Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 5 – Bölüm 3 / Felaketin Başlangıcı

Felaketin Başlangıcı

Falmuth Kralı Edmaris, az önce kendisine sunulan rapora bakıp yüzünü ekşitti. Yüzünü ekşitmekte de haklıydı. Zira krallığının durumu aniden ve feci şekilde kötüye gitmişti.

Her şey, Jura Ormanı’ndaki Fırtına Ejderhası Veldora’nın üzerindeki mührün ortadan kaybolmasıyla başlamıştı. Bu durum, sınır boylarında toprakları bulunan Kont Nidol Migam ve diğer pek çok soyludan ardı arkası kesilmeyen mali ve askeri destek taleplerinin yağmasına yol açmıştı. Bu, krallığın öylece görmezden gelebileceği bir mesele değildi. Edmaris derhal önlem alınması talimatını vermişti; ancak soyluların umduğu yardımı sağlamak yerine, kendi otoritesini daha da sağlamlaştırmanın yollarını aramıştı.

“Bana kalırsa, canavarlar sınır eyaletlerimizden bir ikisini yerle bir ettikten sonra onları yok etmemiz çok daha yerinde olur.”

“Bu kesinlikle Şövalye Birliğimizin savaş gücünü kanıtlamaya yarayacaktır, haklısınız.”

“Heh heh heh…” “Şu çenesi düşük Özgür Birlik adamlarından birkaçını feda etmek bütçemizi zerre sarsmaz.” “Zaten artık hayatta olmayan bir alacaklıya borç ödemek zorunda da kalmazsınız.”

“Çok doğru, pekâlâ doğru.” “Hem siyasi gücünüzü pekiştirmek için bundan daha mükemmel bir sahne bulunabilir mi, Majesteleri?”

Anlayacağınız, verilecek kayıplar daha en başından hesaba katılmıştı.

Kendisine sadakat yemini eden ve kendi eyaletini korurken onun iradesine boyun eğenlerin güvenliğini temin etmek bir kralın göreviydi. Kral Edmaris buna yürekten inanıyordu. Fakat halkına hizmet etmek yerine yalnızca kendi ceplerini doldurma derdine düşmüş Nidol Migam gibi açgözlü sefilleri kurtarmaya hiç lüzum yoktu. İşler dramatik bir şekilde değişmişti, evet; fakat Migam geleceğe hazırlık yapmayı başaramamıştı ve başına gelecekleri sonuna kadar hak ediyordu.

Böyle bir hamle diğer diyarlarda Falmuth’un itibarını geçici olarak zedeleyebilirdi; fakat şövalyeleri savaş meydanında kendilerini kanıtladığında, aradaki fark fazlasıyla kapanacaktı. Tüm ülkeyi güvende tutmaya çabalamaktansa, ancak ilk darbeyi yedikten sonra karşı saldırıya geçmek hem daha masrafsız hem de çok daha güvenliydi. Dış eyaletler, Falmuth ana karasını koruyan birer kalkandı. Yok olduklarında yerleri kolayca doldurulabilecek kullanışlı araçlardı. Ve neticede, bir avuç aracı kurtarmak için insanın kendi kellesini riske atmasına gerek yoktu.

Yine de…

Canavar saldırısına tepeden tırnağa hazırlanan Falmuth merkezi hükümeti adına ortada hayal kırıklığı yaratan bir durum vardı. Şampiyon Yohm adındaki tek bir adam, bütün planı altüst etmişti. Halkın içinden sıyrılıp kendi çetesini kuran bu adam, söylentilere bakılırsa bir Ork Kralı’nı ve onun koca ordusunu bozguna uğratacak kadar ileri gitmişti. Dahası, bu yıl canavar kaynaklı zayiatlar her zamanki oranların bile altına inmişti. Veldora’nın ortadan kayboluşunun canavarları daha da azdırdığına dair krala hiçbir haber ulaşmamıştı; bilakis tam tersi bir durum var gibiydi. Bu durum da ortaya çıkan yeni şampiyonun hikâyesini daha inandırıcı kılıyordu.

“Bir şampiyon mu?” “Gülünç.”

“İnanılır gibi değil.” “Fakat Özgür Birlik bir Ork Kralı’nın ortaya çıktığını bildirmişti.” “Belki de tüm bu anlatılanlar büsbütün yalan değildir.”

“Doğru.” “Henüz tam teşekküllü bir orduya dönüşmemiş olsa bile, yeni türemiş bir Ork Kralı’na hizmet eden belki birkaç yüz ork askeri vardı.” “Sınır bölgeleri için bu bile yeterince büyük bir tehdit sayılır, ancak—”

“Hah!” “Bu boş bir lakırdı.” “Hepsi bundan ibaretse, onları tek başıma bile haritadan silerdim!” “Şimdi de kalkmış bu adam ortalıkta kendine şampiyon diyerek caka satıyor…”

Kral Edmaris’in sonsuz güven duyduğu danışmanlarından oluşan hükümetin çekirdek kadrosu nihai bir karara varmıştı.

“Pekâlâ, madem bir tehdit bertaraf edilmiş, o halde sorun yok.” “Yine de kraliyet şövalyelerimizin hünerlerini sergileme fırsatını kaçırmış olması büyük talihsizlik.”

Şövalye Birliği Komutanı Folgen, Kraliyet Baş Büyücüsü Razen’in bu sözlerinden pek de hoşnut kalmamış gibi görünüyordu. Yine de şimdilik bu mesele kapanmıştı. Razen’in yalnızca doğruları söylediğini kendisi de gayet iyi biliyordu. Sırf keyif olsun diye savaşa atılmaya lüzum yoktu; Kral Edmaris de bu fikri benimsemiş görünüyordu.

Ne var ki masadaki bir sonraki mesele, öylece oturup izleyebilecekleri türden değildi. Vergi gelirleri düşüyordu.

Normal şartlarda kraliyet hazinesinin durumunu tam olarak kavramak, en az birkaç yıllık titiz bir tahlil gerektirirdi. Ancak bu defa, bir önceki mali dönemde baş gösteren düşüş eğilimi hem ürkütücü derecede yakın hem de apaçık ortadaydı. Aydan aya rakamlar her şeyi gün gibi haykırıyordu. Belli bir noktadan sonra, ticarete dayalı gelirler adeta dibe vurmuştu.

Falmuth Krallığı, coğrafi konumu sayesinde Dwargon Krallığı ile yapılan neredeyse her uluslararası ticarette pay sahibiydi. Bir bakıma Batı Ülkeleri’nin ön kapısı vazifesi görmesinin sebeplerinden biri de buydu. Tehlikeli deniz veya kara yollarına gerek kalmaksızın, cüceler krallığıyla doğrudan ticaret yapabilmenin gücünü ellerinde tutuyorlardı. Oradan ithal edip başka yerlere sattıkları mallardan aldıkları yüksek vergiler, onlara devasa kârlar sağlıyordu.

Fakat sonra, günün birinde ülkeye giriş yapan maceracıların sayısı giderek azalmaya başladı. Eskiden Falmuth, Dwargon yapımı silah ve zırhları satın almak için yanlarında yüklü miktarda nakit parayla gelen maceracılarla dolup taşardı. Falmuth’un temin edebildiği iksirler tam anlamıyla hayat kurtarıyordu; maceracılar bunlara asla doyamazdı.

Bir süre sonra ise maceracıların yanı sıra seyyar tüccarların sayısı da düşüşe geçti. Gerçi Englesia yönünden gelen kalabalıklar hâlâ eskisi gibiydi; fakat Blumund ve Jura’ya komşu diğer ülkelerden gelen akış onlara çok daha fazla kâr getiriyordu; zira ortada başka hiçbir rekabet olmadığından, Falmuth bu tüccarlara neredeyse tefeci fiyatlarına iksir satabiliyordu. Şimdiyse o insanlar ortalıktan kaybolmuştu. Tüm bu yabancı ziyaretçilerin ansızın kayıplara karışmasıyla birlikte, onlara hizmet veren han ve meyhanelerin darbe alması elbette uzun sürmedi.

Rakamlar bir ay içinde kâğıt üzerinde gün gibi aşikâr hale gelince, ekonomi bakanı alelacele dairesine bunun sebebini bulma emri verdi. Gelen rapor, tüm kabineyi şoke etmeye yetti.

“Jura Ormanı’nda yeni bir kasaba kuruldu—canavarların yaşadığı bir kasaba.”

Ormana gönderilen bir casustan gelen bu haber, Kral Edmaris’in metni görür görmez “Olamaz…” diye fısıldamasına neden oldu. Yine de sükûnetini korudu. O bir devletin hükümdarıydı ve bir krala yakışır otoritesini hissettirmesi gerekiyordu.

Buna inanamıyorum… fakat inanmak zorundayım. Asıl mühim olan mesele şu: Bunu kendi çıkarımıza nasıl dönüştüreceğim?

Sahip olduğu üstün zekâsı, rotasını doğrudan geleceğe çevirmişti.

Çok geçmeden Edmaris, krallığındaki tüm eyalet lordlarını acil bir toplantıya çağırdı.

“Fakat Lordum, tüccarlar kendi menfaatlerinin pekâlâ farkında. Falmuth’a hiç uğramadan, doğrudan bu canavarlar diyarına gitmeye başladılar bile.”

“Söylenenlere göre bu ülke, Cüceler Krallığı’na kadar uzanan güvenli bir rota sağlıyormuş…”

“Ben de öyle işittim. ‘İstasyon’ dedikleri şeyler varmış; duyduğuma göre her on-on beş kilometrede bir konuşlanmış küçük nöbetçi kulübeleri bulunuyor ve her birinde nöbetçi canavarlar görev yapıyormuş…”

“İnanması güç bir hikâye ama güvenilir birkaç tüccar bunu doğruladı. Yolculuk esnasında saldırıya uğrayan bir yolcu, kasabada kendilerine verilen işaret fişeklerini ateşleyip canavarlara haber verebiliyormuş. Yardım da en geç beş dakika içinde ulaşıyormuş.”

“Ne?!”

Toplantıya çağrılan bakanlar ve soylular, bu hikâyeleri birbirlerine aktarırken neredeyse oturdukları sandalyelerden fırlayacak gibiydiler. Ağızlarından akıl almaz, inanılması güç dedikodular dökülüyordu. Hiçbiri şaşkınlığını gizleyemiyordu.

Jura Ormanı canavarlarla kaynıyordu. Devasa büyüklüğü sayesinde, insan uygarlığına yakın sınır bölgelerinde yalnızca düşük tehdit seviyesine sahip yaratıklar yaşardı. Fakat bu her zaman böyle sürmezdi. Arada sırada B seviye (veya daha üstü) canavarlara rastlandığı da olurdu. Tüm bu kargaşanın tam ortasında bir kasaba kurma, üstelik Blumund’dan Dwargon’a kadar uzanan bağlantı yolları inşa etme fikri bile akıl almazdı. Böyle bir iş ne kadar para ve nasıl bir askeri güç gerektirirdi kim bilir? Toplantıdakilerin hiçbiri bunu hayal bile edemiyordu. Ormanın dışında bile sınır köylerini ve kasabalarını savunmak için vergi gelirlerinin hatırı sayılır bir kısmını harcamak zorunda kalıyorlardı. Onlar krallığın kalkanıydı fakat her kalkanın da zaman zaman bakıma ihtiyacı olurdu.

Üstelik bu kasabada canavarlar mı yaşıyordu? Bu duyulmuş şey değildi.

Söylenenlere bakılırsa ülkeyi, kendisini Jura Ormanı’nın lideri ilan eden biri yönetiyordu. Ancak kendisine bir İblis Kralı demiyor; hatta insan uluslarıyla dostane ilişkiler kurmak istiyordu. Bir canavarın ulus-devlet kurması… Zırvalıktan başka bir şey değildi.

Kral Edmaris salondakileri susturmak için elini kaldırdı ve gözlerini bakanlarından birine çevirdi.

Kralın emri üzerine bakan, “Bu ülke ‘Jura Tempest Federasyonu’ olarak biliniyor,” dedi. “Tüccarlar ise oradan kısaca ‘Tempest’ diye bahsediyor. Liderleri ise anlaşıldığı kadarıyla Rimuru Tempest adında bir slime—”

“Ne dedin sen?! Benimle dalga mı geçiyorsunuz?!”

Öfkeyle ayağa fırlayan koyu renk saçlı ve koyu renk gözlü genç bir adam bakanın sözünü kesti. Kralın huzurunda hiçbir bakan ya da soylu böylesi bir kabalığa cüret edemezdi; fakat bu adam nezaketin beş para etmediği bir dünyada yaşıyordu. Dahası, böylesi taşkınlıklarının hoş görülmesini sağlayacak bir konumdaydı.

Bir diğer deyişle, o Falmuth’un şampiyonuydu. Bir öteki dünyalıydı. Bu yüzden hiç kimse bu çıkışına alınmadı; daha doğrusu, alınmış olsalar bile seslerini çıkarmadılar. Daha nüfuzlu bazı soylular onu açıkça hor görüyordu ama kimsenin gerçekleri yüzüne vurmasına gerek yoktu. Ona açıkça düşmanlık göstermek, insanın kendi çıkarlarına balta vurmasından başka işe yaramazdı.

Bu adam, Falmuth’un üç yılda bir düzenlediği “çağırma ayinleri” ile çağrılmış ve savaş yetenekleriyle donatılmış bir insan silahtı. Adı Shogo Taguchi’ydi; yirmi yaşında Japon bir gençti.

Kraliyet Baş Büyücüsü Razen, “Yeter, Shogo,” diye azarladı. “Raporu sonuna kadar dinle.”

“Ama bir slime mı? En aşağılık, en ezik yaratık o be! Böyle bir haşere nasıl koca ormanın efendisi olabilir? Yoksa… orman bu kadar mı korkaklarla dolu? Siz beni gece gündüz bir avuç zavallı canavarı ezeyim diye mi eğitiyorsunuz?!”

Bu “eğitimin” bir parçası olarak Shogo, daha dün Falmuth’un en seçkin şövalyelerinden yaklaşık on tanesini ağır şekilde yaralamıştı. Razen yaşananları hatırlayınca acı acı gülümsedi. Bu genç adam, Shogo, şüphesiz muazzam bir güce sahipti; fakat kalbi ve aklı bu gücü taşıyamayacak kadar ham ve olgunlaşmamıştı. On yedi yaşında çağrılmasının üzerinden üç yıl geçmişti ve Razen’in gözünde, o günden beri vahşeti her geçen gün daha da artmıştı. Çağırma esnasında üzerine yerleştirilen kontrol büyüsüyle zapt edilmiyor olsaydı, koca bir ülkeyi yerle bir edebilecek güçte bir saatli bomba olurdu. Neyse ki Falmuth adına kontrol büyüsünün tesiri mutlaktı.

“Sessiz ol dedim.”

“Tch.”

Shogo, Razen’in tetikleyici kelimesine uysalca boyun eğerek yerine oturdu. Gözlerinde hâlâ öfke alevleri yanıyordu fakat Razen, baş büyücü ağırlığıyla buna aldırış etmedi.

Berrak bir ses yankılandı: “Efendi Razen, Shogo’nun kötü bir niyetinin olduğunu sanmıyorum. Bizim dünyamızda slimelar öldürmesi en kolay canavar olarak bilinir… Gerçi oyundan oyuna değişir ama her halükarda öyle.”

“Ah, Kyoya. Madem buradasın, Shogo’nun terbiyesini takınmasına yardımcı ol lütfen. Majesteleriyle aynı odadayız. Beni daha fazla utandırmayın!”

Kyoya denen adam, Japonya’dan çağrılmış bir diğer öteki dünyalıydı. Tam adı Kyoya Tachibana’ydı ve Falmuth’a biraz uzaktaki küçük bir ülkeye çağrıldıktan sonra buraya getirilmişti. Bu durum onu krallıktaki öteki dünyalıların en yenisi yapıyordu; şimdi ise bağlılığını gösterircesine omuz silkip Shogo’ya bir bakış attı. Diğer genç başını salladı, sesini kesti ve konuşmaları dinlemeye koyuldu. Bunu gören Razen, bakandan devam etmesini istedi.

Anlaşılan Tempest adlı bu kasaba; goblinlerden, orklardan ve benzerlerinden evrimleşmiş çok sayıda canavara ev sahipliği yapıyordu.

Kendini tarafsız ilan eden Cüceler Krallığı’nda hobgoblinler, orklar ve koboldlar gibi yaratıkları görmek alışılmadık bir durum değildi; ancak bu, kaideyi bozmayan bir istisnaydı. Evrimleşmiş canavarlardan oluşan koca bir yerleşim yeri, hepsi için mantık sınırlarını fersah fersah aşan bir şeydi.

Nadiren, birkaç yılda bir, bir sürünün liderinin kendiliğinden daha üst düzey bir yaratığa evrimleştiği görülürdü. Ne zaman böyle bir yaratık tespit edilse, daha da güçlenmeden derhal avlanırdı. İnsanların gözünde, Dwargon’un böylesi yaratıklarla serbestçe ilişki kurması neredeyse sapkınlıktı.

Burada ise kasaba halkının tamamı evrimleşmişti. Tarihin sayfalarını kaç yüzyıl geriye çevirirseniz çevirin, muhtemelen buna benzer tek bir örneğe bile rastlayamazdınız. Fakat casuslarının raporundan şüphe etmek mümkün değildi.

Bunu göz önünde bulundurunca, bu türedi federasyonu bastırmak muhtemelen herkesin ilk içgüdüsü olurdu… fakat bu sefer iş o kadar kolay olmayacaktı. Bunlar yarı insan özelliklerine sahip canavarlardı; bilgi ve teknolojiye erişimleri vardı, ormanları temizliyor, anayollar inşa ediyor, hatta ticaret yapmak için insan dilini bile kullanıyorlardı. Bir de yol boyunca uzanan şu “istasyon” sistemi söylentileri vardı—ki bu da bir diğer casus raporuydu. Her birine resmî olarak “karakol” deniyordu ve gece gündüz vardiyalar halinde çalışan canavarlarla donatılmışlardı.

Bakanın sakince açıkladığı üzere bu karakollar, anayol boyunca kritik noktalara yerleştirilmişti. Yolu inşa eden ekipler için geçici konaklama yeri olarak kullanılmış, ardından bu amaca uygun hale getirilmişlerdi; içeride konuşlanan canavarlar ise yolcuların güvenliğini sağlamakla görevlendirilmişti.

“Karakol mu?” Shogo alaycı bir tavırla sırıttı. “Ne bunlar böyle, polis mi?”

“Shogo—”

“Tamam, Razen. Sessizlik. Anladım.”

“Hayır. Bahsettiğin bu ‘polis’ de neyin nesi?”

“Ha? Şey, bildiğin polis işte…?”

Kyoya bu tuhaf diyaloğa kıs kıs gülerek Razen’e Dünya gezegeninde polislik sisteminin nasıl işlediğine dair kısa bir özet geçti.

“Hoh… Her biri devriye gezeceği kendi arazisinden sorumlu muhafızlar teşkilatı. Anlıyorum. Fakat bir canavar sürüsü böylesi bir düzeni nasıl idame ettirebilir ki?”

“Yani, belki de yanlarında bizim gibi bir öteki dünyalı vardır. Eğer doğru yeteneklere sahipse, bu herifin canavarlarla iyi geçinmesi belki de çok kolaydır.”

“Ha? Sorarım sana, kim kalkıp da bunca zahmete girer ki? Şayet varsaydığın bu öteki dünyalı o kadar güçlüyse, bu dünyada tek başına hayatta kalmakta hiçbir zorluk çekmezdi. Neden dikkatleri böylesine üzerine çekecek bir zahmete katlansın ki?”

“Evet, haklısın.”

Shogo ve Kyoya konuya olan ilgilerini çabucak kaybettiler; fakat Razen düşüncelere dalarak ciddiyetini koruyor, yüzündeki ağır ifadeyle kafa yormaya devam ediyordu.

Bir öteki dünyalı mı? Böyle bir ihtimal olabilir miydi? Evet, bu kulağa şimdi çok daha ikna edici geliyordu…

Hükümdarın gözlerinin üzerinde olduğunu fark edip Kral Edmaris’e doğru başını salladı. Bu sorunlu ulusun ardındaki gölgelerde gizlenen potansiyel bir öteki dünyalının varlığı endişe vericiydi; ancak liderine, bunu planları önünde büyük bir engel olarak görmediğini ima etmek istiyordu. Zira Razen ve çırakları, yalnızca Shogo ve Kyoya ile sınırlı kalmayıp çok daha fazla öteki dünyalı çağırmışlardı. Bir ihtimal sadece bir ihtimalden ibaretti; harekât planlarına dâhil edebilecekleri türden bir ihtimal. Bahsetmeye değer hiçbir sorun yoktu.

Heh heh… diye geçirdi içinden Razen, bakan konuşmasına devam ederken. Liderleri bir öteki dünyalı olsa bile, cephaneliğimizdeki en büyük silah olan Shogo’nun yanında bir hiç kalır…

Falmuth artık daha az tüccara ev sahipliği yapıyordu ve bu da ülkenin mali durumunun içler acısı bir hal alması demekti. Bakan bunu açıklamayı bitirdikten sonra, bu acil toplantının asıl konusuna geçti: Jura Ormanı’nda maceracıların canavarlardan elde edilen malzemeleri toplamak için üs olarak kullandığı yeni bir kasaba kurulduğu haberi.

Bu kasaba, cücelerin ürettiklerinden aşağı kalmayan, hatta belki daha da kaliteli iksirler satıyor; üstelik bünyesinde en azından temel silah ve zırh bakımını yapabilecek bir demirci de barındırıyordu. Hatta bazı tüccarlar, topladıkları malları satmak için artık diyar diyar gezmek zorunda kalmadıklarından oraya temelli yerleşmişti. Haliyle burası maceracılar için adeta bir çekim merkezi haline gelmişti. Ormana bunca uzaklıktayken, artık hiçbirinin Falmuth’un başkentine kadar zahmet edip gelmesi için bir sebep kalmamıştı.

Üstelik en çetrefilli mesele bu da değildi. Asıl büyük mesele—yani kralın bu soylular meclisini toplamasının resmî gerekçesi—artık Dwargon Krallığı ile Blumund toprakları arasında tesis edilmiş olan istikrarlı yol bağlantısıydı. Güvenliği bir ticaret rotası olarak bizzat yarı insan canavarların devriyeleriyle sağlanan yepyeni bir anayol. Bu da çoğu tüccarın artık Falmuth üzerinden dolanmak zorunda kalmadan doğrudan Dwargon’a gidebilmesi demekti.

Bunu öylece görmezden gelmelerine imkân yoktu. Eğer buna göz yumarlarsa, krallık için bir ölüm kalım meselesine dönüşebilirdi. Zira neticede Falmuth’un bahsetmeye değer gerçek bir üretim uzmanlığı yoktu. Çıkarılabilecek bir yer altı kaynağına da sahip değildi. Hemen yanı başında Dwargon Krallığı’nın bulunması, ülkenin kendi sanayisinin oldukça ilkel seviyede kalmasına yol açmıştı. Halkının açlıktan ölmesini engelleyecek kadar mahsul yetiştiriyordu yetiştirmesine ama bu asla yetmezdi.

Bütün ekonomi, turizm ve ticaret gibi iki temel direğe bağımlıydı. Onlar da olmadan devletin vergi kasalarını ne doldurabilirdi ki?

Bakan, raporunu tamamlayarak Kral Edmaris’i selamladı. Kral başıyla karşılık verdi, karşısında toplanmış olan soyluları süzdü ve bir soru sordu:

“Pekâlâ. Şimdi ne yapacağız?”

Ona cevap verebilecek tek bir kişi bile yoktu.

Kralın gördüğü raporun aynısı odadaki soylulara ve bakanlara dağıtılmış, az önce tamamlanan bilgilendirmenin ardındaki tüm detaylar gözler önüne serilmişti. Toplananların hepsi, ülke yönetiminde söz sahibi ve son derece varlıklı, üst düzey soylu yetkililerdi. Merkezi hükümetin tam göbeğinde yer alan şahsiyetler. Vatanlarının rekabet gücünü ve vergi gelirlerini kaybetmesi halinde nelerin tehlikeye gireceğini çok iyi bilen insanlar.

Krala verecek bir cevapları yoktu ama akıllarından geçenler tamamen aynıydı. Ne var ki içinden geçeni söylemeye cüret eden olursa, bütün sorumluluğu üstlenmek zorunda kalabilirdi. Bunu göze alacak kadar cesur hiç kimse yoktu.

Ortak düşünce şuydu: Bu kasabaya saldırıp orayı yerle bir etmek.

Falmuth devasa bir ülkeydi. Elindeki kaynaklarla savaşa en fazla yüz bin asker sürebilirdi. Fakat karşılarındakiler evrimleşmiş canavarlardı. Sıradan piyadeler hiçbir işe yaramazdı. İyi eğitimli şövalyelerin ya da tecrübeli paralı askerlerin sahaya sürülmesi gerekirdi. İnsan ulusları arasındaki savaşların aksine, bu tam bir imha harekâtıydı; ya öldür ya öl. Burası amatörlere göre bir yer değildi. Onlar yalnızca ölü sayısını artırır ve ordunun geri kalanını da aşağı çekerdi.

Peki bu yüz bin askerin kaçı böylesi bir muharebede gerçekten işe yarardı?

İlk olarak, komutanları Folgen’in önderliğindeki kudretli ordu, beş bin kişilik Falmuth Kraliyet Şövalye Birliği vardı. Doğrudan krala hizmet eden ve yalnızca kralın emirleriyle serbestçe hareket etme yetkisine sahip seçkin bir gruptu bu. Her biri savaşta B seviyesinde değerlendiriliyordu ve Batı Ülkeleri arasındaki en güçlü savaşçılar olma ününe sahiplerdi.

Ardından, Razen’in liderliğinde, kraliyet büyü akademisi mezunlarından oluşan bin kişilik Falmuth Büyücü İttifakı geliyordu. Her biri büyü konusunda uzmandı ve savaş odaklı büyülerdeki benzersiz yetenekleri sebebiyle bizzat seçilmişlerdi.

Onların ardından, doğrudan üst düzey soylulara hizmet eden, özel olarak seçilmiş askerlerden (bazı genç soylular da dahil) oluşan beş bin kişilik seçkin bir birlik olan Falmuth Soylu Şövalyeler Birliği geliyordu. Her ne kadar gerçek savaş tecrübeleri sınırlı olan meslekten askerler olsalar da yabana atılmayacak bir güçtüler.

Son olarak da altı bin üyeli Falmuth Paralı Asker Tugayları vardı. Bu birlik normal şartlarda asgari sayıda askerle Falmuth’un içinde ve dışında asayişi sağlamakla görevliydi; fakat acil durumlarda seferber edilerek tam güçlerinden faydalanılabilirdi. Saflarında, savaşta kendilerini kanıtlayıp şövalye kütüğüne adlarını yazdırmaya can atan hırslı genç kadın ve erkeklerden bolca bulunuyordu.

İşte bu 17.000 savaşçı, Falmuth Krallığı’nın her an harekete geçmeye hazır nizamî ordusunu oluşturuyordu. Çevrelerindeki herhangi bir ülkeye diz çöktürmeye fazlasıyla yetecek, oldukça heybetli bir kuvvetti.

Ne var ki raporlar, canavarlar ülkesinin en az on bin nüfusa sahip olduğunu söylüyordu. Şayet gerçekten hepsi evrimleşmişse, bu en az C seviyesinde bir güç oldukları anlamına gelirdi ve içlerinden bazılarının B seviyesine ulaşmış olmasını beklemek de hiç yanlış olmazdı. Falmuth’un zaferi kesin olsa bile bunun bedelini kanla ödemek zorunda kalacaklardı; belki de krallığın en kıymetli hazinesi olan kraliyet şövalyelerinin ve büyücülerinin kanıyla. Onların saflarından verilecek her kayıp, şüphesiz ileride sorgulamalara ve suçlamalara yol açacaktı. Falmuth bu birlikleri yetiştirmek için bir servet harcamıştı; onları gereksiz bir muharebede heba etmek söz konusu dahi olamazdı ve “vergi tabanımızı kaybetmekten korkuyoruz” bahanesi de soyluları yatıştırmaya yetmeyecekti.

Yalnızca paralı asker tugaylarının zafer getirmesi pek olası görünmediğinden, Falmuth’un tüm gücünü bu harekâta adaması şarttı. Odadaki herkes bir anda bu sonuca vardı. Fakat içlerinden biri savaşı önerecek olsa, bütün o orduların masraflarını—ve yol boyunca verilecek her türlü kaybı—üstlenmek zorunda kalan kişi olabilirdi.

Hem bu durumu Batı Ülkeleri’ne nasıl açıklayacaklardı? Bilhassa bu canavarlar diyarıyla ilişkiler kurduğu bildirilen Blumund’a ne diyeceklerdi? Şüphesiz sert bir direnç göstereceklerdi. Diplomatik kademedeki herkes bu düşüncenin ve geleceğin o kadar bilincindeydi ki geçerli bir sebep olmaksızın ağzını açmaya cesaret edemiyordu.

Kimse kendi çıkarlarından mahrum kalmak istemiyordu ama kimse para kaybetmeye de yanaşmıyordu. Yanaşmıyorlardı ancak hiçbir şey yapmamak da kaçınılmaz kayıplara yol açacaktı; hatta ülke yeterince zayıflarsa bu durum krallığı felaketin eşiğine bile sürükleyebilirdi. Her biri aynı şeyi düşünüyordu: Bir şeyler yapmak zorundayız. Keşke birisi bizim adımıza ilk adımı atıverse…

Komşularını susturmak için diplomasiye ihtiyaçları vardı. Savaşta zaferi kesin kılacak bir güce. Ve her şeyden önemlisi, canavar kasabasında yaşayan maceracılara dair bir plana. Falmuth onların düşmanlık beslemeyeceğinden emin olmalı—hatta gerekirse onları kendi saflarına çekmeliydi.

Ortada bunca sorun varken elde edilecek hiçbir kâr da yoktu. Jura Ormanı’nın mevcut durumunu korumak zaten yeterince zordu. Koca bir canavar ulusuna saldırıp onları yok etseler bile o toprakları kendi eyaletlerine katamazlardı. Gönüllü bulmakta bu denli zorlanmalarına şaşmamak gerekirdi.

Kral Edmaris, soylularının tam olarak ne düşündüğünü çok iyi biliyordu. Kendisi de tamamen aynı fikirdeydi. Tek fark, onun çoktan karşı önlemler almaya başlamış olmasıydı.

Durum raporunu aldığı an, en yakın kurmaylarını derhal yanına toplamış ve nasıl bir tepki verileceğini planlamaya başlamıştı. Bu durumdan nasıl en yüksek kârı elde edebileceklerini tartıştılar. Meselenin düğüm noktası, ulusal çıkarlara zeval getirmeden bu işin içinden nasıl çıkılacağıydı.

“Eğer canavar ulusunu kendi haline bırakırsak,” diye tahmin yürüttü Razen, “varlıkları Batı Ülkeleri tarafından da öğrenilecektir. Bu gerçekleştiğinde ise onlara karşı herhangi bir hamle yapmak imkânsız hale gelir. Vuracaksak, tam sırası.”

“Hah! Canavarlar mı?” Şövalye Kaptanı Folgen, lafını neredeyse tükürürcesine sarf ettikten hemen sonra kralın huzurunda olduğunu fark edip pişmanlıkla toparlandı. “Kuşkusuz,” diye devam etti biraz daha soğukkanlı bir tonda, “evrimleşmiş canavarlar başa çıkması zor varlıklardır. Bir yarı-insanın zekâsı ve bilgisi, onları kesinlikle dişli birer düşman kılar. En azından temel düzeyde bir teşkilatlanma sergiliyorlar ve sayıları on bini aşıyor. Tehdit bakımından, insaflı davranıp afet seviyesi diyebiliriz; hatta duruma göre felaket seviyesine bile çıkabilirler. Böyle bir canavar grubunun lideri insanlığa düşmanlık beslerse… yeni bir iblis kralının doğuşuna bile zemin hazırlayabilir.”

“Ne?” diye bağırdı kral. “Eğer gerçekten felaket seviyesindeyse, bununla tek başımıza başa çıkmayı düşünmek bile delilik!”

Kimse ona cevap veremedi. Razen, Folgen’e bariz bir şekilde katıldığını belirterek yalnızca başını salladı.

“Endişelenmeyiniz, haşmetlim.”

Konuşan kişi, Falmuth’taki en nüfuzlu dini şahsiyet olan Reyhiem’di. Batı Kutsal Kilisesi tarafından gönderilmiş bir başpiskopos olarak, Falmuth’un Luminizm’i devlet dini olarak benimsemesi sayesinde (en azından kâğıt üzerinde) bizzat kralla eşdeğer bir mevkiye sahipti. Fakat bu yalnızca bir formaliteden ibaretti; gerçekte Reyhiem, işaretini doğrudan kraldan alan, güvenilir bir sağ kol gibiydi.

“Ah, Reyhiem. Bir önerin mi var?”

Piskopos, bir din adamı için fazlasıyla tekinsiz sayılabilecek bir tebessüm takındı. “Var, elbette var. Bu canavar diyarına gelince, Kilisemiz onları çoktan son derece tehlikeli bir varlık olarak nitelemiş durumda. Daha önce Kardinal Nicolaus Speltus benimle bizzat irtibata geçti; göklerin düzenine açık bir tehdit oluşturduğu gerekçesiyle bu ulusu helak etmeyi planladığımızı bildirdi. Lakin şu ana dek onlara neredeyse hiç zarar veremedik, üstelik insan ulusları arasında bile hainlerle karşılaştık… Kardinalin belirttiğine göre Kilisemiz Konsey’i karşısına almaktan kaçınmak istiyor; bu sebeple bize yardım elini uzatmaya hevesli herhangi bir ulusa karşı tetikte olmamı tembihledi.”

“Öyle mi! Demek Kilise onları çoktan tanrıların düşmanı ilan etti bile… Fakat başka ulusların yardımına mı ihtiyaç duyuyorlar?”

Kral Edmaris’in gözleri parıldadı. Kardinal Nicolaus Speltus, tüm Batı Ülkeleri’nde fiili iktidarı elinde tutan Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun en yüce lideri papanın en yakın sırdaşıydı. Aynı zamanda Piskopos Reyhiem’in doğrudan amiriydi; kibirli, taş kalpli ve zaman zaman “bilge maskesi takmış bir iblis” olarak nitelendirilen bir adamdı. Kral Edmaris’i bile tereddütte bırakacak kadar keskin zekâlı ve harekete geçmeye her an hazır bir figürdü—ve bu adam kararını çoktan vermişti. Bu da ona hizmet eden kadının harekete geçmeye hazır olduğu anlamına geliyordu. Bu durum, kralın yüzünde içten bir tebessümün belirmesine yol açtı.

“Eğer—ki bu sadece bir varsayım—Falmuth vatandaşları o canavar ulusunda zarar görecek olursa, o zaman ne olur?”

“Batı Kutsal Kilisesi, müritlerini kurtarmak için tüm sorumluluğu üzerine alacaktır herhalde.”

“Ah. Demek öyle! Ne de olsa bizler her daim inancın sadık takipçileriyiz.”

“Öylesiniz; kesinlikle öylesiniz. Çok doğru.”

Kral ile piskopos birbirlerine gülümsediler.

“Durum buysa,” diye araya girdi Folgen, “o canavarları helak etmek üzere sefere çıkmaktan kıvanç duyacağımıza söz veririm. Kraliyet Şövalye Birliği’nin bu ulusu yok etmeye yeteceğine inanıyorum ancak yine de işi son derece sıkı tutmak isterim. Başpiskopos Hazretleri, Kilise bize ilave kaynak temin edebilecek mi?”

Bu soruyu zaten beklediği anlaşılan Reyhiem, tebessümünü derinleştirdi. “Edebiliriz, Sör Folgen. Endişenizi gayet iyi anlıyorum. Kardinal Nicolaus, Tapınak Şövalyeleri’nin konuşlandırılması için onayını çoktan verdi.”

Tapınak Şövalyeleri, Kilise’ye bağlı olup merkez mabetten diğer uluslara sevk edilen savaşçıların genel adıydı. On binleri bulduğu söylenen sayılarıyla, Kilise’nin bölgedeki muazzam nüfuzunu destekleyen insan gücünü teşkil ediyorlardı; aralarındaki en yetenekliler ise Haçlı birliklerini oluşturup kendilerine paladin diyordu. Falmuth’un kendi kilise yerleşkelerinde yaklaşık üç bin kişilik bir Tapınak Şövalyesi gücü konuşlanmıştı—ki bu, civardaki herhangi bir ulusta bulunan en yüksek sayıydı.

Başpiskopos olmasına rağmen Reyhiem’in bile onlara doğrudan emir verme yetkisi yoktu. Fakat artık Kardinal Nicolaus emri vermeye hazırdı. Ormandaki muharebeye tek bir pürüz dahi çıkmadan sürülebilirlerdi.

“Tapınak Şövalyeleri’ni kullanma izniniz mi var…?” Folgen tatmin olmuş bir şekilde başını salladı. “Kutsal Kilise bu konuda sahiden de son derece ciddi olmalı.”

Kral da bir yandan bunu tartar bir yandan gülümseyerek ona katıldı. Batı Kutsal Kilisesi’nin tüm canavarları insanlığın ortak düşmanı olarak görmesi göz önüne alındığında, böyle bir ulusun varlığına müsaade etmelerine imkân yoktu. Yine de halkın zihnini harekete geçirecek yeterince haklı bir gerekçe olmaksızın ordularını toplamakta güçlük çekerlerdi. Tam da bu yüzden bizi kullanmak istiyorlar, öyle mi? Heh heh heh heh… Eh, aynı durum bizim için de geçerli tabii…

Şayet iki taraf da aynı fikirdeyse, savaşta el ele vermeleri en kolayı olacaktı. Kral Edmaris’in vardığı nihai kanı buydu.

“Tavsiyem odur ki,” diyerek sözlerini toparladı Reyhiem, “Batı Kutsal Kilisesi savaşın başladığını ilan ettiği anda, biz de öncü kuvvet olarak harekete geçelim. İnsanlığın kılıcı olarak hizmet etmenin tüm şan ve şerefine nail olacaksınız!”

Kral da hemfikirdi. İster diplomasi ister askeri güç olsun; arkanda Kutsal Kilise varken korkacak hiçbir şey yoktu.

Geriye yalnızca tek bir sorun kalıyordu:

“Şimdi, soyluların üstüne atlayacağı nasıl bir yem hazırlayabiliriz?”

Soyluların askerlerini ortaya dökmesini sağlamaları ve paralı askerleri ödüllendirecek bir şeyler bulmaları gerekiyordu. Haklı bir dava ya da cafcaflı nutuklar onları ikna etmeye yetmezdi. Hatta onları kendilerine düşman bile edebilirdi.

“Yalnızca şan ve şerefin onları harekete geçireceğini sanmıyorum,” dedi kaşlarını çatan Razen. “Kraliyet Şövalye Birliği, Büyücüler İttifakı ve Falmuth’taki Tapınak Şövalyeleri’ni bir araya getirirsek dokuz bin kişilik bir ordu eder. Bu zaferi garantilemeye yetecektir lakin…”

Reyhiem hariç bu toplantıdaki herkes, planlarının kusursuz ve fire vermez olmasını istiyordu. Ancak aralarındaki sessizliği bir kez daha bozan Reyhiem oldu.

“Ah evet, evet,” dedi gülümseyerek. “Kardinal Nicolaus mesajında bundan da bahsetti. Kendisinin de ifade ettiği üzere: ‘Canavarlar insan değildir. Bu sebeple Kilise’nin onların topraklarında gözü yoktur. Onlarla dilediğinizi yapabilirsiniz.’”

Canavarlar insan değil mi? Bu zaten apaçık ortada değil miydi? Kral Edmaris bunu sesli olarak sormamak için kendini zor tuttu. Canavar ulusunu yok ettikten sonra o toprakları yönetemeyeceklerse, harcadıkları çabaya yazık olurdu. Son derece cazibesiz bir teklifti bu. Fakat orayı gerçekten yönetebilirler miydi?

Belki de toprakları kutsadıktan sonra oraya hükmetmek için Kilise’den icazet alabilirlerdi? Kralın canavarları yönetmekle ilgili hiçbir çekincesi yoktu; canavar köleler ve benzerleri zaten nadir rastlanan şeyler değildi. Şayet müzakereye yanaşıp boyun eğerlerse—din değiştirip Luminus’un kulları olmaları şartıyla—onlara Falmuth adı altında himaye sağlayabilirdi. Aksi takdirde topraklarını yerle bir eder, hayatta kalan canavarları köleleştirir ve tüm bölgeyi ilhak ederlerdi.

Falmuth cüceler gibi yarı-insanlarla uğraşıyor olsaydı bu durum birtakım sıkıntılar doğurabilirdi. Gelgelelim, sıradan evrimleşmiş canavarlar için mi? Onlar insan değildi. Onları köleleştirmek için hiç tereddüt etmeden büyü bile kullanabilirlerdi.

“Anlıyorum. Kardinal Nicolaus gerçekten de ufku geniş bir adammış, geleceği bu kadar ileriden görebildiğine göre…”

“Öyledir; kesinlikle öyledir! Ve kendisi krallığınızın daimi refahından başka hiçbir şey arzu etmemektedir, haşmetlim.”

Kral Edmaris bunu başını sertçe sallayarak onayladı. Falmuth yeni topraklar kazanacak, bunun yanında Jura Ormanı’nın sunduğu tüm doğal kaynaklara da konacaktı. Bölgenin savunmasını oradakilere bıraksa kimse şikâyet etmezdi. Zaten Konsey de canavar köleleri tamamen yasal olarak tanımıştı.

Hepsinden iyisi, bu sayede Falmuth yeni ticaret yolları kazanacaktı—Blumund’u tamamen saf dışı bırakıp Cüce Krallığı ile olan eski kârlı ilişkilerini sürdürmelerini sağlayacak yollar. Ormanda hâlihazırda inşa edilmiş olan ana yollardan geçiş ücreti almak, kazançları daha da katlayabilirdi. Böylesi muazzam bir servet potansiyelini soyluların gözünün önüne sermek, hepsinin savaşa katılmasını sağlamak için yeterli olurdu.

Ve sonra… O canavar ulusunun zanaatkârlarını ele geçirip kendimize köle yapmayı ne çok isterdim…

Görünen tüm sorunlar çözüldüğüne göre, masada başka neler olduğuna bakmanın vakti gelmişti. Kral Edmaris, kısa bir süre önce aklını başından alan bir eşyayı hatırladı—bir top ipek kumaş. Söylendiğine göre o canavar ulusundan temin edilmişti ve parmakların arasındaki dokunuşu, şimdiye kadar gördüğü tüm kumaşlardan katbekat daha zarifti. Büyülü lifler ve kumaşlar bile bunun yanında çocuk oyuncağı gibi kalıyordu. Yapılan detaylı incelemelerin ardından, cehennem güvesi kozalarından elde edilen liflerle ince ince dokunduğu anlaşılmıştı. Cehennem güveleri B-seviye tehditlerdi ve onların kozalarını kullanma fikri çılgınlığın da ötesinde görülürdü… Ama baksanıza, onlardan neler üretilebiliyordu!

Bunun nasıl yapıldığını mutlaka öğrenmeli, ardından Falmuth’un vitrin ihracat ürünlerinden biri haline getirmeliydi. Üstelik canavarların ürettiği tek harika ürün bu da değildi; rapora göre piyasada dolaşan başka mallar da vardı. Hükümetine mümkün olduğunca çok numune toplaması için çoktan emir vermişti—fakat böyle bir zahmete girmeye ne gerek vardı ki? Canavar topraklarını kötülükten arındırdın mı, hepsi avuçlarının içine düşecekti zaten. Bundan daha kolayı olamazdı.

Kral Edmaris, aklına gelen bu akıl almaz zenginliklerin hayali karşısında vakarını korumakta güçlük çekiyordu. Neredeyse çocuksu bir sevinçle gülüvermek üzereydi. Batı Kutsal Kilisesi’nin desteğini arkasına aldığı takdirde bu sefer artık bir kutsal savaşa dönüşecek ve lideri ile başkomutanı bizzat kendisi olacaktı. Zaferin ona kazandıracağı şeref, ansızın çok daha mühim bir anlam kazanmıştı. Dünya sahnesindeki yerini sağlamlaştıracak ve en üst düzey soylulara bile hadlerini bildirecekti.

Bu kutsal savaşa bizzat komuta etmeliydi; böylece savaş bittiğinde Şampiyonlar Kralı unvanının sefasını sürebilirdi. Folgen, bir felaketi dize getiren şampiyon olacaktı. Razen, ona yardım eden bilge olarak anılacaktı. Hepsi kendi şanına kavuşacaktı. Kardinal Nicolaus’un himayesinde, Reyhiem bile bir sonraki kardinallik makamına giden yolda hızla yükselebilirdi.

Bu savaştan herkesin kazanacağı çok şey vardı. Batı Kutsal Kilisesi bunun karşılığında kendi “sadakasını” alacak olsa da, toplayacakları onca servetin yanında bu önemsiz bir bedeldi. Hem canı cehenneme, savaşta üstün başarı gösteren soylulara mükâfat olarak canavar topraklarından pay verilebilirdi. Kral onların zanaatini ve teknolojisini istiyordu; toprak onun için pek de önemli değildi. Gümrük ve yol geçiş ücreti alma hakkını elinde tuttuğu sürece, arta kalanları birazcık bölüşmekte bir beis görmüyordu. Sınır boylarını savunmak için ödediği hatırı sayılır meblağlarla kıyaslandığında, bu çok büyük bir tasarruf sağlayacaktı.

Kısacası Kral Edmaris, ulusunun tüm zenginlikleri üzerinde mutlak hâkimiyet istiyordu. Bu yüzden, ellerini taşın altına koymadıkları takdirde soyluların şikâyet etmeye yüzlerinin kalmayacağı bir durum yaratması gerekiyordu.

Bu acil durum toplantısının tamamı, tam da bunu gerçekleştirmek için kurgulanmış bir oyundan ibaretti. Kralın güya, “Madem kimse gönüllü olmuyor, lider olarak bu vazife bana düşer,” diye düşündüğüne herkesi inandırmak için tezgâhlanmış bir tiyatroydu.

Kral, yüksek soylulardan veya bakanlardan hiçbirinin ağzını açmaya niyetlenmediğinden emin olmak için salona son bir kez göz gezdirdi. Artık tam da istediği atmosferi yakalamıştı. Kralın bizzat öne çıkması gerekecekti. Vakit gelmişti.

“Gönül isterdi ki bu görevi sizlerden birine tevdi edeyim, lâkin anlaşılan o ki bu taşınamayacak kadar ağır bir yük…”

Kral Edmaris sözlerine devam etmeye yeltendi. Fakat daha konuşamadan, soylulardan biri elini kaldırdı.

“Haşmetlim, sözünüzü kesme cüretinde bulunuyorum, bağışlayınız! Lâkin gelen haberlere göre Tempest denilen bu canavar ulusu, Dwargon ve Blumund devletleriyle çoktan münasebet kurmuş durumda. Maceracılarla da ticaret yapmaya başladılar. Bu sebeple fevri bir hamle yapmanın ne kadar akıl kârı olduğunu sorgulamadan edemiyorum…”

“Aynen öyle,” dedi bir başkası. “Üstelik cüce demircilerin tam desteğiyle kendi teknolojilerini geliştirdiklerine dair söylentiler var… Bir ordu toplayıp sefere çıkacak olursak komşu krallıkların bu işe nasıl müdahale edeceğini kim kestirebilir?”

Konuşanlar sırasıyla, bizzat büyük soylu hiziplerinden birinin lideri olan Marki Muller ve saray işlerinde genellikle onun izinden giden Kont Hellman’dı. İkisi de yüzlerini ekşitme dürtüsüne karşı koyarak Razen’e döndüler.

“… Haklısınız. Doğrusunu söylemek gerekirse, uyuyan devi uyandırmamanın daha mantıklı olabileceğini ben de görebiliyorum…”

“Seninle aynı fikirdeyim, Razen,” dedi kral. “Fakat—”

“Evet haşmetlim, farkındayım. O ulusu kendi haline bırakırsak, bölgedeki otoritemiz yerle bir olur. Dolayısıyla, söz konusu olası kâr her ne olursa olsun, bu gerçekleşmeden önce onları vurmalıyız… Bu bir hayatta kalma mücadelesidir.”

Kral Edmaris, açgözlülükle gölgelenmiş gözleriyle başını salladı. Razen’in gözleri de farksızdı. Bu diyaloğun provasını daha önce yapmışlardı. Daima kendi ulusunu düşünen bir kral ve ona hizmet eden sadık bir bendesi rolünü oynuyorlardı. Bunların hiçbiri gerçek değildi ama kralın tuzağı salondakilerin üzerine çoktan kapanmıştı bile.

“Benim de bir duyurum var,” dedi Reyhiem. “Henüz halka resmi bir tebliğde bulunmadık lâkin bu hususta ilahi rehberliğe çoktan nail olduk. Tanrılarımız, canavar diyarının yok edilmesi gerektiğini buyuruyor.”

Bu sözler soyluların huzurunu kaçırdı. Zira artık bahsettikleri şey bir kutsal savaştı; Kutsal Kilise tarafından onaylanmış bir çatışma. Ulusun iradesi artık arkalarında olacaktı.

“Saygıdeğer markimizin ve kontumuzun endişelerini anlıyorum,” dedi kral. “Fakat Kutsal Kilise’nin buyruklarından şüphe etmeye cüret edemem.”

“Bir de şu açıdan bakın!” diye bağırdı Folgen. “Bunu, o ülke tarafından kandırılan ve gözü boyanan türlü ulusların gözünü açmanın bir yolu olarak görün. Hiçbir canavar güvene layık değildir—bence onlara bu dersi bizzat biz vermeliyiz!”

“A-ama…”

“Bu durum, bütün ihale üzerimize kalabilir demek…”

“Hımm?” Kral Edmaris, tereddüt içindeki iki soylusuna doğru ılımlı bir tebessümle döndü. “Öyleyse ne yapmamızı önerirsiniz?”

Kutsal Kilise arkalarında durduğu müddetçe, komşu ülkelerin getireceği hiçbir endişe sorun teşkil etmezdi. Falmuth, Konsey’de büyük nüfuz sahibi olan bir süper güçtü. Dava hem siyasi hem de dini açıdan haklı gösterildiği takdirde, dışarıdan gelebilecek her türlü müdahaleyi savuşturmak son derece kolay olacaktı.

İki soylu bir anlığına birbirlerine baktılar. “Acaba bir elçi gönderemez miyiz?” diye öneride bulundu Muller ikisi adına. “Şayet onlarla müzakere edebilirsek, güvenimize layık olup olmadıklarını anlayabiliriz! Üstelik müttefik olmaya meyillilerse, canavar tehdidi de tarihe karışmış olur. Korkacak hiçbir şeyimiz kalmaz. Eminim ki Kilise henüz resmi bir bildiri yayımlamadıysa, bunun sebebi önce onların asıl niyetlerini tartmak istemesidir.”

“Kesinlikle.” Kont Hellman başıyla onayladı.

Hem kendisinin hem de Muller’in ormana komşu toprakları vardı; bu da savunmayı onlar için daimi bir endişe haline getiriyordu. Markinin toprakları aynı zamanda iyi ilişkilere sahip oldukları Blumund ile de sınır komşusuydu. Muhalefetinin ardında yatan sebep bu olmalıydı.

Vay canına. Blumund seni rüşvete boğmuş olabilir belki… ama bu iş çoktan bitti bile.

Kral Edmaris, bu direnişin ne kadar geç kaldığından keyif bularak ve ikisini de kara listesine ekleyerek içten içe hafifçe güldü. Zihni, çok geçmeden elde edeceği şüphesiz olan servet ve şanla dolup taşmıştı bile.

“Hayır, saygıdeğer markim ve kontum,” diye araya girdi Reyhiem. “Kehanet çoktan bildirildi. Luminus, hiçbir canavarın varlığına tahammül etmez—bilhassa bir ulus kurma cüretini gösteren canavarlara asla. Böyle bir ulus, yeni bir iblis kralının doğuşuna işaret eder! Böylesine necis bir şeyin var olmasına müsaade etmek, fahiş ve affedilemez bir günahtır!!”

Bu öfke patlaması karşısında gafil avlanan Muller ve Hellman şaşkınlıkla nefeslerini tuttular.

“Görüşlerinizi anlıyorum,” diye ekledi Kral Edmaris ağırbaşlı bir tavırla. “Lâkin sorarım size: Bu canavarlara güvenebilir miyiz? Günün birinde insanlara saldırmayacaklarının garantisini kim verebilir? Bu sorumluluğu üstlenmeye hazır mısınız? Sevgili halkımın canını ve malını korumaya kefil oluyor musunuz?” “Karşımızdakiler canavar.” “Asla akıl sır erdiremeyeceğimiz yaratıklar.” “İnsanlıkla ezeli bir çatışma içindeki mahluklar.” “Savunduğunuz görüşlerin fazlasıyla basiretsizce olduğunu düşünmüyor musunuz?”

Bu ezici gösteri karşısında ikisinin de beti benzi atmış, tek kelime edemez hâle gelmişlerdi. Zaten ne diyebilirlerdi ki? Karşılarındaki düşman insan bile değildi. Herhangi birinin onlara güvenmesini sağlayacak ne olabilirdi? Dile getirilmeyen bu ima, çürütülmesi imkânsız bir gerçekti.

Kral Edmaris’e göre bu güruhun sözde lideri, yufka yürekli, kolay lokma birinden fazlası değildi. Dwargon Silahlı Ulusu’nda yaptığı rivayet edilen konuşma bunu alenen ortaya koyuyordu. Raporda yer alan o gülünç derecede idealist alıntıyı —“Jura Ormanı’nda insan ve canavar ırkları arasında köprü vazifesi görecek bir ulus inşa etme gayretindeyiz”— okuduğunda kahkahayı basmıştı. Ne kadar ahmak, ne kadar kolay parmakta oynatılabilecek bir liderdi böyle! Kişilikten yoksun, yalan söylemeyi dahi beceremeyen bir canavar… Kralın edindiği izlenim buydu.

Bu ufak ayrıntı, soylulara dağıtılan raporlara dâhil edilmemişti. İtirazların önünü kesmek için kurgulanmış küçük bir hileydi bu; birisi fark etse bile kolaylıkla “benim hatam değil” denilerek geçiştirilebilirdi.

Liderleri bu kadar yufka yürekliyse, onları teslim olmaya zorlamak düşündüğümden de kolay olabilir…

Edmaris’in zihninde canlanan senaryoya göre bu lider savaştan öylesine nefret ediyordu ki, Falmuth boyunduruğu altında yaşamanın cazibesini azıcık övmek dahi onu hemen müzakere masasına çekebilirdi.

Şayet öyle olursa, tüm bu meseleyi barışçıl yollarla çözebiliriz. Servetlerini önüme sererlerse, kendi kendilerini yönetmelerine bile müsaade edebilirim…

Açgözlü bir neşeyle çarpılma tehlikesi taşıyan yüz ifadesini toparlayıp ciddileşti. Başka bir itiraz gelmeyeceğinden emin olunca konuştu:

“Bu kutsal bir savaştır! İşe, düşmanlarımıza irademi bildirmek üzere bir öncü birlik sevk ederek başlayacağız! Bize boyun eğerlerse ne âlâ. Şayet eğmezlerse, en sadık kuvvetlerimizle onlara ilahi iradeyi göstereceğim!”

“““Raaah!”””

Mesele böylece ilan edildikten sonra artık hiç kimse karşı fikir beyan etmeye cesaret edemezdi. Tempest topraklarını “arındırma” girişimi başlamıştı.

Meclis toplantısının ardından:

“Fakat öncü birliğimiz topraklarında kargaşa çıkardığında teslim olmazlarsa ne olacak? Gerçek yüzlerini gösterip bize direnebilirler.”

“Mümkündür,” diye yanıtladı Razen Folgen’i. “İşte bu yüzden gücümüzü kanıtlamak adına diğer dünyalı Shogo’yu da onlarla göndermemiz gerektiğine inanıyorum…”

“Öyle mi? Shogo’yu tek başına göndermek ne kadar akılkârı, pek emin değilim. Çoğu zaman saçma sapan konuşup dursa da gücü inkâr edilemez. Kontrolden çıkmasına göz yumup onu temelli kaybedemeyiz.”

“Haklısınız. Ne de olsa karşıdaki canavarların sayısını biliyorsunuz. Bizler belki ülkemize geri kaçabiliriz fakat verilecek tek bir yanlış karar onun öldürülmesine yol açabilir. Kyoya da yanında olursa herhangi bir sorunla karşılaşacağımızı sanmıyorum. Ayrıca elimizde tam da bu tür bir görev için biçilmiş kaftan biri var.”

“Aah. Onu kastediyorsun, değil mi? Anlaşıldı.”

Kral Edmaris başıyla onayladı.

Bu askeri harekâtın gayesi, düşmanın savaşma azmini kırmaktı. Tempest’i hiç kan dökmeden boyunduruk altına alabilirlerse, bundan daha iyisini isteyemezlerdi. İşler sarpa saracak olursa zaferi garantileyecek sayı üstünlüğüne sahiptiler; ancak kralın da hesapladığı gibi, ne kadar az kayıpla işin içinden çıkarlarsa o kadar iyiydi.

“Evet,” dedi kral. “Görünüşe bakılırsa tüm kuvvetlerimizi bu yaratıkların üzerine sürmemize gerek kalmayabilir. Yine de tetikte olun.”

“Hiç endişelenmeyiniz, Haşmetlim. Her türlü ihtimali hesaba kattık. Onlara yalnızca ufak bir kargaşa yaratıp ardından geri dönmelerini emrettim.”

Kralın arzu ettiği üzere Razen, bekle-gör taktiği izlemeyi planlıyordu.

Derken bu üçlünün sohbeti, Reyhiem’in insana benzemeyen sinsi tebessümüyle bölündü. “Haşmetlim,” dedi, “mümkünse gizli büyülerimden birini test edebilir miyim?”

“Gizli mi? Nasıl bir büyü bu, Başpiskopos?”

“Yine ne dolaplar çeviriyorsun, Reyhiem?”

“Şöyle ki efendim—”

Yüzündeki tebessüm giderek daha da neşelenirken onlara planın tüm ayrıntılarını aktardı. Bu neşe bulaşıcıydı; Reyhiem konuştukça tebessüm önce Kral Edmaris’in, ardından da Razen ile Folgen’in yüzüne yayıldı.

“Heh heh heh… Hoşuma gitti.”

“Cevabınız nedir?”

“Pekâlâ. Hemen başla! Müsaade ediyorum, Reyhiem.”

“Bunu duymak beni ziyadesiyle bahtiyar etti, Haşmetlim. Size şanların en yücesini getireceğine söz veriyorum!”

Ve böylece Reyhiem’in piyonları gizlice, yavaş yavaş harekete geçmeye başladı.

Kral Edmaris’in yukarıdan gelen fermanı doğrultusunda hızla bir öncü birlik oluşturuldu. Birlik, yüz süvarinin yanı sıra birkaç at arabasından oluşan bir yarma kuvvetinden meydana geliyordu. Aralarında üç diğer dünyalı da vardı: Shogo Taguchi, Kyoya Tachibana ve Kirara Mizutani adında bir kadın.

“Yahu,” diye homurdandı Shogo, “asırlar oldu resmen bir yere gitmeyeli. Beni seçtiklerine göre hani, yine o türden bir iş var demek mi oluyor bu?”

“Aynen öyle, hiç şüphen olmasın.”

“Sen bir şeyler duydun mu, Kyoya?”

“…” “Sen de oradaydın ya, unuttun mu? Falmuth Krallığı şu balçığı ortadan kaldırmak için harekete geçiyor.”

“Saçmalık. Alt tarafı bir balçığı ezmek için bunca ordu mu?”

“Belli mi olur? Eğer kontrolü altında on bin falan canavar varsa, bu oldukça ciddi bir tehdit sayılır.”

“Aman, neyse ne. Yani, bu ülkenin şövalyeleri acınası derecede zayıf! Bunu görünce insan düşünmeden edemiyor; bu dünyanın insanları öylesine çıtkırıldım korkaklar ki, ufacık canavarlar bile altlarına etmelerine yetiyor.”

Kirara kıkırdadı. “Öyle ya da belki de sen gereğinden fazla güçlüsündür, Shogo. Yani savaş için edindiğin o benzersiz yetenek tam anlamıyla çılgınca.”

“Aah, ben senin yeteneğinden Shogo’nunkinden daha çok korkuyorum.”

“Doğru. Sana karşı ben bile pek şans tanımazdım kendime.”

Kirara henüz on sekizinde, genç bir kızdı. Tıpkı Shogo gibi o da üç yıl önce Falmuth kontrolündeki topraklara çağrılmıştı. Müzakereler sırasında insanların düşüncelerini etkilemeye dayalı yeteneği doğrudan savaşla bağlantılı olmadığından, kaba muamele görmüş ve başarısız bir çağırma vakası olduğu varsayılmıştı. Başlangıçta.

Sonra olanlar oldu. Katlanabileceğinin çok ötesindeydi bu ve nihayetinde gücünü tam anlamıyla kullanmasına yol açtı. “Benimle dalga geçmeyi kesin, pislikler!” diye haykırmıştı. “Bana bulaşan herkesin geberip gitmesini istiyorum!” Ortaya çıkan Zihin Çelme (Bewilder) yeteneğinin doğası gereği etkisi anında kendini göstermişti. Buna direnemeyen herkes derhal intihar etmişti.

Bir müzakere yeteneği mi? Ne münasebet. Tek yapması gereken bir emir savurmaktı; böylece herkese istediğini yaptırabiliyordu. Bu durum ağzından çıkan kelimelerden ziyade Kirara’nın içten içe ne istediğine bağlıydı. Kirara’yı çağıran kişi üzerine bir kilit laneti yerleştirmeyi başarana kadar yaşananlar tam bir katliamdan farksızdı.

Üçünün de güçleri çağrıldıkları andan itibaren kontrol edilmişti. İlk birkaç ay, çok çeşitli testlerin yanı sıra büyü destekli dil derslerine ayrılmıştı. Kilit lanetine karşı koymak imkânsızdı. İster isteyin ister istemeyin, onunla verilen her emre harfiyen uyulması gerekiyordu—ve bunun bir parçası olarak Kirara, yeteneğinin gerçekte ne olduğunu itiraf etmek zorunda kalmıştı.

İtiraf etmişti etmesine ama dile olan yabancılığı yüzünden birkaç ayrıntıda hatalar yapmıştı. O sıralar henüz on beş yaşında olan Kirara için yabancı bir dil öğrenmek büyük bir çileydi. Büyü desteği olsa bile, yalnızca ders çalışmak eylemi dahi onun için saf bir işkenceydi. Neticede yaşananlar o “Hepinizin gebermesini istiyorum” faciasına yol açmış ve o günden beri Kirara’nın yeteneği mühürlenerek izinsiz etkinleştirilmesi yasaklanmıştı.

Aynı durum bir bakıma Shogo için de geçerliydi; fakat (kendisi için şans mıydı değil miydi bilinmez) Shogo’nun tüm gücünün herkesçe anlaşılması uzun sürmemişti. Çağrıldığın anda etrafını saran otuz büyücüyü katlettiğinde olacak olan buydu. Bu, Berserker adlı benzersiz yeteneğin eseriydi ve adından da anlaşılacağı üzere kullanıcının fiziksel gücüne ve kabiliyetlerine devasa bir artış sağlıyordu.

O zamanlar on yedi yaşında, döküntü bir lisede okuyan bir serseriydi; içindeki hoşnutsuzluk ve şiddet arzusu bu yeteneği uyandırmıştı. Shogo’nun çocukluğundan beri çalıştığı karate ile birleştiğinde Berserker, dövüş gücüne muazzam bir takviye sağlamıştı. Bu da otuz büyücünün katledilmesiyle sonuçlanmıştı. Şayet Razen orada olmasaydı, durum çok daha feci bir hâl alırdı.

Bu dünyaya çağrılan insanların yeni koruyucularıyla uslu uslu geçineceklerinin hiçbir zaman garantisi yoktu. Sırf bencilce çıkarlar uğruna kendi hayatlarından koparılıyorlardı; bunun nasıl bir etki yaratacağını herkes görebilirdi ve bu dünyanın insanları da bunu çok iyi biliyordu. Bunun üstesinden gelmek için her çağırma ayini büyüsü, diğer dünyalının çağıran kişinin emirlerine itaat etmesini sağlayan bir kilit lanetiyle birlikte gelirdi.

“Yemin ederim,” diye mırıldandı Shogo, “o moruğu gebertmek istiyorum. Bize canının her istediğini emredip duruyor…”

“Aynen, cidden öyle. Günün birinde hani, kesinlikle boyunun ölçüsünü alacak.”

“Hadi ama, öyle konuşmayın,” diye karşılık verdi Kyoya. “En azından dediğini yaparsanız, bu dünyanın sunabileceği en iyi yemekler ve konaklama garantilenmiş oluyor.”

Bu konuşmayı daha önce de yapmışlardı. Shogo ile Kirara’yı ikna etmeye hiçbir zaman yetmiyordu bu.

“Ha? Hadi canım sen de! Hele ki ‘sunabilecekleri en iyi şey’ bizim dünyamızla kıyaslandığında tam bir çöpken.”

“Ay, kesinlikle,” diye ekledi Kirara. “Ne şirin dükkânlar var ne kozmetik ürünleri… Ne televizyon ne internet ne de akıllı telefonlar. Bu dünya resmen eğlenceden tamamen yoksun. Şu gezegen patlayıp yok olsa zerre umurumda olmaz yani.”

Şikâyetler öyle bir birikmişti ki üçü de her an patlayacak raddeye gelmişti. Bilhassa hiçbir özgür iradeleri olmadan emirleri yerine getirmeye zorlanmak dayanılmaz bir hâl alıyordu. Kyoya da bunların farkındaydı—fakat diğerlerinin aksine, bu talihsiz duruma karşı daha esnek bir yaklaşım sergilemeye niyetliydi. Eski dünyasına dair özlediği hiçbir şey yoktu; bu dünyada elde edilen güçlerle—Shogo’nun, Kirara’nın ve kendisinin güçleriyle—çok daha fazla ilgileniyordu.

Onları gözlemlemiş, araştırmış ve bunlarla neler yapılabileceğini düşünüp durmuştu.

Ve tam da bunu yaparken mevcut hadise patlak vermişti—bir canavar avlama görevi, hünerlerini alenen sergileme fırsatları. Nihayet, iki yılın ardından Kyoya gerçek bir savaşa tanıklık edebilecekti.

Shogo ile Kirara bundan pek hoşlanmıyor olabilir ama bence bu bizim için büyük bir fırsat. Eğer iş bir savaşa dönüşürse, üzerimize kilit lanetini yerleştiren herifler bizi gözetleyemeyecek kadar meşgul olacaktır. Hatta belki onları biz bile öldürebiliriz—ya da kim bilir, kendiliklerinden geberip giderler.

Bunu diğer ikisiyle pek konuşamıyordu. Büyü yoluyla gizlice dinleniyor olma ihtimalleri fazlasıyla yüksekti. Ki bu da tam olarak kötü bir şey sayılmazdı. Fakat Kyoya işte böyleydi; bunu bir fırsat olarak görüyor, darbeyi indirip özgürlüğünü geri kazanabileceği tam o ânı sabırla bekliyordu.

Kısa süre sonra, her biri aklında kendi düşünceleriyle bu üçlüyü taşıyan at arabası Tempest’e doğru yola koyuldu.

Mjurran, Clayman’dan acil bir çağrı almıştı. Kendisine özel bir tür yüksek büyü icra etmesini emretmişti.

Bu büyü, üç millik bir yarıçap içindeki tüm alanı kapsıyor ve orayı büyü karşıtı bir bölgeye dönüştürüyordu. Böylesi büyüler vakit aldığından, derhâl hazırlıklara başlamasını buyurmuştu. Amaç dış dünyayla olan iletişimi kesmekti; kuşkusuz bunun ardında daha fazlası da vardı fakat İblis Kralı başka hiçbir açıklama yapmamıştı.

Clayman’ın büyük bir şey planladığı açıktı; Tempest halkının bilmesini istemediği bir şey. Bu durum Mjurran’ı derinden endişelendirse de soru sormasına asla izin verilmezdi. Emir emirdi.

Üstelik bu büyü, diğer büyülere karşı bir savunma büyüsü olarak tasarlanmıştı. Clayman’ın talebini karşılamak üzere özel olarak uyarlanıyordu ve bu nedenle merkezinde kendisinin bulunduğu dairesel bir alanda etkinleştirilmesi gerekecekti. Asıl mesele de buydu. Yüksek büyüyü sürdürebilmek için Mjurran, onu yöneten üst düzey büyü doğumlu kimliğini açığa vurmak zorunda kalacaktı: yani bizzat kendini. Bunu yapıp da yerel halkın dikkatini çekmemesi imkânsızdı.

Pratikte bir büyü kullanıcısı olan Mjurran, tüm büyüyü bizzat engellediği bir bölgede, Tempestlilerden oluşan öfkeli bir kalabalıkla burun buruna gelme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Bu, özünde kendisine ölmesinin emredilmesi demekti. Clayman’ın şart koştuğu büyü konuma dayalıydı; bu yüzden bir kez etkinleştirildiğinde, Mjurran orada kalsa da kalmasa da birkaç gün boyunca varlığını sürdürecekti. Aslında o, harcanabilir bir piyondan ibaretti.

Bu emri almak onu kahretmişti. Fakat tam o sırada, hayatındaki tek bir adamın silüeti bir kez daha zihninde belirdi. Eğer bu emre karşı gelirse, o adam son derece trajik bir kaderle yüzleşecekti. Mjurran bunu herkesten iyi biliyordu ve tam da bu yüzden önündeki tek seçenek kabullenmekti.

Böyle olacağını biliyordum. Benim için uygun bir son sanırım ama keşke en azından onun canı bağışlanabilseydi…

Kendisi gibi bir kadını sevdiğini söyleyen adamın, Yohm’un yüzünü hatırladı ve gülümsedi. Son birkaç yüzyıldır buz tutmuş bir kalple yaşayan biri için o sözler, bir bahar esintisi kadar şefkatliydi.

O sözler bana yeter de artar bile…

Kararlılığını pekiştirerek tek başına yürümeye başladı.

“Nereye gidiyorsun, Mjurran?”

“Ah, Gruecith. Bir şey mi istemiştin?”

“Heh! Pek sayılmaz, yok.”

Ancak onu takip etmeye çalıştığı besbelliydi.

Az önce Clayman’ın sergilediği tavrı hatırlayarak oradan uzaklaşmaya çalıştı. Normalde her zaman sakin ve soğukkanlıydı fakat az önceki emirlerinde gizli bir panik tınısı vardı. “Büyüyü mümkün olan en kısa sürede etkinleştireceksin,” demişti aralarındaki bağı koparmadan hemen önce. Beklenmedik bir şeyler yaşanmış olmalıydı.

“Hey, aklıma gelmişken, yemekhanedeki yeni tatlıyı gördün mü? ‘Kremalı puf’ gibi bir adı var, Yohm hayatında yediği en lezzetli şey olduğunu söylüyordu. Benimle denemek ister misin?”

Gruecith bundan daha tasasız davranamazdı. Bu durum Mjurran’ın canını biraz sıktı. Onun gülümsemesi, genç kadının çelikten iradesini şimdiden kemirmeye başlamıştı.

“Teklifin için teşekkürler ama üzgünüm. Yohm dün gece bana bir tane getirdi. Hediye olduğunu söylemişti.”

“Pfft. O hergele… Yine benden bir adım öne geçmeye çalışıyor.”

“Öne geçmek mi? Neden bahsediyorsun sen? Ufak bir işim var, o yüzden sonra konuşsak—”

“Bir iş mi? Daha sonra gerçekten görüşebilecek miyiz yani?”

“Şey, elbette. Neden görüşmeyelim ki?”

Onu başından savmak için elinden geleni yaparak Gruecith’i yolda arkasında bıraktı.

“Şey, az önce çok tuhaf bir haber aldım, biliyor musun?” Gözlerini Mjurran’a dikti. “İblis Kralı Milim’in liderime savaş ilan etmesiyle ilgili bir şey. Kulağa delilik gibi geldi ama sen de epey tuhaf davranıyorsun, o yüzden merak ettim işte.”

Ah. Mesele anlaşıldı. Mjurran durumu şimdi kavramıştı. İblis kralları Milim ile Carrion’un neden birbirine düştüğü hakkında hiçbir fikri yoktu fakat ipleri yine Clayman’ın oynattığından emindi. İpleri oynatıyordu ama hesaba katmadığı bir şey yaşanmıştı. Belki de Milim’in savaş ilanı tahminlerinin dışındaydı? Belki de asıl planı, Milim’in Canavar Krallığı’na baskın yapması ve Mjurran’ın da tam o anla eş zamanlı olarak büyüyü devreye sokmasıydı. Fakat Mjurran’ın tahminine göre, Milim senaryonun dışına çıktığı için her şey altüst oluyordu.

Ama neden bu ülkenin tüm iletişimini kesmek istiyor ki?

Englesia ve Tempest birbirleriyle anlaşmalıydı ancak öfkeli bir Milim karşısında yeterli savaş güçleri kesinlikle yoktu. Onların iletişimini kesmenin ne anlamı—?

Derken şimşek gibi çaktı zihninde.

Demek öyle. O balçık Rimuru’dan korkuyor. Ne de olsa o balçık, Milim’in fikrini değiştirebilecek güce sahip olabilirdi.

İblis Kralı Clayman, hayatında giderek belirsiz bir faktöre dönüşen Rimuru’nun savaşa dahil olmasından çekiniyordu. Bu yüzden Carrion’un Tempest liderleriyle iletişim kurmasını engellemek adına Mjurran’a emir vermişti; zira liderler yardım çağrısını mutlaka Rimuru’ya iletirdi. Ne kadar oyalanırsa Clayman ona o kadar çok öfkelenecekti. Büyüyü derhâl başlatması gerekiyordu.

“Ayrıca,” diye devam etti Gruecith, “seni tanıdığım kadarıyla zaten farkındasındır ama bu ülkenin tepe kadrosu şu an fena hâlde meşgul. Böyle bir zamanda şüpheli bir şey yaparsan canından olursun, bilesin.”

Haklıydı. Tempest’in üst kadrosu, en hafif tabirle telaş içindeydi. Son birkaç gündür gizemli ve silahlı bir grup sınırlarına doğru yaklaşıyordu; bu da Souei ve ajanlarının tüm dikkatini oraya vermesini gerektiriyordu. Ufukta fırtına bulutları toplanıyor gibiydi ve liderler arasındaki gerilim neredeyse herkes tarafından hissedilebiliyordu.

“Öyle mi? Haberim yoktu.”

Bir şeyler oluyordu. Clayman’ın beklentilerinin de ötesinde bir şeyler. Bu durum onu huzursuz etti. Ne olduğunu kestirmek mümkün değildi. Büyüyü derhâl devreye sokmalıydı; aksi takdirde öfkeden gözü dönen Clayman hem onu hem de bu kasabadaki herkesi katledebilirdi. Üstelik Gruecith onun peşini bırakmaya kesinlikle yanaşmıyordu.

“‘Haberim yoktu’ demek yetmez, hanımefendi. Şu anda tuhaf bir iş çevirmene izin veremem, anladın mı?”

“Ne saçmalıyorsun sen…? Eğer Milim’e karşı savaşıyorsanız, hiçbirimizin olmadığı kadar tehlikede olan sen değil misin?”

“Ha? Onu tanıyormuş gibi konuşuyorsun. Beni dert etme. Lord Carrion yenilmezdir. Milim ne kadar güçlü olursa olsun; efendimin mağlubiyeti tadacağını aklımın ucundan bile geçirmem. Şu anda daha çok umurumda olan sensin, Mjurran!”

“Baksana, cidden, sen ne—”

“Bırakalım artık bu oyunları. Sen bir büyü doğumlusun, değil mi?”

Belki tatlı dille bu durumdan sıyrılabilirdi. Fakat Mjurran, son âna kadar Gruecith’i kandırma seçeneğini aklından bile geçirmedi.

“Ha. Söz konusu böyle şeyler olduğunda aklın hep zehir gibi çalışır zaten, değil mi? Eh, gizlemenin bir anlamı kalmadı. Sanırım ogre büyücüler de fark etmişti.”

“Öyleyse neden?!”

“Çünkü mecburum. Dinle Gruecith, ben de senden çok hoşlanıyorum—bir dost olarak. Ama şu anda yoluma çıkacak olursan… Seni öldürmeye hazırım.”

Bununla birlikte Mjurran, büyüyle oluşturduğu insan kılığını kaldırarak asıl büyü doğumlu formunu açığa çıkardı.

“Ah…?!”

Gruecith, adeta alev alev parıldayarak üzerine dikilen koca gözlerin baskısı altında titredi.

“Neden böyle bir şeye hazırsın…? Ölmeye mi hazırlanıyorsun? Ne uğruna? Ne yani…? Sana emir veren bir efendin var, değil mi?”

“Buna cevap verme gereği duymuyorum.”

Gruecith için bu, evet demekle eşdeğerdi.

“Bilirsin, Lord Clayman’ın astlarını harcanabilir piyon gibi kullanmasıyla nam saldığını söylerler. Yoksa sen de—?”

“Yeter artık! Tek bir kelime daha edersen seni öldürürüm, Gruecith!”

Normalde sarsılmaz duran Mjurran’ın böylesine bir paniğe kapıldığını görmek, bilmesi gereken diğer her şeyi ona anlatmıştı.

“Demek öyle. Anladım. Eğer onun peşinden dosdoğru kendi ölümüne gitmeye bu kadar razıysan—”

Cümlesini tamamlayamadan sözü kesildi.

“—Şunu bana biraz daha anlatsana.”

Kusursuza yakın kamuflaj yetenekleriyle onları yanıltmayı başaran Yohm, ağaçların arasından salına salına çıkagelmişti. Normalde Mjurran’a göz kulak olmak için elinden geleni yapardı. Genç kadının bu tuhaf tavırlarını fark etmemesi imkânsızdı.

“Yohm…”

Sırrını en son öğrenmesini isteyeceği kişiye açığa vurmuştu ama tuhaftır ki bu durum içini bir rahatlama hissiyle doldurdu. Bir sonraki sözlerini duyduğunda ise bu rahatlama yerini şaşkınlığa bıraktı.

“Mjurran, bana inanmak zorundasın. Seni koruyacağıma ant içerim.”

“Deli misin sen? Artık gayet net görebiliyorsun; ben üst düzey bir büyü doğumluyum! Benden zayıf bir insan beni nasıl koruyabilir ki?!”

Yohm bu çaresiz yakarışı duymazdan gelerek alışılmadık bir tutkuyla konuştu.

“İnsanmış? Büyü doğumluymuş? Bunların hiçbirinin zerre önemi yok! Ben sana âşık oldum. Yüzünü seviyorum, kokunu seviyorum, sıcaklığını seviyorum. Yaşama şeklini, o gururlu ve vakur duruşunu seviyorum. Her şeyinle seviyorum seni. Ve benim için önemli olan tek şey bu!!”

“… Ne diyorsun sen?” Tüm bunlar sadece seni kandırmak için uydurulmuş bir hayalden ibaretti.”

“Endişelenme, Mjurran. Beni kandırmaya devam etmene razıyım ben… Öleceğim güne kadar hem de!”

“Nh…!!”

Ne aptal bir adam, diye düşündü tüm kalbiyle. Fakat öylesine cüretkâr, öylesine yakarırcasına bir ilandı ki bu, nutku büsbütün tutulmuştu.

“Heh. Ben kazandım, değil mi? Bana vuruldun, öyle değil mi?” Şimdiye dek gördüğü en geniş gülümsemeyle gülümsedi ona. “Ölene dek sana inanacağıma yemin ederim. Ben inandıktan sonra, bunun gerçek olmasından ne farkı kalır ki, ha?”

Mjurran hâlâ tek bir kelime bile edemiyordu. Çok aptalsın. Hem de çok, çok aptal. Ama madem öylesin, o zaman ben de…

“Heh-heh-heh. Ne kadar da acınası bir adamsın. Sana sadece senden faydalanmak istediğim için yaklaştım. Öyle zavallısın ki gülesim geliyor. Bu çok saçma. Yetti artık bu maskaralık!”

Ve bu buz gibi karşılıkla birlikte Mjurran büyüyü okumaya başladı. Artık tereddüt edecek vakit kalmamıştı. Yanaklarında hissettiği gözyaşları kesinlikle hayal gücünün bir oyunuydu.

“Hayır! Dur, seni aptal! Gerçekten mi…?!”

“Neler oluyor, Gruecith?”

Büyü, ahenkli ve duru bir sesle etrafa yayıldı—ve dünyanın kanunları yeniden yazılmaya başladı. Yohm ve Gruecith artık bunu durdurmak konusunda çaresizdi. Bunu yapabilmelerinin tek gerçek yolu onu öldürmek olurdu. Ve öyle olsa bile Mjurran buna dünden razıydı. Ne var ki bu büyüyü ne olursa olsun tamamlamak zorundaydı.

Sevdiği adamı koruma arzusuyla yanıp tutuşan ruhu ve kalbiyle, adeta bir dua edercesine sözleri fısıldamaya devam etti.

Mjurran işinin sonuna yaklaşırken, daha her şey darmadağın olmadan önce bile Tempest’teki durum Gruecith’in tahmin ettiğinden çok daha kaotikti.

Aceleyle gelen raporların seline kapılmış olan Benimaru, şimdiden her şeyden bıkmış gibi görünüyordu. En endişe verici olanı ise birkaç gün önce bir ileri karakolda nöbet tutan bir gözcüden, Gobta vasıtasıyla gelmişti. “Şey, Benimaru,” demişti Gobta, “tepeden tırnağa zırhlı bir grup insan varmış ve dosdoğru buraya doğru geliyorlarmış. Gözcü ne istediklerini sorduğunda sadece, ‘Bizim ayak takımıyla konuşacak işimiz yok!’ demişler ve yollarına devam etmişler.”

Souei durumu araştırmak üzere derhâl sevk edilmişti. Sayıları yüzü aşan bir şövalye grubuydu ve Benimaru artık onların görmezden gelinemeyeceğine karar vermişti. Souei; Souka ve diğer adamlarıyla birlikte istihbarat toplamaya devam etti. Çok geçmeden grubun nereden geldiğini tam olarak tespit ettiler: Falmuth Krallığı.

Falmuth müfrezesinin niyetleri belirsiz olduğu sürece onlara karşı nasıl bir tutum sergileneceğini kestirmek zordu. Bu yüzden Benimaru, gittikçe endişe verici hâle gelen bu meseleyi Rigurd ile tartışırken bir yandan da Souei’nin ekibine onları yakından takip ettirdi.

“Belki de Efendi Rimuru’ya haber vermeliyiz?”

“Ah,” diye karşılık vermişti Rigurd, “bize bu kasabaya göz kulak olmamızı tembihlemişken onu sürekli rahatsız etmek ne kadar doğru olur ki?”

“Olabilir. Geceleri sık sık geri dönüyor, o vakit geldiğinde kendisine durumu anlatabiliriz.”

Ve olaylar onları bu âna getirmişti. Ne de olsa Rimuru, Işınlanma Kapısı’nı kullanarak istediği an buraya dönebilirdi. Bu yüzden Benimaru raporunu sonraya bırakıp ilgilenilmesini bekleyen diğer türlü türlü sorunlarla boğuşmaya koyulmuştu. Tamamen yabancısı olduğu işlerdi bunlar ve dur durak bilmeyen koşuşturmaca yüzünden günler şimşek hızıyla geçip gidiyordu.

Tüm bunların ortasında, Souei’nin ekibi bizzat Falmuth’tan bir rapor iletti. Krallık görünüşe göre hızla savaş hazırlıklarına girişmişti. Bu haber Benimaru’nun kaşlarını çatmasına neden oldu.

“Bu bizim için kötü bir haber olabilir, Rigurd.”

“Korkarım öyle. Hafife alabileceğimiz bir mesele değil. Bence en iyisi Efendi Rimuru’yu derhâl buraya çağırmak.”

İkili birbirine baktı. İkisi de bu şövalye birliğine karşı atılacak yanlış bir adımın savaşa yol açabileceği sonucuna varmıştı. Bu yüzden Benimaru, Rimuru ile iletişime geçmeye çalıştı—ancak bunu yapamadan önce, Eurazania’nın Üç Canavar Soylusu‘ndan biri olan Altın Yılan Boynuzu Alvis’ten acil bir büyülü iletişim aldı.

“Canavar Krallığı, bir hafta içinde İblis Kralı Milim ile savaşa girecek. Bu sebeple, tahliye ettiğimiz vatandaşlarımızı kabul etmenizi rica ediyorum.”

Mjurran’ın büyü karşıtı bölgesini kurarken yaşadığı gecikme, bu mesajın aradan sıyrılıp ulaşmasını sağlamıştı. Gerçi kabahatin bir kısmı da bizzat Clayman’daydı—Milim’in uçuş hızı o kadar yüksekti ki Eurazania’ya onun planladığı takvimin çok öncesinde varmıştı. Tabii bunun Benimaru için bir önemi yoktu. Hayır, bu haberin vahameti öylesine büyüktü ki etraflarındaki havayı bile bir anda değiştirdi.

“Şaka yapıyor olmalısınız!”

Tempest’in üst düzey liderleri derhâl toplandı: Rigurd ve Rigur, Lilina ve diğer baş hobgoblinler, özel danışman olarak Kaijin, sekreter olarak Shuna, Rimuru’nun temsilcisi olarak Shion, ayrıca Hakuro ve Geld. Yaklaşık bir düzine kişi toplantı salonuna doluştu. Gabil henüz bu düzeyde bir liderlik kademesine atanmadığı için toplantıda yoktu. Bunun yerine, kendisine yalnızca olağanüstü bir durumun yaşandığı ve yeni emirler gelene kadar hazırda beklemesi bildirildi. Kaijin de gelişmeleri Vester’e aktararak gerektiğinde Dwargon Kralı Gazel ile düzenli temasta kalmasını söyledi.

Ve tüm bu curcunanın ortasında, daha önce Benimaru’nun canını sıkan o insan grubu, tüccar kılığına girmiş hâlde çıkageldi.

“Oha be!” “Bu kasaba Falmuth’un başkentinden bile daha gelişmiş!”

Shogo şaşkınlığını gizleyemiyordu.

O ve diğer ötedünyalı arkadaşları kasabaya doğru ağır ağır ilerlerken, yüz kişilik ekibin geri kalanı mesafesini koruyor, tek bir şövalye ise arabacıları olarak görev yapıyordu. Kasabanın bu beklenmedik manzarası onu dilsiz bırakmıştı. Gerçekten inanılmazdı. “Canavar kasabası” tabirine dair hiçbir şey onu böyle bir manzaraya hazırlamamıştı. Kanalizasyon sistemi tüm pis kokuları uzak tutuyordu; üstelik etrafta dolaşan canavarlar, neredeyse diğer tüm ırklardan çok daha insana benziyordu. Temizdiler, yıkanmışlardı ve Falmuth civarındaki birçok tüccar ve kasabalıdan çok daha düzgün kıyafetler giyiyorlardı.

Buradaki hayatın oradakinden katbekat daha refah içinde olduğunu anlamak için tek bir bakış yetiyordu. İşlerini halletmek için telaşla oradan oraya koşturan maceracılar ve tüccarlarla dolup taşıyordu.

“Lanet olsun!” “Bunca zamandır fena kazıklanmışım!” “Bu canavarlar nasıl bizden daha iyi yaşayabiliyor lan?!”

İlk şok dalgası yavaş yavaş geçiyordu. Artık Shogo’nun içinde çok daha karanlık bir öfke kabarmaya başlamıştı. Aynı şey Kirara için de geçerliydi.

“Şey, bu da neyin nesi böyle?” “Yani, bu tipler neden bizden çok daha lüks içinde yaşıyor ki?” “Burada kesinlikle bir terslik var.”

“Aman, o kadar sinirlenme,” dedi Kyoya; fakat kendisi bile bunun bir haksızlık olduğunu düşünmeden edemiyordu. Gözlerini kısmış, içinde büyüyen bir hınçla etrafı süzüyordu.

“Hem burayı bir balçık yönetiyor, değil mi?” “Kıçına tekmeyi basarsak burayı ele geçirebiliriz, öyle değil mi?”

“Hayatımda duyduğum en harika fikir bu Shogo!” “Hadi yapalım!”

“Bana da uyar ama emirlerimizden de çok fazla sapamayız.”

“Aman, hiçbir şey olmaz!” “Şunu diyorum yani; şövalyelerin geri kalanı gelmeden önce bir curcuna çıkarmamızı söylediler, değil mi?” “Her şey tereyağından kıl çeker gibi hallolur!”

“Aynen öyle.” “Yani, sanki biz yasalara uyan masum vatandaşlarmışız da canavarlar bize durup dururken saldırmış gibi bir sahne yaratmak istiyorlar, değil mi?” “Bir bahane uydurmak için Zihin Karıştırma yeteneğimi kullanırım, canavar olmayan tüm maceracılar da parmağımın ucunda oynar.”

Kirara şansına güveniyordu ve güvenmekte de haklıydı. Üçünün burada bulunmasının asıl sebebi de buydu zaten. Arkadaşlarının da endişelenecek pek bir şeyi yoktu.

“Evet,” diyerek onayladı Kyoya. “Razen Efendi’nin yapmamızı istediği şey tam olarak buydu.”

“Pff.” “Benim yanımda o pisliğe ‘efendi’ deyip durma!”

“Katılıyorum.” “Umarım herifin teki kalp krizi falan geçirir.” “O zaman biz de tamamen özgür kalırız falan.”

“Hahaha!” “Kusura bakmayın, sadece alışkanlık,” dedi Kyoya. “Yüzüne karşı saygısızlık edemeyiz sonuçta, biliyorsunuz değil mi?”

Bu ılımlı tavrının arkasında belirgin bir neden yatıyordu. Kyoya, diğerlerinin aksine bu dünyada gerçek kişiliğini bir dereceye kadar hâlâ gizliyordu. Şimdilik Falmuth çevrelerinde sadık öğrenciyi oynamanın en doğrusu olduğunu düşünüyordu.

Onlar konuşurken Shogo zihninde emirlerini bir kez daha gözden geçirdi; birilerinin canına okumak için sabırsızlığı giderek artıyordu. “Nasıl bir bahane uydurduğunuz umurumda değil,” demişti Razen onlara. “Yeter ki bir olay çıkarın; ardından sen Kirara, gücünü kullanarak maceracıları kendi tarafınıza çek! Siz bunu halleder halletmez biz de harekete geçeceğiz.”

Falmuth şu anda toplam üç ötedünyalıyı bünyesinde barındırıyordu. Yalnızca bu bile, küçük bir ülkeyi haritadan silmeye yetecek bir savaş gücüydü. Üçünü birden aynı anda sahaya sürmek nadir görülen bir durumdu; ancak hükümet, canavarlara başka bir ötedünyalının yardım ediyor olma ihtimaline karşı tedbiri elden bırakmak istememişti.

Shogo ve arkadaşları işe koyulur koyulmaz, arabalarını süren şövalye operasyonun geri kalanını başlatmak için bir işaret gönderecekti. Ötedünyalılara tüm ayrıntılar verilmemişti ama yapacakları hiçbir şey kendi aleyhlerine olmayacaktı; üstelik muhtemelen zafer kazanmalarını daha da kolaylaştıracaktı. Shogo, Razen’den nefret ediyordu ama o bile adamın yeteneklerini takdir etmek zorundaydı. Eğer o kadar yetenekli bir büyücü olmasaydı, üçü de çoktan özgürlüklerine kavuşmuş olurdu.

Şimdi elini jöleli saçlarının arasından geçirerek onları bir horoz ibiği gibi havaya dikti.

“Pekâlâ. Harekete geçmeye ne dersiniz?”

İlk harekete geçen Kirara oldu.

“Aaaaaahh!!” “Sen… az önce kalçama dokundun, değil mi?” “Bana bir şey mi yapmaya çalışıyorsun sen?!”

Mükemmel bir hedef gibi görünen birine, boşluğa bakan alık görünüşlü bir nöbetçiye kasten çarpmıştı. Bu kişi, Gobta’nın emrindeki bir muhafız olan ve kendi ırkı arasında bile biraz tuhaf olmasıyla tanınan bir Hobgoblin olan Gobzo’ydu.

“Hıııı?” “B-Ben hiçbir şey yapmadım!”

Kollarını havaya kaldırdı, bir destek bulma umuduyla başını sağa sola çevirdi.

“Hey!” “Bana aptalı oynama öyle!” “Bana neden orama şaplak attığını söyle hemen. Tamam mı?”

Kirara konuşurken ona doğru iyice yaklaştı; ardından aniden kendini geriye doğru savurup yere yuvarlandı.

“Ayyy!!” “İmdat!” “Biri muhafızları çağırsın!”

“N-Nee—?” “Hayır!” “Ben hiçbir şey yapmadım ki!” “B-ben, şey…” “Ben bir muhafızım…”

Gobzo’nun gözleri şimdiden dolmaya başlamıştı. Aslında buradaki kurban kendisiydi ama dürüst olmak gerekirse etrafta pek destekçisi yoktu. Davranışlarındaki saf alıklık şüpheleri üzerinden dağıtmaya yetmiyordu; üstelik Kirara şimdiden Zihin Karıştırma yeteneğini devreye sokarak yoldan geçen insanların zihinlerine işlemeye başlamıştı bile.

“Vay canına, hobgoblin kıza mı saldırdı?”

“O bir kasaba nöbetçisi değil mi?” “Nasıl bir nöbetçi böyle bir rezilliğe kalkışır ki?” “İnanamıyorum gerçekten.”

“Ama kızı resmen yere fırlattı baksana.”

“Sahi mi?” “Buradaki canavarların iyi huylu olduğunu sanıyordum.”

“Öyleler zaten.” “Genelde yani.” “O zaman bu herifin derdi ne?”

Yerli halk durumu hâlâ biraz şüpheyle karşılıyordu fakat etraftaki maceracı ve tüccar tayfasından neredeyse hiç kimse Gobzo’yu savunmaya yanaşmıyordu. Kimse olayın aslını tam olarak kavramış değildi ve Kirara’nın yeteneğinin zihinlerini tamamen kontrolü altına alması an meselesiydi.

Shogo ile Kyoya birbirlerine sırıtıp hançeri daha da derine saplamak için öne doğru bir adım attılar.

“Ooo, birader, yani bu kasaba ziyaretçilerine durup dururken mi saldırıyor?”

“Planları bu demek, ha?” “Tüccarları ve insanları buraya davet edip en beklemedikleri anda pusuya düşürmek mi?”

Korkmuş numarası yapan Kirara’yı korumak için yanına doğru yürürken avazları çıktığı kadar bağırdılar. Düzmece suçlamaları hedefine ulaşmıştı. Asıl gösteri, ancak bu nöbetçinin amiri ortaya çıktığında başlayacaktı. Eğer alttan alıp özür dilerse, arkalarına aldıkları kalabalıkla meseleyi daha üst makamlara taşıyabilirlerdi. Yok eğer sinirlenip güç gösterisine kalkışırsa, bu tam bir piyango olurdu. Öyle olmasa bile olay büyük bir velveleye dönüşecek, şövalyelerin geri kalanı kasabaya baskın yapacak ve ardından hem yargıç hem de cellat rolünü üstleneceklerdi.

Bu yüzden Shogo, bir sonraki gelen kişinin de ilk hedefleri kadar aptal olmasını umuyordu. Hayal kırıklığına uğradı.

“Eee, neler dönüyor burada?”

Nöbetçilerin yüzbaşısı olduğu anlaşılan Gobta, neşeyle olay yerine doğru salına salına yürüdü; ardından Shogo’nun hiç beklemediği bir şey yaptı.

“Hadi ama Gobzo, yine mi sen!” “Yemin ederim ne zaman bir olay çıksa altından sen çıkıyorsun!”

Alnına bir şaplak indirdikten sonra tekrar ötedünyalılara döndü. “Hey, kusura bakmayın millet,” dedi dostane bir baş selamıyla. “Onu daha iyi eğitmeye çalışırım.”

“G-Gobta, ben, ama, ben…”

“Sen yapmadın mı?” “Fark etmez.” “Bir kere şüphe altına girdiysen çoktan kaybetmişsin demektir.” Tek kaşını manidar bir şekilde kaldırdı. “Rimuru Efendi’nin sokakta tacizle haksız yere suçlanmanın dehşeti hakkında söylediklerini hatırlıyor musun?”

Bu sözler etraftaki izleyicilerin de merakla kaşlarını kaldırmasına neden oldu.

“Y-yani bana inanıyor musun Gobta?”

Nöbetçinin amiri iç geçirdi. “Bunu bana neden soruyorsun ki?” “Nasılsa bir şey yapacak yürek yok sende.”

Gobzo ona sarılarak içten bir “Nereye giderseniz gidin peşinizden geleceğim efendim!!” ile karşılık verdi. Yanaklarından yaşlar süzülüyordu. Yüzündeki ifadeye bakılırsa bu durum Gobta’yı pek memnun etmemişti ama yine de sakinleştirmek için nöbetçisinin omuzlarını sıvazladı.

Bu manzara Kirara’nın hiç ama hiç hoşuna gitmemişti.

“Oha, ne saçmalıyorsunuz siz?” “Yani şimdi benim yalan falan söylediğimi mi ima ediyorsun?!”

“Aaa, öyle mi anlaşılmadı yoksa?” diye şaşkınlıkla sordu Gobta. Bu kadarı bile kızı çileden çıkarmaya fazlasıyla yetti.

“Bana bak pislik herif, lafı dolandırma!” “Benimle dalaşmaya kalkmak büyük cesaret doğrusu!” “Daha ne olduğunu anlamadan bu adama nasıl bu kadar güvenebiliyorsun?” “Gözlerinle görmedin bile!”

Bu bağırmalar istifini hiç bozmayan Gobta’yı pek etkilemedi. “Çok basit,” dedi. “Arkadaşlarımıza güvenmemiz gayet doğal.”

“Ne?!” “Böyle uyduruk bir bahaneyi yutmamı mı bekliyorsun yani?!”

“Şöyle ki,” diye sakince açıkladı, “daha fazla açıklama istiyorsan, Gobzo’nun gözünün gördüğü tek kız Shion’dur, anlarsın ya. Tempest’teki herkes bunu bilir; o yüzden senin gibi ufak tefek bir kıza elini sürmeye kalkışmasının imkânı yok, evet.”

Herkes bu söylenenleri sindirirken ortamı kısa bir sessizlik kapladı.

“Aşk olsun ama Gobta, bu çok acımasızca!” Gobzo’nun yüzü kıpkırmızı oldu.

“Hadi hadi. Zaten herkes biliyor, unuttun mu?”

“Herkes mi…?”

Gobta omuz silkti. “Evet, herkes. Bununla yaşamaya alış Gobzo.”

“B-bence artık nereye gidersen git peşinden gelmeyeceğim Gobta!”

Artık Gobzo da neredeyse Kirara kadar öfkelenmişti. Neredeyse.

“Şu saçmalığı keser misiniz artık?!” “Ben hâlâ buradayım sizi gidi pislikler!” “Hepiniz geberin gidin!!”

Artık ortada herhangi bir hareket planı falan kalmamıştı. Kirara’nın tek istediği, kendisini alay konusu eden herkesi oracıkta gebertmekti. Bu sokak kavşağında muhtemelen geriye sadece Shogo ve Kyoya ayakta kalacaktı ama Kirara bunu umursayamayacak kadar öfkeliydi. Zaten o ikisinin de Razen’in emirlerini pek taktığı söylenemezdi. Bu yüzden hiçbir şeyi umursamadan, dudaklarında yarım bir tebessümle avazı çıktığı kadar haykırdı. Falmuth’ta oldukça kısıtlı bir hayat sürmek zorunda kalan üç ötedünyalı, zihnen iplerin kopma noktasına gelmişti ve şimdi bunun patlaması yaşanıyordu.

Kirara, çok geçmeden sokağı dolduracak olan deşilmiş, paramparça olmuş cesetleri şimdiden gözünün önüne getirebiliyordu.

Fakat hiçbir şey olmadı.

“N-ne…?” “Nasıl ya…?”

““—?!””

Olayı izleyen maceracılar ve tüccarlar, Gobzo’ya gülmekle o kadar meşguldü ki onun için ölmeye fırsat bile bulamamışlardı. Bu durum tıpkı Shogo ve Kyoya gibi Kirara’yı da gözle görülür şekilde huzursuz etti.

“Anlıyorum,” dedi onlara doğru nazik ama kararlı bir ses. “Yeteneğiniz sesinizi güç dalgalarına dönüştürerek hedeflerinizin beyin dalgalarına müdahale ediyor. Oldukça güçlü bir yetenek, bu yüzden topraklarımız sınırları içinde onu kullanmanızı yasaklamak zorundayım.”

Bu gelen Shuna’ydı. Bir çift hobgoblin, toplantı başlamadan hemen önce durumu ona aktarmak için yanına ulaşmıştı. Kulağa kötü bir haber gibi geldiğinden, Shion’u da koruması olarak yanına alıp hemen buraya koşmuştu.

Shuna’nın gözleri Kirara’ya odaklanırken yüzünde hafif bir tebessüm belirdi. Benzersiz Yetenek Çözümleyici sayesinde kızın yeteneğini tamamen analiz etmiş ve güç dalgalarını eşleştirip etkisiz hâle getirecek bir aura yaymayı başarmıştı. O delici, korkutucu gözleriyle tek bir bakış atması yetmişti.

“Bu ülkeye pek uygun görünmüyorsunuz. Lütfen derhâl burayı terk edin.”

Tekrar gülümsedi ama gözleri buz gibiydi. Kirara’nın o saldırıyla gerçekten öldürmeyi amaçladığını anlayabiliyordu ve bunu kesinlikle hafife almayacaktı.

“Nasıl… olamaz…”

Kirara dizlerinin bağı çözülmüş hâlde yere çöktü. Artık gerçeğin farkındaydı. Boyunu aşan sularda yüzüyordu. Bu kadın farklıydı. Kalabalıktaki sıradan bir yüz değildi. O gerçek bir canavardı.

Ancak iki yoldaşı henüz bu durumu kavrayamamıştı; ya da belki de kavramış ama dikkate değer bulmamışlardı. Kirara yenilmiş olabilirdi ama arkadaşlarının saçacağı şiddet, öyle tuhaf mistik güçlerle bastırılabilecek türden değildi. Güçlerine duydukları güven tamdı ve şimdi onları test etmek için ellerine mükemmel bir fırsat geçmişti. Üstelik plan tüm hızıyla tıkır tıkır işliyordu, bu saatten sonra geri dönüş yoktu.

“Hmm…”

Shuna’nın güzelliği bir anlığına Shogo’nun dikkatini çekti. Sonra buraya neden geldiklerini hatırladı. Onları köleleştirmek için. Ve eğer bu kadar güzel bir kadın bir canavarsa, ona bir köle gibi muamele etmemek için hiçbir sebep yoktu.

“Demek tavrın bu, ha? İyi, pekâlâ. Madem kaşınıyorsun, ben de senin icabına bakarım!”

Şehvet dolu gözlerini Shuna’ya dikmiş, onu nasıl alt edeceğini hesaplıyordu. Onun yerde çürükler içinde ağlayarak yatışını izlerken kahkahalarla gülmek ve merhamet dileyene kadar ona işkence etmek için sabırsızlanıyordu.

Derken sessiz ama keskin bir ses dikkatini dağıttı.

“O iğrenç düşüncelerin yüzünden okunuyor, seni sefil. Şu an bu kasabadan defolup gidersen canını bağışlarız. Yok eğer itaat etmezsen hayatından olursun!”

İnce, orantılı vücudunu saran takım elbisesiyle serinkanlı bir güzelliğin vücut bulmuş hâli olan Shion, Shuna’nın önüne geçti. Öne doğru atılırken gözlerinden öfke fışkırıyordu.

Shogo vahşice sırıttı. Yenilgi ihtimalini aklının ucundan bile geçirmeden dimdik duruyordu. “Hah! İşte bu hoşuma gitti! Yoluma çıkarsan seni ezer geçerim!”

“Anlıyorum. Görünüşe göre yere serilene kadar laftan anlamayacaksın. Pekâlâ. Sana haddini bildirmeme izin ver!”

Ardından ikisi birbirine girdi.

Kyoya bu anı sabırsızlıkla bekliyordu. Bu dövüşü yönetecek araya giren bir hakem yoktu; dolayısıyla gözde öğrenci rolünü oynamasına da gerek kalmamıştı. Üstelik Shogo ortalığı çoktan birbirine kattığı için artık sabretmesi için de bir neden yoktu.

Çektiği kılıcı ve çarpık bir gülümsemeyle, “Madem öyle,” dedi, “ben de ipleri elime alabilirim, değil mi? Hep bunu ne zaman test edebileceğimi merak ediyordum.”

Kyoya bu dünyaya geldiğinden beri, rüzgârın kendi lehine dönmesini beklemişti. İşte o an nihayet gelmişti. Gözlerinin önünde Shuna, arkasında ise Gobta ve Gobzo duruyordu.

Heh-heh-heh… Neler yapabileceğimi görmek için sabırsızlanıyorum!

“Hayda. Gobzo, benim için Shuna Hanım’ı koru.”

“Emredersin Gobta!”

Gobta hançerini çekti ve dövüşmek için pozisyon aldı. Kılıcını tam göz hizasında tutan Kyoya da aynısını yaptı. Kendo konusunda doğuştan yetenekliydi ve Kesici olarak bilinen Benzersiz Yetenek‘i tamamen kesip biçmeye odaklıydı.

Bu gücü, doğuştan gelen eskrim yetenekleri ve Ekstra Yetenek Her Şeyi Gören Göz ile destekleniyordu. Bu yetenek, etrafındaki durumu tıpkı bir video oyununun kamera açısından izliyormuş gibi bütünüyle kavramasını sağlıyordu. Bilgiyi doğrudan gözlerine aktararak tepki süresini artırıyor ve Ekstra Yetenek Düşünce Hızlandırma sayesinde tehditleri normalden üç yüz kat daha hızlı fark edip karşılık verebiliyordu.

Elindeki bu üç yeteneğin gücüyle Kyoya, hem Falmuth’un hem de Batı Ülkeleri’nin geri kalanının en büyük kılıç ustası hâline gelmişti. Razen bu güçlerini gizli tutmasını emretmişti ancak bu emrin artık hiçbir hükmü kalmamıştı. Kyoya nihayet bütün gücünü açığa çıkarma fırsatını bulmuştu ve bu düşünce bile kanının damarlarında fokurdamasına yetiyordu.

“Haa-ha-ha-ha! Bu yeteneklerle o yaşlı kadın Hinata bile bana meydan okuyamaz, nerede kaldı senin gibi bir eziğin bana kafa tutması!”

Son bir içten kahkahanın ardından Kyoya, Gobta’nın üzerine çullandı.

*

Shuna ve Shion’un yokluğunda, toplantı salonundaki müzakere başladı.

“Pekâlâ,” diye bildirdi Benimaru. “Herkes hazır mı? Rimuru Efendi’ye seslenme vakti geldi!”

Düşünce İletişimi‘ni etkinleştirdi.

Hiçbir şey olmadı.

Hattan çıt bile çıkmıyordu.

“R-Rimuru Efendi’ye bağlanamıyorum…?!”

Benimaru’nun bu fısıltısı, toplantı salonunu derin bir sessizliğe gömdü. Ardından sessizlik, yerini paniğe bıraktı. Salon endişeli çehreler ve telaşlı konuşmalarla çalkalanmaya başladı. Neredeyse hiçbir zaman istifini bozmayan Benimaru’nun bile anında beti benzi attı. Rimuru’nun sessizliği, içlerini böylesine büyük bir felaket hissiyle doldurmuştu.

İşte tam o sıralarda Mjurran’ın efsunu tamamına erdi.

Bir anda bütün büyü yok oldu ve tüm kasaba tam bir kaosun içine sürüklendi. Kasaba halkı panikleyen misafirleri tahliye etmek için harekete geçti ama bu çaba uzun sürmedi; doğrusu, mümkün bile değildi. Zira Mjurran’ın yüksek büyüsünün yanı sıra gizli bir büyü daha devreye girmişti: Başpiskopos Reyhiem’in uzun soluklu araştırmalarının ürünü olan Hapishane Alanı. Kilise’nin haçlı birliklerince resmî olarak kullanılan bir büyü olan Kutsal Alan ile aynı mantıkla işliyordu; ancak daha az deneyimli Mabet Şövalyeleri’nin bile el birliğiyle etkinleştirebileceği şekilde uyarlanmıştı.

Binalar acı içinde gıcırdayarak bel verdi. Maceracılar onları korumaya çalışırken, tüccarlar sığınacak delik arıyordu. Kimileri bu kargaşanın tadını çıkarırken kimileri de kasabayı bundan kurtarmaya çabalıyordu. Birbirine dolanan birçok etken kaosu dört bir yana yayarak Tempest’ın şimdiye dek görmediği bir felaket günü yarattı.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla