanki gibi açıktı ama eskiye kıyasla vücudunun daha fazla kısmını örtüyordu doğrusu. Giysilerini Shuna ve goblin kızları tasarlıyordu, bu yüzden belki de azıcık bir moda anlayışı geliştirmişti. Yine de ellerinde donuk donuk parlayan devasa Ejderha Muştaları pek uymamıştı.

Tam Milim’e göreydi işte, denecek başka bir şey yoktu. Gerçekten hâlâ çocuk gibiydi. Ama onu olayların dışında tutmak gibi bir niyetim yoktu. Eğer yardım etmek istiyorsa…

“Heh. Milim demek ha?” Veldora ona bir bakış attı. “Bu, yetişkinler tarafından icra edilen asil bir iştir; senin gibi veletler için fazlasıyla karmaşık kalır. Burası oyun parkı değil. Ayağımızın altından çekil!”

Ben daha lafa giremeden Veldora onun önünü kesiverdi. Bu öyle ya da böyle bir işti belki ama bana hiç de öyle hissettirmiyordu.

“Ustam haklı!” diye öfkeyle haykırdı Ramiris. “Biz şu an görev başındayız, bu yüzden git de başka birine musallat ol biraz!”

Ne yazık ki Milim, periyi bir çırpıda havada yakalayıverdi.

Ramiris’in onun karşısına dikilmek için cesareti vardı belki ama bunu destekleyecek bir güce de ihtiyacı vardı. Ben şahsen o kadar cesur değildim kesinlikle.

“Ne demek ‘ilginç görünüyor’?” diyerek lafa girdim. “Büyük bir festival planlıyorum, unuttun mu? Üstelik bana mektubunda ilettiğin talebi de yerine getireceğim.”

“Ha?! Mektubumu görmezden gelmedin mi yani?!”

“Tabii ki hayır. Bu etkinliğe İblis Krallarını davet ediyorum ben, biliyorsun. Durduk yere onların canını sıkacak değilim ya.”

Milim, talebini unutmadığım için memnun olsa da hafiften bozulmuş görünüyordu.

“Bir dakika bekle Rimuru!” diye bağırdı Ramiris; Milim’in kendisine bu muamelesine fena halde köpürmüştü. “Ben de bir İblis Kralıyım, haberin olsun! Seninle ve Milim’le birlikte Octagram’ın bir parçasıyım ben!”

“Ha sahi Ramiris, sana davetiye göndermeme gerek bile kalmadı değil mi? Sonuçta tası tarağı toplayıp doğrudan buraya taşınmaya karar veren sendin!”

“Ne? Buraya mı taşındın? Bir saniye… Ramiris, sen Rimuru ile birlikte mi yaşıyorsun?!”

Ramiris hafiften paniklemeye başladı. “E-evet! Evet, buraya taşındım, ne olmuş yani? O yüzden davetiyenin hiçbir önemi yok artık! Artık yalnız değilim ve üstelik Rimuru’yla birlikte falan yaşıyorum!”

Harika. Paniklemiş olsun ya da olmasın, bu cümlenin yanlış anlaşılacağı kesindi.

“Aaa, bu hiç adil değil! Ben de burada yaşamak istiyorum!!”

“Ha-ha! Avucunu yalarsın! Benim burada bir işim var, unuttun mu? Rimuru’ya yardım ediyorum ben! Senin gibi laftan anlamaz, istenmeyen bir yatılı misafir değilim!”

“Ne dedin sen? Bunu nasıl cüret edersin! Bak şimdi seni—”

Milim oracıkta kapışmaya hazırdı. Ramiris ise şansının ne kadar sıfır olduğuna bakmaksızın geri adım atmayı reddediyordu. Ben mi? Sadece olan biteni seyrettim.

Neyse ki bu sadece ikisinin birbirine laf yetiştirmesiyle sınırlı, sözlü bir kavgaydı. İkisinin de bu tür bir atışma için yeterli kelime dağarcığı yoktu, bu da durumu bir bakıma sevimli kılıyordu. Ramiris laf sokmalarını ara sıra Milim’e uçan tekmeler savurarak süslüyor, Milim ise onu havada kapmaya çalışıp duruyordu. Bir nevi ebelemece gibiydi ve dışarıdan bakıldığında neredeyse teneffüste oyun oynuyorlarmış gibi duruyordu. Anlaşılan birbirlerini epey uzun zamandır tanıyorlardı, bu yüzden belki de sevgilerini gösterme tarzları buydu.

