İblis Kralı Carrion, yüzünde gergin bir ifadeyle gökyüzüne baktı. Çok uzaklardan, kendisine doğru uçan yoğun ve devasa bir büyü enerjisi kütlesini hissedebiliyordu; aurası o kadar güçlüydü ki sahibi onu gizleme gereği bile duymamıştı.
Bu, diğer İblis Kralı Milim’den başkası olamazdı. Belli ki savaşa hazırdı ve hedefi tam olarak bu ülkeydi.
Ses hızından daha süratli bir şekilde süzülen Milim, aniden Carrion’un kalesinin tam üstünde durdu. Ardından gelen duyuru, kulakları sağır edecek bir gürültüyle yapıldı. Genel hatlarıyla şöyleydi:
“Ah-ha-haaa! Ben İblis Kralı Milim Nava! Ve şu andan itibaren, diğer İblis Kralları ile aramdaki tüm antlaşma ve mutabakatların hükümsüz olduğunu ilan ediyorum! Buna İblis Kralı Carrion ile yapılmış olan her türlü mukavele de dâhildir! Ayrıca ona savaş açıyorum, bu yüzden bundan bir hafta sonra tekrar buluşmaya ne dersiniz? Benimle nasıl başa çıkacağınızı çözmeye çalışırken bol şans dilerim. Ahhhhh-ha-ha-haaa!!”
Hem bir İblis Kralı hem de diyarının Canavar Efendisi olan Carrion’un, sadece bu tek taraflı bildiri yüzünden başı ağrımıştı. “O aklı havada kadın ne halt ettiğini sanıyor?!” diye düşündü. Fakat bunu daha sonra dert edebilirdi. Şimdilik emirlerini vermesi gerekiyordu.
“Diyarın tüm savaşçıları, derhal burada toplanın!!”
Emir büyük bir süratle yerine getirildi. Çok geçmeden, liderleri olan Üç Canavar Soylusu önderliğindeki Canavar Efendisi Savaşçılar İttifakı’nın tamamı, kalenin önündeki büyük meydanda toplandı.
Altın Yılan Boynuzu Alvis, “Lordum,” dedi, “Gruecith haricinde hepimiz buradayız.”
“Güzel.” Carrion bilgece başını salladı. Anlaşılan o tek bir an, düşüncelerini toparlamasına yetmişti. Ordusu hevesle konuşmasını beklerken, ağırbaşlı bir tavırla söze başladı: “Bir hafta içinde şu Milim bize saldırmaya gelecek. O hadsiz budala, bunu resmileştirmek adına bir Walpurgis toplamaya bile tenezzül etmeden, diğer İblis Kralları ile yapılan tüm antlaşmaları hiçe saydı. Bu da bu toprakları yöneten diğer on yüce İblis Kralı’nın hepsini karşısına aldığı anlamına geliyor. Bu gerçekten akıl alır gibi değil. Milim her zaman fevri hareket eden biri olmuştur; yine de düşüncelerinde hem kurnaz hem de tedbirli olabilir. Onu harekete geçirecek bir şeylerin yaşandığını varsaymaktan başka çarem yok.”
Dinleyenlerden hiçbiri ondan şüphe etmedi. Milim’in sesini oradan bile gayet net duymuşlardı. Fakat her şey o kadar gerçek dışı geliyordu ki aralarından pek çoğu nasıl tepki vereceğini bile kestiremiyordu.
Alvis sakince, “Peki,” dedi, “diğer İblis Kralları buna nasıl tepki veriyor?”
Carrion tükürürcesine, “Frey ve Clayman tek bir kelimesine bile inanmıyor,” diye karşılık verdi. “Valentine her zamanki gibi tepkisiz; Ramiris ise tek bir lafımı bile dinlemeyecek kadar ‘yeni koruyucusuyla’ falan böbürlenmekle meşgul. Yoldaşım Guy zerre umursamadı ve diğer üçünün de aynı şekilde ilgisiz olduğunu tahmin ediyorum. Elbette, Milim ve ben gerçekten savaşa tutuşursak, o zaman inanmak zorunda kalacaklardır.”
Carrion’un bel bağlayabileceği pek fazla müttefiki var gibi görünmüyordu.
“Öyleyse tek seçenek savaş, General!” diye kükredi Kar Kaplanı Pençesi Sufia. “Bana gelince, en ön sıradan biletimi çoktan kaptım bile!”
Kara Pars Pençesi olan ve savaşa olan tutkusunun esiri olmasıyla tanınan Phobio ayağa kalktı. “Sufia,” dedi, “bu kadar iyimser olabilmenin tek sebebi İblis Kralı Milim’in gücü hakkında hiçbir şey bilmemen. Bunu daha açık söyleyemem: O, herkesten bambaşka bir seviyede. Bütün Savaşçılar İttifakı ona karşı dursa bile saniyeler içinde yok oluruz.”
Milim ile geçmişteki tecrübesi, ona bu tehdide daha analitik yaklaşarak temkinli olması için geçerli bir sebep vermişti. Ona göre her türlü çatışma, kendileri için ani bir hezimet anlamına geliyordu.
“Daha olgun davrandığını görmek beni sevindirdi, Phobio. Milim’in kudretini biliyorsun; senden şüphe etmek için bir sebebim yok. Peki sence hangimiz daha güçlüyüz; Milim mi yoksa ben mi?”
Phobio, Carrion’un bu dosdoğru ve sert sorusu karşısında irkildi. Kendini toparlamak için bir an durdu, ardından efendisinin gözlerinin içine baktı.
“Lord Carrion, iki İblis Kralı’nın tam gücünü kestirebilmem benim için imkânsız. Fakat ne kadar kaba kaçarsa kaçsın, İblis Kralı Milim’in ‘Yıkıcı’ lakabının hakkını sonuna kadar verdiğini söyleyebilirim.”
Doğrudan bir cevap vermekten kaçınmıştı ama Carrion satır aralarını gayet iyi okuyabiliyordu.
“Öyle demek! Benden daha güçlü ha?” Buna içten, kahkahalarla dolu bir karşılık verdi. “Öyleyse bu, Canavar Efendisi’nin gerçekte ne kadar güçlü olabileceğini hepinize göstermek için mükemmel bir fırsat!”
Carrion’a göre bu, altın bir fırsat olabilirdi. Üstelik kendi güçlerine gereğinden fazla güvendiğinden de değildi. Milim’in muhtemelen kendisinden daha güçlü olduğunu gayet iyi biliyordu. Fakat—
“Biliyorsunuz, en nihayetinde sırf düşmanlarım güçlü diye kuyruğumu kıstırıp kaçsaydım, İblis Kralı olarak anılmayı gerçekten hak eder miydim? Ayrıca, gelmiş geçmiş en efsanevi İblis Krallarından biriyle savaşma şansını elimin tersiyle itmemi mi istiyorsunuz? Böylesi bir heyecana asla sırtımı dönmem!”
Artık kanı kaynıyor, kalbi göğüs kafesinde adeta dans ediyordu. Milim, kudretin ta kendisiydi. En kadim İblis Krallarından biriydi ve (görünüşünün aksine) nabzı atan hemen herkesin yüreğine korku salan biriydi. Ve onunla dövüşme fırsatı yakalayacaktı. Heyecan duymamak imkânsızdı.
Çocukken ebeveynleri ona, krallığını bir tiran gibi yöneten bir ejderha prensesi hakkında masal anlatmıştı. Belki Milim hakkındaydı, belki de başka biri hakkında. Ama o zamanlar ebeveynlerinin ona söylediği sözler şunlardı:
“Ejderha prensesinin gazabını uyandırırsan, ulusun helak olur! Ne pahasına olursa olsun, sakın ejderha prensesiyle bir çatışmaya girme!”
Carrion her zaman onların saçmaladığını düşünmüştü. Eurazania Canavar Krallığı, geniş ve bereketli topraklarıyla kıtanın süper güçlerinden biriydi. Savaşçı bir halktılar ve nüfusun yarısından fazlası rahatlıkla kendini savaşçı olarak nitelendirebilirdi. Askerî gücü diğer tüm İblis Krallarınınkiyle kolayca boy ölçüşebilirdi; üstelik Carrion İblis Kralı olduğundan bu yana geçen birkaç yüzyılda bu kudret daha da büyümüştü. Korkulacak hiç kimse yoktu. Carrion bundan adı gibi emindi. Gücünü bütünüyle sergileme fırsatı bulmuş olmak, içindeki savaş arzusunu kor gibi alevlendiriyordu.
Fakat bir ulusun kralı olarak, son bir emir daha verecek kadar soğukkanlılığını korudu.
“Milim tamamen benim avım olacak. Bu doğrultuda, yanında bir ordu getirirse onlarla çarpışmanızı emrediyorum; fakat Milim tek başına gelirse hepinizin derhal ülkeyi tahliye etmesini istiyorum. Aramızdaki çatışmanın ortasında kalırsanız bunun canınızı çok fena yakacağını garanti ederim.”
“A-ama lordum…?!”
“Yanınızda savaşmama izin verin…”
“Lord Carrion, biz de—”
“Sessizlik!!” diye kükredi Carrion, Üç Canavar Soylusu’nun itirazlarını keserek. “Aramızda Milim Nava’ya layık bir rakip olabilecek tek kişi benim! Hepiniz dikkatinizi halkımızı korumaya vermelisiniz. Savaşa katılmanız yasaktır!”
Carrion bu sözlerin ardından aurasını tüm gücüyle serbest bıraktı ve üst düzey tüm canavarları itaate zorlamak için kullandı. Saf güç öylesine eziciydi ki hiç kimse karşı çıkmaya cesaret edemedi. Oradaki herkes derhal diz çöküp sadakatini sundu.
“Bana güvenin. Hepimiz için kazanacağım!”
“““Raaaaaahhh!!”””
Meydan tezahüratlarla yankılandı. Canavarlar ve tebaası, efendilerine hayranlıkla bakarak coşkuyla haykırdılar. Ulusun izleyeceği yolu belirlemesi çok az zaman almıştı. Bu andan itibaren Canavar Krallığı tam anlamıyla savaş durumuna geçti.
Bir kez karar verildikten sonra canavarlar hızla harekete geçti. Çok geçmeden, savaşçı olmayanların tahliyesi başladı. Bir haftalık kısa bir süre içinde tamamlanacak kadar hızlı ilerleyecekti.
“Sahi,” dedi Carrion en yakın üç generaline dönerek, “böyle bir zamanda şu balçıkla görüşmek iyi bir fikir olmaz mıydı?”
“Lord Rimuru’yu mu kastediyorsunuz efendim?” diye sordu Alvis.
“Ha evet, adı buydu. Ona o harika içeceğinden bolca depolamasını söyleyin, zira muazzam bir zafer kutlaması yapacağız.”
“Hi-hi-hi! Dört gözle bekliyorum lordum. Halk Jura Ormanı’na tahliye edilecek, öyle mi?”
“Derhal. Bu işi senin maharetli ellerine bırakıyorum Alvis.”
Verilen emirle birlikte on binlerce Eurazania sakini, Alvis’in dikkatli liderliğinde Tempest yoluna koyuldu. Ülkede yalnızca Carrion, Sufia, Phobio ve onlara hizmet eden yirmi kadar Savaşçılar İttifakı üyesi kalacaktı. Milim ile yapılacak kader savaşı yaklaşıyordu; fakat şimdilik sessizce pençelerini bilemekle yetindiler.
Ve o gün geldi çattı. Carrion, gücüne güvenerek kalesinin ardında heybetle yükselen kutsal dağa baktı. Ardından Milim’i karşılamak üzere ayağa kalktı.
“Bugün, tüm dünyaya en güçlü olduğumu kanıtlayacağım gün olacak!”
“Bizim için savaşın, Lord Carrion!”
Sufia başını salladı. “Leydi Milim’in yalnız olduğundan emin olur olmaz biz de güvenli bir yere çekileceğiz.”
“Senden nefret etmiyorum Milim. Sanırım iyi dost olabilirdik. Yazık oldu.”
Carrion bu sözleri ancak fısıltıyla mırıldandı. En sessiz ortamda bile birinin bunu duyması zor olurdu. Fakat bu sözler, Milim’in uçuşunun savaş meydanında yankılanan sesiyle tamamen silinip gitti.

Carrion, süzülme büyüsünü yavaşça etkinleştirdi. Milim vardığı an, aralarında tek bir söz bile geçmeksizin savaş başladı.
İlk olarak, bir yoklama hamlesi. Carrion’un tüm gücüyle savurduğu yumruklar, Milim’i durdurmaya yetti. Fakat kızın bedeni sanki darbeleri kabul etmeyi reddediyormuşçasına zerre hasar almadı. Teni, her türlü fiziksel tesiri savuşturan Çok Katmanlı Bariyer ile korunuyordu.
Carrion hafifçe soluk vererek savaş ruhuyla dolup taşan aurasını etrafa yaydı. Bunu yaparken kendi çok katmanlı saldırısını devreye sokup havayı adeta yarıp oydu. Milim’e inen her bir darbe muazzam bir biçme kuvveti barındırıyordu; gelgelelim hiçbiri onda tek bir çizik dahi açmaya yetmedi. Ruhani güçle yoğrulmuş bu darbeler, Milim’in asıl bedenine ulaşamadan yalnızca bariyerinden birkaç katmanı sıyırıp atmıştı.
Carrion’un kozu olan Beyaz Kaplan-Mavi Ejderha kargısının darbelerini bile Milim’in Temma Kılıcı kolayca soğurdu. Ufak tefek, çocuksu yapısına rağmen Carrion’un akıl almaz kudretine bütünüyle direnecek kadar muazzam bir güce sahipti. Bu Temma Kılıcı; Milim’e son derece yakışan, mavimsi beyaz bir parıltı yayan, uzun ve kıvrımlı meşum bir palaydı. Vaktiyle nice büyü doğumluyu ve İblis Kralı’nı dize getirmiş efsanevi bir kılıçtı.
Geh, o kılıcı mı çekti?!
Carrion dilini şaklatarak geriye sıçradı ve dengesini yeniden sağladı. Sadece bu tek karşılaşma bile Milim hakkındaki fikrini baştan aşağı değiştirmesine yetmişti. Onu asla hafife almak gibi bir niyeti olmamıştı elbet; fakat bu durum tüm beklentilerini aşmıştı. Dövüşe henüz tam anlamıyla asılmamıştı belki ama Milim’in kudretinin ne denli dipsiz olduğuna dair hâlâ en ufak bir fikri yoktu. Elindeki her şeyi ortaya koymaktan başka çaresi olmadığını içgüdüsel olarak anladı.
“Baksana Milim… Bunu neden yapıyorsun?”
“……”
Bu soruya karşılık yalnızca derin bir sessizlik oldu. Carrion’a göre bu işte bir gariplik vardı. Zihni sanki yerinde değil gibiydi; adeta bir başkası tarafından kontrol ediliyormuşçasına davranıyordu.
“Heh. Tahmin edeyim: Birisi zihnini mi ele geçirdi? Eğer öyleyse, gerçekten çok yazık. Seni yenip en güçlü olduğumu kanıtlayabilmek için tüm varlığını bu savaşa koymanı isterdim!”
“……”
“Sessizlik taktiği ha? Gerçekten öyle olabilir mi yani…?” Carrion sırıttı. “Neyse, fark etmez. Her hâlükârda kazanan ben olacağım!”
İblis Kralı Milim’in zihninin ele geçirilmesi fikri ona berbat bir şaka gibi geliyordu. Fakat o kadar tuhaf davranıyordu ki bu ihtimali kuru bir hayal ürünü diyerek bir kenara itemezdi. Eğer durum buysa… O halde bu son derece tuhaf hadisenin sebebi ne olursa olsun, onunla uzlaşmanın imkânsız olduğunu biliyordu. Bu, düpedüz bir ölüm kalım savaşıydı.
Bu yüzden hiç tereddüt etmeden—önce bir büyü doğumlu, ardından bir İblis Kralı olarak kademe kademe—tüm gücünü serbest bıraktı.
Canavar Efendisi unvanına yaraşır biçimde Carrion, aslan suretli bir varlıktı. Kendi canavarlarının tamamına hükmeden canavarların kralıydı. Tüm tebaasının sahip olduğu Doğal Yetenek Canavarlaşma, artık her zamankinden çok daha güçlüydü; kendi bünyesinde Benzersiz Yetenek Kraliyet Canavarı’na dönüşmüştü.
Carrion’un büründüğü bu form, tabiatı gereği hem canavarımsı hem de büyüsel olan tüm yaratıkların mutlak hükümdarıydı. Başı gururlu bir aslan başı, gövdesi ise bir filinki kadar dayanıklıydı. Kolları bir ayınınki kadar güçlüydü fakat maymunlara has bir çevikliğe sahipti. Bacakları esnekti, kedigiller familyasındaki herhangi bir yırtıcı kadar güçlüydü; sırtında ise görkemli bir kartalın kanatlarını taşıyordu.
Hayvanlar âleminin tüm bu doğal meziyetleri, sert gümüşi kürkün altında en mükemmel biçimde harmanlanmıştı. Efsane Sınıfı teçhizatla donanmıştı; bu, kişinin kendi Benzersiz Sınıfı silah ve zırhlarını uzun yıllar boyunca evrimleştirmesiyle elde edilebilecek en üstün donanımdı.
Başında, kenarlarını kudretli bir kuşun süslediği bir taç vardı. Belinde, bazalttan oyulmuş kara bir kaplumbağayı taşıyan mücevher işlemeli bir kemer duruyordu. Elinde ise Beyaz Kaplan-Mavi Ejderha kargısı parıldıyordu. Bunların tümü, Carrion’un kendi bedeninden taşan büyü gücüyle dolup taşarak parlaklıklarını ve güçlerini bütünüyle sergilemelerini sağlıyordu.
Ortaya çıkan kudret eziciydi, dönüşümden önceki hâliyle kıyaslanamazdı bile. Bu, hiç şüphesiz İblis Kralı Carrion’un gerçek suretiydi.
Bu manzara karşısında Milim’in gözleri bir anlığına parıldadı; bu ışıltı Carrion’un dikkatini çekecek kadar uzun, fakat bir anlık yanılsama sanmasına yol açacak kadar da kısaydı.
Carrion bu düşünceyi aklından savuşturarak, “Şimdi Milim,” diye seslendi. “Söylemekten nefret ediyorum ama madem sana bu hâlimi gösterdim, korkarım artık bu dünyadan çekip gitmeni istemek zorundayım, anlaştık mı? Yazık oldu ama elveda!”
Savaş meydanında duygusallığa yer yoktu. Carrion bunu haykırdığı anda, bedeninde çağlayan tüm kudreti kargısının namlusunda topladı. Karada olsalardı, enerjinin saf ağırlığı bile yeri yarıp yakınındaki her şeyi un ufak etmeye yeterdi. Şimdiden auranın kalıntıları, atmosferi bile kavuracak kadar kızgın korlar gibi havayı doldurmuştu.
“Bu dünyadan sonsuza dek silinmeye hazırlan! Canavar Kükremesi!!”
Bu saldırı, özünde büyü gücü fırlatan bir parçacık topuydu. Beyaz Kaplan-Mavi Ejderha’nın ucu artık yok olmuş, onu oluşturan büyü zerreciklerine geri dönmüştü. Bu, Canavar Efendisi’nin nihai bitirici hamlesiydi; yeryüzünde önünde duran her şeyi ardında tek bir iz bile bırakmadan yok edebilecek güçteydi. Normalde bu saldırının kuvveti, ateşlendiği noktadan itibaren yaklaşık yüz metreye kadar zerre zayıflamazdı. Oradan itibaren kademeli olarak dağılmaya başlar ve iki kilometre ötedeki son noktasına ulaşırdı.
Düşman ordularını temizlemek için tasarlanmış geniş menzilli bir hamleydi ve şimdi tüm o yıkıcı gazabını tek bir hedefin üzerine odaklamıştı. Canavar Kükremesi ile böylesi bir şeyi ilk kez deniyordu; ancak Carrion, böylesi bir patlamadan hiçbir varlığın sağ çıkamayacağından kesinlikle emindi. Bütün varını yoğunu ortaya koymuştu; zerre kısmamış, sonrasını hiç düşünmemişti; bu saldırı onun tam gücünü barındırıyordu.
Büyü zerreciklerinin bedeninden hızla çekilip tükendiğini hissedebiliyordu. Bundan sonra havada süzülmek bile güç gelebilirdi fakat bu ona zaferi getirecekse, ödenmeye değer adil bir bedeldi. Normalde, peş peşe iki üç kez sorunsuzca ateşleyebilmek için gücünü dizginlerdi; fakat bu rakibe karşı asla. Karşısındaki, Yıkıcı Milim Nava’ydı.
Maksimum menzile ulaştırılan bu dosdoğru saldırı, bizzat onu kullanan kişiye bile hasar verebilecek denli muazzam bir güçteydi. Hiçbir yaratık bundan sağ çıkamazdı—Carrion bundan adı gibi emindi. Yeryüzüne doğru alçalmaya yeltenirken derin bir iç çekti…
derken hayvani içgüdüleri hemen ardındaki ölümcül tehdidin kokusunu alınca anında kaçınma manevrasına geçti. Bu anlık karar Carrion’un hayatını kurtarmıştı. Yanından vızıldayarak geçen kılıcın böğründe açtığı yaradan oluk oluk kan fışkırdı. Salt irade gücüyle kesiği kapattı.
Panik içinde arkasına döndü. Bunu teyit etmenin hiçbir manası olmadığını biliyordu ama zihni yine de buna inanamıyordu. Gözleri tam da beklediği kişiyle karşılaştı; ejderha kanatlarını iki yana açmış, platin pembesi saçları rüzgârda savrularak havada öylece süzülüyordu. Şimdi alnından, daha önce kesinlikle orada olmayan kan kırmızısı bir boynuz yükseliyordu. O açık saçık kıyafeti ise bir ara abanoz karası bir zırha dönüşmüştü.
Ahh… Demek savaş formundaki asıl hâlin bu…?
Carrion büyü gücünü neredeyse tamamen tüketmişti. Az önceki o boyun eğmez savaş azminin üzerine çaresizlik çökmeye başladı. Şaka yapıyor olmalısın! O darbeyi zerre hasar almadan mı atlattı? Yok artık… Bu durum onu aynı anda hem ağlamak hem de gülmek isteyeceği tuhaf bir ruh hâline sokmuştu.
Derken, savaş boyunca ilk kez Milim konuştu.
“Ha-ha-ha! Fena değil! Hoşuma gitti. Sol elimin böyle uyuşmayalı epey zaman olmuştu. Teşekkür mahiyetinde, sana sakladığım bir şeyi göstereyim.”
Bu sözler Carrion’un kulağına biraz tekdüze ve hissiz geldi. Fakat haber verdikleri yaklaşan tehlike, bunun üzerine kafa yormasına hiç vakit bırakmıyordu. Bunu görmek istemiyordu. Gerçekten hiç mi hiç istemiyordu. En azından yakınlarda halkından tek bir kişi bile yoktu. Tümüyle tahliye edilmişlerdi. Kale şehri için endişelenmeye lüzum kalmamıştı.
Carrion tüm hızıyla oradan kaçmayı aklından geçirdi. Şimdiye dek hiç yanıltmayan içgüdüleri, burada kalmanın mutlak bir ölüm demek olduğunu söylüyordu.

*
Ejderhamsı gözbebekleri sonuna kadar açılan ve kanatlarını tamamen geren Milim haykırdı:
“Drago-Nova!!”
Işık patlaması incecik, zarif ve yıldızların parıltısını andıran bir güzellikteydi. Hem kalenin hem de onu çevreleyen şehir manzarasının üzerine yağdı ve yok olurken ardında en ufak bir ses bile bırakmadı. Yaydığı frekans insan kulağının işitme sınırlarının çok ötesindeydi; buna eşlik eden şok dalgasıyla birlikte, çıplak gözle görülebilen her şeyi tamamen yok etmeye yetiyordu. Işığa maruz kalan her şey, acımasızca un ufak olurken tamamen çaresizdi.
Büyünün zirvesiydi; var olanların en güçlüsüydü ve Milim’in bunca yıl boyunca girdiği tüm savaşların daima tepesinde yer almasının başlıca nedenlerinden biriydi.
Bu tam bir delilikti!!
Carrion, tam vaktinde Milim’in yukarısına doğru kaçmayı güçbela başardı. Drago-Nova’nın Milim’in baktığı yöne doğru fırlatılmış olması bir kez daha hayatını kurtarmıştı—fakat altındaki manzara, nutkunun tutulmasına yetti. Doğal manzarayla kusursuz bir uyum yakalamış sade taş yapılardan oluşan şehir tamamen silinip gitmişti.
Karşısındaki, Yıkıcı Milim Nava’ydı. Asla ama asla çatışmaya girmemeniz gereken bir İblis Kralı. Artık Carrion da kabul etmek zorundaydı: Anne babası haklıydı. Bu iş bitmişti. Kız bambaşka bir boyuttaydı.
Ama—
“Ama acaba…”
“Neyin acabası? Doğrusu ben de bilmek isterdim.”
Carrion, ensesine dokunan ince bir bıçağın varlığını hissetti. Arkasından süzülerek gelen başka bir kadını sezmişti. Gökler üzerinde mutlak hüküm süren İblis Kralı, Gökler Kraliçesi Frey’di bu. Carrion, Milim’in o ezici aurasını gizleme zahmetine neden girmediğini şimdi anlıyordu. Frey’in fark edilmeden yaklaşabilmek için ihtiyaç duyduğu kusursuz örtüyü sağlamıştı.
“Ngh, Frey… Sen de mi…?!”
“Ben de ne tam olarak? Açıklamak için biraz vakit ayırır mıydın?”
Frey elini hareket ettirdi—ve Carrion’un bilinci karanlığa gömüldü.
Eurazania tarihinin en karanlık günüydü; burayı yurt edinen çeşitli canavar-insanların daha sonraları Yıkım Günü olarak anacağı gün.

