“Velzard harekete mi geçti?” diye sordu Feldway.
Beti atı atmış bir ifadeyle ekrana bakan Vega başıyla onayladı. “Uf. İblis Kralı Milim, o pislik Zeranus… ikisi de hayal ettiğimden çok daha korkunç. Şu gücün büyüklüğüne bak. Onlara gerçekten gülebilecek tek kişi Velzard gibi biri olurdu. Ben eline su bile dökemem…”
Milim ile Zeranus arasındaki savaşa tanık olmak, kıyaslandığında Vega’nın bile mütevazı hissetmesine neden olmuştu. Normalde kendine ne kadar güvenirse güvensin, aradaki güç farkını en azından idrak edebiliyordu.
“Sızlanmayı kes. Biliyorsun, ezeli düşmanımız Böceksiler nihayet yenilgiyi tattı diye benim de kendime göre hislerim var.”
Bunu söyleyen, henüz içeri çağrılmış olan Zarario’ydu.
Milim’in ordusu, başlarına çok uzun zamandır bela olan acımasız bir düşmana karşı zafer kazanmıştı. Daha da iyisi, büyük hasara rağmen Milim’in tebaası arasında hiç can kaybı yaşanmamıştı. Belki de sadece doğru stratejiyi veya doğru koşulları bulamama meselesiydi, ama bu meydan okumanın üstesinden gelememek Zarario’nun hatasıydı. Milim ondan üstündü, nokta—bu bir mazeret değil, acı bir gerçekti. Zarario’nun tüm bunlardan pek hoşnut olmamasına şaşmamak gerekirdi.
“Peki bu konuda ne yapacaksın, Feldway?” diye sordu.
“Bu konuda” derken Velzard’ı kastediyordu. Kadının aklında bir tür plan var gibi görünüyordu ama Feldway bunun üzerinde daha fazla durmadı. Zarario’ya göre durum son derece hızlı değişiyordu ve orijinal planlarından oldukça sapmıştı; artık bir iki rota düzeltmesi yapmanın zamanının geldiğine inanıyordu.
Odada bulunan başka biri de en az onun kadar öfkeliydi.
“Mesele de bu ya! Bana müdahale etmeseydin, o ilahi düşmanımızı bozguna uğratmış olacaktım!” diye bağırdı Jahil. “Bununla ne dönüp bittiğini hemen açıklasan iyi edersin—hem de derhal!”
Gök Sarayı’na dönen Feldway, Mai’ye karadaki durumun bir görüntüsünü aktarmasını emretti. Ardından Zarario’ya, Luminus’un birliklerinin yanında şaşırtmaca veren Jahil’i geri getirmesini emretti. Ancak Jahil’in davranışları şaşırtmaca taktiklerinin çok ötesine geçmişti. Zarario onu durdurmakta haklıydı ama bu durum Jahil’in pek de hoşuna gitmemişti. Jahil bunu saklamaya zahmet etmedi; Feldway’e laf atarak cevaplar talep etti.
“Heh. Bu kadar aceleci olmayı kes,” diye çıkıştı Feldway. “Zaten İblis Kralı Luminus’u alt edebilecek değildin.”
“Ne?” diye gürledi Jahil. “Benimle dalga mı geçiyorsun?”
“Hayır, geçmiyorum. Sadece tedbirli ilerlemek istiyorum. Bak, Daggrull saflarımıza katıldığına göre, güç dengesi büyük ölçüde bizim lehimize kaydı. Üstelik Üç Yıldız Lideri’nden Fenn de bizden yana, unutma. Tüm bunlar varken, Luminus bundan daha tehlikeli bir konumda olamazdı.”
Bu, Feldway’in Jahil’i yatıştırma çabasıydı. İşe yaramadı.
“Evet, Fenn’in gücünü kabul ediyorum. Ama Luminus, kendi ellerimle intikamını almam gereken babam o yüce yarı tanrıyı katletti!”
Jahil’in bu ruh hali, öfkesini taşıran bir kinin sonucuydu. Footman’i ele geçirmiş olmasının bir etkisi olabilir miydi—bu belirsizdi—ama her halükarda kalbi bir kasırga gibi öfkeyle kaynıyordu. Luminus’u bu kadar şiddetle küçümsemesinin sebebi de buydu. Onda bir gedik açma fırsatından mahrum bırakılmak onu öyle zıvanadan çıkarmıştı ki, kendisi bile bunu biraz garip buldu.
Ama bir sonraki an:
“Beni dinlemeyecek misin?” dedi Feldway sakince.
Kulağa o kadar da göz korkutucu gelmiyordu; aslında son derece normal bir ses tonuyla konuşuyordu. Fakat odaya hakim olan o yüce aura yüzünden, herkes—Deeno bile—diken üstündeydi.
“H-hayır, şey… Özür dilerim.”
Soğukkanlılığını yeniden kazanan Jahil hemen özür diledi. Onun adına akıllıca bir karardı.
“Feldway,” dedi Zarario, “auranın buna alışkın olmayanlar için zehir gibi olduğunu unutma. Şu an gerçek formundasın, eskisiyle hiç alakan yok.”
O da öne çıkıp Jahil’i savunmakla akıllılık etmişti—ve böylece durum tatlıya bağlandı.
Böylece başladıkları yere geri dönmüşlerdi.
Feldway hedeflerini üç stratejik amaca indirgemişti:
Kahraman Chronoa’dan Nihai Yetenek Umut Kralı (Sariel)‘i çalmak.
Planları için potansiyel bir tehlike olan Kahraman Masayuki’yi ortadan kaldırmak ve elindeki Nihai Yetenek Sadakat Kralı (Uriel)‘i söküp almak.
Son ve en önemlisi: Veldora’nın Ejderha Faktörlerini ele geçirmek.
Şimdi bu hedefleri yeniden gözden geçirmenin zamanı geldiğini düşünüyordu.
Ele alınması gereken ilk soru bu yeteneklerin toplanmasıydı. Michael’ın güçlerini devraldıktan sonra Feldway, melek tipi nihai yetenekleri sezebiliyor ve algılayabiliyordu… ancak o melek yeteneklerinin toplanması Michael’ın kişisel göreviydi, Feldway’in değil. Michael’ın kendisi bir yeteneğin içine hapsedilmiş bilinçli bir irade olduğundan, diğer tüm yetenekleri tek bir bütün halinde birleştirerek her şeye gücü yeten bir duruma ulaşabileceğini hissediyordu. Teoriye göre bu, onun her şeyi bilen, her şeye gücü yeten bir Yaratıcı olmasını sağlayacaktı.
Bu mantık görünürde mantıklı gelse de Feldway şüpheciydi. Bir kere, Veldanava ne her şeyi bilen ne de her şeye gücü yetendi. Kendisi de bu yeteneklerden feragat ettiğini söylemişti ve bu sözlerden şüphe etmek için hiçbir neden yoktu.
Ah, keşke bu doğru olmasaydı diye düşündü Feldway, ne kadar da harika olurdu! Öyle olsaydı, gücünü kaybedip sıradan insanlara katledilmezdi. Tabii ki insanlara arzularını veren bizzat Veldanava’nın kendisiydi. Sonrasında gelişen sebep-sonuç ilişkileri bir bakıma onun sonunu hazırlamıştı—kendi kendini vurmuştu.
Bu sayede Feldway, Veldanava’nın her şeye gücü yeten bir varlıktan uzak olduğuna zerre kadar şüphe duymuyordu. Sonuç olarak, hâlâ eksik olan melek yeteneklerini toplamakta pek bir anlam görmüyordu. Üstelik hepsini bulabilse bile, onları koyacak doğru kaplara sahip olmadığı sürece bunun hiçbir anlamı olmayacaktı.
Feldway ve Michael, “ilk Kahraman”ın soyundaki en iyi bedeni bir kap olarak kullanıp Veldanava’yı tecelli ettirmeyi planlamışlardı. O plan tamamen fiyaskoyla sonuçlanmıştı—Michael yenilmiş, o beden de yok olup gitmişti. Bu gerçekler değişmeyecek şekilde sabitti ve Feldway’e Masayuki’yi hedef almanın artık o kadar da yüksek bir öncelik taşımadığını düşündürüyordu.
İmparator Masayuki, ha? Ona yenilmek zorunda kalmaktan nefret ediyorum ama zafer de yenilgi de anlık şanstan ibarettir zaten. Büyük resmi gözden kaçırmaya değmez.
Feldway’in kararı bu yöndeydi. Eğer Zarario ve diğerleri, ellerinde hakiki Kahraman Ludora’nın gücünü taşıyan Masayuki’yi hedef alırlarsa, çok geçmeden boylarını aşan bir işle karşılaşacaklardı. Üstelik Velgrynd de hâlâ ortalıktaydı. Yarım yamalak bir çaba, amansız ve hızlı bir intikamla karşılık bulurdu. Tek seçenek ya Feldway ile Velzard’ın Masayuki’yi hedef alması ya da bu iyiliği Zeranus’tan istemesiydi—fakat Feldway’in gördüğü kadarıyla bir zaferden elde edecekleri pek bir şey de yoktu zaten.
Şimdi Feldway hedeflerini hızla daraltıyordu. Eğer Masayuki’yi kendi haline bırakacaksa, bu durum diğer Kahraman olan Chronoa’yı yenmenin de pek bir anlamı olmadığını gösteriyordu. Her şey bitmeden önce onu öldürebilirlerdi belki ama şu an bunun için özel bir çaba sarf etmelerine gerek yoktu. Kadının üzerlerine gelmesini beklemek varken değerli güçleri bu işe yatırmanın hiçbir mantığı yoktu.
Şimdiyse acaba tüm umutlar gerçekten tükendi mi diye merak ediyorum…
Feldway bu korkuları üstünden atmaya çalışırken düşünceleri netleşmeye başladı.
“Eee? Planımız ne?” Jahil tam zamanında sabırsızlıkla araya girdi.
“Tek peşine düşeceğimiz şey Veldora’nın faktörleri olacak. Ama gerçekte kimi hedef aldığımızı kimse anlamayacak şekilde hareket etmeliyiz.”
Feldway bu beyanla yeni bir strateji sundu… ve ardından, herkes ayrıldıktan sonra kendi kendine mırıldanmaya başladı: “Şimdi bakalım, Velzard benim için amaçlarına ulaşabilecek mi?”
O Gerçek Ejderha, bu savaştaki zaferin anahtarını elinde tutuyordu. En azından Feldway öyle düşünüyordu.
“Onun sevgisi gerçek, biliyorum. Eğer öyleyse, nihai sonuçtan şüphe edilemez…”
Bu olasılıktan tamamen emin bir halde, onun güzelliğini düşünerek soğukça gülümsedi.

Shion ve Adalmann’ın gönderildiği Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun başkentinde, bir kanepede oturmuş keyfime bakıyordum. Yanımdaki Shion ise meydan okuyan bir edayla bir fincan daha çay istiyordu. Luminus’un hizmetkârları talebi yerine getirdi; Shion da bu hizmeti sonuna kadar hak ediyormuşçasına kabul edip tam masanın başında bir kâse chazuke’yi gömmeye başladı. Kadında gerginlikten eser yoktu, değil mi?
Bir dakika ya. Teşkilat şemasında benim onun üstü olmam gerekmiyor muydu? Gördüğümüz muameledeki bu fark biraz tuhaf değil mi? Neden koskoca kral olan ben orada parmaklarımı oynatarak otururken (sözde) sekreterim Shion mekânın sahibiymiş gibi davranıyordu?
Ahh, sanırım bunu kafaya takmak beni ezik biri yapardı, değil mi? Neyse, amann.
“Bu atıştırmalıklar harika, Lord Rimuru,” dedi Shion, tabağı bana doğru uzatarak. “Sizin için çeşnibaşılık yapıp zehir kontrolü gerçekleştirdim, o yüzden lütfen afiyetle yiyin!”
Hiç düşünmeden atıştırmalıklardan birini ağzıma attım. Mutfakta Shion kadar felaket olan birinin zehir kontrolü yapması fikir olarak tam bir şakaydı ama neyse. Zaten en başta zehir bana sökmezdi, dolayısıyla öyle bir kontrole pek de ihtiyacım yoktu.
Ve evet, cidden lezzetliydi. Shion’un yemek yapma becerisi korkunç olsa da damak tadı hiç fena değildi. Ama bu durum olayı daha da absürt kılıyordu. Bu da demek oluyordu ki pişirdiği şeyleri üzerimize yıkmadan önce tadına bakma zahmetine bile katlanmıyordu. Yeni edindiği yetenekler yemeklerinin tadını mükemmel bir seviyeye çıkarmıştı ama yaptığı şeylerin görünüşü ve dokusu hâlâ çöp gibiydi.
“Nasıl buldunuz? Beğendiniz mi?”
“Evet, beğendim. Hafif, fazla tatlı değil ve ağızda dağılma şekli çok hoşuma gitti.”
Bana Fransız fırınlarında görülen şu küçük, dikdörtgen bademli kekleri, yani financier’leri anımsattı. Hoş bir dokunuş katan hafif bir aroması vardı ve genel olarak cidden lezizdi.
Övgümü duyan Shion’un yüzü ışıldadı. “Harika! Bu tarif konusunda kendime güvenim tamdı Lord Rimuru, ama beğenmenize yine de çok sevindim!”
“Ha?”
Donakaldım ve Shion’a baktım. Karşımda her zamanki gibi gülümsüyordu. Elimdeki hamur işine tekrar baktım, sonra yeniden Shion’a döndüm.
“Yani sen şimdi…?”
“Evet! Onları ben yaptım.”
“Hadi canım, şaka yapıyorsun!”
İnanması gerçekten güç bir beyandı ama sanırım bir gerçekti. Shion’un böyle böbürlendiğini görmeyeli çok uzun zaman olmuştu, ancak böyle gururlanması yüzünden onu suçlayamazdım. Shion—o bildiğimiz Shion—nihayet yemeğin sadece tadını değil, görünüşünü ve dokusunu da lezzetli kılmayı akıl edebilmişti.
Üstelik…
“Tadını ve dokusunu şekillendirmek için kendi yeteneklerini falan mı kullandın yoksa?”
“Hayır, kendi ellerimle yaptım!”
Aşikâr ki muazzam bir gelişme gösteriyordu. Demek ki çevre değişimi gerçekten de büyük adımlar atılmasına vesile olabiliyormuş. Shuna ve Benimaru onu ne kadar doğru yola sevk etmeye çalışırsa çalışsın yemek pişirmesi zerre gelişmemişti… ancak bu küçük yurt dışı eğitimi gezisinden sonra içinde bir şeyler uyanmıştı.
İyi de bunu tetikleyen neydi ki?
Aklıma bu soru takılır takılmaz, onu yanıtlayan bir ses duydum:
“Büyük emek harcandı.”
Luminus kabul salonuna adım atarken bunu bodoslama söyledi.
“Beklettiğim için kusura bakma,” diye ekledi.
Onu karşılamak için ayağa kalktım ama o resmiyetle hiç uğraşmadan doğrudan kendi koltuğuna kuruldu.
“Hem bu kızın derdi ne böyle?” sorulmadan devam etti. “Buraya gelip yapabildiği o harika yemeklerden özgüvenle bahsediyor… sonra da karşımıza yemek denebilecek bin şahit isteyen, tuhaf kılıklı şeylerle çıkıyor!”
Durumu betimlemek için ağır ifadeler kullanıyordu. “Tuhaf kılıklı” ifadesini kullanması beni bile duraksattı.
“Dahası da var!” diye devam etti Luminus. “Yaptığı şeylerin dokusu daha kötü olamazdı ama hepsi o kadar lezzetli ki ne düşüneceğimi bile bilemiyorum. Hatta bazıları eğlence olsun diye onun yemeklerini taklit etmeye çalışıyor. Şahsen müdahale etmek zorunda kaldım. Bunun buradaki yemek kültürümüz üzerindeki olumsuz etkisini bir düşünsene!”
Öfkesini bir süredir içinde biriktiriyor olmalıydı. Arada bir mırıldanmak dışında ona pek cevap veremedim.
“Ş-Şey,” diye geveledim, “yine de Shion’u düzeltmeyi başardığına sevindim. Hepimiz çoktan ümidi kesmiştik, o yüzden harika iş çıkardın!”
Bu meseledeki rolümü önemsiz gibi göstermeye çalıştım. Luminus bana öylece bakakaldı. Shion bile yanaklarını protesto edercesine şişirmiş bana bakıyordu. Luminus’un cevabını beklerken görmezden geliyormuş gibi yaptım.
“Senin ve arkadaşlarının Shion’u ne kadar el üstünde tuttuğunuzu tahmin edebiliyorum ama bu beni ilgilendirmez,” dedi. “Başta onu kendi haline bırakmayı düşünüyordum ama gerçek bir zarara yol açmaya başlayınca daha fazla sessiz kalamazdım. Ben de ona söyledim.”
“Öyle mi?”
“El üstünde tutmak” benim seçeceğim bir ifade olmazdı ama dışarıdan bakan insanların durumu böyle görmesini yadırgayamazdım sanırım. Shuna ayrı bir meseleydi ama ne ben ne de Benimaru yemek pişirmekten zerre anlamıyorduk, bu yüzden Shion’a karşı sert bir tavır alacak durumda değildik. Sonuçta kendinin bile beceremediği şeyler hakkında birinin karşısına geçip yüzüne sızlanmak oldukça kaba bir davranıştır.
Bu yüzden Shuna ile Şef Gobichi’nin er ya da geç onunla konuşacağını umuyordum. Ama Shuna fazlasıyla nazikti ve Shion’dan çok çabuk vazgeçmişti. Gobichi ise Shion’un fikrini değiştirebilecek kadar baskın çıkamıyordu. Sonucunda da bunca zamanın ardından kendimizi bu durumda bulduk.
Zaten yemeklerinin tadı düzelmişti ve artık can da almıyordu. Ben olaya böyle bakıyordum ama belki de bu sadece gerçeklerden kaçma çabamdı. Bir balçık olarak önümde uzun bir ömür vardı; sırf Shion ile mutfakta bir kader birliği kurmak adına bile olsa yemek yapmayı kendim denemeliydim. Belki o zaman kendisini geliştirmesi için yollar bulabilir ve tüm bu sorunu daha erken çözebilirdik.
Yapmayı sevmediğimiz şeylere arkamızı döndüğümüz için bu aslında benim ve Benimaru’nun suçuydu. Ben bunun muhasebesini yaparken Luminus nihayet devam etti:
“Konuklarımıza herhangi bir şey ikram etmeden önce kendisinin bunun tadına bakması gerektiğini söyledim. Ne de olsa birinin içine zehir katıp katmadığını kim bilebilir ki!”
Ha… Anlaşıldı. Demek Shion’un az önce o konuyu açmasının sebebi buydu. Mesele Shion’un damak tadının felaket olması değildi. O sadece “yaptığı yemeğin tadına asla bakmayan” türden kötü bir aşçıydı. Bir kez bunu alışkanlık edindiğinde, yemeklerindeki sorunlar kendi gözüne de çok daha net batacaktı.
“Helal olsun sana Luminus. Harika bir kadınsın.”
Ona tüm kalbimle teşekkür ettim. Luminus, “Hmph!” diye karşılık verdi ve utançtan yanakları hafifçe kızararak başını benden öteye çevirdi.

Shion’nin mutfaktaki çabalarında katettiği bu mesafe beklenmedik derecede güzel bir haberdi fakat burada bulunma nedenimle zerre alakası yoktu.
Ramiris bana Milim ile Böcek Lordu Zeranus’un kıran kırana bir savaşa tutuştuğunu bildirmişti. Aynı zamanda, Luminus’un hüküm sürdüğü toprakların kalbi olan Lubelius’un da gökyüzünden melek kuvvetleri tarafından saldırıya uğradığı söyleniyordu.
Gobta ve ekibi takviye olarak Milim’in yanına gönderildiğine göre, şimdilik oradaki işlerin yolunda gideceğini varsaymak güvenli görünüyordu. Zaten Milim de oradaydı, yani gerçekten saçma sapan bir şey yaşanmadığı sürece işler tatlıya bağlanırdı. Diğer taraftan, Luminus’u desteklemek için Shion ve Adalmann gibi kişileri göndermiştik ve ordumuzun gücü konusunda hiç endişelenmediğimi söyleyemezdim.
Lubelius’un ana savaş gücü olan Haçlılar, liderleri Hinata’nın rehberliğinde Englesia Krallığı’na konuşlandırılmıştı. Lubelius’ta ayrıca sayıları dört yüzün biraz altında olan vampirlerden oluşan Kanlı Şövalyeler adında bir grup vardı. Kaliteli savaşçılardı; her birinin rütbesi A-üstü seviyedeydi. Aralarındaki engelleri aşmış birkaç kişi, iblis kral adaylarının alt sınırına denk olabilirdi.
Yine de Jahil’in olay yerinde olduğunu duyduğumda, daha ileri bir adım atmayı uygun görmüştüm. Bu yüzden Englesia’daki temizlik işini Hinata ve Masayuki’ye bırakıp büyük bir hızla buraya uçmuştum. Ancak endişelerime rağmen ortalıkta savaşa dair en ufak bir iz yoktu; harp odası bilgilendirmesi almak yerine Luminus’un gelmesini beklerken Shion’un yaptığı hamur işlerini tadıyordum. Gerçi en fazla on dakika kadar beklemem gerekmişti; Shion’un kaydettiği gelişmeye o kadar şaşırmıştım ki laf lafı açmış, onun hakkında konuşup durmuştuk.
Artık herkes rahatladığına göre, iş konuşma vakti gelmişti.
“Eee, meleklerle olan savaşınız nasıl gitti?” diye sordum Luminus’a. “Geri çekildiler, verilen zarar da pek büyük değil.
Zaten buraya saldırmanın en başından beri planlarının bir parçası olduğunu sanmıyorum.” Luminus bana detaylı bir açıklama yaptı.
Anlattığına göre bu saldırı, Jahil’in kontrolden çıkmasından ya da belki de sadece Luminus’a takılmasından ibaretti. “Onunla bir geçmişimiz var, bilirsin,” dedi.
“Aramız hiçbir zaman pek iyi olmadı.” Üstelediğimde konuyu daha fazla açmadı ama Sylvia’nın bana hikâyenin bir kısmını anlattığını söylediğimde, yüzünde hafif tiksinti dolu bir ifadeyle kalanını anlatmaya koyuldu.
İlk olarak, Luminus’un hayatında bir nevi babası sayılan biri vardı.
Kendisi yarı tanrı Alacakaranlık Valentine idi — mitlerde ve efsanelerde boy gösteren Alacakaranlık Kralı tarzında bir figürdü. Bu yarı tanrı görünüşe göre pek çok farklı akıllı yaşam formu yaratmıştı ve bu türlerin kurucu figürleri Yarı Tanrının Müritleri olarak anılmaya başlanmıştı. Bu Müritlerin ilki Jahil, ikincisi ise tıpkı Sylvia’nın bana anlattığı gibi Luminus’tu. Bu Müritlerin her biri kendi ülkesini kurmuştu.
Sylvia örneğinde kendisi sadece yüksek elflere destek rolü üstlenmişti ama sonunda kızı Ellie —yani İmparatoriçe Elmesia— elfleri birleştirip Büyü Hanedanlığı Thalion’u kurmuştu. Bu arada Luminus ve Sylvia hâlâ yakındı.
Bu durum hiç de Ellie aracılığıyla olmamıştı; Luminus tesadüfen onun hakkında pek çok şey biliyordu. “Bir kural olarak,” dedi Luminus, “Thalion’a şahsen müdahale etmemenin en iyisi olduğunu düşündüm.
Yine de başlangıçta biraz yardım etmiştim.” Thalion iki bin yıldan uzun bir süre önce kurulmuştu, bu yüzden Luminus’un bana doğruyu söyleyip söylemediğini bilmiyordum.
Ancak türleri kadar uzun ömürlü olan Luminus ve Sylvia, kendi ırkları konusunda yürüyen kütüphane gibiydiler ve bana yalan söylemeleri için hiçbir sebep göremiyordum. Bunun doğru olduğuna ikna olarak hikâyeyi dinlemeye devam ettim.
Yarı Tanrının orijinal Müritlerinden geriye sadece Luminus ve Sylvia hayatta kalmıştı —ya da en azından diğerleriyle irtibat kopmuştu.
Kral Gazel’in atası olan yüksek cücelerin kurucusunun öldüğü bildirilmişti; ateş ve su kökenli türler olan enki ve siren ırklarının liderleri de büyük ihtimalle ömürlerini tamamlamışlardı. Elemental ruhlara en yakın olan yüksek elfler ise doğaları gereği her zaman diğerlerinden daha uzun yaşayacaklardı. Uzun ömürlü ırklardan bahsetmişken, bir de Yüksek İnsanlar vardı.
Bu tür, sırf yarı tanrının kendi elemental niteliklerinin tersine çevrilmesiyle yaratılmıştı. “İtiraf etmekten hoşlanmasam da ben yarı tanrının bir nevi kopyasıyım,” dedi Luminus.
“Bu da beni teknik olarak bir vampir değil, Asilkan yapıyor. Ben yarı tanrının kanından yaratıldım, anlarsın ya; Jahil ise yarı tanrının bedeninden alınan bir doku kültüründen. Benim gibi başkalarından güç emme yeteneğini miras aldığını sanmıyorum ama o da neredeyse ölümsüz sayılırdı.” Yarı tanrının yemek yemeye ihtiyacı yoktu; bunun yerine başkalarının yaşam gücünü gasp ederek hayatta kalıyordu.
Bahsetmeye değer belirli bir zayıflığı olmadığından, ölümsüzlüğün canlı bir timsaliydi. Böylece yarı tanrı, kendi özelliklerini kopyalayarak iki tür yarattı —gündüzleri yaşayan Yüksek İnsanlar ve geceleri yöneten vampirler. (Buradaki “gündüzleri yaşayan” ifadesi bir mecazdı.) Olaya şöyle bakın: Bitkiler enerjiyi fotosentez yoluyla elde eder.
Hayvanlar yaşamlarını sürdürmek için onları tüketir. Yırtıcılar daha fazla enerji depolamak için o hayvanları avlar ve mikroorganizmalar da toprağı beslemek için onların leşleriyle beslenir. Bu senaryoda besin zincirinin en tepesinde yer alanlar Yüksek İnsanlardı. Bu zincirin tam bir parçasıydılar ve dolayısıyla sınırlı ömürleri vardı —Jahil de bir istisna değildi. Bu dünyadaki normal bir şehir sakininin ortalama ömrü, büyüye dayalı herhangi bir uzatma olmaksızın yetmiş yıl kadardı.
Tıp pek gelişmemişti ama buna rağmen insanlar buralarda aslında epeyce uzun yaşıyordu. Kırsal bölgelerde veya canavarlarla dolu ormanların bitişiğinde yaşayanların ortalama yaşam beklentisi daha düşüktü; ayrıca bu ortalamaya doğal afetler ve insan eliyle gelen felaketlerin neden olduğu ölümlerin dâhil edilmediğini de eklemeliyim. Yüksek İnsanlar ise elflerle aşağı yukarı aynı şekilde, birkaç yüzyıl ile tam bir milenyum arasında yaşayabiliyorlardı.
Fiziksel güçleri de günümüz insanlarından başka bir seviyede gibiydi ve yüksek büyü zerrecikleri dirençleri vardı, böylece bunları bünyelerine alıp büyüler için kullanabiliyorlardı. Fakat bu yeteneklerine rağmen ölümsüz değillerdi —kaçınılmaz sonlarından kaçış yoktu. Jahil de buna karşılık kendi ömrünü süresiz olarak uzatacak bir yöntem geliştirdi.
Buna Ruhsallaştırma Gizli Sanatı adı veriliyordu. Mantığı herhalde şuydu: Fiziksel bir bedeni oluşturan üç unsuru —maddi beden, ruhani beden ve astral beden— aynı anda koruyamıyorsan, belki de sadece benlik duyguru sürdürmek için gereken asgari miktarı aktarmak yeterli olabilirdi. Başka bir deyişle Jahil, maddi bedenini ruhani bir bedene dönüştürmeyi başardı.
Bu sayede sadece zihinsel ve astral bedenlerini koruma altında tutması gerekecekti. Yani Jahil, kendi isteğiyle ruhani bir yaşam formu olarak yeniden doğmuştu. Gadora’nın geliştirdiği Reenkarnasyon Gizemli Sanatı, kişinin ruhunu henüz astral bedeni tarafından korunurken yeniden bedenleştirmenin bir yoluydu.
Kulağa riskli geliyorsa, sebebi gerçekten öyle olmasıydı. Yine de ortaya çıkan fiziksel beden tamamen o ruha ait oluyor, tüm deneyimleri ve bilgileri de aynen aktarılıyordu. Öte yandan Razen’in icat ettiği Ele Geçirme Gizli Sanatı, bağlı olan hiçbir yeteneği aktarmadan ruhani ve astral bedeni doğrudan başkasının fiziksel bedenine naklediyordu.
Çok daha güvenliydi fakat büyü gücü gibi şeyler fiziksel bedene bağlı olduğundan, yeni reenkarne halinizde daha zayıf düşebilirdiniz. Buna karşın Jahil’in Ruhsallaştırma Gizli Sanatı, reenkarnasyonun mükemmel ve garantili bir yöntemiydi.
Jahil’in kendisi artık ruhani bir yaşam formu olduğundan, hayattayken kazandığı tüm bilgi, deneyim ve yetenekleri güvenli ve kesin bir şekilde miras alabiliyordu. “Yeni kabı olarak hizmet edecek bir beden hazırlamayı gerektiriyordu,” dedi Luminus acı bir sesle, “ama kan bağının olduğu akrabalarından istediği kadar tedarik edebilirdi.
Jahil, sınırlı ömür sorununu bu şekilde çözdü.” Anlaşıldı.
Eğer ruhani bir yaşam formuysa, neredeyse ölümsüz olması mantıklıydı. Bu durum, Footman’in bedenini neden bu kadar kolay ele geçirebildiğini de açıklıyordu. “Tabii ki küstahlığı ciddi bir hata yapmasına neden oldu.”
Luminus’un söylediğine göre, Jahil kendini ruhsallaştırma araştırmalarına kaptırmışken devlet yönetiminin başına bıraktığı adamları üstünlük kurmak için birbirleriyle rekabet etmeye başlamıştı. Zamanla bu durum ülkeyi bölmüş… ve iblislerin kontrol etmesi en imkânsız olanını, yani Guy’ı yanlışlıkla çağırdığında ise çöküşü tamamlanmıştı.
“Yarı tanrıyı yok ettiğim için bana kin besliyordu neticede. Bana karşı her zaman düşmancıldı. Çoktan ölüp gittiğini varsaymıştım —ah, ne kadar da iç açıcı bir düşünceydi! Ancak bu zamana kadar inatla hayatta kalacağını, hele ki tüm gücüyle kendini dirilteceğini hiç düşünmemiştim.”
Evet, doğruydu. Luminus kendi babası olan yarı tanrıyı öldürmüştü —Jahil’in ona takık olmasının sebebi de buydu. Ve bakılırsa ensamızda bitmesini isteyeceğimiz en son adam buydu.
“Evet… Bizim Benimaru bile onun karşısında zorlandı,” dedim. “Gerçekten de hafife alınmayacak bir güç olmalı.”
“Ha? Benimaru kaybetti mi?”
Shion tam o anda lafa atlamayı seçti. Ve evet, Benimaru kaybetmişti —yani resmi olarak arkasında durduğumuz hikâye buydu. Tüm bunları kabine yetkililerime açıkladığımı sanıyordum. Belki de Shion’un aklından çıkıp gitmişti. Çok da şaşırtıcı değildi hani.
Benimaru’nun iyi namını korumaya çalışarak ona, “Hayır, kaybetmedi,” dedim.
Benim felsefeme göre yürüp uzaklaşabildiğin her dövüşü kazanmış sayılırdın ve bu tanıma göre kesinlikle kazanmıştı… ama işin aslı, esasen sadece zamana oynamıştı. Dövüş olduğu gibi devam etseydi Benimaru’nun yenilgisi kaçınılmaz olurdu. Yani evet, Jahil bir tehditti.
“Ah, anladım. Ve onun gibi bir rakibi mağlup ettiğinize göre Leydi Luminus, bu durum sizin Benimaru’dan daha güçlü olduğunuz anlamına gelir!”
Değil mi? Evet, ben de bunu merak ediyordum. Çünkü Luminus ile Benimaru’yu kıyaslayacak olsanız aralarında öyle ahım şahım bir güç farkı göreceğinizi sanmıyordum. Bu yüzden Luminus ile ordusunun başının dertte olduğunu düşünmüş —ve tam da bu yüzden buraya böyle koştur koştur gelmiştim. Bu bir yana, Luminus’un Jahil’i nasıl püskürttüğünü de öğrenmek istiyordum.
“Öyle mi?” dedi Luminus umursamazca. “Şey, geçmişte malum bir kötü ejderhanın şehrimi yerle bir etmesini tecrübe ettiğim için…”
Yutkundum. Bunu daha önce bir yerlerden duyduğumu hatırlar gibiydim… ya da en azından bu konuda bir sürü şikâyet aldığımdan emindim…
“… bu yüzden sonraki şehirleri inşa ederken güvenliği birinci önceliğim haline getirmeye çalıştım.”
“Iıı, doğru. Evet. Çok iyi bir fikir, kesinlikle…”
Sesim son derece kaskatı çıkmıştı. Ama şimdilik her şeye onay veren adamı oynamak en iyisiydi.
Luminus bana doğru soğuk bir bakış fırlattı, sonra biraz tatmin olmuş bir edayla devam etti.
“Bu yüzden ejderhaları savuşturmak için çok katmanlı bariyerler kurdum… ve görünen o ki gayet de işe yaradılar.”
Şimdi hatırlamıştım da bunu bana zaten anlatmıştı. Kutsal şehrin üzerinde çok katmanlı bir savunma bariyeri olduğunu daha önce de fark etmiştim. Bizim geçmemize izin veriliyordu ama şüpheli yabancıların içeri girmesine asla müsaade edilmiyordu.
“Bu kadar güçlü olacağını düşünmemiştim,” dedim. “Jahil, Benimaru’ya üstünlük kuracak kadar güçlüydü ve görünüşe göre bir Nihai Yetenek üzerinde de kontrole sahipti. Veldora’dan daha üstün olduğunu sanmıyorum ama sıradan bir bariyerin ona sökeceğini hiç beklemezdim.”
Bunda ciddiydim de. Fakat Luminus bana sadece küçümseyen bir burun kıvırmayla karşılık verdi.
“O kadar emin olma seni gidi! Siz dışarıdakiler fark edemezsiniz ama burası bana tapanların toplandığı kutsal bir yerdir. Bir bariyer hepsinin kalbinden fışkıran sınırsız inançla besleniyorsa, elbette Jahil gibi birini püskürtebilir.”
Sözleri özgüven doluydu —ve sanırım elde edilen sonuçlar da bunu destekliyordu. Ama gerçekten o kadar kolay mıydı?
Teorik olarak, eğer kişi “inanç ve lütfun gizli yeteneklerini” doğru şekilde uygulayacak olursa evet. Dolayısıyla…
Ve Luminus bu teoriyi işler hale getirene kadar bileyip geliştirdi mi? Vay be. Doğrusu hayran kalmış durumdaydım. Bunun ne kadar zor olabileceğini tahmin bile edemiyordum.
【Bilgi】 Tek bir kişi tarafından başarılabilecek bir marifet değildir. İnananların derinlemesine anlaşılmasını ve karşılıklı bir takdiri gerektirir. Bu bir gecede gerçekleşemez Efendim, ancak bunu benim de araştırmamı ister misiniz?
Ooooff, bilemedim ki… Şeyleri kendime saklamayı tercih ederim, o yüzden… Yo, şimdilik bunu askıya alabiliriz.
Ciel de benimle aynı fikirde gibiydi. Dahası, faydalı görünse de henüz el atmaya vakit bulamadığımız yeterince projemiz vardı zaten. Üstelik bir savaşın ortasındaydık; şu anda yurttaşlarımla yakınlaşma lüksüm yoktu. Bu yüzden şimdilik bunu ikinci plana atmaya karar verdim. Yine de günün birinde bu konunun üzerine gitmek isterdim.

Böylece Luminus’un son krizden nasıl kurtulduğunu öğrenmiş oldum, ancak bu durum asıl sorunu çözmüyordu. Aslına bakılırsa asıl sormak istediğim soruya henüz gelememiştim bile.
“…” “Yani evet, Daggrull bize sırt döndü. Biz konuşurken bile ordusuyla ilerliyor, bu yüzden en geç bir hafta içinde temas kuracağımızı düşünüyorum.”
Gerçeği ona açıklamam gerekiyordu: Daggrull’un kardeşi Fenn ona her ne yaptıysa yapmış ve kişiliğinin yüz seksen derece değişmesine neden olmuştu. Bunların hiçbirini kendi gözlerimle görmemiş, sadece Ultima’nın raporundan öğrenmiştim… ama Daggrull’a uzaktan tanıklık etmiştim ve etrafında kesinlikle yeni, kötücül türden bir aura var gibi görünüyordu. Onu takip eden devler ordusu da en az onun kadar uğursuz görünüyordu; bu yüzden iş savaşa geldiğinde oldukça çetin geçeceğini tahmin edebiliyordum. Asıl savaş o olacaktı; Jahil sadece bir başlangıçtı.
Bu devler yaya olarak ilerliyordu, ancak Ölümcül Çöl’ün içinden zerre kadar zora düşmeden geçiş biçimlerine bakılırsa buraya ulaşmalarının uzun süreceğini sanmıyordum. Acımasızca dürüst olmak gerekirse, Daggrull’un taraf değiştirmesi bizim açımızdan ciddi bir darbe olmuştu. Bu ihtimal aklımın bir köşesinde vardı ama gerçeğe dönüştüğü şu anda, baş ağrıtmanın da ötesinde bir sorun teşkil ediyordu.
“Evet, yani, Daggrull ile zaten en başından beri aramız pek iyi sayılmazdı,” dedi Luminus. “Çıkar çatışmalarımız vardı ama bundan da öte, Daggrull o yarı tanrıya epey düşkündü, bu yüzden…”
“Bekle. Yani Daggrull’un seninle olan husumetinin arkasında da mı o yarı tanrı var? Sadece Jahil değil mi?”
“Mmm, şey, hepsi geçmişte kaldı artık,” dedi Luminus, pek de umursamaz bir edayla. Anlaşılan tüm bunlar Daggrull’un henüz kötü tanrı olarak anıldığı zamanlarda yaşanmıştı. Belki Luminus’un pek umurunda değildi ama aralarında böyle bir geçmiş varsa, Daggrull’un onunla bir hesap kapatmaya çalıştığını hissetmekten kendimi alamıyordum…
“Yani evet, onunla kafa kafaya bir savaşa girersek hiç şaşırmam.”
Harika. Üstelik Daggrull oldukça güçlüydü, değil mi? Muhtemelen ben bile onunla baş etmekte zorlanırdım…
Pehh. 【İmkânsız.】
Ama yine de Ciel bu konuda benimle aynı fikirde değil gibi görünüyordu. Pekala, öyle olsun. Bu konuyu tartışacak değilim. Düşmanı hafife alıp sonra dayak yiyerek aptal durumuna düşmek istemiyorum. Planlama açısından, onun ben de dâhil herkesi zorlayacak kadar büyük bir tehdit olduğunu varsaymalıyız.
【Anlaşıldı.】
Aynı fikirde olmamıza sevindim. Şimdi ne yapmamız gerektiğini belirleyelim.
Jeopolitik açıdan bakıldığında, Kutsal Lubelius İmparatorluğu batı savunmamızın kilit taşıydı. Eğer burası düşerse düşman Batı Ülkeleri’nde bir köprübaşı elde edecek ve durum sonrasında hızla değişecekti.
Melek ordusu uçabilme yeteneğine sahipti, bu yüzden yollarını bir noktada kesmemiz pek mümkün değildi. Öte yandan devler yaya olarak ilerliyordu; her ne kadar bir insanın yürüme hızından çok daha hızlı, saatte yaklaşık otuz kilometre hızla hareket etseler de. İşin içinde bir tür lejyon büyüsü olduğunu sezebiliyordum, zira normal bir ordu için bu düşünülemez bir şeydi. Yine de hava saldırılarına kıyasla yollarını kesmek daha kolaydı.
Daggrull’un üssü olan Damargania Kutsal Boşluğu, bulunduğumuz kutsal şehir Lune’a kuş uçuşu yaklaşık iki bin kilometre mesafedeydi. Çorak Topraklar ve Ölümcül Çöl’ün etrafından dolaşmadıklarını varsaysak bile yaya olarak yaklaşık üç bin kilometrelik bir yolculuktan bahsediyorduk. Basit bir hesapla yürümelerinin dört tam günden fazla süreceğini anlıyordum ve bir noktada mola vermeleri gerekeceğinden emin olduğum için bu rakamın üç katına çıkması muhtemeldi… fakat yürüyüşlerine şöyle bir göz attığım kadarıyla hiç dinlenmeden, aralıksız bir şekilde ilerliyor da olabilirlerdi.
Her halükarda, Argos sistemimiz onları göz altında tutuyordu. Yeni bir şey olursa hemen haberim olmalıydı—
【Argos gözetleme büyüsü kolayca kandırılabilir.】 【Düşman temkinli davranıyorsa buna karşı önlemler alıyor olma ihtimalini göz ardı edemem.】
Öyle yapıyorlar, ha?
Argos bir yerlerde nelerin yaşandığını gerçek zamanlı görmemi sağlıyordu ancak aldığım görüntü akışının kurcalanmadığını doğrulamamın gerçek bir yolu yoktu. Ben de bizzat izlendiğimiz varsayımına dayanarak önlemler alıyordum. Eğer düşmanın da benzer türde bir büyüsü varsa onların da eş değer önlemler alacağını varsaymak gayet makuldü. Tabii ki belki de fazla endişeleniyordum… fakat öyle ya da böyle, tedbiri elde bırakamayacağımız açıktı.
Yine de endişelenmemiz gereken başka şeyler de vardı. Luminus bana Jahil’i püskürtmeyi başardıklarını söylemişti fakat bunu olduğu gibi kabullenmem gerektiğinden emin değildim. Sonuçta Daggrull’un hainlik etmesini sağlamak düşmanın operasyonunun bir parçasıydı. Eğer Luminus’u da mağlup etmek istiyor olsalardı Lubelius’a kıskaç saldırısı düzenlemek için onu kullanırlardı diye düşünüyordum. Ancak bunu yapmamışlardı, muhtemelen Jahil kimsenin kontrol edemeyeceği bir hâldeydi. Belki de Jahil’in, Luminus ile arasındaki husumet yüzünden kendi ajandası vardı ama duyduklarıma bakılırsa bu muhtemelen sadece Jahil’in kafasına göre hareket etmesiydi—başka bir deyişle, komuta zincirindeki bir kopukluktu.
Luminus kesinlikle güçlüydü fakat batıdan gelen bir devler ordusu ile tepesinden gelen uçan bir melek gücü arasında sıkışıp kalsaydı buna engel olmakta epey çaresiz kalabilirdi. Düşmanın bu stratejiyle saldırmamış olması kendi saflarındaki tutarsızlığı gösteriyordu.
Her neyse, zamanında vardığıma göre Daggrull ulaşmadan önce düşmanlarımızın yolunu kesmek için mükemmel bir konumda olduğumuzdan emin olmak istiyordum. Peki ne kadar hareket alanımız vardı?
“Mevcut yürüyüş hızlarını koruduklarını varsayarsak Daggrull’un ordusunun ulaşmasının en az dört gün süreceğine inanıyorum,” dedim Luminus’a. “Hinata ve Haçlıları yakında döner sanırım, şanslıysak buna tam vaktinde yetişebilirler.”
“Hmm. İşler kötüleşirse diye onları hemen geri çağırmak isterim ama…”
“Evet, Englesia başkentinin toparlanmasına yardım etmeleri için onları orada bırakıp buraya tek başıma geldim. Şu anda oradaki tüm önemli şahsiyetleri de korumaları gerekiyor, bu yüzden işleri başkalarına devredene kadar ayrılabileceklerini sanmıyorum.”
Hinata’yı ve kalan şövalyeleri geri çağırma konusunda pek emin değildim. Masayuki hâlâ Englesia’daydı, bu yüzden orası henüz tamamen güvende değildi. Feldway’in püskürtüldüğü bildirilmişti fakat belki de tüm bunlar gelecekteki daha yoğun bir saldırının ön hazırlığıydı.
Elbette Masayuki’nin yanında Velgrynd vardı ve Testarossa da hâlâ oradaydı. O eski imparatorluk subayları aslında şaşırtıcı derecede güvenilir görünüyordu. Ayrıca oradaki durum buradakinden daha iyi olmalıydı, bu yüzden karşılarına çıkan her şeyin üstesinden gelebileceklerinden oldukça emindim.
“Hmm, evet,” diye mırıldandı Luminus. “Hinata, Batı Kutsal Kilisesi’ni temsil etmesi için gönderildi, bu yüzden ondan çok fazla şey isteyemeyiz sanırım.”
Böylece Luminus istemeyerek de olsa kabul etti. Hinata’yı bencillik edip geri çağırırsak, bu durum Kutsal Kilise’nin Batı Ülkeleri’ni kaderine terk ettiği şeklinde algılanabilir. Şimdiye kadar inşa ettiğimiz tüm güven bir anda yerle bir olabilir. İşler gerçekten sarpa sararsa pek seçeneğimiz kalmayabilir ama işte, bunun yaşanmasını engellemek için ben buradayım.
“Şey, yanımda adamım Gadora var ve sanırım şu anda Adalmann ile sizin savunma planlarınızı tartışıyor. Hinata ile aynı seviyede sayılmaz ama sıkıştığımızda oldukça güvenilirdir, bu yüzden endişelenmenizi gerektirecek bir şey yok.”
Luminus bu iç rahatlatıcı sözlerime öfkeli bir bakışla karşılık verdi. “Fazlasıyla düşüncesizce davranıyorsun! Bu kadar rahat olabilmenin tek sebebi, Daggrull’un ne kadar dehşet verici biri olduğunu anlamamış olman.”
Yok artık hanımefendi, ben de onun tekin biri olmadığını düşünüyordum herhalde. Ama Ciel onunla savaşırsam kolay bir zafer elde edeceğimi çıtlatmıştı, bu yüzden adam hakkında biraz gevşemekten kendimi alamıyordum. Yine de bunun için “düşüncesiz” olarak nitelendirileceğimi sanmıyordum ama ona laf yetiştirmeye kalkışırsam eşek arısı kovanına çomak sokmuş olurdum. Bu yüzden, olgunluk gösterip şikayetlerimi sineye çektim ve beni daha fazla fırçalamasına fırsat vermeden bir sonraki konuya geçtim.
“Her neyse, askeri gücümüzü bir gözden geçirmeye ne dersin?” diye öneride bulundum.
Bana her şeyi en ince ayrıntısına kadar dürüstçe anlatmasını beklemiyordum; ne de olsa başka bir ülkenin askeri gücünden bahsediyorduk. Ama sormazsam da doğru düzgün bir strateji geliştiremezdik. Ben de en önemli sorumu patlattım.
“Öncelikle, doğrudan sorayım—elinizde kaç tane sınırını aşan var?”
Kabalık ettiğimin farkındaydım ama bu soru gerçekten büyük önem taşıyordu. Bu işte Haçlılar’ın kaptanlarına bel bağlayamazdık, bu yüzden elimizde işe yarar ne kadar personel olduğunu kavramak istiyordum. Önümüzdeki savaşta, A rütbesinin altındaki kimseyi hesaba katmamak en iyisiydi. Geniş alan büyüsünün tek bir atışıyla anında buharlaşacak insanları yanımızda sürüklemenin bir anlamı yoktu; ki Carrera bu gerçeği bize fazlasıyla kanıtlamıştı.
Kutsal Lubelius İmparatorluğu’nun resmi olarak duyurduğu kadarıyla, ana güçleri Luminizm dinine sadık şövalyelerden oluşan Tapınak Şövalyeleri’ydi. Sayıları on bini buluyordu ve ülkelerinin en kutsal topraklarını korumakla görevli oldukları için, diğer ülkelere gönderdikleri adamlardan daha güçlüydüler. Bu birliğe mensup her bir şövalye en az B-artı rütbesine layıktı.
Ama—kaba olmak istemem ama—benim açımdan pek bir farkı yoktu. İnsan standartlarına göre güçlüydüler ama Daggrull’un karşısına çıktıklarında, adamın tek bir tekmesi onları uzaya fırlatmaya yeterdi. Elbette onları nasıl kullanacağımıza bağlıydı ama bu tür askerleri sadece sayıdan ibaret göremezdim. Video oyunu oynamıyordum, bu yüzden kimsenin ölmemesi politikama sadık kalmayı gerçekten çok istiyordum.
Bu da yalnızca ana gücümle savaşmak, geri kalan herkesin ise kesinlikle destek rolü üstlenmesi anlamına geliyordu. Bu adamlar için bu, bariyeri korumak ve kutsal toprakların iyi muhafaza edildiğinden emin olmak demekti.
Luminus bu düşünce yapısını anlamış gibi görünüyordu.
“Bu konuda en faydalı olacak yedi kişinin adını verebilirim. İblis kralı ordusu, vekilim Roy—şey, Louis’nin kral olduğu ve Yedi Büyük Soylu’nun onun altında hüküm sürdüğü bir yönetim sistemi kurdu.”
Hoho. Düşündüğümden daha etkileyiciydi. Ve şaşırtıcı bir şekilde, bu soylulardan biri Vester’ın ekibinin bir parçası olarak araştırma yürüten bir sınırını aşandı.
İlginç bir şekilde, bu yedi kişilik gruba Luminus’un kahyası Gunther dâhil değildi. “O da Yarı Tanrının Müritleri’nden biridir,” diye açıkladı Luminus. “Biz bir nevi abi-kardeş gibiyiz de denebilir.”
“Bunu sizden duymak benim için büyük bir onurdur, leydim,” dedi Gunther. “Elinize su dökebilmem mümkün bile değil.”
Luminus, tam da bir tur daha çay servis eden Gunther’ı bana tanıttı. Daha önce karşılaşmıştık ve epey kaslı biri olduğunu düşünmüştüm ama şimdi sebebini tamamen anlamıştım.
Sözlerine devam ederek Louis’nin de yarı tanrının bir eseri olduğunu söyledi. “Eser” kelimesi bunun için en doğrusu muydu emin değildim ama her neyse, yaratıldıktan kısa süre sonra kaçmış, vahşileşip kırsalı kasıp kavurmuştu. Luminus onu yenip kontrolü altına alana kadar bayağı bir hasara yol açmış anlaşılan. Bütün bunlar çok uzun zaman önceydi, bu yüzden adamı yargılayacak değildim… ama yine de bu, yarı tanrıyla ilgili duyduğum en iç ısıtan hikayelerden biriydi. Luminus gerçekten az şey çekmemişti. Bana Yedi Büyük Soylu’nun hepsinin Louis’den türetildiğini, bu yüzden her birinin bir iblis kralının ordusunda hizmet etmek için fazlasıyla kalifiye olduğunu söyledi.
Her neyse, artık Luminus’un elinde ne tür bir güç olduğunu biliyordum. Sıra bendeydi, ben de henüz yeni aldığım bir raporu ona aktardım.
“Ultima’dan gelen bilgilere göre Daggrull’un kuvveti ‘Prangalı Titanlar’ olarak adlandırılıyor ve otuz bin savaşçı devden oluşuyor. Her biri ortalama B rütbesinde ama en iyilerinin hepsi A üzeri—neredeyse bin kadar elit devden bahsediyoruz.”
“Epey etkileyici,” diye belirtti Luminus.
Otuz bin Prangalı Titan ile on bin Tapınak Şövalyesi arasındaki sayı farkından değil, A üzeri savaşçıların sayısından bahsediyordu. Daggrull’un daha düşük rütbeli devleri neden yanında sürüklediğini bilmiyorduk ama nitelik, nicelikten çok daha kayda değerdi. Daha önce sayıca çok üstün olan taraflara karşı durumu kendi lehimize çevirmiştik, bu yüzden doğru yaklaşımın bu olduğunu biliyorduk.
O halde kaliteyi kıyaslayalım.
Luminus’un gücü aslen dört yüzden az Kanlı Şövalye ve yaklaşık üç yüz Haçlı’dan oluşuyordu, yani neredeyse yedi yüz kadar A üzeri savaşçıya komuta ediyordu. Daggrull’un elindeki bin kadar elit düşünüldüğünde bu sayılar o kadar da şaşırtıcı değildi… ama Haçlılar burada olmadığı için Luminus’un büyük bir dezavantajda olduğu açıktı.
Eğer yenilirse ve kutsal toprakları düşerse, Batı Ülkeleri’nin çökeceğine şüphe yoktu. Sadece inançlarının odağı yok olmakla kalmayacak, aynı zamanda kelimenin tam anlamıyla koruyucuları da ortadan kaybolacaktı ve bir aydan kısa sürede tamamen istila edileceklerinden emindim. Eğer Daggrull sadece toprak fethetmek peşindeyse yol boyunca yıkımı biraz dizginleyebilirdi… fakat orada yaşayan insanlar her halükarda çile çekecekti ve onlara nasıl davranılacağı hakkında hiçbir fikrimiz yoktu.
Tam kabul gördüğümüz, refah içinde ve medeni bir toplum yaratmak için el ele vermek üzere olduğumuz bir anda birinin böyle araya girmesi saçmalığın da ötesindeydi. Benim o muhteşem, keyfime düşkün yaşam tarzımla uğraşan her kim olursa olsun bedelini ödemeliydi—bu yüzden ne yapıp edip Luminus’un güçlerinin kaybetmesini engellemeliydim.
Yani asıl soru şuydu: Yeterli ateş gücüne sahip miydik? Daggrull’un gücü hâlâ bilinmiyordu. Anlaşılan zamanında Veldora ile kapışacak kadar demir yumruklu biriydi, bu yüzden onu hafife almak büyük bir hata olurdu. Ciel’e göre Daggrull’a karşı üstün gelen kesinlikle ben olurdum… ancak sonraki hamleler belirsizliğini koruduğu sürece savaşa bizzat dahil olmam gerekip gerekmeyeceğini kestirmek imkânsızdı.
Her türlü duruma hazır olmalıydık. İş onunla Luminus arasında bir düelloya dökülürse kimin kazanacağını söyleyemezdim. Luminus günah serisinden bir nihai yeteneğe sahipti, bu yüzden o kadar kolay devrilmesine imkân yoktu… ama elimizden geldiğince iki lider arasındaki bir dövüşten kaçınmak en iyisiydi. Belki orada olmam pek bir şey değiştirmeyecekti ama yine de ikincil kademedeki tüm adamlarımızın gücünü bilmek kendimi daha güvende hissettiriyordu.

Luminus ve Daggrull birlikte tüm iblis kralları arasındaki en büyük grubu kontrol ediyorlardı denebilirdi ama toplam güçlerinin aşağı yukarı denk olduğu düşünülüyordu. Daggrull’un bugüne kadar ters bir hamlede bulunmamasının sebebi muhtemelen buydu; fakat savaş kapıdayken her iki tarafın ikinci kademe generallerinin ve subaylarının gücü kazananı belirleyebilirdi.
Luminus’un tarafında Gunther, Louis ve o Yedi Büyük Soylu vardı. Daggrull’un kadrosu da epey doluydu. En başta kardeşleri—Fenn ve Glasord. Milyon Sınıfı’nın bir adım gerisinde kalıyorlardı ancak bana bir iblis kralı adayına kıyaslanabilecek başka savaşçılara da sahip oldukları söylenmişti. Bunlar, Prangalı Titanlar’ın en iyi savaşçılarından oluşan sözde Beş Büyük Savaş Lideri’ydi.
Başlıca üyelerini zaten biliyordum.
“Fenn’in geri döndüğünü görmek gerçekten kötü haber,” dedim. “Bu, Daggrull’un yeniden kötü tanrı hâline döndüğü anlamına geliyor ve eminim yaşlı Dört Kollu Basara da geri dönmüştür.”
Evet, bu “Dört Kollu Basara”, Prangalı Titanlar’ın ikinci komutanıydı. Diğer lider yardımcısı Glasord kadar güçlü olduğu söyleniyordu, bu da onu şüphesiz Milyon Sınıfı’nın bir parçası yapıyordu.
Gerçekten de her iki adamın kampında saklanan fazlasıyla tehdit vardı. Her biri, Carrion ve Frey’i mahalle çocuğu gibi gösterecek kadar acımasız adamları barındırıyordu. İblis kralları arasındaki güç dengesini gerçekten merak etmeye başlıyordum.
Ona bundan yakındığımda Luminus, “Şey,” dedi, “neden başka türlü olsun ki? İkimiz de çok ama çok uzun zamandır iblis kralıyız; bu süre boyunca güçlüleri bünyemize kattık ve gücümüzü genişlettik. Bunca şeye rağmen, bu işte bu kadar yeni olmalarına karşın Carrion ve Frey’in başardıklarına saygı duyuyorum.”
Onları açıkça küçümsüyordu. Fakat “çok ama çok uzun zaman” ifadesi hakikat olmalıydı. Luminus ve Daggrull bir iki binyıldan çok daha uzun süredir hayattaydı. Bundan çok daha fazla. Bildiğim kadarıyla belki de on binyıl. Anlaşılan bir iblis kralı adayının Milyon Sınıfı statüsüne ulaşması için bir iki yüz yıl genellikle yeterli olmuyordu; bu istatistiğe nasıl bir tepki vereceğimden pek emin değildim.
“Evet, bu açıdan bakarsak sen sıradanın da ötesindesin!” dedi Luminus. “Komutanlığın altında kaç tane Milyon Sınıfı üye var böyle? Göz açıp kapayıncaya kadar bu kadar çoğunu nasıl ele geçirmeyi başardığını sormak isterdim doğrusu!”
“Ha…?!”
Şaşkınlıktan kalakaldım. Bunun nasıl olduğunu ben de pek bilmiyordum ve bana sorması bir yanıt bulmasına yardımcı olacak gibi değildi. Bu konuya devam etmenin bana pek faydası olmayacağını sezmeye başladım, bu yüzden aklımdaki başka bir soruyu sorarak konuyu saptırmaya çalıştım.
“Lafı açılmışken, Daggrull’un gücü hakkında epey şey biliyor gibisin. Fenn’i şahsen tanıyor muydun yoksa?”
Luminus bana yine “benimle dalga mı geçiyorsun?” der gibi bir bakış attı. “Hmm? Tabii ki tanıyorum. Ben doğmadan önce zaten mühürlenmişti ama her yerde yol açtığı yıkımın izleri hâlâ duruyordu. Yarı tanrı, onun altın çağlarıyla ilgili hikayeler anlatmayı çok severdi. Sonuçta Kisara ve Basara kardeşlerin doğması Fenn sayesinde olmuştu.”
Bana açıkladığına göre Kisara ve Basara, dev türünün ilk örnekleriydi; yarı tanrı tarafından “gerçek dev” Daggrull referans alınarak yaratılmışlardı. İkizlerdi, bu da hangisinin daha büyük olduğu konusunda kavgalara yol açıyordu—ve dövüştüklerinde durum her zaman destansı boyutlara ulaşıyordu. Luminus geçmişteki tüm felaketlerin izinin yarı tanrıya kadar sürülebileceğini iddia ediyordu ve bence haklıydı. İşler ancak Kisara ve Basara bir dövüşte Daggrull’a yenildikten sonra yatışmıştı; Daggrull ardından onları kendi kişisel hizmetkarları yapmıştı.
“Çivi çiviyi söker de diyebilirsin ama nihai sonuç Daggrull’un gücünün genişlemesi oldu ki bundan pek hoşlanmadım,” dedi.
Daggrull ile Luminus arasındaki asıl güç mücadelesi anlaşılan o zaman başlamıştı. İşler ancak Daggrull ile Kisara evlendikten sonra iyiye gitmişti. Bir aile kurmanın vahşi adamların durulmasına yardımcı olduğu sıkça söylenir, burada da tam olarak böyle olmuştu.
Bu barış dönemi bir süre devam etmişti ama aslında bir sonraki savaş için sadece bir hazırlık dönemiydi… falan filan. Luminus’a göre her yüz yılda bir savaş ve barış arasında mekik dokuyorlardı.
Yine de bu tarihle pek ilgilenmiyordum, bu yüzden bana özet geçmesini sağladım.
Kisara, Daggrull’un kraliçesi olmuştu fakat doğum sırasında ölmüştü. Bu ölüm, kardeşi Basara için kabullenmesi zor bir şey olmuştu—eminim ne kadar dövüşürsen o kadar seversin falan filan muhabbetidir.
Davranışları Daggrull tarafından ev hapsine alınacak kadar dengesizleşmişti. Basara derin bir uykuya dalmaya zorlanmıştı ama Luminus’un ifadesiyle, bu yeni fetih için neredeyse kesinlikle uyandırılmıştı.
Ultima’nın raporunda da bu konu geçiyordu: “Eski zamanlarda Dört Kol adında bu çılgın çocukları varmış, ben de bugünlerde ne yaptığını sordum. Anlaşılan bunca zamandır kilit altında tutuluyormuş. Konuştuğum adam zamanı geldiğinde onu salacaklarını söyledi.”
Yani o gün onu kesinlikle düşman tarafında bekleyebilirdik, evet. Ultima gibi biri ona “çılgın çocuk” diyorsa, baş belası olacağından emindim.
Her neyse, Basara’nın liderlik ettiği grup Beş Büyük Savaş Lideri olarak adlandırılıyordu ve kadroları yıllık bir yetenek yarışmasıyla seçiliyordu. Bu, Damargania’da yerleşmiş bir gelenekti; ulusal birliği ve gururu teşvik etmelerinin bir yoluydu. Bununla birlikte, devlerin ortalama ömrü beş yüz yıl civarındaydı, bu yüzden yalnızca kıdemli devler—en az bin yıl hayatta kalmış olanlar—katılabiliyordu. (Yine de ara sıra daha genç bir devin eski atalarından bazı genleri kapıp erkenden katıldığı da oluyordu.)
Bu Beş Büyük Savaş Lideri kendi ırklarının en iyileriydi ama hiçbiri liderleri Basara kadar tehditkar değildi. Sıradan savaş liderleri muhtemelen Üç Canavar Soylusu’nun ya da Frey’e hizmet eden İkiz Kanatlar’ın altındaydı; bu da Luminus’un Yedi Büyük Soylusu’nun da onlardan üstün olduğu anlamına geliyordu.
İki tarafın güçlerini bir anlığına tekrar özetleyelim. İlki, Luminus. Gunther ve Louis Milyon Sınıfı üyeleriydi, muhtemelen yedi haneli Varlık Puanı’na (VP) yeni adım atıyorlardı. Yedi Büyük Soylu, iki yüz bin ile altı yüz bin arasında VP’ye sahip olup iblis kralı adaylarına eşdeğerdi—aralarında epey fark vardı sanırım.
Halka açık bilindiği kadarıyla, talihsiz bir olayın ardından yok edilmiş olsalar da Yedi Gün Ruhbanı adında bir şeye de sahiptiler. Bu grubu başka şampiyon sınıfı insanlarla doldurmaya vakitleri olmamıştı ama gelecekte grubu paladin kaptanları ve benzerleriyle yeniden kurma planları vardı.
İşte aşağı yukarı böyleydi.
Daggrull’un tarafında ise en başta kardeşleri Glasord ve Fenn vardı. Glasord’un VP’sinin iki milyonun biraz altında olduğu söyleniyordu ve Fenn’in VP’si de Daggrull’unkinin üzerindeydi—aralarındaki güç akıl almaz boyuttaydı. Daha önce bahsettiğim Basara ise bir milyonun biraz üzerindeki seviyesiyle Glasord’un bir kademe gerisindeydi ve Gunther ile aşağı yukarı aynı seviyedeydi. Beş Büyük Savaş Lideri’nin geri kalanı 150.000 ile 300.000 arasında skorlara sahipti, bu da onları herhangi bir Canavar Soylusu’ndan daha az tehditkar kılıyordu; fakat asıl sorun ordularındaki diğer üst düzey savaşçılardı. Bunlardan neredeyse yüz tane vardı; en zayıflarının VP’si 100.000’in üzerindeydi ve en güçlülerininki ise neredeyse 150.000’di.
Yıllık yarışma düzenli bir akış sağladığı için bu şaşırtıcı değildi. Ancak o kadar güçlü neredeyse yüz kişiye sahip olmaları, açıkçası göz ardı edilemeyecek bir tehditti. Kalitenin niceliği yendiğine inanırdım ama sıradan askerleriniz bile belli bir çizginin üzerindeyse bu bir sorundu. Bu adamları Velgrynd gibi tek bir darbeyle alt edebilseydik harika olurdu ama Daggrull’un buna izin vereceğinden şüpheliydim…
“Düşmanın sırf sayısal üstünlüğünü bir tehdit olarak görmeyeli epey zaman olmuştu,” diye söze girdim.
“Evet, şey, uzun zamandır birbirimizin boğazına sarılmış durumdayız ama topyekün bir savaşa girilseydi başlangıçta üstünlüğün onda olacağını düşünürdüm,” dedi Luminus. “Ben de kendi hazırlıklarımı yapıyordum ama bildiğim bir balçık kuvvetlerimi törpüledi, bu yüzden…”
“H-hey! O geçmişte kaldı artık, değil mi?!”
Bu atışma eğlenceliydi falan ama sorunu gerçekten çözmüyordu.
Bu gidişle tek seçeneğimiz Tempest’ten daha fazla takviye göndermek olacaktı—ama tam o sırada Shion, kulaklarına varan bir tebessümle söze girdi.
“Hi-hi-hi! Daggrull’dan korkacak hiçbir şey yok, Efendim Rimuru!” Ayağa kalktı, sonra kapının diğer tarafına seslendi. “İçeri gelin bakalım!”
Odaya, hepsi epey gergin görünen bir grup adam ayaklarını sürüyerek girdi.
Bir dakika. Ben bu adamları tanımıyor muyum…?
“Sizi yeniden görmek çok güzel! Ben Daggra!”
“Ben Liura!”
“Ben de Chonkra!”
Bunlar Daggrull’un oğullarıydı. Onları Shion’ın korumasına bırakmış, sonra da varlıklarını tamamen unutmuştum. Tamam, zihnimin bir köşesine kaydetmiştim evet ama Daggrull ile aramızdaki ipler hızla kopunca onlarla ne yapacağımı pek düşünmemiştim…
“Evet, hepinizi görmek harika,” dedim. “İyi görünmenize sevindim ama, şey, şu anda neler olup bittiğini biliyorsunuz, değil mi?”
Daggrull’a geri dönmek istediklerini söylerlerse onları tutsak etmek yerine gitmelerine izin vermemiz gerektiğini düşünüyordum. Yani her biri ortalama bir iblis kralı adayından daha güçlüydü, bu yüzden onları düşmana teslim etmek tam bir baş belasıydı… ama onları savaş esiri yaparsak onları korumak için personel ayırmamız gerekecekti, bu da her türlü karmaşaya yol açabilirdi. Direnmeyen bir rakibi öldürmek de söz konusu değildi… veeee fikirlerim tükenmişti. Belki onları Ramiris’in zindanında bir yerlerde tecrit edebilirdik ama bu Ramiris ve ekibine daha fazla yük bindirirdi, bu yüzden bundan kaçınmak daha güvenliydi.
Üçünden bir cevap beklerken seçeneklerimi tarttım. Cevap geldiğinde beni şaşırttı.
“Âh, elbette. Babam taraf değiştirmiş gibi görünüyor, ha? Çok utanç verici,” diye yakındı Daggra.
“Fenn Amca’yı uyku öncesi masallarımızda duymuştuk ama bu devirde geri döneceğini hiç düşünmemiştim,” dedi Liura.
“Fue-he-he! Ne şeytani bir adam!” diye ekledi Chonkra. “Babam onunla güç bakımından neredeyse eşit olduğunu söylerdi.”
Bizim tarafımıza biraz daha yakın duruyor gibiydiler. Ben de sormaya karar verdim: “Şey, babanızla savaşa girmek üzereyiz ama bu sizin için sorun değil mi?”
“Şey, beni endişelendiriyor tabii ama ben ne kadar güçlendiğimizi test etmekle çok daha fazla ilgileniyorum.”
“Ağabeyim haklı! Bayan Shion bizi her gün eğitiyor. Fiziksel eğitim, zihinsel eğitim, sağlıklı ve lezzetli bir diyet… ve pek çok antrenman partneriyle yeteneklerimizi de biledik. Bize sunulan bu ortamı biri yok etmeye kalkışırsa, eh, onları yenmek için bu gücü elde ettik!”
“Fue-he-he! Eğitimimizin sonuçlarını sergilemek için hepimiz heyecanlıyız, evet. Ben amcamı… ve diğer herkesi pataklamak için bu gücü kullanmayı sabırsızlıkla bekliyorum!”
Hepsi kendi savunmasını yapıyordu. Sanırım ciddilerdi—Daggrull ve ordusuyla kapışmak için gerçekten hevesliydiler. Shion’a baktım; sanki başından beri bunu beklemem gerekiyormuş gibi tatmin olmuş bir halde başını sallayarak öylece oturuyordu.
“Şeyy… ,” diye mırıldandım.
Şimdi ne olacaktı peki? Bu adamları savaşa çıkarmak gerçekten sorun olmaz mıydı?
【Bir sorun olacağını düşünmüyorum.】
Ciel kafa karışıklığımı gidermekte hiç vakit kaybetmedi.
Ama bu adamların bize ihanet etme ihtimali yok mu? Doğruyu söylediklerini gerçekten düşünüyorum ama numara yapıyorlarsa bu arkadaşlarımı tehlikeye atar. Bütün çeteye düşman liderinin oğullarıyla yan yana savaşacaklarını söylesem onların da irkileceğinden emindim.
Ama Ciel kararlıydı.
【Bunun gerçekleşme olasılığının son derece düşük olduğu değerlendirilmektedir.】 【Çünkü—】
Detaya girmene gerek yok.
Kapı bir kez daha açıldı ve Shion’ın birlikleri odaya doluştu. Sert yüzlü genç bir adam bana ilk seslenen kişi oldu.
“Efendim Rimuru, hepimiz Daggra ve çetesine güveniyoruz!”
Ooo, bu Gobzo değil mi…?
O kadar genç ve dinç görünüyordu ki tanıyamadım. Yüzü aynıydı ama içinde gerçek bir ruh, bir kararlılık vardı artık.
Anlaşılan Daggra ve kardeşleri Gobzo’nun güvenini kazanmıştı ve tek kişi de o değildi. Yeniden Doğanlar Takımı’ndaki herkes birbiri ardına övgüler yağdırarak onlara ne kadar güvendiklerini kanıtladı. Sanırım onları bir yere kilitleyip anahtarını atacağımı ya da daha kötüsünü yapacağımı düşünmüşlerdi. Ne insafsızca ama. Ben mantıklı düşünen biriyimdir. Birinin düşmanım olabileceğini düşünmem, anında canını alacağım anlamına gelmez, değil mi?
“Rimuru-sama! Gördüğünüz üzere birliğimiz kaya gibi sağlamdır. Gevşemek için eğitmedik kendimizi ve hiçbir şeyin bizi sarsamayacağına söz veriyoruz!”
Shion bunu söylerken doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Daggrull’un oğullarının gözetmeni olarak kendini biraz da onların vasisi gibi hissediyordu sanırım.
Bütün bunlar beni ikna etmeye yeterdi… ama tam o sırada, hiç beklemediğim şekilde Luminus söze girdi.
“Doğrusunu söylemek gerekirse Rimuru, ben de oğullarını ortadan kaldırma taraftarıydım…”
O “ben de” kısmını bir çıkaralım lütfen.
“… fakat onlara güvenmekte bir sakınca görmüyorum.”
Onları savunmasını hiç beklemiyordum. Daggrull ile kedi köpek gibi kavga etmiyorlar mıydı? Neden böyle bir kanaate vardığını sormaya karar verdim, Luminus ise bana kaşlarını çatarak baktı.
“Şey… Shion’un yemeklerindeki gelişmeyle alakası var. Bunda en büyük pay sahibi bu üçüydü anlayacağın.”
“Yani…?”
“Yemeklerinin tadına kim bakıyordu sanıyorsun? Ben onun yaptıklarını kesinlikle beğenmiyordum ama buradakilerin çoğu genç ve meraklı. Yedi Büyük Soylu’dan biri bir keresinde aptalca bir cesaretle onun akşam yemeği menüsünü denemeye kalkıştı. Bir ay boyunca yataktan çıkamadı.”
Zaten ölecek hali yoktu, değil mi? Sonuçta hortlak falandı? Yine de o kadar emin olmasam iyi olur.
Yine de ne aptal adammış ama… ama bunu yüksek sesle söylemeye çekindim. Ne de olsa büyük yeni icat ve keşiflerin ortaya çıkması için onun gibi öncüler gerekirdi. Her devirde bu böyleydi. Yani, ıstakoz yemeyi veya sütü kestirip peynir yapmayı akıl eden ilk adama gerçekten büyük saygı duyuyorum, anlarsın ya? Geçmişte iğrenç yemekler yemeye zorlanmanın bir ceza yöntemi olduğunu biliyorum ama o zavallı kurbanların sonradan gurme mutfağına muazzam katkılar sağladığı şüphesizdi. Gerçekten de o soylunun ender rastlanan türden bir cesareti vardı denebilirdi.
Bu yüzden başımla hafifçe onaylayarak Luminus’un devam etmesini işaret ettim.
“O zamandan beri kimse onun yemeklerini tatmaya yanaşmıyordu… fakat sonra bu üçlü gönüllü oldu. Ben de dâhil olmak üzere herkes onların bu yiğitçe ruhundan çok etkilendi. Evet, benim kendi hizmetkârlarım bile Daggra ve yoldaşlarına övgüler yağdırdı!”
Vay be, ciddi mi? Shion’un epey gelişen yemeklerinin arkasında katlanılmaz bir çile hikayesinin yattığından korkuyordum. Ne de olsa Adalmann’ın bile “Artık yemek yiyemediğim için hiç bu kadar şükredeceğimi düşünmezdim,” diye yorum yapmasına sebep olan bir şeyden bahsediyorduk ki bence bu yüzyılın laf sokmasıydı. Sanırım bu dev çocuklara müteşekkir olmam gerekiyordu. Onlara büyük bir borcumuz vardı.
“Şey,” dedi Daggra, “madem o leydi ev yapımı yemeklerini sunuyor, tadım testi yapmayı en çok biz hak ediyoruz, değil mi?”
“Aynen öyle ağabey, çok haklısın!” diyerek katıldı Liura.
“Bu harika bir ödül!” dedi Chonkra.
Hım hım, tabii. Gerçi bir yandan düşününce, belki de bu adamların kafası biraz tahtası eksikti.
Yine de sonu iyi biten her şey iyidir; Daggra ve kardeşleri şimdiden ekibin bir parçası olduğuna göre, bırakalım da savaşta bizim için birkaç kıç tekmelesinler.
“Pekala,” dedim. “Daggrull’un karşısına ya ben ya da Luminus çıkacak, o yüzden Fenn işini Shion ve birliğine bırakıyorum.”
“Hımph! Daggrull işini bana bırak. Zorlu bir mücadele olacağını kabul ediyorum fakat savaşı gerektiği kadar uzatabileceğime eminim.”
Luminus, Daggrull’u yenebileceğini düşünmüyor gibiydi. Kafasındaki plan, adamı oyalamak; biz o sırada diğer elebaşlarını hallettikten sonra birleşip liderlerini pataklamaktı. Ben Fenn’in karşısına çıkarsam, bu kadro düzenimizi diğer tüm yaklaşımlardan çok daha iyi dengelerdi.
“Tamam o halde…”
Ancak tam “Sanırım bunu kazanmanın bir yolunu görebiliyorum,” demek üzereydim ki ani bir kargaşa haberiyle sözüm kesildi.

Haber, Ramiris’ten gelen acil bir Düşünce İletişimi şeklinde ulaştı.
(Hey, Rimuru, başımız büyük belada!)
(Her zaman başının büyük belada olduğunu söylüyorsun. Benim de burada ilgilenmem gereken bir sürü iş var, biliyorsun değil mi?)
Olaya hafiften almaya çalışıyordum ama galiba bu sefer gerçekten de başı büyük beladaydı.
(Seninle şaka yapmıyorum, tamam mı? Dinle, Milim ile temasım kesildi! Neler olup bittiğinin araştırılması emrini verdim ama bu iş hakkında gerçekten çok kötü bir his var içimde!)
Bana durumu açıklarken, Gobta ve birliği birkaç dakika önce Tempest’e dönmüş, Zeranus’u başarıyla mağlup ettiklerini bildirmişlerdi. Ne var ki hemen ardından, savaş durumunu izleyen görüntü yayını kesilivermişti. Neyse ki savaş alanına açılan nakil kapısı hâlâ çalışıyordu, bu yüzden Ramiris benimle iletişime geçerken Gobta da durumu kontrol etmek için koşa koşa geri gelmişti.
(Kulağa kötü geliyor.)
(Evet, ben de sana bunu anlatmaya çalışıyorum, Rimuru!!)
Öf ya. Bana rahat yüzü yok, değil mi? Milim’in başına bir şey geldiğinden şüpheliydim ama o görüntü parazitine neyin sebep olduğunu tahmin edebiliyordum.
Velzard olmalıydı.
Ciel de benimle aynı fikirdeyse, bunu neredeyse kesin bir gerçek olarak kabul edebilirdim.
(Gobta ve diğerlerine kendilerini fazla zorlamamalarını söyle. Çok yakında dönmüş olacağım.)
Bununla birlikte konuşmayı sonlandırıp Luminus’a döndüm.
“Kusura bakma, galiba acil bir durum patlak veriyor,” dedim.
“Sorun nedir?” diye sordu.
“Milim ile Velzard’ın kapışmaya başlamış olması epey yüksek bir ihtimal. Guy ile de iletişime geçmem gerekecek, bu yüzden şimdilik eve döneceğim.”
Luminus istifini bozmadan başıyla beni onayladı. “Pekala,” dedi sakince, içimdeki endişeleri yatıştırarak. “Biz de Daggrull için hazırlıklarımızı yapacağız, o yüzden o konuyu dert etme.”
“Evet! Devleri tek başımıza bile yenebiliriz!” diye böbürlendi Shion.
Bu konuda onun her dediğine gözüm kapalı inanamazdım ama ben stratejimizi biraz daha detaylandırırken Lubelius’u ona emanet etmekte bir sakınca görmedim.
“Her neyse, yakında döneceğim,” dedim.
“Elbette! Buradaki kale bize emanet!”
Ah. Şimdi hatırladım. Sadece bir ihtimal ama herkesle paylaşsam iyi olacak.
“Luminus, fazla karamsar görünmek istemem ama önünüzde koca bir dört gün olduğuna pek güvenmeyin.”
Dört gün, Daggrull’un ordusunun bu şehre ulaşması için gereken minimum süreydi. Fakat bu, mevcut ilerleme hızlarını korudukları varsayımına dayanıyordu. Tıpkı benim gibi tüm orduyu ışınlayabilecek birine sahip olabilirlerdi, bu yüzden buna karşı tetikte olmamız gerekiyordu.
“Hmm, evet. Ben de bu ihtimali göz önünde bulunduruyorum. Mesela sen kesinlikle bu süreyi kısaltabilirdin. Bizim yapabildiğimizi düşmanın yapamayacağını varsayan bir komutan, gerçekten de son derece ihmalkâr demektir.”
Güzel. Beni anlamış görünüyordu. Söyleyecek başka bir şeyim kalmamıştı. İhtiyaç duyulursa yardım etmek için hemen geri koşabilirdim, bu yüzden önce daha acil meselelerle ilgilenmek daha iyiydi.
“Pekala. Dikkatli olun,” dedim Luminus’a.
“Sen de.”
Karşılıklı başımızla onaylaştık.
“Bol şans, Rimuru-sama!”
Shion ve birliklerinden gelen bu son yüreklendirmeyle birlikte Tempest’e geri döndüm.

Döner dönmez doğruca Kontrol Merkezi’ne geçtim. Karşılaştığım manzara… hayret vericiydi. Yani, hayret verici derecede kötüydü. Cidden felaketti.
Büyük ekranda öfkeden gözü dönmüş bir Milim vardı. Daha önce hiç görmediğim bir forma bürünmüş, etrafı yakıp yıkıyordu. Rakibi, çekici gülümsemesiyle büyüleyici bir güzelliğe sahip Velzard’dı; ancak Milim kanlı canlı bir Yıkıcı‘ya dönüşmüş olmasına rağmen bir adım bile geri atmıyordu. Oldukça başa baş görünüyorlardı ve… yani… tanrıların yaşadığı çağlara ve o zamanlar vermiş olmaları gereken savaşlara geri dönmüşüz gibiydi.
“Bu da neyin nesi böyle?” diye fısıldadım. Ramiris hiç vakit kaybetmeden cevap verdi.
“Gobta kaydediyor!”
Onu kastetmemiştim ki…
“Ah! Doğru ya, o konu! Şey, gördüğün gibi durumlar şu an bayağı bir berbat!”
Harika. Ramiris’in tamamıyla işe yaramaz olduğunu görmek ne güzel. Benimaru süslü, gösterişli komutan koltuğundan kalkıp beni selamlarken iç çektim.
“Herkes Zeranus’un yenilgisini kutluyordu ki bir anda savaş alanıyla temasımız kesildi,” dedi. “O sırada Gobta yeni dönmüştü, biz de onu keşfe gönderdik. Velzard-sama ile Milim-sama’nın çetin bir savaşa tutuştuğunu teyit etti.”
En azından Benimaru nasıl hareket etmesi gerektiğini biliyordu.
Ekrana yansıyan araziye bakarken en büyük endişem, hayatta kalan olup olmadığını anlayamamamızdı. Gobta’nın ortağı Ranga, durum netleşsin diye rüzgâr parçacıklarındaki kokuları yakalamak için Rüzgâr Kontrolü‘nü kullanıyordu ama hiçbir şey bulamamıştı. Bütün kokular yok olmuştu. Orada burada buzlar içinde donmuş insanlar görebiliyorduk; tüm savaş alanının aynı durumda olduğu açıkça ortadaydı.
“Buz heykelleri daha yakından incelemeyi umuyorduk ama Ranga’nın korumasına rağmen Gobta’nın yaklaşması zordu—aslında imkânsızdı,” dedi Benimaru.
“Vay be. Dışarısı o kadar mı çetin?”
“Evet, efendim. İzlediğiniz görüntü yaklaşılabilecek en yakın mesafeden çekiliyor. Gobta sızlanıp duruyor ama ona dişini sıkmasını ve bizim için elinden gelenin en iyisini yapmasını söylüyorum.”
Benimaru orada olsa muhtemelen bir kutup ayısı kadar dayanıklı olurdu ama şu an şaka yapmanın sırası değildi.
Carrera ve iblisleri hâlâ oradaydı ama Düşünce İletişimi yoluyla onlara ulaşamıyordum. Bir ruh koridoru ile bağlı olmamız gerekiyordu ama yine de hiçbir ses yoktu. Savaş alanındaki herkesin durumu belirsizdi. Aslına bakılırsa olabilecek en kötü senaryoydu.
Carrera’nın ekibinin öldüğünü düşünmek istemiyordum. Üstelik buna muhtemelen Carrion, Frey ve diğer herkes de dâhildi. Birden fazla Milyon Sınıfı üyenin göz açıp kapayıncaya kadar yok olması akıl almaz bir şeydi. Acil bir durumla karşılaşırlarsa ilk amaçları zaman kazanmaktı—kuralımız böyleydi. Şimdiyse şu hale bak.
Videodan net anlaşılmıyordu ama Milim kesinlikle kontrolünü kaybetmiş gibi görünüyordu. Velzard’a karşı bu devasa savaşı yürütürken normalin çok ötesinde bir güç salıyordu. Buna ne sebep olmuştu? Üzerine düşündüm… ve sonra keşke aklıma gelmeseydi dediğim bir şey canlandı kafamda. Yine de buna saplanıp kalamazdım. Kara kara düşünmek hiçbir şeyi çözmezdi; üstelik Ramiris zaten bu kadar paniklemişken ben de ona katılırsam ayvayı yerdik.
Belli ki orada kötü şeyler dönüyordu. Ama artık vites değiştirme zamanıydı. Bu konuda ne yapabilirdim? Paniklemenin bir anlamı yoktu. Böyle zamanlarda o an yapabileceğin şeylere odaklanman gerekirdi. Sakin ol, zihnini boşalt, nasıl karşılık vereceğini düşün ve harekete geç.
“Geriye kalan Zindan Harikalarını çağırın,” dedim. “Gobta’nın ekibine geri dönmelerini söyleyin; orada daha fazla kalmak tehlikeli olur.”
“Ama…”
“Milim ile Velzard arasındaki bu savaş öyle çabucak bitmeyecek. Milim kontrolünü kaybettiyse, onunla başa çıkabilecek kişi ya ben ya da Velzard oluruz, değil mi?”
Çok istediğimden değil tabii. Yani, Milim çıldırdıysa onu gerçekten kim durdurabilirdi ki? Çok zaman önce o ve Guy kapıştığında, öyle ya da böyle araya girip onları durduran Ramiris’ti… ama şu anda ondan öyle maçın adamı olacak bir performans beklemiyordum açıkçası. Yine de sıfırdan büyük bir ihtimal olabilir miydi acaba…
“Hey, Ramiris… Hızlı bir soru: Ben Velzard’ı oyalarken sen Milim’i kendine getirebilir misin dersin?”
“Hey! Benden oraya gidip ölmemi falan mı istiyorsun sen?!”
Ben de öyle tahmin etmiştim. Zaten bunun bir çözüm olmasını beklemiyordum, şimdi büsbütün emin oldum. Ramiris durumun üstesinden gelemeyecek kadar mızmızlık yapıyordu.
“Evet, bunun mümkün olacağını ben de düşünmemiştim. Ama bilerek Milim’i böyle çileden çıkaracakları bir strateji izleyeceklerini de tahmin etmemiştim…”
İç çektim. Benimaru bütün subaylarımı hızlıca topluyordu ve benim o vakte kadar bir sonraki hamlemizi belirlemem gerekiyordu.
Dürüst olmak gerekirse bunun geleceğini hiç görmemiştim. Saflarımızda bir hainin olması yeterince kötüyken, üstüne bir de bundan çok daha kötü bir felaketle karşı karşıya kaldık. Yani, bunun bize karşı epey etkili bir strateji olduğunu gayet iyi biliyordum ama—harbi—bunu gerçekten uygulayacaklarını kim tahmin edebilirdi ki?
Milim gerçekten aklını kaybettiyse, dünyayı yıkıma uğratması işten bile değildi. Bu hem bizim hem de düşman için tabu sayılacak bir hamleydi; eğer birileri soğukkanlılıkla bunu göze alacak kadar kararlıysa, yaklaşmakta olan çok daha büyük bir krize hazırlıklı olmamız gerekecekti.
Mesela ne gibi mi?
En muhtemel aday Dünyayı Yıkan Ejderha Ivalage’in serbest bırakılmasıydı, ancak diğer olası tehlikeli hamlelere karşı da tetikte olsak iyi ederdik.
Demek artık hiçbir kural geçerli değildi ha? Bu gerçekten de berbattı. Milim’i nasıl dizginleyeceğimi çözmeye çalışmak yeterince zorken, bir de bütün bu süreçte Velzard mı bana engel olacaktı? Veldora’dan yardım isteyebileceğimi düşünmüştüm ama Velzard ekranda göründüğü an tuhaf davranmaya başladığı ve unuttuğu bir iş olduğunu mırıldanarak odadan fırlayıp kaçtığı söylendi. Valla pes. İş ciddiye bindiğinde ona asla güvenilmiyordu.
Gerçi benim de ondan pek bir farkım yoktu ya. Tüyme imkânım olsa ben de arkama bakmadan kaçardım. Ama bu, abartısız bir şekilde, insanlığın sonu anlamına gelirdi. Ki bunu hiç istemiyordum. Yani, bir tek ben hayatta kaldıktan sonra ne anlamı vardı ki? Böyle bir kaderi kabullenmektense elimdeki her şeyle savaşmayı yeğlerdim.
Artık sızlanmak yoktu. Kafamdaki şalteri kaldırıp ne yapacağımızı ciddi ciddi düşünmeye başladım.

Kabinemin geri kalanı gelmeden önce halletmek istediğim bir işim daha vardı. Çağırmam gereken, oldukça güçlü bir yardımcı vardı.
(… Yani, şey, en kısa sürede buraya gelebilir misin?)
(Anlaşıldı, Lord Rimuru! Lord Guy bu konuda pek istekli görünmüyordu ama müsaade edin de ben, Rain, o eşsiz ikna yeteneklerimi üzerinde sergileyeyim!)
Evet, Guy’ı çağırmaya çalışmıştım.
Dürüst olmak gerekirse, ne kadar çabalarsam çabalayayım tek başıma hem Velzard hem de Milim ile aynı anda yüzleşmemin imkanı yoktu. Sadece yürekli, cesur olarak ya da “daha çok isteyerek” bir savaşı kazanamazdınız. Kazanamayacağım bir savaşa girmeye hiç niyetim yoktu; eğer balıklama dalmaktan başka çarem yoksa da şansımı azıcık bile olsa artırmak için elimden gelen her şeyi yapmak istiyordum.
Bu yüzden Guy’a bir Düşünce İletişimi yolladım ama beni reddetti. Belki de Velzard ve Milim’in dövüştüğünü sezip topukları yağlamıştı? Yok canım, hiç sanmam. Guy, Veldora’nın aksine sorumluluklarının bilincindeydi. Büyük ihtimalle bizi bekleyen daha da kötü bir tehdit olduğunu düşünüyordu. Ciel da aynı sonuca varmıştı ki bu da depresyona girmeme yetti de arttı bile.
Dağ gibi sorunla uğraşıyorduk. Guy’ı ikna etsem bile Velzard’ı ona hallettirebilirdim ama Milim ile kaçınılmaz olarak kendim ilgilenmek zorunda kalacaktım. O sonuca doğru sürüklendiğimi görebiliyordum ama o noktadan sonrası için hiçbir planımın olmaması büyük bir endişe kaynağıydı.
Sıradan bir düello olsaydı bir şekilde hallederdim. Ama mevcut durumda, gezegeni geçtim, etrafımızdaki bölgeye ciddi bir zarar vermeden Milim’i karşıma almak çok zor olacaktı. Muhtemelen ölmemek için bile ecel terleri dökecektim. Veldora yanımda olduğu sürece kendimi diriltebilirdim ama ben saf dışı kalırsam Guy’ın üzerindeki yük o kadar artacaktı ve en nihayetinde yine darmadağın olacaktık. Guy ne kadar güçlü olursa olsun, o ikisiyle aynı anda yüzleşmenin en başından beri başarısızlığa mahkûm bir fikir olduğunu düşünüyordum. Daha da kötüsü, işleri tam doğru şekilde yönetemezsek süreç içerisinde gezegeni yok etme noktasına gelebilirdik.
Neresinden bakarsanız bakın, felaket bir durumdu. Şimdi bir de başımıza bu Feldway ve Ivalage muhabbeti çıkmıştı… Michael’ı yendim yenmesine ama hemen ardından yeni zorluklar birbiri ardına patlak verdi. Ne zaman alınacak önlemleri düşünmeye çalışsam, zihnim olabilecek en felaket senaryoları üretip duruyordu.
Ben kara kara düşünürken Rain sonunda bana cevap verdi.
(Tamamdır Lord Rimuru, bu iş oldu! Lord Guy teklifimi kabul etmeye dünden razıydı—)
(Rimuru, ne hakla benim Rain’imi ayak işlerin için kullanıyorsun?)
Oof!
Tabii ki de Rain ile olan Düşünce İletişimi’mi kesen Guy’dı. Sanırım Rain ile neden bu kadar iyi anlaştığımızı kavrayamamıştı ama bunun da geçerli bir sebebi vardı elbette. Son zamanlarda Rain’in bir sanatçı olarak yeteneğini fark etmiş ve ona kişisel bazı işler sipariş etmeye başlamıştım. İsteklerime oldukça açık olduğunu kanıtlamış, bir bakıma benim kişisel ressamım haline gelmişti. Daha doğru bir ifadeyle, yeteneklerini geliştirmesine yardımcı olan hamisiydim.
Peki böyle bir ilişkiyi nasıl kurmuştuk? Şöyle ki, Leon’un şatosundaki o toplantıdan sonra, Diablo’dan el koyduğum tablolara bir göz atmıştım… ve açıkçası Rain’in eserleri gerçekten çok hoşuma gitmişti. Aslında harikaydılar, neredeyse birer fotoğraf gibiydiler. Üstelik model de kullanmıyordu; sadece hayal gücünün kanatlarını açarak tüm bu duyguyu tuvale yansıtabiliyordu. Hatta nü tablolar bile vardı! (Tamamen sanatsal anlamda elbette.) Sonuçta, tıpkı benim arzularımın bir sınırı olmadığı gibi, güzellik arayışının da sınırı yoktu. Gizli bir amacım falan yoktu yani. Sadece kendince “güzelliğin” peşinden koşan biri olarak, ona yaklaşmamı sağlayan entelektüel bir meraktı benimkisi.
“Rain,” demiştim, “model olmadan nü tablo yapabilir misin?” Rain ise bu masum sorumu duyduğunda şöyle yanıt vermişti: “Bunun bir bedeli olur.” Evet ya da hayır değil, “Bunun bir bedeli olur.” Ben de sessizce ona bir kese altın sikke uzattım. Kılını bile kıpırdatmadan keseyi kaşla göz arasında cebine indirdi. Ardından, her zamanki gibi sakin ve umursamaz bir edayla şöyle dedi: “Bir iblise altın vermek saçmalık… ama size saygı duyuyorum, Lord Rimuru.”
O an, bunun üst düzey bir zihin savaşının başlangıcı olacağını düşünmüştüm. Bu yüzden imalı bir şekilde, “Peki, ne istiyorsun?” diye sordum.
Ortada üst düzey bir şey falan yoktu, ayrıca hiç de imalı davranmadın. Olabildiğince direktin.
Seyirci koltuğundan gelen bu laf atmayı bir kenara bırakırsak, Rain’in tepkisi şöyle oldu: O masum gözleriyle doğrudan bana baktı ve “Şu ‘mağaza puanı’ dediğiniz şeylere ilgim var,” dedi.
Ondan sonrası… yani, onu kendi tarafıma çekmenin oldukça kolay olduğunu söylemekle yetineyim.
Böylece bir sürü şeyi enine boyuna konuştuğumuz özel bir görüşmenin ardından, Rain’in hamisi olmayı ve onun sanatsal çalışmalarını desteklemeyi kabul ettim. Eğer Ciel o zamanlar zihnimdeki o görüntüleri koruma nezaketini gösterseydi bu kadar hevesli olmazdım… ama Ciel en kritik anlarda benimle iş birliği yapmayı reddettiği için ben de Rain’in tablolarını kapsayan yeni bir yol buldum.
Çık.
Hm? Birinin bana ‘cık’ yaptığını duyar gibi oldum… ama kesin bana öyle gelmiştir. Yorgunluktan falan kaynaklanan işitsel halüsinasyonlar herhalde. Yani, uygunsuz bir şey yapmadım sonuçta, o yüzden…
【Taleplerinizin çoğunun neden nü temalı olduğunu anlayamıyorum.】
Yapma ama Ciel! Bu dünyada senin anlayamadığın hiçbir şey yok sanıyordum! Kesin senin hayal gücünün ürünüdür! Ve bu konu burada kapanmıştır!!
İşte bu yüzden Rain ile eskisine göre daha yakındık ve dışarıdan bir iş birlikçisi olarak ona istediğimi yaptırabiliyordum. Bundan habersiz olan Guy’ın şüphelenmesi belki doğaldı ama her şeyi ona sürekli açıklamak gibi bir zorunluluğum da yoktu. Bu yüzden ben de ona karşı geri adım atmadım.
(Şimdi bunun sırası değil! Acil bir durum var, o yüzden hemen kıçını buraya getir!)
Ve ardından Düşünce İletişimi’ni kapattım.
Hinata’yı model alarak Rain’e sipariş ettiğim tablo henüz tamamlanmamıştı ve onu göremeden dünyanın havaya uçmasına imkânı yok izin veremezdim. Bu krizi atlatmak için elimden gelen her şeyi yapacağıma bir kez daha ant içtim.

Benimaru’ya emri vermemden sonraki beş dakika içinde herkes toplanmıştı. Benimaru baştan aşağı bir başkomutana yakışır biçimde orada duruyordu; Diablo ise az önceki yorgunluğundan eser kalmamış halde her zamanki gibi sakindi. Tehlike yüzünden gözlem görevinden henüz yeni çağrılan Gobta, oturduğu yerde tir tir titriyordu. Bu toplantıya katılmayıp dinlenebilirdi ama sanırım sandığımdan daha fazla sorumluluk bilincine sahipti.
Bu arada Ranga gölgeme çekilmişti. Belki kurnazca bir hareketti ama ben bunu oldukça sevimli buluyordum. Bunca şey yaşadıktan sonra iyice dinlendiğinden emin olmak istiyordum. Sonuçta Geld, yaraları yüzünden acil tedavi altındaydı. Hayati tehlikeyi atlatmıştı ama basit iksirlerin çare olamayacağı kadar tükenmişti; bu yüzden nadiren kullandığımız rehabilitasyon tesisimize kaldırılmıştı.
Geld’e eşlik eden Gabil de Shuna’nın kararıyla hastaneye yatırılmıştı. O da göründüğünden çok daha bitkindi; dışarıdan bakınca sapasağlam ama içeriden neredeyse ölmek üzereydi. İksirlere fazla bel bağlamanın beklenmedik tuzağı da buydu işte; sırf dışarıdan yaralı görünmedikleri için insanlar tamamen sağlıklıymış gibi algılanabiliyordu. Oysa canavarlar için büyü zerrecikleri (magicules) miktarı, onların yaşam enerjisine denkti. Onu tüketirseniz bu kolayca canınıza mal olabilirdi. Millet isim bahşederken bu durumla birkaç kez karşılaşmış biri olarak benim için de hiç şaka götürür yanı yoktu. Gabil bu toplantıya katılmak için can atıyordu ama onu dinlenmeye devam etmesi için zorladım.
Aramızda ağır yaralı bir üye daha vardı. O da Leon’du. Diablo onu tıbbi tesisimize götürmüştü ve söylenene göre hayatta kalması bekleniyordu. Shuna yakın zamanda uyanması gerektiğini söyledi; eski bir Kahraman ve mevcut bir iblis kralı olduğu düşünülürse, muazzam bir hızla iyileşiyor gibiydi. Vaktinde ayakta olsaydı toplantıya katılmasını isterdim ama onu zorlayamazdım. Yine de iyileşmesini bekleyecek vakit olmadığından, ne yazık ki bu toplantıda bulunamayacaktı.
Bunların dışında labirentten Kumara, Zegion ve Apito aramızdaydı. Adalmann ve ekibi Shion ile birlikte Lubelius’u savunuyordu, ihtiyar Gadora da onlara katılmıştı. Ejderha Lordları böyle şeyler için bize katılmazdı, yani labirent ekibi tam kadro bu kadardı.
Bu arada Hakuro hâlâ eğitim alanındaydı; Chloe ve diğer çocukların korumalığını yapıyordu. Saare ve Grigori de onunla birlikteydi; ilki diğerlerinden bir adım önde gibi görünüyordu ama Grigori çocuklarla bayağı iyi rekabet ediyordu. Hakuro’yu çağırmak istemedim; çocukları endişelendirmenin âlemi yoktu. Chloe beni kurtarmaya gelmek için numaradan hastalanmış gibi yapmıştı ama bu sefer gerçekten dinlenmeye ihtiyacı vardı. Kenya ve diğerlerinin endişelenmeye başlamasını istemeyişimin bir başka sebebi de buydu.
Her halükarda, labirentin güvenli bir katındaydılar, içeri sızabilecek her türlü düşmandan uzaktaydılar… ama yine de işi şansa bırakmak istemiyordum. Bu yüzden bu toplantı biter bitmez Kumara çocukların yanına dönmek üzere doğrudan oraya gidecekti.
Bunun bir başka sebebi daha vardı. Momiji ve Alvis labirente sığınmışlardı, Kaede de onlara eşlik ediyordu. Kaede hamilelik ve doğum konusunda deneyimliydi, yani bundan daha yetkin birini bulamazdım. Benimaru’nun komutanlık görevlerine odaklanabilmesini sağlamak için bu yolu izlemiştim. Kaede de ısrarla yardımımızı istemişti, bu yüzden Benimaru’nun ailesi ve onların güvenliği uğruna Hakuro’nun onları korumaya odaklanmasını sağlayacaktık.
Toplantıdaki herkes bundan ibaretti ama eldeki kişi sayısının azlığı beni biraz huzursuz ediyordu. Yetkililerimiz ve komutanlarımız dört bir yana dağılmıştı, dahası Carrera’nın güvende olup olmadığını bile bilmiyorduk… bu yüzden belki de her zamankinden daha fazla “kriz modunda” hissetmem gayet doğaldı. Yine de tıpkı Benimaru’nun yapacağı gibi bu korkuları içime gömmek ve ağırbaşlı davranmak bana düşüyordu.
Bir şey çıkması durumunda derhal bizimle iletişime geçilebilsin diye toplantımızı Kontrol Merkezi’ne bitişik bir konferans salonunda başlatmaya karar verdik. Zaten dürüst olmak gerekirse şu an ağırdan alan bir tartışmanın sırası değildi, bu yüzden bunun bir konferanstan ziyade bir bilgilendirme olacağını düşünüyordum. Pek istediğim gibi değildi ama biz konuşurken bile dışarıda çetin bir savaş sürüyordu ve yer düzenli aralıklarla sarsılıyordu. Englesia Krallığı bile bu sarsıntıları hissediyor olabilirdi. Böyle devam ederse hasar sadece kıta çapında değil, gezegen çapında da olacaktı. Bunun durdurulması gerekiyordu, bu yüzden biraz despotça davranırsam kimsenin kusura bakmayacağını umuyordum.
Vardığım sonuç, Guy ile benim oraya gidip bir şeyler yapmamızdan ibaretti—plan bile denemeyecek kadar gelişigüzel, sorumsuz ve düşüncesizce bir “plan”. Ancak güvenilir ortağım Ciel bile bundan daha parlak bir şey bulamamıştı, bu yüzden balıklama dalmaktan başka çarem yoktu.
“Geldiğiniz için teşekkürler herkese,” diyerek söze başladım ve doğrudan konuya girdim. “Milim konusuna gelirsek, onun yanına ben gideceğim.”
Salonda bir gerilim dalgası yayıldı. Nedenini anlayabiliyordum. Askerî bir liderin bizzat savaşa gitmesi genellikle kötü bir fikirden de öteydi. Belki de geldiğim dünyaya kıyasla bu gezegende bunu biraz daha sık yapıyorduk ama öncesinde hiçbir tartışma yapmadan doğrudan buna girişmek nadir görülen bir şeydi, bu yüzden bazılarının bu konuda kafasında soru işaretleri olacağına emindim.
“Kuh-huh-huh-huh-huh… O halde Lord Rimuru, ben de size katılıyorum.”
Diablo bu cevabı vermekte gecikmedi. Ancak:
“Yok, güçlü olduğunu biliyorum falan ama Milim’le dövüşürken ağırdan alamazsın, tamam mı?” diye yanıtladım. “Sana daha çok uyacak bir düşmanın ortaya çıkma ihtimali yüksek, bu yüzden marifetlerini benim için o herifin üzerinde sergile, olur mu?”
Kararım kesindi ve kimin ne söylediği umurumda değildi. Konu Milim ve Velzard’a karşı durmaksa, yanımızda büyük bir ordu getirmek ceset sayısını artırmaktan başka bir işe yaramazdı.
O seviyedeki bir düşmana karşı, bizim açımızdan savaş gücü sayılabilecek başka kimse yoktu.
Ciel da benimle aynı fikirdeydi. Benimaru, Zegion, Diablo—Ciel hepsinin yararsız olacağı konusunda bana güvence veriyordu. Eğer şanslarını denemeye kalkışırlarsa, ölmeleri işten bile değildi. Görev Milim’i durdurmak değil de onu öldürmek olsaydı durum başka olurdu ama karşı karşıya olduğumuz şey bu değildi. Bu işi çözmek tamamen bana kalmıştı.
Katılma inceliğini gösteren Guy’a döndüm.
“Kusura bakma ama Guy, benimle gelmeni istiyorum.”
“… Ha?”
Bana dik dik baktı ama geri adım atmaya niyetim yoktu. Dünyanın en güçlü iki varlığı arasındaki bir kavgayı durdurmaya çalışmaktansa şansımı Guy’ı ikna etmekte denemeyi tercih ederdim.
“Eee, sen Octagram’ın liderisin, değil misin?” diye sordum. “Ben o gruptaki çömezim ve şu an bu işte yardım edecek tecrübeli birine gerçekten ihtiyacım var…”
Amacım, Guy’ı yeterince kışkırtıp bu plana dahil olmasını sağlamaktı. Bu bir dereceye kadar şansımızı artıracaktı, bu yüzden beni affedeceğini umuyordum. Ama Guy yüzünde asık bir ifadeyle sözümü kesti:
“Önce beni buraya çağırıyorsun, şimdi de sana yardım etmemi mi istiyorsun? Bayağı yürek yemişsin, biliyorsun değil mi?”
“Sakin ol ya, tek başıma gidecek kadar cesur olmadığım için birazcık yardım istiyorum sadece, tamam mı? Dalga geçmiyorum, yemin ederim. Ciddiyim.”
Ne kadar ciddi olduğumu anlamasını umarak başımı eğdim. Bunu gören Guy’ın tavrı biraz değişti.
“Anlamıyor musun?” diye sordu bana, sesi daha ciddi bir tona bürünerek. “Milim için endişelendiğini falan biliyorum ama…”
Hm. Yani Guy da Ciel ile aynı sonuca varmıştı anlaşılan. Milim ile Velzard arasında arabuluculuk yapmaktan ziyade, asıl endişesi bundan sonrasında ne olacağıydı. Bunu düşündükçe moralim daha da bozuluyordu ama yine de önce elimizden ne geliyorsa onun üstesinden gelmemiz gerektiğine yürekten inanıyordum.
“Ivalage’ın serbest kalma ihtimalinden mi bahsediyorsun? Ben de bunun için endişeleniyorum, evet, ama daha o bile gerçekleşmeden dünya yok olursa zaten her şey biter.”
Gözdağı vermesinden etkilenmeyerek ona kararlılığımı göstermeye çalıştım.
“… Bunu fark ettin demek?”
Guy bu gerçekten pek hoşlanmış gibi görünmüyordu, sessizce bir yere oturdu. Sanırım vereceğim tepkiyi bekliyordu—ki bu benim için iyiydi.
“Aslında Velzard’ın buradaki amacının ne olduğunu bilmiyorum,” dedim. “Gerçekten Milim’i kızdırmak veya onu böyle çileden çıkarmak istediğini hayal edemiyorum.”
Onu öfkelendirmek başka bir amaca ulaşmak için bir araçtı. Ama Velzard onun ne yapmasını istiyordu ki? Bunu bilseydik belki yapabileceğimiz bir şeyler olurdu… ama oturup bunun üzerine kafa yoracak vaktimiz yoktu. Carrera’yı ve diğer herkesi kurtarmak istiyorsak tüm bunları sonraya bırakmamız gerekiyordu.
Ben bunları düşünürken Guy, “Büyük ihtimalle,” dedi, “Velzard ne kadar ciddi olduğumu görmek istiyor.”
“Ha?”
“Amacı bunca zamandır hiç değişmedi. Benimle gerçekten dövüşüp benden daha üstün olduğunu kanıtlamak istiyor.”
“Şey…?”
Durup dururken bunun nereden çıktığını merak ederek Guy’a baktım. Son derece ciddi görünüyordu. Sanırım gerçekten ciddiydi.
“Bu yüzden onunla yüzleşmek istemedim ya zaten,” diye isteksizce ekledi Guy.
Vay be. Şimdi bu kulağa dünyayı yok edebilecek türden bir sevgili kavgası gibi gelmeye başlamıştı. İçimi bulandırdı ama konuyu öylece gürültüye getiremezdim.
“Eh, bu doğru olsun ya da olmasın, dövüşmeye devam ederlerse gezegeni paramparça edecekler. Ne yapıp edip onları durdurmamız lazım, değil mi?”
“Yine de bizi oraya çekmeye çalışıyorlar, değil mi? Onunla kapışmazsak Feldway’in planı suya düşecek. Yapılacak en iyi hamle bu değil mi?”
Guy’ın açıkladığı üzere, bu gezegen Veldanava’nın gücüyle yaratılmıştı ve bu yüzden öyle felaket bir şekilde parçalanacak falan değildi. Ancak Milim’in gücü hâlâ yükseliyordu ve kendi haline bırakılırsa tüm gezegeni kirletici büyü zerreciklerinden (magicules) oluşan kalın bir katmanla kaplayacaktı.
Yani, günün sonunda ortada hâlâ bir gezegen kalacaksa ne ala. Hem düşününce mantıklıydı da. Sonuçta Carrera’nın büyüsü bile bir gezegenin yüzeyinde gerçekten kullanmanız gereken türden bir şey değildi. Sırf böylesine ölümcül bir güce dayanabilecek bir dünyada olduğumuz için paçayı ucuz kurtarmıştık. Aksi takdirde, en iyi ihtimalle, onun saldırılarından biri çoktan gezegenin eksenini kaydırmış olurdu.
Guy’ın ne demek istediğini anlamaya başlıyordum. Bu noktada savaşa dahil olursak tam da Feldway’in istediği şey olabilirdi—ve en kötü ihtimalle başımıza bir de Ivalage belası açılmış olurdu. Bu riskten kaçınmak istiyorsak Guy’ın mantığı kesinlikle yanlış değildi.
Ama…
Neredeyse hak verircesine başımı sallamak üzereydim ama o seçenek çoktan rafa kalkmıştı.
“Şey, üzgünüm ama Carrera ve bir sürü müttefiki buzların altında donmuş durumda ve ben onları öylece orada bırakmayacağım,” dedim.
Hayır, sadece Carrera değildi. Frey, Carrion ve orada aşağıda savaşan diğer herkes vardı. Onları kurtarmadığımız sürece asla huzurlu ve mutlu bir dünyaya sahip olamazdık. Bu konuda kararlıydım; aksi yönde beni ikna etmenin yolu yoktu.
“Cık… İyi, tamam. Madem öyle davranacaksın, ben de ayak uyduracağım.”
Guy, sanki artık kontrol tamamen elinden çıkmış gibi sinirle ayağa kalktı.

“Bunu anladığını sanıyorum ama orada ciddiyetle tam gücümüzü koyarsak, büyü zerrecikleri (magicules) kirliliği daha geniş bir alana yayılır. O yüzden ayağınızı denk alın, tamam mı?” dedi Guy.
Aynı şeyi ben de senin için söyleyebilirim hani.
“Bunu zaten bir kez yaptın, değil mi? Daha dikkatli ol,” diye uyardım.
“Evet! Bu sefer size yardım edemem, o yüzden kaba saba hareketler yok, tamam mı? Söylüyorum bak, sadece siz olunca acayip endişeleniyorum…”
Ramiris bana söylenip ders vermeye devam etti, bu da canımı sıktı—ama açıkçası kendimi pek de savunamazdım. Güvenlik filesi olmadan balıklama dalış yapıyorduk, neredeyse komik denecek düzeydeydi ama başka çarem yoktu. Güçlü durmam gerekiyordu, hem zaten daha önce defalarca böyle durumlar atlatmışlığım vardı.
“Tamamdır, yani Milim’i durdurmaya sadece ben ve Guy gideceğiz,” dedim. “Geri kalan herkesin üssümüzü koruması ve diğer ülkelerden gelen yardım taleplerine yanıt vermesi gerekiyor.”
Bu konuyu tartışmaya açık bırakmıyordum, bazılarının hoşuna gitmediğine emindim ama Ciel ile istişare ettikten sonra bulabildiğim en iyi çözüm buydu.
“Sizinle gelmeyi gerçekten çok isterdim, Rimuru Efendimiz—”
“Hayır.”
Diablo’nun teklifini daha lafını bitiremeden kestirip attım. Evet, bu dövüşte yerimizi gayet iyi doldurabileceğini düşünüyordum. Yine de öngörülemeyen bir durum ihtimaline karşı geride kalmasını istediğim için onu reddettim.
“Feldway’in amacının sadece Ivalage’i diriltmekten ibaret olmadığını düşünüyorum,” dedim. “Daggrull’un Luminus’a yapacağı yaklaşan saldırının bir şaşırtmaca, savaş gücümüzü bölme girişimi olma ihtimali yüksek. Bir yerde çakılı kalırsam müdahale etmek için güvenebileceğim tek kişiler sen, Benimaru ve Zegion’sunuz, bu yüzden…”
Diablo’ya güvenebilirdim, kalmasını istememin sebebi de buydu. Sonuçta tek düşmanımız Feldway değildi; Böcek Lordu Zeranus hâlâ turp gibiydi. Üstelik zindanımız sağlam kaldığı sürece asla “yenilmezdik”—en azından normal yollardan. Üçünün de benim için zindanın içinde kalması gerekiyordu, aksi takdirde içim daha da huzursuz olurdu.
Benimaru başkomutanımızdı, hayati bir roldü. Zegion’a ise zindanın muhafızı olarak hizmet etmesi konusunda güveniyordum. Birinin komutası, diğerinin gücü ve zindanın ortamı sayesinde Zeranus’a karşı bile dayanabileceğimizden emindim. Buna bir de Diablo’nun karşılaştığı her şeyin üstesinden gelmedeki tekinsiz yeteneğini ekleyince, zindana topyekün bir saldırı düzenlense bile başa çıkabileceğimize inanıyordum—ya da inanmak istiyordum.
Böylece biraz tatlı sert zorlamayla sonunda üçünü de ikna ettim. Onları ve Veldora’yı.
“Ben mi?” dedi.
“Aynen öyle, Gizli Silah Bey. Sen bizim en, en son çaremiz olacaksın.”
Henüz göreve çağrılmadığı için biraz bozulmuş gibi görünüyordu ama tatmin olmuş bir şekilde başını salladı. Defalarca söylediğim gibi, Veldora güvende olduğu sürece istediğim an hayata geri dönebilirdim. Bunu gerçekten test etmek istemiyordum ama bu bir nevi sigortaydı ve içimi fazlasıyla rahatlatıyordu.
Başka itiraz gelebilecek tüm kapıları kapattığıma göre, derhal yola çıkmamız gerektiğine karar verdim. Zaman kaybettikçe kararlarımız da gecikecekti, bu yüzden Veldora’yı olası her senaryoya karşı nihai kozumuz yapmaya karar verdim.
“Sana güveniyorum, tamam mı Veldora?” dedim. “Gerçekten söylüyorum!”
“Elbette, emin ellerdesin,” diye karşılık verdi.
Bana başını salladığını görmek tam da ihtiyacım olan özgüven aşısı oldu.
“Rimuru,” dedi Ramiris uçarak yanıma gelip, “lütfen Milim’e yardım et!”
“Halletmiş bil!”
Bir tebessümle, endişeli Ramiris’e Milim’in aklını başına getireceğime dair söz verdim. İblis krallarının en güçlüsünde yarım yamalak önlemlerin sökmeyeceğini biliyordum, bu yüzden sesimin ona ulaşmasını ummaktan başka çarem yoktu. En azından öfkesini yeterince dizginleyebilirsem, sağduyusunun kendiliğinden geri geleceğinden emindim.
Yine de şansın bizden yana olmasına ihtiyacımız olduğunu biliyordum. İlki, Guy’ın benim için Velzard’ı zapt edebileceği varsayımıyla hareket ediyordum. Üstelik bu gezegene vereceğimiz etkiyi en aza indirmeye çalışarak, uzun ve çetin bir savaşa hazırlanmamız gerekiyordu.
Kendi standartlarıma göre bile bu, eşi benzeri görülmemiş yeni bir pervasızlık seviyesiydi. Milim’le bu çıldırmış hâlindeyken yüzleşmek zaten en başından intihardan farksızdı… Diablo’ya hiç şansı olmadığını söylemiştim ama kendi şansımı da pek parlak görmüyordum açıkçası. Ama başka çarem yoktu.
“Benimaru, Kontrol Merkezi sana emanet,” dedim.
“Kendinize dikkat edin, efendim!” diye yanıtladı.
En azından orada olduğuna sevinmiştim. Özellikle Lubelius’un şu an savaş durumunda olduğu düşünüldüğünde, diğer ülkelerden gelebilecek acil çağrılara hazır olmamız gerekiyordu. İşlerin nasıl sonuçlanacağı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Dakikası dakikasına her şey değişiyordu ve geriye kalan kuvvetlerimizi elimizden gelen en iyi şekilde konuşlandırarak zamana ayak uydurmamız gerekiyordu. Böylesine çetrefilli bir lojistik işin üstesinden gelmesini isteyebileceğim tek kişi Benimaru’ydu. Ona başımla onay verdim.
Pekala, o halde…
Dayan, Milim! Daha fazla yıkıma yol açacak kadar tozu dumana katma sakın!
Çok geç olmadan Milim’in gözlerini tekrar açma vakti gelmişti. Guy ve ben, arkamızda herkesin endişeli bakışlarını—ve neredeyse omuzlarımıza ezici gelen beklenti yükünü—bırakarak yola koyulduk.

Rimuru ve Guy ayrıldıktan sonra, toplantı odasındaki hava kasvetli bir hal aldı.
“Daha önce kendimi hiç bu kadar çaresiz hissetmiş miydim bilmiyorum,” diye mırıldandı Diablo—herkesin zihnindekilerin adeta dile gelmiş haliydi bu.
“Çok doğru söyledin,” dürüstçe yanıtladı Benimaru. “Durumu analiz etmek ve komutayı devralmak gibi büyük bir rolüm olduğu söylendi ama Rimuru Efendimizin yanında olabileceksem tüm bunlardan bir göz kırpışında vazgeçerdim.”
Rimuru’nun doğru kararı verdiğini düşündüğü için buna şiddetle karşı çıkmamıştı ama içten içe Rimuru, onun için diğer tüm müttefiklerinden çok daha değerliydi.
Bu sefer işler farklıydı işte. Rimuru hiç de her zamanki rahat tavrında değildi. Hatta bayağı gergindi. Herkesin endişelenmesini önlemek için bunu saklamaya çalışıyordu ama Benimaru onu çok uzun zamandır tanıyordu. Bir bakışta anlayabiliyordu—bu kez üstünlük kesinlikle onlarda değildi.
“Galiba hepimiz hâlâ bir bakıma Rimuru Efendimizin sırtından geçiniyorduk, değil mi?” dedi Benimaru. “Niyetim asla bu değildi ama…”
“Evet,” diye katıldı Diablo. “Eğer Rimuru Efendimizin arzusu buysa buna itaat edeceğim… ama kendisinin bile bu savaşta yüzde yüzünü vermekten başka çaresi olduğunu düşündüğünden emin değilim. Bu gerçekten çok can sıkıcı.”
“Sadece bu da değil,” diye ekledi Benimaru. “Feldway, Jahil ve iblis kralı Daggrull derken göz kulak olmamız gereken o kadar çok düşman var ki, hepsiyle başa çıkacak yeterli askeri gücümüz olduğunu söyleyemem. İşte bu yüzden senin yerine bize yardım etmeni istedi, Diablo.”
Tamı tamına noktayı koymuştu. Rimuru ile ne kadar zamandır birlikte çalıştıkları düşünülürse bu son derece doğaldı. Benimaru’nun moralinin bu kadar bozuk olmasının sebebi de buydu.
“Pekala, kendi halimize acımanın alemi yok,” diye son noktayı koydu Zegion. “Başımızı öne eğip bize verilen görevleri yerine getirmeliyiz.”
O da zindanın ne kadar önemli olduğunu çok iyi anlıyordu. Emrindekileri, gereksiz endişelerin verilen görevlere engel olmasına izin vermemeleri konusunda uyardı. Zindan ekibi, hangi düşmanın ne zaman gelebileceğine tam anlamıyla hazırlanmak üzere kendi bölgelerine dönecekti.
Benimaru, Zegion’a hafifçe kıkırdadı. “Heh… Haklısın. Herkes kendini toplasın ve görevine hazırlansın!”
Bu son cesaret verici sözlerle birlikte herkes, Rimuru’nun kendilerine bahşettiği sorumlulukları yerine getirme umuduyla işinin başına döndü.
Ramiris ve ekibi telaşla oradan oraya uçuşuyordu. Yapacak çok işleri vardı ve meşgul olmak endişeyi savuşturmanın bir yoluydu.
Zamanla Kontrol Merkezi her zamanki havasına büründü… fakat bu hassas normallik hissi, Soei’nin dönmesiyle hızla yok oldu.
“Döndün mü Soei?” diye sordu Benimaru.
“Evet. Rimuru Efendimiz nerede?”
“Şu an dışarıda. Ciddi bir durum ortaya çıktı ve onunla ilgilenmeye gitti.”
“Ah. Yine mi ona bel bağlamak zorundayız yani…?”
Benimaru bu hisse katıldığını daha fazla belli edemezdi. “Peki,” diye sordu, “ne oluyor? Acele ediyor gibisin.”
Soei kendini toparladı ve raporuna başladı.
“Rimuru Efendimizin emirleri doğrultusunda Daggrull’un kuvvetlerinin hareketlerini araştırıyordum ama…”
Çalışmalarının meyvelerini sermeye başladı.
Damargania’nın Kutsal Boşluğu’nda, çölün altına gömülü, acil durum sığınağı olarak hizmet veren bir yeraltı şehri vardı. Bir zamanlar müreffeh olan başkent yıkıldığında, devler yüzeyi terk etmiş ve bir gölün etrafında büyük bir yeraltı mağarası geliştirerek on binlerce insanı barındırabilecek bir yaşam alanı oluşturmuşlardı. Devlerin arasındaki kadınlar ve çocuklar görünüşe göre hâlâ oradaydı ve normal yaşamlarına devam ediyorlardı.
Buna tanık olan Soei, yeraltında yaşayanların Daggrull’un geçirdiği değişimlerden etkilenmediği sonucuna vardı. Rahatlayarak, en başta Daggrull’un müttefiklerine neden ihanet ettiğini araştırmaya başladı.
İlk durağı kraliyet sarayıydı. Onu koruyan sadece birkaç asker vardı ama devlet yönetimi içeride hâlâ çalışıyordu. Hiçbiri Daggrull’un davranışlarından haberdar değildi; hatta Soei’yi müttefik bir ulusun elçisi olarak karşıladılar. Onların anlattıklarını dinledikten sonra Soei, bu krizin olası sebebini tespit edebildi. Bunu destekleyecek somut bir kanıtı yoktu ama bunu çürütecek başka bir istihbarat da olmadığından, Soei eve dönüp üstlerine rapor vermeyi uygun gördü.
“… Anladım. Yani Daggrull’un iki kardeşi vardı, biri sürgün edilmişti ve bir zamanlar karayı yağmalayan kötücül bir yıkım tanrısı olarak korku salıyordu, öyle mi?” dedi Benimaru.
“Kesinlikle,” diye yanıtladı Soei. “Efendi Veldanava onu yendikten sonra düşüncelerini değiştirmiş ve şimdiki kraliçe Kisara ile tanıştıktan sonra görünüşe göre bugüne kadar bildiğimiz o daha sakin kişiliğe bürünmüş.”
“Görüyorum ki eski efsaneler sadece birer efsane deyip kestirip atılmamalı. Bu efsane en azından bir hakikat kırıntısına dayanıyor.”
“Evet, ben de öyle düşünüyorum. Ve eğer öyleyse…”
“… Endişelenmemiz gereken şey o kötü tanrının geri dönüşü.”
Benimaru ve Soei birbirlerini onaylayarak başlarını salladılar. Dinleyen diğer herkes, yüzlerinde ciddi ifadelerle onları izledi.
“Hmm… Durum bu olabilir, evet. Daggrull bir nevi doğal bir gücün enkarnasyonu sayılır, üstelik çok uzun zaman önce Veldanava ile de dövüşmüştü.”
Ramiris’ten gelen bu beklenmedik katkı, bu mantık yürütmeye daha da inandırıcılık kazandırdı.
“Bu arada, bu kötü tanrı ne kadar güçlüydü?” Benimaru ona sordu.
“Bayağı güçlüydü. Benim kadar olmasa da en azından o zamanki ustamdan daha güçlüydü.”
“Mmm?” dedi Veldora.
“Ah, ama artık katbekat daha güçlüsün Usta!”
Veldora birinin kendisinden daha güçlü olduğuna dair laflardan hiç hoşlanmazdı, bu yüzden Ramiris lafını çabucak düzeltti. Buna gerçekten inanıp inanmadığı belirsizdi ama her halükarda Daggrull, kötü tanrı olduğu zamanlarda en azından güç bakımından açıkça bir Gerçek Ejderha ile boy ölçüşebiliyordu.

Kötü haberlerin peşini hep daha da kötü haberler izler gibiydi. İkinci kötü haber dalgası, Kontrol Merkezi’ne dalan Mjöllmile’den geldi.
“Hepinize söylemem gereken önemli bir şey var! Big Mama—şey, yani İmparatoriçe Elmesia—az önce acil bir mesaj göndererek Thalion’un şu an savaş durumunda olduğunu bildirdi!”
“Ne?!”
Benimaru daha fazla detay istedi.
Mjöllmile, cep telefonundan bir arama aldığını söyledi. Thalion ile Batı Ülkeleri arasında birkaç iletişim aracı mevcuttu, ancak Elmesia bu sefer en iyi seçeneğinin bu doğrudan hat olduğuna karar vermiş olmalıydı. Mjöllmile, imparatoriçenin kendisini bizzat aramasından durumun aciliyetini sezmiş, onunla konuşurken bir yandan da buraya koşmuştu.
Hâlâ nefes nefese olsa da temel özeti verecek kadar soluğu kalmıştı. Thalion, ana askeri kuvvetlerine liderlik ederek bir saldırı başlatan Zarario ve Jahil’in saldırısı altındaydı.
“Yani bir şaşırtmaca değil, topyekün bir saldırı mı?” Benimaru, Mjöllmile’e sordu.
“Kesinlikle öyle!”
“Thalion’un yanında Leydi Sylvia var, biliyorum ama işleri yine de zor olabilir…”
Benimaru inledi. Sylvia savaşabiliyordu, evet, hatta Benimaru ile karşı karşıya gelse izlemesi oldukça heyecan verici bir düello olurdu. Fakat Jahil ona hayatının en zorlu savaşını yaşatmıştı. Her savaş eşleşmesinde belli bir uyum ve şartlar söz konusuydu, ancak hem Jahil hem de güçlü Zarario oradayken Sylvia tek başına pek bir şey yapamazdı.
“Argos izleme büyüsü başarıyla aktarıldı. Bölgeden gelen yayın ekrana yansıtılıyor!”
Pratik zekalı Alpha, Thalion’dan gelen görüntüyü ana ekrana yansıttı. Ekranda, eksiksiz bir şehre ev sahipliği yapacak kadar büyük, antik çağlardan kalma devasa bir ağaç belirmişti. Bu, Thalion’un kutsal ağacı, ülkenin gurur kaynağıydı.
Gövdesinde ve dallarında, yer yer ışık parlamaları yanıp sönüyordu. Videoda maytap gibi küçücük görünüyorlardı ama ağacın büyüklüğü göz önüne alındığında, bunların şüphe götürmez şekilde büyük ölçekli patlamalar olduğu anlaşılıyordu.
“Jahil’in ateşi mi? Hiç şakası yok.”
“Ne yapıyoruz Benimaru?”
Souei’nin sorusunu duyan Benimaru, kederle kaşlarını çattı. Oraya birini göndermedikleri takdirde Thalion’un düşmesi muhtemeldi—ama gönderecek kimseleri yoktu. Yetersiz bir kuvvet konuşlandırmak pek bir işe yaramazdı; zaferi garantileyebilecek bir kuvvet göndermeleri gerekiyordu. Zindanda ise insanlar ölümden korkmak zorunda kalmadan intihar görevleri yürütüyorlardı. Zafer garanti olmasa bile orada zaman kazanmak son derece kolaydı.
Ancak zindanın dışında…
“Sanırım benim gitmem gerekecek.”
Benimaru, Diablo ve Zegion—bu üçü bile Jahil’in kuvvetlerine karşı kesin bir garanti sunmuyordu. Başka birini gönderseler, onları kendi elleriyle ölüme yollamak gibi olurdu.
“Öyleyse ben de geleyim mi?”
Diablo bu teklifi yaptı ama Benimaru onu durdurdu. Nedenini tam olarak ifade edemese de bu konuda içine kötü bir his doğmuştu.
“Hayır,” dedi. “Jahil ile bir kez dövüştüm ve o zaman onun dengi değildim ama artık kazanmamı sağlayacak bir planım var.”
Benimaru, yeteneklerini yeniden değerlendirerek zindanda sıkı bir eğitim almıştı. Hali hazırda gözle görülür bir değişim ya da büyü zerreciği (magicule) miktarında bir artış yoktu ancak yetenekleri kesinlikle gelişmişti. Bu, Jahil’e karşı kazanabileceğinin garantisi değildi—ama yine de sırf herkesin korkularını yatıştırmak adına sergileyebileceği tüm özgüveni sergiledi.
“Hmm…”
Diablo, Benimaru’nun niyetini göz önünde bulundurarak sessizleşti. Benimaru ona teşekkür edercesine başıyla onay verdi.
“Ayrıca,” diye devam etti, “eğer bu bir şaşırtmaca çıkarsa, ana kalemiz olan zindandan daha fazla kaynak çekmek tehlikeli olur. İçimdeki his senin burada kalmanın daha iyi olacağını söylüyor.”
“Pekala. Siz öyle diyorsanız Benimaru Bey, emirlerinize uyacağım.”
Rimuru komutayı Benimaru’ya bırakmıştı. Emir komuta zincirinde Diablo’nun üstündeydi ve Diablo bunu yeterince iyi anladığı için ona karşı gelmeyecekti. Yine de düşüncesini ona belirtmek istedi.
“… Zarario’nun büyük bir tehdit olduğunun farkındasınız, değil mi?” diye sordu Diablo.
Benimaru, Jahil’e karşı tetikteydi ama Diablo’nun zihninde Zarario çok daha kötüydü.
“O adam gerçek bir savaşçı,” diye ısrar etti Diablo. “Büyü zerreciği miktarı en yüksek seviyede değil ama gizil yeteneği oldukça etkileyici.”
Ancak bu tespit Benimaru’yu vazgeçirmeye yetmedi. Bir anlığına tereddüt etmesine neden olduysa da kararsızlığını bir kenara itti ve bunu Diablo’ya hiç belli etmedi.
“Ben yola çıkıyorum,” dedi Benimaru. “Son kararım bu.”
“Heh. Rimuru Bey’i taklit etmeye mi çalışıyorsunuz? Komutanlık görevini kim üstlenecek?”
“Bu görevi Thalion’dayken de yürütebilirim,” diye beyan etti Benimaru. Bunun oldukça pervasızca olduğunu biliyordu ama yine de fikrinde diretmeyi kafasına koymuştu.
“Benimaru,” dedi Veldora, “beni unuttun mu? Benim gibi bir varlık, Jahil veya Zarario gibi küçük karıncaları elinin tek bir hareketiyle ezip geçebilir, biliyorsun değil mi?”
Veldora’nın muazzam özgüveni, Benimaru’nun kararlılığını bir kez daha sarstı. Rimuru, Michael’ı yendiğine göre Feldway’in Veldora’yı hedef alması için artık daha az sebep vardı. Benimaru’nun bir komutan olarak içgüdüleri, ellerindeki bu en güçlü silahı zindanın derinliklerinde saklı tutmak yerine ondan daha iyi faydalanması gerektiğini söylüyordu. Ancak aynı zamanda içgüdüleri—ki buna vahşi bir sezgi de denebilirdi—bunun kötü bir fikir olduğunu fısıldıyordu. Bu yüzden hiçbir duygu belirtisi göstermeden bu teklifi reddetti.
“Elbette Veldora Efendi, Jahil sizin denginiz olamaz. Ancak…”
“Mmm? Aklını kurcalayan bir endişen mi var?”
Benimaru hafifçe burnundan soludu. Endişelerle dolup taşıyordu. Ayrıca ellerindeki en büyük silah olan Veldora’yı Jahil’in üzerine göndermemek için geçerli bir sebebi vardı.
“Benim endişem daha önce konuştuğumuz kötü tanrı hakkında. Daha önce duymuştum Veldora Efendi, İblis Kralı Daggrull bir zamanlar sizinle hevesle dövüşen bir antrenman partnerinizmiş. Üstelik bir de antik çağlardan beri mühürlü olan, Fenn adındaki dev küçük kardeşi var. O ikisinin güçleri neredeyse başa başmış, değil mi?”
Diablo, Benimaru’nun bakışları altında başıyla onayladı. “Dövüştüklerini görmedim fakat uzaktan edindiğim izlenim, Fenn’in daha üstün bir savaşçı olduğu yönündeydi.”
“Ah. Şey, Ultima’nın raporunda da adı geçiyordu, yani teşkil ettiği tehditten şüphe duymamak gerek. Yanı başlarında İblis Kralı Luminus olsa bile Shion, Adalmann ve tüm kuvvetlerinin birleşip onları yenip yenemeyeceğinden emin değilim.”
Hem Daggrull hem de Fenn birer Gerçek Ejderha ile kıyaslanabilirdi—bu makul bir varsayımdı. Ve Glasord’u da göz ardı edemezlerdi. Söylenenlere göre İblis Kralı Leon ile başa baş dövüşmüştü, bu yüzden onu yenmek de büyük olasılıkla zorlu bir mücadele olacaktı. Bu yetmezmiş gibi devler ordusunda bilinmeyen daha birçok yetenekli isim vardı. Böyle bir durumdayken Daggrull tam anlamıyla “kötü tanrı” moduna geçecek olursa…
Bunların hepsi sadece birer ihtimaldi ancak Benimaru içindeki huzursuzluğu bir türlü üzerinden atamıyordu.
“Lakin,” diye karşı çıktı Veldora, “Lubelius’a ulaşmalarına daha vakit var, değil mi? Thalion’a gidip oradaki işleri hızlıca halledersem…”
“Bu sadece temenniden ibaret. Rimuru Efendi’nin birliklerini anında ışınlayabileceği gizli bir yöntemi varsa, düşmanın da benzer bir şeye sahip olduğunu varsaymalıyız.”
Rimuru, sadece zaman kazanmanın bile kendilerine fazlasıyla yardımcı olacağını tavsiye etmişti. Benimaru buna katılıyordu ve gardını düşürmemesi gerektiğini kendine sürekli hatırlatıyordu.
Dahası… ensesine yapışan tuhaf bir varlık hissedebiliyordu. İçgüdülerinin sunduğu bir tehlike önsezisi. Nedenini açıklayamıyordu ama Lubelius’ta bir şeylerin dönmekte olduğunu hissedebiliyordu.
“Dediğim gibi Veldora Efendi, işler gerçekten sarpa sararsa hazır olmanıza ihtiyacımız var.”
Rimuru, Veldora’ya gizli silahı demeyi seviyordu ve Benimaru da bu değerlendirmeye katılıyordu. Elinizde kesin bir zafer kartı varsa, bunu en son ana kadar kullanmadan saklamak genellikle daha iyi sonuç verirdi. O kartı oynamak zorunda kaldığınız bir konuma düştüyseniz, bu neredeyse en kötüsünün gerçekleştiği anlamına gelirdi. Ve bunun üzerine beklenmedik başka bir olay daha eklenecek olursa… bu, onların tarafı için son demek olurdu.
“Pekala,” dedi Veldora. “Ben burada olacağım, bu yüzden gönlünce dövüşebilirsin!”
“Kek-hek-hek-hek… Düşünmesi bile heyecan verici, Benimaru Bey’in kendisi de savaşa katılıyor. Buradaki işleri bana bırakabilirsiniz… fakat komutayı sürdürmenizi de sabırsızlıkla bekliyoruz.”
Diablo artık bu meselede Benimaru’nun tarafındaydı… ve böylece karara varılmış oldu.

Yanına birkaç kişiyi daha alacaktı. Jahil ve Zarario’nun orada olduğunu biliyorlardı ama düşmanın sahip olduğu tüm ateş gücü bundan ibaret olmayabilirdi. Böyle zamanlarda savunan taraf her zaman dezavantajlıdır, bu yüzden düşmanın savurabileceği her türlü saldırıya karşı hazırlıklı olmaları gerekiyordu.
“Ben de sana katılacağım.”
Gönüllü olan ilk kişi Souei oldu. Benimaru buna karşı çıkmayarak teklifi istekle kabul etti. Sahip olduğu yetenek cephaneliği sayesinde düşmanı kışkırtmak ve dikkatini dağıtmakta üstüne yoktu—üstelik tüm bu yeteneklerdeki ustalığı, sayısal statlarının sunduğundan çok daha üstün bir performans sergilemesini sağlıyordu.
Peki başka kim gelecekti? İşte işin muamma kısmı buydu. Kurenai Takımı bu görev için çok bitkindı. Gobta ve Ranga da aynı durumdaydı. İkincisi, kaybettiği gücü toplamak için Rimuru’nun gölgesinde derin bir uykudaydı, ama Gobta, şey, nispeten sağlıklı mıydı?
“Evet ama sadece Gobta’yı yanıma alma konusunda emin değilim…” diye düşündü Benimaru.
“Henüz ölmek istemiyorum efendim!”
Gobta’nın kendisinin sunduğu bu değerli geri bildirimle, odadakiler şimdilik onu denklemden çıkarmak konusunda hemfikir oldu.
Zindan kuvvetleri de Thalion’a gidebilirdi fakat Benimaru bu fikri elinin tersiyle itti. Onları yabancı ve yeni bir diyara sürüklemek yerine zindanda tutmanın daha akıllıca olacağını düşünüyordu.
Ancak bu, orada sadece ikisinin olacağı anlamına geliyordu.
“Pekala, öyle olsun,” dedi Benimaru. “Zaten Souei ile iyi uyum sağlıyoruz. En azından ölmeyiz herhalde.”
“Doğru,” diyerek onayladı Souei. “Ayrıca yanımızda Leydi Sylvia ve İmparatoriçe Elmesia da olacak. Bir takım olarak iyi çalışabilirsek bir çıkış yolu bulabiliriz.”
Thalion’daki sahneyi gösteren ana ekranda Elmesia da görünüyordu.
“Vay canına,” diye soluğu kesildi Mjöllmile’in. “Big Mama kesinlikle fırtınalar koparıyor… daha doğrusu, onun bu kadar güçlü bir savaşçı olmasına gerçekten hayret ettim!”
Bu sadece Mjöllmile için değil, herkes için bir sürprizdi. Dış görünüş olarak ayırt edilmesi neredeyse imkansız olan Sylvia ve Elmesia, savaş yetenekleri açısından da dikkat çekici derecede benzerdi. Tek büyük fark, Sylvia’nın dövüş tarzında yıldırım kullanması, Elmesia’nın ise rüzgarı tercih etmesiydi. Bu kendi tarafları için beklenmedik bir kozdu—ve değişiklik olsun diye Benimaru için sevindirici bir sürprizdi.
Şimdi kazanma şansları biraz olsun artmıştı ve Benimaru ile Souei durum hakkında biraz daha iyimser hissetmeye başladılar.
Fakat tam o sırada, çeşitli konumlardan gelen video yayınlarını izleyen Beta gergin bir sesle bağırdı: “Acil rapor! Leydi Milim ve Leydi Velzard harekete geçti. Şu anki yönlerinde ilerlemeye devam ederlerse doğrudan Thalion’u koruyan kutsal ağaca çarpacaklar!”
Herkesin gözleri büyük ekrana kilitlendi. Ekranda beliren kırmızı nokta Milim’i, mavi nokta ise Velzard’ı temsil ediyordu. İkisi de sanki birbirine sarmaş dolaş olmuşçasına korkutucu bir hızla ilerliyorlardı. Beta haklıydı—bu gidişle doğrudan Thalion ile çarpışma rotasındaydılar.
“Neden böyle yapıyorlar? Rimuru bir şey mi yaptı?”
Hiç kimsenin Veldora’ya verecek bir cevabı yoktu.
Yüzü sararmış görünen Benimaru, “Eğer bir yer bu karmaşanın ortasında kalırsa,” dedi, “küllerinden başka bir şey kalmaz.”
“Belki de Feldway’in ulaşmaya çalıştığı şey buydu.”
Velzard’ın tipi fırtınası, eski Eurazania’daki savaş alanını buzla kaplamıştı. Bu sayede, iyisiyle kötüsüyle, hasarın kendisi en aza indirilmişti. Velzard dondurucu buzu kaldırmadığı sürece bu hiçbir anlam ifade etmiyordu ancak yine de her şeyin kaybolmadığına dair bir umut vardı. Ancak bu durum gerçek olmayabilirdi. Çıldırmış bir Milim’den gelecek herhangi bir doğrudan darbe, tüm bir şehri anında buharlaştırırdı… ve tehlikede olan tek yer Thalion değildi.
“Dünyanın Leydi Milim’in ellerinde yok olmasını mı istiyor?” diye sordu Benimaru.
Diablo sakince yanıtladı: “Kesin olarak söyleyemem ama ne kadar kaçık olduğu düşünülürse, bu kesinlikle bir olasılık.”
Eğer Feldway’in asıl amacı her yere ölüm ve yıkım saçmaktan ibaretse, belki de bu, Ivalage’in çağrılması için zemini hazırlama yöntemiydi. Bu, Diablo’nun az önce belirttiği bir olasılıktı ve Benimaru’ya da gayet makul görünüyordu. Diablo bile onun kaçık olduğunu düşünüyorsa, adam gerçekten kafayı tamamen yemiş olmalıydı. Böyle birinin ne düşündüğünü kim kestirebilirdi ki?
Her halükarda Thalion haritadan silinme tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Ve bundan sonraki hedef neresi olacaktı? Batı Ülkeleri mi? El Dorado mu? Yoksa zindanda işi bitirmeden önce tüm şehirleri yakıp geçecekler miydi? Yola çıkmak için ellerinde yeterli bilgi yoktu. Sadece böyle düşünmek hiçbir cevap sağlamayacaktı.
“Bunun üzerinde duracak zaman yok,” dedi Benimaru ayağa kalkarak.
Rimuru olay yerindeydi. Eğer Diablo’nun sezgileri doğruysa, bu hücumu durdurmak için umutsuzca çabalıyordu. Bunun için kafa patlatmak yerine, öne çıkıp bir şeyler yapmalıydı diye düşündü Benimaru. “Gözünü karartmayan zafere ulaşamaz” ilkesine karşı değildi. Özgüveni bazen onu bu şekilde ele geçirebiliyor, denediği takdirde her şeyin mümkün olduğunu düşünmesine yol açıyordu. Ancak bu sadece kendisi için geçerliydi—başkalarını buna sürüklemek ilkelerine aykırıydı.
“Kusura bakma Souei,” dedi.
“Endişelenme.”
Aralarında sarf edilmesi gereken tek sözler bunlardı. Bununla birlikte, her ikisi de kararlıydı ve ölümcül olabilecek bir duruma girmeye hazırdı…
“Ben de geleceğim.”
fakat tam o sırada, hasta yatağından süzülüp bir noktada Kontrol Merkezi’nde aralarına katılan İblis Kralı Leon varlığını duyurdu. Ve üstelik:
“Ve ben de. Jahil’e karşı duyduğum kini size anlatmaya nereden başlayacağımı bile bilmiyorum.”
Kagali de oradaydı; yüzündeki kararlı ifade, “hayır” cevabını asla kabul etmeyeceğini açıkça ortaya koyuyordu.
Teare da hemen onun arkasındaydı. “O pisliğin kıçına tekmeyi basıp Footman’i elinden kurtarmalıyım! Bunun için ne gerekiyorsa yapacağım!”
Gözyaşları döke döke bu kararlılığını dile getirdi. Benimaru’nun ise onu durdurmak için hiçbir sebebi yoktu.
“Kendinizi tutmanıza gerek yok,” dedi. “Teklifinizi memnuniyetle kabul ediyorum.”
Ekipleri hazırdı. Ve artık eksik parçalar da yerine oturmuştu.

Benimaru ve arkadaşları ayrıldıktan sonra bile Kontrol Merkezi arı kovanı gibi kaynamaya devam ediyordu. Benimaru’ya iletilmek üzere dünyanın dört bir yanından veriler toplanıyordu. Orada hummalı bir şekilde çalışan herkes tek bir dileği paylaşıyordu: Başka hiçbir kötü şey yaşanmasın.
En azından herkesin sağ salim dönmesi, tüm Kontrol Merkezi’nin ortak umuduydu. Ne var ki bu mütevazı umut bile suya düşmek üzereydi.
“Adalmann Efendi’den acil mesaj var!” diye haykırdı Beta. “Çöldeki Uzun Surlar’da düşman devlerle savaşa tutuştu!”
Benimaru’nun kötü hislerinin olabilecek en berbat şekilde gerçekleştiği andı bu. Şimdiye kadarki en büyük savaş başlamıştı.

