Cüce Krallığı’na uzanan ana yol tamamlanmıştı ve Blumund’a giden yol için de bir takvim belirlemiştik—ama işlerim gittikçe daha da yoğunlaşıyordu. Thalion Büyü Hanedanlığı’na yeni bir ana yol açmamız gerekiyordu; üstelik Milim ve tebaası için de baştan sona koca bir şehir planlanmalıydı.
Yapacak bir yığın iş vardı ve tüm bunların arasında devasa bir festival hazırlıyor, bir yandan da Falmuth Krallığı’nı ele geçirmek için bir plan tezgâhlıyorduk. Bir iblis kralı olmanın sırtıma bir sürü yeni yük bindireceğini biliyordum ama bu kadarı iş yükümü resmen sınırlarına kadar zorluyordu.
Ve bütün bu kargaşanın ortasında, Souka’dan berbat bir haber aldım: Hinata Sakaguchi savaş naralarıyla yola çıkmıştı ve doğrudan benim üzerime geliyordu.
Souka nefes nefese raporunu verirken elimi şakağıma götürdüm. Bugün demirhaneleri teftiş etmeyi planlıyordum ama bunu iptal edip ayrıntıları öğrenebilmek için doğruca ofisime geçtim.
Anlattığına göre Hinata tamamen tek başına yolculuk ediyordu.
“Yalnız mı?”
“Evet,” dedi doğrudan gözlerimin içine bakarak. “Nanso, Lubelius bariyerinin dışındaki gözetleme noktasından kutsal şehri terk eden başka kimseyi görmediğini bildirdi. Englesia’da sadece, özellikle gözümüzü üstünden ayırmamamızı tembihlediğiniz Hinata görüldü.”
Souei’nin eğitimi onu tam bir casusluk ustasına dönüştürmüştü. Eğer o böyle söylüyorsa doğru olmalıydı.
“Bir dakika!”
Tam o sırada, Souka’nın emrindeki bir diğer muhafız olan Touka gölgesinden fırladı.
“Yeni hareketlilik tespit ettik.”
“Ne oldu?”
“Hinata’ya katılmak üzere dört kutsal şövalye belirdi, Souka Bey!”
“Sadece dört kişi mi?”
“Evet efendim, ancak hepsi son derece güçlü görünüyor. Neredeyse anında peşlerini bırakmamızı sağlayan bir tür büyü kullandılar.”
Touka haberi verirken oldukça mahcup görünüyordu. Hımm. Bu da neyin nesiydi şimdi? Kimseye haber vermeden yola çıkmıştı da arkasından mı koşturmuşlardı? Pek olası görünmüyordu. Gözetlendiklerini tahmin edip intikallerini kademeli mi yapmışlardı? Hayır, taktikleri bu olsaydı çok daha dikkatli davranırlardı.
Emin olamıyordum ama Hinata’nın hakkını teslim etmek gerekirdi. Benden her zaman bir adım öndeydi. Kendisine ayak bağı olacak herkesi geride bırakıp sadece elindeki en seçkin adamlarla mı bize saldırmaya çalışıyordu? Belki de bundan daha azının sadece engel teşkil edeceğini düşünmüştü.
Yani…
“Demek Hinata bizimle savaşmak istiyor, ha?”
Onunla dövüşme ihtimalini pek düşünmek istemiyordum ama her şey onun atacağı adımlara bağlıydı. Artık ona öyle kolay kolay kaybedeceğimi sanmıyordum ama onu hafife de alamazdım. Gönderdiğim mesajın, meseleleri konuşarak çözme fikrine aklını açacağını umuyordum ama…
“Orası henüz net değil. Yine de üzerinde tuhaf görünümlü bir kılıç taşıyordu, bu yüzden pek dostane niyetlerle geldiğini sanmıyorum.”
Hımm. Demek silahlıydı, öyle mi? Gerçi bu dünyada silah taşımak sıradan bir durumdu ve bir iblis kralının karşısına eli boş çıkacak hali de yoktu. Sırf bu yüzden savaş modunda olduğunu varsaymak acelecilik olurdu.
“Bilemiyorum… Bu bir karara varmak için yeterli değil.”
“Haçlılar da tepeden tırnağa silahlıydı…”
“Sahi mi? Yani, tam teşekküllü mü?”
“Evet! Tam teşekküllü, efendim!”
Hımm. Tam teşekküllü demek. Eh, o kutsal şövalyelerin de savaşa hazır halde Hinata’ya katılmasıyla birlikte, bir çatışmanın yaklaştığını hissetmeye başlamıştım. Bu beni hayal kırıklığına uğrattı. Burada savaşmaya hiç de hevesli değildim. Bu hamle, onun gözünde bir diken olduğumuzu ve bundan kurtulmanın bir yolunu aradığını gösteriyordu. Peki ya sonrasında ne istiyordu? Birbirimizi anlamaya çalışmazsak, taraflardan birinin yok edilmesi gerekecekti. Devasa bir ölüm kalım mücadelesi olurdu bu.
Eğer Hinata bizimle konuşmayı reddederse, irademizi ona ne şekilde olursa olsun kabul ettirmek zorunda kalacaktık. Meseleye bizim açımızdan bakmayı reddediyor, sözlerimize kulak tıkıyordu. Doğrusu, bunun erdemli bir davranış olduğunu söyleyemezdim. Hinata bunu anlamıyor muydu? İlk karşılaştığımız andan beri beni hiç dinlememişti gerçi ama bu kadar da dar kafalı olduğunu düşünmüyordum.
Bunun sebebi Luminizm inancı mıydı? Belki de benim gibi bir canavarın neden dinlenmeye değer olduğunu göremiyordu. İnancının ona pek çok açıdan fayda sağladığına ve onun için önemli olduğuna emindim, fakat körü körüne bir inancın onun hayrına olup olmadığından pek emin değildim. Din uğruna dökülen bunca kan düşünüldüğünde, modern Japonya’da yaşayan herkes böyle hissederdi. Gözlerini ve kulaklarını kullanmak—ve kendi kafanla düşünmek önemliydi. Aksi takdirde zihnini kapatmaktan başka ne yapmış olurdun ki? Tamamen aptallıktı.
Ne olursa olsun, elindeki bilgileri değerlendirmek ona kalmıştı. Neye karar verecekti? Nasıl hareket edecekti? Bunların hepsi onun bileceği işti. Eğer Hinata bize düşmanlık beslemeyi seçerse, buna hazırdım.
Kötü haberler hep üst üste gelirdi zaten.
Başımı iki yana sallayarak düşüncelerimi toparlamaya çalıştım. “Neyse. Yöneticileri toplayıp bir plan hazırlayayım…”
Hinata her an saldırabilecekken öylece boş duramazdık. Sadece beş kişi olsalar bile o adamlar hiç de hafife alınacak cinsten değildi. Bir iblis kralı ne zaman alt edilse, bu neredeyse her daim bir Kahraman ve onun özenle seçtiği yoldaşları tarafından gerçekleştirilirdi. Kendim isteyerek bir iblis kralı olmamıştım ama madem olmuştum, öylece oturup yenilmeyi bekleyecek halim yoktu. Ben Hinata’yla ilgilenirken o dört paladini kimin üstleneceğine karar vermemiz gerekiyordu.
Tam o sırada Diablo belirdi; yüzünde oldukça kasvetli bir ifade vardı. Kelimeleri toparlamakta güçlük çekerek, “Efendi Rimuru, bir raporum var,” dedi.
“Ne oldu? Bir sorun mu var?”
Kesinlikle öyle bir şey olmalıydı. Diablo’nun o her zamanki özgüveninden eser yoktu.
“Evet, maalesef var.”
“Nedir?”
“Reyhiem öldü. Sebebini tam olarak bilemiyorum ama kuvvetle muhtemel öldürüldü. Onu son gördüğümde sağlığı gayet yerindeydi; bu yüzden ya bir kaza ya da cinayet söz konusu.” Duraksadı ve bana mahcup bir bakış attı. “Bu benim hatam, Efendi Rimuru. Susturulabileceğine dair onca endişenize rağmen…”
Laf arasında öyle bir şey söylemiştim, değil mi? Gerçekten olacağını düşünmemiştim oysa.
Neler döndüğüne dair en ufak bir fikrimiz yoktu; her şey Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nu kaplayan bariyerin içinde gerçekleşmişti. Fakat durum göz önüne alındığında Diablo, adamın öldürüldüğünden oldukça emin görünüyordu. Olaylar çok daha ciddi bir hal almaya başlıyordu.
“Falmuth’un komşu ülkeleri arasında birtakım söylentiler yayılıyor,” diye acı bir ses tonuyla devam etti. “Bir iblisin başpiskoposu öldürmek için kumpas kurduğundan bahsediyorlar. Biri bu haberi yaymak için büyü yöntemlerini kullanıyor ve buna karşılık Mabet Şövalyeleri harekete geçirildi. Birkaç gün içinde hazırlıklarını tamamladıklarında, Kral Edward’ın güçlerine katılacaklarını tahmin ediyorum…”
Bu, Diablo’nun planlarının kesinlikle bir parçası değildi. Hatta planları son derece olumsuz etkileyebilirdi. Ve tabii ki tüm bunlar tam da Hinata harekete geçmişken yaşanıyordu. Hiç şüphe yoktu ki—
【Anlaşıldı. Her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu değerlendirilmektedir.】
Evet, bunu ben bile görebiliyorum. Raphael beni bunu bile akıl edemeyecek kadar umutsuz vaka mı sanıyordu yoksa? Hadi ama! Heh heh… Raphael bazen gerçekten tam bir baş belası olabiliyordu.
Fakat şu an ihtiyacım olan en son şey buydu. Kutsal Kilise beni henüz ilahi bir düşman ilan etmemişti ama bu da artık sadece an meselesiydi. Ve resmî ferman bir kez yayınlandı mı, topyekûn bir savaştan kaçınmak imkânsız hale gelirdi. Sonuçta “A pardon, bizim hatamızmış,” deyip sözlerini geri alacak halleri yoktu.
Bu yüzden Souka’ya yöneticilerimi toplamasını emrettim. Tek düşündüğüm ülkemi kalkındırmaktı. Artık bu da pek mümkün görünmüyordu.

Geld haricinde herkesin katıldığı acil bir toplantı vakti gelmişti.
“Geld’i de çağırmadığımızdan emin misiniz, Efendi Rimuru?”
“Evet. Benim için üstlendiği proje üzerinde canla başla çalışıyor. Bu, Hinata ile benim aramdaki bir mesele. İş kavgaya dönüşsün ya da dönüşmesin, devasa bir orduya ihtiyacımız yok.”
Bu telaşla yürütülecek bir sınır savunması değildi. Beş kişilik bir gruba karşı bütün ordumuzu seferber etmek pek mantıklı görünmüyordu. Yani bu dünyadaki zayıf ve güçlü varlıklar arasındaki devasa uçurum düşünüldüğünde, sayıların çoğu zaman hiçbir anlamı olmuyordu. Bize doğru gelen paladinlerin her biri A seviye ya da daha üstü olmalıydı; bu yüzden karşılık vermek adına ana ekibimizin ön saflarda yer alması gerekiyordu.
Üstelik Geld’i ve tüm ekibini buraya geri çağırmak tam bir lojistik kâbus olurdu. Onları geri getirmek için transfer büyümü kullanabilirdim ama olmaları gereken yere intikal etmeleri çok fazla zaman alırdı. Ayrıca esirleri gözetecek birilerine de ihtiyacımız vardı; o konuda işi şansa bırakamazdık.
Mantığımı kabul eden yöneticilerim yerlerine oturup Souei’nin durumu aktarmasını dinlediler.
“Pekâlâ. İlk olarak, Haçlıların kaptanı Hinata liderliğindeki beş kişilik bir grup Tempest’a doğru ilerliyor. Yoldaşlarının hepsi üst düzey Haçlı askerleri ve Souka’nın ekibinin takip girişimlerini başarıyla atlattılar.”
Souei’nin bu bilgilendirmesi salonda fısıldaşmalara yol açtı. Souka ve adamları da yaklaşık A seviyesindeydi ama yine de onlara yetişememişlerdi. Bu da nasıl bir tehditle karşı karşıya olduğumuzu gösteriyordu. Havadan takip etselerdi muhtemelen başarırlardı ancak uçmak onları fazlasıyla göze batar hale getirirdi. Şanslarını zorlamamakla iyi etmişlerdi ve kasabanın etrafına kurduğumuz erken uyarı ağı sayesinde Souei, Hinata’nın ilerleyişini zaten anbean takip edebiliyordu. Her stratejinin anahtarı bilgiydi; tıpkı sonradan paniğe kapılmamak için yeterli hazırlığı yapmak gibi.
Yine de Souei’nin hakkını teslim etmem gerekiyordu. İstihbarat toplama becerileri olağanüstüydü. Kendisine bilgi akışı sağlayacak muhbirler tutmak, kendi Suretlerini kılık değiştirterek sahaya sürmek… Ona kendi dünyamdaki ninjalardan biraz bahsetmiştim ve bunu bariz bir şekilde kendi tarzında geliştirmişti. Ona “gölgem” demiştim ve meğer bu işe inanılmaz derecede uygunmuş. Hem bu hem de Fuze’a verdirdiğim pratik eğitimler sayesinde artık profesyonel bir casus olup çıkmıştı. Herkes onlara anlattığım Dünya’ya ait tuhaf şeyleri kapıp bu derece ustalıkla kullanabilseydi, asla endişelenecek bir şeyim kalmazdı.
Souei, Souka’yı ve ekibinin geri kalanını da eğitiyordu; hatta kendisi için bilgi toplamaları adına yerel halktan bile faydalanıyordu. Artık ben talimat vermeden bile tüm bunları halledebiliyordu. Onu orada, vazifesini yerine getirircesine rapor verirken görmek beni gururlandırıyordu.
“Falmuth bölgesindeki Mabet Şövalyeleri, komşu ülkelerin sınır bölgelerine konuşlandırılarak ülkenin etrafında fiilen bir çember oluşturuyor. Küçük gruplar halinde hızla ilerliyorlar ve sayıca otuz binin üzerinde olduklarını tahmin ediyorum. Görevleri iblisi yok etmek ve iç savaşa doğrudan müdahale etmekle ilgilenmiyor gibi görünüyorlar. Fakat bu durum böyle sürerse, Falmuth ve çevresindeki nüfuzlu soylulardan Efendi Youm için pek bir destek bekleyemeyiz.”
Diablo’nun rengi gözle görülür şekilde soldu. Ne var ki o da aynı bilgileri edinmişti ve pek şaşırmış görünmüyordu. Bahsedilen “iblisin” kim olduğuna dair şüphe yoktu ve muhtemelen hakkındaki bilginin nasıl sızdığını deliler gibi merak ediyordu.
Yine de otuz bin kişi… Çevre ülkelerden gelen onca şövalyenin —şuradan birkaç yüz, buradan birkaç bin derken— böylesine devasa bir kuvvete dönüşmesi ne tuhaftı. Bu göz ardı edilemezdi; üstelik köylerden süresiz olarak ikmal de sağlayabilirlerdi. Bu iş bir yıpratma savaşına dönüşürse, Youm tarafı dezavantajlı duruma düşerdi.
“… Bununla birlikte, Falmuth’un çeşitli komşu ülkelerinin kralları Batı Kutsal Kilisesi’nin peşinden gitmiyor. Hiçbiri ordularını seferber etmedi. Görünüşe göre Kilise’nin kendi içinde de hizipleri var ve bu da bölgedeki emir komuta zincirini karmaşıklaştırıyor. İç yapılarına dair daha net bir fikrimiz olsaydı durumu kavramak daha kolay olurdu…”
Souei, raporundaki bu eksik bilgiden ötürü biraz mahcup bir şekilde başını iki yana salladı. Evet, biraz gizemli bir topluluklar, değil mi? Yuuki bile onlar hakkında pek bir şey bilmediğini iddia etmişti. Üstelik Mabet Şövalyeleri, Haçlılara kıyasla hiyerarşide daha alt basamakta yer alıyor gibiydi.
Morali bozuk olan Diablo, “Bunu Reyheim’a sormalıydık,” diye mırıldandı. O her zaman kendine yeten biriydi, kendisinden aşağı gördüğü birinden akıl almaya asla tenezzül etmezdi. Bu huyu şimdi ayağına dolanmıştı.
“Aynen öyle! Bu senin başarısızlığın, Diablo. Benim gibi daha tecrübeli birinin komutayı alması hepimiz için çok daha iyi olur!”
Şüphesiz Shion bu fırsatı kaçırmadı. “Yeni yetmenin” böylesine büyük bir görev almasını görmekten nefret ediyor olmalıydı. Ve ona karşılık vermeye her daim hazır olan Diablo, bu sefer sessizliğini korudu. Neyse. Belki de onun yerine Shion’a sormalıydım.
“… Aslına bakarsan Shion, Falmuth istilasını senin yönetmene izin verseydim ne yapardın?”
Belki de —yani imkânsız değildi ya— aklında gerçekten düzgün bir strateji vardı.
“Krallığa bir orduyla girer ve soylu sınıfındaki herkesi kılıçtan geçirirdim, Efendi Rimuru!”
Belki de yoktu.
“Hayır! Olmaz, anladın mı?! Seni aptal!”
Yönetici sınıftaki herkesi öldürürsek, oluşacak otorite boşluğu karmaşık ve çok taraflı bir iç savaşa yol açardı. Desteklenecek kimse kalmayınca, güç peşinde koşan her türden savaş ağası türeyecekti. Kayıpları en aza indirmenin en iyi yolu mevcut sistemi korumak, tepedeki kuklayı değiştirmek ve yenisinin yavaş yavaş hâkimiyet kurmasını sağlamaktı. İşte bu yüzden bu işi daha zeki olan Diablo’ya devretmiştim. Shion bu işe göre değildi.
“Olmaz mı…? Pekâlâ.”
O bile bunun ne kadar ahmakça olduğunu anlamış olmalıydı. Sessizliğe gömülerek arkamda dimdik durdu. Kendini ne kadar aptal durumuna düşüreceğinin farkındayken hiç söze girmeseydi keşke, ama zaten Diablo’nun görevini gerçekten isteyip istemediğinden de emin değildim. Ya da belki de bu, Diablo’nun bu meseleyi geride bırakmasına yardımcı olma şekliydi.
Ne olursa olsun, bu iş için adamım hâlâ Diablo’ydu.
“Bak Diablo, herkes hata yapar. Reyheim’ın öldürüleceğini ben bile düşünmemiştim. Ayrıca kimliğinin ortaya çıkması gerçekten o kadar büyütülecek bir mesele mi?”
“Nasıl? Fakat Efendi Rimuru…? Ortalıkta başıboş bir iblis gezindiğine dair tüm bu laflar varken, ben pekala…”
Asıl endişesi bu harekâttaki vazifesinden alınmak gibi görünüyordu.
“Dinle. Bir hata yaptığında mühim olan, bunu nasıl telafi edebileceğini düşünmektir. Herkes işleri berbat edince havlu atıp ‘Bırakıyorum’ diyebilir, değil mi? Bu işin kolayı! Üstelik Youm’un benimle bağlantılı olduğunu ahali zaten biliyor. Sen bir iblissin ama aynı zamanda benim yöneticilerimden birisin. Falmuth civarındakilerin ne dediğini kim takar? Şu anda önemli olan Reyheim’ı kimin öldürdüğü, öyle değil mi? Bunu yapanın sen olmadığını kanıtlayabilirsek sorun çözülür. Bunun üzerinde bu kadar durmana lüzum yok.”
Kelimenin tam anlamıyla bir iblis kralıyım ben. Yanımda bir iki iblis çalıştırmam gayet doğal tabii.
“Haklısınız,” dedi Shuna. “Hem zaten onun yerine Shion’u geçirmek istediğinizi de hiç sanmıyorum.”
“Yanılıyorsunuz, Leydi Shuna! Ben olsaydım Falmuth Krallığı’nı yerle bir eder…”
Shuna’nın delici bakışlarıyla karşılaşınca Shion’un sesi kısıldı. O gözler onun başa çıkamayacağı kadar keskindi.
“… Bunu yapmayacaktı zaten,” diye devam etti Shuna güçlü ama sert bir ses tonuyla. “Her ne kadar biraz kaba saba olsa da moral verme çabanı takdir ediyorum, Shion. Hepimiz Efendi Rimuru’nun yönetim kadrosunun birer parçasıyız. Küçük hataların bizi karamsarlığa sürüklemesine izin veremeyiz.”
“Leydi Shuna, bu iblisin kıt yeteneklerini gözünüzde fazla büyütüyorsunuz. Birinci sekreter olarak bu sonradan görmeye yalnızca makamımın ciddiyetini öğretiyordum!”
Ona attığı sinsi sırıtışın ardında biraz da mahcubiyet gizliydi. Belki de bu gerçekten bir cesaretlendirme çabasıydı. Anlaması biraz güçtü ama Shion işte, ne yaparsın. Shuna bunu benden daha iyi sezmişti. Bazen o şapşalın kafası cidden zehir gibi çalışabiliyordu.
Benimaru, “Şey,” dedi, “durum ortada. Takviye ihtiyacı stratejimize bağlı olacak. İşler en kötüye varırsa Geld’i geri getiririz ve ön safta bizzat ben yer alırım.”
Sayılar onu pek ilgilendirmiyordu. Asıl ilgilendiği şey kuvvetlerini nasıl kullanacaklarıydı. Yüzünde en ufak bir şüphe kırıntısı yoktu; dünyadaki bütün Mabet Şövalyeleriyle kapışmaya hazır gibi duruyordu. Ona güvenebildiğim için mutluydum.
“Yani mevcut planla devam etmemi mi istiyorsunuz…?”
“Elbette, Diablo. Benim elim Hinata ile fazlasıyla dolu olacak, bu yüzden Falmuth’u devralma işi sende. En başta Reyheim’ı göndermene izin veren bendim. Burada kısmen benim de suçum var. O yüzden bu işi benim için sonuna kadar götürmeni istiyorum, anlaştık mı? Yoksa artık bunun mümkün görünmediğini mi düşünüyorsun? Eğer öyleyse…”
“Ah, hayır, katiyen öyle değil! Bana bu görevi lütfettiniz Efendi Rimuru ve bunu nihayete erdirmeme izin vermenizi canıgönülden dilerim.”
“Bunu yapabilecek misin?”
“Heh heh heh heh heh… Elbette!”
“Güzel. Bunu telafi edebileceğini biliyorum.”
Diablo, o rahatlığı ve özgüveni yerine gelmiş bir halde başını salladı. Artık iyi olmalıydı.
Shuna buna gülümseyerek, “Efendi Rimuru,” dedi, “bir önerim var.”
“Öyle mi? Senden pek öneri duymam. Bir şey söylemek istiyorsan buyur, çekinme.”
“Neden Adalmann’a danışmayı denemiyoruz? Birkaç yüzyıl önce de olsa Kutsal Kilise’nin bir mensubuydu.”
Adalmann mı?
【Anlaşıldı. Adalmann, Clayman’in kalesini savunan hortlak kralıdır…】
Ooo! Doğru ya! Shuna’nın dost olduğu şu hortlak herif. Gücünü kaybettiği için şu an sıradan bir hortlaktı sanırım. Tanıştığımızda ne kadar yüce bir tanrı olduğumdan falan bahsedip resmen büyülenmişti; aklına bir fikir girdi mi kendini sonuna kadar kaptıran tiplerden biriydi sanırım. Kilise’nin bir mensubu olduğuna göre belki de iç işleyişi hakkında bir şeyler biliyordur. O zamandan bu zamana işler mutlaka değişmiştir ama sormaktan zarar gelmezdi.
“Bu iyi bir fikir. Bunu onunla konuşalım.”
O sırada Adalmann, Mühürlü Mağara’da Gabil ile birlikte çalışıyor, araştırma ve güvenlik görevlerini yürütüyordu. Gabil’e bir Düşünce İletişimi göndererek Adalmann’ı derhal buraya yollamasını emrettim. Işınlanma büyüsü kullanarak saniyeler içinde toplantımıza teşrif etti. Bir hortlak olmasına rağmen, görünüşe göre hayattayken öğrendiği büyüleri hâlâ yapabiliyordu ve bunlar oldukça üst düzey şeylerdi. Büyü zerrecikleri (magicules) bakımından ancak B seviyesinde olabilirdi ama gücünü çok da hafife alamazdınız. Yeterince zeki ve büyü konusunda yetenekliydi; belki de ona daha iyi bir iş vermeliydim.
Elbette temelde yürüyen bir iskeletti ve emrindeki ölümsüz ordusu güneş ışığına karşı zayıf olup konuşmaktan acizdi. Onlarla öyle ya da böyle iletişim kurulabiliyordu ama kasaba civarındaki işler biraz zor olabilirdi. Bunu daha sonra düşünelim öyleyse.
Ne olursa olsun, şimdi onu dinleme vaktiydi.
“… Huzurunuza kabul edilme gibi muazzam bir lütfa nail olmak, benim için en büyük onurdur ki—”
“Yeter!”
Ben onun hakkında düşünürken, o tüm bu süre boyunca bana övgüler yağdırıp durmuştu. Duymazdan geliyordum ama yakın zamanda bitecek gibi görünmüyordu; ben de sonunda susması için ona bağırdım. Bayağı ateşli bir tipti. Shion onu sevmişti (“Görüyorum ki sende bir ışık var!”), Diablo da ona onaylarcasına gülümsedi; fakat yöneticilerimin geri kalanı bu sergilenen tavırdan biraz rahatsız olmuştu.
“Şimdilik bu kadar yeter, Adalmann,” dedi Shuna. “Efendi Rimuru’yu gördüğün için ne kadar mutlu olduğunu hepimiz biliyoruz ama şu an vaktimiz kısıtlı, bu yüzden lütfen asıl konuya geç.”
Teşekkürler Shuna. Sen olmasaydın bir sonraki adımda uluorta bana tapınmaya başlayabilirdi. Böylesine inatçı bir inançla o kadar güçlü olmasına şaşmamalıydı. Bir bakıma mantıklı geliyordu.
Gelelim Adalmann’a…
Meğer kendisi vaktiyle Kutsal Kilise’nin bir kardinaliymiş; yani bütün bürokrasideki en yüksek mevkilerden biri. Lubelius o zamanlar öyle süper güç bir devlet değildi —Kilise de şimdiki gibi devasa bir güç değildi— ama yine de ondan pek çok şey öğrendik.
İlk olarak bize, Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun zirvesinde tanrı Luminus’un bulunduğu dini bir devlet olduğunu söyledi. Kutsal İmparator’un bu tanrının resmî sözcüsü olduğu kabul ediliyordu; kimliği ve görünüşü ise bilinmiyordu. İmparatorluk tahtı nesilden nesile aktarılıyor muydu yoksa aktarılmıyor muydu bilinmez ama en azından Adalmann bunun gerçekleştiğine hiç şahit olmamıştı.
Ülkenin günlük işleri, ana yönetim mercii olan Papalık tarafından yürütülüyordu. Adalmann’ın döneminde tüm Batı Kutsal Kilisesi, bu Papalığın yalnızca bir kolundan ibaretti. “Kilise en başta sadece Luminizm’in müjdesini yaymak için kurulmuş bir misyoner grubuydu,” diye açıkladı. “Hiçbir düzenli ordusu yoktu.”
Fakat sahadaki çalışmaların içerdiği tehlikeler sebebiyle Papalık, faaliyet alanlarında askeri üsler kurmak amacıyla dünya devletleriyle anlaşmalar yaparak Mabet Şövalyeleri’ni teşkil etti. Hepsi Şövalyeleri memnuniyetle karşıladı (özellikle de masrafları Papalık karşıladığı için) ve onlarla iş birliği yapacaklarına söz verdi. Luminus müminlerini canavar tehditlerinden korumak genel halkın da güvende kalmasını sağladığından, gösterdikleri bu cömertlik gayet anlaşılırdı.

Yabancı ülkelerle olan bu ilişkiler geliştikçe, doğal olarak belirli alanlarda sürtüşmeler baş göstermeye başlamıştı. Bu durum, doğrudan Kutsal İmparator’un kontrolü altında görev yapan bir birlik olan Master Rooks ihtiyacını doğurdu. “Birlik diyorum,” dedi Adalmann, “fakat başlangıçta sadece bir avuç insandan ibaretti. Hepsi muazzam bir güce sahipti ve Mabet Şövalyeleri’ne emir verme yetkileri vardı. Bir grup olarak sadakatleri yalnızca Luminus’a ve Kutsal İmparator’a aitti; Papalık’taki en nüfuzlu konsüller bile onlara emir veremez, en fazla hizmetlerini ‘talep’ edebilirlerdi.”
Bu konsüller Lubelius’un siyasetçileriydi. Onlar bile bu birliğe emir geçiremiyorsa, gerçekten de fevkalade güçlü olmalıydılar.
“Bu arada, dostum Alberto bir keresinde bu birliğe katılmaya davet edilmişti. Kutsal Kilise’de benim yardımcım olarak hizmet edebilmek adına bu teklifi geri çevirdi. Kutsal İmparator da onu akolit unvanıyla ödüllendirdi.”
Gururlandığını tahmin ettiğim bir edayla çene kemiği takırdayıp durdu. Hatırladığım kadarıyla Alberto, Hakuro’ya o kadar ecel teri döktüren Ölüm Şövalyesi idi. Şimdilerde sadece iskeletten ibaret bir savaşçıydı gerçi; ama hem kılıç ustalığı hem de bir canavarın gücüne sahip olmasıyla herkese kök söktürebilirdi.
“Lakin anladığım kadarıyla artık bu birliğin etrafındaki işler epey değişmiş durumda.”
Tüh. Adalmann’ın lafı henüz bitmemişti.
Anlattığına göre en büyük fark, Kilise’nin elde ettiği güçtü; bünyelerindeki Kutsal Şövalye birlikleri, meselelerde çok daha fazla söz sahibi olmalarını sağlamıştı. Papalık konsülleri artık büyük ölçüde Kutsal Kilise’nin kardinalleri arasından seçiliyor, bu da onları eskisinden çok daha güvenceli bir konuma yerleştiriyordu. Yedi Gün Ruhbanı’nın bunda payı büyüktü.
Adalmann oradayken, bu Ruhban Heyeti aynı zamanda konsül olarak da görev yapıyor ve yalnızca Kutsal İmparator’un ardında kalan bir yetkinin tadını çıkarıyordu. Kilise’nin konumunu yeniden inşa edip güçlendirmekle görevlendirilmişlerdi ve hayata geçirdikleri değişiklikler bugün bildiğimiz Kilise yapısını meydana getirmişti.
Yine de bu Yedi Gün Ruhbanı kulağıma biraz tekinsiz geliyordu. Adalmann ve dostlarını Kilise’den aforoz edip sürmeye çalışanlar onlar gibi duruyordu; Adalmann’ın da hâlâ onlara pek bayılmadığı barizdi.
Kutsal Şövalyeler, Ruhban Heyeti’nin idaresi altındayken kayda değer pek bir başarı gösterememiş olsa da Hinata’nın verdiği eğitim, onların en güçlü şövalye birliğine dönüşmesini sağlamıştı. Lubelius, hem Master Rooks’u hem de Kutsal Şövalyeleri işte bu sayede bünyesine katmıştı.
“Bu konuda epey bilgili görünüyorsun, Adalmann. O dönemde sen zaten Clayman’in topraklarında değil miydin?”
Adalmann bu soruya takırdayan bir kahkahayla karşılık verdi. “İblis Kralı Clayman, Batı Kutsal Kilisesi’ni düşmanı olarak görüyordu. Savaş açma güçlerinden korkuyor ve haklarında toplayabildiği kadar istihbarat topluyordu. Ben de onun yönetim kadrosunda yer alıyordum; bu yüzden geri bildirimlerimi dikkate almasa bile elindeki bilgileri benimle paylaşırdı.”
Mantıklıydı. Clayman’in neredeyse saplantı derecesindeki temkini, beklenmedik şekilde işimize yaramıştı.
“Yüce Efendim ve kurtarıcım Rimuru, lütfen dikkatli olun. Lubelius, Clayman’in bile çekindiği, On Büyük Aziz olarak bilinen bir Aydınlanmışlar grubuna ev sahipliği yapmaktadır. Tedbiri elden bırakmamanızı tavsiye ederim.”
Ayrıca Master Rooks bünyesinde bulunan ve yine Aydınlanmış sınıfında yer alan Üç Savaş Bilgesi’nden bahsetti. Bu üçlü, komutan düzeyindeki altı şövalye ve Hinata ile birlikte On Büyük Aziz’i oluşturuyordu. Bir Aydınlanmış, sözde İblis Kralı seviyesinde güçlere sahip bir insandı; ellerinde bunlardan on tane varken Clayman’in uykularının kaçmasına şaşmamak gerekirdi. Hinata’nın şu anki yolculuğundaki dört yoldaşının bu gruptan olması kuvvetle muhtemel görünüyordu. Yanında sıradan askerler getirmesi sadece onların ölüm fermanı olurdu; bu yüzden kapımızı çalacak olanların üst kademe olduğunu varsaymak en doğrusuydu. Üstelik Mabet Şövalyeleri harekete geçirildiyse, Master Rooks’un ve dolayısıyla Üç Savaş Bilgesi’nin de seferber edildiğini düşünmek mantıklıydı.
“Efendim, Kilise’nin eski bir kardinali olarak bu Hinata kadınıyla mantık çerçevesinde konuşmama lütfen izin verin! Kilise’ye olan inancını terk edip onun yerine size yönelmesi için onu memnuniyetle ikna ederim—”
“Ah, dur, dur. Böyle bir şeye hiç gerek yok, o yüzden gidebilirsin.”
Olaylar daha da tuhaflaşmadan Adalmann’a dur dedim. Bir bakıma Hinata’dan bile beterdi; kafasına bir şeyi koydu mu onu yolundan çevirmek imkânsızdı. Onun gibi birine laf anlatmaya çalışmak nadiren işe yarar bir sonuç verirdi.
“Anlıyorum… Harika bir fikir.”
“Heh-heh-heh-heh-heh… Ah evet, böyle bir yaklaşım da var tabii!”
Ve tabii ki Shion ile Diablo buna bayılmıştı.
“Siz iki aptal ne saçmalıyorsunuz?! Ona böyle bir saçmalıkla gitmeye kalkarsak işler daha da sarpa saracak!”
Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuştu resmen. Artık birbirlerinden nefret etmekten ziyade aslında birbirlerinden hoşlanıp hoşlanmadıklarını merak etmeye başlıyordum.

Adalmann’ın ayrılmasıyla birlikte asıl konumuza dönme vakti gelmişti. İhtiyacımız olan tüm bilgileri almıştık; geriye somut stratejiler geliştirmek kalıyordu.
İlk olarak, rakibin gücünü tartmak için harcanabilir türden bir öncü kuvvet istiyordum. Bu iş için kim uygun olurdu ki…? Veldora’nın heves dolu bakışlarını üzerimde hissedebiliyordum. Hayır Veldora, sen değil. O kadarı fazla kaçar.
“Veldora, sen—”
“Ha! Sonunda sahne sırası bana mı geldi? Emrinize amadeyim!”
“Hayır Veldora. Senin son savunma hattımızın başında durmanı istiyorum.”
“Neee?”
“Duydun mu beni? Son… savunma… hattı. Kulağa gayet havalı gelmiyor mu? Bu görev için aklıma senden başkası gelmiyor.”
“Hımm, elbette, elbette. Ben de tam öyle düşünmüştüm!”
Gururlu bir şekilde başını salladı. Harika. İyice zıvanadan çıkmadan önce onu zapt edebilmiş olmam iyi olmuştu. Veldora savaşta asla kaybetmezdi gerçi ama onu sahaya sürmek pek doğru bir hamle olmazdı. Hinata ile konuşarak anlaşma umudumu tamamen yitirmiş değildim; bu yüzden ilk temas anında veya birincil destek olarak Veldora kozunu öylece ortaya süremezdim.
Veldora’nın gönlü alınınca, söze bir sonraki giren Benimaru oldu.
“Öncelikle, Lord Yohm’a gidecek takviye kuvvetler için yaptığım görevlendirmeleri açıklayacağım.”
Hı-hım. Güzel. Benimaru tam anlamıyla bir komutana dönüşüyordu. Önceki savaşta epey deneyim kazanmıştı ve Shion’un aksine artık bunun kibrine kapılmasına izin vermiyordu. Artık eldeki verileri doğru bir şekilde tahlil edebiliyor ve iki taraf arasındaki farkları net biçimde tespit edebiliyordu. Başkomutan hâlâ bendim ama gelinen noktada bu işe benden çok daha uygundu. Yani açıkçası bu tür işlerle uğraşmaya zaten pek hevesli değildim. Umarım Benimaru bu role tamamen alışıp kendini daha da geliştirir.
Benimaru tok ve gür sesiyle görev dağılımını duyurdu. Takviye birlikleri; Gobta’nın önderliğindeki yüz goblin binicisi, Benimaru’nun Yeşil Birlikler’inden dört bin asker ile onlara komuta edecek yüz Kurenai Takımı üyesi (kalan iki yüz Kurenai üyesi şehri korumak için geride kalacaktı) ve Gabil’in Hiryu Takımı’ndan yüz savaşçıdan oluşacaktı. Bu da toplamda 4.300 kişilik bir güç demekti.
“… Hepsi bu kadar. Bu durum şehri koruyan asker sayısını azaltacak olsa da artık savaşçılarımız arasında canavar-insanlar ve tabii ki Lord Veldora var; dolayısıyla bunun bir sorun teşkil edeceğini sanmıyorum. Bir itirazı veya önerisi olan?”
“Vay canına! Şey, ben mi?!”
“Bir sorun mu var, Gobta?”
“Hııı… yok.”
Benimaru’nun dik bakışları Gobta’nın çenesini kapatmaya yetmişti. Şapşal.
“Bu gücün başkomutanı Hakuro olacak ama endişelenmeyin. Ters bir durum olursa Uzamsal Hareket kullanarak anında yardıma geleceğim. Yalnız, Hinata Sakaguchi ile bizzat dövüşme ihtimalimin yüksek olduğunu aklınızdan çıkarmayın. Bu durum benimle iletişim kurmanızı imkânsız kılabilir; o yüzden Hakuro’nun emirlerine olabildiğince harfiyen uymaya bakın!”
“Anlaşıldı, Efendim,” dedi Hakuro.
“Adımın şanla parlayacağı savaş, işte tam da bu savaş olacak!” diye haykırdı Gabil.
“Aman, iyi peki madem… ,” diye mırıldandı Gobta.
Hakuro ve Gabil göreve atılmak için can atıyordu. Açıkçası Gobta beni biraz endişelendiriyordu fakat kriz anlarını savuşturmakta doğuştan bir hüneri vardı, bu yüzden sanırım sorun yaşamazdı. Yani umarım.
“Hımm. Yine de içim pek rahat etmedi. Ranga, uyanık mısın?”
O sırada gölgemde uyuklamakta olan Ranga’ya seslendim. Son zamanlarda vaktinin neredeyse tamamını beni koruma bahanesiyle orada geçiriyordu gerçi ama büyü zerrecikleri (magicules) enerjisi de bir hayli tuhaf şekilde genişleyip duruyordu. Muhtemelen biraz daha hareket etmeye ihtiyacı vardı.
“Ben de mi göreve çıkacağım, Efendim?”
“Aynen öyle. Arada bir koşturup pasını atman lazım, değil mi? Gobta’nın peşinden git ve onu koru!”
“Emredersiniz! Uyanmak için yapılacak ufak bir idman bana çok iyi gelecektir.”
Garip. Bu canavarı salmanın son derece kötü sonuçlar doğuracağına dair tuhaf bir hisse kapılıyordum. Tabii ki düşmanlarımız için.
“Ooo, madem Ranga da benimle geliyor, o zaman hiç sıkıntı yok!”
Gobta’ya nihayet biraz şevk gelmişti. Hemen kendi canının derdine düştün bakıyorum da.
“Ranga, sakın fevri risklere girme. Ve rakiplerini öldürmemeye çalış, tamam mı?”
“Emredersiniz! Leydi Shion bana kendimi nasıl frenleyeceğimi öğretti!”
“Şey, harika…”
Şimdi gerçekten endişelenmeye başlamıştım. Bütün gün sadece gölgemde uyukluyor sanıyordum, bir de bununla mı uğraşıyordu yani? Shion’un onun öğretmeni olması içimi kaygıyla doldursa da umarım her şey yolunda giderdi. Nasıl olsa iksirlerimiz var, herhalde hallederiz.
Benimaru hiçbir itirazda bulunmadı fakat bakışları Gobta’yı fazla şımarttığımı düşündüğünü ele veriyordu. Böylece Ranga, neşe dolu bir ulumayla Gobta’nın yanına kıvrıldı. Onunla karşı karşıya gelenlerin bunu anlatacak kadar yaşamasını umalım da. Neredeyse rakiplerime iyi şanslar dileyecektim.
Birlik görevlendirmelerimizi tamamlamıştık. Şimdi ise Falmuth’un yeni kralına giden takviye güçleri masaya yatırmamız gerekiyordu.
“Pekala Diablo, nasıl ilerlemeyi planladığını anlat bakalım.”
“Teşekkür ederim, Efendim. Takviye birlikler bekliyordum fakat otuz bin asker tahminlerimin çok ötesinde. Asıl planım, Edward’ın safında savaşacak yaklaşık on bin kişilik bir kuvveti öngörüyordu.”
Yeni planı; bu birlikler harekete geçtiğinde Edmaris’in yeni krala bir mektup göndererek yaptıklarına dair açıklama talep etmesiyle başlıyordu. Edward tazminatın sorumluluğunu hiç şüphesiz Edmaris’e yıkmayı planlıyordu ve ben bunun gerçekleşmesine engel olmak istiyordum. Yeni kral, Edmaris’in imzaladığı tüm anlaşmaların geçersiz ve hükümsüz olduğunu öne sürecekti. Falmuth Konsey’in bir parçası olsaydı bu durum Konsey nezdinde kabul görmezdi; gerçi bizim tarafımızdan bile zar zor geçerlilik buluyordu.
Hayır, onun planı kuvvetle muhtemel Edmaris’i idam etmeyi ve bize verilen sözlerden caymayı içeriyordu. Böylece biz askeri bir harekât başlatacak kadar öfkelenecektik ve Batı Ülkeleri de bize karşı durmak için güçlerini birleştirecekti—yani bu tarz bir tezgâh. Bunu engellemek adına Edmaris, Yohm’un ekibi tarafından kurtarılmıştı. Şu anda tam da planladığımız gibi Migam’da gizleniyordu. Yohm’un orada yaklaşık beş bin kişilik bir gücü vardı ve asıl plan, ona destek olması için Migam’a 4.300 asker daha ışınlamamızı öngörüyordu. Sayıca devasa bir fark yaratmasa da psikolojik etkisi—yani ilk ordunun hemen arkasında birdenbire yepyeni bir ordunun belirmesinin yaratacağı dehşet—savaşın seyrini değiştirecekti.
Fakat Edward takviye toplamaya başladığı için artık bu kozu kullanamazdık. Bütün kuvvetlerini toplamasını beklersek, bire dört sayısal bir dezavantajla karşı karşıya kalacaktık. Ne kadar erken harekete geçersek o kadar iyiydi.
“Bana öyle geliyor ki,” diye bağladı Diablo, “Edward, Edmaris’in topraklarına saldırmak için kullanabileceği takviye güçleri bekliyor.”
Bu noktadaki asıl plan; Edward’ı kesin bir meydan savaşında mağlup etmek, ardından tahta geri dönmek yerine Edmaris’in Şampiyon Yohm’u yeni kral olarak desteklemesini sağlamaktı.
“Şu an itibarıyla Edward yirmi bin kişilik bir kuvvete erişim sağlayabiliyor,” diye belirtti Souei. “Ona üç hafta daha süre verirsek, kırk bin kişilik kuvvetin tamamı toplanmış olacak. Arka saflarının şu anki zayıflığı göz önüne alındığında, bu güç Migam’ı düşürmeye fazlasıyla yeter.”
Yani ne kadar çok beklersek işler o kadar sarpa saracaktı. Fakat şu anda tüm gücümüzle saldırırsak, topyekûn ve kan gölüne dönen bir savaş kaçınılmaz olacaktı. Falmuth zaten yirmi bin askerini kaybetmişti; uzayıp giden bir savaş anlatılamaz boyutlarda yıkıma yol açardı.
Peki o halde ne yapacaktık…?
“… Bu gerçekten berbat bir durum. Bütün bunlardan her an vazgeçebiliriz de biliyorsunuz. Bize olan kalan borçlarını bağışlarsam savaşı bu şekilde önleyebiliriz, değil mi? Böylece en başta bizimle savaşmak için öne sürdükleri tüm bahaneyi ortadan kaldırmış oluruz.”
“Olmaz! Bunu yaparsak Lord Rimuru, kolay lokma gibi görünürsünüz!”
“Öyle görünmek istemem tabii ki ama bu işten şimdiden fazlasıyla kâr sağladık zaten. Frene basıp bu meseleyi Hinata ile işimiz bittikten sonraya bıraksak daha kolay olmaz mı?”
Bana kalırsa, onlardan görmeyi hayal bile edemeyeceğim kadar yüklü bir ödeme almıştık. Zararın neresinden dönersek kârdı ve iki cephede birden savaşmanın buna kıyasla çok daha riskli olduğunu düşünüyordum. Yine de Shion’un hakkı vardı. İblis Kralları korku salmaktan doğrudan menfaat sağlardı.
“Heh-heh-heh-heh… Bu plandan vazgeçmek akıl alır gibi değil. Lord Rimuru, bu meseleyi benim halletmeme izin verirsiniz, değil mi?”
“Evet ama olayla ilgisi olsun olmasın gözümün önünde insanların ölüp durmasını istemiyorum…”
“Hiç dert etmeyiniz. Eğer arzunuz bu yöndeyse Efendim, buna riayet etmek benim vazifemdir. Benim için çocuk oyuncağı olacaktır.”
Ben her şeyi iptal etmeyi ciddi ciddi düşünüyordum fakat Diablo zerre pes etmiş değildi.
“Ne yapmayı planlıyorsun?”
“Suçluyu bulacağım,” diye yanıtladı sakince. “Suçu üzerime yıkmaya kalkan o haini.”
Vay canına. Bayağı öfkelenmişti.
“‘İblisi yok edin’ diyorlar, öyle mi?” Hafifçe sırıttı. “Madem kökümü kazımak istiyorlar, seve seve karşılarına dikilirim. Bu otuz bin kişinin arasında bir yerlerde, asıl suçluyla bağı olan biri mutlaka vardır. Onları şöyle nazikçe bir sorguya çekerim.”
Eyvahlar olsun. Bunda zerre kadar nezaket yoktu. Üstelik Diablo, otuz bin Mabet Şövalyesi’ni tek başına karşısına almaya hazır gibi konuşuyordu. Dizginlerini biraz çeksem iyi olacaktı—
Ben kara kara düşünürken Benimaru, “Anlıyorum,” dedi. “Eğer meydana sen inip onları karşılarsan endişelenecek hiçbir şeyimiz kalmaz. Ama masumları öldürmek yok, anlaştık mı?”
“Bunu hatırlatmanıza hiç lüzum yok. Lord Rimuru’nun iradesine asla karşı gelmem.”
“Pekâlâ. Bu durumda Hakuro, yeni kralın askerlerini hiçbirini öldürmeden bastırabilir misin?”
“Bir sorun teşkil edeceğini sanmam. İşi çabucak bitirmek için ani bir baskın düzenlemek daha kolay olurdu fakat bu bize hiçbir talim fırsatı sunmaz.”
“Doğru. Gabil, elimizde çok büyük miktarda iksir bulunması gerekecek.”
“Elbette! Eksiksiz hazır edeceğimden şüpheniz olmasın.”
Ha? Şey, alo? Resmen beni saf dışı bırakıp konuyu aralarında bağlamışlardı.
Shion bana gülümsedi. “Görünüşe göre Falmuth meselesi emin ellerde, Lord Rimuru.”
“Şey, evet… Evet. Kolay gelsin çocuklar…”
““Baş üstüne, Efendim!”” diye hep bir ağızdan karşılık verdiler.
Böylece bu mevzu da kapanmış oldu. Buna karşı çıkacak halim kalmamıştı.

Bu meselenin ele alınış biçimi pek hoşuma gitmemişti ama öyle ya da böyle, tartışmamız sıradaki konuya, yani Hinata ve ekibiyle kimin ilgileneceğine kaydı.
Benimaru bana bakarak, “Şu beş kişilik gruba gelirsek,” dedi. Pekala. Bu konuda inisiyatifi ele alma vakti gelmişti! … Fakat tam ağzımı açacakken Souei aniden ayağa kalktı.
Gergin bir ses tonuyla, “Lord Rimuru,” dedi, “acil bir durum var. Haçlılar harekete geçti…”
Odadaki herkes paniğe kapıldı… ya da en azından ben kapıldım.
“Hinata’nın ekibinde bir sorun mu var?”
“Hayır. Englesia’yı gözetleyen Hokuso, tam şu anda yüz atlı şövalyenin yola çıktığını tespit ettiğini bildirdi…”
“Ne?!”
“Hinata’nın yarım gün gerisindeler fakat bu hızla giderlerse çok geçmeden onlara yetişecekler. En azından aynı istikamette ilerliyorlar, dolayısıyla bizim tarafımıza doğru geldiklerini varsaymak mantıklı görünüyor.”
Yanındaki dört paladin son sürat ona yetişmek için büyü kullanıp ardından tekrar yavaşlamış olsa da Hinata acele etmeden, normal bir tempoda ilerliyordu. Buluştuklarında aralarında bir münakaşa çıktığı bildirilmişti ama yine de şehrimize doğru gelen beş kişilik bir ekip olarak bir arada kalmışlardı. Hâlâ Englesia topraklarındaydılar ve Blumund’a doğru yol alıyorlardı, fakat hızları nispeten düşüktü. O yüz şövalye onlara yetişmek isteseydi yetişebilirdi; yine de ana yolu veya sık kullanılan başka bir güzergâhı tercih etmek yerine, atlarını bırakıp ormanın içindeki eski patikaya sapma ihtimallerinin daha yüksek olduğu bildirilmişti.
“Yani Hinata’yla buluşmaya çalışmıyorlar mı?”
“Niyetleri belirsiz. Hinata’nın buraya varması en az iki hafta sürecek ve arkasındaki şövalyelerin de hemen hemen aynı sürede ulaşması muhtemel.”
En az benim kadar bu duruma anlam veremeyen Souei, adamlarına onları takip etme emri verdi. Bize de gelecek yeni raporları beklemek düşüyordu. Yağmurdan kaçarken doluya tutulduk, ha? Gerçi bana kalırsa tavadan hiç çıkamamıştık bile. Bu durum hiç hoşuma gitmemişti ama sızlanmanın da bir alemi yoktu. İşler hızla değişiyordu.
Danışmanlarım kendi aralarında tartışmaya başladı. Bir yandan onları dinliyor, bir yandan da seçeneklerimi tartıyordum.
Karşımızda Hinata da dahil olmak üzere beş Aydınlanmış ve neyin peşinde olduğu bilinmeyen yüz paladin vardı. Bu yüz kişi, bizim için Falmuth ordusundaki yirmi bin kişiden çok daha büyük bir tehditti; kaldı ki tek başına Hinata bile katbekat daha beterdi. Bu dünyanın kuralı buydu işte. Sayıca üstünlük, akılalmaz boyutlara ulaşmış bir gücün karşısında hiçbir şey ifade etmiyordu. Yan yana ne kadar isimsiz, mohawk saçlı serseri dizersen diz, hiçbiri Kuzey Yıldızı’nın Yumruğu’nu alt edemezdi.
Oraya tek başıma gitmeye niyetim yoktu. Bu bana biraz intihar gibi geliyordu. Ee… şimdi ne olacaktı?
“Böyle dertleneceğimize hepsini öldürüversek ya?”
Bunu kimin önerdiğini söylememe gerek yok herhalde. Kafanı hiç kullanmayınca hayat ne kadar da kolay, değil mi? Sadece sonuca odaklan, bir şeyi yapıp yapamayacağını hiç düşünme. Gerçi o tuhaf benzersiz yeteneğini de muhtemelen böyle bir kafa yapısıyla kazanmıştı ama yine de…
Hakurou, “Geld’i yardıma çağırabileceğimiz tam da böyle bir durum işte,” diye belirtti.
Benimaru, “Ah, onun ilgilenmesi gereken kendi vazifeleri var,” diye mantık yürüttü. “Gerçekten başka hiçbir çaremiz kalmadığı sürece bu işi kendi başımıza halletmeliyiz.”
Bunu duymaktan hoşlanmasam da haklılardı. Geld’i bu işe bulaştırmama konusunda sahiden bu kadar inat etmeli miydim? Neticede topu topu yüz kişiden bahsediyorduk. Karşılarına devasa bir güç çıkarmanın alemi yoktu; bunun sadece en güçlü adamlarımızın başa çıkabileceği bir mesele olduğu zaten ortadaydı.
Eğer Hinata’yla ben ilgileneceksem, diğer dördünü benim için birilerinin oyalaması gerekiyordu. Hinata teke tek dövüş teklifimi kabul etse harika olurdu fakat tek başıma aynı anda beş kişiyle kapışmak fazlasıyla riskliydi.
【Anlaşıldı.】 【Herhangi bir sorun teşkil etmeyecektir.】 【Yegâne endişe unsuru, Hinata Sakaguchi adlı öznedir.】
Yahu, asıl sorun da bu zaten! İyi misin sen? Eskiden Büyük Bilge’nin olduğu haline kıyasla çok daha az güvenilir görünmeye başladın.
…
Zaten kara kara düşünmemin tek sebebi kimsenin ölmesini istemeyişimdi. Paladinleri yormak için üstlerine kalabalık bir ordu sürseydim zafer kesindi ancak bu durum sayısız kayıp vermemize yol açardı. Şimdiye kadar hepimiz sağ salim hayatta kalmayı başarmıştık; bu seriyi tam da şimdi bozmak saçmalık olurdu.
Ama… karşımızdaki kişi Hinata’ydı. Kadın sahiden baş belasıydı. Son kavgamızda tamamen kaçmaya odaklanmıştım ama onunla gerçekten savaşmaya kalkışsaydım neredeyse kesinlikle ölmüş olurdum. Üstelik tüm gücünü ortaya koymadığı halde.
Şu anda aramızda Hinata’ya kafa tutabilecek tek kişi bendim ve teke tek bir düello olursa kaybedeceğimi de sanmıyordum. Yine de yanına paladinlerini de alırsa o kadar emin olamazdım. Fazla özgüvenle içeri dalmak canıma mal olabilirdi. Diğer yüz paladin de ayrı bir meseleydi; onlarla nasıl başa çıkacaktık? Sadece benimle konuşmak isteseydi yanına bu kadar çok adam almazdı. Üstüne üstlük dikkat çekmemek için bu kadar kasmışken tetikte olmamak için insanın ahmak olması gerekirdi.
“Durun!” diye aniden gürledi Veldora. “Buldum! Geldiklerinde şöyle tesadüfen ejderha nefesimi test etsem nasıl olur? Kazara olduğunu ve yakınımda birilerinin bulunduğunu fark etmediğimi söyleyiveririz!”
“Bir saniye çeneni kapatabilir misin? Sen son savunma hattımızsın, yani gerçekten ama gerçekten en sonuncusu, anlaşıldı mı?”
Sabır ver bana. Bazen tam bir şımarık velet gibi davranıyordu. Eğer Hinata gerçekten konuşmak istiyorsa ve biz böyle bir saçmalık yaparsak her şeyi berbat ederdik. Üstelik o ejderha nefesinin ne kadar hasar vereceğini kestirmek de imkânsızdı. Düşünmesi bile korkunçtu. Savaşın dışında kalması, biz de dâhil herkes için çok daha hayırlı olurdu. Amacımız öldürmek olsaydı planı mantıklı sayılırdı fakat önce rakiplerimizin ne istediğinden kesin olarak emin olmam gerekiyordu. Yine de onları kendi hallerine bırakamazdık, çünkü başımın üstünde yeni bir Kutsal Alan kurmak için birkaç paladin bile yeterli olurdu. Gözetim altında tutulmalıydılar ama öldürülmemeliydiler.
Paladinler, elemental ruhlar tarafından korunan ve insanlığın muhafızları olarak görülen kimselerdi. Bu dünyada canavarların yarattığı kargaşa hiç de şakaya gelir bir şey değildi. İnsanların canı için her gün kapıda bekleyen bir tehditti. Hinata’nın eğittiği paladinler, karşılıksız koruma sundukları köylerde ve sınır kasabalarında devriye gezerek bu korkuyu bizzat bilerek büyümüşlerdi. Birçok insan hayatını onlara borçluydu. Hayatta kalan bu insanların kalbinde, Luminizm ile birlikte Haçlıların özel bir yeri vardı. Güçleri en üst düzeydeydi; her biri A veya üzeri bir rütbeye sahipti ve doğrudan bir cephe taarruzunda ciddi kayıplar verirdik.
Ama asıl sorun bu değildi. Omuzlarında zayıf ve çaresizlerin umutlarını, dualarını ve beklentilerini taşıyan bu şövalyeleri, bu savaşçıları öldürmek, şüphesiz gelecekte tarifsiz baş ağrılarına yol açacaktı.
Luminizm’in canavarları insanlığın ortak düşmanı olarak gören tutumu olmasaydı belki de bu meseleyi konuşarak halledebilirdik. Bu umudumu yitirmiş değildim fakat bu girişimin bir öncekinden daha iyi sonuçlanacağına pek de güvenemiyordum. Onlara göre biz düpedüz şeytandık ve onlar şeytanla pazarlık etmezdi. Onların düşüncelerini de anlayabiliyordum. Aralarından bazıları köylerinin yok edildiği, ana babalarının katledildiği felaketlerden sağ çıkmış olmalıydı. Yanlış bir düşmana kanıp aldatılmak, sadece kendi canlarının değil, arkalarında korumalarına muhtaç olan herkesin de hayatını kaybetmesi demekti.
Şimdi bile dört bir yanda terör estiren vahşi canavarlar vardı. Tempest civarındaki topraklarda sayıları azalmıştı ancak diğer diyarlarda hâlâ ormanlardan çıkıp ortalığı kasıp kavuruyorlardı. Paladinleri tamamen ortadan kaldırırsak taşranın güvenliğini kim sağlayacaktı? Bu açıdan bakınca, bu adamların kökünü kazımamız gerektiğinden pek de emin olamıyordum.
Hinata geçen sefer ketumluğu bırakıp benimle konuşmuş olsaydı, bu koca yanlış anlama hiç yaşanmayacaktı. Ne yazık ki konuşmamıştı. Çünkü ben bir canavardım. İşte öyle inatçı biriydi; gönderdiğim mesaja rağmen koca bir orduyu peşine takıp gelecek kadar inatçı.
【Endişe】 Bazı etkenler bu durumla ilgili doğal görünmüyor. Bu paladin hareketliliğinin Hinata Sakaguchi’nin arzusuna aykırı olma ihtimali oldukça yüksektir.
Ha? Yani konuşma payı var, öyle mi?
Kararlılık gösterip onu resmen düşman ilan etseydim, onu yenmenin bin bir türlü yolu vardı. Fakat neyin peşinde olduklarını bilmediğim sürece en doğru hamlemizin ne olacağını kestirmek neredeyse imkânsızdı. Bunun birkaç sebebi vardı ama birini seçmem gerekirse, sanırım olay sadece Hinata’yı öldürmek istemeyişime dayanıyordu. Shizue de onun için endişeleniyordu ve onun vasiyetini devralmışken hemen şiddete başvurmak istemiyordum.
Ah, of! Üstelik bunların hepsi onun dikbaşlılığı yüzündendi. Ne kadar da sinir bozucu.
Yine de her halükarda, müzakereler başarısız olursa savaştan kaçamayacaktık. İş o noktaya varırsa açıkçası dezavantajlı durumda kalırdık. Karşımızda canavarlarla mücadele konusunda uzman, asla hafife alamayacağımız biri vardı ve her iki taraftan da kayıp verilmesini engellemek istediğimden emindim.
Onlar ne yaparsa yapsın, yaklaşımımızda en kötü senaryoyu hesaba katmamız gerekecekti. Konuşmak işe yaramazsa, bunun sadece Hinata ile benim aramda bir düello olmasını istiyordum. Gönderdiğim mesajda da tam olarak bu yazıyordu, yani bir sorun çıkmamalıydı. Topyekûn bir savaşa girmeyi düşünüyor olabilirlerdi ama öyleyse bile bunu benim çöplüğümde yapacaklardı.
Üzerlerine bir tuzak falan kurabilirsek, bu bana Hinata’yı alt etmeye yetecek kadar zaman kazandırabilirdi. Bunları düşünmek zahmetliydi ama yapılması şarttı.
“Pekâlâ. Kafamda toparladım. Burada geleceği düşünmemiz gerek, bu doğrultuda hiçbir paladini öldürmemek için elimizden gelenin en iyisini yapmamızı istiyorum.”
İzlemek istediğim yol buydu—tabii ki görüşmelerin başarısız olduğunu varsayarsak—ve bu durum maiyetim arasında yeni bir tartışmayı alevlendirdi. Onlara zarar vermemek uğruna kendi tarafımızdan kayıp verirsek bu korkunç bir fiyasko olurdu. Mümkün olan en iyi yaklaşımı belirlemeliydik; en kesin yol ise Hinata’yı mağlup edip paladinlerin moralini kırmamdı. Sonuç olarak asıl odak noktamız, bana olabildiğince çok zaman kazandırmaktı.
“O zaman hepsini doğrayıp seslerini bu şekilde kesmeye ne dersiniz?”
“…”
“Şaka yapıyordum,” dedi Shion öksürerek. Bu kız gerçekten iyi miydi? Hareketleri beni neredeyse Veldora kadar telaşlandırıyordu.
“Özetle,” diye devam etti, “hiçbir paladini öldürmeden ve kendi tarafımızdan kimseyi kaybetmeden savaşı idare etmek istiyorsunuz. Bu esnada siz de düşmanın liderini alt edeceksiniz. Doğru anlamış mıyım, Efendi Rimuru?”
“Evet. Aynen öyle. Anlamana sevindim.”
Vay be, demek beni gerçekten anlamıştı. Bir an için aklından ciddi ciddi şüphe etmiştim. Ve o anladıysa, maiyetimin geri kalanının da anladığından emindim. Fakat tam rahat bir nefes almıştım ki, Shion bana doğru güven dolu bir ifadeyle gülümsedi.
“Öyleyse harika bir fikrim var!”
Eyvah. Kelimelere dökemediğim nedenlerden ötürü içimi bir huzursuzluk kaplamaya başladı.
“…” “Neymiş o?”
“Liderlik ettiğim Yeniden Doğanlar Takımı tamı tamına yüz kişiden oluşuyor. Bu mücadelenin üstesinden kesinlikle gelirler. Paladinlerle onların çatışmasını istiyorum!”
Meydan okurcasına gözlerimin içine baktı.
“Delirdin mi sen?! Yeniden Doğanlar Takımı’nın tehdit seviyesi sadece C rütbesinde! Bu işin altından falan kalkamazlar, olmaz!”
Shion’un bu özgüveninin nereden geldiğini anlamak istiyordum. Sayıca denk olabilirlerdi ama güç bakımından aralarında dağlar kadar fark vardı.
“…” “Bu öneride bazı pürüzler olduğu doğru fakat bence etkili bir fikir olabilir.”
Şaşırtıcı bir şekilde Shion’u savunan Benimaru oldu. Yeniden Doğanlar Takımı’ndaki herkes ekstra yetenek Eksiksiz Hafıza‘ya sahipti; bu da onları sıradan saldırılarla öldürmeyi neredeyse imkânsız kılıyordu. Düşmanlarımızın, daha zayıf bir birliğe karşı giriştikleri ilk çarpışmada en ölümcül, ruhları yok eden saldırılarını savurmalarının pek olası olmadığını söyledi. Onun ifadesiyle zayıflıkları, “paladinlerin gardını düşürür ve bize yararlanabileceğimiz bir açık verir. Aradığımız şey zaman kazanmaksa, bu iş için gerçekten de biçilmiş kaftan olabilirler.”
Beni ikna etmeye başlıyordu. Eğer paladinlerin rakiplerinin ruhuna doğrudan saldırabilecek bir yöntemleri yoksa, Yeniden Doğanlar Takımı avantajlı bile sayılabilirdi. Üstelik üzerlerine başka bir birlik göndermektense işleri çok daha kolaylaştırabilirdi.
“Benimaru haklı!” diye gürledi Shion. “Ayrıca Efendi Rimuru, hepsini bizzat özenle eğittim. Elbette Acıyı İptal Etme yeteneğini başarıyla edindiler; dahası zehre, felce ve uykuya karşı da dirençliler. En azından iş azim ve dayanıklılığa geldiğinde kimseye boyun eğmezler. Bunu Hakuro bizzat kendisi söyledi.”
Hakuro başıyla onu onaylıyordu. Doğru olmalıydı ama yine de emin olmak için sormam gerektiğini düşündüm.
“Peki bu dirençleri nasıl kazandılar bu arada?”
“Şey…”
Verdiği yanıt beni afallattı. Anlaşılan Kurobe’den hedeflere durum anomalileri aşılayan silahlar yapmasını istemiş, ardından birbirleriyle talim yaparken bu silahları kullandırtarak doğal bir bağışıklık geliştirmelerini sağlamıştı. Zaten neredeyse ölümsüz oldukları için idman partnerlerine asla müsamaha göstermiyorlardı ve tamamen saf dışı kalmaları o kadar zordu ki aralarındaki çarpışmalar adeta sonsuza kadar sürüyordu. Yaptıkları bu simülasyon dövüşlerinde mesele daha çok “ayakta kalan kazanır” mantığına dönmüştü.
“Ve şayet Yeniden Doğanlar Takımı tehlikeye düşerse Efendi Rimuru, yardımlarına Kurenai Takımı’nı gönderebilirim. Buna hazır mısın, Gobwa?”
Benimaru, bizim için kapıda nöbet tutan iri yapılı ve çekici ogre’ye sesleniyordu. Yanıma yaklaşıp diz çöktü ve ikimizin önünde de başını eğdi. Anlaşılan bu Gobwa, Kurenai’nin manga lideriydi. Ona bu ismi bahşettiğimde bir goblin olmalıydı ama şimdiki haline bakıp buna inanmak imkânsızdı; artık göz alıcı al kırmızı bir üniforma giymiş seçkin bir subaydı.
“Emredersiniz efendim!” dedi göğsünü kabartarak. “Ben de birliğimizi en az Leydi Shion kadar sıkı eğittim. Lütfen savaş alanında size hizmet etmemize müsaade edin, Efendi Rimuru!”
Keskin bakışları ona güçlü bir duruş kazandırıyordu. Üstelik A rütbesindeydi, belki daha da yüksek; bu da onu en az Soka kadar güçlü kılıyordu. Anlaşılan Benimaru da kendi bünyesinde gerçek yetenekler yetiştiriyordu.
“Paladinlerle tam anlamıyla başa baş mücadele edemeyebilirler,” dedi Benimaru, “fakat savaşçılarım gerçekten de çok yeteneklidir. İkisi bir paladini, Yeniden Doğanlar Takımı’nın geri çekilmesine yetecek kadar oyalayabilir.”
“Saçmalamayı kes! Benim takımım paladinleri tek başına bile etkisiz hale getirebilir!”
Aralarında atışmaya başladılar. En azından ikisinin de savaşa fazlasıyla hazır olduğu kesindi. Belki de bu görevi onlara devretmeye değerdi.
“Pekâlâ. Shion, teklifini kabul ediyorum. Gobwa, gerisi sende.”
“E-emredersiniz efendim! Büyük bir memnuniyetle!”
Gobwa cevap verirken yanakları al al oldu. Onun için heyecan verici bir durum olmalıydı, ki benim açımdan da bir sakıncası yoktu. Onları hiç sahaya sürmek zorunda kalmasaydım çok daha ideal olurdu tabii ama neyse.
“Unutma Shion, müzakerelerin çıkmaza girdiğinden emin olmadan onları sahaya sürmeyeceksin, anlaşıldı mı?”
“Kabul! Fakat düşmanlarımız şüpheli bir harekette bulunursa…”
Evet, o zaman işin rengi değişirdi. Üzerimize yeni bir Kutsal Alan açmalarına fırsat vermemek için onlara önceden müdahale etmemiz gerektiğini unutmuştum.
“Şüpheli bir işe kalkışırlarsa sakın elinizi korkak alıştırmayın. Önce benimle Düşünce İletişimi üzerinden irtibata geçin, ardından harekete geçin!”
Benimaru, Gobwa’ya kapıdaki yerine dönmesini emrederken Shion tatmin olmuş bir ifadeyle başını sallayarak, “Anlaşıldı!” diye karşılık verdi.

Böylece yüz paladine karşı yaklaşık üç yüz kişiyle, Haçlıları oyalamakla görevlendirilen Yeniden Doğanlar Takımı’na ve acil durum desteği sağlayan Kurenai Takımı’na sahiptik. Bu durum içime sinmişti. Şimdi geriye sadece Hinata’ya eşlik eden dört aziz sınıfı paladinle kimin ilgileneceği sorusu kalıyordu.
Öncelikle, aramızda onlarla başa çıkabilecek kadar güçlü kimler vardı? Tahminlerime göre bu grup Veldora, Ranga, Benimaru, Shion, Souei, Geld, Gabil, Diablo ve benden oluşuyordu. Hakuro’nun büyü gücü diğerlerinin seviyesinde olmasa da ayak uydurabilecek kılıç becerilerine sahipti. Shuna konusunda ise… Pek emin değildim. Büyü savaşı ayrı bir konuydu ama yakın dövüş uzmanına karşı pek şansı olduğunu sanmıyordum. Rivayete göre On Büyük Aziz, henüz evrimleşmemiş bir iblis kralı veya bir Ork Felaketi seviyesindeydi; bunu Shuna’dan beklemek fazla olurdu.
Yani Hakuro’yu da sayarsak on kişi. Hinata’yı ben halledecektim. Veldora zaten söz konusu bile olamazdı—kontrolünü kaybedip başıma dert açmasını istemiyordum, bu yüzden şehrin savunmasına odaklanabilirdi. Ne de olsa henüz fark etmediğimiz başka bir düşman birliğinin harekete geçmiş olma ihtimali bile vardı. Savunmamızın olabildiğince sağlam olması gerekiyordu. Bu esnada mecbur kalmadıkça Geld’i rahatsız etmek istemiyordum.
Diablo, Ranga, Hakuro ve Gabil’in bu savaşa değil, Falmuth’a odaklanmasını istiyordum. Bu durumda geriye kalanlar:
“Demek elimdeki tek müsait kişiler Benimaru, Shion ve Souei, ha?”
İdeal olanı her rakibe bir savaşçı vermekti ama bir kişi eksiğim vardı. Şimdi ne yapacaktık?
“Savaşa elbette ben de katılacağım,” dedi Benimaru. Youm’un takviyelerine Hakuro’nun liderlik etmesine izin vermesinin sebebi tam olarak buydu. Bu savaşı kaçırmasına göz yumamazdım.
“Ben de kalacağım,” diye ekledi Souei. “Kopyalarım istihbarat görevlerimi layıkıyla yerine getirebilir, üstelik Soka ve diğerleri de bu noktada fazlasıyla faydalı olduklarını kanıtladılar.”
“Ben de!” diye bağırdı Shion. “Sekreteriniz olarak, Efendi Rimuru, sonsuza dek yanınızda kalacağım—”
【Rapor】 Yüz paladinin arasında Aydınlanmış seviyesinde bir savaşçı varsa, onları oyalamaya çalışmak imkânsız olabilir. Askerî gücünüzün bir kısmını onlara da ayırmanız daha güvenli olacaktır.
Ooo. Evet, öyle bir endişe de vardı tabii. Gerçekten işe yarar bu geri bildirim için teşekkürler! Raphael’e güvenebileceğimi biliyordum.
“Bir saniye bekle, Shion. Önce Souei’ye sormak istediğim bir şey var. Hinata haricinde paladin kuvvetlerinin içinde hiç Aydınlanmış var mı biliyor musun?”
Souei birkaç saniyeliğine gözlerini yumdu. “Kusura bakmayın,” diye yanıtladı. “Hepsi en az A rütbesinde fakat algıladığım kadarıyla hiçbiri gruptan öyle belirgin bir şekilde sıyrılmıyordu.”
Canavarların auralarını öyle uluorta salmalarından ötürü güçlerini anlamak oldukça kolaydı. Ne kadar güçlülerse bunu o kadar net hissederdiniz. Fakat (örneğin) Hinata’nın diğer insanlardan hiçbir farkı hissedilmiyordu. Onu diğerlerinden asla ayırt edemiyordum, ki gücünü bu denli şaşırtıcı kılan da buydu. Neyse. Nasıl olsa savaşta bunu çabucak anlardık.
“Her ihtimale karşı Shion’un paladin grubunu gözetlemesini istiyorum. Hem Yeniden Doğanlar hem de Kurenai gruplarına o komuta edecek. Senin için uygun mu Benimaru?”
“Kararınız buysa kesinlikle hiçbir sakıncası yok, Efendi Rimuru. Souei ile ben, Hinata’nın yoldaşlarından ikişer tanesiyle ilgilenebiliriz.”
Özgüvene bak sen. Souei için de tüm bunlar gayet doğal görünüyordu.
“Bir dakika Efendi Rimuru,” dedi Rigurd. “Belki de bu, benim de aranıza katılmam için iyi bir fırsattır? Şehirdeki idari düzenlemelerle ilgilenmekten memnunum ama bazen ben bile birkaç kafa ezmek istiyorum!”
“Öyleyse ben de müsaitim,” diye ekledi Shuna gülümseyerek. Bak şimdi, sen yakın dövüşe uygun değilsin, tamam mı? Senin için fazlasıyla tehlikeli olur.
“Ben de varım. Spot ışıklarını sonsuza dek Gobta’nın tekeline bırakmak istemiyorum!”
Şimdi de Rigur meydana atılıyordu. Hem o hem de Rigurd A rütbesini aşmıştı fakat ikisi de bir iblis kralı seviyesinin yanından bile geçmiyordu. Bu sadece hayatlarını çöpe atmak olurdu.
“Durun bir dakika, durun. Bence bu sizin için biraz fazla tehlikeli.”
“Ama başka kimsemiz kalmadı, değil mi?”
“Biz varken,” dedi Benimaru, “bu fazlasıyla yeterli olacaktır.”
“Olabilir,” diye itiraz etti Rigurd. “Ekibinizin güçlü olduğunu biliyorum fakat düşmanlarımızı hafife almamak en iyisi olur, öyle değil mi? Müsaade edin bu sorumluluğu Rigur ve ben üstlenelim…”
Tartışma giderek alevleniyordu. Sonunda bir savaş çıkmazsa tüm bu endişeler boşa gidebilirdi ancak bu meseleyi mümkün olduğunca kendimizden emin bir şekilde ele almak istiyordum. Şayet elimizdeki tüm kozları oynayacaksak, sadece bir günlüğüne de olsa Geld’i geri çağırmamız gerekirdi belki de.
Maiyetimin bitmek bilmeyen münakaşasına kulağımı kapatmış bunu düşünürken, kapının diğer tarafından gürültülü bir ses yükseldi.
Gobwa’nın, “Size toplantının ortasında olduğumuzu söyledim—” dediğini duyabiliyordum.
“Evet, biz de o toplantıya dâhil olmak istiyoruz işte!”
“Bu kadar kavgacı olmayı bırak, Sufia. “Hadi ama hanımefendi, tek istediğimiz ona olan borcumuzu ödemek, tamam mı?”
Gelenler, Üç Canavar Soylusu‘ndan Sufia ve Alvis’ti. Sonunda kapı onlara açıldı.
“Selam. Böyle pat diye daldığımız için kusura bakmayın. Az önce şu kemikli herifin koşturduğunu gördüm de ne dönüyor buralarda? Biz de katılmak istiyoruz, Efendi Rimuru.”
“İblis Kralı Rimuru, lütfen bu ani ziyaretimizi mazur görün. Sufia her zamanki gibi kabalık ediyor fakat biz gerçekten size destek olmak istiyoruz. Lütfen bize olan iyiliğinize karşılık verme fırsatını bahşedin.”
İkisi de önümde diz çökmüştü. Gerçi tam önümde sayılmazdı, çünkü Gobwa hâlâ onları kulaklarından tutup dışarı sürüklemeye çalışıyordu. Benimaru onu durdurmak için elini kaldırıp sonunda yaklaşmalarına izin verdi—ancak bu kez de aramızda dikilen Diablo oldu. Benimaru da onlara güveniyor gibiydi ama öyle ya da böyle, buradaki birkaç kişi onların bana yaklaşmasından biraz huzursuz olmuştu. Özellikle Diablo, onlara açık bir şüpheyle bakıyordu. Emretseydim, bir saniye bile düşünmeden kafalarını uçuracağından emindim.
Sufia ve Alvis birbirlerine taban tabana zıt olsalar da bu hususta aynı fikirde olan iki canavar-insandı. Saygısızlık olacağını bile bile içeriye dalmış ve yardım etmelerine izin vermemi istemişlerdi. Maiyetimin bazılarından gördükleri soğuk muameleyi zaten bekliyor gibiydiler.
“Benimaru, Diablo, ikiniz de geri çekilin.”
“Anlaşıldı.”
“Emredersiniz, Efendi Rimuru.”
Onlar yerlerine dönerken Sufia ve Alvis için de sandalyeler hazırlattım. Herkesin sakinleştiğinden emin olmak için birkaç saniye bekledikten sonra devam ettim.
“Demek bize yardım etmek istiyorsunuz?”
“Evet, Efendi Rimuru. Karşımızda On Büyük Aziz’den bazıları var, değil mi? Görünüşe göre onları durduracak birilerine ihtiyacınız var ve biz de sizin için bunu yapan kişiler olmak istiyoruz.”
“Aynen öyle! Elimden gelen tek şey dövüşmek, bilirsiniz ya. Başka türlü size olan borcumuzu asla ödeyemeyiz. Lütfen, bizi tepe tepe kullanın!”
Bunu bir düşündüm. Güç bakımından bu durum hiç sorun değildi. Fakat ikisinden birine bir şey olursa bunu (eski) iblis kralı Carrion’a nasıl açıklardım?
“Carrion’ın rızası olmadan buna gönüllü olabileceğinizden emin misiniz?”
“Elbette! Lord Carrion bu tarz konularda her zaman oldukça anlayışlıdır.”
“Ayrıca lordumuz da size olan borcunu ödeme konusunda endişeli görünüyordu, Efendi Rimuru. Şimdi öne atılmazsak bizi fırçalayacağından eminim.”
Hım… Doğrusu, bu teklif beni fazlasıyla memnun etmişti. Bu ikisinin yanımızda olması savaş konusunda içimi epey rahatlatırdı.
“Katılıyorum,” diye ekledi Benimaru. “Onlara güvenebileceğimize inanıyorum.”
“Ben yokken,” diye sordu Shion, “Efendi Rimuru’nun yoluna çıkan herkesi ortadan kaldırabilecek misiniz?”
“Hiç şüphen olmasın,” diye rahat bir tavırla cevap verdi Sufia. Bu ikisi birbiriyle gayet iyi anlaşıyor gibiydi—ve kimseden de itiraz sesi çıkmıyordu.
“Halledebilir misiniz?”
“Bize güvenebilirsiniz!”
“Nazik sözleriniz için teşekkür ederiz!”
Rigurd böylesine gaza gelmişken hevesini kursağında bırakmaktan nefret ediyordum ama şehirdeki ahaliye liderlik edecek birine ihtiyacım vardı. Üstelik dövüş konusuna gelince ona pek de tam anlamıyla güvenemiyordum. Yine de Sufia ve Alvis yanımızdayken, Hinata ve kuvvetlerine karşı bundan daha iyi hazırlanamazdık.
Alelacele bir araya getirdiğimiz bu şeye bir “strateji” demek zordu ama öyle ya da böyle, elimizde işe yarar bir şeyler vardı. Şimdi maiyetim, planda herhangi bir açık kalmadığından emin olmak için detayları birbiriyle tartışıyordu.
Gözlerimi kapatıp Hinata’nın nasıl davranacağını bir kez daha tahmin etmeye çalıştım. Raphael’in hesaplamaları, kayıpların önüne geçmek için en olası yolun bu yaklaşım olduğunu söylüyordu. Endişelenecek hiçbir şeyim olmadığı söylenebilirdi fakat aklıma takılan birkaç mesele hâlâ vardı.
Birincisi, ya Falmuth’u fethetmekten vazgeçseydim ya da Geld’i buraya geri çağırsaydım bu iş çok daha garanti olurdu. Yine de tamamen bencillik olarak adlandırılabilecek sebepler yüzünden bu yoldan dönmüyordum. İşte bu yüzden eksiksiz, kusursuz bir zaferi hedeflemeliydim.
Hinata konuşmayı kabul ederse ne âlâ. Etmezse teke tek düello edecektik. Bu senaryoya tamamen hazırdık, gerçi ortada göz ardı edilemeyecek büyük bir tehlike vardı: Ya kaybedersem? O zaman her şey anlamını yitirirdi. Raphael zaferimden pek şüphe duymuyor gibiydi ancak işi batırırsam tüm bu operasyon suya düşerdi. Raphael’in hesaplamalarına gerçekten güvenebilir miydim? Raphael’in aşırı özgüvene kapılma eğiliminde olduğuna dair bir şüphem vardı, ki bu ilk kez de olmayacaktı. Bana gereğinden fazla inanıyordu—şansımı gözünde fazla büyütmüyordu, değil mi?
Bu düşünceyi aklımdan kovamıyordum… ama bunu yapmak zorundaydım. Şimdiye dek hep böyle olmuştu ve bundan sonra da hep böyle olacaktı. Ben kendime tam olarak inansam da inanmasam da tüm dostlarım bana kesinlikle inanıyordu. Artık tereddüt etmeyi bırakıp yoluma kararlılıkla devam etmeliydim.
“Bunu son bir kez daha söylüyorum. Bu savaşın herhangi bir anında ayakta kalmakta zorlanacak gibi görünürsek, derhal düşmanı yok etmeye odaklanmanızı istiyorum. Müttefiklerimizin hayatı bir numaralı önceliğimiz olmak zorunda. İçinizden biri ölürse tüm bunların hiçbir anlamı kalmayacağını anlamalısınız. Her zaman yaptığımız gibi, herkesin buradan sağ salim çıkmasını bekliyorum. Dağılabilirsiniz!”
“““Emredersiniz efendim!!”””
Bir paladinin işini bitirmekte tereddüt edip bu yüzden dostlarımızdan birinin ölmesine yol açsaydık, hepimiz gülünç duruma düşerdik. Herkesin bunun tamamen bilincinde olduğundan emin olmak istiyordum. Hepsinin aynı fikirde olduğunu belirten seslerini duyunca, memnuniyetle başımı sallayarak karşılık verdim.
Şimdi geriye sadece Hinata’nın ne yapacağını bekleyip görmek kalmıştı.

Hinata için Tempest yolculuğu gayet iyi ilerliyordu.
Lubelius’tan Englesia’ya geçmek için bir nakil kapısından hızlıca geçmek yetmişti fakat oradan sonrasını normal yollardan gitmek zorundaydı; üstelik yedek atları da olmadığından sık sık mola vermek şarttı. Bu tür intikallere alışkın olduğundan, kendi teçhizatını asgari düzeyde tutmuştu. Tek bir at ve içine acil durum erzakları, bir tencere ile benzeri malzemeleri doldurduğu bir uyku tulumu.
Patikalar karla filan kapanmış değildi ancak mevsim şartları yine de bu yolculuğu aceleye getirmesine engel oluyordu.
Yola çıktıktan kısa bir süre sonra emrindeki dört ast paladinle buluşmuştu. Arkadan gelen nal seslerini işitip dört tanıdık simayı—paladin komutanları Arnaud, Bacchus, Litus ve Fritz’i—görmek başlangıçta sürpriz olmuştu. Hinata’nın yokluğunda komutan yardımcısı Renard idareyi ele almıştı ve tüm komutanların aynı anda Lubelius’tan ayrılması söz konusu olamayacağından, kura çekip geride kalması için Garde’ı seçmişlerdi.
“…” “Ne yapıyorsunuz siz?” diye sormuştu onlara.
“Asıl biz size aynı soruyu soracaktık Leydi Hinata. Bizden önce davranıp önden gitmeye mi çalışıyorsunuz?”
“Neyin önünden gitmekten bahsediyorsunuz? Ben sadece konuşmaya gidiyorum.”
“Hadi ama. Savaşa gidecek şekilde donandığınız bu kadar barizken pek inandırıcı gelmiyorsunuz, biliyorsunuz değil mi?”
“Aynen öyle! Ayrıca sizin fedakârlıklarınızın üzerinde yükselmek gibi bir niyetimiz yok. Bizim şanımız ancak sizin emriniz altında hizmet ettiğimizde anlam kazanır.”
“Kesinlikle. Hem o mesajda tek başınıza seyahat etmeniz gerektiği dayatılmamıştı, değil mi?”
Hinata gözlerini devirip iç çekti. “Biliyorum, biliyorum. Ama karşınızdaki bir İblis Kralı, anlaşıldı mı? Onu kışkırtan bendim. Bu benim meselem. Bu işte ne bir sorumluluğunuz ne de bir dahliniz var. Derhâl vatanımıza geri dönün.”
Fakat Arnaud ve diğerleri bu emri kulak ardı etti. En sonunda “Aman, ne hâliniz varsa görün,” demek ve kendisine katılmalarına izin vermek zorunda kaldı.
Bu beş kişilik ekibin seçtiği yol bakımlıydı ama eski parlak günlerini geride bırakmıştı. Yol boyunca hanlar seyrekti ve yılın bu zamanında boş yer olmadığını belirten tabelalara sıkça rastlanıyordu. Dışarıda kamp kurmak zorunda kalacaklardı; canavarlarla karşılaşmıyor olsalar bile kışın ayazında yalnızca acil durum erzaklarıyla açıkta gecelemek Hinata ve yoldaşlarını epey yıpratmıştı.
On gün sonra Blumund’a vardıklarında, güçlerinin endişe verici bir kısmını tüketmişlerdi. Bir değişiklik yapıp geceyi kapalı bir mekânda geçirmenin vaktinin geldiğine karar verdiler.

“Bu kasaba kesinlikle değişmiş,” dedi Arnaud, beşi de kendilerine birer oda kiralayıp yemek salonunda toplandıktan sonra.
Hinata da aynı fikirdeydi. Litus raporunda bundan bahsetmişti fakat kendi gözleriyle görmek, aradaki farkı fazlasıyla bariz kılıyordu.
Üstlerini değiştirip biraz dinlendikten sonra kasabayı keşfe çıkmaya karar verdiler. Kış havasına rağmen pazarlar insanla dolup taşıyordu ve her türden tuhaf, alışılmadık mallar tezgâhlardaydı. Hinata’nın bir görev vesilesiyle buraya en son geldiğinde hissettiği o geri kalmış taşra havası artık epey silinmişti.
“İnsanları gördünüz mü? Buralardaki kıyafet çeşitliliği artık çok daha fazla. Bazılarının üzerinde normalde sadece Englesia’da görebileceğiniz türden fiyakalı kıyafetler vardı.”
“Evet, bir de şu silahlar ve zırhlar var… Sanırım bazılarının kökeni canavarlara dayanıyor. Piyasada gerçekten yüksek kaliteli eşyalar dönüyor.”
Arnaud ve Bacchus gözlerine inanmakta zorlanıyordu. Hinata bunun nedenini anlayabiliyordu. Paladinler olarak sahip oldukları standartlarda değildi elbette ama gördükleri her şey böylesi küçük bir ülke için neredeyse fazla lükstü. Bir de şu tüccar tezgâhları vardı! Birçok dükkânın kış sezonunda kapandığı bir dünyada, gördükleri bu sayı son derece nadir bir durumdu. Eğer açıklarsa bu, etrafta müşterilerin olduğu anlamına geliyordu; bu da kışın ortasında bile bu ücra kasabanın çok sayıda tüccar ve maceracıyı ağırladığı manasına geliyordu.
“Bunda Tempest’ın parmağı olabilir mi?” Fritz sordu, bir yandan da Hinata’nın tepkisini ölçerek. Bütün bu kalkınma, Tempest ile ticari ilişkilerin başlamasının ardından gelmiş olmalıydı. Aklına gelen tek sebep buydu. Bu aynı zamanda bu kasabadaki pek çok insanın Luminizm öğretilerini yalnızca görmezden gelmekle kalmayıp, açıkça hiçe saydığı anlamına da geliyordu.
“Tüm bu refah,” diye fısıldadı Litus, açıkça şok olmuş bir hâlde, “bir İblis Kralı ile iş yaparak mı kazanıldı?”
Hinata, içten içe ona hak vermek zorundaydı. Bu normal değildi. Yine de onun için; kendisiyle aynı topraklardan gelen Rimuru gibi biri için bu belki de hiç de tuhaf bir şey değildi.
Örneğin, bu yemek salonunun duvarındaki menü gibi.
“Karar verdiniz mi?” diye sordu çekici bir garson kız.
Hinata hazırdı.
“Ben bir ramen rica edeyim.”
“Ramen mi! Son zamanlarda epey rağbet görüyor. Miso, shoyu ve tonkotsu çeşitlerimiz var; hepsi de hafif ya da koyu et suyu seçenekleriyle sunuluyor. Bir tercihiniz var mı?”
Toplamda altı çeşit. Bu bir yanlış anlaşılma falan değildi. Ramen burada kesinlikle onun aşina olduğu yemeği ifade ediyordu.
“Koyu kıvamlı tonkotsu olsun, lütfen. Yanına da bir porsiyon gyoza ve pilav alayım.”
“Harika! Buraya ilk gelişinizse eğer, yemekten kesinlikle iyi anlıyorsunuz hanımefendi. Ya siz beyler?”
Yoldaşları, Hinata’nın tereddüt etmeden sipariş vermesini hayretle izledi.
“Şey… Aynısından.”
“B-ben de aynısından…”
“Ben de.”
“Ben de aynısını alayım.”
Hiçbiri söylenenlerin ne olduğu hakkında en ufak bir fikre sahip değildi, bu yüzden sadece komutanlarının izinden gittiler.
“Leydi Hinata, bize bu… ramenin ne olduğunu söyler misiniz?”
“Biliyorsunuz, değil mi?”
“Evet. Şey… Sizin yemeniz biraz zor olabilir gerçi.”
“““Ne?!”””
Masada bir anda gergin bir hava esti.
“Endişelenmeyin. Düzgünce yiyebilmeniz için sadece biraz pratik yapmanız gerekeceğini düşünüyorum.”
Hinata sadece yemek çubukları konusunda endişeliydi. Arnaud ve diğer yoldaşları onları nasıl kullanacağını biliyor muydu ki? Hatta Lubelius’ta bunu bilen tek bir kişi var mıydı? Arkadaşları ise o sırada Hinata’nın kendilerine maymun beyni ayarında bir şey sipariş ettirdiğinden korkmaya başlamıştı.
Kısa bir bekleyişin ardından kâseler geldi. Şüphesiz ramendi bu; Hinata için nostaljik bir manzara, masanın geri kalanı içinse tamamen yabancı bir görüntüydü.
Çorbaya girmesini engellemek için tek eliyle saçlarını geriye atan Hinata, bir çift tek kullanımlık yemek çubuğunu alıp birbirinden ayırdı.
Birbirinden ayırılan türden hem de… Bütün dikkatlerini buna mı vermişlerdi yani?
Tempest gerçekten de yemek çubuklarını bu kadar çabuk popülerleştirip komşu ülkelere kadar yayılmasını sağlamış olabilir miydi? Bu durum onu biraz tedirgin etse de önündeki tüten ramen dikkatini dağıttı.
Dizili kaşıklardan bir renge ramen kaşığı alıp çorbanın tadına bakmadan önce ellerini birleştirip kısa bir şükran duruşuna geçti. Kesinlikle tonkotsu domuz kemiği suyuydu, üstelik koyu kıvamlısından. Dashi çorba harcını nereden buldukları hakkında hiçbir fikri yoktu ama hatırladığı o yoğun ve lezzetli tadı kusursuzca yeniden yaratmıştı.
Ardından biraz erişte alıp ağzına götürdü… ve neredeyse yarısını geri tükürdü.
“İyi misiniz?!”
Arnaud ayağa fırladı. “Zehirli miydi yoksa, Leydi Hinata?!”
“Sessiz olun. Sadece sakinleşin ve yiyin.”
Hinata eriştelerden yeniden biraz aldı; bu kez onları kaşığına koyup önce biraz üfledi. Yemeğin bu sıcaklıkta servis edilmesine alışkın değildi. Her zamanki soğuk tavrı düşünüldüğünde bu hâli neredeyse sevimliydi fakat ağzındaki eriştelere öyle odaklanmıştı ki bunu umursayacak durumda değildi.
Kıvamı yerindeydi. Tadı harikaydı. Lezzetli et suyu eriştelerin içine iyice işlemişti. Kusursuzdu. Bu lezzeti bir daha asla tadabileceğini düşünmemişti ama tam anlamıyla kusursuz bir şekilde yeniden yapılmıştı.
Hinata sessizce yemeğine odaklanırken Arnaud ve diğerleri pürdikkat onun her hareketini izliyordu. Çok geçmeden onlar da Hinata’yı taklit etmeye çalıştılar.
“… Ah! Çok sıcak!”
“Mmmm! Vay canına, bu da ne böyle?!”
“Çorbası da harika!”
“İnanılmaz! Daha önce hiç böyle bir şey yememiştim…”
Yemek çubuklarıyla ramen yemeye çalışırken adeta cebelleşiyorlardı fakat tepkileri Hinata’nın beklediğinden bambaşkaydı. Beslenmeleri sert ekmek, tuzlu çorba ve taze salata gibi temel gıdalardan ibaret olan bu insanlar için ramen, yepyeni bir lezzet evreninin kapılarını aralamıştı. Damak zevkleri için tam bir devrimdi.
Hele şu pilava bakın! Sırf Hinata söyledi diye sipariş ettikleri bu pilav. Çiğnedikçe ağızda daha da tatlanan ve mideyi en doyurucu şekilde dolduran bu pilav, ramenin yanına kusursuz bir eşlikçi olmuştu. Ya o gyoza… Ah, o gyoza yok mu! Isırdığınız anda harcı ağzınıza yayılıyor, enfes kokusu ta genzinize kadar ulaşıyordu. Çok çeşitli malzemelerin sunduğu ve pilavla enfes bir uyum içinde sergilenen bir lezzet senfonisiydi.
“Bu çok lezzetli!” Arnaud neredeyse haykırarak söyledi. “İnanamıyorum!”
Son on günün taşınabilir erzaklarıyla kıyaslandığında burası adeta cennetti. Çok geçmeden ortada sadece tek bir gyoza mantısı kaldı. Fritz’in yemek çubukları ona doğru süzülmeye başlamıştı ki… Hinata’nın çubukları kuru bir sesle onu savuşturdu.
“O benim avım, Fritz. Onu en sona saklamak istiyordum. Hırsızlık yok.”
Fritz’in sırtından aşağı bir ürperti indi. Hinata fazlasıyla ciddiydi.
“Ö-özür dilerim, Leydi Hinata. O kadar lezzetliydi ki kendime engel olamadım…”
“Bir tabak daha sipariş edebilirdiniz,” diye karşılık verdi dehşete düşen Hinata—ve tam o anda, dört yoldaşı da aynı anda garsona seslenmeye başladı. Fakat tam o sırada bir felaket vuku buldu.
“Ah, çok üzgünüm beyler ama bugünkü stoğumuzun sonuncusuydu o.” Garson kız bu yıkıcı haberi verdi. “Biliyor musunuz, bu ramen aslında yeni bir menümüz. Daha geçen hafta servis etmeye başladık… ve laf aramızda, İblis Kralı’nın akşam yemeği için hararetli talebi üzerine ortaya çıktığını duydum. Bilirsiniz, bu kasabanın önde gelen isimlerinden Sör Mjöllmile adında bir tüccar var; işte bu rameni bizzat İblis Kralı’nın kendisinden satın almış. İnanabiliyor musunuz? Şimdilik pek satılmıyor—biraz pahalı ve yemesi de alışkanlık gerektiriyor—ama bir kez denediniz mi tadına doyamıyorsunuz!”
Garson kızın “laf aramızda” dediği şey, tüm yemek salonundan rahatça duyulabilecek kadar yüksek sesliydi. Bu numara Hinata’yı etkilemişti; kıza, müdavimlere bu şekilde reklam yapması tembihlenmiş olmalıydı. Sadık bir müşteri kitlesi oluşturmak, rameni seri şekilde üretmelerine ve tam teşekküllü bir ürün hâline getirmelerine olanak sağlayacaktı. Salondaki birkaç kişinin merakla kendi masalarına baktığını fark etti. Hinata’nın o kâseyi ustalıkla bitirişini izlemek, muhtemelen onların da canını çektirmişti.
Onlar sohbet ederken Hinata çorbanın kalanını da bitirdi.
“Teşekkürler. Çok lezzetliydi.”
Hinata yemeğin parasını ödeyip ayağa kalktı. Bunu gören yoldaşları da aceleyle çorbalarının kalanını höpürdeterek içmeye koyuldular.
“Acele etmeyin. Ben sadece odama dönüyorum. Ayrıca benden size bir tavsiye: Çorbanın hepsini içerseniz kilo alırsınız.”
Yemeyi bırakan tek kişi Litus oldu.
“Ha? Ama… Siz bitirdiniz…?”
“Ben doğuştan zayıfım.”
Ve bu uyarının ardından ayrıldı. Litus’un arkasından fırlattığı öfkeli bakışları hissedebiliyordu fakat dönüp bakamayacak kadar mutlu ve uykuluydu.


“Gidelim.”
Ertesi sabah grup, iyice dinlenip enerjisini toplamış halde yeniden yola koyuldu. Buna fazlasıyla ihtiyaçları olacaktı; zira Jura Ormanı’nın tehlikeli yollarında ilerlemek ciddi bir irade gerektiriyordu.
Hinata onlarla birlikte yola çıkarken yüzü gülüyordu fakat bu hevesin uçup gitmesi uzun sürmedi.
“Bu da neyin nesi böyle?”
“Burası o kadar rahat ki neredeyse canımı sıkacak.”
“Aynen, şu ana yola bir baksanıza! Englesia başkentinin sokakları kadar düzgün döşenmiş. Bu tam bir delilik!”
Gruptaki herkesin şaşkınlığı anlaşılırdı. Yol taşla döşenmişti ve üzerinde tek bir su birikintisi bile yoktu. Virajlara hafif bir eğim dahi verilmiş, her iki tarafına da su tahliye kanalları kazılmıştı. Kış havası yolu hiç dondurmamıştı; bu da olabilecek en rahat yolculuğu sağlıyordu.
“Yakınlarda tek bir canavar bile olduğunu sanmıyorum. Açık ormanda da pek yoktu gerçi…”
Keşfedilmemiş ormana kısa bir keşif gezisi yapmış olan Litus, hayrete düşmekten kendini alamadı. Haklıydı; tüm ana yol boyunca konuşlandırılan bariyerin işleyişine tanık olmak şaşkınlık vericiydi. Bariyeri beslemek için yaklaşık her altı milde bir büyü cihazları yerleştirilmişti ve bu da civardaki canavarların yola girmesini engelliyordu. Bu durum yolculuğu fazlasıyla güvenli kılıyordu ve ilerledikçe yoldan geçen tüccarların sayısı da artıyordu. Şu an Blumund’a bu denli can verenler de şüphesiz bu tüccarlar olmalıydı.
“Böyle bir yol inşa etmek için bunca zaman ve emek harcadılarsa, ilerideki canavarların anavatanında bizi neyin beklediğini gerçekten merak ediyorum.”
Arnaud’ya kimse cevap vermedi. Yalnızca herkesin aklından geçenleri dile getirmişti ve hepsi de en az onun kadar bir cevap istiyordu.
“O tüccar, bu ana yolda at üstünde gayet rahat ilerlenebileceğini söylemişti. Haklıymış.”
“Evet. Ormanda atlarımızın başımıza dert olacağını sanmıştım ama görünüşe göre endişelenecek hiçbir şey yokmuş.”
Hinata, Rimuru’nun ormanda yürüttüğü büyük çaplı inşaat projesine dair raporlar almıştı. Ne var ki bunu kendi gözleriyle görünce şaşkınlığını gizlemekte zorlanıyordu. Yıllardır insanlar için bu denli tekinsiz olan Jura Ormanı, artık adeta bir şehir parkı kadar erişilebilirdi.
Böylece grup bir süre daha ilerledi; ta ki ileride kurtlara binen bir grup hobgoblin görene dek.
“Bizi fark ettiler mi?!”
Hinata sakince, “Bekleyin,” dedi. “Sanmıyorum.”
Haklıydı. Gülüşme sesleri duyabiliyorlardı. Hobgoblinler sadece kendi aralarında sohbet ediyor gibiydi. Yol dümdüz uzandığı için Hinata’nın grubunu fark etmişlerdi fakat sadece el sallayıp dostça yaklaştılar.
“Merhaba! Sizi buralarda daha önce görmemiştik. Tüccara da benzemiyorsunuz; maceracı mısınız yoksa?”
“Aşağı yukarı öyle, evet.”
“Ah, ne âlâ! Görevinizde başarılar dilerim. Şimdi, bir sorun yaşamayacağınıza eminim ama sizi uyarmam gereken birkaç husus var.”
Hobgoblin ses tonunu değiştirdi ve ana yolda tüm yolcuların uyması gereken kuralları sıraladı:
Çöp atmak yasaktır.
Ana yolda dövüşmek yasaktır.
Gece konaklarken ana yol üzerindeki her altı milde bir bulunan çeşmelerden yararlanın.
Ekstra güvenlik için ana yoldaki her on iki milde bir yer alan devriye karakollarını kullanın.
Bütçeniz elveriyorsa her yirmi beş milde bir hanlar bulunmaktadır.
Zor durumda birini görürseniz en yakın devriye karakoluna bildirin.
…ve benzeri kurallar.
“Ayrıca her altı milde bir parlayan bir taş kitabe göreceksiniz, lütfen onlara dokunmayın. Onlara zarar vermenin ağır cezaları vardır.”
Bariyerlerin çalışmasını sağlayan şeyin bu parlayan taşlar olduğunu açıkladı. Yolu oluşturan kaldırım taşları arasındaki bu küçük parlak noktalar, karanlık gecelerde yolcuların yollarını bulmalarına da yardımcı oluyordu.
Neticede kurallar öylesine ayrıntılıydı ki grup, bunların canavarlar tarafından koyulup uygulandığına inanmakta güçlük çekiyordu.
“Anlaşıldı. Bilgilendirdiğiniz için teşekkürler.”
“Rica ederim, ne demek! Yol boyunca bizim gibi devriye gezenleri göreceksiniz; bir sıkıntı yaşarsanız herhangi birimize haber verin.”
Hobgoblin güvenlik birimi, arkalarında afallamış bir Hinata bırakarak hızla yollarına devam etti.
“Şey, Leydi Hinata…”
“Durun. Bir süre sessiz kalabilir misiniz? Bir şeyler düşünmem gerek.”
Arnaud ve diğerleri ona itaat etti. Grup, sonraki bir saat boyunca sessizlik içinde ilerledi; ta ki hobgoblinin tam da tarif ettiği mil işaretinde bulunan bir çeşmeye rastlayana kadar. Ana yol boyunca her bir milde yer alan bu işaretler, Rimuru’nun (başkentin) batı girişindeki sıfırdan başlıyor ve oradan ileriye doğru artıyordu. Her biri; en yakın su kaynağına, devriye karakoluna ve hana ne kadar mesafe kaldığına dair hızlı bir kılavuzluk sunuyordu.
Bunları Japonya’daki otoyol yolculuklarından tanıyan Hinata, zor anlarda bu işaretlerin ne denli kıymetli olduğunu hemen anladı. Yardıma ihtiyaç duyulduğunda, yola devam mı edileceği yoksa geri mi dönüleceği konusunda derhal bir yönlendirme sağlıyordu. Bu durum, ana yolun tasarımcılarının yolcu güvenliğine ne kadar çok önem verdiğini açıkça gösteriyordu.
Bu arada, “mil”in bu dünyada aslında bir ölçü birimi olarak var olmadığını, ancak Rimuru’nun bunu umursamayıp sadece aşina olduğu bir sistemi kullandığını belirtmekte fayda vardı. Hanlar, ortalama bir insanın saatte üç milden biraz fazla yürüyebileceği ve bunu günde sekiz saat boyunca rahatça sürdürebileceği varsayımına dayanılarak her 25 milde bir yerleştirilmişti. Tüccar arabaları da yetişkin bir insanın yürüyüş hızıyla hemen hemen aynı hızda ilerliyordu; bu yüzden çok fazla acele edilmediği sürece, her gece dinlenecek bir han ayarlamak oldukça kolaydı.
Belli ki birileri bunu tasarlamak için epey kafa yormuştu. Artık şüpheye yer yoktu. Rimuru besbelli insan ırkıyla etkileşime girmeyi canıgönülden arzuluyordu.
Blumund’dan sonraki yolculuk, öncesine kıyasla çok daha rahat geçti. Grubun vardığı çeşme tam da buydu; herkesin ücretsizce faydalanabileceği temiz bir içme suyu kaynağı. Bu durum, gözlerine neredeyse baş döndürücü bir manzara gibi görünüyordu. Modern Dünya’ya özgü ücretsiz su konseptinin bu denli tehlikeli bir ormana uyarlandığını görmek, gruptakilerin çoğuna Rimuru’nun tam olarak ne düşündüğünü sorgulatmıştı.
Bu çeşmelerin yanında yemek pişirme ocakları, çadır kuracaklar için temizlenmiş çimenlik alanlar, biçilmiş kütüklerden yapılma banklar ve yağmurdan sığınacak üstü kapalı sundurmalar bulunuyordu. Tıpkı herhangi bir otoyol kenarında rastlanabilecek türden bir kamp alanıydı.
Bunlar ve diğer her şey sayesinde, bir zamanlar dünyanın geri kalanı tarafından girilmez kutsal bir mabet olarak görülen Jura Ormanı, artık neredeyse herkes için huzurlu ve erişilebilir bir yer hâline gelmişti. Oysa burası her türden dehşet verici canavarla kaynaması gereken bir ormandı; B derecesi veya altındaki bir maceracıysanız tek bir yanlış adımın ölümle sonuçlanabileceği türden bir yerdi.
Burası insanoğlunun hâkimiyet alanı değildi. Canavarlar için bir cennet bahçesiydi. Ve burayı herkesin kullanımına açık olacak seviyede geliştirmek… Hinata böyle bir fikri aklının ucundan dahi geçirmemişti. Mesele bunun mümkün olup olmaması değildi; bu yalnızca onun, muhtemelen diğer dünyalı yoldaşı Yuuki Kagurazaka’nın da hayal gücünü aşan bir şeydi. İnsanlığı canavar tehdidinden korumak için bunca çaba sarf etmişlerdi ve o, bunu bu kadar basit mi gösteriyordu?
Şaka yapıyor olmalısın, diye düşündü Hinata içten içe hayıflanarak. Şimdi en azından Yuuki’nin neden bahsettiğini anlıyorum.
Englesia’daki en sevdiği kafelerden birinde Yuuki ile yaptığı bir görüşmeyi hatırladı. İstihbarat paylaşımı için düzenli olarak buluşurlardı ve o sefer konu Rimuru’ya gelmişti. Yuuki’nin dediğine göre Rimuru, canavarlardan oluşan bir ulus kurup geliştirmek konusunda son derece ciddiydi; üstelik bununla da kalmayıp ilişkileri geliştirmek umuduyla Batı Ülkeleri’ne de el uzatıyordu. Kafede tadını çıkardıkları o yeni konyaklı kek mi? Çok çeşitli kaliteli içkilerin üretimine yatırım yapmış olan Rimuru’dan rahatlıkla temin edilebiliyordu.
Hinata diliminden küçük ısırıklar alıp her lokmanın tadını çıkarırken Yuuki gülerek, “Dışarıdaki hiç kimseye benzemiyor,” demişti. “Sanki her şeyi tek başına başarıyor ve bunu çok kolaymış gibi gösteriyor, anlıyor musun? Üstelik geleceği benden çok daha net öngörebiliyor. Sanırım bu kek gibi küçük lezzetleri bu dünyaya kazandırmak için bu kadar çaba sarf etmesinin sebebi de bu.”
Onunla düşmanlık kurmanın akıl kârı olmayacağı konusunda onu uyarmıştı; bu da Özgür Birlik’in onun tarafında yer aldığına işaret ediyordu. O zamanlar Hinata buna yorum yapmadan geçiştirmişti. Fakat şimdi:
Haklıymış, diye düşündü, yakınındaki çeşmeden minnetle yararlanan birkaç tüccarı izlerken. Gerçekten “her şeyi yapabiliyor” olmasaydı, bu tür küçük şeylere asla odaklanamazdı.
Çeşmeden ayrıldıktan iki saat sonra, bu ana yol boyunca inşa edilmiş yedi hanın sonuncusunu gördüler. Hinata’nın grubu geceyi burada geçirmeye karar verdi ve çok geçmeden yemek salonuna yerleştiler.
Masaya oturduklarında, “Pekâlâ,” dedi Hinata. “Görüşlerinizi duymak istiyorum. Bugün gördüklerimiz hakkında ne düşünüyorsunuz?”
Diğerlerini temsilen ilk sözü Arnaud aldı. “Eğer… dürüst olmama izin verirseniz, Leydi Hinata?”
“Devam et. Duymak istediğim şey tam olarak bu.”
“Yalnızca bu ana yola bakarak bile İblis Kralı Rimuru’nun inanılmaz derecede yetenekli bir lider olduğunu düşünüyorum. Devriyelerinin bu yola sağladığı güvenlik hissi her türlü yolcuyu kendine çekiyor olmalı. Falmuth üzerinden geçen güzergâhtaki işletmeler için pek bir gelecek göremiyorum.”
Bacchus gür bir sesle, “Kesinlikle,” diye araya girdi. “Dışarıdaki tek tehdit canavarlar değil. Tüccarları hedef alan haydutlar var; hastalık var; sakatlanma ihtimali var; dingiliniz kırılıp yolda mahsur kalabilirsiniz. Böyle şeyler sık yaşanır ve ana yol boyunca daha fazla insanın bulunması, yolcuların endişelenmesini engellemek için biçilmiş kaftan.”
“Doğru,” diye yanıtladı Litus. “İhtiyaç duyduğunda yardım bulabileceğini bildiğin bir yerde olmak insanı gerçekten rahatlatıyor.”
Fritz de ekledi: “Üstelik artık özel bir koruma birliği kiralamak zorunda kalmadığınız için tasarruf da edebiliyorsunuz. Sırf bu bile… büyük bir şey.”
Rimuru’ya yönelik övgüler dört bir yandan yağıyordu.
“Görünüşe göre etrafta gördüğünüz birçok barondan çok daha fazla hükümranlığına adanmış durumda. Unvanı iblis kralı olabilir ama eğer öyleyse bile fazlasıyla hayırsever biri.”
“Aynen. Ondan öğrenebileceğimiz çok şey var. Lubelius’taki liderlerimizin uygulamasının tavsiye edileceği birkaç şey de dâhil.”
“İlahi düşman ilanının asla çıkmamış olmasına cidden seviniyorum.”
“Şimdi tek yapmamız gereken, özrünüzü kabul edip etmeyeceğini görmek, Leydi Hinata.”
Hinata başıyla onayladı. “Elimden geldiğince samimi olmam gerekecek. Eğer benimle hâlâ düello yapmak istiyorsa kabul etmek zorunda kalacağım ama…”
Fakat aklında şüpheler vardı. Bu noktada neden bir düello istesin ki? Hinata’yı affetsin ya da affetmesin, meseleyi çözmek için neden bir dövüşe daha gerek duyulduğunu anlayamıyordu. Rimuru, yeni kazandığı iblis kralı gücünü bu şekilde sergileyecek türden birine hiç benzemiyordu.
Aklındaki bu şüphelere rağmen Hinata’nın yolculuğu hız kesmeden devam etti. Yedinci günde de bir handa konakladılar; burası Englesia’da bulabileceğiniz herhangi bir han kadar süslü ve lükstü. Hatta içinde uzun bir yolculuğun ardından keyif çatmak için mükemmel, devasa bir halk hamamı bile vardı.
Üstelik bu hanlarda çalışanlar arasında Blumund’dan işe alınmış en az birkaç insan mutlaka bulunuyordu. Hizmet karşılığında para almak canavar personel için görünüşe göre hâlâ yeni bir kavramdı; bu yüzden grup sık sık iş başında rehberlik eden bir insan çalışan görüyordu. Bu bir bakıma türler arası ideal bir ilişkiydi ve Hinata’ya Luminizm öğretilerini yeniden gözden geçirme ihtiyacını hissettirmek için fazlasıyla yeterliydi.
Ertesi gün başkent Rimuru’ya varacaklardı; ve beraberinde bizzat iblis kralı ile yüzleşeceklerdi.
Umarım bunu kılıçlar yerine kelimelerle çözebiliriz…
Bencilce bir düşünce olduğunu biliyordu fakat Hinata bunu tüm kalbiyle diliyordu… her ne kadar birbirine dolanmış devasa bir kötü niyet ağı bunu engellemek için entrikalar çeviriyor olsa da.

Souei’nin ekibinden gelen son rapora göre, yavaş ama istikrarlı adımlarla ilerleyen Hinata’nın bu akşam varması bekleniyordu. İşleri hızlandırmak adına ışınlanma veya diğer büyü yöntemlerine hiç başvurmadan, bu yolculukta tam iki hafta harcamıştı.
“Teşekkürler. Bu tarz istihbaratları erkenden almak hayati önem taşıyor. Aynen böyle devam edin.”
Souei övgümü sakince kabul ederek, “Önemli bir şey değil,” dedi. “Gayretlerimizi iki katına çıkaracağız.”
O tam anlamıyla bir gölgeydi. Ciddiyim. Üstelik onun kadar yakışıklı biri bunu başarınca, insan kıskanamıyordu bile. Harika görünüyordu.
Yine de belirtmeliyim ki Hinata’nın kaldığı ilk handan acil durum raporu getirdiğinde, “işini erkenden bitirmek adına” onu zehirlemeyi önermişti. Bu fikri yüzünden onu biraz paylamak zorunda kalmıştım. Ne kadar tetikte kalmamız gerekse de bana hâlâ Hinata’nın savaşmak için değil, konuşmak için buraya geldiği hissi hâkimdi. Yol boyunca hiç acele etmeden her handa konaklaması, bana fazlasıyla cüretkâr geliyordu.
“Bu bir şaşırtmaca olabilir mi?” diye öne sürdü Benimaru. Bir şaşırtmaca mı? O ayrı birlik sürpriz bir saldırı başlatırken dikkatleri kasten üzerine mi çekiyordu? Mümkündü, sanırım. Karşımızdaki Hinata’ydı sonuçta. O taş kalbiyle, zafere ulaşmak için her yolu mubah göreceğinden emindim.
“Diğer yüz kutsal şövalye ne yapıyor?”
“Eski yol boyunca gizlenmeye devam ediyorlar, efendim. Tam yola çıktıkları anda onları tespit etmemiş olsaydık, varlıklarını fark edebilir miydik emin değilim.”
Bu adamlar ise tam anlamıyla askeri teyakkuz halindeydi. Hinata giderek daha çok bir yem gibi görünmeye başlıyordu. Yine de her halükarda gardımızı düşüremezdik. Shion birliğini çoktan konuşlandırmıştı; bu kutsal şövalyeler herhangi bir hamle yaparsa olaylar hızla patlak verecekti.
“Hinata’nın gücü göz önüne alındığında, yem olarak görev yapması hiç de garip olmazdı. Onunla baş edebilecek tek kişi benim; şu an bile Benimaru, muhtemelen senin boyunu aşardı. Bir tahminde bulunacak olursam, hepimizi bir arada alt edebileceğini düşündüğüne bahse girerim.”
“Heh. Sizi tanıdıktan sonra bile böyle bir saçmalığa inanması cidden büyük bir özgüven. Buna ancak ahmaklık diyebilirim,” dedi Souei hafif bir tebessümle; her ne kadar bana göre asıl ahmakça olan bu iddiaya kapılmaktı.
Ama kim bilir? O beni sadece yükselişimden önceki halimle tanıyordu ama ben onun ne kadar yetenekli olduğunu çok iyi biliyordum. Geriye dönüp baktığımda, o zamanlar beni ne kadar hafife aldığı apaçık ortadaydı.
“O halde kutsal şövalyelerin dağılmasına izin vermesek iyi olur,” dedi Benimaru. “Eğer bir Kutsal Alan kurarlarsa, bu bizi son derece dezavantajlı duruma düşürür.”
Souei başıyla onayladı. “Doğru. Eğer öyleyse, sahadaki Shion ile iletişime geçmeli ve onları olabildiğince çabuk bertaraf etmesini sağlamalıyız…”
Sözünü yarıda kesti ve ardından duymak istemediğim o tek şeyi söyledi:
“Efendi Rimuru, hareketlilik tespit ediyoruz. Şehrin dört bir yanını kuşatacak şekilde yayılmaya çalıştılar ancak Shion yollarını kesti. Raporlara göre çatışma başlamış durumda.”
Demek Hinata savaşmayı seçti. Eh, ne yapalım. Bana düşman olmak istiyorsa, buna göre de bir planım var.

Hanı geride bırakan Hinata ve yoldaşları, önlerindeki günün yolculuğu için hazırlandı. Muhtemelen o akşam başkent Rimuru’ya varacaklardı ve gerginlik herkesin yüzünden okunuyordu.
“İşte geldik. Onunla bugün gerçekten görüşüp görüşemeyeceğimizi bilmiyorum ama hazırlıklı olun, tamam mı? Mesele bir kavgayla sonuçlansa bile, ona el sürmenizi istemiyorum.”
“Ama—”
“Bu bir emirdir. İblis kralına düşmanlık beslemenin artık hiçbir anlamı yok. İçeri gireceğim, her şeyin tüm sorumluluğunu üstleneceğim ve sonra meseleyi konuşup tatlıya bağlayacağız—”
Barış arzusunu daha fazla dile getiremeden sözü yarıda kesildi. Büyü yoluyla ona acil bir mesaj iletilmişti.
(… …nihayet bağlandık… Bizi duyuyor musunuz, Leydi Hi…? Üç Savaş Bilgesi… …doğru yolda…)
Mesaj kesik kesik geliyordu fakat durumun aciliyeti de gönderenin kimliği—Kardinal Nicolaus Speltus—de gayet açıktı. Bir şey iletişimi engelliyor olmalıydı.
Hinata bir mesajla karşılık vermeye çalıştı: (Ne var? Ne oldu?) fakat iletimin fazla uzaklaşamadan havada dağılıp gittiğini hissedebiliyordu.
(Yedi Gün’e dikkat edin…)
Ve bu son mesajla birlikte Nicolaus’un varlığı kayboldu. Bir şeyler olmuş olmalıydı, Hinata bunu fark etmişti.
Nihayet başarmadan önce bana defalarca mesaj göndermeye mi çalışıyordu? Belki de her ne olduysa, çok daha önce yaşanmıştı. Ama Üç Savaş Bilgesi de mi olaya dâhil oluyordu…? Bir dakika, yoksa Falmuth’taki kargaşanın bir parçası onlar mıydı?!
Hinata’nın yüzündeki kan çekildi ve bu kez Kutsal İmparator Louis’yi hedef alan başka bir büyü iletimi hazırladı.
(Ne oldu? Kullandığın büyü pek bir özensiz şekillenmiş. Seni telaşlandıran bir şey mi oldu?)
İmparatorun sesi her zamanki gibi sakindi. Bu durum Hinata’yı biraz rahatlattı.
(Evet. Açıklayacak vakit yok. Doğrudan soracağım: Üç Savaş Bilgesi’nin harekete geçmesini sen mi emrettin?)
(Ne? Ben öyle bir şey yapmadım. Harekete mi geçmişler?)
(Evet, insan uluslarına birdenbire ilgi duyacağını sanmıyordum zaten. Luminus’un emirleri doğrultusunda onları hazırda bekletiyordum ve kendi başlarına buyruk hareket edecek türden insanlar da değiller. Bir şeyler dönüyor.)
Louis’nin hayattaki başlıca ilgi odakları Luminus ve Nightgarden şehriydi. Lubelius’ta asıl kararları Hinata’nın almasının sebebi de buydu. Savaş Bilgeleri hoşnutsuzluklarını dile getirmekten çekinmezdi ancak Hinata’nın emirlerine her zaman uyarlardı. Tam da bu zamanda ona itaatsizlik etmeyi seçeceklerini hayal etmek güçtü.
Yani evet, kesinlikle bir şeyler olmuş olmalıydı. Ya da birisi Savaş Bilgeleri’ni kandırıp yanlış yönlendiriyordu.
Yedi Gün mü…?
İçindeki o kötü hissin doğruluğundan artık emindi. Derhal geri dönmeye karar verdi. Ufak bir nakil büyüsü, kaybedilen zamanı telafi etmeye yardımcı olurdu. Rimuru’ya karşı olası bir savaşa tamamen dinç ve hazır olmak istiyordu fakat şu an bunun için sızlanmanın sırası değildi.
Ne var ki zaman çoktan aleyhine işlemeye başlamıştı.
(Evet, öyle görünüyor. Hemen—)
Louis ile olan bağı koparken kafasında boğuk bir sancı zonkladı. Etrafını kaplayan bir tür güç alanı, büyü yapılmasını engelliyordu. Tam o sırada, çok da uzakta olmayan ve havayı bile titreştiren büyük bir çatışmanın patlak verdiğini hissedebiliyordu.
“Ne…?! Bu… Renard mı?!”
Hinata’yı gözleyen Arnaud, yaşanan bu ani gelişmeler karşısında şaşkınlığını hemen dile getirdi.
“Gidiyoruz!”
Olaylar hızla gelişiyordu—üstelik hiç de iyi bir yöne doğru değil. Henüz Rimuru ile karşılaşmamıştı bile ve durum hızla kontrolden çıkıyordu. Savaş alanına doğru tüm gücüyle koşarken zihnini derin bir huzursuzluk kaplamıştı.

Hinata’nın biriyle irtibat kurduğunu öğrenince sinyalini engellemeye karar verdim. Bunu yaptığım anda, gelen rapora göre tüm hızıyla savaş alanına doğru koşmaya başlamıştı. Bu hamle, her ne tezgâhlıyorsa daha başındayken kökünü kurutacaktı.
Fakat artık her şey kesinleşmişti.
“Demek bu Hinata’nın başının altından çıktı, ha?”
Benimaru, “Öyle görünüyor,” diye yanıt verdi. “Fark edildiğini anlar anlamaz anında taktik değiştirmesi…” “…her zamanki gibi kurnazca.”
“Pekâlâ, plana sadık kalalım. Hinata ile bu meseleyi baş başa halledeceğiz.”
“Anlaşıldı! Kimsenin araya girmesine izin vermeyeceğim.”
“Güzel. Paladinleri uzakta tutun. Harekete geçiyoruz!”
“““Emredersiniz!”””
Benimaru’ya güven veren kısa bir baş onayı verip insan formuma büründüm.
“Bol şanslar!”
Hepimiz—Benimaru, Souei, Alvis, Sufia ve ben—yola koyulurken Shuna arkamızdan el salladı. Kendimi hazırlayıp Mekân Hâkimiyeti’ni kullandım ve Hinata oraya varmadan önce Shion’un bulunduğu noktaya ışınlandım. Orada tek başına direnmesini takdir etsem de bir grup Haçlı’ya karşı Yeniden Doğanlar Takımı oldukça çetin bir mücadele vermek zorunda kalacaktı…
…ya da ben öyle sanıyordum; gerçi bazen tahminlerimde fena halde yanılırım.
Neler döndüğüne dair hiçbir fikrim yoktu. Aklımı kaçırdığımı sandım. Bu nasıl olabilmişti?! Karşımdaki manzara karşısında tamamen nutkum tutulmuştu.
Ne mi görüyordum? Kollarını önünde kavuşturmuş, Yeniden Doğanlar Takımı’na emirler yağdıran Shion’du gördüğüm. Buraya kadar bir sorun yoktu—bu zaten planın bir parçasıydı. Asıl mesele, savaşma tarzlarındaydı. İyi anlamda, tamamen beklenmedik bir durumdu.
“Bu da neyin nesi…?! Saldırılarımız bunlara işlemiyor!”
“Bunlar hortlak falan da değil! Ne demek oluyor bu?!”
Paladinlerin ses tonu da en az benim kadar şaşkındı. O soruyu soran paladin hiçbir zaman bir yanıt alamayacaktı; zira Yeniden Doğanlar’dan biri hızlı bir hançer darbesiyle onu yere serivermişti. Bu Yeniden Doğan, saldırıyı yapabilmek için kendi bedenini yem olarak kullanmış, ölümsüzlüğünün avantajını inanılmaz bir ustalıkla sergilemişti.
Fakat bunun uzun sürmeyeceğini biliyordum. Paladinler çok geçmeden toparlanacak ve ardından tek taraflı bir kıyıma dönüşecekti… …ya da ben öyle sanmıştım.
Bir kez daha bütün tahminlerim altüst oldu. Üç dakika bile geçmeden düşmanlarımız neredeyse pes etme noktasına gelmişti.
Düşündüğüm gibi paladinler toparlanmış, hiç zorlanmadan Yeniden Doğanlar Takımı ile aralarındaki mesafeyi kapatmayı başarmıştı. Temel güç farkı göz önüne alındığında, ölümsüzlüğün onları yenilmez kılmaya yetmeyeceğini hesaplamış olmalıydılar. Bu yüzden onları bastırıp kıskaca almaya çalıştılar—fakat işe yaramadı. İstediğin kadar kılıçtan geçir; paladinlerin asla beceremeyeceği şekilde Yeniden Doğanlar anında iyileşiyordu. Yere serilenler, hazırda bekleyen Kurenai Takımı üyeleri tarafından alelacele bağlanarak tamamen saf dışı bırakılıyordu.
“Hi-hi-hi!” …dedi esir alınan paladinlerden biriyle hafifçe alay eden, Yeniden Doğanlar’dan küçük bir çocuk. “Biliyor musun? Bu bıçağın her yerine süper güçlü bir uyku ilacı sürüldü! Sana tek bir çizik attığımız an oyunu biz kazanırız!”
Bütün numarayı öylece açık etmesi pek hoşuma gitmese de neyse, sağlık olsun. Henüz sadece bir çocuktu.
【Bilgi】 Denek Gobwe, denek Gobta’dan yaşça daha büyüktür.
Yok artık. Cidden mi? Yahu, şu canavarları birbirinden ayırt etmekte fena halde zorlanıyorum. Gobta’nın onu ilk gördüğüm zamana kıyasla epey evrimleştiğini biliyordum ama görünüş olarak hâlâ o aynı şapşal surata sahipti. Acaba gelecekte ondan nefes kesici bir dönüşüm falan beklemeli miydim?
Her halükarda, gözlerimin önünde bu ufacık kızın bir paladine akıl verdiğini görmek beni az kalsın güldürecekti. Bu hiç de çetin bir mücadele sayılmazdı. Hatta Yeniden Doğanlar Takımı için işler şu an yokuş aşağı tereyağından kıl çeker gibi akıp gidiyordu. Paladinler yanlarında panzehir getirecek kadar tedbirli davranmadıkları ya da zehre direnecek bir Doğal Yetenek’e sahip olmadıkları sürece bu sinsi saldırıya karşı koymalarının hiçbir yolu yoktu. Elbette bu numara yalnızca bir kez işe yarardı ama doğrusu fazlasıyla etkiliydi.
Yine de bu durum hızla sona yaklaşıyordu. Grupta hâlâ çok sayıda paladin vardı ve bu saatten sonra asla gevşemeyeceklerdi. Böylesine ezici bir kuvvete karşı bu tür hileler kolay kolay sökmezdi—üstelik numaranın nasıl işlediğini gördükten sonra ikinci bir tekrar bekleyemezdik. Zaten Yeniden Doğanlar Takımı’nın o ufak çizikleri atabilmesinin tek sebebi, paladinlerin onları paramparça ettikten sonra gardlarını indirmiş olmalarıydı.
Yine de o ufak çizikler sayesinde düşmanın yarısı başarıyla saf dışı bırakılmıştı ki bu takdir edilmeye fazlasıyla değerdi. Beklentilerin fersah fersah ötesine geçmişlerdi. Şimdi orijinal plana dönüp paladinlere karşı uzun soluklu bir yıpratma savaşı— Hayır, bir kez daha yanıldığım ortaya çıkıyordu.
Shion, önündeki figürlere çenesiyle bir işaret verdi. Bu işaret Gobzo ve Gobwa’yaydı; ikisi önce birbirlerine, ardından şaşkınlık içinde Shion’a baktılar.
“Bizim de katılmamızı mı istiyorsunuz?”
“Siz katılmayacak mısınız yani?!” …diye sordu Gobzo. “Çünkü sadece biz olursak bu adamları yenmek hiç de kolay olmayacak!”
Gobwa, “Hayır,” diye açıkladı, “zaman kazandığımız sürece kazanmasak da sorun olmaz sanırım…”
“Haaa?! Ne pahasına olursa olsun kazanmamız emredildi sanıyordum!”
Toplantı salonunun kapısında nöbet tutan Gobwa, içeride ne konuştuğumuzu biliyordu. Gobzo ise bilmiyordu ve bu haberle neye uğradığını şaşırmıştı. Burada bir şeyler uyuşmuyordu, değil mi?
Gobzo’nun tedirginliğini sezen Gobwa, Shion’a dönüp, “Şey… Strateji toplantımızda beklemede kalmamız kararlaştırılmamış mıydı…?” diye sordu.
Evet. Öyleydi. Ben de bu işte bir gariplik olduğunu düşünmüştüm. Aklımın bana oyun oynamadığını bilmek güzeldi. Fakat Shion buna hiç pabuç bırakmadı. “Siz aptallar neden bahsediyorsunuz?!” …diye kükredi. “Zafer burnumuzun dibinde, görmüyor musunuz?! Daha güçlü bir düşmana karşı zafer kazanmak, bir üst seviyeye tırmanmanın yegâne yoludur! Önünüze altın bir fırsat serilmiş durumda! Bunun için bana teşekkür etmeniz gerekir!”
Ben… …bu sözlere katılıp katılmadığımdan pek emin değildim. Zafer burnumuzun dibindeydi ama düşmanlarımız daha güçlüydü, öyle mi? Biraz çelişkili değil miydi bu? Yine de Gobwa ikna olmuştu; meydan okurcasına gülümserken gözlerinde bir ışıltı belirdi.
“Haklısınız. Evet, çok haklısınız. İzin verin, Kurenai Takımı bu fırsatı değerlendirsin!”
Gobzo ise o sırada…
“Ş-Şey… Bu bir nevi emirleri hiçe saymak falan olmuyor mu?”
Shion’a böyle bir soru sormak büyük cesaret isterdi ama Shion onun lafını hemen ağzına tıkadı. “Sen hâlâ burada mısın?! Ya sana söyleneni yaparsın ya da mutfağımdaki en yeni lezzetlerin denek tahtası olursun. Bunu mu tercih edersin?!”
Bu tehdit Gobzo için fazlasıyla gerçekti. Mantığına yatmış olsun ya da olmasın, doğrudan savaşın ortasına daldı.
Haksız da sayılmazdı hani. Fakat durum epey tuhaftı. Diğer ikisinin olayı getirdiği noktaya bakılırsa, bütün suç Gobzo’nun üzerine kalmıştı. Benimaru’nun savaşçılarından birine yaraşır şekilde Gobwa her daim kavgaya hazırdı; bu da onu ikna etmeyi kolaylaştırmıştı. Gobzo ise o gevşek ağızlı görünüşüne rağmen çok daha dürüst ve dosdoğru bir karakterdi. Ne yazık ki bu huyu, sık sık söylenmemesi gereken şeyleri ağzından kaçırmasına ve durumun kendi aleyhine patlamasına yol açıyordu. Belki bazen bunu hak ediyordu ama hak etse bile bunun asla farkına varamıyordu. Yine de genel olarak halinden memnun göründüğü için araya girmemeyi tercih ettim.
“… Bunun iyi bir fikir olduğundan emin misin, Benimaru?”
Benimaru omuz silkti. “Değilim ama savaşta bazen doğaçlama hareket etmek bir zorunluluktur. Özellikle Shion’un bu konuda keskin bir sezgisi vardır. Böyle emirler vermesinin sebebi, bence zaferin kokusunu almış olması.”
Doğruydu. Kazanamayacaklarını düşündüğüm için daha pasif bir yaklaşım benimseyip onlardan zaman kazanmalarını istemiştim—fakat bu tehdidi hiçbir kayıp vermeden etkisiz hale getirebileceksek ağırdan almaya hiç gerek yoktu.
Dikkatimi yeniden savaş alanına çevirdim.
Olaylar iyiden iyiye kızışmaya başlıyordu. Yeniden Doğanlar Takımı, geriye kalan elli paladinle çarpışıyordu; her bir rakibe iki ekip üyesi düşüyor, Kurenai Takımı’ndan bir savaşçı da onlara destek veriyordu. Topyekûn bir çarpışmada Kurenai güç bakımından paladinlerin gerisinde kalıyordu ancak aradaki fark kapatılamayacak cinsten değildi. Paladinler A derecesindeydi fakat A’nın alt sınırındaydılar; Kurenai Takımı ise sınırı aşmadan A derecesine varılabilecek en yakın noktadaydı. Doğru destekle, ortaya gerçekten de dişe diş bir mücadele çıkabilirdi.
Üstelik Kurenai’nin sahada yedek gücü de vardı; ekipten biri düşecek veya yorulacak olsa anında yerini başkası alıyordu. İhtiyacımız olan tüm iksirlere sahiptik, bu yüzden bu döngü neredeyse sonsuza kadar sürebilirdi.
Alvis hayranlıkla, “Ne muazzam bir güç,” dedi. “Düşünsenize, ülkenize hizmet eden bu ayarda bir başka güç daha var.” Bakışları Kurenai’ye değil, Yeniden Doğanlar’a çevrilmişti—savaşta son derece dayanıklı (ölümsüz de denebilirdi) ve gerektiği kadar savaşmaya hazır bir birlik.
Sufia başını sallayarak, “Aynen öyle,” diye karşılık verdi. “Tam baş belaları. Kafalarını uçurmak bile onları durdurmaya yetmiyor. Bizi bile fena halde terletirlerdi herhalde.”
Yeniden Doğanlar Takımı’na övgüler yağdırıyorlardı ve doğrusu ben bile epey şaşırmıştım. Paladinlerin ise hiçbir destek gücü yoktu. Böyle devam ederse bu işi kotarma şansımız bile olabilirdi.
“Evet, aslında planlarım arasında bu yoktu ama…”
Onlara doğru yarım ağızla başımı salladım.
Shion ise savaşın gidişatını keyifle izlerken dudaklarını yalıyordu. Dilinin ucundaki ıslak parıltı gözüme çarptı. Varlığımızı hissedip bana doğru döndü ve yüzüne kocaman bir sırıtış yerleştirdi. Daha bir saniye önce Gobzo’ya taktığı o dehşet verici maske düşünüldüğünde, bunu hayal etmek gerçekten zordu.
“Plan tıkır tıkır işliyor, Efendi Rimuru!”
“Sen deli misin nesin? Planımız bu değildi ki!”
“Övgünüze mazhar olmak benim için bir onurdur, lordum!”
“Seni övmüyordum ki…”
“Şimdi gitmem gerek!”
Bunu söyledikten sonra ayaklarını yere bastığı gibi beni ardında toz içinde bırakarak bir mermi misali fırlayıp gitti.
“İyi de nereye…?”

Rüzgâr gibiydi; genişlettiği duyularını kullanarak dolambaçlı ağaçların arasından zahmetsizce süzülüyordu. Ormanın içinde hızla ilerlerken elemental ruhlar bedenine nüfuz ediyordu.
Açık bir alana ulaştığında, Hinata beş üst düzey büyü doğumlu ile karşılaştı. Geldiğini fark etmişlerdi ama gözleri çok daha uzak bir noktaya odaklanmıştı. Bakışlarını takip eden Hinata kendi adamlarını, o asil paladinleri, az sonra acı bir hezimete dönüşebilecek bir durumla yüz yüze halde gördü.
Duygularına hâkim olmaya çalışarak acı bir iç çekti. Onu öfkelendiren şey hezimet değildi. Öfkesinin sebebi, işlerin bu kadar çabuk düşmanlığa ve çatışmaya dönüşmesiydi. Savaş bir kez başladığında artık müzakere umudu kalmamıştı. Hinata’nın tarafında ne tür iç entrikalar dönüyor olursa olsun, bu Rimuru’nun sorunu değildi.
Bu sırada Rimuru da orada öylece duruyor, savaşı en az Hinata kadar sakince izliyordu. İkisi de sessizce düşünüyor, rakiplerinin gücünü tartıyordu.
Rimuru’nun yanında dört güçlü büyü doğumlu ile tekinsiz bir aura yayan takım elbiseli bir kadın vardı. Öndeki iki kadın, raporlara bakılırsa Carrion’un eski hizmetkârları olan canavar-insanlardı. Eski Canavar Efendisi’nin Savaşçı Birliği’ne mensup meşhur Üç Canavar Soylusu‘nun parçası olmaları muhtemeldi; sadece duruşları bile sıradan büyü doğumluları kaçırmaya yeterdi.
Ancak onların yanında dizilen diğer iki figür de yabana atılacak cinsten değildi. Canavar-insanların bir tarafında, kızıl saçlı ve iki siyah boynuzlu heybetli bir figür duruyordu. Diğer tarafta ise tek beyaz boynuzlu, mavi saçlı genç biri vardı.
“Üç Canavar Soylusu mu?” Arnaud yetiştiğinde hemen Hinata’ya fısıldadı. “Ve şunlar ogre mi… Yoksa ogre büyücüsü mü?”
Hinata gözlerini onlardan ayırmadı. “Hayır. Onlar oni.”
“Oni mi?”
“Onları duymuştum. Büyü güçleri onları yerel tanrılar seviyesine çıkaran canavarlar. Hatta bazı pagan dinlerinin onlara ilah olarak taptığını okumuştum.”
“Evet. Ogrelerin evrim basamağının bir parçasılar ancak o seviyeye sadece çok azı ulaşabilir. Ama işte buradalar, tam karşımızda. Her birini Özel A dereceli bir tehdit olarak kabul et.”
Burası bir iblis kralı toprağıydı ve onlar davetsiz misafirlerdi. Arnaud ve diğerleri bunun fazlasıyla farkındaydı. Hinata ise Özel A derecesinin bile onları biraz hafife almak olabileceğinden endişeleniyordu. Özellikle o kızıl saçlı olan, müstakbel bir iblis kralından bile daha fazla güce sahip gibi görünüyordu. Eğer çatışmaya girselerdi yanında Arnaud ve en az iki komutan daha olsun isterdi—fakat karşı tarafta dört büyü doğumlu vardı ve buna karşılık toplamda yalnızca dört Haçlı subayı bulunuyordu. Bu bir tesadüf olamazdı; Rimuru sayıları kasten bu şekilde ayarlamış olmalıydı.
Ve bir de iblis kralının bizzat kendisi vardı. Varlığı eziciydi, önceki karşılaşmalarındakiyle uzaktan yakından alakası yoktu.
“Seninle ben dövüşeceğim. Sen ve ben, teke tek bir düello.”
Bu sözler Hinata’nın zihninde yeniden yankılandı.
Evet… Doğru ya. Benimle düello yapmak istemiştin, değil mi? Kimsenin araya girmesini istemediğin için miydi?
Eğer iş o noktaya geldiyse, en azından kendi canını almasını ve askerlerini bağışlamasını istiyordu. Hayır— Rimuru’nun kazanmasını, hem de ezici bir şekilde kazanmasını, ardından da özrünü kabul etmesini istiyordu.
Kimseye tek kelime etmeden, içten içe kendini hazırladı.
Takım elbiseli kadın büyü doğumlunun harekete geçtiğini, sarsıcı bir güç dalgası yayarak uzaktaki Renard’a doğru uçtuğunu fark etti. Rimuru oradaydı, onun gidişini izliyordu—ve işi bittiğinde, bakışları son derece ağır bir şekilde Hinata’ya çevrildi.
Göz göze geldiler.

Ah, cidden. Yani gerçekten, tam bir baş belası durum. Yine de her şey tahmin ettiğimiz sınırlar dahilindeydi. Şu ana kadar bir sorun yoktu.
Bu yüzden arkamı döndüm. Hinata nefesi bile kesilmemiş halde, serinkanlı ve kendinden emin bir şekilde orada dikiliyordu. Tıpkı benim gibi, o da savaşı izliyor olmalıydı. Bakışları benimkilerle buluştu. Birkaç an boyunca öylece durup birbirimize dik dik baktık. Sonunda sessizliği ilk bozan ben oldum.
“Eh, Hinata, sonunda yaptın yapacağını. Hatırlatmama gerek yoktur herhalde ama burası benim bölgem. Sınırlarımız içinde askeri bir harekâta giriştiğiniz an, size düşman gözüyle bakmam için fazlasıyla yetti. İyi niyetli biriyimdir ama önce sizin saldırmanıza izin verecek kadar da saf değilim, bilirsin.”
Ki yani, “ilk kim saldırdı” tartışmasına girecek olursak işin aslı biraz daha karmaşıktı. Ama bunun bir önemi yok! Bir Kutsal Alan açmalarına izin verseydik kaybetmemiz kesindi, bu yüzden elbette Shion’u önden gönderecektim. Eğer Hinata bu konuda bana söylenmeye kalkarsa kesinlikle yanlış kapıyı çalıyordu.
“Evet,” diye sakince yanıt verdi Hinata, “o kadarını görebiliyorum. Renard’ın neden emirlere karşı geldiği hakkında benim de hiçbir fikrim yok.”
Yüzsüzlüğün bu kadarına da pes doğrusu.
“Tabii, kesin öyledir. Suçu bizim üstümüze atabilmek için Reyhiem’i öldürdünüz, değil mi? Ve şimdi Falmuth’un yeni kralı arkasına muazzam bir rüzgâr almış durumda.”
“Reyhiem’i öldürmek mi…?”
“Evet. Başpiskopos Reyhiem. Onu geri çağırmıştın, hatırladın mı? Benim tek yaptığım ona sana iletmesi için bir mesaj vermekti. Başka hiçbir şey değil.”
Hinata bir anlığına tamamen afallamış gibi göründü ama sonrasında yüz ifadesi yine hissiz bir maskeye dönüştü. Soğuk gözleri beni süzerek içimi delip geçti. Güzel bir kadın olabilirdi ama bu durum o dondurucu bakışlarını daha da keskinleştirmekten başka bir işe yaramıyordu.
“Ah… Anlıyorum,” diye fısıldadı.
“Mesajı aldın, değil mi?”
“Evet. Aldım.”
“Ve cevabın bu mu?”
“Şey… tam olarak öyle sayılmaz ama söylesem de bana inanmazdın, değil mi?”
Tam olarak öyle sayılmaz da ne demekti?
“İnanabilirdim. Ama bundan önce, adamlarına çatışmayı durdurup evlerine dönmelerini emretmek zorundasın.”
Shion ile kıyasıya bir dövüşe tutuşmuş olan ikiliyi işaret ettim. İşaret ettiğim yere baktı, ardından yavaşça başını iki yana salladı.
“Bunu yapabilir miyim bilmiyorum. Sanırım ben araya giremeden işleri bitecek.”
Haklı bir noktaya değinmişti. O kişi… Renard’dı, değil mi? Alandaki en güçlü adam oydu ve Shion ona karşı zerre müsamaha göstermiyordu. Bir kişi daha vardı—Renard kadar güçlü olmasa da yine de yabana atılmayacak seviyedeydi. İkisinin de On Büyük Aziz arasında olduğunu tahmin ediyordum ama Shion içindeki canavarı ortaya dökerek her ikisine birden tek başına kafa tutuyordu. Aman Tanrım. Olay bu raddeye geldiyse, işleri bitene kadar birbirlerini hırpalamalarına izin vermekten başka pek çaremiz yoktu.
Hinata’nın mazeretini kabul etmek biraz canımı sıksa da koşullarımı yerine getirebileceğini sanmıyordum.
“Neden bahsediyorsun sen?!” diye bağırdı ben konuşamadan genç şövalyelerden biri hınçla. “Leydi Hinata güçlerimizi geri çekerse ona ne olacak? Onu buraya çağıran sensin; ona bir şey yapmayacağını nereden bileceğiz?!”
Anlaşılan en başından beri bunu konuşarak çözmeye hiç niyetleri yoktu…
“Sessizlik,” diye karşılık verdi Benimaru. “Burada konuşma iznine sahip yegâne kişiler Efendi Rimuru ve Hinata Sakaguchi’dir. Sen buraya çağrılmadın. Haddini bil.”
“Ne?”
Şövalyenin kılı bile kıpırdamadı. Bir sonraki an, Benimaru’nun önünde kılıç parıltıları patlak verdi. Arnaud denilen şövalyeye ait kılıçlardan biri, Benimaru’nun kılıcının gelişigüzel bir savruluşuyla havada zahmetsizce savuşturuldu.
“Öldürücü bir darbe değildi, değil mi? Akıllıca bir seçim. Eğer niyetin beni öldürmek olsaydı, şu anda yerde yatıyor olurdun.”
“Leydi Hinata’nın müzakerelerine engel olmak istemedim. Sadece tepki vermeni beklemediğim için seni biraz yokluyordum. Yanlış anlamanı istemem.”
“Burada yanlış anlayan tek kişi sensin.”
“Heh-heh. Bu konuşmaya çatışmanın uzağında devam etmeye ne dersin?”
“Pekâlâ.”
Arnaud ona gülümsedi ama şakağında atan damar gözümden kaçmadı. Uzaklaşırlarken, laf sokmayı iyi biliyor ama laf yemeye hiç gelemiyor, diye düşündüm. Hinata’nın maiyetindeki dört kişi arasında en güçlüsü şüphesiz şu Arnaud denen adamdı. Benimaru’nun harekete geçmeyi seçmesinin sebebi de buydu. Mükemmel. Arnaud’nun tam da istediğim gibi işin içine cinayet karıştırmadan onu yeterince oyalayacağından emindim.
Hinata ise onu durdurmaya çalışmak yerine gözlerini devirerek gidişlerini izlemekle yetindi. Arnaud’nun Benimaru’ya denk olmadığını fark etmiş olmalıydı ama yine de gitmesine izin verdi.
“Pekâlâ,” dedi Alvis, “sizlerin de biraz eğlenceye ihtiyacı var gibi, haksız mıyım? Efendi Rimuru’ya ayak bağı olmamak adına bir süreliğine vaktinizi almaktan memnuniyet duyarım.”
“Aynen öyle,” diye ekledi Sufia, “zaten On Büyük Aziz’in kudretini sınamayı hep istemişimdir!”
Kenara doğru yürüdüler. Belki de en başından beri tek motivasyonları buydu, bilemiyorum. Sufia işte tam da öyle bir savaş delisiydi.
“Ben de size katılayım.”
“Pekâlâ… Rakibin ben olacağım.”
Dördü birden uzaklaştı. Geriye yalnızca Souei ile tek kalan kadın paladin kalmıştı.
“Gidelim mi?”
Alandaki havayı sezdiği şüphesiz olan kadın, “Sanırım öyle,” dedi.
Bu, şey, tam olarak planladığım gibi bir durum değildi. Yani, öylece başka yere doğru yürüyüp gitmelerine gerek yoktu. Benimaru haricinde, bu üç çift dövüşmekten ziyade randevuya çıkmak için eşleşmiş gibi davranıyordu. İlla birbirinize vurmak zorunda değilsiniz millet. Pes doğrusu.
Üstelik ben de bir kadınla dövüşüyorum. Hem de en güzeliyle. Bundan pek zevk aldığım söylenemez gerçi.
Şaka bir yana, artık tamamen baş başa kalmıştık. Sanırım bu kaçınılmazdı.
Hinata ile rövanş vaktimiz gelmişti.