Ne var ki çekişmeleri çok geçmeden son buldu—Shuna yanında tatlılarla çıka gelmiş, iki İblis Kralına şöyle bir bakıp sertçe azarı basmıştı.

“Kavga eden kimseye tatlı yok!”

Bu söz ikisinin de sesini anında kesti.

Birkaç dilim pastanın ardından ortalık sütliman oldu. Şimdi pek bir canciğer kuzu sarması olmuşlardı—ama daha da önemlisi, ilk başta buraya neden geldiği konusunda Milim’i sorguya çekmem gerekiyordu.

“Eee Milim, senin burada ne işin var sahiden?” diye sordum.

“Hi-hi! Dedim ya! Eğlenceli işler çeviriyormuşsunuz gibi görünüyordu!”

“Şey, cidden hepsi bu mu?”

“Hı-hı. Ama geldiğime gerçekten çok memnun oldum. Hem bu pasta çok lezzetli hem de labirentte yaptıklarınız çok hoşuma gitti. Ramiris’in bu kadar işe yarar olabileceğini hiç tahmin etmezdim!”

“Ha! Nasıl da gösterdim gününü ama? Elimin altında akıl almaz güçler var benim, biliyorsun değil mi? Sadece bugüne kadar hiç fark etmemiştin!”

Sen de farkında değildin ki Ramiris, diye geçirdim içimden. Ama… Milim’in de gizli kapaklı işlerin kokusunu alma konusunda inanılmaz bir burnu vardı hani. Ondan resmen hiçbir şeyi saklayamıyordunuz. Başında uğraşması gereken Carrion ve Frey gibi iki eski İblis Kralı varken bile ta buradaki işleri kurcalayacak zamanı ve hevesi bulabiliyordu. Mantık kuralları ona sökmüyordu işte. Buraya girememesi gerekirdi ama konu Milim olunca belki de bu hiç de olağan dışı sayılmazdı. Belki de şaşırmamam gerekirdi.

“Pekâlâ. Tatlımızı yediğimize göre— İşe geri dönelim mi artık? Ayağımıza dolanmadığın sürece sen de bunun tadını çıkarabilirsin Milim.”

Veldora alışılmadık derecede olgun ve anlayışlı davranıyordu. Düşününce, onunla Milim arasında çıkacak bir kavga ciddi bir felaket olurdu. Milim’in Ramiris’e müsamaha gösterdiğini anlayabiliyordum ama karşısındaki bu ejderha olunca işin rengi değişirdi. Birbirlerine girerlerse koca labirent başımıza yıkılırdı. Neyse ki şimdilik Veldora’nın iyi tarafındaydı.

“Benim için hiç sorun yok Usta,” dedi Ramiris. Gözümde Milim’le aslında gayet iyi anlaşıyorlardı—az önceki kavga da dostça bir sataşmadan ibaret olmalıydı.

“Anlaştık!” diye haykırdı heyecan içindeki Milim. “Ayak bağı falan da olmam. İstediğin kadar iş ver bana!”

Bu teklifi kabul etmekte bir sakınca görmedim ama aklımda kalan ve teyit etmem gereken bir endişe vardı.

“Yani, katılmanda benim için bir sakınca yok ama—”

“Harika! Çok eğlenceli görünüyor! Keşke daha plan yaparken beni de çağırsaydın!”

“Tamam, tamam. Peki ya senin emrinde çalışanlar ne olacak Milim? Buraya gelmek için Carrion veya Frey’den izin aldın mı bakayım?”

Başına buyruk biri olduğu kesindi ama aynı zamanda bir İblis Kralıydı—üstelik kendi topraklarının yanı sıra Clayman’in eski topraklarını da yöneten ve emrinde iki eski İblis Kralı bulunan biri. Kendi topraklarındaki işleri Carrion ve Frey idare ediyor olsa bile eskisinden çok daha yoğun olmalıydı. Gerçekten de eğlence olsun diye benim bölgemde cirit atacak vakti var mıydı yani?

Ha? Bana mı soruyorsunuz? Hey, benim emrimde yetenekli insanlar çalışıyor, bu yüzden böyle projelere ayıracak vaktim var tabii ki. Hem işlerine burnumu soksam sadece ayak bağı olurdum. Üstelik bu plan için fazlasıyla geçerli bir gerekçem vardı—Tempest’e daha fazla ziyaretçi çekme arzusu. Benim için oyun falan değildi bu, yemin ederim.

Ama beni kim takar şimdi? Asıl mesele Milim’di ve sorum onu fena köşeye sıkıştırmıştı.

“Şey… biliyorsun işte. Ben çok zekiyim falandır ya hani… Yani ders çalışmayı sevmediğim için evden kaçmış falan değilim!”

Anlaşıldı. Frey, Milim’in bölgesinin durumunu inceleyip ona ders veriyor olmalıydı. Bu da onu öyle bir sıkmış olmalıydı ki kendi ülkesinden kaçmıştı.

“Dur, hayır!” diye atıldı, ben daha tek kelime edemeden. “Hiçbir şey deme! Burada kalıp size yardım edeceğim, o kadar!”

Cin gibiydi bu kız da. Aslında bu durumu Carrion veya Frey’e bildirmem gerekirdi ama… Aman, boş ver gitsin. Bana kızacak değillerdi ya. Hiç haberim yokmuş gibi davranıverirdim.

Neyse, az önce dediği şeye dönecek olursak…

“Pekâlâ! Bana kalırsa bu senin temizlemen gereken bir pislik. Fırçayı yiyecek olan ben değil, sensin,” dedim ona. “Peki ya az önce bahsettiğin ejderhalar ne olacak? Onları buraya getirip evcilleştirebileceğini söylemiştin değil mi? Bu gerçekten mümkün mü?”

“Ha?! B-bana gerçekten kızacaklarını mı düşünüyorsun? Şey… Aman, her neyse. Her zaman dedikleri gibi, içinde biraz tehlike yoksa ona macera denmez!”

Ödev yapmaktan kaçmak için her şeyi yapmaya hazır bir çocuk gibi davranıyordu. Ama yürümeyi seçtiği yol buydu ve sanırım ona göz kulak olmak bana düşüyordu. İçi içini yemiş olabilirdi belki ama yine de kaytarmayı seçmişti işte.

“Ama ejderhalar mı demiştin? Tabii ki onları evcilleştirebilirsin. İstersen senin için hallederim!”

Şimdi aklı tamamen bizim projedeydi; ejderhaları evcilleştirmekten, fileyle kelebek yakalamaktan bahseder gibi bahsediyordu. Bundan daha iyisini isteyemezdim.

“Bunu benim için yapar mısın sahiden? Peki ne tür ejderhalar var? Veldora’ya falan benziyorlar mı, yoksa…?”

Ee, madem kendi teklif ediyordu, ben de seve seve kabul ederdim. Bu yüzden sorularımı oldukça sıradan bir havada sordum ama Milim ile Veldora neredeyse tek bir ağızdan anında karşılık verdiler.

“Şey, Rimuru, o ikisi tamamen farklı şeyler.”

“Hem de çok farklı,” diye gürledi Veldora. “Luminus gibi beni de o kertenkelelerle bir tutmana asla izin vermem!”

İkisi de sert bir şekilde itiraz ettikten sonra ejderha türünün en ince ayrıntılarına dair bir o kadar hararetli bir açıklamaya giriştiler.

“Bu dünyadaki ejderha türü, türümüzün en güçlüsü ve ağabeyim olan Yıldız Kralı Ejderha Veldanava’nın bedeninden ayrışan elementlerden doğmuş canavarlardan ibarettir,” diye söze başladı Veldora.

Kısacası, sıradan ejderhalar ile Veldora’nın türü arasındaki fark, maddesel bir yaşam formu ile ruhani bir yaşam formu arasındaki farktan ileri geliyordu. Sıradan ejderhalar, birer canavar olarak bu dünyada fiziksel bir bedene sahipti. Mitlerdeki ve efsanelerdekileri andırdıkları için kendilerine ejderha deniyordu; fakat özünde dinozorlara, yani iri ve huysuz kertenkelelere daha yakındılar.

Dünya tarihinde sadece dört Gerçek Ejderha vardı ve bunlardan üçü şu anda mevcuttu. Veldora’nın ağabeyi ve Milim’in babası olan Yıldız Kralı Ejderha Veldanava, belirsiz birtakım olayların ardından can vermiş ve o günden bu yana da dirilme belirtisi göstermemişti. Ejderhalar ebedî bir yaşama sahip olduğuna göre, o adamın başına cidden çok feci bir şeyler gelmiş olmalıydı… …fakat bu, şimdiki konumuzun dışındaydı.

Ejderha olarak bilinen canavarların kökeni Veldanava’ya dayanıyordu; daha doğrusu, Milim’e evcil hayvan olarak verdiği Ruh Ejderhası’na. Daha önce Elen’den duyduklarıma bakılırsa, bu Ruh Ejderhası ölüp ardından bir Kaos Ejderhası’na dönüşmüş ve sonrasında bedeninin özü dört bir yana yayılmıştı. Bu özün kalıntıları, günümüzde bile büyü zerreciklerinin yoğun olduğu bölgelerde Düşük Ejderhalar doğurmaya devam ediyordu; Ruh Ejderhası’ndan yeterince parça bir araya gelirse Baş Ejderhalar bile meydana getirebiliyordu.

Bu Baş Ejderhaların en güçlülerine Ejder Lordu deniyordu ve bağlı oldukları elemente göre dört türe ayrılıyorlardı. İnsan düzeyinde bir bilgeliğe sahip olan bu Ejder Lordları, evrim geçirmeden önce Baş Ejderha olarak birkaç yüzyıl geçirmişlerdi ve güçleriyle orijinal Ruh Ejderhası’nın bazı kudretlerinden faydalanabiliyorlardı. Uzun ömürleriyle Ejder Lordları ruhani yaşam formlarına bir adım daha yakındı; gerçi Veldora ve soyu gibi ölümden sonra kendilerini diriltemiyorlardı.

Bir süre önce yendiğim Gök Ejderhası da bu Baş Ejderhalardan biriydi ve Felaket seviyesi bir tehdit olarak sınıflandırılmıştı. Bir Ejder Lordu bundan bile daha güçlü olurdu; belki bir iblis kralı düzeyinde güce, yani yaklaşık Clayman veya üst düzey bir ruh kadar kuvvete ulaşırdı. Bu seviyedeki bir büyü zerreciği enerjisi, labirentim için istediğim kat etkilerini çekip çevirmeye fazlasıyla yeterli olmalıydı.

“Dur, dur, dur!” diye araya girdi Milim. “Ben bile muhteşem olabilirim ama bir Ejder Lordu’nu evcilleştiremem ki!”

O böyle söyleyince düşündüm de, Ejder Lordu gibi zeki bir varlığın bizimle iş birliği yapmasını sağlamak epey nafile bir çaba olurdu. Belki güzellikle rica etsek bu görevi kabul etmesini sağlayabilirdik ama denemeye pek değmezdi herhalde.

“Öyle mi dersin? O zaman yakalayabilirim derken neyi kastediyordun?”

“Şey, tam olarak Ejder Lordu olmasalar da elemental niteliklere sahip bazı Baş Ejderhalar var. Birkaç tanesini yakalayıp bu zindanda serbest bırakırsak büyü zerreciklerini yutup çevrelerindeki araziyi değiştirirler diye düşünüyorum.”

Anlıyorum. Ejderhaların kendilerine yuva yapma huyu vardı; bu yüzden nereye yerleşirlerse yerleşsinler çevreyi bizim için dönüştüreceklerdi. Mideye indirebilecekleri tonla büyü zerreciğimiz vardı, yani o konuda sıkıntı yoktu. Milim’in teklifini kabul edelim bakalım.

“Pekâlâ. Bunu benim için yapabilir misin?”

“Oldu bil! Sana tam Ejder Lordu olmanın eşiğinde olan her türden birer tane kapıp getireceğim.”

Açıkladığına göre, o orijinal Ruh Ejderhası’ndan türeyen ejderhalar yalnızca dört türe ayrılıyordu. Piramidin tepesinde toprak, su, ateş ve rüzgâr Ejder Lordları bulunurken, onların altında ise element yüklü ejderhalar yer alıyordu. Bunlar da sırasıyla Toprak Ejderhası, Buzul Ejderhası, Ateş Ejderhası ve Rüzgâr Ejderhası olarak bilinen dört türden ibaretti. Vaktiyle kapıştığım Gök Ejderhası daha nadir bir vakaydı; bir nedenden ötürü hedefi ıskalamış, Rüzgâr Ejderhası’na evrilememiş bir örnekti. Elemental ruhların aksine bunlarda gök türü yoktu; yine de insanlardaki gibi, ortaya çıkan ejderhayı zaman zaman benzersiz kılan ufak detaylar, başka varyasyonlar ve özel türler mevcuttu.

Labirentimize doğa temalı bir tat katmak için biçilmiş kaftan gibi görünüyordu. Milim onları getirdikten sonra ejderhaları daha derin katlara yerleştirelim bari. Bu arada, bu element yüklü ejderhalar Gök Ejderhası gibi ara dallardan daha güçlüydü; sıralama olarak belki Özel A seviyesindeydiler—bir Charybdis etmeseler de yine de epey dişliydiler. Üzerine pek düşünmemiştim ama sanırım o nadir dallardan biri, altı kutsal şövalye için denk bir rakip olurdu. Bunu bir de element yüklü bir ejderhaya yükseltirseniz, görünüşe göre bir şansınız olması için koca bir Haçlı müfrezesi gerekirdi… Ama hey, burası benim zindanım ve içine neyin gireceğine ben karar veririm.

Ruhlarda beş element niteliği şöyle işler: Toprak göğe karşı, gök rüzgâra karşı, rüzgâr suya karşı, su ateşe karşı ve ateş de toprağa karşı güçlüdür. Fakat bu durum ejderhalar için geçerli değildi. Savaş tecrübesi element niteliklerinden daha önemliydi; özünde, yaşlı ejderhalar genç olanlardan daha güçlüydü.

Sonuç olarak, element temalı katları şu şekilde sıralamaya karar verdim:

99. Kat: Alevli Cehennem

Kuduran alevlerle çevrili son sınav. Ateşe dayanıklı ekipman şart. Ötesinde ne bekliyor olabilir acaba…?!

98. Kat: Buzdan Mezar

Hareket etmeye devam et, yoksa anında can verirsin. Soğuğa dayanıklı ekipmanın seni bundan kurtarabilecek mi?

97. Kat: Elektrikli Gökler

Tepeden yıldırımlar yağıyor. Hayatta mı kalacaksın yoksa küle mi döneceksin, buna sadece şansın karar verebilir!

96. Kat: Hiddetli Toprak

Acımasız bir sarsıntı, buraya kadar inmeyi başaran herkesi amansız bir sınavdan geçiriyor. Ejderhanın gözü dönmüş öfkesine şahit olun!

Bu dört element temalı kat, son bölüm canavarı olan bizzat Veldora’dan önceki son meydan okuma olarak hizmet edecekti. Kusursuzdu. Herhangi birinin burayı geçebilmesine kesinlikle imkân yoktu.

“Fena değil, Rimuru!”

“Heh heh heh… O melezleri benden önceye yerleştiriyorsun demek, ha? Tüm kudretimle karşılaşmadan önce, o yetersizlerle maceracıların gardını düşürmeye çalışıyorsun herhalde!”

“Aman be, en havalı kısım niye hep Veldora’ya kalıyor? Beni de arada sırada şu son bölüm canavarı şeyine koysana!”

Üçü de bu fikri beğenmiş gibiydi. Bunu görmek güzeldi ama yine de bunun için şu ejderha işini halletmemiz gerekiyordu. Milim’in gururunu okşamak, işi halletmesini garantileyecektir.

“Senin bu işte zaten hayati bir rolün var, Milim. Sen olmasaydın bu son tuzak grubu asla var olamazdı.”

“!”

“Çok haklı, Milim!” diye atıldı Ramiris, muhtemelen ne yapmaya çalıştığımı anlamıştı. “Bizim için güçlü, heybetli ejderhalar kapıp getireceğini umuyorum!”

“Hiç dert etmeyin çocuklar, bana bırakın!”

Epey hevesli görünüyordu. Bu güzeldi. Ejderhaları ele geçirirsem istediğim tuzaklara kavuşmuş olacaktım; üstelik Milim’in anlattığına bakılırsa, bütün iç mekân dekorasyon işini de ejderhalar benim yerime halledecekti.

Çok geçmeden Milim, Ramiris’in hızla genişleyen maiyetinin en yeni üyeleri olacak ejderhaları yakalamak üzere yola koyuldu.

Milim’in ani ziyaretinden birkaç gün sonra, tüm katlardaki tuzakları kurmuştum. Artık geriye kalan tek şey, Milim’in o ejderhalarla dönmesini beklemekti.

“Vay canına. Beretta, Treyni, harika bir iş çıkardınız çocuklar.”

“Aman efendim, ne demek,” dedi Beretta her zamanki alçakgönüllülüğüyle bir adım geri çekilerek. “Bunların hepsi sizin ve Leydi Ramiris için.”

“Aynen öyle,” dedi yüzü parıldayan Treyni. “Efendim uğruna çalışmak benim için bir sevinçtir.”

Ramiris bizzat Treyni’nin omzunda oturuyordu ve Treyni, ona vereceği neredeyse her emri yerine getirmeye hazır görünüyordu.

Böylece işin büyük kısmı tamamlanmıştı—

“Bu arada Rimuru-sama, bunlar hâlâ bende duruyor…”

derken Beretta Benzersiz sınıfı bir silah ve zırh seti çıkardı.

“Onlar da ne?”

“Bunları Clayman’in hizmetindeki bir golemden almıştım. Daha önce size takdim edememiştim fakat belki bir iki hazine sandığı için güzel birer ganimet olurlar diye düşündüm…”

Ah, doğru ya. Clayman’in en büyük başyapıtı mı neydi, o muydu? Adı sanırım Viola’ydı. Beretta onun tüm silahlarını söküp bana sunmak istemişti ama ben reddetmiştim. Ne de olsa buraya taşınabilmeleri karşılığında bana bu eşyalarla ödeme yapmak istemişti ve benim buna niyetim yoktu.

“O eşyaları Ramiris’e vermeyecek miydin?”

“Ha-ha!” diyerek araya girdi Ramiris. “Onları düzgünce kullanmamın imkânı yok, hem zaten pek umurumda da değiller. Bence epey fiyakalı silahlar ama hepsi o kadar; onlarla yapabileceğin pek başka bir şey yok. Bu yüzden onları daha iyi nasıl değerlendiririz diye Beretta ile konuştum!”

“Emin misin bundan? Çünkü satsan dünya kadar para eder.”

“Sorun değil, sorun değil! Hepsi işimin bir parçası! Hem çok geçmeden çuvalla para kazanacağım zaten, ufak tefek şeylerin lafını niye edeyim ki? Üstelik sonunda yaşayacak bir yerimiz oldu!”

Böylece silah ve zırh benim oldu; ben de onları işe koşmaya karar verdim.

Hazine sandıklarını yerleştirip labirentin ne duruma geldiğini görme vakti gelmişti.

1. Kattan aşağıya doğru yaptıklarımızı kontrol ettik. En üstteki o kat, gelecekte olacakların bir nevi demosu niteliğindeydi. Çaylakların bile fazla zorlanmadan ilerleyebileceği şekilde ayarlamıştım; odası ve koridorları geniş, ferah ve kaybolması zordu.

Yine de her bir kenarı sekiz yüz fit genişlikteydi, epey büyüktü. İnsanların her kuytu köşenin haritasını çıkarmak için bütün öğleden sonralarını harcayıp elleri boş kalmasından endişeleniyordum. Bu durum insanların labirenti kötülemesine yol açabilirdi; fakat etrafta kol gezen zayıf canavarlar sayesinde herkes için yeterince heyecan olacağını düşündüm—düşürdükleri büyü kristalleri ve diğer işe yarar eşyalar, acemi maceracıların harcadığı zamana değmesini sağlardı.

Bu ganimetleri o maceracılardan satın almayı planlıyordum. Tempest’ta bir Özgür Lonca şubesi yoktu, bu yüzden en yakını Blumund’dakiydi. Oraya kadar gitmek bazıları için külfetli olabileceğinden, sahte bir Lonca gibi işlev görüp ganimetlerini indirimli fiyattan alabilir ve aradaki farkı masrafları karşılamak için kasamıza atabiliriz diye düşündüm. Ya da Yuuki ile buraya resmî bir Lonca şubesi açması konusunda konuşabilir miydim? Olabilirdi ama o mesele açılana kadar bu labirent sayesinde bir nevi onların görevini üstlenecektik.

5. Kata kadar olan temel düzen böyleydi; labirentler kademe kademe daha çetrefilli hâle geliyordu ama bunun dışında bir fark yoktu. Fakat 6. Kat, işlerin ciddiye bindiği yerdi. Tuzaklar ilk kez burada sahneye çıkacaktı; gerçi 9. Kata kadar öyle gerçekten acımasız bir şey yoktu, yani tuzaklar yüzünden kimse ölmeyecekti (muhtemelen). Kıdemli bir maceracı bunların yanından rahatça geçip giderdi. İşleri çok çabuk zorlaştırırsam tekrar gelenlerin önünü kesmiş olurdum ve bu kesinlikle kabul edilemezdi. İlk dokuz katın tasarımında merhametli davranmak istiyordum.

10. Kat ile birlikte tüm bunlar değişiyordu. Buraya, nasıl desek, birazcık güçlü tek bir canavar yerleştirmiştim. Başka bir deyişle, burası bir bölüm sonu canavarı odasıydı. Onu alt ettiğinizde aşağıdaki katlara açılan bir kapı devreye girecekti.

“Nasıl bir canavarda karar kıldın, Rimuru?” diye sordu Ramiris.

“Canavarların nasıl belirdiğini gördükten sonra buna karar vereceğim ama… Şu ana kadar hiçbirine rastlamadık, değil mi?”

Gerçekten de 10. Kata kadar tek bir canavarla bile karşılaşmamıştık. Veldora aurasını bir buçuk hafta önce salmıştı fakat bu hâlâ tek bir canavarın bile ortaya çıkmasını sağlamamıştı.

【Anlaşıldı. Aurası gizlenmiş olsa bile, canavarlar Veldora adlı deneğin varlığını yine de sezebilmektedir. Ona yaklaşmak isteyecek olanların sayısı yok denecek kadar azdır.】

Ah. Demek öyle.

“Sanırım saldığın büyü zerreciklerinden doğan canavarlar onun varlığını hissedebiliyor. Ona yaklaşmaktan ölesiye korkuyorlar.”

“Ne?! Demek bu yüzdenmiş!” dedi Veldora aklı yatarak. “Mühürlendiğim mağarada çevremde neden pek kimseyi görmediğime şaşmamalı.”

Bence zayıf canavarlar kelimenin tam anlamıyla onun yaydığı baskıya dayanamıyordu daha çok. Neyse, her halükarda:

“Neyse, bir çaresine bakarım. Öyle ya da böyle, buraya B sıralamasında veya o civarda, şöyle biraz güçlü bir canavar koymak istiyorum.”

“Hımm… Pekâlâ,” dedi Ramiris. “Uşaklarımın arasında akılsız yaratıklar olsun istemem ama uygun bir canavar bulursan buraya getir ve şu tasmayı boynuna tak!”

Ramiris ile resmî bir mukavele yapmamış olsa bile takan kişinin dirilmesini sağladığı anlaşılan tasmayı aldım. Bu çok işime yaramıştı. Birileri o herifi her öldürdüğünde yerine yenisini bulmak zorunda kalmayacağım anlamına geliyordu.

“Vay canına, ne kadar pratik. Bizi büyük bir zahmetten kurtaracak.”

“Değil mi? Unutma, bu labirentte benim borum öter!”

Gerçekten de öyleydi galiba. Sahip olduğu yetenek, buradaki hemen hemen her eşyanın etkisini değiştirmesine olanak tanıyordu. Bunu kendim öğrenememiş olmamın ne kadar büyük bir kayıp olduğunu bir kez daha anladım.

Böylece baş düşman meselesi çözülmüştü. Baş düşman odası 10. Katın tamamını oluşturuyordu, bu da savaş bittikten sonra burayı tamamen güvenli kılıyordu. Odanın ilerisinde bir kayıt noktası ve aşağı inen basit bir merdiven vardı. Tabii bir de hazine sandığını unutmamak gerek! Baş düşman odasındakine herhangi bir tuzak yerleştirmemiştim ama içinden belirli silah ve zırhların çıkma oranlarını dikkatle ayarlamıştım. Yine de sonraki katlarda hem gizli odalar hem de sandık tuzakları olacaktı.

20. Kat ve sonrasında Taklitçiler sahneye çıkacaktı; epey şeytancaydı belki ama böylesi bir labirentin heyecanı da buradaydı zaten. Böyle bir şeyi gerçek hayatta tecrübe etme fırsatı sunduğum için övgüyü hak ettiğimi düşünüyordum.

Ama her şey sadece tehditlerden ibaret değildi. Labirentin her yerine yayılan bol miktardaki büyü zerrecikleri (magicules) sayesinde, içeride bulunan kılıç ve mızraklar da zamanla hafif büyülü nitelikler kazanmaya başlayabilirdi. Böyle eşyaları ele geçirmek için kelle koltukta gezmeye değerdi doğrusu. Diriliş Bileziği varken zaten kimse ölmeyecekti; bu yüzden zorluğu biraz köklemenin ortamı daha eğlenceli ve heyecanlı kılacağını düşündüm. Maceracıların bütün bunlara nasıl tepki vereceğini görmek için sabırsızlanıyordum.

Sonunda ilk on katın denetimini tamamladık. “Pekâlâ, şimdi ne yapıyoruz? Bu kata, bulunan eşyaların satılabileceği veya güvende tutulması için depolanabileceği bir yer kursak mı?”

“Ha? Buna sahiden gerek var mı ki? Çünkü öyle olursa hiç dönüş düdüğü satamayız.”

Ah. Doğru ya. Ramiris aslında harika bir noktaya parmak basmıştı. Para mevzularında her daim zehir gibiydi anlaşılan.

“Doğru dedin. Kayıt noktası olan katlara böyle bir yer koymanın pek anlamı yok. Zindanın orta kısımlarından itibaren, diyelim ki her beş katta bir güvenli bölgeler koysak nasıl olur?”

“Ooo, bak bu işe yarar işte!”

Bulunan eşyalar için depolama hizmeti sunabilir, iyileştirme iksirlerini fahiş fiyatlara satabilir ve atıştırmalık basit yiyecekler ikram edebilirdik. Labirentin belirli katlarına tek bir bölgeye açılan kapılar yerleştirebilirdik; böylece tüm labirent boyunca ayrı ayrı bölgeler inşa etmek zorunda kalmazdık. Bunu uygulamak pek de zahmetli olmazdı. Yine de mola vermek istediklerinde dışarı çıkmayı tercih edenlerin sayısı artar mıydı acaba? Duruma göre değişirdi herhalde. Neticede dönüş düdükleri bir nevi sigorta işlevi görüyordu, bu yüzden fiyatlarını biraz yüksek tutabilirdik. Bu konuyu labirent açılışını yaptıktan sonra tekrar değerlendirmeye karar verdim.

Labirentle ilgili irili ufaklı meseleler hakkında laflarken katları teker teker denetlemeye devam ettik ve en ince detayları gözden geçirdikçe labirent de yavaş yavaş tamamlanmaya yaklaştı.

Sonunda yüzüncü katı da bitirdiğimizde genel olarak halimizden memnunduk. Dürüst olmak gerekirse, tamamlanan labirent salt “acımasızlık” tanımının fersah fersah ötesine geçmişti.

Ortalama bir maceracının yetenekleri göz önüne alındığında, düşük seviyeli canavarlar ve labirentin kendisi zaten yeterince zorluk sağlardı. Üzerine bir de sinsi tuzaklar ve üst düzey canavarlardan oluşan bir ordu eklenince, “acımasız” lafı bile durumu tarif etmek için epey hafif kalıyordu.

Efendim? Duyamadım? Raphael’in sesi benden biraz bıkmış gibi geliyordu ama tabii ki sadece kuruntu yaptığımı düşünüyordum.

Kesinlikle kuruntu yapmadığımı öğrenmem ise çok uzun sürmeyecekti. Canavarların yerleşimi ve baş düşman düzenlemeleriyle uğraşırken bir de baktım ki labirent ağzına kadar canavarla dolmuş. Hem de sürülercesiyle.

“N-neler oluyor yahu?!”

Neyse, artık çok geçti. Bu zorluk dengesi ayarlama işi eninde sonunda başıma patlamıştı; gerçi bunu hak etmiştim galiba. Ama dert değildi. Böyle ufak tefek hataları geride bırakabilmek önemliydi.

Hâlâ yapılacak bir sürü iş vardı ancak hevesleri iyice katlanan Veldora ve Ramiris’e gerisini devretmeye karar verdim. Milim sağ olsun getirmeyi vadettiği o ejderhaları kapıp gelmişti; biz de onları uygun katlara salıp ortamdaki büyü zerrecikleri (magicules) yoğunluğunu gerektiği gibi ayarladık. Ejderhalar ayrıca durmaksızın türeyen aşırı sayıdaki canavarı ayıklamaya da yardımcı oluyordu. Şimdilik sadece 30. Kata kadar olan baş düşmanları ayarlayabilmiştik ama şimdilik bu kadarı kâfiydi.

Yukarıdaki kolezyumun inşası hâlâ sürüyordu fakat iskeleti inanılmaz bir hızla tamamlanıyordu. Karlar eridiğinde, Kurucular Festivali’ne tam vaktinde yetişmiş olacaktı. Bu esnada aşağıdaki labirent ise tahmin ettiğimden çok daha muazzam bir cazibe merkezine dönüşüyordu. İçeri girmek için bir Diriliş Bileziği satın almak gerekiyordu ama bir kere alanın bağımlısı olacağından adım gibi emindim. Umarım tam da umduğum gibi şehrimizin başlıca gözbebeklerinden biri olmaya devam ederdi.

Hayata geçirilecek daha bir sürü fikir vardı ama şimdilik bu kadarı da gayet iyiydi. Diğerlerine şeytani bir sırıtış fırlattım ve karşılıklı birbirimize başımızla onay verdik. Labirentimiz baştan aşağı hazır ve nazırdı.

Çok geçmeden kasabamızda yeni yeni yüzler belirmeye başladı. Karlar eriyordu ve eridikçe de dört bir yandan Jura Ormanı’na akın eden ziyaretçileri görmeye başladık.

Kurucular Festivali artık kapıdaydı.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla