Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 5 – Bölüm 2 / Daha Sakin Günler

Daha Sakin Günler

O günden çok önce—Yıkım Günü yaşanmadan çok, çok önce—büyü doğumlu Mjurran, Rimuru ve kasabasını gözetlemek üzere bir kez daha yola koyulmuştu. Efendisi İblis Kralı Clayman, belirli bir büyü eşyasının teslimatını tamamlamasının hemen ardından bu emri vermişti. “Şu gizemli büyü doğumluları araştır,” demişti. “Faydalanabileceğimiz açıkları tespit et ve bana pazarlık masasında işimize yarayacak istihbarat topla.”

………

……

Mjurran’ın birkaç ay önce ona sunduğu rapor oldukça kapsamlıydı. Clayman’ın merak ettiği canavarlar kasabasını, kültürel gelişim düzeylerini ve Milim’in onları yöneten o esrarengiz büyü doğumluyla görünüşe göre arkadaş olduğunu içeriyordu. Söz konusu büyü doğumlu bir balçıktı; aynı zamanda Clayman’ın önceki raporlarda gördüğü o maskeli figürün ta kendisiydi. Ancak bundan daha da önemlisi, Jura Ormanı’ndaki işleri denetleyen dryadların bu balçığı aralarındaki ittifakın lideri olarak tanımış olmasıydı. Artık dünyada ne insan ne de iblis kralı olan bir tür üçüncü güç hâline gelmişlerdi—ve bu da onlara dokunmayı zorlaştırıyordu.

Clayman, Milim’in yeni arkadaşı hakkındaki haber karşısında şaşkınlığını gizlememişti. Kulağa zayıf gelen bu balçığın o maskeli büyü doğumlunun ardındaki gerçek kimlik olması başlı başına şaşırtıcıydı fakat Milim’in sergilediği tutum akıl almazdı. Düşünülemezdi. Hayal gücünün sınırlarının bile ötesindeydi. Bir İblis Kralı’nın sokaktan geçen alelade bir büyü doğumluyla arkadaş olması fikri, pervasızlığın zirvesiydi. Bu durum onun aklını karıştırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

Mjurran bunu pek umursamadı. O sıradan bir varlıktı ve bir İblis Kralı’nın aklından geçenleri kavramanın imkânsız olduğu sonucuna çoktan varmıştı. Birkaç mesele vardı… tamam, dürüst olmak gerekirse o İblis Kralı’nın hareketlerinde onu tereddütte bırakan pek çok şey vardı. Ancak onları neyin harekete geçirdiğini çözmek onun işi değildi.

Bu yüzden sadece gördüğü her şeyi Clayman’a rapor etti ve ona tüm çıplak gerçeği sundu. Clayman onu geniş bir tebessümle ödüllendirdi. “Anlıyorum,” dedi. “Bu oldukça işe yarayabilir. Doğrusu fazlasıyla büyüleyici bir hikâye.”

Bunları duymak bir nebze rahatlatıcıydı. Mjurran, efendisinin memnun kalmasına sevinmişti; fakat bundan da öte, ona elindeki en büyük kozu—var olan en mühim büyü eşyası olan kristal küreyi—sağlamıştı. İçerdiği bilgiler, Charybdis ile bu gizemli büyü doğumlu arasındaki tüm savaşı ve Milim’in kendi gücüne dair ufak bir örneği belgeliyordu. Clayman’ı mest eden, paha biçilemez bir kazanımdı.

Ancak bu bile Mjurran’ın özgür bir kadın olmasına yetmemişti. Çok daha iyi bir performans sergilemesi gerekiyordu, aksi takdirde Clayman tatmin olmayacaktı. Onun için o kadar da vazgeçilmez olmayabilirdi fakat Clayman’ın üst düzey bir büyü doğumlunun başıboş gezmesine izin verecek türden biri olmadığını gayet iyi biliyordu.

Yine de bu büyük bir başarıydı. Kendisine makul derecede güven kazandırmayı başaran bir başarı. Üstelik tek başına bir göreve atanmak Mjurran için de biçilmiş kaftandı. Eğer Clayman’dan kaçmak istiyorsa, onun meraklı gözlerinden uzakta hazırlık yapabileceği her fırsat kusursuzdu. Ayrıca arkasındaki İblis Kralı yetkisi sayesinde, ona danışmadan dilediğini yapma imkânına sahipti.

Canavarlar kasabasına dönen Mjurran, gözetleme faaliyetlerine devam etti.

İblis Kralı Milim’in kaldığı süre boyunca Clayman ile tek bir kez bile büyü aracılığıyla iletişim kurmamıştı. Bölgede zerre kadar büyü kullanmamıştı—hatta nefesini tutup aurasını olabildiğince bastırarak kasabaya gizlice sızmıştı. Benzer bir gerekçeyle Clayman da onunla irtibata geçmemişti. Mjurran bundan daha iyisini isteyemezdi.

Milim artık onun varlığından haberdardı. Doğru, her zamankinden çok daha dikkatli olması gerekiyordu. Her şeyin zaten beyhude olabileceğinin tamamen farkında olarak, görevleri sırasında tetikte kalmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Belki de bunun sayesinde, başka hiç kimse onu fark etmemişti.

Bir süre sonra Milim canavarlar kasabasından ayrıldı. Şimdi nerede, ne yapıyor olabilirdi? Bu durum, Mjurran’ın o büyü doğumluyu ve halkını gözlemleme emrinin sınırlarını aşıyordu. Bu konuda endişelenmesine gerek yoktu. Tetikte kalma hâli onu tereddütte bıraksa da, Mjurran artık biraz olsun nefes alabileceğini düşündü. Sessizce gözlemlemeye devam etti—ve bunu başarmak için, artık kasabanın müdavimi hâline gelmiş olan bir grup insandan faydalanmaya karar verdi.

………

……

Mjurran’ın İblis Kralı Clayman’a rapor vermesinin üzerinden birkaç ay geçmişti. Tüm bu süre boyunca faaldi fakat Clayman onunla hiçbir şekilde iletişime geçmemişti. Milim kasabadan ayrıldığında bir rapor iletmişti ancak Clayman’ın tek yanıtı görevine devam etmesi yönünde olmuştu.

Efendisinin ona olan ilgisinin azaldığını görebiliyordu ve cesurca bir hamle yapmanın vaktinin geldiğine karar verdi. Buraya istihbarat toplamak için gelmişti, bu yüzden kasabaya nasıl girebileceğinin yollarını düşündü. Gözüne ilk çarpan, o insan grubu oldu.

Yavaşça ve dikkatle, Mjurran bilgilerini topladı. Edindiği bilgiler, bunun canavarlar kasabasında ticaret yapan silahlı bir birlik olduğunu söylüyordu—o gizemli büyü doğumlu Rimuru’nun, insanlığın şampiyonları olarak öne çıkarmaya çalıştığı bir grup. Bu grubun içine sızmanın kusursuz bir yaklaşım olacağını düşündü. Bu sayede kasabaya serbestçe ve mükemmel bir mazeretle girebilecekti.

Böylece bir eylem planı hazırladı. Eskiden bir insan olduğu için, büyüyle hiçbir bağı yokmuş gibi davranmak onun için çocuk oyuncağıydı. Şu anda her konuda Clayman’a bağımlıydı ancak işin ucunda özgürlüğü varsa, neredeyse her şeyi yapmaya hazırdı. Eğer istismar edilebilecek bir şey varsa, sonuna kadar sömür—düşünce tarzı tam olarak buydu. İtiraf etmekten nefret etse de, muhtemelen Clayman’dan ona bulaşmış bir yaklaşımdı bu.

Çok geçmeden, insan grubunun bildirilen varış noktası olan Falmuth Krallığı’na doğru yola koyuldu. “Vay canına,” dedi iç çekerek, “insan kasabaları son zamanlarda kesinlikle epey ilerleme kaydetmiş.”

Mjurran en son birkaç yüzyıl önce bir insandı. O zamanlar kasaba denilebilecek yegâne yerler, tüm kraliyet mensuplarının yaşadığı krallık başkentleriydi. Bunun ötesinde, sıradandan biraz daha büyük birkaç köy vardı, hepsi o kadardı. Etrafta pek fazla insan yoktu—en azından şimdiki kadar çok değildi.

Alışkanlık gereği kasabada yürürken gözlerden uzak durdu ve belirli bir yerin arayışına girdi—Migam Kontu Nidol Migam tarafından yönetilen bu topraklardaki yerel Özgür Lonca şubesinin. Güneş tam ufkun altına batmak üzereyken orayı buldu. Kapıyı açtığında, içerinin her türden kaba saba tiplerle kaynadığını gördü. Ön büro komisyoncularıyla pazarlık yapmaya çalışan kaba şiveli sesler, mallarının satış fiyatını artırma umuduyla birbirine bağıran sesler, bugün elde ettikleri büyük başarılarla övünen neşeli sesler… Bu gürültü neredeyse başını döndürecekti ama bunun için büyüsünü kullanmak istemediğinden kulak ardı etmeye çalıştı.

Derken Mjurran birinin kendisine ıslık çaldığını işitti. Kaba saba adamlardan biri, kan kokusunu bastırmak için sürdüğü o kokuyu almış olmalıydı.

“Hey, şuna bakın! Gerçek bir afet, değil mi?”

“İşte buna hazine derim. Senin gibi güzel bir hanımın böyle bir yerde ne işi var ha?”

“Bugün avladığım şu yaratığı görüyor musun? Birazdan onu satacağım, o yüzden bana barda katılsan da kazancımı birlikte içerek kutlasak nasıl olur, ha?”

Uff, ne baş belası, diye düşündü Mjurran burnunu kıvırarak. Buralarda neden bu kadar ilgi odağı olduğuna anlam veremiyordu. İnsanlardan uzak bir hayat sürdüğü, başkalarıyla bir arada olmaktan kaçınıp yalnızca büyü araştırmalarına odaklandığı için dış görünüşüne bütünüyle kayıtsızdı. Fakat yeşil ışıltılı gümüş rengi saçları, mavi gözleri ve sakin duruşuyla ortak kanı kesindi: Karşılarındaki kadın tam bir afetti. Üstelik kanunun sınırında yaşayan insanlarla tıka basa dolu bir Lonca şubesine henüz adım atmış güzel bir kadın. Hem de akşam saatlerinde. Kopan tantana son derece doğaldı.

“Eee? Ne diyorsun, ha?”

“Kusura bakmayın,” dedi kestirip atarak, “yapacak işlerim var.”

“Hadi ama, böyle yapma,” diye karşı çıktı adam. “Sadece gel de biraz bana katıl!”

“Beni rahat bırakır mısınız? Söyledim ya—işim var.”

Bir büyü doğumluya kıyasla Mjurran insanlara karşı çoğundan daha cana yakındı. Ancak o bile, tamamen yabancı birinin durup dururken kırk yıllık dostu gibi davranmasına müsaade edecek kadar engin gönüllü değildi.

“Rahat mı bırakayım? Hah, buraya öylece elini kolunu sallayarak girip kendini hepimizden üstün mü sanıyorsun?”

“Aah, kes şunu Isaak. Lonca ustasının sana yine bağırmasını mı istiyorsun? Burası meyhane değil. Belki de Lonca’da işi vardır, ha?”

“Pfft. Aman, iyi be.”

Isaak denen adam, gözlerini hâlâ Mjurran’dan ayırmadan bir adım geri çekildi. Mjurran, onu durduran adama teşekkür mahiyetinde başını salladı ve ardından dosdoğru hizmet bankosuna yöneldi.

“Kayıt yaptırmak istiyorum, lütfen.”

“Kayıt mı? Genel amaçlı bir üyelik hesabı için mi olacak acaba?”

“Hayır. Maceracı olarak. Şey…” Mjurran hangi birime katılacağını düşünerek bir an duraksadı—toplama, keşif veya canavar avlama. Ardından eskiden şifalı otları toplamayı ve hazırlamayı nasıl rutin bir alışkanlık hâline getirdiğini hatırladı. “… Toplama birimi olsun, lütfen.”

“Toplama… Pekâlâ. Bunun için bir sınav gerekiyor, girmeye hazır mısınız?”

“Hazırım. Ne yapmam gerekiyor?”

“Öncelikle lütfen şu formu doldurun.”

Mjurran, Lonca’nın kimlik belgelerini hazırlaması için gereken tüm bilgileri vererek formu doldurdu. Derken Isaak şansını bir kez daha denemeye karar verdi.

“Vay vay vay, bir kadın maceracı olmak için mi başvuruyor? Tek başına değilsindir herhalde, hanımefendi? İstersen sınavda sana yardım edebilirim.”

Baştan beri sırıtıyordu fakat sorusunun asıl amacı odadaki diğer maceracıların gözünü korkutmaktı. Mjurran koruma tutmaya karar verse bile, Isaak meydana indikten sonra başka birinin bu daveti kabul etmesi artık daha zordu. Ne de olsa bunu yapmak Isaak’ı anında düşman bellemek anlamına gelirdi ve takındığı tavra rağmen Isaak’ın bu Lonca’da oldukça ciddi bir namı vardı.

Saf güç bakımından C rütbesinin alt basamaklarındaydı ama bu kırsal şubedeki üye listesinde yine de zirveye yakın bir yer ediniyordu. Bu meslekte gerçek yeteneğe sahip olanlar genellikle büyük şehirlere yerleşir, taşraya ancak iş gerektirdiğinde seyahat ederdi. Bu durum, ne yazık ki Isaak’ta kendisine dair yanıltıcı bir izlenim yaratmıştı. Kasabanın kodamanlarından biri olduğunu ve bunun da kimsenin ona karşı gelemeyeceği anlamına geldiğini sanıyordu.

Hadi ama. Bu köylülerle uğraşacak havamda değilim. Acaba doğrudan öldürsem mi?

Hayatına burada son vermek ciddi sorunlara yol açardı ama onu gizlice öldürmek de diğerlerinin kendisinden uzak durması için bir uyarı niteliği taşımazdı. Mjurran, kendi rızasıyla bir cinayet şüphelisi hâline gelmekte hiçbir çıkar görmüyordu. Peki ama o hâlde ne yapmalıydı?

“Hmm. “Becerilerimden bazılarını size bizzat gösterirsem her şey daha hızlı çözülür sanırım.” Sakin ve kendinden emin bir ses tonuyla Lonca görevlisine döndü. “Affedersiniz—fikrimi değiştirdim. Toplama yerine canavar avlama birimine katılacağım. O sınava hemen burada girebilirim, değil mi?”

Görevli başını salladı.

Kısa bir süre sonra:

“Hi-hi! Han tam burası, hanımefendi!”

Mjurran’ın sergilediği güç gösterisinden öylesine korkmuştu ki Isaak, kadının istemesine bile gerek kalmadan onun emri altına girivermişti.

Birkaç gün sonra Mjurran, tam da planladığı gibi görevler alarak ve civarda konaklayarak Lonca’nın daimi kadrosunun bir parçası hâline gelmişti bile. Hedef aldığı silahlı birlik olan Yohm’un ekibi çok geçmeden burada olacaktı. Onları bekliyordu.

Isaak ise şaşırtıcı derecede sadık bir adam olduğunu kanıtlıyor, farkında olmadan onun daha fazla istihbarat toplamasına yardımcı oluyordu. İnsanlara kasabayı gezdirmeye alışkındı; bu da Mjurran’ın müşteriler hakkında normalden çok daha hızlı bilgi edinmesini sağladı. Üstelik şans eseri Yohm ve ekibi hakkında da pek çok şey biliyordu; bu da beklenmedik bir ikramiye olmuştu.

Isaak acele bir haberle yanına geldiğinde, Mjurran içinden, Neyse ki onu öldürmemişim, diye geçirdi.

“Geldiler, hanımefendi!”

Artık planını devreye sokma vakti gelmişti.

Mjurran’ın kurduğu tezgâh son derece basitti.

Yerel Özgür Lonca şubesinin yöneticisi Franz’dan kendisini Yohm ile tanıştırmasını rica etmişti. Son birkaç gündeki iş performansı, yeteneğine dair söylentilerin dört bir yana yayılmasına yetmişti bile. Mjurran’ın sınav yöneticisi olduğu göz önüne alınırsa, bizzat Franz bu söylentilerin yayılmasında önayak olmuştu. Bu noktada artık Lonca ile ilişkisi olup da onun adını duymayan kimse kalmamıştı.

Franz ona, “Keşke temelli bu şubede kalsanız,” teklifinde bile bulunmuştu. Ancak bu, planlarının bir parçası değildi. Tek istediği o kimlik belgeleriydi.

“Büyü konusunda elim oldukça yatkındır, bilirsiniz; bu yüzden eğer bu beyefendi bu toprakların gerçek bir şampiyonuysa, ona hizmet etme fırsatı bulmaktan mutluluk duyarım. Duyduğum kadarıyla Yohm Bey’in ekibinde büyü kullanan pek kimse yokmuş.”

“Ah, bunu duymak üzücü. Yine de Yohm’un grubunda yer almanız, dolaylı yoldan da olsa bize muazzam derecede yardımcı olur. Pekâlâ. Gönlünüz rahat olsun, size mükemmel bir tavsiye mektubu vereceğim.”

Görünüşe göre her şey rayına oturmuştu. Ya da Mjurran öyle sanıyordu.

Şimdiyse başını ellerinin arasına almış, kara kara düşünüyordu.

Olaylar nasıl bu hâle gelmişti ki?

Tanışma faslı en azından gayet iyi geçmişti.

“Ha? Rommel ve Jagi gibi bir büyücüm ve gizem uzmanım zaten var. Bunun ötesinde bir kız bize ne katabilir ki? Ben almayayım, sağ ol!”

Bu kestirip atan ret cevabı Mjurran’ı fena hâlde sinirlendirmişti.

“Hmm. O hâlde öfkeli bir büyücünün neler yapabileceğini sana göstereyim.”

Ve gösterdi de. Lafı hiç dolandırmadan söylemek gerekirse, Yohm’u bir güzel patakladı. Bu sayede ekibe kabul edildi; üstelik nedense ona birliğin iki numarası, doğrudan Yohm’dan sonra gelen ve ekibin gidişatını yönlendirme yetkisine sahip bir askeri danışman muamelesi yapıyorlardı. Bu da onu Yohm’un yaveri Kazhil ve kurmay subayı Rommel ile aynı seviyeye taşımıştı.

Uff. Ben de bir şaman kılığına girip bu grupta dikkat çekmeden idare ederim diye umuyordum…

Mjurran, sandığından çok daha çabuk parlayan biri olduğunu kendi kendine burukça itiraf etti.

O gün Yohm’a neredeyse unuttuğu bir dersi hatırlattı: Bir kitabı asla kapağına göre yargılama.

Kasabanın dışındaki, büyük ölçüde terk edilmiş bir koruluktaydılar. Tek şahitler, bu Mjurran denen kadını ona tanıtan Franz ile yerel ve önemsiz bir maceracı olan Isaak’tı.

Yohm burnunu kıvırarak kadını süzdü. Bir kadına yenilmesine imkân yoktu. Endişeli ve aşırı korumacı birkaç adamı yanına gelmişti ama şimdilik sadece sessizce izliyorlardı.

Bu dövüşü tek başına halledememesi için hiçbir sebep göremiyordu. Ne de olsa üzerinde, birinin isteyebileceği en iyi koruma olan ve Rimuru’nun ona verdiği Dış Zırh vardı. Karşılaşabileceği hemen her tehdidi etkisiz kılmaya yetecek kadar büyü direnciyle dolup taşıyordu.

Hah! Onun gibi büyücülerden çekinecek hali yoktu. Sadece öne atılacak, mesafeyi kapatacak ve kılıcını indirecekti!

Bu taktik Yohm’un hep işine yaramıştı. Şimdiye dek hiçbir büyücü onun başını pek ağrıtamamıştı.

Mjurran denen kadın, “Üçünüzün birden bana saldırmasını istiyorum,” diye ilan etti. “Hatta isterseniz hepiniz aynı anda üstüme çullanabilirsiniz.”

Bu teklif Yohm’un anında sabrını taşırdı.

“Bana boş laf yapma, kadın! Rommel, Jagi, ona müsamaha göstermekle uğraşmayın. Nasıl olsa fazladan iksirimiz var. Elinizden geleni ardınıza koymayın!”

İkisi de onun emrine uymaya hazırlandı; Rommel bu durumdan pek memnun değilken, Jagi gayet soğukkanlıydı.

Franz başlama işaretini verdiğinde durum üçe birdi. Aklı başında hiçbir şahit, onların kaybedeceği bir senaryoyu hayal bile edemezdi. İşaret verildiği an Yohm, Rommel’in güçlendirme büyüsü ve Jagi’nin destek büyüsüyle baştan aşağı donatıldı; ikisi birden kaslarının sınırlarına kadar genişlediğini fiziksel olarak hissetmesini sağladı. Kendine sonsuz bir güvenle hedefine doğru atıldı—ve doğrudan bir çukur tuzağına düştü.

“Ha?!”

Tam Mjurran’ın önünde, ölümcül darbeyi indirmek için ayağını yere bastığı anda, ayağı zeminin içine gömülüverdi.

Yohm çırpınırken sakin bir ses yükseldi: “Elementel Büyü: Toprak Kilidi.” Normalde bu büyü, yapan kişinin yere daha sağlam basmasını sağlamak için kullanılırdı; fakat bir çukura sıkışmış bir hedefe karşı kullanıldığında, çukurun duvarlarının resmen hedefin üzerine kapanmasını sağlıyordu. Dövüş başlar başlamaz Yohm saf dışı kalmıştı.

“Nasıl yani…?!”

“Böylesine basit bir büyünün bu kadar sinsi bir şekilde kullanıldığını hiç görmemiştim!” diye hayretle bağırdı Rommel. Onu suçlamak elde değildi. Mjurran iki büyü kullanmıştı: Biri zemini bir tuzak çukuru oluşturacak kadar yumuşatıp çamurlaştırmak için, diğeri ise zemini tekrar katılaştırmak için kullanılan çok daha basit bir büyüydü. Yohm’un teçhizatı büyüye ne kadar dirençli olursa olsun, zeminin üzerine çökmesine karşı yapabileceği pek bir şey yoktu. Yohm’un nasıl saldıracağını açıkça kavrayarak kurgulanmış, nefes kesici derecede dolaysız bir taktikti.

İki şahit donakalmıştı ama düşmanlarının bir sonraki sözlerini kaçıracak kadar da değil.

“Durum Büyüsü: Sessizlik.”

“—?!”

“—!!”

Bu bitirici vuruş olmuştu.

“Ne acınası bir gösteri.” Mjurran iç çekti. “İkiniz de durum büyülerine karşı hiçbir savunma hazırlamadınız mı? Bu kafayla büyü kullanan rakiplerle nasıl başa çıkacaksınız…?”

Zafer kazanmak için üç dakikaya bile ihtiyacı olmamıştı. Bu durum, Yohm’u onun yabana atılamayacak bir güç olduğunu kabullenmek zorunda bıraktı.

O gece hepsi yerel tavernadaydı; Mjurran’ın gruba katılışını kutlamak için küçük bir kutlama yapıyorlardı.

“Yaaa-ha-ha-ha-ha! Harbiden yaman kadınmışsın ha,” dedi Kazhil kahkahalarının arasından. “Patronun böyle hezimete uğrayacağını hiç beklemiyordum!”

“Aah, kapa çeneni Kazhil. Sadece işin bu kadar kolay olacağını düşünmemiştim. Büyücüler normalde de böyle mi dövüşür Jagi?”

“Yok be patron, bu düpedüz delilik! Usta bir savaşçının kılıcının üzerine doğru gürleyerek geldiğini görüp de irkilmeyecek bir büyücü bulamazsın. Ayrıca çukurun açılacağı noktayı da önceden belirlemen gerekir, bu yüzden yem olarak tam yanında duracak cesarete sahip olmalısın. Ne benim ne de başkasının böyle bir şeye kalkışacağını sanmıyorum.”

“Haklı Yohm. Bütün o yem numarasını önceden planlamış olmalı. Sanırım Mjurran haklıydı; er ya da geç bir büyü çatışmasında ecelimizle tanışacaktık.”

Bu çıkarım, Yohm’a ekiplerinin ne kadar yetersiz olduğunu bir kez daha fark ettirdi.

“Pöh. Doğruya doğru. Bütün gün ne kadar yenilmez olduğumla övünebilirim ama ortada sonuç yoksa bir hiçten ibaret. Sana üçe bir daldık ve yine de kaybettik, bunu itiraf ediyorum. O yüzden, şey, seni rahatsız ettiğim için kusura bakma ama büyü kullanan düşmanlara karşı kendimizi nasıl savunacağımızı bize öğretmeni rica ediyorum.”

Rommel da ekledi: “Aynen öyle. Büyü akademisinde bize böyle dövüşmeyi asla öğretmediler. Ordu büyüsü derslerimde araziyi lehimize kullanmayı öğrenmiştik ama…”

“… Şey, belki birazcık yardımcı olabilirim…?”

“Ah, harika! Bilgimi biraz genişletmem şart. Yeteneklerimi nasıl daha etkili kullanacağımı öğrensem çok iyi olacak!”

Jagi de, “Ben de varım, kesinlikle,” dedi.

“Pekâlâ, pekâlâ. Ama sadece birazcık, tamam mı?”

Yohm, “Anlaştık,” diyerek araya girdi. “Bize katlandığın için çok sağ olasın.”

Mjurran’dan yardım istemek ona biraz yüzsüzlük gibi geliyordu. Yine de bu durum, kadının artık ekibin bir parçası olduğu anlamına geliyordu—üstelik güvenilir bir danışmandan farksızdı.

Mjurran, biraz fazla yumuşak yüzlü biri olmaya başladığından kuşkulanıyordu. Ormandaki canavarlar ulusunu daha etraflıca araştırmak için Yohm’un ekibine sızmıştı, buraya kadar her şey yolundaydı; fakat şimdi aralarında bir nevi üst düzey yetkiliye dönüşmüştü.

Bu insanlar o kadar aptaldı ki. Bir an olsun onun bir büyü doğumlu olduğundan şüphelenmiyorlardı.

Bu yüzden onları küçümsüyordu ama yine de dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm vardı. Uzun bir aradan sonra ilk kez bu tür insanlarla etkileşim kurmak tuhaf bir şekilde heyecan vericiydi. Farkında olsun ya da olmasın, bunun devam etmesini istiyordu; bu durumun tadını birazcık daha çıkarmak arzusundaydı.

Ardından, yüzünde masum bir ifadeyle her zamanki işine geri döndü.

Yohm’un ekibine katıldıktan sonra Mjurran’ın günleri bir anda dopdolu geçmeye başladı.

Gruba taktiksel tavsiyeler vermekten, canavarları ve büyü saldırılarını püskürtmek için sahada nasıl birlikte çalışmaları gerektiği konusunda rehberlik etmekten sorumluydu. Bir büyücü olduğunu ağzından kaçırmıştı ancak iş işten geçtikten sonra pişman olmanın bir anlamı yoktu. Ağzından çıkan sözleri geri alamazdı, bu yüzden sonuçlarına razı olup bildiklerini Rommel’a, Jagi’ye ve grupta büyüye az çok aşina olan herkese öğretmeye koyuldu.

Taktik danışmanlığı zaten yeterince iş yüküydü, büyü işleri de buna tuz biber olmuştu. Basit lanetleri başkalarına öğretmek yeterince kolaydı. Bir cadı olduğu için insanoğlunun kullanabildiği büyü türlerinden bahsetmek onun için çocuk oyuncağıydı. Diğer yandan, üst düzey büyüler bambaşka bir meseleydi. Bazıları yalnızca büyü doğumlular tarafından icra edilebiliyordu. Bildiği her şeyi öylece ortaya dökmek daha sonra başına ciddi dertler açabilirdi.

Peki insanlar neye muktedirdi? Büyü konusunda yapabilecekleri ile yapamayacakları arasındaki sınır neredeydi? Her şeyden önce bunu öğrenmesi gerekiyordu.

Ne büyük eziyetti ama. Olaylar nasıl bu noktaya gelmişti ki…?

İstediği kadar sızlanabilirdi ama bunu kendi başına açtığını çok iyi biliyordu.

Askerî danışman olarak bir diğer önemli rolü daha vardı: Grubun eylemlerinde belirleyici kararı vermek. Bu da tahmin ettiğinden çok daha fazla mesai gerektiren, başlı başına bir curcunaya dönüşmüştü.

Her köye yerleştirilen iletişim kristalleri aracılığıyla düzenli raporlar geldiğinde, ekibin ana yetkilileri toplanır ve bundan sonraki istikametlerini belirlerdi. Mjurran da aralarındaydı ama bu toplantıların bir yönü—muhtemelen adamların kıt zekâsından ötürü—bir karara varılamadan sonsuza dek uzayıp gitmesine neden oluyordu. Bu durum sabrını fena halde sınıyordu. Bunca yerleşkeye inanılmaz derecede değerli büyü eşyaları dağıtmışlardı ve şimdi bunlar sayesinde en saçma sapan şeyler üzerinde laf yarıştırarak vakit mi kaybediyorlardı yani? Tüm bu israfa karşı sesini yükseltti ve böylece bir kez daha kendi ipini çekmiş oldu.

Artık her bir müfrezeye emirler veriyor, onlar için düzenlemeler yapıyor ve doğrudan Yohm’a rapor sunuyordu. Bütün iş ona kalmıştı. Birliğe henüz yeni katılmış birine neden bu kadar çok sorumluluk verdiklerini anlamıyordu; fakat başka nitelikli aday bulunmadığı düşünülürse, sanki tüm bunları onun gibi birinin sırtına yıkmak için fırsat kolluyor gibiydiler.

Aralarında aklı başında tek kişi Rommel’dı.

“Ah Mjurran, sen olmasan ne yapardık hiç bilmiyorum!”

Böyle içten bir teşekkür almak, Mjurran’ın onu hayal kırıklığına uğratmasını zorlaştırıyordu. Düşünsene diye geçirdi içinden, benim gibi bir büyü doğumluya güvenmek… Ne kadar da kolay lokmayım, inanamıyorum! Ama bunu asla dile getirmedi.

Anlaşılan o ki yerel kont, onu kişisel büyücüsü olarak hizmet etmesi için doğrudan büyü akademisinden işe almıştı. Neredeyse hiç savaş tecrübesi yoktu; bu da birçok konuda kararlı olmasını güçleştiriyordu. Mjurran gelene kadar her gün onun için uzun bir deneme yanılma sürecinden ibaretti.

Yine de Rommel’ın kafası gayet iyi çalışıyor gibiydi. Ona öğrettikçe adamın olgunlaştığını adeta hissedebiliyordu. Şimdilik asıl görevi, Rommel’ı olabildiğince çabuk yetiştirip kendi yerine geçebilecek kıvama getirmekti.

Bir hareket planında karar kıldıktan sonra ekibin bunu uygulaması gerekiyordu. Hâkimiyet alanlarındaki köyleri öncelik sırasına göre geziyor ve ortaya çıkan canavarları bertaraf ediyorlardı. Her bölgeye konuşlandırılmış maceracıları çekip çevirmek ve tüm operasyonun tıkır tıkır işlemesini sağlamak onun göreviydi.

Bunu neden yapmak zorundayım ki? Bu çok saçma…

Söylenmekte haklı olduğunu düşünüyordu fakat canavarların ülkesine sızma görevi olduğu sürece öylece çekip gidemezdi. Bütün plan gittikçe bir fiyasko gibi görünmeye başlamıştı ama artık geri adım atamazdı.

Tüm bu hengâmede günler geçip giderken Mjurran, Yohm’un ekibindeki yerini iyice sağlamlaştırdı. Canavarları alt etmek, köyleri kurtarmak…

Bu yanlıştı. Bunun bir yerde son bulması gerekiyordu.

Yine de kendi kendine sızlansa bile, içinde tuhaf bir tatmin duygusu hissediyordu. Uzun zaman sonra ilk kez insanlarla iç içe olmak, çoktan unuttuğunu sandığı duyguları yeniden canlandırıyordu. Ve nihayet, çok şükür ki grup Tempest’e geri dönme fırsatını buldu.

Büyü doğumlu Gruecith, misafir olarak onların savaş idmanına katılıyordu.

“Aaargh… Yahu o moruk da bugün hiç acımadı be!”

“G-Gobta… O iblis, yani, Efendi Hakuro her seferinde böyle midir…?”

Baştan aşağı çürükler ve şişliklerle kaplı olan Gruecith hayretler içindeydi. Hobgoblin yoldaşı Gobta da ondan pek farklı görünmüyordu.

“Hem de nasıl. Şakam yok!”

Tabii Gobta bunu hocasının yüzüne karşı söylemeye asla cesaret edemezdi. Gruecith ona tüm kalbiyle katılıyordu ama nankör görünmemek için dilini ısırdı. Bu da onun paçayı kurtarmasını sağladı.

“Yaaa, öyle mi? ‘O moruk’ derken benden bahsetmiyordun herhalde, değil mi?”

“Gaaahk!! U-Ustam, sizin ne işiniz—?”

“Kapa çeneni, seni hadsiz ahmak! Kendine benim öğrencim diyebilmen için önünde en az yüz yıl var!”

İkisi de onun gittiğini sanmıştı; oysa son ana kadar varlığını tamamen gizleyerek orada dikiliyordu. Ahşap talim kılıcı, Gruecith’in gözleriyle takip edebileceğinden bile hızlı bir şekilde indi ve dosdoğru Gobta’nın tepesine indi. Gobta’nın gözleri yuvalarında fır dönerek anında kendinden geçti. Hakuro onu muhtemelen daha fazla “öğreti” vermek için sürükleyerek götürürken Gruecith acıyarak arkalarından baktı. Tek yapabildiği arkadaşının selameti için dua etmekti.

Gruecith, Üç Canavar Soylusu’ndan biri olan Phobio’nun emriyle bu ülkede yaşamak ve halkını gözlemlemek üzere Tempest’te bulunuyordu. Ülkenin lideri Rimuru şu sıralar uzaktaydı ama Gruecith’in burada kalmasına daha önceden tam onay vermişti. Tempest liderinin dünyayı tek başına dolaşıyor olması ona pek inandırıcı gelmese de tebaasından kimsenin buna bir itirazı yoktu; bu yüzden açıklama istemek için üstelemedi.

Şu anda önceliği, bu fırsatı olabildiğince çok bilgi ve tecrübe edinmek için kullanmaya odaklanmıştı. Bu doğrultuda, Hakuro’nun sunduğu her talim seansına katılıyordu. Bu, hayatında edindiği ilk insan dostu olan Yohm’un daveti üzerine olmuştu; Gruecith o zamanlar bu kadar yıpratıcı olacağını tahmin etmemişti ama bu seans bambaşkaydı. Hakuro’nun yalnızca Tempest yerlilerinin katıldığı zamanlarda yaptırdığı talim, daha önce ondan gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.

Bu inanılmaz, diye hayranlıkla düşündü. Şimdiye kadar Yohm ve insanlar paramparça olmasın diye kendini tutuyormuş!

Yohm’un talimi, araya serpiştirilmiş ufak tefek yetenek çalışmalarıyla birlikte temel hareketlerin üzerinden geçilmesinden ibaretti; ancak az önce bitirdikleri seans neredeyse tamamen en can alıcı esaslara dayanıyordu. “Sizin gibi yüreksiz çıtkırıldımlara herhangi bir Teknik öğreteceğimi sanmayın!” Hakuro talim kılıcıyla dövüş esnasında öğrencilerini (Gruecith dahil) evire çevire döverken kükrüyordu. “Onları benden zorla söküp alacaksınız! Gözlerinizle izleyin ve onları kendi başınıza öğrenmek için canınızı ortaya koyun!”

Gruecith ilk katıldığında yeteneklerine en azından biraz olsun güveniyordu. Şimdiyse o güvenden eser kalmamıştı. Sonuç gün gibi ortadaydı. Hakuro aralarındaki mesafeyi göz açıp kapayıncaya kadar kapatmış, onun takip edebileceğinden çok daha hızlı savurmuştu kılıcını. Vücudundaki onca çürüğün sebebi de buydu.

O kılıç tahtadan olmasaydı ölebilirdim… Hem tahta bir kılıç bana nasıl bu kadar zarar verebilir ki?!

Kendisi bir canavar-insandı ve bu sayede doğal iyileşme yetenekleriyle donatılmıştı; fakat darbe aldığı her yerden donuk bir acı yayılıyordu. Muhtemelen içine işleyen ve hasarın daha derine inmesini sağlayan, bilmediği bir Teknik söz konusuydu.

Farklı şekillerde ifade etseler de Gruecith ve Gobta aynı fikirdeydi: Hakuro, akıl sınırlarını aşan bir iblisti. Belki diğer hobgoblinlere kıyasla onun karşısında birkaç saniye daha fazla dayanabilirdi. Ne var ki artık kendi gücüne olan inancı tamamen yerle bir olmuştu.

Gruecith, Gobta’nın emrinde hizmet eden yaratıklara, yani kendi başlarına bile nadir bir evrim sayılan yıldız kurtlarına binen hobgoblinlere ilgi duymaya başlamıştı. Onlara goblin süvarileri deniyordu ve kasabanın etrafındaki güvenlikten sorumluydular. Hakuro onları esas olarak takım stratejisine odaklanarak eğitiyordu; son derece bilenmiş, iyi talim görmüş ve kusursuz hareket eden tek bir bütün halinde işliyorlardı. Onlarla kapışmak zorunda kalsaydım, diye düşündü, muhtemelen en fazla beşiyle başa çıkabilirdim.

Ne kadar imkânsız olduğunu bilse de bir gün onları Canavar Krallığı’na davet etmeyi umuyordu. Kasaba sakinlerinin tavrına bakılırsa görevlerini bırakıp gitme ihtimallerinin neredeyse sıfır olduğunu biliyordu.

Tempest toprakları, dayanıklılıkları Gruecith’in hayal gücünün fersah fersah ötesinde olan savaşçılarla doluydu. Baştan sona sızlanıp durmuş olabilirdi ama idman partneri olan Gobta, ogre büyücüsü Hakuro’nun her adımına ayak uydurabiliyordu. Bu bile tek başına onu dişli bir rakip yapmaya yeterdi. Üstelik yalnız da sayılmazdı. Güvenlik devriyesinin başı olan Rigur, Gobta’dan bile güçlüydü. Gruecith’in ara sıra gözüne çarpan dragonewtler de gözüne en az onun kadar göz korkutucu görünüyordu. Tempest’in istihkâm birliklerinde görev yapanlar arasında güçlendirilmiş birkaç yüksek ork fark etmişti. Hatta aralarından Geld adındaki biri, tıpatıp bir ork kralının yeniden doğmuş hali gibi görünüyor ve öyle davranıyordu. O adamla karşı karşıya gelse, Gruecith kendine yüzde elli şans verirdi. Kaybetmesi kuvvetle muhtemel bir dövüştü.

Son olarak, ama en az diğerleri kadar önemli olan ogre büyücüleri vardı. Birine yaklaşınca bile güçleri hemen belli oluyordu. Gruecith kendi kafasında, demirci Kurobe’yi ve o alımlı genç kız olan Shuna’yı yenebileceğini tartıp biçmişti. Bunun ötesinde ise zerre kadar güveni yoktu. İçgüdüleri, diğer dört ogre büyücüsünün yanına bile yaklaşamayacağını söylüyordu.

Gruecith, Canavar Efendisi’nin Savaşçılar İttifakı hiyerarşisinde alt sıralarda yer alıyor olabilirdi fakat bu işte doğal olmayan bir şeylerin döndüğünü o bile anlayabiliyordu. Bu konudaki içgüdüleri—Hakuro’dan az önce yediği dayağa bakılırsa—son derece haklıydı.

Ne oluyoruz yahu? Bu kasabanın tamamı düpedüz delilik! Yani isteseler benim anavatanımla bile savaşa tutuşabilirler, değil mi?!

İster istemez rahat bir nefes aldı. Efendisi, İblis Kralı Carrion, Tempest’i savaşa davet etmemekle kesinlikle en doğru kararı vermişti.

Yohm’un ekibi birkaç gün sonra kasabaya döndü.

“Selam. İyi misin?”

Gruecith, Yohm’a gülümseyerek karşılık verdi. “İyiyim. Senin de iyi olduğunu görmek güzel.” Fakat asıl ilgisini çeken, aralarındaki güzel kadındı. “Eee, bu kim?”

“Aaa? Senin gibi bir büyü doğumlunun kadınlarla ilgileneceğini hiç düşünmezdim.”

“Saçmalama! Bütün büyü doğumlular aynı değildir, biliyorsun. Bizim gibi canavar-insanlar tam teşekküllü büyü doğumlulardan ziyade yarı-insanlara daha yakındır. Aramızdan bazılarının insanlarla çiftleşip çocuk sahibi olması da pek nadir sayılmaz.”

“Sahi mi? Öyleyse sana bir tavsiye: Sakın o kadının damarına basmaya kalkışma. Ben yaptım o hatayı ve inan bana, bedelini çok ağır ödedim.”

“Ne? Duyduğum en saçma laf da bu herhalde…!”

Bu durum Gruecith’i şaşırtmıştı. Şampiyon Yohm, bir savaş alanına bundan daha az yakışamayacak kadar narin duran bir kadına mı yenilmişti? Bu yutulması zor bir lokmaydı.

“Şansını denemek ister misin peki?”

“Ha! Bak bu hoşuma gitti! Bunun için öyle çok kasmama gerek bile yok. Bırak da şunun boyunun ölçüsünü alayım!”

Gruecith’in nasıl tepki vereceğini kestirmek oldukça kolaydı. Böyle bir meydan okumayı asla geri çevirmezdi.

Böylece her zamanki talim alanına geçtiler ve Yohm da görünüşe göre yeni askerî danışmanı olan kadını yanında getirdi.

“Bu maskaralığa neden katlanmak zorundayım ki?” diye sordu kadın, son derece isteksiz görünerek.

“Aman, büyütülecek bir şey değil Mjurran. Sadece şu herife ne kadar güçlü olduğunu göstermeni istiyorum.”

“Evet, ben de sana bunu neden yapmak zorunda olduğumu anlamadığımı söyledim.”

“Geçerli bir sebebi var! Seni şimdiden küçük gördü bile. Ekibimdekilerin küçümsenmesinden nefret ederim!”

Gruecith, kadını süzerken Yohm’a bıkkın bir bakış attı. Hmm. Adı Mjurran mı yani? Gerçekten de göz alıcı bir kadın. Fakat şu pislik Yohm beni neden kandırmaya çalışıyor ki? Kadının nazik, zarif bir havası vardı. ‘Güçlü’ kelimesi onu tarif etmenin yanından bile geçemezdi. Onun Yohm’u yenebileceği fikrine bir türlü inanamıyordu.

Yoldaşına birkaç kez daha dil döktükten sonra nihayet Gruecith’e dönen Yohm gülümsedi.

“Heh heh! Sonunda ikna ettim. Gruecith, eğer bu hanımefendiyi yenebilirsen, ömrümün sonuna kadar senin uşağın olacağıma söz veriyorum. Ama eğer o seni yenerse… benim getir götürcüm olacaksın!”

“Ne?! Yine ne saçmalıyorsun sen?”

“Ooo, yoksa şansına güvenmiyor musun?”

“… Öyle mi sanıyorsun? Pekâlâ, kabul. Birkaç dakika sonra bana ‘patron’ diye seslenen sen olacaksın!”

Yemi fazlasıyla çabuk yutmuştu.

“Dinle,” diyerek araya girdi Mjurran. “Kadın olduğum için beni küçümsüyorsun, öyle değil mi? Böyle bir bahsin konusu olmak son derece saçma hissettirse de seninle müsabaka yapmaktan memnuniyet duyarım. Fakat seni uyarayım: Ben bir büyü üstadıyım, bu yüzden umarım bana layıkıyla dövüşürsün!”

“Bir büyü üstadı ha? Dövüş daha başlamadan bu kadar detay vermenin doğru olduğuna emin misin? Tabii bu kılık kıyafetle senin bir sihirdar olduğunu tahmin etmek pek de zor sayılmazdı.”

‘Büyü üstadı’ terimi, en az üç farklı büyü sisteminde uzmanlaşmış kimseler için kullanılırdı. Bu unvan, sıradan bir büyücü ya da mistikten katbekat daha üstün bir yeteneğe işaret ediyordu. Kullandıkları büyü hem çok çeşitli hem de son derece güçlüydü; söylenenlere göre sıradan bir sihirdarın saldırı büyülerinden katlarca daha etkiliydi. Mjurran’ın az önce söyledikleri, aslında savaşlarda yoğrulmuş, tecrübeli bir büyü uzmanı olduğunu ilan etmekten farksızdı.

Gruecith mesajı almıştı ve bu durum kadına duyduğu saygıyı artırdı. Yine de özel bir tedbir alma gereği duymadı. Onun gibi üst düzey bir büyü doğumlunun doğal bir büyü direnci vardı ve uzuvları kopmadığı sürece Kendi Kendini Yenileme yeteneği yaralarının çoğunu iyileştirebilirdi. Ölümcül olmayan her türlü büyü rahatlıkla göz ardı edilebilirdi.

Üstelik beni tek vuruşta öldürecek güçte bir büyü yapacaksa, büyünün sözlerini okumak için muazzam miktarda zamana ihtiyacı olacaktır, diye düşündü. Onun gibi sihirdarlar büyü yaparken tamamen savunmasız kalırlar; ben de tam o anda işini bitiririm.

Bu, vaktiyle Yohm’un da aklından geçmiş olan düşünce sürecinin birebir aynısıydı. Sonuç da benzer şekilde barizdi.

………

……

“Buaa-hahahahah! Şuna da bir bakın hele!”

Yohm karnını tuta tuta kahkahalara boğulurken, Gruecith kendini acı acı yukarıya bakarken buldu.

Kahretsin…! Bu nasıl olabilirdi ki?!

Yanakları utançtan kıpkırmızı kesilmişti; tabii bunda göğsüne kadar toprağa gömülmüş olmasının da payı büyüktü. Ağlamamak için kendini zor tutuyordu.

“Sanırım söze en başta bununla başlamalıydım,” dedi bir süre sonra Mjurran’a, “ama adım Gruecith. Az önce pek belli edememiş olsam da ben bir canavar-insan ve üst düzey bir büyü doğumluyum. Bunu söylerken dönüşseydim kazanabilirdim gibi bir ima çıkarmamanı rica ederim, emin olabilirsin.”

Birbirlerine laf dokundurdular; dışarıdan bakan tarafsız bir göze oldukça masum gelse de iğnelemeler ve bahanelerle dolu bir nezaket gösterisiydi bu.

“Pekâlâ, siz ikiniz böyle iyi anlaşmaya devam edin bakalım. Eee Gruecith, az önceki sözümüz ne olacak?”

“Hı? Ah. Doğru ya. Yohm, bundan sonra sana ‘patron’ diye hitap edeceğime söz veriyorum. Kendimi gerçekten adayacağım yegâne efendi İblis Kralı Carrion’dur, ancak kendimden üstün gördüğüm birine saygı göstermemek için de hiçbir sebep göremiyorum.”

“Emin misin bundan? Çünkü ben bunu daha ziyade seni gaza getirmek için bir şaka niyetine söylemiştim…”

“Sorun değil, sorun değil. Fakat dürüst olmak gerekirse, Lord Carrion bana seni öldürmemi emretseydi bir saniye bile tereddüt etmezdim. Kusura bakma ama aramızdaki kurallar böyle işler.”

“Anlayışla karşılıyorum. Bunu aklımda tutmaya çalışırım.”

En azından Gruecith, Yohm ile girdiği bahsin gereğini yerine getirirken son derece dürüst davranıyordu. Canavar-insanın verdiği sözlere olan sadakatini takdir etmekten kendini alamadı.

“Madem öyle, ben de sizin birliğinize katılıyorum. Kasabadaki yaşama artık epey alıştım, fırsat bulmuşken diğer insan uluslarını da görmek isterim.”

“Bundan emin misin?”

“Eminim.” Gruecith, yerdeki çukurdan kendini yukarı çekerken sırıtarak güldü. “Buradaki görevim dünyayı keşfetmek. Aksi emredilene kadar canımın istediğini yapmakta özgürüm.”

Ama tam o sırada birisi sinsice onlara doğru yaklaşıyordu.

Bu kişi Gobta’dan başkası değildi.

“Hi-hi-hi…” “Hepsini gördüm.” “Bunu yapabiliyorsa eğer…”

Kafasında türlü planlar kurarak grubun etrafındaki neşeli ortamı böldü. “Az önceki dövüşü gördüm! Ne muazzamdı ama! Aklım hayalim durdu valla. Hanımefendinin hareketlerine resmen bayıldım, dibim düştü! İşte bu yüzden kendisinden bir ricada bulunmak istiyorum.”

Yüzünde tekinsiz bir sırıtış belirdi. Yohm ve Gruecith, bunun ne anlama geldiğini kavrayacak kadar onu tanıyorlardı. Yine bir dolaplar çeviriyordu. Mjurran ise ona şüpheyle kaşlarını kaldırarak baktı.

“Ah, Mjurran, bu Gobta. Kendisi… şey, buralarda nev-i şahsına münhasır bir güç sayılır.”

“Hi-hi-hi! Yok canım, o kadar da değil.”

“Yok cidden, bu Gobta tam bir şovmendir,” diye araya girdi Gruecith. “Daha az önce o iblis eğitmen canına okudu ama doymak bilmeyip hep daha fazlası için geri gelir.”

“Ah evet, az önceki fena hırpaladı…”

Gobta tevazuyla hafifçe başını çevirdi, ardından buraya ne için geldiğini hatırladı. Yüzü ciddileşti.

“Şey, hanımefendi, aynı taktiği kullanarak yenmenizi istediğim biri var. O iblis… yani şey, o moruk… yani bilge eğitmenimiz her daim dünyanın hâkimiymiş gibi havalarda geziyor, biliyor musunuz? O yüzden—”

Yohm ve Gruecith durumu anladıklarını belirterek başlarını salladılar. Gobta, birinin kulak misafiri olup olmadığını kontrol ederek sesini alçalttı.

“Bu işte sana yardım ederim, Mjurran. Onu yenebilirsek en azından bize biraz saygı göstermek zorunda kalır. Ayrıca o herifin böyle bir şeye nasıl tepki vereceğini görmeyi çok isterim.”

“Kesinlikle,” diye katıldı Gruecith, “mükemmel bir strateji. Bir ogre büyücüsü bile çaresiz kalırdı!”

Böylece üçe bir azınlıkta kalan Mjurran, bu isteği gönülsüzce kabul etti. “Ama lütfen bu son olsun, anlaştık mı?” diye rica etti. “Bu kadar basit bir şeyin her seferinde işe yarayacağının garantisi yok.”

“Aman, hiçbir şeycik olmaz! İhtiyar yakın mesafede dövüşen bir kılıç ustası. Hızıyla övünür durur. Kesin bu tuzağa düşecektir!”

“Aynen öyle! Biz hobgoblinlerden çoook üstünmüş gibi davranıyor, bu yüzden bir kerecik olsun ona gününü göstermek istiyorum!”

“Ne de olsa beni bile kandırmaya yetti. Böylesine çevik ayak hareketlerine dayanan yakın mesafe bir çatışmada, tuzak doğru yerde kurulursa işler çok daha zorlaşacaktır.”

O numara işe yaradı, dedi Mjurran kendi kendine, çünkü sen onu fark edemeyecek kadar safsın. Böylesi bir numara sürekli kullanılmaya gelmezdi.

“İyi de,” dedi çaresizce, “hangi bahaneyle ona meydan okuyacağım?”

“Hmm… Herhangi bir bahane iş görür,” diye atıldı Gobta. “Büyü kullanan rakiplerle başa çıkma konusunda biraz daha eğitim almak istediğini söyleyiver.”

“Yani gerçek bir dövüş değil de antrenman maçı mı olacak?”

“Öylesi gayet iyi, değil mi? Alt tarafı tek bir vuruş olacak. İlk vuranın kazanacağını söyle, eminim kabul edecektir.”

“Kesinlikle, Yohm. Bu kurallarda büyü direncinin hiçbir rolü olmaz; ona bir büyü isabet ettirdin mi kazanırsın. O sana önce dokunursa o kazanır. Bir nevi hız testi diyebiliriz.”

“… Şey, bu kuralları gerçekten kabul edeceğimi mi sanıyorsunuz? Bu durum büyücüleri muazzam bir dezavantaja sokar. Bir büyücü, kendisinden bariz şekilde daha hızlı olan bir kılıç ustasıyla hız konusunda nasıl yarışabilir ki?”

“… Aa, hakikaten ha,” diye itiraf etti Gobta.

“Rakibinin neler yapabileceğini bilmeden kendi yeteneklerine kısıtlama getirmeyi kabul etmek, kendi ölüm fermanını imzalamak gibi bir şey.” Mjurran iç geçirdi.

Özünde son derece ciddi biri olan Mjurran’ın, Gobta’nın yarım yamalak düşünülmüş fikirleri yüzünden başı ağrımaya başlamıştı. Böyle kurallar önermek, düşmana resmen bir tür tuzak beklemesini söylemekten farksızdı. Buradaki adamların hepsi bunu kavrayamayacak kadar kalın kafalıydı.

“Pekala,” dedi Yohm. “Öyleyse Mjurran dövüşmesin. Biz sadece büyüde iyi olduğunu kabul etmesini istiyoruz, anladın mı? Madem bu fikri ilk Gobta ortaya attı, belki onu yem olarak kullanabiliriz.”

“Güzel fikir. Hobgoblinin meydan okumasını kesinlikle kabul edecektir.”

Gobta işin vardığı bu yönden hiç hoşlanmamaya başladı. “B-bir dakika bekleyin!” diye ciyakladı. Yohm ve Gruecith planı kurmaya o kadar dalmışlardı ki onu dinlemediler bile. Bu noktadan sonra geri adım atmak zordu. Mjurran’ın onun yerine dövüşmesi kulağa kazançlı gibi gelse de kendi kellesi söz konusu olunca bir durup düşündü.

Olamaz… Bunu yüzüme gözüme bulaştırırsam fena ayvayı yerim, değil mi? Galiba daha ciddi bir plan kurmalarına yardım etsem iyi olacak…

“Pekala beyler. Bir fikrim var. Önce ben ona meydan okuyacağım. Meydan okuduğumda, etrafımızda kocaman bir çember şeklinde tuzak çukurları açmanı istiyorum!”

“O mesafeden toprağı sıvılaştırmak ve hareket etmesini engellemek daha garanti bir yol olur.”

“O nasıl olacak ki?”

Mjurran süreci Gobta’ya göstermek için hemen yanındaki küçük bir toprak parçasını sıvılaştırdı. Gobta bir adım attı ve ayağı şap diye içeri gömülünce, çekip çıkarma çabalarına karşı koyan balçık karşısında hayretler içinde kaldı.

“Ooo, bu kesin işe yarar!”

Böylece müzakereleri sona ermiş oldu.

“Güzel,” dedi Mjurran. “Yani buradaki rolüm, dövüşün başlama işaretini bekleyip toprağı dönüştürmek. Hepsi bu mu?”

“Aynen öyle!” Gobta’nın yüzü güldü.

Artık tek yapmaları gereken bunu uygulamaktı.

………

……

“Bunun için bir açıklama alacak mıyım?”

Gobta, Yohm ve Gruecith çıplak zeminde diz çöktürülmüştü. Mjurran da onlara katılmak için öne çıktı ama Hakuro dede şefkatiyle gülümseyip elini sallayarak onu uzaklaştırdı. “Senin bir suçun yok,” dedi. “Eminim karşımda diz çöken bu ahmaklar başının altından çıkmıştır, öyle değil mi?”

“Fakat ben öylece—”

“Ah, kafana takma. Senin tuzağına düştüler ya, aynı şeyin bende de işe yarayacağını düşündüler zahir, haksız mıyım? Etkileyici bir büyüydü ama niyetlerini en baştan gözlerinden okudum.”

Mjurran iç geçirdi. Kendisi de başından beri durumun buraya varacağını biliyordu.

Planda anlaştıktan sonra grup, hocaları ihtiyar Hakuro’yu çağırmıştı. En azından o kısım yeterince iyi gitmişti. Adama şöyle bir bakmak bile Mjurran’a tek bir kılıç savuruşuyla bir megalodonu ortadan ikiye yardığını hatırlatmaya yetmişti. Adamın tekinsiz duruşu ve yaydığı o muazzam varlık hissi yüzünden, bu aptalca şakanın felaketle biteceğini daha o an tahmin etmişti. Bu kural tanımayan ölümcül bir dövüş olsaydı derhal kaçmayı önerirdi; ancak bu sadece bir oyundu ve yenilmenin yoldaşlarının biraz daha olgunlaşmasına vesile olacağını düşündü.

İşe yaramayacağından eminim ama şu Hakuro denen zatın nasıl dövüştüğünü kendi gözlerimle görmek fena bir fikir olmayabilir.

Bu yüzden katılmayı kabul etmişti.

“Mükemmel!” Teklif edildiğinde Hakuro kükremişti. “İşte ruh budur çocuklar! Uzun zaman sonra ilk kez gerçek savaş koşullarını baz alacağım. Üçünüz birden bana saldırın! Şu yeni hanımefendi de katılıyor mu? Büyü kullanıcısı gibi duruyor, öyle değil mi?”

“Hoppala, seni ihtiyar… yani bilge ustam! Bizi hemen öyle hafife alma!”

“Hobgoblini dinle usta. Boyunu aşan bir özgüvene kapılmadığından emin misin?”

“Heh-heh-heh! Misafiriniz olarak eğlencenize burnumu sokmak kabalık olur diye düşünmüştüm… ama bu dediklerinizden sonra artık tüm gücümle asılmam gerekecek, öyle değil mi?”

Üçlünün Hakuro’nun kışkırtmasına böylesine balıklama atlaması, Mjurran’ın tahmininin kilit bir noktasını değiştirmesine yol açtı. Bu iş daha dövüş başlamadan önce batmaya mahkûmdu. Bundan sonra onlara öğretecek çok şeyim olacak…

Şikayet etmesine rağmen Yohm’un askeri danışmanı —aslında bu noktada her konudaki danışmanı— olmaya alışmıştı. Her zamanki gibi güçlü ve sorumluluk sahibiydi; yalnızca gülümseyip bunu grubu için bir öğrenme fırsatı olarak görmeyi seçti.

İşler gelişmeye başladığında, müsabaka tam da tahmin ettiği gibi içler acısı bir hal aldı. Etrafındaki toprağı sıvılaştırmak Hakuro’yu yavaşlatmaya yetmemişti bile.

“Geh! Nasıl oluyor da normal yürüyormuş gibi hareket edebiliyor?!”

Mjurran büyüsünü alanın etrafına çember şeklinde yaymış, panikleyen Gobta’nın kaçabilmesi için bir yol açacak kadarını dağıtmıştı. Bunu yaparken tuzak çukurunun konumunu belirleyip hazır hale getirdi. Hakuro sanki boşlukta koşuyormuş gibi tuzağı hiç umursamadı bile.

Ahh, kesinlikle fark etti. Fakat fark etmese bile bir şey değişmeyecekti. Bana fazlasıyla Anlık Hareket gibi görünüyor.

Bu, yalnızca en yeteneklilerin ustalaşmayı umabileceği bir Sanat kümesi olan Savaş İradesi cephaneliğindeki en zor yeteneklerden biriydi. Bunun böylesine zahmetsizce sergilendiğini görmek, Mjurran’a numaralarının ne kadar beyhude olduğunu tamamen kavrattı.

“Tch! Buradayım, ihtiyar!”

Ancak Yohm, düşmanına kılıç savururken bir haykırışla konumunu açık ederek üstüne gitmeye devam etti. Açık bir kitap gibi okunuyordu. Gobta ise hakkını yememek gerek, yuvarlanarak güvenli bir yere çekilmeye çalıştı. Karşılığında alnına bir tahta kılıç darbesi yedi.

“Yine mi ya…” Yere yığılırken inledi. Çok geçmeden Yohm da ona katıldı; tam olarak onu kurtarmak için sayılmazdı gerçi ama asıl sebebin de artık pek bir önemi kalmamıştı. Hakuro fazlasıyla hızlıydı. Yohm hamlesini tamamlayamadan Gobta yere serilmiş, Hakuro ise arkasında bitivermişti.

“Oha?! Göremedim bile—”

“Ahmaklar.”

Tek bir darbeyle Yohm da yere serildi.

Sıvılaştırma numarası işe yaramazsa asıl plan; Gruecith sürpriz bir saldırı yaparken Yohm ve Gobta’nın düşmanın dikkatini dağıtmasıydı. Bunun da benzer şekilde bir vakit kaybı olduğu anlaşıldı. Gruecith, Yohm’un ne yapmasını istediğini anlayamadan Hakuro iki takım arkadaşını da haklamıştı bile.

Bütün bunların ortasında Mjurran, bu harikulade çeviklik gösterisini izliyordu. Neler olduğunu anlayabilmek için Büyü Algısı şarttı; çıplak göz böylesi bir hıza yetişemezdi. Üstelik sadece izlemekle de kalmıyordu. Büyü doğumlu kökenlerini bir sır olarak saklamak için büyüyü önceden hazırlamıştı.

Yine de… Gözünü üstünde tutabilmek için bile Büyü Algısı gerektiren bir rakibe meydan okuyacaksan, işe yarayacak tek şey geniş bir alanı kaplayan menzilli büyü olurdu. Burada öyle bir imkân yoktu, bu yüzden iş daha başlamadan bitmişti.

Doğrusu, sesüstü hızda hareket eden bir hedefe karşı hazırlık süresi gerektiren hiçbir büyü bir işe yaramazdı. Bir büyücünün böyle bir rakiple başa çıkabilmesi için önceden birkaç büyü hazırlaması, savaş sırasında ustaca örülmüş bir tetikleyiciyle çağrılabilmeleri adına büyülü sözleri önceden okuması gerekirdi. Ya da Büyü İptali kullanması.

Fakat Büyü İptali’ni kendi başıma kullansam bile en fazla orta seviye büyülerde işe yarar. Daha ciddi bir girişim muhtemelen başarısızlığa mahkûm olur…

Mjurran’ın vücudu tüm büyüleri için enerji sağlayan büyü zerreciklerinden (magicules) daha fazlasını barındırıyordu, ancak onu saf güçle alt etmeye çalışmak altından kalkamayacağı bir yük gibi görünüyordu. Yine de tüm bunların gözleri önünde cereyan etmesi, bu saçmalığa katlanmasına değmiş gibi hissettiriyordu. Hakuro, temkinli duran Mjurran’ı değil, Gruecith’i hedef alıyordu. Büyücüyü etkisiz hale getirmeden önce gruptaki en büyük engeli ortadan kaldırmak istiyordu. Başka bir deyişle Hakuro, onun büyüsünü bir engel olarak bile görmüyordu.

Biraz kırıcıydı ama neyse. Bu insan formumla Hakuro Bey’e ne savurursam savurayım, muhtemelen hepsinin üstesinden gelebilir. Yine de ona en azından bir şey isabet ettirebilseydim keşke…

Mjurran maç öncesi yaptığı analizin ardından, kademeli olarak tetiklenmek üzere üç küçük patlayıcı büyü hazırlamıştı. İlki, Hakuro tam Gruecith’i yere serecekken gözlerinin önünde patladı; ölümcül bir bomba değil, ikisini de karanlığa gömen bir körlük saldırısıydı.

“Ngh?!”

Bu, Hakuro’dan şaşkın bir homurtu koparmaya yetti. Yine de hiç tereddüt etmeden yoluna devam etti. Gruecith, körlüğün savaşta kendisini etkilemeyeceği kadar keskin bir koku alma duyusuna sahipti —bu planın temel dayanağı buydu— ancak Hakuro da bu duyuya pek bel bağlamıyordu.

Bu plan da suya düşmüştü. İnsanların varlığını mı sezebiliyor, yoksa…?

Tabii ki Mjurran körlüğün onu yavaşlatmaya yetmeyeceğini önceden tahmin etmişti. İstifini bozmadan ikinci büyüsünü devreye soktu. Bu, hedefin görme ve işitme duyusunu felç etmek için bir ışık parlaması ve sağır edici bir gürültü yaratan bir Flaş Bombası büyüsüydü. Hem iç hem dış mekânda etkili olan insana karşı büyülerinden biriydi ve körlük bombasının bu etkiyi sadece pekiştireceğini umuyordu.

Ve yine haklı çıktı. Büyü etkisini göstermeden hemen önce, karanlığın içinde Hakuro’nun bir anlığına geriye doğru çekildiğini gördü. Işığın ve gürültünün tam sıfır noktasındaydı, ancak yeniden harekete geçerken buna zerre aldırış etmedi.

Biliyordum…! Görünüşe göre Hakuro da Büyü Algısı kullanabiliyor…

O Flaş Bombası’na verilen bu tepki, yalnızca büyünün akışını —büyü zerreciklerinin hareketini— okuyabilenlerin sergileyebileceği bir şeydi. Patlamanın kendisi de üzerinde hiçbir etki bırakmamıştı. Tıpkı Mjurran gibi o da savaştaki kararlarını Büyü Algısı’na dayandırıyordu. Bu da her büyüyü daha gerçekleşmeden okuyabildiği anlamına geliyordu; dolayısıyla Mjurran bu dövüşe en ufak bir etki etmek istiyorsa hemen ağır toplarını sahaya sürmek zorundaydı.

Onu görmezden gelip önce Gruecith’in icabına bakması son derece mantıklı bir karardı. Kendisi doğrudan büyü yapmaya çalışmak yerine onu durum anormalliklerinden korumaya odaklanmıştı, ancak Büyü Algısı tüm bunları anlamsız kılmıştı. Operasyon daha temelinden çökmüştü.

Büyüsünün böylesine umursamazca bir kenara itildiğini görmek, bilakis Mjurran’ın gururunu incitmişti. Bu hiç eğlenceli olmadı işte, diye düşündü. Bu işe hiçbir zaman pek hevesli değildim ama bir büyücüye sataşabileceğini sanıyorsa, bunun bedelini ona göstereyim bari!

Böylece bakışlarını Gruecith’e çevirdi—ve hemen ardından tüm hevesi kaçtı.

“Aaaarrghh! Gözlerim—gözlerim; kulaklarım!!”

“Ne yapıyorsun sen, aptal herif?!”

Yoldaşına bağırmakta son derece haklıydı. O Flaş Bombası tek bir yöne odaklanmıştı. Gruecith’i bu kadar fena etkilememesi gerekirdi. Aptal herif düpedüz ışığa doğru bakmış olmalıydı. Hangi büyüyü kullanmayı planladığını önceden hepsine söylemişti üstelik. Tek çıkarımı, Gruecith’in kendisine bir şeyi yapmaması söylendiğinde hemen ilk iş gidip onu deneyen türden bir canavar-insan olduğuydu.

Mjurran pes edercesine kollarını iki yana açtı. Bu kadarı da tam bir saçmalık. Canavar-insanların insanlara karşı böylesine aptalca dobra olmalarının onları idare etmeyi kolaylaştıracağını sanmıştım. Ama tam tersiymiş, değil mi?

“Bu bile size bir şey yapmadıysa kaybettik demektir. Gruecith’in davamıza daha fazla katkı sağlayabileceğini de hiç sanmıyorum.”

“Ho-ho-ho! Savaşın gidişatını pek çabuk okuyorsunuz hanımefendi—en azından bu iflah olmaz üçlüden çok daha iyi. Yani son büyünüzü kullanmayacak mısınız?”

“Hayır. Hiçbir fark yaratacağını sanmıyorum.”

Son büyü, onun kozu olan Uyku Sisi idi. Hakuro’yu tamamen uyutmak muhtemelen imkânsızdı; fakat Gruecith ile kılıç tokuştururken düşünce sürecini azıcık bile yavaşlatabilseydi, bu durum zırhında zafer kılıcının saplanabileceği bir gedik açmaya yeterdi. Öyle olmasa bile Mjurran, sürpriz faktörünün adamın dengesini bozacağını hesaplamıştı.

Ancak Gruecith’in sıvılaşmış toprağın üzerinde öylece sersemce debelendiğini görmek, devam etme isteğini tamamen tüketti. Bu yüzden iç geçirip büyüyü bozdu.

“… Niyetlerini en baştan gözlerinden okudum.”

Az önce Hakuro bunu söylediğinde Mjurran gözlerini devirmişti. Büyünün asla fark edilmemesini sağlamak için yaptığı onca hazırlığa rağmen, Gobta ile Gruecith tüm süre boyunca gözlerini yere dikip durmuşlardı. Al işte, diye düşündü iç çekerek. Bu, ağzını açıp adama “Oooo, baksana, burada bir şey var!” demekten farksızdı. En azından Yohm bu dürtüye direnecek kadar metanetliydi ama sonuçta o da sadece bir insandı. Ondan gelecek hiçbir numara Hakuro’ya sökmezdi.

“Ho-ho-ho! İyi bir stratejist olabilirsiniz hanımefendi, fakat müttefiklerinizin kişiliklerini derinlemesine kavramadan asla gerçekten etkili bir takım çalışması umut edemezsiniz. Apar topar toplanmış hiçbir ekip beni alt edemez.”

Mjurran bu teselli dolu sözlere başını sallayarak karşılık verdi. “Benim için bir ders oldu, evet. İşe onları daha derinlemesine inceleyerek başlamak isterim.”

“Mm. Evet. Güzel fikir.” Hakuro başını salladı, ardından diz çökmüş üç rakibine döndü. “Şimdi bana cevap vermenizi önersem nasıl olur? Ben kılıcımı tahtadan metale çevirmeye karar vermeden önce hani?”

Mjurran’a sunduğu o babacan gülümseme çoktan mazi olmuştu. Artık tamamen o iblis eğitmen hâline geri dönmüştü.

“Pah!”

“Oha?!”

“D-durun bir dakiiiika!”

Üç saat sonra, diz çökmekten bacakları uyuşmuş halde hâlâ oradaydılar. Hakuro, bir daha böyle bir saçmalığa kalkışmayacaklarından adı gibi emin olana kadar onları orada tutuyordu. Mjurran yatak odasına dönerken onlara şöyle bir göz attı ve bir daha asla böyle bir “plana” ortak olmayacağına kendi kendine söz verdi.

“Bakın, her ihtimale karşı söylüyorum ama Efendi Rimuru’yu böyle ‘sınamaya’ kalkışmayacağınıza dair bana söz verin, olur mu?”

“Neden bahsediyorsun sen?” Gobta, oldukça endişeli görünen Hakuro’ya sızlandı. “Böyle bir şey Efendi Rimuru’da asla sökmez ki!”

“…” “Öyle mi dersin? Çünkü dürüst olmak gerekirse, işe yarama ihtimali hiç de az değil gibi görünüyor bana…”

“Hahaha! Yapma be ihtiyar. Sence de fazla endişelenmiyor musun? Efendi Rimuru gibi biri öyle ucuz bir oyuna gelecek değil ya!”

“Umarım öyledir,” dedi Hakuro. “Şayet kanarsa, hepimizin başı fena derde girer.”

Üç öğrencisi bu düşünce karşısında ürperdi.

“E-evet… Zaten öyle bir niyetimiz yoktu ama artık kesinlikle aklımızdan bile geçirmeyiz, hayır.”

“Gobta haklı. Hem o hem de şu diğer kız… Şu şiddete meyilli olan.”

“Shion’u mu kastediyorsun?” diye sordu Gobta. “Yoksa, bekle, Mili— olmasın?”

“Hop, orada dur bakalım Gobta.”

Hobgoblin, paniklemiş görünen Yohm’a başıyla hak verdi. Gruecith bu konuşmanın nereye vardığını tam kavrayamasa da burnunu sokmaması gerektiğini gayet iyi anlamıştı. Farkında olmasa da son derece akıllıca bir hareketti.

“Pekâlâ,” dedi Hakuro ağırbaşlı bir ses tonuyla. “Souei böyle bir şeye kanmayacak kadar temkinlidir ama Efendi Rimuru ile Efendi Benimaru… Onların kendilerine has zayıflıkları var diyelim, değil mi? Ayrıca Efendi Rimuru, Büyü Algısı’nı da bir dereceye kadar dizginliyor gibi görünüyor.”

“Neden öyle bir şey yapıyor ki usta?” diye sordu Gobta.

Yohm ona dönüp, “Kim bilir,” diye yanıt verdi. “Şu Büyü Algısı denen zımbırtının nasıl çalıştığını tahmin bile edemem.”

Araya giren Gruecith, “Şey,” dedi, “Lord Carrion’un Rimuru’yu neden dengi olarak kabul ettiğini şimdi çok iyi anlıyorum. Kendi gücüne bizzat böyle sınırlar koymak… Bu, sürekli ve sonu gelmeyen bir eğitim döngüsü demek!”

“Ha?!”

“Vay be, sebebi bu muydu yani? Efendi Rimuru harbiden harika biri!”

“Vay anasını. Adamın kafası bizimkinden bambaşka bir boyutta çalışıyor desene, ha?”

Bu durum, Hakuro’nun da sonradan onay vermesiyle birlikte, Tempest genelinde canavarların kendilerini daha iyi geliştirmek adına yetenek salınımlarını kasten sınırlandırdığı yeni bir akıma dönüştü. Bunun Rimuru ile hiçbir ilgisi yoktu ama buralarda olsaydı onun da bunu onaylayacağını umuyorlardı.

Sıvılaşmış toprakta debelenmek ve kılıç darbeleriyle iyice haşlanmak üçünü de çamur deryasına çevirmişti. Çok geçmeden kasabanın meşhur hamam tesislerine birlikte girmekten bahsetmeye başladılar.

Gobta, “Vay canına,” diye belirtti, “şu hanımefendi büyüsünü kullanmayı harbiden biliyor. Hem bayağı da güzel!”

“Değil mi ya? Üstelik karakteri de sağlam. Mesele sadece görünüşten ibaret değil yani.”

“Buna kesinlikle itirazım yok. Adı Mjurran’dı, değil mi? Çocuğumu doğursa ne güzel olurdu…”

“Hop, yavaş gel bakalım Gruecith. Öyle kafana göre konuşamazsın. O benim subaylarımdan biri.”

“Bunun konuyla ne alakası var Yohm? Mesele gönül işleri olunca istediğimi yapmakta özgürüm. Erken kalkan yol alır.”

“Vay, sahiden mi? Bunu aklımda tutacağım!”

“Bir de sen başlama Gobta!”

Gruecith, dövünen Yohm’a kıs kıs güldü. “Belki de onunla bizzat kendim konuşmalıyım, ha?”

“Lanet olsun Gruecith, ilk ben konuşacağım! Ben senin patronunum!”

“Aklını mı kaçırdın? Daha yeni söyledim ya: Aşk tamamen özgürlüktür!”

“Aynen öyle Yohm!”

Hamama vardıklarında bu durum oldukça hararetli bir kavgaya dönüşmüştü. Yıkanıp sıcak suya kuruldukları an, Gobta’nın gözlerinde bir kez daha sinsi bir ışıltı belirdi. “Kabal buraya son geldiğinde bana bir şeyler söylemişti, az önce aklıma geldi,” diye söze başladı. “Dünyada ‘karma’ kuralı olan bazı hamamlar varmış. Bunu ona Efendi Rimuru’nun anlattığını söyledi… Ve bilirsiniz ya, Efendi Rimuru’nun sözü kanundur, değil mi?”

“Bir dakika bekle Gobta. Eğer bizzat Rimuru’nun emriyse, bunu harfiyen uygulamamız gerekmez mi yani?”

“Hı-hı! Ben de kesinlikle öyle düşünüyorum!”

“Ne?” “Gobta, neden bahsediyorsun sen?” “Bana şu…” “…‘karma’ meselesini biraz daha anlatsana.”

“Hi-hi-hi!” “Senin de hoşuna gitti, değil mi Gruecith?” “Şimdi şöyle ki…”

Ağzından çıkan her heceyle daha da heyecanlanarak konuyu en ince ayrıntısına kadar anlattı.

“Yani diyorsun ki…” “…sadece Mjurran değil, Leydi Shuna ve Shion da mı…?”

“Şaka yapıyor olmalısın Gobta. Buraların kurallarının böyle olduğundan hiç haberim yoktu!”

Dağdan gelen sıcak kaplıca suyunun verdiği hoş his, üçlünün kafasını fazlasıyla rahatlatıyordu. Bu durum seslerinin de yükselmesine neden oluyor, kurdukları sinsi planlar hamamda yankılanıyordu.

Ancak bu seslerin tamamı içeride kalmadı. Ses dalgalarının bir kısmı duvarı aşıp sızarak—Mjurran’ı kadınlar hamamının keyfini birlikte çıkarmaya davet etmiş olan Shuna ile Shion’un kulaklarına kadar ulaştı.

“Acaba akıllarındaki bu aptallığı söküp atacak bir iksir mi geliştirsek?”

“Hiç endişelenmeyin, Leydi Shuna. Merhamet dilenene ve iradeleri yeniden terbiye edilene kadar canlarını çıkarırcasına döveceğim onları!”

“Yardım etmekten mutluluk duyarım,” diye ekledi Mjurran.

Ne yazık ki, sonrasında bu adamlara ne olduğunu gösteren hiçbir kayıt bulunmamaktadır.

“Mjurran, biraz konuşabilir miyiz?”

Mjurran’ın Yohm ve ekibiyle yaşamaya tamamen alışmasına yetecek kadar, birkaç hafta geçmişti ki lideri onunla konuştu.

“Elbette. Ne hakkında?”

“Burada…” “…olmasın, sakıncası yoksa.”

“Öyle mi?”

Bu durum ona tuhaf gelse de ricasını geri çevirecek kadar şüpheli görünmedi. Yohm’u takip ederek kasabanın dışına, ormanın ıssız bir köşesine doğru yürüdü.

Hmm? Eyvah. Kim olduğumu öğrendi mi yoksa? İleride herhangi bir tuzak ya da pusu sezmiyorum…

Yohm’un ekibinin geri kalanı hâlâ kasabada konuşlanmıştı; Mjurran hepsinin tam konumunu biliyordu. Yohm’un onu çağırırken Gruecith ile bakışması pek hoşuna gitmemişti ama yine de kimliği açığa çıkmamış gibi görünüyordu.

Öyleyse mesele neydi ki…?

Jura Ormanı topraklarının girişine varana dek şaşkınlığı sürdü.

“Yeterince yürüdük sanırım? Mesele ne—?”

“Mjurran!”

Sözünün kesilmesi zihninde tehlike çanlarının çalmasına neden oldu. Olamaz! Gerçekten mi?! Sonunda öğrenmiş miydi yani? Başka birine söylemiş miydi peki? Yoksa şimdiye dek foyasını ortaya çıkaran tek kişi Yohm muydu? Her iki durumda da acil karşı önlemler alması gerekiyordu, ta ki—

“Seni seviyorum! Yemin ederim: Gözlerinin gözlerime değdiği ilk an sana âşık oldum!”

Zihni durdu.

Ne?! Ne demişti o?

“Ha?”

Zihninde türlü türlü sorular belirip kayboldu ama verebildiği tek tepki buydu. Yalnızca Yohm’un bakışlarına karşılık vermek bile bütün zihinsel iradesini tüketmeye yetmişti.

Geriye dönüp baktığında Mjurran, üzerinde her daim bir çift göz hissetmişti. Ekibine sızdığından beri bu hep böyleydi. Bu gözler Yohm’a aitti ve göz göze geldiklerinde, utancından bakışlarını kaçırdığı çok olmuştu. Kendisini neden bu kadar dikkatle izlediğini merak ettiği için bu durum onu biraz tedirgin etmişti. Fakat belki de şüpheleri aslında bambaşka bir şeyden kaynaklanıyordu.

“Ciddi misin?”

“Evet. Seni mutlu bir kadın yapacağıma söz veriyorum. Söz veriyorum!”

İtirafın bu denli dobra olması Mjurran’ın yanaklarının kızarmasına yol açtı. (Kronolojik olarak) genç bir kadın olduğu son zaman, tam yedi asır önceydi. O zamana dair anıları en fazla hayal meyaldi. O günlerden başka kimseye dair bir hatırası da yoktu. Onun için aşk, tamamen yabancı bir deneyimdi. Keşfedilmemiş topraklar gibiydi.

Zihninde endişe, mutluluğa baskın geldi. Üstelik bir de şu vardı:

Beni mutlu bir kadın yapacakmış, öyle mi? İblis Kralı Clayman, beni kendi şahsi kuklası yapmak için Kukla Kalp yeteneğini kullanmıştı. Gerçek kalbimi geri alamazsam asla özgür olamam—ve bunu yapmanın hiçbir yolu yok. Hem bir insan beni nasıl sevebilirdi ki? Hepsi çok çabuk ölüyordu…

Bu yüzden cevabını ertelemeyi seçti. Beyninin mantıklı tarafı ona hayır deyip hayatına devam etmesini söylüyordu ama nedense buna tam olarak cesaret edemedi. Bir büyü doğumlu olarak geçirdiği dört yüz yıllık ömründe, ilk defa kendisi hakkında bu kadar kaygılanıyordu.

Bu itirafın ardından bile hayat her zamanki gibi devam etti.

Yohm kişilik olarak genelde oldukça havai biriydi ama—belki de duygularına saygısından ötürü—Mjurran’a karşı daha ileri bir adım atmadı. Şüphesiz ki bu his karşılıklıydı. Canavar avı için köyleri dolaşırken de kasabada dinlenirken de Yohm ona ilgi ve alaka gösteriyor ama ondan zorla bir cevap koparmak için asla üstüne gitmiyordu.

Ben… Ne yapmam gerekiyor ki? Clayman nefes alıp yaşadığı sürece, onun bu hayalinin gerçekleşmesine imkân yok…

Zaman içinde Mjurran, kendini Yohm ile daha yakın bir birliktelik içinde hayal etmeye başladı. Beyninin mantıklı tarafı bunun bir ihtimal bile olamayacağını söylüyordu ama o yine de bu düşünceden vazgeçemiyordu. Zihni yavaş yavaş bu fikre alışmaya başladı; onu öylesine büyülemişti ki yüzünde kederli ve yalnız bir ifadeyle kendisine bakan Gruecith’i fark etmedi bile.

Hayat güzeldi—ve şimdi, bir haftalık bir süre içinde yerle bir olacaktı.

“Görüşmeyeli uzun zaman oldu, Mjurran. Nasılsın, iyi misin?”

Clayman’dan gelen büyülü iletişim birdenbire ulaştı. Bu durum onu biraz telaşlandırdı.

“L-Lord Clayman! Benimle irtibata geçmenizin sebebi nedir acaba?”

Onun gözünde Clayman, sadakatine layık biri değildi. Elinden gelse onu uykusunda katlederdi. Bunu yapmamasının tek sebebi, başarısız olacağının her iki taraf için de apaçık ortada olmasıydı.

Ona son rapor verdiğinde Clayman tuhaf bir şekilde neşeliydi. Bu sefer de durum farksızdı. Mjurran’ın içgüdüleri alarm vermeye başladı. Bu durum tüylerini ürpertiyordu. Clayman astlarına neredeyse hiçbir zaman duygularını göstermezdi—şayet şu an böylesine bariz bir keyif içindeyse, işler tam da onun istediği gibi gidiyor olmalıydı. Bu ona hiç de iyi bir haber gibi gelmedi—ki öyle de değildi.

Clayman temkinli davranan Mjurran’a, “Bana sağladığın istihbarat sayesinde,” dedi, “burada işler gayet iyi gidiyor. Muazzam bir iş çıkardın. Hatta elimdeki bu kalbi sana geri verip seni serbest bırakma vaktinin geldiğini bile düşünmeye başladım.”

Mjurran bu teklif karşısında afallayarak duraksadı. Bir anlığına zihninde Yohm’un yüzü belirdi. Heyecandan içinin kıpır kıpır olduğunu hissedebiliyordu ama yine de ses tonunu sakin tutmayı başardı. Clayman onun gerçek duygularını asla öğrenmemeliydi. O bir İblis Kralıydı; kendi hizmetkârlarını kandırmaktan zerre çekinmeyen sinsi bir Kukla Ustasıydı.

“Çok teşekkür ederim, efendim. Bu ani teklifiniz benim için büyük bir sürpriz oldu. Bu artık hizmetlerime ihtiyaç duymadığınız anlamına mı geliyor?”

“Haaa-ha-ha-ha! Ah, hiç değişmiyorsun Mjurran. Bu kadar alçakgönüllülüğe hiç lüzum yok. Böylesine yetenekli bir piyondan neden kurtulmak isteyeyim ki? Benim için yine bir rol üstlenebileceğini umuyorum, evet.”

“Anlıyorum. Bunu duyduğuma sevind—”

Mjurran temkinli cevabını bitiremeden İblis Kralı sakince araya girdi, “Mjurran. Telaşlanmana gerek yok. Sadece benim için son bir iş yapmanı istiyorum. Beni geri çevirmezsin, değil mi? Henüz ölmeye hazır olmadığına ve sevdiğin adamın gözlerinin önünde can verdiğini görmek istemediğine eminim!”

Başındaki kanın çekildiğini hissetti.

“B-ben kimseyi sev—…?!”

“Hiçbir erkeğe karşı hislerin yok, öyle mi? Beni çok hafife alıyorsun Mjurran. Tek yapman gereken emirlerime uymak, o zaman her şey yoluna girecek. Sana az önce özgürlüğün tatlı rüyasını gösterdim; buna biraz minnet duyman fena olmazdı. Ben emirlerini iletene kadar uslu uslu bekle, anlaştık mı?”

Ardından bağlantıyı kesti.

Mjurran’ın ne yazık ki karşı koyabilecek hiçbir kozu yoktu. Kendisini ya da bir başkasını ne kadar mutsuz ederse etsin, kurtuluşun tek yolu ona hizmet etmekten geçiyordu. Kalbinde yer edinen tek şey İblis Kralı’nın son sözleriydi: “Her şey bittiğinde seni serbest bırakacağım. Sevdiğin adamla birlikte yaşama hayalin çok geçmeden gerçek olabilir.”

Bu bir tuzak mıydı?

Hayır, kesinlikle bir tuzaktı. Fakat Mjurran’ın yapabileceği tek şey onun sözlerine güvenmekti. Şayet şüpheye düşerse, bu hem Yohm hem de kendisi için muhtemel bir trajediye yol açardı. Clayman’ın dediğini yapıp onun lehine olabilecek geçici bir hevesine daha bel bağlamak çok daha iyiydi.

Her zaman olduğu gibi, Mjurran için mevcut tek seçenek emirlerini beklemekti. Ama şayet bu sahiden özgürlüğüne vesile olacaksa—

Onu gerçekten kabul edebilir miydim?

Bunun ne kadar affedilemez bir şey olduğunu bilse de bu düşünceyi tartmaktan kendini alamadı.

Bu hayal gerçekleşecekse, muhtemelen ruhumu şeytana satmam gerekecek.

Karar verilmişti. Mjurran artık kararlıydı. Ve ardından, hiçbir şey olmamış gibi yeniden harekete geçti.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla