Çorak Topraklar ile Batı Ülkeleri arasındaki sınır boyunca, Uzun Surlar adında bir yapı uzanıyordu.
Efsanelere göre bu yapı, Tanrı Luminus tarafından medeniyeti —günümüzde diğer tarafta kalan küçük ulusları— Ölümcül Çöl olarak bilinen sıcak kumlardan korumak için inşa edilmişti. Kendine has özel bir bariyer olan Canavar Engelleyici Bariyer ile korunduğu için kutsal bir sur olarak kabul edilirdi. İnsanların yaşadığı toprakları dışarıdan gelen davetsiz misafirlerden koruduğu herkesçe bilinen bir gerçekti.
Bu bariyer, Ölümcül Çöl’den işgal etmek isteyen her türlü canavarı engelleyerek Uzun Surlar’ı korumak amacıyla etkinleştirilmişti. Arkasındaki mekanizma oldukça basitti: Bölgedeki büyük büyü zerrecikleri birikimlerini dağıtıyor, böylece dev canavarların kendiliğinden oluşmasını engelliyordu. Aynı zamanda büyü zerreciklerini aktif olarak püskürtüyordu; bu da bir canavar ne kadar güçlüyse, surlardan o kadar uzağa itildiği anlamına geliyordu.
Tabii ki kusursuz değildi ve bazen canavarlar oluşan deliklerden içeri sızmayı başarıyordu. Ancak birçok çöl sakini geçimini bu canavarları avlayarak sağladığı için şimdiye kadar büyük bir sorun yaşanmamıştı.
Uzun Surlar aynı zamanda canavarlara karşı süregelen savaşın ön cephesi olarak görüldüğünden, Haçlılar için düzenli bir devriye alanıydı. Bu devriye görevini yürüten şövalyeler, surlardaki yarıkları arayıp onarır ve yerel halkı güvende tutmak için surun yanlış tarafına geçen canavarları alt ederdi.
Uzun Surlar’ın arkasındaki bu köklü geçmiş, halkın Tanrı Luminus’a olan inancını pekiştirmesine yardımcı olmuştu. Bu surların efsanesi ve sunduğu güvenlik, kültürün sarsılmaz bir parçası haline gelmişti.
Fakat o gün, iki bin yılın ardından, Uzun Surlar gerçek yüzünü gösterecekti.
Uzun Surlar’ın tepesinde kutsal cübbeler kuşanmış bir iskelet duruyordu. Bu Adalmann’dı.
Sadece birkaç an önce, bölgede boyutsal bir bozulma tespit edilmişti. Bu bozulmanın içinden, henüz yeni ışınlanmış bir devler ordusu fırladı.
“Düşman kendini buraya ışınladı. Ooooh, tam da efendimin söylediği gibi!”
Adalmann’ın sesi neredeyse bu durumdan memnunmuş gibi geliyordu. Rimuru’nun tahmininin doğru çıkması, onun için korkudan ziyade bir heyecan vesilesiydi. Ancak görevini unutacak kadar da kendinden geçmiş değildi. Merkeze Düşünce İletişimi gönderdikten sonra, dikkatini tamamen savaşa verdi.
Bu sırada, ışınlanma yoluyla gelen devler, gizli saldırılarının başarıyla sonuçlandığına yürekten inanıyordu. Mai’nin yeteneği sayesinde, günlerce sürecek yürüyüşü bir geçitten geçen birkaç hızlı adımla geride bırakmışlardı. Düşman tam bir panik halinde olmalıydı.
Daggrull ve adamları, Luminus’u hazırlıksız yakalamak için yürüyüşe geçme niyetlerini açıkça sergilemişlerdi. Stratejilerini gördükleri şeye göre belirlemiş olmalıydılar; bu yüzden devlerle savaşma yetenekleri kesinlikle en üst seviyede olamazdı.
Ama durum hiç de öyle değildi. Panik yapmaya değecek bir şey yoktu —en azından henüz— ve dahası, gece gündüz demeden her an bir canavar saldırısını karşılayabilecek bir savunma ağı kurmuşlardı. Prangalı Titanlar’ın asıl tehdit oluşturan unsurlarının gelmesinin biraz daha zaman alacağını gayet iyi biliyorlardı.
Bu işgalcilerin yarattığı tehdit sayıca üstünlüklerinden değil, tamamen ezici güçlerinden kaynaklanıyordu. Her bir dev bir kaya gibi sağlamdı ve aralarında dev ogreler, kyklopslar ve çok kollu hekatoncheirler gibi farklı türler vardı. Bu saldırıyı gerçekleştirmek için hepsi bir araya gelmişti.
Daggrull’un bu ordusunu gören Adalmann kahkahayı bastı. “Aman Tanrım, bu ne muhteşem bir manzara böyle! Zavallı küçük iskeletlerim için başa çıkması biraz fazla gelebilir.”
“Biraz mı dediniz…?”
Yanındaki mor saçlı güzel kadın bu söze karşılık verdi. Takım elbisesi içinde her zamanki gibi harika görünen Shion’du bu.
“Dürüst olmak gerekirse… pek kolay olmayabilir ama bir şekilde halledeceğimizden eminim.”
Adalmann, beklenmedik derecede hırslı biri olduğundan, savaş başlamadan önce durumu hakkında sızlanmayı sevmezdi. Nasıl olsa ordusunun tamamı hortlaklardan oluşuyordu, yani onları her zaman yeniden diriltebilirdi.
“Aaa? Bir planınız mı var?”
Shion, Adalmann’ın neden bu kadar kendine güvendiğini merak ediyordu.
“Şey, plan denecek kadar karmaşık bir şey değil ama Alberto’nun komutası kesinlikle etkileyici bir şey. Ve şuna bakın! Ordumuzun saflarıyla gözlerinizi bayram ettirin!”
Hükmettiği nizami asker hatlarını —Ölümsüzler Lejyonu’nu— işaret etti.
“Fark ettiniz mi? Tanrımızın bize bahşettiği teçhizatlar, kemik asker sürülerimize kadar ulaştı!”
Shion olayı kavramıştı. Adalmann sadece ona hava atmak istiyordu.
………
……
…
Adalmann, çağırdığı hortlak canavarlardan oluşan bir lejyonun komutasına sahipti. Kusursuz bir ritimle uzun, tek bir sıra halinde ilerleyen bu ölümsüz yaratıklar, o an Uzun Surlar’ın içindeki en muhteşem manzaralardan biriydi.
İki bin ölüm şövalyesinden oluşuyordu. Ölüm atlarına binmiş ve Ölüm Lordu subayları tarafından yönetilen, öldürülemez bir hortlak şövalyeler birliğiydi bu. Her bir ölüm şövalyesi, cüce atölyelerinde işlenmiş en kaliteli zırh olan tepeden tırnağa büyü zırhı kuşanmıştı. Bizzat Garm tarafından dövülmemişlerdi ancak sorumlu çıraklar her bir takımda bol miktarda yüksek düzeyde arıtılmış büyü çeliği (magisteel) kullanmış, bu da onları gerçekten üst düzey ürünler haline getirmişti. Hepsi işini fazlasıyla iyi yapıyordu ve büyü zırhı, ölüm şövalyelerinin kendi iblisi gücüyle rezonansa girerek her bir bedenle bütünleşiyordu.
Savunma ve saldırılarındaki bu muazzam artışla birlikte, bu ölüm şövalyeleri başlangıçta biçilen A-eksi derecesinin ima ettiğinden çok daha tehlikeliydi. Artık hepsi A seviyesine olabildiğince yakındı ve birliklerinin ana saldırı gücü unvanının hakkını verecek kadar güçlüydü.
Yalnız da değillerdi. Bu ana güce ek olarak, orduda birkaç gizli cevher daha vardı.
Uzun Surlar’ın tepesine konuşlandırılmış olanlar, doğrudan etkili bir saldırı gücünden yoksun, alt kademe canavar gruplarıydı. Toplamda elli bin taneydiler: On bin zombi asker, yirmi bin kemik asker, on bin kemik okçu ve on bin kemik şövalye. Büyük sayılardı ancak her bir birlik çocuk oyuncağı sayılırdı; en fazla D seviyesindeydiler.
Hiçbiri asker olarak işe yaramazdı ama sırları teçhizatlarında yatıyordu. Adalmann’ın bununla gurur duymak için geçerli bir sebebi vardı; Tempest atölyelerinin bu yeni silah takımını üretmek için fazla mesai yaptığı devasa bir yatırımdı bu. Hepsi tek tip zırh giyiyordu ve rütbeye göre renkler değişse de bu zırhlar Tempest mührünü taşıyan diğer her şey kadar kaliteliydi. Her takım makul bir koruma sağlarken ek olarak ateş ve soğuk direnci de sunuyordu.
Dikkat çeken bir diğer şey ise kemik okçuların taşıdığı taşınabilir, tepmesiz füze fırlatıcılardı. Mermileri ses hızının beş katı hızla fırlatabilen bu silahlar, hem patlayıcılarla hem de sıkıştırılmış sihirsel güçle doldurulmuştu. Mühimmatı kemik askerler taşıyordu; tek bir kemik okçuyu desteklemek üzere iki kemik asker görevlendirilmişti. Sonuç: On bin hareketli topçu bataryası. Yine de her üçlü grupta çok fazla mermi yoktu; sadece en baştan doldurulmuş bir mermi ve her askerin taşıdığı ikişer mermi olmak üzere, tüm kuvvet genelinde toplam elli bin atışlık mühimmat vardı.
Dahası, zombi askerler hücum tüfekleri taşıyordu. Bunlar kara barutla çalışıyor, işin içine büyü karışmıyordu; ancak yıkıcı güçlerini hafife almak büyük bir hata olurdu. Tüfekler fiziksel saldırılara dirençli düşmanlara etki etmezdi ama düşük seviyeli devlere karşı muhtemelen oldukça iyi performans göstereceklerdi.
Bu tür ateşli silahlar tamamen araştırılmış ve savaşa uygun hale getirilmişti, fakat Rimuru’nun emriyle üretilmeleri yasaklanmıştı. Ancak bu savaş için, her silahın üzerine kazınmış bir üretim numarası ve sihirli bir takip cihazı takılması şartıyla deneysel olarak konuşlandırılmalarına izin verilmişti. Bu durum, Rimuru’nun bir gün işlerinin çok yoğun olduğu anda önüne gelen belgelere pek bakmadan onay mührünü basıverdiği anlardan biriydi. (Ancak bunu sadece Ciel biliyordu.) Rimuru buna onay verdiğinin farkında bile değildi ve Adalmann’ın da bunu bilmemesi belki daha iyiydi.
Gizli silahlar sadece bunlardan ibaret de değildi. Son olarak ama bir o kadar da önemlisi, kemik şövalyelerin teçhizatıydı. Şaşırtıcı bir şekilde, hepsi aynı tip imparatorluk büyü kılıcıyla donatılmıştı ve hatta kemerlerinde sallanan büyü tabancaları vardı; söylenebilecek tek şey, işlerini eksiksiz yaptıklarıydı. İmparatorluk’tan ele geçirilip yeniden dağıtılan bu silahlar, kemik şövalyeleri oldukça savunmasız bıraksa da saldırı güçlerini muazzam şekilde artırmıştı. Bu oldukça gözü pek bir hamleydi, ama Adalmann’ın bakış açısına göre, bu hortlak sıradan askerler ölümden zerre kadar korkmadığı sürece, emirlerine bazı intihar taktikleri dahil edilerek zayıf savaş güçleri bir nebze telafi edilebilirdi.
İşte tüm Ölümsüzler Lejyonu böyleydi; yemek yemeye ya da uyumaya ihtiyaç duymayan ve saldırılara karşı ilk savunma hattını oluşturmakla görevlendirilen ölümsüzlerden oluşan bir ordu.
Ancak bu orduyla ilgili dikkat çekici husus, Adalmann’ın hükümdarlığını kabul ettikten sonra hepsinin niteliklerinin artmış olmasıydı. Nitelikleri ayrıca Nihai Lütuf Grimoire‘ın bir parçası olan Kutsal-Kötü Dönüşümü ile değiştirildiğinden, Uzun Surlar’ın üzerindeki Canavar Engelleyici Bariyer’den etkilenmiyorlardı. Gündüz vakti bile manevralarını hiç zorlanmadan gerçekleştirebiliyorlardı. Zindandakinin aksine, bu birlikler yenilgiye uğrarlarsa yeniden diriltilemezlerdi… Ancak kutsal büyü artık üzerlerinde işe yaramıyordu, bu yüzden Hortlak Defetme gibi hamlelerle “arınamazlardı”.
Kutsal bir varlığa dönüşmüş bir hortlak düşman ne kadar korkutucu olabilirdi? Bunu sadece onlarla baş etmek zorunda kalan düşmanlara sormak yeterliydi. Normal saldırılar onları öldürmüyordu, bu yüzden onları durdurmanın tek yolu parçalara ayırmaktı.
Bu nedenle Ölümsüzler Lejyonu, Uzun Surlar’ın yapısından da yararlanarak düşmanla çatışmak üzere konuşlandırılmıştı.
Sur, beş metre yukarıdaki bir gözlemcinin önünü tamamen görebileceği şekilde inşa edilmişti; bu da keskin nişancı savaşı için son derece kullanışlıydı. Sonuçta ilk olarak Luminus’un emri altında, Daggrull’un topraklarını genişletme girişimlerine karşı bir savunma hattı olarak inşa edilmişti. Yine de Ölümsüzler Lejyonu’nun bu tür silahlar taşımasını beklemiyorlardı. Asıl planda, işgalcileri püskürtmek için vampirlerin büyü fırlatması öngörülmüştü; ancak ellerinde daha iyisi varken bunu kullanmamak için hiçbir sebep yoktu. Rimuru’nun diyeceği gibi, ayrıntılara takılmamak en iyisiydi.
………
……
…
Shion, Adalmann’a hizmet eden gururlu askerlere bakarken gözlerini süzdü. Dürüstçe yaptığı ilk değerlendirme şuydu: İstediğin kadar iskeleti dizebilirsin, neye yarar ki? Ancak sahip oldukları teçhizatı görünce fikrini değiştirdi. Ya da daha doğrusu…
“Adalmann… Sormamda bir sakınca yoksa, bütün bu teçhizatı nasıl temin ettiniz?”
Bir askerin teçhizatı üstleri tarafından sağlanırdı. Bütün subaylar arasındaki genel anlayış buydu. Bir şey için başvuruda bulunup izin alırsanız, hemen size gönderilirdi. Ne var ki bu tür teçhizat dağıtımları bir bekleme listesine göre yürütülüyordu ve üst kademe bile bu listede öne geçemiyordu.
Tempest atölyelerinde üretilen teçhizattaki ilk öncelik, Geld’in liderliğindeki İkinci Ordu Birlikleri’ne verilmişti. Bu birlik doğrudan vatan savunmasıyla ilgilendiği için kimse bundan şikâyet etmiyordu. O kuvvetteki herkesin en azından biraz teçhizatı vardı. O kadar çok teçhizat vardı ki bakımı bir dertti, ancak büyü çeliğinden yapıldıkları için çoğu çizik kendi kendini onarıyordu. Nitekim şu anda bile atölyelerin üretiminin büyük kısmı doğrudan İkinci Birlik’e gidiyordu.
İkinci Birlik’ten sonra atölyelerin ikinci işi, maceracılar için ticari teçhizat üretmekti. Bu, Tempest’ın döviz kazanma yollarından biriydi; bu yüzden Yeniden Doğanlar Takımı lideri Shion, bu teçhizatın bir kısmını kendi birliğine kapatmak istese bile engelleniyordu.
Tüm bunlar yüzünden, onun gibi bir Tempest subayı askerleri için ücretsiz teçhizat almak istiyorsa çok uzun süre beklemek zorundaydı.
Örneğin Yeniden Doğanlar Takımı, her gün durmadan antrenman yapan iri yarı adamlarla doluydu. Bu elbette takdire şayandı, ancak ters de tepebiliyordu. Profesyonel askerler oldukları için bazıları bunu doğal karşılayabilirdi, ama sık sık teçhizatlarını kırıyor ya da üniformalarını yırtıyorlardı; bu yüzden tamirhaneleri epeyce sık ziyaret etmek zorunda kalıyorlardı. Bütün işler elbette ücretsiz yapılıyordu ki Shion bu konuda pek çok şikâyet alıyordu.
Ordusu üst kademeyi kızdırıp dururken yeni teçhizat için dilenmesine imkân yoktu; bu yüzden Yeniden Doğanlar Takımı’nın resmi teçhizat seti ilk versiyonundan bu yana hiç değişmemişti. O ilk nesil teçhizatlar bile sadece subaylara ve asil üyelere verilmişti; yeni katılan acemiler bunların yanından bile geçemiyordu. Bunun yerine pratik yapmaları için çıraklar tarafından üretilen teçhizatları ve benzeri şeyleri alıyorlardı. Bu eşyaları geliştirmek için çalışmalar yapılıyordu ama hiçbirinde bir standart yoktu; bu da askerleri, Yeniden Doğanlar Takımı’na mensup olduklarını göstermek için mor kolluklar veya bandanalar takmaya zorluyordu.
Yeni teçhizat için Rimuru’ya yalvarmaktan başka çaresi olmayan Shion açısından, aralarına nispeten yeni katılan Adalmann’ın tüm bu süslü teçhizatı temin ettiğini görmek akıllarda her türlü soruyu uyandırıyordu. Sorduğunda iskelet gülümsedi.
“Oh, oldukça basit. Maceracıların giydiği ucuz teçhizattan birkaç araba dolusu alıp erittim, ardından elde ettiğim parayı doğrudan demir cevheri satın almak için kullandım… Bu tarz şeyler işte. Tüccar sınıfında tanıdıklarım var, ben de bazı kıyaklar istedim.”
“Bekle. Henüz senin katına kadar ulaşabilen bir zindan meydan okuyucusu olduğunu sanmıyordum.”
Shion, Adalmann’dan şüphelenmekte haklıydı. O, gizli katlar sayılan 61 ila 70. katların gözlemcisiydi.
“Ha-ha-ha! Şey, en iyi el yapımı canavarlarımın diğer katları ziyaret etmesini sağlıyorum. Biliyorsun, bu onların eğitilmesine de yardımcı oluyor. Bir taşla iki kuş!”
Demek Adalmann canavarlarını etrafa göndererek kendisine bir nevi ek iş yaptırıyordu. Klasik “kimse görmediyse suç değildir” mantığı. Shion, bunu bu kadar uzun süre devam ettirebilmiş olmasına hayran kalmıştı.
“Ayrıca biliyor musun, zindanı işgal eden imparatorluk askerleri… Sahip oldukları o oldukça güzel teçhizatlar beni epey etkilemişti! Ama asıl parayı kıran şey demir golem avlamak oldu tabii ki…”
Adalmann’ın neşeli sesi her şeyi Shion’a açıkladı. Artık bundan tamamen emindi. Sadece zindandaki maceracılarla oyalanmıyordu. Aynı zamanda hammadde de topluyordu.
51 ile 60. katlar arası oldukça kayalık bir araziye sahipti; orada ara sıra golem görmek mümkündü. Aralarındaki demir golemler yüksek kaliteli cevher açısından zengindi; onları alt edip zindanda bir yere depolarsanız ve yeterince beklersiziz, kaliteli bir büyü çeliği (magisteel) zulası “yetiştirmiş” olurdunuz. Demir golemler iyi bir antrenman olacak kadar dayanıklıydı ve onlardan malzeme de toplanabiliyordu. Gerçekten de bir taşla iki kuştu ve Shion, Adalmann’ın bu sayede ne kadar geniş bir bütçeye sahip olduğunu görünce dişlerini gıcırdatmaktan kendini alamadı.
Ya da aslında…
Bir dakika. Benden daha mı çok para kazanıyor?!
Bu düşünce Shion’u yıldırım gibi çarptı. Bildiği kadarıyla, cüzdanını bu şekilde dolduran tek kat patronu Adalmann değildi. Shion’a gelince… Şey, en başından beri paraya pek düşkünlüğü yoktu.
Yaşadığı Ogre memleketi biraz öte dünyalı kanı taşıyordu, bu yüzden onların geleneklerinden haberdardılar. Para kavramını ve benzeri şeyleri anlıyordu… ama aslında buna karşı oldukça ilgisizdi. Bu tür şeylere ancak son zamanlarda dikkat etmeye başlamıştı. Bir cüzdanı bile olmadığı düşünülürse, Adalmann’ın kendisinden daha çok para kırması konusunda endişelenmesi son derece saçma geliyordu.
Ancak son zamanlarda Shion’un birliğine pek çok yeni acemi katılmıştı. Artık burayı parayı reddeden bir komün gibi yönetemeyeceğini fark etmişti. Artık sorunun etrafından dolanamazlardı; Yeniden Doğanlar Takımı’nın subayları kendisinden bile fazla zorlanıyor gibi görünüyordu ve maddi durumunu daha fazla görmezden gelemeyeceği açıktı.
Bu arada Benimaru ve Souei gibi isimler şaşırtıcı derecede çok para kazanıyor, bol fonlarını kendilerine hizmet edenlere her türlü yeni teçhizatı satın almak için kullanıyorlardı. Birliklerine cömert özlük hakları da sunuyorlardı, bu da birliklerini popüler bir çalışma yeri haline getiriyordu. Beklenmedik şekilde Gabil de kendi adına gayet iyi durumdaydı. Laboratuvarda Vester ile birlikte keşfettikleri her şey ikisinin adına patentleniyor ve onlara düzenli bir gelir getiriyordu. Çalışanlarına düzenli maaş da ödüyorlardı ve hiçbirinin teçhizat masraflarını karşılamakta sıkıntısı olmuyordu.
Yani evet, aralarındaki en fakir Shion’du.
Bu şok edici gerçek henüz yeni yeni kafasına dank etmeye başlamıştı ki, Rimuru tarafından destek vermekle görevlendirilen Ultima ona seslendi.
“Bunu kafana takma Shion. Düşmandan almak varken para kazanmayı kim umursar ki?”
Klasik bir iblis çözümü. Üstelik bu kişi, Tempest’ın suçlar ve kötü eylemlerle ilgilenmekle görevli başsavcısıydı. Medya bunun üzerine bayram ederdi.
“Aha, anladım! Bu gerçekten çok mantıklı!”
“Değil mi! Çok zeki olduğum için biliyorum!”
Onlar böyle devam ederken, yanlarındaki Adalmann düşünmeden edemedi:
Bunun bir savaş bölgesinde açılmaya uygun bir konu olduğundan gerçekten emin değilim…
Evet, zindandaki maceracıların teçhizatlarını ellerinden alıyordu. Ama bu teçhizatlara ancak grubun tamamen güvende olduğundan emin olduktan sonra el koyuyordu. Dahası Adalmann, henüz yaşayan bir insan olduğu zamanlardan kalma, alışılbadık derecede makul bir sağduyuya sahip bir kimseydi. Bu teçhizatları satın almak için piyasayı gezerken ilgili zanaatkârlara çeşitli rüşvetler veriyor ve ayrıcalıklı muamele görmesini sağlıyordu. Shion muhtemelen onlara “Bedava yapın!” diye bağırırdı, ama Adalmann böyle bir şeyi rüyasında bile görmezdi. Etraftaki tüm hortlaklar için oldukça makul teçhizatlar temin edebilmesinin sebebi buydu.
Belki de bu konuda Shion Hanım’a karşı sessiz kalmalıydım, diye düşündü —son derece bilgece bir sonuca varmıştı. Ne de olsa boş boğazlık felaket getirirdi. Ona yardıma gelen iyi dostu Üstat Gadora da onaylarcasına başını salladı.
Şüphesiz Adalmann bile, kendi birliklerinin Shion’un en kıdemli seçkin muhafızlarından daha iyi teçhizata sahip olmasının biraz sorun teşkil ettiğini düşünüyordu. Sağduyu, zayıflar yerine güçlülerin kayırılması gerektiğini söylerdi… ama hedef tahtası haline gelmek istemiyordu ve tüm bunları Shion’dan gerçekten saklamalıydı.
“Şimdi Shion Hanım,” dedi konuyu değiştirmek için acele ederek, “planlandığı gibi burada öncülüğü biz alacağız.”
Shion başını salladı. Dikkati ilerideki düşmandaydı.
“Kulağa harika geliyor! Buna izin veriyorum, gidip onlara derslerini verin!”
İzin verilmişti —bu Adalmann için büyük bir rahatlamaydı.
Savaş başladı. Ve böylece, kutsal şehre fırtına gibi dalarken yollarına çıkan her şeyi biçip geçmeye hazır olan Daggrull’un ordusu, kendilerini bir anda engellenmiş buldu.

“Hmm…” Daggrull, öncü birliğinin füzelerle havaya uçuruluşunu öfkeyle izlerken kendi kendine mırıldandı: “Sizi küstah veletler sizi…”
Böyle bir şeyi kesinlikle, hiç ama hiç beklemiyordu. Tamamen hazırlıksız bir düşmanla karşılaşmayı umuyordu ama meğerse sadece kendini kandırıyormuş.
“Şimdi ne yapıyoruz ağabey?”
Her daim güvenilir olan küçük kardeşi Glasord durumu öğrenmek istedi. Daggrull ancak o zaman sesli düşündüğünü fark etti.
“Heh-heh-heh…” “Gerçek bir savaş yapmayalı uzun zaman olmuştu. Bırak biraz eğlensinler. Savaş içgüdülerini yeniden kazanmaları gerekiyor.”
En baştan ivmelerini kaybetmek sinir bozucuydu ama nihayetinde pek bir şey ifade etmeyecekti. Düşman düşündüğünden çok daha sert bir direnç gösteriyordu ama Daggrull için bu bile önemsizdi.
Bağlı Titanların sayısı toplamda otuz bindi. Elbette bazıları daha zayıf ve deneyimsiz askerlerdi; ancak onlar ayıklansa bile, geriye kalan seçkin askerlerin tamamı hâlâ fazlasıyla yeterli olacaktı. Hatta işler kızıştığında hepsi savaştan kaçsa bile, bu durum hayatta kalma oranlarını büyük ölçüde artırırdı.
“Anlaşıldı,” dedi Glasord. “Yeni katılan askerler veya Aşırı Hızlı Yenilenme yeteneği olmayanlar bu noktadan itibaren geri çekilebilir.”
Daggrull’un niyetini anlayan Glasord, hafifçe başını salladı ve talimatları vermeye başladı. Tam kendi alanındaydı; geniş çaplı bir savaş ihtimali onu zerre rahatsız etmiyor gibiydi. Sakin bir komutan tüm kurmaylarını da sakinleştirirdi; komuta zinciri sapasağlam olduğundan, çabucak soğukkanlılıklarını yeniden kazandılar.
Çok geçmeden devler, muazzam güçlerini kullanarak düşmanlarına fırlatmalı mühimmatlar yağdırmaya başladılar. Bu asıl planın bir parçası değildi ama devler neşeyle devasa kayaları daha küçük parçalara kırıp keyiflerince etrafa fırlatıyorlardı. Bunun müthiş yıkıcı bir saldırı olduğu ortaya çıktı; belki de kemik okçuların füze fırlatıcılarına denk bir güçteydi. Devlerin savaşa ne kadar imkânsız derecede uygun olduklarını kanıtlayan hızlı bir ders niteliğindeydi.
Bu kayalar Uzun Duvar’ın üzerine yağmur gibi yağdı. Her bir darbe ciddi hasara yol açıyor, yollarına çıkan her canavar toza dönüşüyordu. Yine de Uzun Duvar’ın kendisi ayakta kalmayı başardı—zaten öyle de olmalıydı, zira dökülen dış duvarın altında büyü çeliğinin mat ışıltısı görünüyordu.
“Kahretsin seni Luminus. Tüm tatsız sürprizlerin arasında en kötüsü…” diye mırıldandı Glasord.
“Bariyer, Uzun Duvar’ın içine ya da ötesine ışınlanmamızı engelliyor,” dedi Daggrull. “Eğer kırılmazsa burada kilitlenip kalacağız.”
Glasord’un sesi pek de memnun gelmiyordu. Daggrull durumu değerlendirirken sadece burnundan soludu. İlk hamlesi kaba bir hataydı; dönüp bakınca, bunu öngörmüş olması gerekirdi. Ne de olsa o düzenbaz İblis Kralı Rimuru onların tarafındaydı.
Michael’ın Rimuru’yu ezip geçmesini beklemişti ama büyük bir şaşkınlıkla, aksine Rimuru’nun onun hakkından geldiğini öğrenmişti. Artık İblis Krallığı dünyasındaki çaylak diye onu küçümseme devri kapanmıştı. Daggrull onun yeteneklerini her zaman takdir etmişti ama şimdi Rimuru’yu dengi… hatta belki de kendisinden bile güçlü görmesi gerektiğini anlıyordu.
Rimuru, düşmanın stratejisini tespit edip bundan faydalanma konusunda doğuştan bir dâhiydi. Daggrull, Rimuru’nun arkadaşlarının tek bir kayıp bile vermesinden nefret ettiğini çok iyi biliyordu. Bu yüzden—ki tam da Rimuru’dan beklenecek bir hamleydi—ilk dalga olarak ölümsüz canavarları sahaya sürmüştü. Güneşin garip bir şekilde onları rahatsız etmemesi bir yana, bunlar çelimsiz mahluklardı; ancak saldırı güçleri artık göz ardı edilemeyecek seviyedeydi.
Daggrull bu silahlara aşina değildi ama alt kademe bir devin dayanabileceğinden çok daha güçlü oldukları aşikârdı. Buna karşılık devlerden birkaçı intihar saldırısı yapmaya yeltendi, fakat saldırmaya hazır zombi asker safları tarafından yere serildiler. Büyü yapıyor gibi görünmüyorlardı; bunun yerine çakıl taşı benzeri küçük bilyeleri yüksek hızla fırlatıyorlardı.
Bu saldırıların her ikisi de devlere karşı son derece etkiliydi. Irklarının büyüye karşı direnci yüksekti fakat tamamen fiziksel darbeler gibi görünen bu saldırılar karşısında bunun hiçbir anlamı yoktu. Onlara karşı, yenilenme yeteneği olmayan alt seviye devler adeta öldürülmek üzere sıraya giriyordu. Neyse ki bu düşmanın savunması sıradan hortlaklarla aynıydı.
Savaş ağırlıklı olarak uzun menzilde cereyan ediyordu ama her iki taraf da ciddi kayıplar vermişti. Bu strateji muhtemelen yalnızca Luminus’un inşa ettiği Uzun Duvar sayesinde işe yarıyordu; fakat normalde kendisini asla yavaşlatamayacak bir kuvvete karşı zorlanmak Daggrull’u son derece rahatsız ediyordu.
“İnanabiliyor musun?” diye sordu. “Rimuru’yu küçümsediğimi sanmıyordum ama şunun haline bir bak. Benim o harika piyadelerim, hortlakların en aşağılığına yeniliyor!”
Hâlâ eski anılarına sahipti ve öz kişiliği de değişmemişti. Rimuru’ya karşı derin bir nefreti yoktu ve elinden gelse eski dostlarına karşı savaşmak istemezdi. Ancak eski tanrılardan biri olduğu döneme ait anıları—gezegenin hakimi olana dek tek istediğinin yakıp yıkmak olduğu o çağ—içindeki vahşeti körüklüyordu. Yüce Veldanava’ya başkaldırmak ve nelerin üstesinden gelebileceğini göstermek istiyordu. Veldanava’nın da umduğu şeyin bu olduğuna inanıyordu. Çocuğun bir gün ebeveynini geride bırakacağı umudu. Bugün sergilediği savaş tarzıyla o ilahi ebeveynini hayal kırıklığına uğratamazdı.
Kaderinde “tanrı katili” olmak yazılı olan bazıları vardı ve Daggrull da onlardan biriydi. Bu yüzden şimdi duramazdı. Dostlarına ihanet etmek anlamına gelse bile—bunun doğru şey olup olmadığından emin olmasa bile.
Derken bir şey hatırladı.
“Dostum Twilight’ı öldürdüğünden beri Luminus ile sürekli birbirimizin boğazına sarıldık. İşte bu da savaşmam gerektiğinin bir başka nedeni.”
Evet—Daggrull’un rakibi olarak kabul ettiği İblis Kralı Luminus, kendi öz babasını öldürmüştü. Dostunu öldürdüğü için ondan nefret ediyordu… fakat aynı zamanda kıskanıyordu da. Saygı duyuyordu. Tüm bu duygular içinde birbirine dolanmış, son derece karmaşık bir his yumağı oluşturmuştu.
Sonra bir şeyi daha hatırladı. Oğulları—Daggra, Liura ve Chonkra. Bu savaştaki varlıklarını çoktan sezmişti. Bu kez düşmandılar ama ona nasıl bir mücadele sergileyeceklerini merak ediyordu. Gençlik yıllarında onları şımartmış, kasça güçlü fakat gerçek yetenekten yoksun yetiştirmişti. Ortalama bir İblis Kralı‘nı alt edebilirlerdi belki ama “gerçek” bir tanesinin karşısında hiç şansları yoktu.
Daggrull oğullarını seviyordu ama onlardan pek bir şey beklemiyordu. Ya da… aslında, kendi babalarını öldürmek zorunda kalmanın karmasıyla onları yüklemek istemediği için onları hiç eğitmemişti. Yaradan’a karşı gelmek tamamen imkânsızdı… ancak oğulları bu lanetten azat edilecekti.
Evet… Ben kendi yolumdan gideceğim. Sizler de her birinizin inandığı yolu seçmelisiniz!
Elbette, bu özgürlüğün tadını çıkarabilmek için insan onu koruyacak güce sahip olmalıydı.
“Senin veletleri ne yapacağız ağabey?”
Fenn sorarken bundan keyif alıyor gibiydi.
“Açık değil mi? Yolumuza kim çıkarsa çıksın, acımasızca ezip geçeceğiz! Eğer o acıdan beslenip güçlenebilirlerse ne ala. Edemezlerse de…”
Bırakın kumların içinde çürüsünler. Bu dünyanın mutlak kuralı buydu—güçlü olanın hayatta kalması.
Umulur ki en azından biraz olsun güçlenmişlerdir. En azından karşımda korkudan tir tir titremeyecek kadar.
Daggrull tereddüt etmedi. Önemli olan tek şey göreviydi. O her zaman öyle bir savaşçıydı—saf, yalın bir savaşçı.
Ve çok kısa bir süre sonra, devlerin tüm gazabı savaş alanını kasıp kavuracaktı.

Adalmann ve güçlerinin savaşa başlamasını izleyen Shion, harekete geçmeye hazırdı.
“Duydunuz mu çocuklar?” “Uzun uzun konuşacak değilim.” “Ne yapmanız gerektiğini biliyor musunuz?”
“““Eveeettt!””” “““Düşmanların teçhizatına el koymak!”””
Shion’un askerleri bu konuda her zaman güvenilirdi. Liderlerinin düşüncelerini tam olarak okuyorlardı ve bir an önce harekete geçmek için can atıyorlardı. Shion hepsine memnuniyetle başını salladı.
Reborn Takımı, Shion’un özel muhafız birliği/hayran kulübüyle birlikte şaşırtıcı bir büyüklüğe ulaşmıştı. Shion onları donatmanın ve beslemenin maliyetini daha yeni düşünmeye başlamıştı ama bu, Gobzo gibi üyelerin uzun zamandır başını ağrıtan bir meseleydi.
Sunulan tek çözümse temelde pes etmekti. Shion’un tüm askerleri yetenekli dövüşçüler olduğundan, kendi silah ve zırhlarını kendilerinin temin edebileceğine karar verilmişti. Yani hepsinin birörnek teçhizata sahip olmaması son derece doğaldı… fakat teçhizat tedarik süreçleri saçma bir boyuta ulaşıyordu. Gobzo sonradan birilerinin onlara fırça atmasından korkuyordu ama buralarda böyle şeyler normal olduğundan pek itiraz etmeden durumu kabullendi.
Normalde düşmanın malını yağmalamak yasak bir eylemdi. Sivilleri yağmalamak da keza kabul edilemezdi. Ama bütün bunlar bakış açısı meselesiydi. Askerlerin eşyalarını alamazdınız belki ama ya sadece düşmanı etkisiz hale getirmek için silahlarını ellerinden alıyorsanız? Adalmann’ın İmparatorluk’tan ele geçirdiği silahları kendi hortlaklarına tereddütsüz dağıttığı göz önüne alınırsa, düşman silahlarının nasıl değerlendirileceği genelde komutanın insafına kalıyordu.
Heh-heh-heh! Adalmann bile kendi birliği için teçhizat sağladı! Bunu benim de yapamamam imkânsız!
Bununla birlikte Shion’un kendine olan güveni biraz daha arttı. Bunu Rimuru’dan yapmasını istemeyi düşündü ama sonra fikrini değiştirdi—bu gözünde yalvarmak gibi bir şeydi. Bunun Shion’un olgunlaşması olduğu söylenebilirdi; ancak bulduğu çözümün düşmanı soymak olduğu düşünülürse, katetmesi gereken daha çok yol vardı.
Yine de bu kesinlikle bir moral kaynağıydı ve Shion’un kendisi de yeni bir şevkle dolmuştu. Karşılarındaki devler ordusu kendileri kadar devasa zırhlar giyiyordu—yani yağmalanmayı bekleyen tam bir hazine deposu. Bu, herkesin yüzünü güldürmeye yetecek bir manzaraydı.
Shion’un kuvvetlerine daha yakından bakılacak olursa…
Yüz kişiden az üyeden oluşan Reborn Takımı, subay muamelesi görüyordu. Artık Rimuru hepsine isim bahşedip onları ölüm oni’lerine evrilttiği için, içlerindeki en zayıfı bile Over-A seviyesindeydi. Onlara boynuzsuz iblisler de denebilirdi ve yelpazeleri epey genişti—bazıları Shion’un özel muhafız birliğinden müfrezeler toplarken, bazıları yalnız kurt yaşam tarzını tercih ediyordu. Hatta etrafında her daim adamlar gezdiren genç bir kız bile vardı. Aralarında her türlü tipi görmek mümkündü.
Bir de Shion’un özel muhafız birliği/hayran kulübü vardı. Buraya “onursal başkan” olarak Gobzo ile birlikte Daggra, Liura ve Chonkra liderlik ediyordu. Ancak bu genelde “Shion’un onursal getir-götürçüsü” anlamına geldiğinden pek de yüksek bir makam sayılmazdı.
Dehşet Şövalyeleri olarak da bilinen bu özel muhafız birliği, birçok farklı ırktan oluşan karma bir gruptu ve yaklaşık üç bin kadarı askeri hizmet için donatılmıştı. Önceki savaşlarda sıkı bir eğitimden geçmişlerdi ve ölüm şövalyeleri gibi onlar da rütbelerinin seçkinleri haline gelmişlerdi. Bu savaşta da sözün tam anlamıyla karadaki ana vurucu güç olacaklardı.
Sadece tek bir sorun vardı.
“Bunu yapmak istediğinize emin misiniz?” “Babanızın yanına dönmek istiyorsanız tam zamanı,” dedi Gobzo.
Evet, Daggrull ile oğulları arasındaki ilişki meselesi. Aralarında ailevi bir sevgi olmalıydı—Gobzo, içlerinden biri ölür korkusuyla bu işi ciddiye almayacaklarından endişeleniyordu. Shion dâhil hiç kimse oğulların aniden hainlik edeceğini düşünmüyordu; sadece eski duygularının ellerini ayaklarını bağlayıp elinden geleni yapmalarına engel olup olmayacağını merak ediyorlardı.
“Gobzo haklı,” dedi Shion. “Savaş bittikten sonra geri dönmekte özgürsünüz, tamam mı?” “Ayrıca her iki durumda da kendinizi fazla zorlamanıza gerek yok.”
Ama Daggra, Liura ve Chonkra bu fikri gülerek geçiştirdiler.
“Endişelenmenize hiç gerek yok!” “İster babam olsun ister amcam, hepsini evire çevire döveceğiz!”
“Evet!” “Günlerini göstermemiz lazım!”
“Fwehhhh-heh-heh!” “Midem şimdiden kaynamaya başladı!”
Midesi mi kaynıyormuş? diye düşündü Shion. Kalp atışı demek istemiyor mu bu? Nesi var bunun?
Yine de Chonkra öteden beri hep böyle garip konuşurdu. Üstelik epey de kiloluydu. Belki de savaşa hazırlandığında gerçekten midesi genişliyordu, her ne kadar bunun ona nasıl bir faydası olacağını anlamasa da.
Ancak onun tuhaflıklarını yüzüne vurmaktan bıkmıştı, bu yüzden bunu zarifçe görmezden geldi. Çocuklar sorun yok diyorsa sorun yoktu—muhtemelen.
Asıl sorun babaları ve amcalarıydı. Rimuru, Shion’a Daggrull’un saf değiştirmesinin kardeşleriyle ilgili göründüğünü söylemişti. İki kardeşi vardı ve biri ciddi bir baş ağrısı yaratma potansiyeline sahipti.
“Daggrull’un bir küçük kardeşi olduğunu duymuştum.” “Bildiğiniz her şeyi anlatın bana.”
Shion konuyu daha önce açmadığına pişman olarak doğrudan sordu.
“Tamamdır!” Daggra net bir şekilde yanıtladı. “Aslında iki küçük kardeşi var.” “İkinci komutanı olan Glasord Amcamızı çok iyi tanıyoruz.” “Bizimle çok ilgilendi falan.” “Ama şu Fenn denen adamla hiç karşılaşmadım.”
“Duymuş olduğuma göre, gerçekten çok kötü şeyler yaptığı için bir yere kapatılmış,” diye ekledi Liura. “Babamı bile yendiğini söylüyorlar, bana inanması biraz zor geldi açıkçası. Dedikodulara inanacak olursak belki de doğrudur.”
Bu bilgi pek işe yarar sayılmazdı ama Shion yine de bilgece başını salladı. “Anlıyorum, anlıyorum. Evet, Daggrull kesinlikle güçlüydü. Onunla bir düello yapmak istiyordum ama bu Fenn de en az onun kadar güçlüyse, bir tehdit oluşturabilir.”
Korkusuz gülümsemesinden anlaşıldığı kadarıyla, hiçbirini zerre kadar tehdit olarak görmüyordu.
Ona epey hayran olduğu anlaşılan Chonkra, onun izinden gitti. “Evet, yani işi bize bırakırsanız babamın da amcamın da işini bitirmek çocuk oyuncağı olacak!”
Shion hafiften huzursuz olmaya başlıyordu. Kendi dudaklarından dökülünce kulağa çok havalı gelen şeylerin onun ağzında bu kadar çocukça durması garipti.
“Yine de,” diye uyardı Ultima, “tetikte olsanız iyi edersiniz. Daggrull gerçekten de hafife alınmayacak bir güçtü. Tüm gücümü vermezsem benim için bile zorlu bir rakip olurdu.”
Yiğidi öldür hakkını yeme, Shion da buna katıldı. Ona meydan okumak istiyordu istemesine ama kazanabileceğini de sanmıyordu. Ne de olsa daha önce Daggrull ile başa baş dövüşmüştü ve sadece onun gibi eğitimli bir asker tipine karşı yeteneklerini sınamak istiyordu.
“Yine de başkası değil de onun bize ihanet etmesine inanmak hâlâ zor,” dedi Shion.
“Hmm, buna ‘ihanet’ demek ne kadar doğru bilmiyorum, daha çok yapmak istediği başka bir şey vardı sanki, anlarsın ya? Onu yenince öğreniriz nasıl olsa, o yüzden şimdi bunu kafaya takmanın bir anlamı yok.”
Ultima bu konuda epey soğukkanlı ve gerçekçi konuşuyordu. Daggrull yerel bir tanrıydı, doğanın bir yaratımıydı; insan ırkından çok daha uzun süredir var olan süper bir varlıktı. Bu kadar uzun ömürlü yaratıklar birbirlerinin varlığından haberdar olma eğilimindeydi, bu da doğal olarak her türlü ilişkinin doğmasına yol açıyordu. Ultima’nın bildiği kadarıyla Feldway ile de tanışıyor olabilirdi—ve eğer öyleyse, “ihanet” kelimesi tam olarak uymuyordu.
Her halükarda, sadece bunu düşünmek bir sonuca varmayacaktı. Artık düşman olduklarına göre hiç müsamaha göstermesine gerek yoktu. Kazanan kim olursa haklı da o olacaktı.
“Çok değil kısa bir süre önce olsa,” diye ekledi Shion, “Daggrull’a teke tek bir düello için meydan okurdum.”
Kazanıp kazanamayacağını aklından bile geçirmeden gerçekten de bunu yapardı. Etrafındaki herkes bunun farkındaydı.
Şimdi de Shion, Daggrull’u bizzat kendi yeniverse her şeyin çok daha kolay olacağını düşünüyordu. Böyle gözü kara bir şekilde saldırıya geçmenin pek tavsiye edilmediğini anlamıştı, özellikle de artık askeri bir komutan olduğu için… ama yine de…
“Ama artık gerçek stratejiler falan üretmeye başladım,” diye devam etti. “Çok şey kazandığımı hissediyorum.”
Shion ufkunu ne kadar genişlettiğinden gayet memnundu. Ama kimse onunla aynı fikirde değildi. Ta ki Chonkra o aptal ağzını tekrar açana kadar kimse tek kelime etmedi.
“Ha? Kilo falan almadınız ki Shion Leydi’m! Hiç de şişman görünmüyorsunuz!”
“Hadi ya, bitti bu adam,” diye düşündü herkes aynı anda.
Kardeşlerin en küçüğü olan Chonkra, en tuhaf vücuda sahip olanıydı. Ne kadar yerse yesin, tüm besin beynini pas geçip doğrudan onu daha da genişletmeye yarıyor gibiydi. Üç kardeş arasında açık ara en az zeki ve en ciddiyetsiz olanıydı. Ortamı okuma yeteneği Gobzo’nunkinden bile kötüydü, hiç düşünmeden her türlü potu kırıyordu.
Bu yorum doğal olarak Shion’u çileden çıkardı. Kesinlikle şişman değildi—zaten kilosunu da pek dert etmezdi—ama yine de sinirlenmeden edemedi.
“Öyle mi?” Shion gülümsedi ve yumruklarını sıktı. Sonra o yumruklardan birini Chonkra’nın midesine gömdü.
Dedikleri gibi, bu tam bir burgu yumruktu.
“Artık normal davranmayı öğrenmen lazım, seni aptal,” diyerek yerde kıvranan Chonkra’ya nutuk çekmeye başladı.
“N-ne büyük bir ödül bu böyle…”
Bilincini kaybederken yüzüne sıcak bir gülümseme yayıldı. Abileri bu şanslı kişinin kendileri olmamasına içerlemiş görünüyorlardı—Chonkra’yı fersah fersah sollasalar da onlar da pek zeki sayılmazdı. Onları eğitmekle görevlendirilen Shion, hepsinin ne kadar inanılmaz derecede felaket olduğu hususunda içten içe korkmaya başlıyordu.
İnanılmaz adamlardı, evet; zaman geçtikçe antrenmanlarda onlara gittikçe daha az acıyordu. Mesela Chonkra, az önce savunmasız halde neredeyse tam güçte bir yumruk yemişti ve bu sadece kısa bir süre bayılmasına yol açmıştı; vücudu hâlâ turp gibiydi. En azından dayanıklılık konusunda kardeşlerinden fersah fersah üstündü.

Bu dünya gerçekten korkunç denebilecek şahsiyetlere ev sahipliği yapabiliyordu… pek çok açıdan hem de. Ama böyle adamlar dostunuzsa, bundan daha iyisini isteyemezdiniz. Shion üçüne de tüm kalbiyle inanıyordu ve gözlerini onlara dikmişken düşüncelerinin sürüklenmesine izin verdi.
Düşmanın ne olursa olsun Uzun Duvar’ı aşmasına izin verilemezdi. Duvarın ötesinde savunmasız kutsal topraklar, onun da ötesinde insan uygarlığı uzanıyordu. Bölgenin savunması pek kolay değildi ve duvarı kaybetmeleri, Rimuru’nun ideal senaryosunun gerçekleşme ihtimalini daha da düşürürdü. Shion buna asla müsamaha göstermezdi; bu gerçeği zihnine bir kez daha kazıdı.
Daggrull gerçekten ne kadar güçlüydü acaba?
Lord Veldora ile denk olduğu söyleniyordu. Kesinlikle bana layık bir rakip olurdu! Kaybetsem bile elimizde hâlâ Ultima ve Leydi Luminus var. Günün sonunda, biliyorsunuz ki biz—
Ortada Daggrull ve iki erkek kardeşi, ayrıca henüz bilmedikleri isimsiz güç odakları vardı. Çoğunluğu bilinmeyen bu düşmanın karşısında bile Shion’un savaşma azmi asla sarsılmadı. En kötüsü gerçekleşse bile—tüm ordusunu kaybetse, Shion’un kendisi düşse dahi—Daggrull’u tam orada, duvarın dibinde yok etmeye kararlıydı.
“Beni dinleyin!” dedi. “İlk kroşeyi Adalmann’ın birlikleri vurmuş olabilir ama gerçek savaşçılar her zaman final perdesinde sahneye çıkar! O yüzden bu aptallara gücünüzün tadını gösterin!”
Bunu yüksek sesle ilan ettiğinde birliklerinin morali tavan yaptı. Kalabalık, bir pop konserindeki hayran topluluğu gibi gürleyerek karşılık verdi. Shion ve takipçileri için gerilecek hiçbir şey yoktu.
Shion arkadaşlarına cesaret verip onlara güç aşılayarak korkusuzca gülümsedi. Tüm bu konuşmayı dinleyen Ultima kıkırdadı. Shion’un gözleri, avına dik dik bakan bir yırtıcının gözlerine dönüşmüştü bile.
Daggrull’un kendisinden daha güçlü olduğunu biliyor olmalıydı… ama ne zihinsel dayanıklılık ama! Ondan öğreneceğim şeyler var, diye düşündü Ultima, gizli bir saygı gösterisiyle.
Shion için bir devler ordusu bile öğrenme ve gelişme deneyiminden başka bir şey değildi. Bu yılmaz iyimserlik, ruhani bir yaşam formu olan Ultima’nın bile kendisinde arzuladığı bir şeydi. Çok şey öğrenebileceği bir idealdi bu; Diablo’nun onu takdir etmesine şaşmamak gerekirdi. Hatta Ultima, onu desteklemek için elinden gelen her şeyi yapmaya hazırdı.
Şimdi, diye düşündü, tam zamanıydı.
“Operasyon planlandığı gibi iyi gidiyor,” dedi Ultima. “Bence sen de hazırlansan iyi edersin Shion.”
Onun da belirttiği gibi, çıkmazı kırmak için Adalmann’ın kendisi hamle yapmak üzereydi. Savaş henüz yeni başlamıştı ve bundan sonra sadece daha da alevlenecekti.

Adalmann, Gehenna Ejderhası’na dönüşmüş olan Venti’nin sırtına tırmandı ve gökyüzüne yükseldi.
Venti, sanki bu anı bekliyormuş gibi yükseklerde süzüldü. Orijinal kötü ejderha formundaydı ve etrafa neşeyle meşum mistik enerjisini saçıyordu. Bu enerji, direnci zayıf olan bir insanı öldürebilirdi ama Adalmann’a aslında daha fazla güç veriyordu. Savaş alanına yukarıdan bakarken bu gücün ortasında gayet rahat hissediyordu.
“Şimdilik gidişat iyi görünüyor,” diye mırıldandı.
Düşük seviyeli hortlaklar, tüm füzelerini ateşledikten sonra çaresiz kalmışlardı. Bu noktada sadece ezilip geçilmeyi bekliyorlardı ama yaşamdaki (veya ölümdeki) mütevazı konumları göz önüne alındığında, böyle iyi bir mücadele koydukları için övgüyü hak ediyorlardı.
Adalmann kendi kendine başını salladı.
“Pekala, birazdan yapacağım saldırı biraz… insaniyet dışı. Onları uyarmalı mıyım acaba?” diye yüksek sesle düşündü.
Buna gerek görmedi. Bu işgalciler özünde onunla tamamen uyuşmazdı. Yanındaki bir ses de onu onayladı.
“Pekala, bu bir düello değil, bu yüzden sözlü beyanlar pek bir şey ifade etmez. Üstün konumumuzu terk edip kaybetmektense, sinsi yollarla kazanmak daha iyidir.”
Üstat Gadora, uçuş büyüsüyle onu takip ediyordu. Yaptığı yorum Adalmann’ı güldürdü. Her zaman iyi dost olmuşlardı.
“Çok doğru,” dedi Adalmann. “O halde ben de en büyük, en gösterişli büyümü salıverip hayatlarının korkusunu yaşatayım.”
“Öyleyse bu bir yarış, değil mi? Hangimizin daha iyi olduğunu temelli karara bağlamak istiyorum!”
Gadora tamamen varını yoğunu koymaya hazırdı… ve böylece ikisi de büyülü sözleri mırıldanmaya başladılar, her biri ilk ateşleyen taraf olmayı umuyordu.
Hem o hem de Adalmann herhangi bir büyü yapma süresine ihtiyaç duymadan büyü çağırabiliyorlardı, ancak konu uç noktalardaki büyülere geldiğinde, büyü yapma sürecinden geçmek doğru zihinsel çerçevede kalmalarına yardımcı oluyordu. Özellikle Adalmann, büyüyü tanrısından ödünç alınan bir güç olarak gören sağlam bir imgeye sahipti. Büyülü sözleri, nihai lütfu Grimoire’ı ve onu alma talihini öven bir dua gibi dokudu.
Büyü seçimi, labirentte yapılamayacak türden yasaklı bir çağırmaydı. Etki alanı o kadar büyüktü ki, nasıl bir hasar vereceğini kestirmek zordu. Bu savaş alanına hasar verme endişesi olmadığını bildiği için bu büyüyü seçti. Bu tamamen gizli bir büyüydü, halk tarafından bilinmiyordu… ve bilinse bile, hiçbir insan büyücü onu asla yapamazdı.
Kadim literatüre göre, o kadar güçlü ve yapılması o kadar çetrefilli bir büyüydü ki, birkaç büyük büyücü bir zamanlar onu yapmak için güçlerini birleştirmiş ama yine de başarısız olmuştu. Kontrol etmenin zorluğu ana suçluydu, ancak her bir büyücünün büyü gücünü tek bir pakette birleştirmeye çalışmak da iyi gitmemişti. Bu Adalmann’ın da ilk kez yapacağı bir büyüydü ve işe yaramama ihtimali konusunda biraz gergindi. Tabii ki, bunu sadece en gösterişli seçenek gibi göründüğü için seçmişti, bu yüzden başarısız olursa uzun vadeli bir endişe kaynağı değildi. Gadora bu konuda onunla dalga geçerdi ama o zaman sadece başka bir şey çağırabilirdi.
Böylece kararını veren Adalmann rahatladı ve büyünün etki alanını ayarladı. Bu çok fazla büyü gücü tüketecekti ama kendisi ve iblis kralı seviyesindeki büyü zerrecikleri (magicules) miktarı için bu bir sorun değildi. Tüm hazırlıklar pürüzsüzce tamamlandı.
Ahh, anlıyorum… Bu büyünün hiçbir büyü yapma süresi gerektirmemesine şaşmamalı.
Güçlerini tamamen kavrayan Adalmann’ın zihnini rahat bir esenlik hissi kapladı.
“Pekala, öyleyse!” dedi. “Buna bir bak, Gadora. Antik çağların en büyük büyülerinden biri—Tempest Meteor!”
Bir büyü başarıyla yapıldığında, sözleri büyücünün zihnine kazınır ve onu anında tekrar aktif etmesine olanak tanır. Durumun böyle olduğunu kontrol eden Adalmann büyüsünü salıverdi.
O anda, gökyüzünde aniden beliren devasa büyü çemberi, ışık yere doğru akarken göz alıcı bir renk dizilimiyle parıldadı. Kayan yıldız sağanağı kadar güzeldi—ama bu ölüm ve yıkım getiren korkunç bir ışıktı. Adalmann ve arkadaşlarının sevdiği ulusun adını taşıyordu, ki bu büyüyü seçmesinin nedenlerinden biriydi, ama saf yıkıcı gücü de Tempest markasına yakışıyordu. Eski büyücülerin tamamlamaya çalıştığı büyü tam etkisiyle devreye girdi.
Aşağı akan ışık aslında göktaşlarıydı—binlercesi, her biri birkaç metre uzunluğundaydı ve havayı katliamla dolduruyordu. Devler istedikleri kadar Aşırı Hızlı Yenilenme yetenekleriyle övünsünler, hasar yetişemeyecek kadar hızlı gelirse bunun pek bir anlamı kalmazdı.
Kaçacak yer yoktu—büyü menzili çok genişti. Bir göktaşını yakalamaya çalışsalar, sadece uzuvlarını koparıp atıyordu. Kafalar her yerde eziliyordu. Devler saf kas gücüyle Uzun Duvar’ı ezip geçmek istiyorlardı, ancak daha da devasa bir güç tarafından çaresizce toz haline getiriliyorlardı.
Bu büyü, Adalmann’ın hedeflediğinden bile daha büyük bir etki yarattı. Kısa bir süre içinde, Daggrull’un ordusunun %30’unu savaş dışı bırakmıştı.
“Bunu gördün mü, Gadora?” diye sordu. “Bu maçı ben kazandım, değil mi?”
Her bir göktaşı kümesi devasa bir patlamaya neden oluyordu. Adalmann zaferini ilan ederken zemin altlarında kaynıyor gibiydi. Güç, beklediğinin çok ötesindeydi, ancak yine de sanki baştan beri bunu bekliyormuş gibi böbürlendi. Yüzü zaten tamamen kemikten ibaretti, bu yüzden kimse yalan söylediğini anlayamazdı—ve eski rakibine caka satmaktan daha çok Adalmann’ı mutlu eden hiçbir şey yoktu.
Ama Gadora pek eğlenmiyordu. Adalmann’ın az önce yaptığı büyü, kara büyünün en gizli öğretilerinden biri olan, hayali maddeye dayalı bir çağırma büyüsüydü. Bu maddeden göktaşları yaratıyor, onları yoktan var ederek çağırıyordu—gerçekten de büyü saldırılarının zir noktasıydı. Bu hayali madde bu dünyada belirdikten sonra gerçek hale geliyor ve dolayısıyla fizik kurallarına tabi oluyordu. Etkileri yalnızca geçiciydi, ancak yine de düşmanı yok etmeye yetecek kadar uzun sürüyordu.
Bu tür bir büyüyü nasıl biliyor?! Bu kutsal büyü veya nekromansi değil. Olsa olsa kara büyüye kayan bir çağırma… Bu benim uzmanlık alanım!
Gadora’nın Adalmann’ı övecek hali yoktu. Kendi uzmanlık alanı dışındaki bir şeyi yapmaya çalışıp bu yarışmayı kaybetseydi, yine bir bahane uydurabilirdi. Ama bu da neydi? Bu, doğrudan ona atılmış bir meydan okumaydı. Bu Tempest Meteor’un gücünü kabul etmek zorundaydı, evet; içten içe en yakın dostunun ne kadar harika olduğuna da hayran kalmıştı. Ama bir büyü ustası olarak yenilgiyi kabullenemezdi.
Sonuçta Gadora, Diablo’nun maiyetine daha yeni katılmıştı ve bir an önce adını duyurmak istiyordu. Üstelik hepsi bu da değildi. İnsanlığın hayatta kalması bu savaşa bağlıydı, ancak başka bir açıdan bakıldığında bu savaş bir üstünlük mücadelesiydi. Durum böyleyse, Gadora adını duyurmaya çalışmanın akıllıca olacağını düşündü. Böyle yaparsa, en azından Diablo onu gözden çıkarmazdı.
“Hadi ama,” diye öfkeyle karşılık verdi Gadora. “Gerçek büyünün özünü görmek istiyorsan, bırak da sana göstereyim!”
Hazırlamakta olduğu büyüyü henüz tamamlamıştı. Metal bir iblis olarak yeniden doğduktan sonra yapabilir hale geldiği kendi nihai büyüsünü sergileme zamanı gelmişti.
Nihai lütfu Grimoire’ı sonuna kadar kullanarak büyünün özündeki bilgi zincirini çözdü. Adalmann bu büyüyü bilmiyordu; kara büyü ailesinin bir üyesi olan büyüyü Gadora’ya Diablo ve Ultima öğretmişti. Boş vakitlerinde bunu yavaş yavaş öğreniyordu ve tüm bu çabanın zirve noktası işte buradaydı.
“Sonsuz açlıktan muzdarip olanlar bana gelsin…” “…ve dişlerinizi kullanıp her şeyi yutun!!”
Tüm bunların doruk noktası, acımasız kara büyü Nihilistic Parade’di.
En güçlü kutsal büyünün, nihai anti-personel büyüsü olan Disintegration olduğu herkesçe bilinen bir gerçekti. Sadece birkaç kişinin bunu kullanabildiği de yaygın olarak biliniyordu ve gücü gayet iyi belgelenmişti. Bir darbe alan hiç kimsenin hayatta kalamayacağı söylenirdi. Ancak bazı dezavantajları vardı; bunlardan en önemlisi dar etki alanıydı. Bir insana karşı oradaki en güçlü büyüydü ama bir askeri birliğe karşı kullanılamazdı—sistem öyle işlemiyordu.
Fakat Disintegration’ın kara büyü versiyonu, bir nevi dengi de vardı—ki bu gerçek yalnızca çok sınırlı sayıda insan tarafından biliniyordu. Bu, Ultima ve iblis maiyetinin uzmanlaştığı türden bir büyü olan Nihilistic Vanish idi. Gerçekten korkunç bir büyü olarak, yeraltı dünyasından fışkıran boşluğu kullanarak hedeflerini yutuyordu—üstelik bu büyü, Disintegration’dan çok daha geniş bir alanda etkiliydi. Bu olayda Gadora, etki alanı tüm savaş alanına yayılacak şekilde büyüyü işlemişti. Tüm büyü gücünü Nihilistic Vanish’e aktararak, onu yeni ve geniş alanlı bir imha büyüsü olan Nihilistic Parade’e dönüştürmeyi başardı.
Tam da büyüyü yapanın hedeflediği gibi, yerde ve gökte son derece devasa bir büyü çemberi belirdi. Ardından, yerle göğü birbirine bağlıyormuşçasına aralarında karanlık elektrik yıldırımları çaktı ve havaya sayısız siyah nokta saçıldı—karanlığın dişleri, tüm maddenin yutucusu.
Gadora, boşluğun kendisini yönlendiren bir kara büyü salıveriyordu; bu, yasaklı yeteneklerin en alasıydı. Bu dünyaya böyle salınan boşluklar, etkilerinin Varlık Puanı (EP) sıfıra inene kadar kaybolmuyordu. Büyü çemberlerinin arasındaki alanı doldurarak içeride var olan her şeyi sildiler. Bu büyüyü kontrol etmedeki herhangi bir hata, bu nihai büyünün dünyayı yok etmesiyle sonuçlanabilirdi.
Büyü aktifleşir aktifleşmez Gadora kahkahalara boğuldu. “Wah-ha-ha-ha-ha! Nasıl buldun bakalım? Muazzam değil mi?!”
Bu konuda son derece masumane bir şekilde mutlu görünüyordu. Ama Adalmann bunu hiç yutmuyordu.
“Seni lanet olası aptal!” diye çıkıştı. “Ne düşünüyorsun sen?! Bu tehlikeli büyü sana fazla gelir de kontrolden çıkarsa ne yapacağız?!”
Nihai lütfu Grimoire sayesinde Nihilistic Parade’in tehlikesini anlamıştı. Bu farkındalık, kafa niyetine taşıdığı kafatası için her zamankinden daha da solgun bir suratla Gadora’ya bağırmasına neden oldu.
“Şey,” diye sakince yanıtladı Gadora, “hava atmak istedim, bilirsin ya?”
“Hayır, bilmiyorum,” dedi dona kalan Adalmann.
Ağırbaşlılıktan eser yoktu—Gadora küçük bir çocuk gibi gerçek duygularını sergiliyordu. Adalmann onunla ne yapacağını bilemiyordu. Şüphesiz, bu büyü onda başarısız olup potansiyel olarak dünyanın çökmesine yol açsaydı Gadora’nın ileri sürebileceği hiçbir bahane olamazdı.
Bu yüzden Gadora pişkin bir tavırla, “Şey, sorun yok ama değil mi? İşe yaradı işte! Ayrıca sen ve ben burada olduğumuz sürece sorun yaşamayız!” dedi.
En ufak bir pişmanlık belirtisi dahi yoktu. Yaşlanmış olsa bile Gadora tepeden tırnağa çılgın bir dâhiydi. Bu durumun hatırlatılması Adalmann’ın derin bir iç çekip şikayet etmeyi bırakmasına neden oldu. Ona bir şey söylemek faydasızdı—hem zaten Gadora haklıydı da. Büyü başarılı olmuştu ve bahsedilecek hiçbir sorun yoktu.
Bu iki devasa büyüden sonra düşman tamamen yok olmaya yaklaşmıştı. İlk baştaki sayılarının yarısından fazlasını kaybetmişlerdi bile. Normal bir savaşta çoktan pes edip geri çekilmiş olurlardı. Gadora’nın Nihilistic Parade’i bölgedeki görüşü zayıflatmıştı ama bu gidişle bu devleri darmadağın edeceklerdi.
Adalmann ve yardımcıları, savaşın tam orada sona ermesini umarak nefeslerini tutup aşağıya baktılar. Sonuç ise…

Daggrull, büyünün ne kadar tehlikeli olduğunu ilk bakışta anladı.
Savaş başlar başlamaz savaş alanını çiğneyip geçmeyi planlamıştı ama şu önemsiz, cüce hortlak askerler onu oyalamıştı. Durumu tam eşitlediğini düşündüğü anda, üst üste gelen iki son derece güçlü büyünün darbesiyle ordusunun yarısından fazlasını kaybetti.
Bu durum Daggrull açısından bir hesap hatası olsa da, aslında onun için pek de büyük bir kayıp sayılmazdı. Dünyanın bilmediği, iyi saklanan bir sırdı bu; büyü, devleri öyle kolayca alt edebilecek bir şey değildi. Bu seviyedeki bir saldırıda ölen biri sadece şanssız değildi; sadece yetersizdi.
Düşen göktaşlarını bir tebessümle omuz silkip geçti. Hatta bunları harika birer büyü olarak övdü, savaşa katılmaya yetkin olanlarla olmayanları ayıran bir tür “bu boydan kısa olanlar binemez” levhası gibi gördü. Eğer bu, başka bir boyuttan devasa bir kayayı düşürmek gibi bir şey olsaydı, kütleye eklenen potansiyel enerjinin yaratacağı patlama göz ardı edilemeyecek kadar yıkıcı olurdu. Ancak Tempest Meteor büyüyle var edilen göktaşlarıyla saldırdığı için devler yeteneklerini kullanarak bunları sorunsuzca savuşturabiliyordu.
Gerçek bir savaşçı, kalabalık bir grubu hedef almak için geliştirilmiş büyülerle asla zorlanmazdı. Nitekim Daggrull’un en yakın adamlarından hiçbiri durdurulamamıştı, birliğindeki en güçlü savaşçılar da öyle. Olması gereken de buydu zaten. Fakat Gadora’nın çağırdığı büyü fazla aşırıydı. Nihilistic Parade, en seçkin devlerin sahip olduğu Büyü İptali yeteneğini delip geçerek hasarını veriyordu.
Büyü İptali, her türlü büyü saldırısını otomatik olarak etkisiz hale getiren mutlak bir savunma türüydü. Onun sayesinde hiçbir büyü devleri yenemezdi. Tempest Meteor kadar güçlü bir şey bile güvenle göz ardı edilebilirdi. Böyle bir şey içlerinden birini öldürdüyse, suç kendi deneyimsizliklerindeydi. Ama…
“Lanet olsun, Ultima. Yasaklı büyülerini şeker dağıtır gibi saçıyorsun etrafa… “ diye kendi kendine sövendi Daggrull; Ultima’nın masum tebessümü zihninde canlanıyordu.
Cehennemin boşluklarını çağıran büyüler sadece iblis soyluları tarafından biliniyor olmalıydı. Bu büyüleri sağa sola kim yayardı ki? Aklına gelen yedi kişi arasında baş şüpheli Ultima gibi görünüyordu. Ya da belki Rain. Misery böyle bir şey yapmayacak kadar ağırbaşlıydı; Guy, Diablo ve Testarossa da fazla aklı başında olduklarından elenebilirlerdi. Carrera mı? Belki olabilirdi ama Daggrull onun öğretme yeteneğinden yoksun oluşunun onu eleneceğini düşündü.
Dolayısıyla asıl şüpheliler Ultima ve Rain’di. Bu ikisi arasında da Adalmann ve hortlak arkadaşıyla arası çok daha iyi olan Ultima’ydı. Böylece Daggrull suçlunun Ultima olduğunu varsaydı—ki haklıydı da, yine de bu durum onu hiç mi hiç mutlu etmeyecekti. Zaten şu an parmakla suçlu gösterecek zaman değildi.
Neyse ki Daggrull bu büyünün üstesinden gelebilirdi. Yüzünde acı bir ifadeyle ellerini göğe doğru kaldırdı… ve ardından gücünü serbest bıraktı.
Nihilist büyü, maddeyi ve varlığı yok etmek için negatif Varlık Puanı’nı kullanarak iş görüyordu. Öyleyse, bölgeyi pozitif enerjiye doyurmak hasarı sıfırlayarak nötrlerdi. Bir dev olan Daggrull, muazzam bir büyü zerrecikleri (magicules) kütlesiydi. Gadora’nın tüm gücünü barındıran Nihilistic Parade bile onun eline su dökemezdi.
Böylece Daggrull’un ordusu, yoldaşlarının ölümünü sanki ters bir şey yokmuşçasına kabullenerek ilerlemeye devam etti. Gözleri liderlerine duydukları sonsuz güven ve sadakatle parıldayarak, korkudan zerre kadar eser kalmadan savaş alanında yürüdüler.

“İ—İnanamıyorum…”
“Daggrull’un hakkını vermek lazım, ha? O büyüyü bu kadar kolayca etkisiz hale getirdi ya…”
Gadora ve Adalmann donakalmıştı. Nihilistic Parade’in etkisi söner sönmez devler, yoldaşlarının ölümlerini hiç umursamıyormuşçasına yürüyüşlerine kaldıkları yerden devam ettiler. Düzenleri iki muazzam büyüyle bir anlığına dağılmıştı ama Gadora ne olduğunu anlayamadan yeniden toparlanmışlardı. Anında ölmekten kurtulanlar, o üstün dayanıklılıkları sayesinde sanki başlarına hiçbir şey gelmemiş gibi tam sağlığına kavuşmuştu. Gadora saflarının ciddi şekilde seyrekleştiğini sanmıştı ama durumun hiç de öyle olmadığı ortaya çıktı. O kadar tekinsiz bir görüntüydü ki, karşılarında duranların yüreğine korku salıyordu.
Daggrull’un ordusunun harekete geçtiğini gören Adalmann ve Gadora durumdan iyice huzursuz oldu.
“Hiç mi korkuları yok bunların?” diye merak etti Adalmann.
“Yok,” dedi Gadora. “Normalde karşı önlem alırlar ya da en azından bir süreliğine geri çekilirlerdi…”
Bu türden bir mantıktan yoksun bir düşmanla karşı karşıyaydılar. Bu da savaşı son derece çetin bir hale getiriyordu.
O mantığı Rimuru Efendi’nin adamlarında da pek göremiyorsun ya, diye düşündü Gadora; tabii bunu yüksek sesle söyleyecek kadar aptal değildi.
“Merak ediyordum da… “ diye söze başladı. “İblis Kralı Daggrull’un o boşlukları yok etmesi kaçınılmaz olsa bile, Tempest Meteor’a nasıl dayanabildi? Bana kalırsa göktaşları son derece doğal olmayan bir şekilde yok oluyordu… sanki büyü büsbütün silinip gidiyor gibiydi.”
Adalmann da bu durumdan endişeliydi. Düşük rütbeli devler arasında bazı kayıplar vardı ama seçkin kıdemli savaşçıların hiçbirine bir şey olmamıştı. İyileşseler de iyileşmeseler de en azından biraz yaralanacaklarını sanmıştı fakat aralarında tek bir çizik bile yoktu. Bu hiç doğal değildi.
Düşüncelerini toparlamaya çalışarak yeniden birbirlerine baktılar. Bunu düşünmenin onlara yakın zamanda bir cevap kazandırmayacağını anlamaları uzun sürmedi.
“Peki şimdi ne yapıyoruz?” diye sordu Gadora, Adalmann’a.
“Şey, ben çok fazla büyü gücü harcadım. Şimdilik geri çekileceğim. Bereket versin ki benim Ölümsüzler Lejyonu en azından ölümden korkmuyor.”
“O doğru. Devler de ölümden neredeyse hiç korkmuyor, ki bu tam bir kâbus; ama senin birliğin de bu açıdan onlara bayağı benziyor…”
İkisi de iç çekti. Büyük bir zafer kazandıklarını sandıkları anın hemen ardından gelen bu inanılmaz gerçek, tam bir şok etkisi yaratmıştı.
Adalmann, Venti’nin başını okşadı ve ona geri dönmesini emretti. En başta planlandığı gibi, cezalandırıcı büyüsüyle onlara bir darbe indirmeyi başarmıştı. Olan biteni uzatmaya gerek yoktu; aksine, hızla geri dönüp Daggrull ordusunun yarattığı tehdidi bildirmeliydiler. Onların sarsılmazlığı ve dayanıklılığı gerçekten de korkulacak türdendi.
Böylece bu ilk çatışma sona ermişti. Sırada savaşın asıl kısmı, yani iki tarafın ana kuvvetlerinin çarpışması vardı. Ancak az önce tanık oldukları tehdidin ışığında, Ölümsüzler Lejyonu’nun avantajlı taraf olmadığını söylemek gerekiyordu. Düşmanları da benzer şekilde korkusuzdu ve her şeyden sağ çıkmak gibi benzer bir beceriye sahipti. Devlerin o ezici yıkıcı güçleriyle Ölümsüzler Lejyonu’nu ezip geçmesinden korkuyorlardı. Daha şimdiden, devlere belirleyici bir darbe indiremeden ezilip perişan olacakları bir geleceği görebiliyorlardı.
Öyle olsun varsın. Birlikleri her bir devin tepesine üşüşmek, onları sayıca bastırmak ve sadece sayılarını mümkün olduğunca azaltmaya çalışmak zorunda kalacaktı.
“Şey,” dedi Adalmann, “Bence geri dönüp Leydi Shion’a rapor vermeliyiz.”
“Görünüşe göre öyle,” diye katıldı Gadora. “Geleceği tartışmamız gerekecek.”
Geleceğin ne getireceğini düşünerek Shion’un yanına döndüler.
Raporu alan Shion’un zihnindeki tek düşünce şuydu: Şimdi ne olacak?
Uzun Sur’un üzerinde durmuş, aşağısındaki savaş alanını seyrediyordu. Adalmann ve Gadora’nın muazzam büyülerine tanık olduğunda belki de savaşı kazanmaya bunun yeteceğini düşünmüştü ama gerçekler bundan çok daha acımasızdı. Adalmann’ın ona hatırlatmasına gerek yoktu; bu düşmanın başlarına büyük bir belâ açacağını zaten biliyordu.
Savaşın başlamasının üzerinden iki saat geçmişti. Mücadele bir sonraki aşamaya, iki ana kuvvetin çarpışmasına evrilmişti.
Prangalı Titanlar’ın sayısı başlangıçtaki otuz binlik mevcudundan çok daha az görünüyordu ama gerçek yıpranma oranları yüzde 10’dan azdı. En tepedeki seçkinleriyle birlikte hücuma kalkmış, Ölümsüzler Lejyonu’nun ana kuvvetiyle çarpışmaya başlamışlardı. Hortlaklar, merkezde iki bin kemik şövalyesi ve her iki kanatta gizli silahlarını taşıyan onar bin kemik askeriyle vinç kanadı düzenini kullanıyordu. İleri atılan Prangalı Titanlar’ı kuşatmaya çalışıyorlardı ama onları tamamen çembere alacak sayıdan yoksundular.
Bu normalde taktiksel bir hata olarak değerlendirilirdi ama Adalmann’ın kılı bile kıpırdamıyordu.
“Her şey yolunda mı?” diye sordu Shion, Adalmann’a.
“Hiç sorun değil. Bir hortlak lejyonunun estirebileceği dehşeti bilmiyorlarsa, onlara öğreteceğiz.”
Shion’un yanında komuta eden Adalmann’ın en başından beri bu savaşı kazanmak gibi bir niyeti yoktu. Amaç düşmanın gücünü eksiltmekti. Asıl ana kuvvetler Shion’un Yeniden Doğanlar Takımı ve Luminus’un Kanlı Şövalyeleri’ydi; Adalmann ve ekibi kıyaslandığında fiilen birer piyondan ibaretti. Daggrull’un safındaki A-rütbeli savaşçılardan mümkün olduğunca fazlasını alt etmek—ya da en azından düşmanın zayıf noktalarını çözmek istiyorlardı. Bu harekât böyle planlanmıştı ve Adalmann da elbette bunu kabul etmişti. Bütün bunları savaş başlamadan önce kararlaştırmışlardı. Rimuru’nun subayları arasındaki ortak karar, kendi taraflarındaki kayıpları mümkün olduğunca en aza indirmekti. Bu aynı zamanda devlerin gücünü analiz etmek için de etkili bir stratejiydi. Ölümsüz hortlaklardan oluşan bir ordu düşse bile gerçekten “ölmüş” sayılmazdı—Adalmann’ın birlikleri asla tamamen yok olmazdı.
Bu stratejinin püf noktası, ölümsüzlerden ve onların özelliklerinden en optimum şekilde yararlanmaktı. Kelimenin tam anlamıyla bir intihar göreviydi bu; devleri içeri çekmek, sonra da sayılarını azaltmak için var güçleriyle saldırmak.
Ama bunun da bir sınırı vardı. İlk bakışta savaş bir kilitlenmeye girmiş gibi görünüyordu ama gidişat devlerin kuvvetlerinin lehine kayıyordu. Kemik askerler intihar saldırılarını gerçekleştiriyor, savaş alanını dolduran büyü gücünü patlatarak açığa çıkarıyordu. Ardından ölüm şövalyeleri yaralı ve düşmüş devlerin işini bitiriyordu; ancak kesin ve ölümcül bir yara açmadıkları sürece devler kendilerini iyileştirip ayağa kalkıyordu.
Devlerin devasa cüsseleri buna bir engel teşkil ediyordu. Devasa bedenlerinin boyu üç ila beş metre arasında değişiyordu ve zırhı andıran kasları o kadar kalındı ki hiçbirine ölümcül bir hasar vermek kolay değildi. Eğer ölüm şövalyeleri çok fazla vakit kaybederse, kısa sürede ezilip yok oluyorlardı.
Bu strateji ilk başta iyi gitmişti ama zaman geçtikçe devler duruma uyum sağlamaya başladı. Uzun menzilli silahlara sahip olanlar kemik askerleri kontrol altında tutmaya başladı; bu da son derece dikkatli olunmadığı sürece yaklaşmayı imkansız kılıyordu. Zorlamaya çalıştıklarında eziliyorlardı ve bu gerçekleştiğinde, saldırı açısından zaten zayıf olan kemik askerler giderek işe yaramaz hale geliyordu.
Ölüm şövalyeleri sayıca gerideydi ve çetin bir mücadeleye zorlanıyorlardı; sayıları giderek azalıyordu.
Bu noktada, Louis komutasındaki Kanlı Şövalyeler, nihayet sahaya çıkma vakitlerinin gelip gelmediğini merak ederek gerilmeye başladılar. Shion da o zamana kadar sakladığı Dehşet Şövalyeleri’ni konuşlandırmaya yeltendi. İki bin ölüm şövalyesi neredeyse hiç kayıp vermemişti. Eğer bunun üzerine üç bin Dehşet Şövalyesi’ni de eklerse, devlerin en üst düzey savaşçılarıyla rekabet edebileceklerinden emindi.
Kanlı Şövalyeler’in dört yüz savaşçısına karşılık düşmanın A-üstü seviyede bin savaşçısı vardı. Aradaki farkı kapatmak istiyorlarsa sadece Yeniden Doğanlar Takımı yeterli değildi. On kadarı tek bir devin tepesine üşüşebilirse, diye düşündü Shion, belki bir şeyler çıkar mıydı? Savaşta “ya hep ya hiç” tipindeydi ama kendi birliklerinin kayıp vermesini de istemiyordu. Ama burada, bir komutan olarak dudaklarını ısırdı ve emri vermeye hazırlandı.
Ancak durduruldu.
“Eh, görünüşe göre en büyük gizli kozumu çıkarmam gerekecek.”
Büyü gücünü toplayan Adalmann yeniden Venti’nin sırtına tırmandı.
“Hâlâ bir şeyin var mı?” diye merakla sordu Shion; Adalmann ise takırdayan bir kahkahayla yanıt verdi.
“Hayır,” dedi. “Tüm numaralarım tükendi. Bundan sonrası ne olacaksa olsun artık.”
Adalmann bu sözlerle savaş alanına geri döndü. Ardından bu anın hazırlığıyla geliştirdiği yeni ve geliştirilmiş bir nekromansi büyüsünü çağırdı—Ölümsüzler Lejyonu Yarat. Kendi birliğine adını verecek kadar çok sevdiği bir büyüydü bu.
Bu büyü geniş bir alanda etkisini gösterdi ve yaratılan etki hayrete düşürücüden farksızdı. Etki alanı içinde ölen dost düşman herkesi, kendi emirlerine sadık ölümsüz askerlere dönüştürüyordu. Yasak nekromansi sanatının doruk noktası, Adalmann’ın araştırmalarının zirvesiydi—üstelik daha önce ölmüş olanları alıp yeniden inşa edilen ölümsüz bir kuvvetin çekirdeği olarak hizmet ettirecek şekilde geliştirilmişti.
Kemik askerlerin parçalanmış kalıntıları, çekirdek görevi gören ölüm şövalyelerinin etrafında toplandı. Hatta ölen devler bile, hâlâ “canlı” olan ve savaşan kemik askerlerle birlikte toplanmaya başladı. Sonuç: iki bin yepyeni “ölüm devi”.
Ölüm şövalyelerinin giydiği büyülü çelik zırhlar, boyları dört metreyi bulan bu devasa bedenleri kapladı. Zırh, taşıyıcısının iradesine göre şekil alıyordu; ölülerin kin dolu nefretine tepki verdiği düşünüldüğünde bu beklenen bir şeydi. Adalmann savaşın bu noktaya geleceğini en başından beri öngörmüş, bu yüzden kendisi için ölümsüz, müttefik devler yaratmanın bir yolunu tasarlamıştı.
“Şaka mı yapıyorsun? Bunu başından beri hazırlamış mıydın? Üstelik bana söylemedin bile mi?”
Shion şaşkınlığını gizleyemedi. Ölüm devlerinin hepsi A-üstü rütbedeydi.
“İnanamıyorum,” dedi Shion’un yanında savaşı izleyen Louis. “Bizim tarafımızda olduğunuz için hiç bu kadar sevinmemiştim.”
Böylece güç dengesi bir kez daha tersine döndü. Bir zamanlar kas gücüyle üstünlük kuran devler, daha büyük bir gücün ortaya çıkmasıyla avantajlarını kaybetti. Bu ölüm devleri ölümsüzdü; ezilseler veya yok edilseler bile Adalmann’ın yetkisi altında anında diriliyorlardı.
Fakat devler pes etmiş değildi. Bin civarında üst düzey savaşçı olduğuna dair raporlar hatalıydı; aslında saflarında iki binden fazla seçkin savaşçı vardı ve bu seviyedeki her A-üstü savaşçı, aldıkları her türlü yarayı anında iyileştirmek için Aşırı Hızlı İyileşme yeteneğini kullanabiliyordu. Tek bir darbe onları öldürmediği sürece yenilmezlerdi; bu da onları ölüm devleriyle başa baş kılıyordu.
Her iki tarafın da sayıları inatçı bir şekilde sabit kalmaya devam etti. Savaş bir kez daha kilitlenmişti.

Adalmann’ın hamleleri Shion ve ekibine yeniden rahat bir nefes aldırdı. Bu hoş bir sürpriz olmuştu; kolundaki bu kozdan onlara hiç bahsedilmemişti. Adalmann beklentileri yükseltmek istememişti çünkü Ölümsüzler Lejyonu Yarat büyüsü neredeyse hiç ön test yapılmadan ilk kez herkesin önünde kullanılıyordu. Yine de sonuçlar ortadaydı ve buna Adalmann’ın kendisinden daha çok rahatlayan kimse olamazdı.
“İşte benim en yakın dostum, değil mi ama?”
Gadora’nın keyfine diyecek yoktu. Louis de başıyla onaylamaktan kendini alamadı.
“Öyle gerçekten. Yedi Gün’ün nasıl bir yetenekle karşı karşıya olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Böyle harika bir yeteneğin başka bir yere gitmesine nasıl izin verebildiler ki?”
Sesinde samimi bir pişmanlık hissediliyordu.
………
……
…
Louis eski günleri hatırladı.
O zamanlar Adalmann ve Alberto zaten ünlü şahsiyetlerdi—ilki bir başrahip ve kutsal büyü ustası, ikincisi ise tüm zamanların en güçlü paladiniydi. İkisi de Kahraman olmaya layıktı ancak hiçbirinin içinde bir kahraman yumurtası yoktu. Yine de doğal olarak Aydınlanmış seviyesine ulaşmışlardı ve hiçbir şey olmasa bile birer Aziz olmanın eşiğindeydiler.
Fakat ikisi de kendi iyiliklerine olmayacak kadar zekiydi. Yedi Gün Ruhbanı’nın onları kıskanmasının nedeni de buydu; ki bu durum nihayetinde onların sonunu hazırlamıştı.
Oldukları gibi büyümeye devam ederlerse bir tehdit haline geleceklerinden korkan Ruhban Sınıfı, Luminus’u karanlıkta bırakarak önlemler almıştı. Louis’nin hatırladığı kadarıyla plan, “büyük çaplı bir hortlak felaketinin arındırılması” olarak adlandırılmıştı. Ruhban Sınıfı’nın aslında yaptığı şey, her iki tarafın da ölmesi umuduyla üzerlerine bir ejderha zombisi salmaktı. Talebi memnuniyetle kabul edip Jura Ormanı’na doğru yola çıkmışlardı.
Kutsal Şehir’e bir daha hiç dönmemişler, bu yüzden öldükleri varsayılmıştı. Louis’nin efendisi olan İblis Kralı Luminus bile, onların öldükten sonra İblis Kralı Kazalim’in eline düştüklerini—ve ardından kaderin garip bir cilvesiyle kendilerini İblis Kralı Rimuru’nun emrinde çalışırken bulduklarını tahmin etmemişti.
………
……
…
Luminus’un canı sıkkındı, Louis de pek farklı sayılmazdı. Bu şampiyonlar ne pahasına olursa olsun kendi taraflarında tutulmalıydı.
Şimdi bu şampiyonlardan biri olan Alberto, savaş alanında kılıcını çekiyordu.
“Hoh… Demek Adalmann’ın sağ kolu bu. Uzaktan bile ne kadar yetenekli olduğu anlaşılabiliyor.”
Shion’un arkasında duran Daggra, Liura ve Chonkra başlarıyla onayladılar.
“Alberto çok havalı!”
“Bazen bizimle antrenman yapıyor ama gerçekten çok güçlü, değil mi?”
“Hey bakın, Glasord Amca’nın karşısına çıkıyor! İkisinden biri kazansa hiç şaşırmam!”
Üç kardeş ilk başta Alberto’yu destekliyordu ama rakiplerini görünce tavırlarını değiştirdiler.
“Bayağı güçlü görünüyor. Devlerin arasında bile böyle bir kılıç ustası var mıymış?” diye mırıldandı Shion.
“Evet, o babamızın kardeşi,” diye açıkladı Daggra; ardından diğer iki kardeşi lafa girdi.
“Prangalı Titanlar’ın ikinci komutanı.”
“Akıl hocamız! Ve aynı zamanda amcamız!”
O, birinci sınıf bir kılıç ustası ve Prangalı Titanlar’ın en güçlülerinden biri olan Glasord’du. Büyü zerrecikleri (magicules) açısından Daggrull’u yenemezdi ama kılıç ustalığının daha üstün olduğu söylenirdi. Anlatılanlara göre bir dev için oldukça yumuşak başlı ve zekiydi. Bu bakımdan Daggrull da son zamanlarda sakin ve soğukkanlıydı ama geçmişteki ünü birçok kişinin ondan hâlâ korkmasına neden oluyordu.
Şimdi Glasord, Alberto ile birebir bir savaşa tutuşmuştu. İki metrelik devasa gövdesini zarifçe hareket ettiren Glasord, çift elle tutulan büyük kılıcını sağa sola savuruyordu. Savaş alanında açıkça benzersiz bir varlıktı, onu diğerlerinden ayıran bir güçle böbürleniyordu. Ancak Alberto yine de tutunmayı başarıyor, boy farkının Glasord’un yeteneğiyle boy ölçüşmesine engel olmasına izin vermiyordu. Alberto’yu mükemmel bir kılıç savaşçısı olarak tanıyanlar bile bu manzaraya inanmakta zorlanırdı.
Devasa cüssesine rağmen Glasord, karmaşık teknikleri en çevik şekilde uygulayabiliyordu. Alberto dışında başka kimsenin onunla rekabet edebilmesi pek olası değildi ama tersten bakıldığında, belki de böyle biriyle boy ölçüşebildiği için sıra dışı olan Alberto’ydu. Rüzgârda sallanan bir söğüt gibi, normalde kendisini tek bir darbeyle ezip geçecek ağır bir saldırıyı savuşturabiliyor ve sonrasında karşı saldırıya bile geçebiliyordu.
Bu ancak kendisine bir set Tanrı Sınıfı Ekipman verilmiş olduğu için mümkündü. Başka bir şeyle donatılmış olsaydı, bir darbe aldığı anda yok edilirdi. Ayrıca Glasord’un pek bilinmeyen bir özelliği de rakibi üzerinde Silah Yok Etme yeteneğini uygulayabilmesiydi. Bu isim oldukça gerçekçiydi—Glasord ile kılıç tokuşturan herkesin silahlarının ve zırhlarının yok edilmeye mahkûm olduğu, onları çırılçıplak ve yenilmiş hâlde bıraktığı anlamına geliyordu.
Bunu bilmeyen Alberto’nun Tanrı Sınıfı bir kılıçla donatılmış olması tam bir şanstı. Bu mucizevi bir tesadüftü çünkü Daggra ve iki kardeşi bile bunu bilemezdi.
Böyle bir şans sayesinde Alberto ve müttefikleri ön cephenin çökmesini kıl payı engelledi. Kimsenin bunu fark etmemiş olması biraz trajikomik bir durumdu. Tehdit ortadaydı ancak iki savaşan taraf arasındaki mücadele kızıştıkça bu tehlike fark edilmeden kaldı.

Savaş alanının devleri hamlelerini yaparken bile Shion ve yanındakiler seyirci modundaydı.
“Babam henüz hiç kımıldamadı ama.”
“Eh, amcamız çıktı sahneye. Çok sürmez o da başlar.”
“Ondan sonra biz de bodoslama dalıp onunla dövüşeceğiz!”
Üç kardeş heyecandan yerinde duramıyordu. Bu durum Shion’un biraz midesini bulandırdı.
“Yeniden düşünün,” dedi. “Onun icabına elbette ben bakacağım. Siz üçünüz Dehşet Şövalyelerine liderlik edip yolumdan çekilin yeter.”
Üçü de itiraz etmeden kabul etti. Babalarına karşı kazanabileceklerini düşündüklerinden değildi; sadece kendilerini kaptırmanın tadını çıkarıyorlardı. Yine de onu uyarmadan edemediler.
“Pekala ama babamı hafife almasan iyi edersin, tamam mı?”
“Ağabeyim haklı. Ne kadar güçlü olursan ol, babam gerçek bir canavardır.”
“Fwehhh-heh-heh! Ben onu şimdiye dek hiç yenemedim valla.”
Zafer ya da yenilgi meselenin özü bile değildi. Sadece Daggrull’un aurasına maruz kalmak bile ayakta durmayı zorlaştırıyordu. Üç kardeşin onun için en ufak bir rakip olamayacağı acımasızca ortadaydı. Yine de Shion’un bakış açısından bu üçlü kendi çapında becerikliydi; her savaşa girdiklerinde daha da güçleniyorlardı ve Shion bu gelişimi görmeyi sabırsızlıkla bekliyordu.
Şu anda onun hakkında gerçekten ciddi olduklarını hissedebiliyordu.
“Endişelenmeyin,” dedi. “Aptalca bir şey yapmayacağım.”
Kendisi farkında olmasa da bu tam Shion’a yakışır bir laftı. Savaş alanı pek hareketlenmiyordu ama yakında onun sahneye çıkma vakti gelecekti. Shion bunu derinden hissediyordu ve savaşa hazırdı.
Hepsini tek seferde halletmeye mi çalışsam acaba?
Beklemek onun fıtratında yoktu. Çıkmazı kırıp zaferi bir çırpıda kavramak iyi bir strateji gibi görünüyordu. Sadece düşmanın liderine odaklanabilirse, zafer sonrasında kesinleşecekti—Shion’un düşünceleri bu yöndeydi.
Aniden, savaş meydanının seyri ansızın ve şiddetli bir şekilde değişti. Boş bir insansız bölge açılmıştı. Birkaç ölüm devi oradan uzağa savrulmuştu.
“O da ne?!”
Shion’un gözleri fal taşı gibi açıldı.
Her gümüş parıltıyla birlikte, A-üstü seviyedeki bir başka ölüm devi kolaylıkla etkisiz hale getiriliyordu. Orada, tüm vücudunu kat kat zincirlerin kapladığı, olağanüstü iri cüsseli ama narin yapılı bir adam duruyordu. Zincirlere rağmen Daggrull’unkini bile aşan o garip, yoğun varlığını gizlemenin bir yolu yoktu.
Shion’un tüm vücudu ürperdi, tüyleri diken diken oldu. Hayatta kalma içgüdüleri var gücüyle bu adamın tehlikeli olduğunu fısıldıyordu.
“O-O yoksa… mühürlenen kişi mi?”
“O Fenn Amca mı? Çılgın Yumruk mu? Savaş tanrısı ya da amansız şiddetin tanrısı olarak korkulan kişi mi?”
“Fwehhh-heh-heh-heh! Karnım acıkmaya başladı vallahi!”
Bu alakasız yoruma, Chonkra’nın midesine inen burgu gibi bir yumruk karşılık verdi.
“Şimdi daha tok hissediyor musun?” dedi Shion, birden rahatladığını fark ederek.
Chonkra’nın bu ciddiyetsiz lafı sayesinde ortamın gerginliği bayağı bir dağılmıştı. Shion, bir aptalın bile bazen sevimli olabileceğini düşünerek Fenn’i gözlemledi.
Zincirli adam yeniden dikkatini çekiyordu; üç metreyi bulan boyuyla muazzam görünüyordu.
“Şunlar Gleipnir kaos prangaları mı?” diye mırıldandı Gadora. “Gerçekten çok etkileyici.”
“Ah, Gadora? Onlar da ne?” diye sordu Shion.
“Şey, kadim metinlerde yazılan, insanlık tarihinden öncesine ait bir mitin parçasıdır onlar.”
Ömrü boyunca böyle detay bilgilere meraklı olan Gadora, bilgisini konuşturdu.
………
……
…
Gleipnir kaos prangaları, mitler çağından beri kontrolden çıkan kötücül tanrıları mühürleyen zincirlerdi. Eğer anlatılanlar doğruysa zincirler, o tanrılardan emdikleri büyü zerrecikleri (magicules) sayesinde evrimleşmiş olmalıydı.
O zamandan beri bu zincirler, Ejderha İmparatoru’nun kutsal silahı olarak hizmet etmiş, hem kutsal olanı hem de iblisane olanı mühürlemişti. Zincirlerin Tanrı Sınıfı’nı bile aşan bir performansa sahip olmasına şaşmamak gerekirdi.
Ancak asıl korkulması gereken şey zincirler değildi. İnsanın sakınması gereken şey, onların içine hapsedilmiş olan kötücül tanrıydı.
………
……
…
“Efsanevi çağlarda üç kötücül tanrının Ejderha İmparatoru tarafından mühürlendiği söylenir,” diye devam etti Gadora. “Üçünden ikisi yola gelip düzeldi ancak biri şiddet yanlısı kalmaya devam etti ve bu yüzden ilahi zincirlerle mühürlendi. Başka bir deyişle, orada estirip gürleyen kişi Fenn ve onu bağlayan zincirler de meşhur Gleipnir kaos prangalarıdır.”
Gadora bundan bahsederken heyecanlı görünüyordu. Ve sanki onu haklı çıkarırcasına, zincirler kendi kendine kıvranıyor ve nabız gibi atıyordu. Buna rağmen Fenn, sanki bundan daha fazla keyif alamayacağını söylercesine gülümsüyordu. Fenn hiçbir şey yapmasa bile zincirler düşmanlarını yenmek için kendi kendine hareket ediyor, A-üstü seviyedeki savaşçılar bile onun ilerleyişini durduramıyordu.
Shion şaşkına dönmüştü. Fenn’in Varlık Puanı’nın Daggrull’unkiyle kıyaslanabilir düzeyde olduğunu duymuştu ama onu kolayca aşıyor gibi görünüyordu.
“Neredeyse komik,” dedi Shion. “Senden her zaman daha iyisi vardır derler ama ulaştığı seviyeye bir baksanıza…”
Shion’un yoldaşları muazzam miktarda büyü zerreciklerine sahipti ve eski günlerden bu yana hayal bile edilemeyecek kadar gelişmişlerdi ancak Fenn onların bile ulaşamayacağı bir diyardaydı. Shion’un bildiği en güçlü varlıklarla; Veldora ve Velgrynd gibi Gerçek Ejderhalarla benzer bir seviyedeydi.
“Cidden korkunç bir canavar,” diye kanaat getirdi Shion. “Siz çocuklar onunla başa çıkamazsınız.”
Üstelik Daggrull da hâlâ kenarda bekliyordu. Bu düşünce onun moralini daha da bozdu.
“Ne yapacağız?” diye sordu Ultima masumca. “Çünkü onu yenebileceğimizi sanmıyorum. Geri mi çekileceğiz?”
Shion bu fikirden hiç hoşlanmadı. Bu savaş ne kadar gelgitli olursa olsun, dengeler böyle ölçüye sığmaz bir canavar yüzünden kolayca altüst olabilirdi. Ultima’nın dediği gibi kaçmak da bir seçenekti. Rimuru hiçbir can kaybı istemiyordu ve eğer bu emre sadık kalmak istiyorlarsa geri çekilmeyi değerlendirmeleri gerekiyordu. Adalmann ve diğerleri şimdilik dayanıyordu, yani sadece Shion ve Tempest takviye birlikleri söz konusu olsaydı kaçmayı başarmaları pekala mümkündü.
Ancak geri çekilmek ne kadar kolay olursa olsun, sonrasındaki sonuçlar ortadaydı. Geride kalanlar, bu toprakların masum halkı, bu müstebit düşmanın elinde her şeylerini kaybetmekle yüz yüze kalacaklardı. İnsan topraklarındaydılar ve onları gereksiz yere bu işe bulaştırmak, Rimuru’nun ideallerini imkansız kılardı.
Peki ne yapmalıydılar? Bu canavarla dövüşseler bile kaçınılmaz olarak yok edileceklerdi…
Bir dakika. Hayır. Shion tam da bunun yaşanmasını engellemek için oradaydı. Cevap bulunmuştu. O kadar da büyük bir mesele değildi. Kararını verirken Shion’un içindeki savaşma arzusu yeniden coştu. Bunu daha önce defalarca yaşamıştı, bu yüzden alışkındı. Pek çok kritik durumda bulunmuş ve her birinin üstesinden gelmişti—onu ileriye taşıyan düşünce buydu.
Ve sadece kendisi de değildi.
“Hangisini istersin, Ultima?” diye sordu.
Ultima masumca gülümsedi. “En nihayetinde kaçmayacaksın yani? Senin bu yönünü seviyorum, Shion. Gözünü şu ihtiyar adama diktiysen, ben de orada estirip gürleyen diğerini alayım.”
Sanki en sevdikleri tatlıdan bahsediyormuş gibi kiminle dövüşeceklerini tartışıyorlardı. Rollerini işte bu kadar hafif bir edayla paylaştılar. Ultima, Fenn’in rakibi olacaktı, Shion ise Daggrull’a gidecekti—lidere karşı lider.
Luminous kuvvetleri harekete geçti.
“Eh, harika,” dedi Louis. “Armut dibine düşermiş, değil mi? İblis Kralı Rimuru’nun subayları korku nedir bilmiyor gibi.”
Bıkkın bir ses tonuyla konuşan Louis de harekete geçti. Kasırga gibi esen yeni bir dev gördü. Bu, Beş Büyük Savaş Lideri’nin lideri ve Daggrull’un çocukları açısından bir amca olan Basara’ydı. Savaş alanının geneline yayılmış diğer birkaç güçlü dev de dikkatini çekti. Louis onlara doğru uçtu, Kanlı Şövalyeler ve Lubelius’un Yedi Büyük Soylusu da peşinden seğirtti.
Böylece savaş alanı daha da kaotik bir hal aldı.

Araziyi bir kum fırtınası kasıp kavurdu. Fenn hareket ettikçe etrafındaki zincirler dans ediyor, o her kımıldadığında ölüm devleri parçalara ayrılıyordu.
Fenn’in bakışları, Cehennem Ejderhası Venti’nin sırtından komuta eden Adalmann’a kilitlendi. Her savaşta generali hedef almak standart bir taktiktir. Adalmann’ın yetenekleri, hortlakları ölümsüz varlıklara dönüştürerek güçlendiriyordu. Fenn’in de aynı şeyi yapması gayet doğaldı.
Arkasında bir toz bulutu bırakarak havada muazzam bir hızla koştu. Bu koşmaktan ziyade uçmak gibiydi ve yolunu kesen kim varsa varlığını hiçe sayarak öyle bir kuvvetle Adalmann’ın üzerine çullandı.
“… Hımm?!”
Fenn’in yaklaştığını fark eden Adalmann, onunla başa çıkmak için bir şeyler yapmaya çalıştı. Havada olmasının kendisini saldırılardan koruyacağını falan düşünmüyordu ama Fenn aşırı hızlıydı. Kaos prangaları sonsuz uzanıyor gibiydi; çünkü fizik kurallarını hiçe sayıyor ve onları Venti’yi bağlamak için kullanıyordu. Bu zincirler Tanrı Sınıfı’ıydı ve Venti’nin kaçmasının hiçbir yolu yoktu. Kımıldayamaz halde yere fırlatılıp çarpıldı.
Adalmann kıvrak bir hareketle kaçmayı başardı ama Fenn onu ıskalamaya niyetli değildi.
“Yoluma çıkıyorsun. Geber!”
Ba bağırırken düşmanına vurdu. Adalmann bunu zaten bekliyordu. Sürpriz bir saldırıdan korunabilmek için en başından beri kendisini birden fazla bariyerle zırhlandırmıştı. Ancak tek bir darbeyle Adalmann yerde sürüklenmeye başladı. O kadar mutlak bir şiddet taşıyan, öylesine sınırsızca ağır bir darbeydi ki, bu sadece Adalmann’ın direnmeye devam etme arzusunu değil, var olmaya devam etme iradesini de söküp aldı.
Savaş alanına korkunç bir sessizlik çöktü. Bir göz kırpma süresinde Fenn kontrolü ele geçirmişti.
Ultima da harekete geçmişti.
Savaş başlamadan önce Luminous ile baş başa gizli bir görüşme yapmıştı. Daggrull’un oluşturduğu tehdidi bilen İblis Kralı, mevcut durumu çok öncesinden öngörmüştü. Şiddetin her şeyi altüst etmek gibi bir huyu vardır. Luminous bunu çok iyi biliyordu ve bu yüzden zafer için olası her stratejiyi tasarlamıştı. Cephaneliğindeki en gizli ve en korkunç kozlara başvurmak anlamına gelse bile Daggrull’u temelli bozguna uğratmak istiyordu.
Böylece Ultima, sanki gezintiye çıkmışçasına bu savaş alanında zarafetle yürüyerek Fenn’e doğru yola koyuldu. Adalmann’ı koruyacak konumda dimdik durdu. Fenn’e bakarken, sanki “benden bir şey alırsan ben de senden alırım” dercesine güldü.
“Hiç de fena değilsin,” dedi. “Bilirsin, Adalmann’a epey yüksek değer biçerdim.”
Adalmann da Ultima gibi On İki Koruyucu Lord’dan biriydi. Arka safları destekleme konusunda yetenekliydi, evet ama ona sebepsiz yere Cehennem Lordu demiyorlardı.
Fenn ise bu esnada fazla güçlüydü. Belki de bu duruma canı sıkılan Ultima, onun hakkındaki değerlendirmesini tereddütsüzce dile getirdi.
“Öyle mi? Zayıfın tekiydi,” diye alay etti Fenn.
Fenn, savaş ruhuyla dolu yumruğundan inen tek bir darbeyle Adalmann’ı yere sermişti. Ama bundan bir gurur payı çıkarmıyordu. Ona göre bu sadece doğal bir sonuçtu.
Ultima onun neden böyle düşündüğünü anlayabiliyordu. Fenn’in hislerini kavrayabiliyordu çünkü kendisi de aynı kafadaydı. Güçlü olan için zayıflar birer oyuncaktan ibarettir. Ultima, iblislerin lideri olarak hüküm sürmüştü, bu yüzden Fenn’e bu konuda ders verme hakkı olmadığını biliyordu. Güç farkı çok büyüktü. Fenn’in bakış açısından onların esamesi bile okunmuyordu. Bu seferlik Ultima tesadüfen zayıfların tarafında yer alıyordu—hepsi bundan ibaretti.
Ama kolayca vazgeçmeye de niyeti yoktu. Ultima oyunları severdi ve kaybetse de kazanacak olsa da sonuna kadar kazanmak için uğraşırdı.
Pes etmeden denemeye devam edersen günün birinde kazanırsın. Ve durum buysa yapılacak tek bir şey vardı.
Bu olaya son derece rahat bir yaklaşımla yaklaşıyordu.
“Adımı bahşetsem iyi olacak sanırım. Ben Acı Lordu Ultima. Seninki nedir, seni gidi küçük zorba?”
“Ne kadar da küstah bir veletsin sen böyle. Ben Fenn—tabii adımı ezberleyecek kadar uzun süre hayatta kalabilirsen!”
İsimlerini söyler söylemez savaş başladı.
Hâlâ Uzun Sur’un tepesinde olan Shion, Daggrull’un ne yapacağını görmek için bekliyordu.
Bu işi nasıl ele alırsa alsın, Shion bir kez yenildiğinde kendi tarafının tamamen çökeceği aşikardı. Luminous’un bir planı var gibi görünüyordu, bu yüzden ona da tutunmak istiyordu. Ama tek başına bu yeterli değildi. Mucizeler beklemek, kazanılabilecek bir savaşı kaybetmenin en kestirme yoluydu. Yine de Shion, zorla da olsa kazanmaya hazır bir şekilde ilerliyordu.
“Demek Fenn bu ha? Küçük amcamız?” dedi Daggra. “Onun böyle bir canavar olacağını ben bile tahmin etmemiştim.”
“Çok haklısın kardeşim,” diyerek katıldı Liura. “Umduğumdan çok daha kaçık çıktı.”
“Glasord Amca bir yana ama Fenn Amca bambaşka bir seviyede!”
“Evet, onu zincirlemelerine şaşmamalı…”
Daggra ve Liura, Shion’un yanında amcaları hakkındaki izlenimlerini tartışıyorlardı. İkisi de onu ilk kez görüyordu. Babalarını yenmekle övünmüşlerdi ama artık bu fikir konusunda çok daha az hevesli görünüyorlardı. Shion onları suçlayamazdı. Gerçekten de kazanabileceklerini sanıyorlarsa, kendi sınırlarını fark edemeyen budalalardan başka bir şey değillerdi.
“Fweh-heh-heh! Kilo hesabıyla şu sıska adamı yenerim ben kesin!”
Evet, sadece Chonkra gibi budalalar böyle laflar edebilirdi. Şuna gerçekten bir ceza vermek lazım, diye düşündü Shion—ama tam o sırada işlerin gidişatı değişmeye başladı.
“Hımm… Beni tepeden mi süzüyorsunuz? Dünya umurunuzda değil gibi?”
Ses Shion’un arkasından gelmişti. Uzun Sur’un üstündeydiler; hem ön saflarda hem de ana savunma üssündeydiler. Canavar Engelleme Mânisi devredeydi ve Shion’un etrafında birkaç Çok Katmanlı Mâni bulunuyordu. Bir insan tüm bunları nasıl hiçe sayıp da öylece durabilirdi? Hatta daha da önemlisi, o ses konuşana kadar Shion’un kendisi bile durumu fark etmemişti. Gözlerini dört açmıştı. Biri Uzamsal Nakil gibi bir yetenek kullansa bile yine de bir şeyleri sezip algılayabilmeliydi. Üstelik Shion, etrafını korumak için her türlü önlemi alan Mekân Hâkimiyeti yeteneğine de sahipti.
Buna rağmen İblis Kralı Daggrull tam oradaydı.
“Neden buradasınız, Lord Daggrull?” diye sordu Shion, Uzun Sur’un tepesinde arkasında dikilen deve.
Daggrull ona nazikçe cevap verdi. Bu günlerde şaşırtıcı derecede beyefendi olabiliyordu, eskisi gibi değildi hiç.
“Hımm… Şey, buraya doğru yavaşça yürüdüm sadece, beni görmedin mi? Çünkü görmediysen, karşıma dikilmeye yetkin bile yok demektir. Seninle ciddi ciddi dövüşmeye kalksam zamanımı boşa harcamış olurdum.”
“Ne?”
Shion kendisiyle alay ediliyormuş gibi hissetmedi. Tam aksine. Daggrull olabilecek en nazik ses tonuyla gerçek hislerini dile getiriyordu. Onun bakış açısından Shion küçük bir kız çocuğundan farksız olmalıydı.
Şimdi anlayabiliyordu. Shion, Daggrull ile defalarca karşılaşmıştı ama o anda adam o kadar göz korkutucuydu ki sanki bambaşka biriydi. Daggrull’un kendisini mutlak bir galip olarak gördüğüne şüphe yoktu.
Ancak Shion, bu auryı kendi gözdağıyla bastırdı.
“Ona ben karar veririm,” dedi. “Ben Savaş Lordu ve İblis Kralı Lord Rimuru’nun en güvendiği sekreteri Shion. Rakibiniz ben olacağım!”
Shion, bir iki alakasız detayla birlikte adını beyan etti. Ardından elinde çok sevdiği Goriki-maru İlahi Kılıcı ile Daggrull’a döndü.
Bir tür yetenek mi kullanacak, yoksa bir hile mi…? Güç bakımından ona denk olmasam da her hamlesinin arkasında bir sebep olmalı!
Hareket etmek için Mekânsal Müdahale gibi bir şey kullansaydı arkasında mutlaka izler kalırdı. Sadece çok hızlı hareket ediyor olsa bile hafif bir rüzgâr esintisinin dahi sezinlenememesi imkânsızdı.
Shion, Daggrull’un blöfünü yememesi gerektiğini söyledi kendine. Ama belki de…
Heh! Bunu düşünmenin ne anlamı var ki? Beni yakalarsa, yaşadığım gibi zarafetle ölürüm!
Shion meydan okuyordu. İşler hayal ettiği kadar kötüye giderse, bunu kabullenmek yenilgiyle eş değer olurdu. O noktadan sonra artık ona direnmenin bir anlamı kalmazdı ve bunu düşünmeye de hiç gerek yoktu.
Arkamda Leydi Luminous beklerken Daggrull’un gücünü azıcık da olsa tahlil etmek benim görevimdir!
Bu sarsılmaz azim, Shion’un en iyi yanlarından biriydi. Kahramanca bir nida atarak bilincini savaş moduna geçirdi. Benzersiz Yeteneği Usta Aşçı ile en iyi hale getirilen vücudu, gücünü Varlık Puanı’nın ötesine taşımaya yardımcı oluyordu. Devlerin iyileşme yeteneklerini bile geride bırakan Sonsuz Yenilenme sayesinde Shion’un fiziksel bedeni, yakın dövüşte üstün gelmek üzere yeniden yapılandırılmıştı. Kalp çekirdeği kırılmadığı sürece asla ölmeyen, fiziksel olarak ölümsüz biriydi.
Buna rağmen Shion’un bedeni beklentilerini boşa çıkarmıyor, sınırlarını aşan gücü kolayca içine çekiyordu. Bu gücün salıvereceği her şeye kadir darbe, şüphesiz nihai diyarlara kadar ulaşacaktı. Daha ilk hamlede tüm gücünü ortaya dökecek ve Daggrull’u toprağa gömmeyi umuyordu.
“Eyvah! Herkes derhal tahliye olsun! Bu bölgenin tamamı yok olacak!”
Destek sağlamak için bakan Gadora, hemen çağrıda bulundu. Shion’un seçkin muhafızları bu çağrı üzerine hızla geri çekildi… ve hemen ardından Shion kılıcını Daggrull’a doğru savurdu. Dikkati sadece ona odaklanmıştı, etrafındaki başka hiçbir şeye değil.
Oysa Daggrull olduğu yerde durmaya devam ediyor, Shion’a acımayla bakıyordu.
“Demek varın yoğun bu kadardı?” diye mırıldandı. Ve sonuç ortaya çıkmıştı. Shion’un kılıcı adamın alnına temas ettiği an, görünmez bir güç tarafından olduğu yerde sabitlendi.
“Ne…?!” diye nefesi kesildi Shion’un.
Shion ile Daggrull arasında sıkıştırılmış savaş gücünden örülü bir duvar duruyordu. Shion’un kılıcını öylece engelleyen bir duvar. O kadar yoğundu ki, onun devam etme iradesini kolaylıkla emip bitiriyordu. Bu sayede Shion’un kılıç savuruşu Daggrull’a temas bile edememişti. O gerçekten de bir canavardı.
Bu noktada, Shion’un ona denk olmadığı apaçık ortadaydı. Yenilgisi kesindi.
“Tam da düşündüğüm gibi,” dedi Daggrull. “Görünüşe göre en başından beri karşımda duracak kadar yetkin değilmişsin.”
Shion’un gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Hareket etmeyi kesti. Daggrull bu anı kaçırmadı ama kımıldamadan durmaya devam etti. Onu alt etmek için savunmasız bir anını yakalamasına gerek yoktu.
Bu yüzden gerçeği ona sakince dile getirdi.
“Benim tek hedefim Luminus. Yolumdan çekil. Sana tavsiyem budur.”
Shion bunu öylece kabullenecek değildi. Dövüşmeye her zamankinden daha kararlı bir şekilde, Daggrull’a meydan okumaya başladı.

Dövüş birkaç farklı noktada devam ediyordu. Daggrull tarafı üstünlüğü ele geçirmişti; Ultima’nın savaşı Shion’unkinden bile daha ümitsiz bir hal alıyordu.
“Bu çok garip,” diye homurdandı Ultima. “Nükleer Top’um sana vurup dururken nasıl hiçbir şey olmamış gibi dikilebiliyorsun?!”
Ultima, Fenn’e gıcık kapmıştı ve öfkesini açıkça belli ediyordu. İtiraf etmekten nefret etse de adam güçlüydü. Gücünü artırmak için nihai yeteneği Ölümcül Zehir Kralı (Samael)‘i kullanıp Nükleer Top’una ölümcül bir zehir etkisi eklese bile Fenn bundan en ufak bir zarar görmüyordu.
Fenn, kızla açıkça alay ederek kahkaha attı. “Çok da umurumdaydı. Zayıf bir çelimsiz olmak zor olmalı, ha? Birkaç numara öğrenmek için yırtınmadıkça dövüşemiyorsun bile.”
“Bücürün tekine göre sinirlerimi iyice bozuyorsun,” diye karşılık verdi Ultima.
Yine de bu sırada düşmanını sürekli tahlil ediyordu. En başından beri Fenn’i yenebileceğini düşünmemişti zaten… ama bu önemli değildi, zira tek görevi kaybetmemekti.
Ancak ters giden bir şeyler vardı.
Az önceki büyü de bunu kanıtlamıştı; onu çileden çıkaran bir şeyler vardı ve bu sadece güç farkından ibaret değildi. Sanki gözden kaçırdığı bir şey vardı. Derken, daha önce kafasını kurcalayan bir raporu aniden hatırladı. Gadora büyünün sanki çekilip emildiğini tarif etmemiş miydi? Göktaşı saldırısı beklendiği kadar başarılı olmamıştı ve bunun devlerin üstün iyileşme yeteneklerinden kaynaklandığını düşünmüşlerdi ama…
Düşününce, aslında sandığımız kadar da hasar vermemişti, değil mi? diye merak etti Ultima. Yani, yaralanmış gibi görünen yegâne kişiler alt kademe savaşçılardı…
Tek başına bu durum o kadar da sıra dışı değildi. Zayıfsalar elbette ölecek veya yaralanacaklardı. Ama üst düzey savaşçıların hiçbirinde tek bir çizik bile olmaması düpedüz tuhaftı.
Sanki büyü işe yaramıyordu…
Sonra aniden aklına bir fikir geldi.
Yok artık…
Ultima’nın içgüdüleri alarmları çalmaya başladı. Eğer bu doğruysa… bunu derhal Luminus’a haber vermeliydi. İçi içine sığmamaya, huzursuzlanmaya başladı.
Tam o sıralarda Shion, bir işe yaramadığını bildiği hâlde Daggrull’a üst üste saldırmaktaydı.
Buna artık bir savaş bile denemezdi; Shion daha çok kriz geçiren bir çocuğa benziyordu ve Daggrull ona neredeyse hiç aldırış etmiyordu. Yine de Shion pes etmedi çünkü Luminus’un bir planı olduğuna inanıyordu. İkisi artık şaşırtıcı derecede iyi anlaşıyordu; bir bakıma Shion’un az çok eli yüzü düzgün yemek yapabilmesi Luminus sayesinde olmuştu. Shion ona kayıtsız şartsız güveniyordu.
“Pes etmeyi hiç bilmiyorsun, değil mi?” diye sordu Daggrull. “Bunu istediğin kadar tekrarlayabilirsin. Tenhama çizik bile atamaz.”
“Kes sesini! Isınma hareketlerimi bitirdiğime göre, artık gerçekten asılma vakti geldi!”
Azim konusunda altta kalmamaya kararlı olan Shion, Daggrull’a tekrar kılıç savurmaya çalıştı. Ama…
“Sana kendini kandırma demedim mi!”
Daggrull’un haykırışı onu durdurdu. Sadece sesinin tonu bile Shion’un sanki zincirlerle bağlanmışçasına kımıldayamamasına yetti. Hareket edemeyen Shion’a doğru yürüdü ve ardından sıkılı yumruğunu öylece aşağı savurdu.
Bu darbe, Shion’un bulunduğu Uzun Surların köşesini yerle bir etti. İki bin yıllık tarih bile bu öfke karşısında çaresizdi—tıpkı doğrudan bir darbe alan Shion gibi. Bunda üzülecek bir şey yoktu. Bu sadece güçlü olanın hayatta kalmasıydı, dünyanın doğal düzeniydi. Biri mutlak güçlü olanın iradesine boyun eğmemişti ve şimdi şiddet yoluyla saf dışı bırakılmıştı.
Böylece Daggrull’un zaferi ilan edilmek üzereydi ki… Shion’un yüzünde bir tebessüm belirdi. Gözleri, adamın ayaklarının altında parıldayan büyü çemberinin ışığını yakalamıştı.
Bir sonraki an:
“Şimdi kim kendini kandırıyormuş?!”
Bu vakur ses öyle bir güçle yankılandı ki, etrafta uçuşan toz bulutunu silip süpürdü sanki. Gül kadar tatlı bir kokunun eşliğinde, zifiri siyah bir elbise içinde göz alıcı güzellikte bir kız belirdi. Shion’un önüne inen gümüş saçlı kız, bu toprakların hükümdarı olan iblis kralı Luminus’un ta kendisiydi. Gümüş ve altın sarısı gözleri zekâ ve mantıkla dolu bir hâlde, iblis kralı Daggrull’a dik dik baktı.
Ardından duraksamadan, kurdukları tuzağı tamamladı.
“Şimdi yok olacaksın,” dedi Luminus. “Sanctuary Disintegration!”
Bu, tüm şehrin dualarının billurlaşmış hali, onları sevk eden çelikten bir iradeydi. Şiirsel anlatımı böyleydi ama gerçekte iblis kralı Luminus, hesaplama sınırlarını aşmak ve müminlerinin kutsal gücünü toplamak için inanç ve lütuf gizli tekniklerini kullanıyordu. Müminlerin sayısı ne kadar çoksa, toplanabilecek güç de o kadar büyük oluyordu. Zaman alıyordu ama buna fazlasıyla değiyordu.
Tek bir hedefe karşı en güçlü büyüyü alıp onu alan etkili bir saldırıya dönüştürmek, övgüye değer bir başarıydı. Her şeye gücü yeten Disintegration büyüsü bu şekilde serbest bırakıldığında, Charybdis gibi devasa bir yaratık bile anında buharlaştırılabilirdi.
Hazırlıksız yakalanan Daggrull’un kaçacak hiçbir yeri yoktu. Sanctuary Disintegration saldırısını doğrudan yemek tek seçeneğiydi.
“Heh! Beni hayal kırıklığına uğrattın, Daggrull,” diye tükürürcesine konuştu Luminus. “Sizin gibiler zaferinizle böbürlenirken her zaman bir açık verirsiniz, değil mi?”
Daggrull tahmin edilenden çok daha dayanıklı çıkıyordu. Luminus o esnada Shion’un öldürülebileceğinden endişelenmişti. Daggrull muazzam miktarda güce hükmediyor olabilirdi ama doğrudan bir Disintegration darbesi onu kesinlikle öldürürdü. Fakat savaş ruhundan oluşan savunma bariyeri kırılamadığı için bunun bir önemi yoktu.
Bu yüzden Luminus, tüm bariyeri içine alabilecek kadar genişletilmiş devasa bir Disintegration ile saldırdı. Saklanıp olayların gidişatını izlemek pek onun tarzı değildi ama kazanmak istiyorsa bunu yapmak zorundaydı. Ve böylece, sonsuzluk gibi gelen bir gözlem sürecinin ardından Luminus tam zamanında hamlesini yaptı.
Sabrının karşılığını da almıştı. Sonuçlar bundan daha iyi olamazdı.
“Bunun için benden nefret etme,” dedi.
Zaferinden emin bir şekilde, Daggrull’a son hediyesini sundu.
Bire bir dövüşecek olsalar Luminus’un kazanma şansı son derece düşüktü. Bunu bildiği için bu planı uygulamıştı ve bunu asla korkakça bir hamle olarak görmüyordu. Önceden kazanmanın bir yolunu bul ve uygula—o hayatı böyle yaşıyordu. Hazırlıksız yakalanan Daggrull’a indirilen en güçlü darbeydi bu ve ne kadar güçlü olduğunu sergilemekten hiç çekinmiyordu. Bu mükemmel bir stratejiydi; eğer bu işe yaramazsa başka hiçbir yol yoktu.

Ve böylece…
“Hmm, evet… Dikkatsiz mi davrandım acaba?” diye düşündü Daggrull. “Yine de sorun değil. En ufak bir yara bile almadım.”
Bu sözler karşısında donakaldı.
Luminus’un berrak zihni, bu imkânsız gerçeği dosdoğru kavradı. Daggrull zarar görmemişti—gerçekler gün gibi ortadaydı.
“Hepsi bu kadar mıydı, Luminus? Öyleyse sıra bende.”
Eğer o saldırıyla Daggrull’u yenememişse, Luminus ve müttefikleri için zafer şansı kalmamıştı.
“Dikkatli ol bakalım,” dedi Daggrull. “Gardını düşürürsen anında ölebilirsin.”
Ve bununla birlikte, çaresizlik çökmeye başladı.

Alberto ile Glasord arasındaki savaş kızışıyordu. Kimse bu dövüşün ortasında kalmak istemediğinden etraflarında geniş ve boş bir alan oluşmuştu. Ama bu ikisinin umurunda bile değildi. Birbirlerini kayda değer rakipler olarak kabul etmiş, bu savaşın tadını çıkarıyorlardı.
“Kah-ha-ha-ha-ha-ha! Becerinden gerçekten etkilendim. Senin gibi bir kalibredeki biriyle kılıç tokuşturmak her asker için bir onurdur!” diye haykırdı Glasord.
“Bu benim becerim değil,” dedi Alberto. “Bana gücünü bahşeden şey, Tanrımız Lord Rimuru tarafından verilen bu teçhizattır. Eski halim olsaydı, kılıcının baskısına dayanamayıp çoktan yenilmişti.”
“Ha! Mütevazı olmana gerek yok! Devler arasında bile benimle boy ölçüşebilecek az kişi vardır. Bana karşı koyabiliyor olman, birinci sınıf bir kılıç ustası olduğunun kanıtıdır.”
Alberto, Glasord’un övgülerini sakince savuşturdu. Glasord, belki de bu tavrı takdir ettiğinden ona hafif bir tembihte bulundu.
Alberto’nun gerçek gücü, Tanrı sınıfı silahların potansiyelini tam anlamıyla ortaya çıkarabilmesinde yatıyordu. Bununla böbürlenmemesi, kendi becerisinden henüz tatmin olmadığını kanıtlıyordu… Ve düşmanlarının sözlerinin zihnini bulandırmasına izin vermemek de onun bir başka güçlü yanıydı.
Hmm… Hakkını teslim etmeliyim.
Glasord da etkilenmişti. Saniyelerin bile kaderi belirlediği bir savaşta zihinsel huzuru kaybetmek, anında yenilmek demekti. Rakipleri lafla tartmak, kılıç kullanmak kadar etkili bir stratejiydi çoğu zaman.
“Yine de,” diyerek bir sonraki taktiğine geçti, “neden öyle birinin peşinden gidiyorsun?”
“…” “Nereye varmaya çalışıyorsun?”
“Madem bu kadar güçlendin, zayıf bir hortlak kralın peşinden gitmeye ne gerek var? Ölüçağıran büyüsü övgüye değer olabilir ama gerçek savaşçı ruhu bedeninde barınan şeydir.”
Glasord iki elli kılıcını savururken öfkeli bir edayla konuşuyordu. Söylediği hiçbir şeyde ciddi değildi; sadece Alberto’yu kışkırtıp öfkelendirmeye çalışıyordu. Duygusal çalkantılar hatalara yol açabilir, bu da anında ölüm getirebilirdi. Bu da Glasord’un usta hilelerinden biriydi ve onun gibi gerçek bir savaşçının böyle oyunlara başvurması Alberto’nun pek hoşuna gitmemişti. Ama yüz ifadesi zerre değişmedi.
“Yanılıyor gibisin. Evet, ben Adalmann’ın korumasıyım ve öncü birliğin başındayım. Ama bir şeyi unutmuyor musun? Lord Adalmann, bizzat Tanrımız tarafından tanınan On İki Muhafız Lord’dan biridir.”
“Hmm?”
“Anlamıyor musun? Başka bir deyişle, o benden daha güçlü.”
Alberto sadece gayet doğal bir şekilde gerçeği dile getiriyordu. İddiası bu kadar net bir şekilde reddedilen Glasord, tek kaşını kaldırarak “Öyle mi?” diye mırıldandı. Ardından uzun kılıcını başının üstüne kaldırdı ve başka bir şey söylemedi. Alberto’nun öyle ayak oyunlarıyla kandırılabilecek bir rakip olmadığını anlamıştı. Bu durum onu biraz üzdü.
“İşler asla istediğin gibi gitmiyor, değil mi?” diye belirtti. “Karşımda böyle harika bir rakip var… ama bu bir savaş, oyun değil. Yerine getirmem gereken görevlerim var, bu yüzden artık ciddileşme vakti geldi.”
Glasord, yarım yamalak dövüşerek Alberto’ya hakaret etmeye çalışmıyordu. Elinden gelen tüm hileleri kullanarak son ana kadar dövüşün tadını çıkarıyordu ama aynı zamanda hayatını ortaya koyarak tüm varlığıyla buradaydı. Artık tüm numaraları başarısız olduğuna göre, kendi arzularını bir kenara bırakıp rakibini dosdoğru göğüs göğüse yenmek zorundaydı.
Basit ve net düşünmeyi severdi, bu yüzden kararını çabucak verdi. Yaratılışı gereği bir savaşçıydı ve tüm becerileri ustalık seviyesindeydi. Gücüne bel bağlamadan bu becerileri bileylemişti—başlangıçta güçlü olmadığı için de değil. Sadece bu şekilde yapmak istemişti.
Gücünü çok sevdiği büyük kılıcının içine mühürlemişti. Şimdi o güç serbest kalmıştı. Değişim göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşti. Kılıcı bedeninin bir parçası haline geldi—Alberto’nun bunu bilmesine imkan yoktu ama Glasord’un Varlık Puanı iki milyonun altından anında on milyona fırlamıştı.
Alberto bile bu ansızın gelen değişim karşısında gafil avlanmıştı. Ah. Gerekirse sınırlarımı zorlayıp zafere daha erken ulaşmalıydım…
Glasord’un kılıç ustalığını görür görmez zihnine bu acı düşünce düştü. Yine de böyle bir hamlenin hata olacağını biliyordu. Eğer bunu yapsaydı, Glasord daha çaba bile sarf edemeden yenilmiş olurdu.
Tek bir doğru cevap vardı: Alberto onunla başa baş mücadele etmeye devam etmek zorundaydı. Bundan taviz veremezdi.
“Evet, tam bana layık bir rakipsin!” diye neşeyle bağırdı Glasord.
“Tam da benim söyleyeceğim şey,” diye karşılık verdi Alberto.
Amansız kılıç dövüşü yeniden başladı. Alberto ezici bir dezavantaj içindeydi. Fırtınada sallanan bir söğüt ağacı gibi, Alberto da Glasord’un öfkesini üzerinden savuşturmaktan başka bir şey yapamıyordu. Ama Alberto’nun gözlerinde yenilginin kırıntısı bile yoktu. Savaş iyice kızıştı ve çok geçmeden ikisi etraflarında olup bitene dikkat bile etmez hale gelerek sadece kılıçlarına odaklandılar.

Yere serilen Adalmann bayılmış gibi görünüyordu.
Bir anlık bir hataydı, göz açıp kapayana kadar gelip geçmişti ama savaş alanında böyle bir şey bile ölümcül olabilirdi. Şans eseri zarar görmediğine şükrederek, her şeyden önce durumu tartmaya başladı. Ne olduğunu anlamak için hafızasını yoklamasına bile gerek yoktu. Fenn’in darbesi ona isabet etmişti; bu kadarı son derece açıktı.
Saf gücü gören herhangi biri çaresizliğe kapılırdı. Adalmann’ın güvende olmasının tek sebebi Gehenna Ejderhası Venti’nin onu korumuş olmasıydı. Darbeyi birlikte göğüslemişlerdi ve daha fazla saldırıya uğramamalarının tek nedeni de Ultima’nın yardıma yetişmesiydi.
Yine de Fenn korkunç bir savaşçıydı. Adalmann’ın Çok Katmanlı Bariyer’i tamamen aşılmış, savunma önlemlerinden yalnızca bir tanesi işe yarayabilmişti. O tek bir önlem de olmasaydı, tek bir darbe Adalmann’ı ölümcül şekilde yaralayabilirdi.
Zaten ölü olan bir beden için “ölümcül şekilde yaralanmak” garip bir tabirdi tabii. Yine de büyü bariyerleri uzmanı olduğum bir alandı ama durum onu yok etmesinden ziyade…
Varlığını bile fark etmeden yarıp geçmesi gibiydi.
Bu arada ayakta kalan son bariyer büyü kökenli değildi; Adalmann’ın eski becerilerini paslandırmamak için uyguladığı, savaş ruhundan oluşan koruyucu bir katmandı. O da olmasaydı, Adalmann oracıkta cennete yükselmiş olabileceği ihtimalini göz ardı edemezdi.
Fenn bu bariyeri sırf kaba kuvvetle de ezmiş olabilirdi ama bir şekilde delip geçtiğini düşünmek daha mantıklı geliyordu. Bu durum Fenn’in gücünün arkasındaki sırra işaret ediyordu.
Ooh… Bunun mümkün olabileceğini düşünmemiştim ama bazı şeyleri açıklıyor. Üst düzey devlerin Büyü İptali yeteneğine sahip olduğu bana gayet açık görünüyor.
Adalmann’ın ulaştığı yanıt buydu. Ultima’nın görüşüyle aynıydı ve doğruydu.
Adalmann bunun gerçek olduğundan emindi. Bu durum, aşırı güçlü büyülerinin neden bu kadar az etki ettiğini ve büyüye dayalı savunmalarının neden tamamen işe yaramaz kaldığını açıklıyordu. Yanılıyorsa da sorun değildi. Bu sadece devler üzerinde büyü kullanamayacağı anlamına gelirdi, bu yüzden Adalmann konuyu orada kapattı. Zaten büyü gücü tükenmek üzereydi. Daha fazla büyü yapması zaten zordu, bu yüzden düşmanda Büyü İptali olup olmaması pek de umurunda değildi.
Böylece, alması gereken ölümcül darbeye rağmen hiçbir şey olmamış gibi ayağa kalktı. Bütün bedenindeki kemikler çatlamış, kutsal cübbesi çamura bulanmıştı ama istifini bozmadan dikkatini Ultima ile dövüşmekte olan Fenn’e çevirdi.
Görünüşe göre Ultima büyünün işe yaramadığını çoktan anlamış. Aradaki bu kadar büyük güç farkına rağmen onunla başa baş dövüşebilmesine şaşıyorum doğrusu.
Aslında o kadar da başa baş değillerdi; Ultima sadece zaman kazanıyordu. Tek bir doğrudan darbe bile onu temelli saf dışı bırakabilirdi ama bu durum onun cüretkar bir şekilde tekrar tekrar saldırmasını engellemedi. Kendi Varlık Puanı’nın (EP) yirmi katından fazlasına sahip bir rakibe karşı bu kadar zorlu bir mücadele verebilmesinin nedeni tam olarak buydu.
Fakat sınıra yaklaşıyor gibiydi. Adalmann’ın artık boş durmayı bırakması gerekiyordu. Yine de acele etmedi, çünkü bu haliyle Ultima’ya hiçbir hayrı dokunmayacağını biliyordu. O noktada, büyü eksikliğinden ölmek üzere olan bir kemik yığınından farksızdı. Ve eğer öyleyse…
“Venti, iyi misin?” diye sordu.
“Evet. Hazırlıksız yakalandım…”
Venti, Adalmann’ın sorusunu yanıtlamak için insan formuna büründü. Aldığı hasar o kadar kötüydü ki sırlarından birini daha açığa çıkarma pahasına hemen iyileşmesi gerektiği açıktı. Venti günde bir kez bedenini ejderhadan insana ya da tam tersine dönüştürerek bir “süper iyileşme” gerçekleştirebiliyordu. Bu yetenek onu ölümcül yaralardan bile kurtarıyordu; şu anda insana dönüşmek de efendisi uğruna aldığı hasarı tamamen silmesini sağlamıştı.
Bu gücün farkında olan Adalmann hiç şaşırmış görünmüyordu. “Hayatımı kurtardığın için teşekkür ederim,” dedi Venti’ye.
“İyi olmana sevindim.”
“Ama şimdi bir sorunumuz var.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Görünüşe göre büyü ona sökmüyor. Bir şey yapmazsak Leydi Ultima tehlikede olacak.”
“Anlıyorum.”
Fenn’in enerji seviyesi o kadar olağanüstüydü ki boca edilen herhangi bir kafadan saldırı delilikten de öteydi. Adalmann’ı desteklemek için büyü kullanmayı düşünen Venti bu durum karşısında oldukça sarsılmıştı. Adalmann ise istifini bozmamıştı. Fenn’i tıpkı bir deney yapan bilim insanı gibi inceliyordu; eskiden bir rahip olduğuna inanmak zordu.
“O dev fazla güçlü. Büyü işe yarasa bile onu yenmek çetrefilli olurdu.”
Adalmann’ın iddia ettiği gibi bu kadarı kesinlikle doğruydu. Savaş hızı, yıkım gücü ve savunma direnci birinci sınıftı. Sadece enerji açısından bakıldığında bir Gerçek Ejderha ile boy ölçüşebilirdi. Yarım yamalak her saldırı anında ezilip giderdi.
Doğal olarak Adalmann’ın büyüsü için de durum aynıydı. Hal böyle olunca, Adalmann strateji değiştirmeyi uygun gördü.
“İlahi,” dedi. “Uzun bir aradan sonra, iyice bileylenmiş bedenimin sahneye çıkma vakti geldi gibi görünüyor.”
“Ne?”
Efendisi Adalmann’ı tüm kalbiyle seven Venti bu sözü cevapsız bırakamazdı. Ona sanki “Kafanı bir yere mi çarptın? der gibi şüpheci bir bakış attı. Üstünde çatlaklar var zaten. Bilincin yerinde mi? Yoksa aklını mı kaçırdın? Belki de sadece uykunda sayıklıyorsundur…”
Bu şüphe son derece anlaşılırdı. “İyice bileylenmiş beden” falan deseler de Adalmann kemikten başka bir şey değildi. Onun gibi bir iskelet ne tür saçmalıklar savuruyordu böyle?
“Sana söylememiş miydim?” diye sordu Adalmann, soruya istifini bozmadan yanıt vererek. “Bir zamanlar başrahiplik makamındaydım, ama asıl uzmanlığım başka bir şeydi.”
“Şey, neydi ki…?”
“Kutsal Yumruk keşişiydim; dövüş sanatları icra eden rahiplerin en yüksek mertebesi.”
“Iıı… tamam…?”
Adalmann’ın ön safları onun yerine halleden Alberto gibi mükemmel bir koruması olduğu için yakın dövüşe çok sık girmesi gerekmiyordu. Zamanla arka saflarda iyileştirme görevlerini üstlenen bir uzmana dönüşmüştü. Genel olarak bu çok daha verimliydi ama Adalmann’ın yeteneklerini bir kenara bıraktığı anlamına gelmiyordu. O hâlâ aktif bir kenpo uygulayıcısıydı. Son darbeden savaş ruhundan oluşan o savunma katmanıyla sağ çıkabilmiş olması da bunun kanıtıydı.
“Sana bunu bizzat gösterme fırsatım hiç olmadı,” dedi. “Seninle dövüştüğümde, insan olmayan formuna karşı etkili olacağını düşünmemiştim.”
“Öyle mi…?”
Venti ne diyeceğini bilemiyordu. Adalmann’ı yüzlerce yıldır tanıyordu ve bunu ilk kez duyuyordu. Madem böyle bir şeyi vardı, onu kullanmak için kesinlikle daha fazla fırsat olmuş olmalı değil miydi? Adalmann’a hayran olabilirdi ama kendisi bile bu durumu öylece geçiştirmeye razı değildi.
“Bunu bu kadar kolay kabul etmene sevindim,” dedi ona.
“Ah, şey, aslında ben… Şey, bir dakika bekle!”
“Bir sorun mu var?”
“Şey, sadece kafam çok karıştı, anlıyor musun?”
“Ha? Tam olarak nasıl?”
Bunun sorulması Venti’yi utandırdı. Yine de kelimeleri bir araya getirmeyi başardı. Yanıtı öğrenmek zorundaydı.
“Yanıldığıma eminim ama o deve gerçekten çıplak ellerinle meydan okuyacak değilsin, değil mi?”
Venti bunu inkar etmesini umuyordu. Adalmann’ı uzun zamandır tanıyordu ama antrenman yapmaya yaklaşan bir şey yaptığını bile hiç görmemişti. Zaten bir iskeletin ağırlık kaldırması ne kadar mantıklı olurdu ki, ama yine de… Ayrıca bu “Kutsal Yumruk keşişi” lakabı da neyin nesiydi? Bunu daha önce hiç duymamıştı. Ve tüm bu yeni, belirsiz bilgiler Fenn’in yenilebilir olduğunu düşünmesine mi yetiyordu?
Özetle, Venti bu fikre hiç sıcak bakmıyordu. Adalmann ise tam aksine kendinden gayet emindi.
“Ne kadar aptalca bir soru,” dedi. “Yumruklarımla dövüşüyorum, bu yüzden çıplak elle dövüşmem son derece doğal, değil mi? Başka sorun var mı?”
Kastettiğim bu değildi, diye karşılık vermek istedi Venti. “Yok, bir şey değil…” demekle yetindi sadece. Adalmann’ın kararlılığı ve baskısı onu adeta ezmişti.
Geçmişte müttefikleri tarafından kandırılmış olmasına şaşmamalıydı. Lord Adalmann her zaman çok zeki görünür ama bazen böyle anları da oluyor işte…
Bunu düşünmeyi bırakmaya karar verip dikkatini etrafı kasıp kavuran Fenn’e çevirdi. Güvenebileceği tek kişi sevgili efendisiydi. O efendiye gerçekten hâlâ saygı duyup duymadığından şüphe etmeye başlasa da, Venti yine de her şeyi Adalmann’a emanet etti.
“Güzel,” dedi Adalmann. “Şimdi sana planı anlatacağım. Büyü burada işe yaramıyor gibi görünüyor, bu yüzden ona fiziksel kuvvetle saldıracağım. Tek yol bu.”
Venti bunu duyduktan sonra doğruca eve dönmek istedi. Yine de sabredip bu kaçıkça planı dinlemeye devam etti.
“Tabii ki senin nefes saldırın da işe yaramayacak. Büyü İptali, büyü zerreciklerini oluşturan ruh parçacıklarına müdahale ederek çalışır.”
Adalmann’a haksızlık etmek istemezdi ama bu kulağa şaşırtıcı derecede mantıklı geliyordu. Böyle zamanlarda gerçekten güvenilir olabiliyordu. Ama hemen ardından şunu söyledi.
“Başka bir deyişle, hiçbir saldırı aracımız yok. Bu yüzden bir önerim var: Gelin birleşelim!”
“…” “Şey, tamam…?”
Adalmann’ın teklifi Venti’nin hayal gücünün ötesindeydi. Açıkçası hiç mantıklı değildi. Ama ne yazık ki Adalmann, Venti’nin bu yanıtını bir kabul olarak algıladı.
“Kı-kı-kı! Ah, böyle diyeceğini biliyordum!”
“Ah, şey, hayır…”
Venti’nin reddetmesi için artık çok geç kalmıştı. Hatta Adalmann tek bir an bile duraksamadan yeteneğini etkinleştirdi.
“Tam da bu tür krizler için gizli bir teknik geliştiriyordum. Şimdi bunu sergileme vakti!”
Ardından Venti’nin bedenindeki tüm güç çekildi.
Adalmann’ın başvurduğu bu gizli hamle, ele geçirme yoluyla bir tür özümsemeydi. Venti’nin zihninde bunu ne zamandır geliştirdiği gibi sonu gelmez sorular vardı ama her iki taraf da tekniğin sorunsuz bir şekilde başarılı olduğunu hissetti.
Hortlak bir iskelet olan Adalmann, aslında tam anlamıyla bir ruhani yaşam formu olmasa da olunabilecek en yakın noktadaydı. Bir bakıma, iskelet formundaki kendi cesedini “ele geçirmiş” durumdaydı. Bu sayede dünyayla fiziksel olarak etkileşime girebiliyordu ancak kesinlikle iskeletle sınırlı değildi. Bu vakada ise Venti’nin bedenine geçerek onu ele geçirmişti.
Ancak tek başına bu durum, pek de olağanüstü değildi. Asıl mesele, eğer karışacaklarsa, iki bilincin birbirine nasıl karışacağıydı. Başkasının bedenini gasp ettiğin sıradan bir ele geçirmeden farklı olarak Adalmann’ın, bedenin asıl sahibinin bilincini koruması gerekiyordu. Çözmesi çetrefilli bir sorundu ama başarmıştı; işte bu yüzden bunun “gizli bir hamle” olduğunu böbürlenerek bağırıyordu.
“Endişelenme,” dedi. “Ele geçirme işleminden sonra bilincin hâlâ yerinde, değil mi?”
“E-evet…”
“Güzel,” diye fısıldadı. “Daha sonraki ayrılma süreci hakkında bazı endişelerim var ama…”
Venti bu sözlerin duyulmaz kalmasına izin vermedi. Sonuçta Adalmann ile bir bütün olmuştu, bu yüzden her bir kelimeyi netçe duyabiliyordu.
“V-vay canına! Gerçekten güvende olduğumuza emin misiniz?”
“Şey,” dedi Adalmann onu sakinleştirmeye çalışarak, “en kötü ihtimalle Tanrımız Rimuru-sama’dan bize yeni bir beden hazırlamasını rica edebiliriz!”
Oldukça yüzsüzce bir tutumdu ama Venti bu isteğin onaylanacağını hissedebiliyordu. Rimuru böyle deneyler yapmaya bayılırdı; bu yeteneğin işe yaradığını görünce muhtemelen havalara uçardı. Fakat bu durum yeni bedene kimin geçeceği sorusunu açıkta bırakıyordu—yine de Venti, bu dipsiz kuyuya dalmadan önce kendini mevcut durumunu anlamaya adadı. Adalmann tarafından ele geçirilmek Venti’nin bedenini büyük ölçüde değiştirmişti. Gehenna Ejderhası’nın büyü zerrecikleri ve tüm bunları destekleyen güçlü beden, artık Adalmann’ın çelik gibi iradesinin kontrolündeydi.
“Hmm… Böyle görünmeyi özlemişim.”
Karşısında kuzuni siyahı bir rahip cübbesi giymiş, koyu renk saçlı genç bir adam duruyordu. Bu, Adalmann’ın gençlik yıllarındaki görüntüsünün ta kendisiydi. Saç rengi gibi birkaç küçük fark vardı ama bunun dışında kusursuz bir kopyaydı.
Vay be, diye düşündü Venti. Beklediğimden ne kadar da yakışıklı! Adalmann-sama kesinlikle saygımı ve sevgimi hak ediyor!
Venti’nin kendi çıkarlarını her şeyin üstünde tutmak gibi bir huyu vardı.
“Peki o zaman. Gerisini size bırakıyorum, Adalmann-sama. Size bol şans!”
Böylece daha önceki tüm huzursuzluklarını unutup Adalmann’a tamamen güvenmeye karar verdi… ve böylelikle hem güçlü bir bedene hem de muazzam bir büyü gücüne sahip gerçek Gehenna Lordu doğmuş oldu.
“Heh-heh… Uzun zamandır bu kadar heyecanlanmamıştım. Bu hâlimle Zegion-sama’ya iyi bir rakip olabilirim. Tahminime göre Ultima ile aşağı yukarı eşit olmalıyım…”
Her halükarda Adalmann böyle düşünüyordu.
İskelet olduğu dönemde, sırf iskelet olduğu için kendisiyle dövüş sanatlarında kapışamayan tüm tanıdıklarını hatırladı. Artık onları yensin ya da yenilsin, en azından onlarla dövüşebilirdi.
“Evet… Artık kapı benim için açıldı.”
Benimaru, Diablo ve Zegion bir yana, Adalmann diğer Koruyucu Lordların hiçbirine yenilmeyeceğinden emindi.
Yüzünde korkusuz bir tebessümle Adalmann yukarı doğru sıçradı. Bedeni sanki uçuyormuşçasına hafif hissettiriyordu. İskelet olduğu günlerde bile yerçekimi kuvvetinden kendisini hiç bu kadar özgür hissetmemişti. Yine de Fenn adlı dev çetin bir rakipti. Ultima’nın parmağını bile dokunduramadığı birini hafife almak intihar olurdu. Adalmann tek başına savaşacak olsaydı zafer imkânsız olurdu. Ama Ultima ile birlikte çalışırsa, belki de…
Şansına, Fenn’in gücü muazzam olsa da dövüş becerileri, Alberto ile dövüşmekle meşgul olan Glasord kadarki yüksek seviyede değildi. Bir Gerçek Ejderha’nın enerjisini tam olarak kontrol edemiyordu; Ultima’nın işini bitirememesinin sebebi de buydu.
Adalmann’ın bir şansı olduğuna dair inancı tamdı.
“Sadece taktiksel bir zaferle yetinecek modda değilim. Sadece zaman kazanmak yerine, bunu bizim için ezici bir galibiyete dönüştürelim!”
“Yapabilirsiniz Adalmann-sama!”
Venti de oldukça keyifliydi, her ne kadar bu neşesinin dayanağı epey zayıf olsa da. Efendi ile hizmetkar birbirlerine korkutucu derecede benziyorlardı.
“Evet! Yapabilirim! Ben—bizler Rimuru-sama’nın en güçlü savaşçılarından biriyiz—aslında On İki Koruyucu Lord’un bir üyesiyiz!”
Bu gerçek, Adalmann ve Venti’nin özgüvenini kamçıladı. Çok geçmeden, bu kriz anında birlikte neşeyle koşup gülüşmeye başladılar.

“Uf, biliyordum ya!”
Ultima dünyaya lanet okumak istiyordu. Büyünün Fenn üzerinde işe yaramadığına kesin olarak kanaat getirmişti ve bu gerçek canını fena sıkıyordu. Dahasını da söylemek gerekirse, Luminus ile birlikte hazırladıkları plan, en güçlü büyü olan Disintegration ile Daggrull’u varoluştan silmeyi gerektiriyordu. Luminus’a bunun işe yaramayacağını söylemek istiyordu ama Fenn buna izin verecek kadar saf değildi—bu yüzden uzaklarda Disintegration büyüsünün yapıldığına işaret eden ışık sütununu gördüğünde Ultima, planın başarısız olduğunu anladı.
“Böceksi bazı büyü canavarları büyüyü etkisiz kılabilir ama sen öyle bir şey de değilsin…” dedi Fenn’e.
“Ha-ha-ha-ha-ha!” “Fark ettin demek, ha?” “Bizim Büyü İptali yeteneğimiz, tüm büyülere karşı mutlak bir savunmadır.” “Ruh parçacıklarının hareketini doğrudan engeller, bu yüzden ne tür büyü olursa olsun işe yaramaz!”
“Söylediğin için sağ ol,” diye tersledi sinirlenen Ultima.
Büyü, iblislerin en güçlü silahıydı; bu da devleri onların doğal düşmanı yapıyordu. Bu yeteneğe yalnızca üst düzey türler sahipti ama yine de devler, savaşta onun için berbat bir rakip demekti.
Lanet olsun! Guy bunu kesinlikle biliyordu. Keşke bana söyleseydi…
İstediği kadar sızlanabilirdi ama Guy orada değildi. Ultima, tıpkı Rimuru’nun her zaman söylediği gibi, bir gruptaki herkesin aynı fikirde ve bilgi sahibi olmasının ne kadar önemli olduğunu kalbinin derinliklerinde anladı. Yine de artık çok geçti. Öylece pes edemezlerdi, bu yüzden bu felaketin üstesinden gelecek bir yol bulmak zorundaydılar… ve Ultima bunun ipucunu Gadora’nın Hiçlik Geçidi’nde gördüğünü düşündü.
İhtiyar buradaki savaş alanındaysa, bu kesinlikle çok tehlikeli bir büyü olduğu içindi. Peki ama neden?
Cevap barizdi: Çünkü işe yarıyordu.
Bu durum büyünün doğasıyla ilgiliydi. Bir büyü, büyü zerreciklerini (magicules) etkileyerek kuralları yeniden yazardı ve büyü zerrecikleri ruh parçacıkları içerdiğinden, Büyü İptali’nin onlara karşı mutlak bir savunma olması kaçınılmazdı. Ancak karanlık büyü ailesinde eşsiz bir yere sahip olan hiçlik büyüsü, cehennemin boşluğunu çağırarak temas ettiği her türlü enerjiyi yok ediyordu. Bu sayede Büyü İptali’ni bile etkisiz hale getirebileceğini düşündüler.
Ultima bundan emindi, bu yüzden saldırılarını kesin olarak sadece hiçlik büyüleriyle sınırlamakta tereddüt etmedi.
“Geberme vakti!” diye bağırdı. “Karanlık Büyü—Hiçlik Yok Oluşu!”
Boşluk, Fenn’in üzerine doğru aktı.
“Cık… Ne sinir bozucu bir durum. Siz iblisler insanları darlamakta amma ustasınız!”
Fenn’in savaşçı ruhu boşluğu bastırdı ve üzerinde tek bir hasar bile bırakmadı. Hiçlik Yok Oluşu, Disintegration’ın dengi olan en güçlü karanlık büyüydü ama Fenn için can sıkıcı bir sivrisinekten farksızdı.
Yine de bu anlamsız bir hamle sayılmazdı. Tıpkı damlaya damlaya göl olması ya da akan suyun yıllar içinde kayayı delmesi gibi, bu saldırıyı sürdürürse Fenn eninde sonunda devrilecekti. Bolca vakit vardı.
Zafer giden bir yol gören Ultima daha da odaklandı. Tek bir hataya bile müsamaha gösterilmeyecek bir hassasiyetle aynı saldırıyı binlerce, on binlerce kez tekrarlaması gerekiyordu. Fenn’in tek bir saldırısı bile ona isabet ederse, Ultima’nın yenilgisi kesinleşmiş olacaktı. Aradaki güç farkı bu kadar büyüktü işte… ancak savaştaki en önemli unsur hızdı ve bu konuda birbirlerinden o kadar da uzak sayılmazlardı.
Bu sayede Ultima, Fenn’e karşı durmayı başarabiliyordu. Bu ve başka bir neden daha vardı: Dövüş tecrübesi farkı. Ultima, ezici derecede güçlü olan Zegion’a karşı dövüş eğitimi almıştı. Bu eğitim işe yarıyordu; kendisinden güçlü düşmanlarla dövüşmeye alışıktı.
Ultima ile Zegion arasındaki Varlık Puanı (EP) farkı o kadar da büyük değildi—Zegion’ınki onun iki katı bile değildi. İnsan onun neredeyse yirmi katı Varlık Puanına sahip olan Fenn’in çok daha tehlikeli olacağını düşünebilirdi ama durum böyle değildi. Bir benzetme yapmak gerekirse, Zegion’ın saldırısı bir mızrak gibiydi. Sizi delip geçerse ölürdünüz, hepsi bu. Fenn’in saldırıları ise devasa bir balyozu andırıyordu. Ufacık bir çizik bile ciddi hasar vermek için yeterliydi ve katıksız gücü akıl almaz boyuttaydı.
Tek fark, tek bir keskin nokta ile geniş, düz bir yüzey arasındaydı. Bir saldırı hedefi öldürmeye yetecek enerjiye sahipse, biçimi ne olursa olsun tehdit seviyesi aynıydı. Fenn’in saldırısı daha güçlüydü ama iki türlü de tek atışta öldüreceği için Zegion’ınkinden farksızdı.
Olaylara bu açıdan bakmak biraz rahatlamasını sağladı. Ultima, Luminus ve diğerleri için endişelenmişti ama bunu çoktan geride bırakmıştı. Yardım etmek için yapabileceği hiçbir şey yoktu, bu yüzden onları aklından çıkaralı çok olmuştu.
Ultima, Fenn’le oynarken yeniden kendi kendine mırıldanmaya başladı. İşte Adalmann tam da o anda geri döndü.
“Sizi beklettiğim için üzgünüm, Ultima-sama,” dedi.
“İii… sen de kimsin?” diye sordu. “Kemikli adam değil misin?”
“Ha-ha-ha! Benim, Adalmann!”
“Aaa. Aman, her neyse. Ne yapman gerektiğini biliyorsun, değil mi?”
“Elbette biliyorum!”
Düşünce Hızlandırma yeteneğini kullanarak rollerini anında paylaştılar. Adalmann, Fenn’e karşı ön saftaki güç olacaktı; Ultima ise gerektiğinde onu destekleyecek ve Fenn’in gücünü yıpratmak için defalarca Hiçlik Yok Oluşu büyüsünü yapacaktı. Bu noktada iş, her şeyden çok bir montaj hattı çalışmasına benzemişti.
“Kas yığını, iriyarı bir kalas bize rakip olamaz, değil mi?”
Ultima, oldukça erken bir vakitte zaferini ilan ederken kötücül bir biçimde kahkaha attı.

Toprak sarsıldı.
İblis Kralı Daggrull’un mutlak öfkesi savaş alanına hükmediyordu.
Bu işe yaramayacak, diye düşündü İblis Kralı Luminus Valentine ve son derece ciddiydi. Planı, en güçlü gizli tekniklerini kullanmak anlamına gelse bile Daggrull’u ilk vuruşta ortadan kaldırmaktı. Eğer bu işe yaramazsa yenilgi kaçınılmazdı. Disintegration her rakibi toza dönüştürebilirdi; Daggrull’u da pekala öldürebilirdi. Bir Gerçek Ejderha bile sonradan yeniden doğmaktan başka çare bulamazdı.
Yine de sonuç tam bir felaketti. Daggrull’un hile seviyesindeki Büyü İptali yeteneği, her türlü zafer şansını tamamen yok etmişti. Luminus bunun yaşanacağını içten içe tahmin ediyordu ve işte gerçekleşmişti.
Alberto ile Glasord arasındaki dövüş devam ediyordu.
İlk bakışta, iki tarafın da santim taviz vermediği başa baş bir mücadele gibi görünüyordu. Ancak dövüşü nihai yetenek Şehvet Kralı (Asmodeus) aracılığıyla gözlemlediğinizde işler çok farklı görünüyordu. Glasord’un ışığı parıl parıl parıldarken, Alberto’nunki her an sönebilecek kadar cılız ve zayıftı. İkisi de birbirinden yaşam gücünün yalnızca küçücük bir yüzdesini eksiltebilmişti ama aradaki farkı belirleyen şey genel sayılardı.
Alberto, Glasord’u yıpratamadan kazanan neredeyse belli olmuştu. Ancak suçlanacak kişi Alberto değildi. Aksine, kusursuz kılıç ustalığını kullanarak gerçek bir üstatla boy ölçüşebiliyordu ki bu övülmesi gereken bir başarıydı.
Glasord da usta bir kılıç kullanıcısıydı. Enerji handikapı göz önüne alındığında, Alberto’nun beceri bakımından Glasord’dan üstün olduğu bile söylenebilirdi. Yine de bu durum gidişatı değiştirmeye yetmiyordu. Bu gidişle Alberto’nun yenilmesi an meselesiydi.
Bu sırada Ultima’nın ekibi Fenn’e karşı iyi bir mücadele ortaya koyuyordu. Şiddetli bir savaş sürüyordu ama durum şimdiden gözden çıkarılmış bir maçı andırmaya başlamıştı. Adalmann beklenenden çok daha iyi bir iş çıkarıyordu. Rimuru-sama için çalışmak insanı bu hale getiriyor demek, diye düşündü.
Örneğin Adalmann, Gehenna Ejderhası Venti ile bir bütün olmuştu. Ultima bunun nasıl gerçekleştiğini bilmiyordu ama bu sayede Adalmann, güçlü bir beden ve muazzam bir büyü zerreciği artışı kazanmıştı. Yine de bir Gerçek Ejderha kadar güçlü olan Çılgın Yumruk Fenn ile arasında hâlâ bariz bir fark vardı.
Özellikle Ultima için bu rakip, Luminus’a uzun yıllar boyunca çektirdiği eziyetler yüzünden üzerinde çokça düşünülmesi gereken biriydi. Ona hayranlık duymak istiyor ama aynı zamanda büyük bir baş belası olduğu için ona acı bir şekilde lanet okuyordu. Luminus da karmaşık duygular içerisindeydi. Başkalarının yaşam gücünü sayısal olarak görebilen biri için, iki taraf arasındaki uçurum umutsuzluk yaratacak boyuta ulaşıyor gibi görünüyordu. Yine de pes etmemişti, hatta savaştan keyif alıyor gibiydi. Bunu ancak, ince bir buzun üzerinde yürümeye benzeyen yoğun bir zihinsel konsantrasyon sayesinde sürdürebiliyorlardı.
Luminus, Fenn’in saldırılarını karşılamak için tüm bedenini aynı anda korumaktan vazgeçip enerjisini yalnızca temas noktalarına odaklayan Adalmann’ı görebiliyordu.
Ultima da aynı şeyi yapıyordu. Enerjisini Adalmann’dan daha kolay yönlendirebiliyordu—bu konuda doğuştan yetenekliydi—ama yine de tek bir darbe işini bitirmeye yeterdi. Enerji farkını kapatmak için bedeninin tüm gücünü tek bir noktaya odaklıyordu. Bu öyle muazzam bir başarıydı ki ilahi bile denebilirdi… ancak uzun sürmemeye mahkûmdu ve anlık bir dalgınlık bile ölümcül olabilirdi.
Yine de amaçları düşmanı yıpratmak ve savaşı olabildiğince uzatmaktı. Bunun başa baş bir mücadele sayılması bile bir mucizeydi. Üstelik Fenn henüz kaos prangaları Gleipnir’i kullanmıyordu bile. Onlar da işin içine girdiğinde, savaşın seyri ciddi şekilde değişecekti, hem de hiç iyi bir yönde değil.
Son olarak Shion vardı. Luminus’un gözleri önünde hırpalanmıştı ama tekrar ayağa kalkıp Daggrull’a bir kez daha meydan okudu. Kaç kez yenilirse yenilsin geri çekilmemeye kararlı olduğu açıktı.
Fakat bu, deliliğin de ötesindeydi. Daggrull ile Shion arasındaki savaş yeteneği farkı o kadar aşırıydı ki, bunu sayısal olarak okuyabilen Luminus, Shion’un stratejisini intihar olarak görüyordu. Hayatta olmasının tek sebebi Luminus’un koruması altında olmasıydı; aksi takdirde çoktan anında öldürülmüş olurdu.
Shion’un bedeni ne kadar ölümsüz olursa olsun, yenilenmek için tek bir an bile boş vakit bulamazsa bedenini kaybederdi. Sadece ruhundan tamamen yenilenebilirdi ancak insan yalnızca maddi bedenini değil ruhani bedenini de kaybederse, savunmasız kalan astral beden (yani kalp çekirdeği) ezilir ve ölüme yol açardı.
Luminus bunun gerçekleşmesini engelliyordu. Bu kadar pervasız olma, diye düşündü izlerken, alnındaki soğuk teri silerek.
Daggrull’un oğulları panik içindeydi, Shion’u durdurmak için telaşla koşturuyorlardı.
“Hey, hanımım, bunu yapamazsınız!”
“Shion-sama! Bence bu—”
“K-kötü haber! Bence kaçsanız iyi olur…”
Ama Shion hiç de gözü korkmuş görünmüyordu.
“Kesin sesinizi!” diye tükürürcesine konuştu. “Rimuru-sama’nın kitabında yenilgiye yer yoktur… bu yüzden ben de asla yenilmeyeceğim!”
Bu mantık Luminus’a tamamen saçma görünse de Shion’a özgü bir konuşma tarzıydı. Sözlerindeki bir şey Daggrull’un oğullarını da coşturmuş gibiydi.
“Eveeet! Hadi ama, Baba! Çık karşımıza!”
“Bunu yapmak zorundayız. Ben hazırım!”
“Ben de yapacağım! Ve sonra bolca övgü alacağım!”
Kararlarını verip doğrudan Daggrull’a doğru atıldılar.
“Ho? Demek şimdi karşıma çıkıyorsunuz? Epey büyümüşsünüz.”
Daggrull memnun görünüyordu ama onlara müsamaha göstermeye hiç niyeti var gibi durmuyordu. Bir sonraki an, üçü birden yere serildi. Tek bir darbeyle öyle ağır yaralanmışlardı ki ayağa kalkamayacak gibi görünüyorlardı. Yine de hâlâ hayattaydılar; bu yüzden Daggrull muhtemelen onlara müsamaha göstermişti.
Bu imkânsız. Kazanmamın imkânı yok!
Umudunu yarı yarıya yitirmiş olan Luminus, Shion’un kulaklarında çınlayan kükremesini duydu.
“Hi-hi-hi! İyi iş çıkardınız çocuklar! Harika bir gayretti. Siz sadece orada dinlenin ve gerisini bana bırakın!”
Shion’un kendisi de Daggrull tarafından ciddi şekilde yaralanmıştı. İyileşme süreci çoktan tamamlanmıştı ama aradaki güç farkı aşılması imkânsız bir dağ gibiydi. Fakat Shion hiç sarsılmadan yine de ayağa kalktı.
Onun bu hali Luminus’a çok eskilerden bir anıyı hatırlattı. Shion’u, geçmişte kendisini kurtaran Kahraman’a benzetmekten alıkoyamadı kendini.
“Sana yardım edeyim!”
Gadora, Shion’a destek olmak için süzülerek geldi. Fakat bu nafileydi. Shion tarafının yaptığı saldırılar Daggrull’a ulaşamıyordu bile. Ona dokunamıyorlardı bile.
Bir dönüm noktasındaydılar. Savaşmaya devam edip kesin bir yenilgiyle mi yüzleşmeliydiler, yoksa mücadeleden kaçıp dengelerini yeniden mi toplamalıydılar?
Akıllı bir adam hiç tereddüt etmezdi. Ve… evet, geçmişteki Luminus hiç tereddüt etmeden çekilirdi. Kazanma şansı sunmayan bir savaş anlamsızdı. Bir ülke her zaman yeniden inşa edilebilirdi ve bu bölgeye hiçbir bağlılıkları yoktu. Sonsuz ömrüyle Luminus’un ölüm kalım savaşlarına girmesine gerek yoktu.
Ama…
Bundan emin miyim? Shion’u terk etmem doğru mu?
Luminus emin değildi. Daggrull esasen onun peşindeydi. Bu noktada geri çekilirse, Shion ve diğerlerinin hayatta kalma şansı artacaktı. Bunu düşündü ama bunun sadece bir bahaneden ibaret olduğunu da biliordu. Kendi kendine yalan söyleyemezdi.
Tıpkı Ultima ve Adalmann’ın Fenn’e meydan okumaya devam ettiği gibi, Shion da asla pes etmeyecekti. Fakat kazanmanın bir yolu yoktu ve Shion bu gidişle kesinlikle ölecekti. Peki ya Luminus ona yardım ederse? Onun gücü—Nihai Yetenek Şehvet Kralı Asmodeus—yaşam ve ölüm üzerinde hüküm sürüyordu. Anında ölse bile, Luminus orada olduğu sürece diriltilebilirdi.
Eğer Luminus geri çekilirse, Shion kesinlikle ölecekti. Bunu istemiyordu.
Yani dostlarımı terk edip öylece kaçacak mıyım? Böylesine çirkin bir yaşam biçimini kabul etmeyi reddediyorum! Ben gururlu Kabusların Kraliçesi’yim!
Luminus da kendisini buna adamıştı.
“Gunther!” diye haykırdı.
“Buradayım.”
Kâhyayı andıran yardımcısı Gunther Strauss, gölgelerin arasından belirdi. Luminus dönüp ona bakmadı bile.
“Octagram’ın gururlu bir üyesi olarak Shion’un kaderini paylaşmaya niyetliyim,” dedi.
“Senin kaçma seçeneğin var. Bunda utanılacak bir şey olmaz.”
Luminus bu ihtimali gülüp geçti. “Utanç içinde kaçmak bana hiç yakışmazdı, değil mi?”
Hizmetkârına alımlı, hatta büyüleyici bir tebessüm bahşetti—onun kadar güzel bir kızın normalde vereceği türden bir gülümseme değildi bu. Bu durum Gunther’e, çok eskiden o yarı tanrıyı mağlup ettiğinde de tıpkı böyle gülümsediğini hatırlattı. Yaşama her zaman bir bağlılığı vardı, çünkü dostlarına yanlarında olacağına dair söz vermişti. O, özünde gururlu bir kraliçeydi. Ve hayır, kaçmak Kabusların Kraliçesi Luminus Valentine’a asla uymazdı. O asil bir vampir prensesiydi ve Gunther ile diğerleri için en büyük hazineydi.
“… Evet, leydim.”
Gunther hürmetle başını eğdi. Luminus sakince ona başıyla karşılık verdi.
“Eğer helak olursam, bir sonraki kral olarak halka önderlik edebilirsin. Şimdi git.”
Luminus’un sesi kararlılık ve azimle doluydu. Gunther sakinliğini korudu ve istifini bozmadı. Bu ülkenin tanrısına itaat eden bir kâhya olarak Gunther, hiç şüphesiz Luminus’un elçisiydi.
“Kraliçemi terk edersem nasıl bir vasal olurum ki? Hizmetinizdeki tek bir kişi bile bunu yapacak kadar aptal değildir.”
“Ciddi misin?”
“Tahliyeler çoktan başladı, ancak bana gelince, nereye giderseniz gidin peşinizden geleceğim.”
“Mmm…”
Luminus bu beklenmedik tepki karşısında şaşırmıştı. Bugün ilk defa, her daim sadık sırdaşı olan Gunther onun sözünden çıkıyordu.
“…” “Düşeceksek birlikte düşeriz.”
Gunther, gözlerinde sarsılmaz bir kararlılıkla Luminus’un cevabını bekledi.
Luminus ilk başta neye uğradığını şaşırdıysa da çok geçmeden neşelendi.
“Hmpf. Nasıl istiyorsan öyle yap,” diye neşeyle emretti ona. “Adını verebileceğim diğer bazı kişiler kadar aptalsın.”

“Size bol şans dilerim.”
Gunther hürmetle baş eğip yanından ayrıldı. Daggrull’a denk olmadığını bildiğinden, onun yerine Louis’ye yardıma gitti.
Gunther’in her zamanki gibi işinin ehli olmasından etkilenen Luminus, Shion’un yanında durdu. Doğru olanı yapıp yapmadığını hâlâ merak ediyordu ama hiçbir pişmanlığı yoktu.
“Görünüşe göre stratejin fiyaskoyla sonuçlandı,” dedi Luminus. “Hâlâ pes etmiyor musun?”
“Elbette etmiyorum,” diye tersledi Shion.
Luminus tiksintiyle başını salladı ama bir sonraki an sırıttı.
“Kaçmak istemediğinden emin misin, Shion?”
Bu kez tiksinme sırası Shion’daydı.
“Kesinlikle hayır!”
Ayakta kalan son kişi kazanan olurdu. Kazanmasan bile, sadece hayatta kalman yeterliydi ve her şey yoluna girerdi.
“Buradaki görevimiz gayet basit, değil mi?” Shion bunu cesurca dile getirdi.
Bu durum Gadora’nın başını ağrıttı ama onunla tartışmak istemedi. Luminus da en az onun kadar şaşkındı.
“O halde iyileştirme işini bana bırakın,” dedi Luminus. “Anında ölseniz bile, sizi anında hayata döndüreceğim.”
Bu sözleri bir işaret kabul ederek, gözü kara bir intihar saldırısı sayılabilecek bir hamleye giriştiler.
Shion ve Gadora dalga dalga saldırmaya devam ederken, Luminus da arkadan destek vermek üzere mevzilendi. İkisi de Daggrull’un saldırısıyla anında katledilse de, Luminus onları gerçekten de diriltmeyi başardı. Asmodeus’un gücü korku salacak türdendi ama Luminus’un onu kullanma biçimi de övgüye değerdi.
Bir de Gadora vardı tabii. Metal bir iblis olarak reenkarne olması sayesinde, büyüye karşı bağışıklığı olan Daggrull’a karşı bile iyi bir mücadele ortaya koyabiliyordu. Daggrull’un Büyü İptali her şey üzerinde etkiliydi ama zayıf yönleri de yok değildi. Görünüşe göre Daggrull’un bedenini etkileyen tüm büyüleri iptal edebiliyordu ama başkalarını etkileyen büyüler için bunu yapamıyordu.
Beden güçlendirme büyüsü buna iyi bir örnekti. Büyü İptali, Daggrull’un savunma bariyerleri ve beden sertleştirme büyüsü gibi şeyleri yok saymasını sağlıyordu; ancak hızınızı önceden artırdıysanız bunu iptal edemiyordu. Adalmann’ın Fırtına Meteoru durumunda, çağrılan meteorlar hayali bir maddeden yapıldığı için Büyü İptali tarafından silinmişti; ancak gerçek olsalardı kayda değer miktarda hasara yol açarlardı.
Peki ya farklı bir boyuttan belirli bir kütleye sahip bir kayayı alıp uçma büyüsüyle gökyüzüne çıkardıktan sonra aşağı bıraksaydınız ne olurdu? Bu durumda Büyü İptali, kayaya aktarılan potansiyel enerjiyi nötralize edemezdi. Başka bir deyişle Gadora, bu yeteneğin dolaylı büyüleri iptal edemediğine inanıyordu.
Ve haklıydı da. Gadora daha akıllıca savaşabilmek için kendi bedenine güçlendirme büyüsü uygulamıştı ve bu işe yaramıştı. Shion yere düştüğünde Gadora öne atılıyor, kendisi nakavt olduğunda ise Shion vakit kaybetmeden onun yerini alıyordu. Doğaçlama bir komboydu ama usta bir parti gibi uyum içinde çalışıyorlardı.
Luminus’un gücü şüphesiz en önemli etmendi ama ikisi de olmasaydı bu savaş stratejisi mümkün olamazdı.
O halde tek endişe verici şey, Daggrull’un henüz yorulmuş gibi bile görünmemesiydi…
Shion, Luminus’un gözleri önünde yeniden ayağa kalktı. Ne kadar yaralanırsa yaralansın, ölümden asla korkmayarak tekrar tekrar ayağa kalktı. Aman vermez bir adanmışlıkla, elinden geleni yapmaya odaklanmıştı. Bu da sadece Luminus’a olan güveni sayesinde işe yarıyordu. Luminus’un kendisini anında ölümden bile diriltebileceğine yürekten inanıyordu. Basit, neredeyse çocukça bir inançtı bu; ama Shion buna içtenlikle inanabiliyordu—en büyük meziyetlerinden biri de buydu.
Fakat Gadora için durum böyle değildi. Ölümün eşiğinden döner dönmez tüm yaraları iyileşiyor, geriye bir iz bile kalmıyordu. İlk bakışta, zarar görmediği için sanki hiçbir şey onu etkilememiş gibi geliyordu… ancak zihninde biriken bir yorgunluk vardı. Shion’un aksine o zeki bir insandı ve ne kadar çabalarsa çabalasın, bu savaşın ne kadar ümitsiz olduğunu düşünmekten kendini alamıyordu. Böyle bir şeye karşı ancak zihninizi tamamen kapatırsanız savaşabilirdiniz. Endişelerinizin ve kendinizden duyduğunuz şüphenin farkına vardığınız an, bu durum hatalara yol açardı.
Üstelik büyü zerrecikleri miktarı Fenn ile kıyaslanabilecek ve Glasord’unkinden biraz daha az olan bir iblis kralı olan Daggrull ile savaşıyorlardı. Yetenekleri ise onu üç kardeşin en iyisi ve açık ara en tehlikelisi yapıyordu.
Böyle devam etmesi sorun değil mi? Yoksa yapabileceğim başka bir şey var mı?
Gadora emin değildi—ve bu da ölümcül oldu.
Harekete geçmekte sadece birazcık geç kaldı. Normalde bu kadar küçük bir gecikmeye hata bile denemezdi ama Daggrull bu fırsatı kaçıracak kadar yavaş değildi—daha doğrusu, şimdiye kadar bu tür hataları görmezden gelmişti ama artık bu oyuna daha fazla ayak uydurmak istemiyordu.
“Dürüst olmak gerekirse,” diye hırladı Daggrull. “Daha eğlenceli olacağınızı düşünmüştüm ama bu tam bir hayal kırıklığı oldu.”
Derin bir iç çeken Daggrull, öylesine Gadora’ya bir yumruk savurdu.
Doğal olarak Luminus onu hemen iyileştirdi ama ardından Daggrull, iyileştirme büyüsünü engelleyerek onu hazırlıksız yakalayan bir hamleyle araya girdi.

Daggrull, Luminus ile Gadora’nın arasında dikiliyordu. Luminus, Gadora’yı iyileştirmek istiyordu fakat Daggrull yolunu kesmişti.
“Seni…”
“Aha, önünü mü tıkıyorum? Bunu en başında da yapabilirdim ama biraz daha çeşitlilik göreyim diye kafasına göre takılmasına izin verdim. Minnettar olmanızı beklemiyorum ama bana kin beslemeye de hakkınız yok.”
Daggrull yalan söylemiyordu. En başından beri rakiplerine ayak uyduruyor, dövüşten mümkün olduğunca keyif almaya çalışıyordu. Ancak bir kez harekete geçtiğinde, kaybedemeyeceğinden emindi. Daggrull’un gücü işte bu kadar muazzamdı. Yine de en yakın dostu yarı tanrı Twilight Valentine’ın sözlerini hatırladığı için Luminus ve diğerlerine bir şans vermişti.
“Şu kız var ya…” “O benim başyapıtım. Potansiyelle öyle dolu ki… Diğer eserlerime hiç mi hiç benzemiyor.”
Yarı tanrı, Daggrull’a her zaman böyle böbürlenirdi. Yarı Tanrı’nın Müritleri’nin hepsi yetenekli olsa da sadece Luminus’a diğerlerinden farklı muamele ediliyordu… Her ne kadar Daggrull onda pek bir fark görememiş olsa da.
Sonunda yarı tanrı, sebebini ona asla söyleyemeden bu dünyadan ayrılmıştı. Ruh dahi en çok sevdiği kızı Luminus’un ellerinde yok edilmişti. Az önceki Mabed Parçalanması, yarı tanrıyı mezara gömen büyünün ta kendisiydi… Ve bu bile Daggrull’a sökmemişti.
Koz olarak sakladıkları başka hiçbir gizli numara kalmamıştı. Daggrull rakiplerinin ne yapabileceğini görmek için onlara uyum sağlıyordu ama tüm bunlar tamamen anlamsız görünüyordu. Kendini destek rolüne adayan Luminus, saldırıya katılacağına dair hiçbir belirti göstermiyordu. Onlara birkaç fırsat vermişti ancak yine de aynı saldırı düzenini yineleyip duruyorlardı.
İsterlerse bütün gün bu çocukça oyunları oynayabilirlerdi. Beni yenmeleri imkânsızdı…
Daggrull hor görüldüğünü hissetti. Bu yüzden daha fazla onlara ayak uydurmanın bir anlamı kalmadığına karar verdi. Ama bu, tedbiri elden bıraktığı anlamına gelmiyordu. Tam o anda, ön safları arka saflardan ayırmak gibi mantıklı bir karar aldı.
“Sanki kendinizi tutuyormuşsunuz gibi konuşuyorsunuz,” dedi Shion.
“Doğru, öyle yapıyordum.”
Daggrull, öfkelenen Shion’u başından savdı.
“Sen ne—?”
“Hmm… Anlamıyorsun galiba.”
Daggrull gözden kayboldu. Bir sonraki an, Shion’un karnına güm diye inen bir yumruk onu susturdu. İç organları patlamış gibi hissetti. Bu, zihinlerinden hemen silinip gidecek sevimli, küçük bir darbe değildi. Darbenin etkisi, sanki tüm organlarını dolaşıyormuşçasına Shion’un içinde kasıp kavurmaya devam ediyordu.
İyileştirme büyüsü buna karşı anlamsız kalacaktı…
Shion’un aklından geçen buydu. Ve bedeninde barınmaya devam eden o yıkıcı enerji yüzünden, dünyadaki tüm iyileştirmeler gelse artık bir önem taşımıyordu.
Luminus da bunu bir bakışta anladı. Bu hiç iyi olmadı, diye düşündü alt dudağını ısırırken.
“Eee? Sizi koruyacak birinin olduğunu bilmenin verdiği güvenle içiniz pek rahattı, değil mi?” Daggrull bunu Shion’a sordu.
“Ahıı… B-bu da bir şey mi…”
“Hâlâ yılmadın mı? İradeni takdir ediyorum ama sadece cesaretle bu durumun altından kalkamazsın!”
Durumdan hiç hoşnut olmayan Daggrull, Shion’un suratına bir tekme savurdu. Ona karşı kişisel bir garazı yoktu; hatta aksine, ondan biraz hoşlanmıştı bile. Bununla sadece onu tamamen bayıltıp daha fazla rahatsızlık vermesini engellemek istemişti. Ama Shion’un inatçılığını hafife almıştı.
“S-saçmalama! B-bu kadarı beni yenmeye yetmez…”
Shion kan tükürerek ayağa kalktı ve sert bir şekilde gülümsedi.
“…” “Anlaşılan gözlerim beni yanıltıyor. Seni yanlış değerlendirdiğim için özür dilerim.”
Onu öldürmek değil, sadece bayıltmak niyetindeydi fakat Shion’un öyle kolayca durdurulmaya niyeti yoktu. Bunu fark eden Daggrull, sonunda ona müsamaha göstermeyi bıraktı.
“Hiç uyanış geçirmemiş olsaydın durumun biraz daha iyi olabilirdi,” dedi Daggrull ona.
“Neden bahsediyorsun sen?”
“Bir önemi yok. Nasıl olsa birazdan öleceksin.”
Daggrull yumruklarını sıktı. Daha fazla gevezelik etmekle ilgileniyor gibi görünmüyordu.
Bunu gören Luminus haykırdı:
“H-hayır, yapma!”
Daggrull’daki değişimi hissetmişti. Shion’un tehlikede olduğunu biliyordu. Ama Daggrull ona sadece kıs kıs güldü.
“Bu kadın ölecek ve hepsi senin işe yaramazlığın sayesinde.”
“Ne—?” Shion itiraz etmeye çalıştı ama Daggrull’un darbesiyle bir kez daha susturuldu. Ölmemişti ama sonunda bilincini yitirmişti. Hayatta kaldığı için şanslıydı zira Daggrull o darbede kendini hiç tutmamıştı. Artık dövüşe devam etmesine imkân yoktu.
Daggrull, Shion’un bayılmasına sevinmişti. Amacı ona acı çektirmek değildi, mümkünse onu öldürmekten de kaçınmak istiyordu.
Artık geriye yalnızca Luminus ve Daggrull kalmıştı. Luminus sonunda kararlılığını perçinledi.
“Pekala, Daggrull. Seninle benim aramda bir düello bu. Senin icabına kendim bakacağım!”
Luminus, Daggrull’a karşı gardını aldı. Dürüst olmak gerekirse bu sözler kulağına biraz komik gelmişti. Bir İblis Kralı olarak gururunu ortaya koymak istemişti ama Daggrull onu muhtemelen bir çöp parçasından farksız görüyordu.
“Hmm,” dedi Daggrull. “Pekala Luminus, Twilight’ın sana ne emanet ettiğini göster bakalım. Bunu yapamıyorsan, geber o zaman!”
Bir sonraki an, Daggrull’un tüm bedeninden vahşi bir savaş ruhu fışkırdı. Bunu görmek, Luminus’un onun ne kadar çok kendisini tuttuğunu anlamasını sağladı. Daggrull kendisini tuttuğunun farkında bile değildi belki ama en başından beri böyle dövüşmüş olsaydı, bu karşılaşma çoktan bitmiş olurdu.
Gerçekten de tam bir canavar, değil mi? Onunla başa çıkmanın etkili bir yolu yok. Tek olasılık Rimuru’nun yardıma gelmesini beklemek…
En ince ayrıntısına kadar yaptığı planlar suya düşmüştü. Daggrull ile böyle göğüs göğüse bir savaşı kazanma şansı yoktu; yine de Luminus dimdik ayakta duruyordu. Bir an için acaba kaçmalı mıydım diye düşündü. Ancak Luminus bu fikri gülüp geçti. Hangi İblis Kralı arkadaşlarını yüzüstü bırakırdı ki?
Yine de garip. Shion’u Chloe kadar uzun zamandır tanımıyorum bile…
Fakat yine de ayaktaydı, çünkü Shion ve ekibini hayal kırıklığına uğratmak istemiyordu. Derken aklına bir şey geldi.
Rimuru’nun işi gerçekten zor, değil mi? Her zaman sınırlarının ötesinde çalışıyor, arkadaşlarının beklentilerini karşılamaya çabalıyor…
Hayatında ilk kez Luminus, Rimuru’nun ne hissettiğini anladı. Şu an Guy hariç Daggrull’u yenebilecek tek kişi Rimuru’ydu.
O, ya da…
Özgür ruhlu bir siyah ejderhanın sureti Luminus’un aklından geçti.
Saçmalıyorum herhalde. Ondan asla bir şey bekleyemem!
Bu düşünceye rağmen Luminus’un dudaklarında bir tebessüm belirdi.
Bu manzarayı gören Daggrull meraklandı. “Sakın bana bu noktada çıkaracağın başka bir gizli kozun olduğunu söyleme?”
“Olsaydı çoktan kullanırdım!”
Luminus gururla göğsünü kabarttı. Eğer son geliyorsa, dik durmak ve bir İblis Kralı olarak gururunu korumak istiyordu.
Hem belki ben de inanıyorumdur? Tıpkı uzun zaman önceki gibi birilerinin yardıma geleceği fikrine…?
Geçmişte bir Kahraman onu bir felaketten kurtarmıştı. Bu mucizevi bir olaydı; öyle sadece siz istediğinizde gerçekleşecek bir şey değildi. Luminus bunun biraz fazla iyimser bir temenni olduğunu biliyordu. Ancak Shion’un, Ultima’nın ve diğer herkesin umudunu asla kaybetmemesi onun içinde de bir şeyleri ateşlemişti. Belki de bu ona bulaşıyordu. Öyle olmalı, diye düşündü.
Rimuru için gerçekten de zor, değil mi? Benim gibi onunla derin bir bağı olmayan insanlar bile umutlarının yeşermesine engel olamıyor.
Bu düşünce onu gerçekten güldürdü. Garipti.
“…? Aklına parlak bir fikir mi geldi?” diye sordu Daggrull.
“Hayır. Benim tarzım olmadığını biliyorum ama sana karşı sonuna kadar direneceğim!”
“Hoh.”
“Şimdi başlayalım!”
Yeni bir ilhamla dolan Luminus, büyü gücünü sonuna kadar açığa çıkardı. Aynı anda Nightrose kılıcı, Asmodeus, Şehvet Kralı‘nın gücüyle donatıldı. Bu onun en sevdiği, şaşmaz savaş tarzıydı—düşmanın yaşam gücünü çalmak için ölümün gücünü kullanıyor, ardından bunu kendi enerjisine dönüştürmek için yaşamın gücünden yararlanıyordu. Böyle savaşmak ufak güç farklarını ortadan kaldırıyor ve savaş uzadıkça avantajı eline geçiriyordu. Kendisinden katbekat güçlü düşmanların enerjisini emmek konusunda o bir uzmandı.
Daggrull da Luminus’u bu halde görmekten memnun olmuştu. Düşmanlarına karşı büyük bir saygı besliyordu. Nereden bakarsa baksın harika kişilerdi. Müttefik olarak son derece güvenilirlerdi, şimdi ise düşman olarak Daggrull’un yüreğini daha önce hiç olmadığı kadar coşturuyorlardı.
Onları öldürmek gerçekten yazık olacaktı.
Fakat en yakın dostu olan adamın intikamını almak zorundaydı. Ancak o zaman Daggrull bir tanrı katili olarak kaderini gerçekleştirebilirdi. Fenn aracılığıyla Feldway ile yaptığı gizli anlaşma buydu. Daggrull, Feldway’in Veldanava’yı diriltme hırsına iş birliği yapacak, ardından asıl savaş başlayacaktı.
Ve Feldway ile yapılan bu gizli anlaşma tek olanı da değildi. Luminus’u yenerlerse, tüm batı toprakları devlerin hâkimiyet alanına katılacaktı. Ardından Jura Ormanı’nı işgal edip ele geçirirlerse, o topraklar da Daggrull’a ait olacaktı.
Hem kaderini gerçekleştirmek için ortalığı kasıp kavurması hem de toprak hırsını tatmin etmesi için bu harika bir fırsattı. Burada duramam, diye düşündü; zira o noktada içgüdüleri çoktan kontrolden çıkmaya başlamıştı.
Bu yüzden Daggrull, bu tiyatroyu daha fazla sürdürmeye gerek olmadığına karar verdi.
“Zaten en başında—”
Daggrull konuşmaya başladı. Fakat tam o anda her şey durdu. Artık hiçbir düşmanlığın bir anlamı kalmamıştı.
“…” “Şu anda elinden pek bir şey gelmiyor, değil mi?”
Yalnızca onun mırıltısı dünyada yankılandı ve ardından silinip gitti.
“…?!”
Yalnızca bilincinin kaldığı bu dünyada Luminus neye uğradığını şaşırmıştı.
“Oho, bilincin hâlâ yerinde mi? Onun, senin kendi en büyük başyapıtı olduğunu söyleyerek övünmesine şaşmamalı.”
Daggrull’un sesinde hayranlık ima eden bir ton vardı fakat Luminus, ruhunu ürperten bir korkuya kapıldı. Ne kadar bilge olursa olsun farkına bile varmadan bunu gözden kaçırabilirdi—ancak savaşa odaklanmış olduğu için neler döndüğünü anlamıştı.
Hiç kabullenmek istemese de.
Zaman durdu mu…?
Bu, katıksız bir umutsuzluktu.
En başından beri Daggrull’u yenmelerine imkân yoktu…
Bunu tüm çıplaklığıyla anlıyordu… ama Luminus’un yaşama arzusu hâlâ sönmemişti. Bilgi topluyor, hayatta kalmanın bir yolunu bulmaya çalışıyordu… fakat bu durum onu sadece daha derin bir umutsuzluğa sürüklüyordu.
Derin, dipsiz bir karanlık tarafından yutuluyormuş gibi hissetse de Luminus direnmeye ve tırnaklarıyla tutunmaya devam etti. Bu durdurulmuş dünyada umutsuzluk bile sonsuza dek sürüyordu.
Pişmanlıklarıyla yüzleşerek gözlerini kapattı. En azından o nefret olasısı, saygısız, kötü ejderhanın cezasını kendi ellerimle kesmek isterdim…
Ve tam Luminus bunları düşünürken, kulağına tiz bir kahkaha sesi geldi. Bu ses, tam Daggrull’un yumruğu ona ulaşmak üzereyken yankılandı.
Düşünceleri o anda donup kaldı.
“Kwah-ha-ha-ha-ha! Karşınızda bendeniz duruyor!”
Bu sesin sahibini idrak ettiği an, Luminus ne olup bittiğini tam anlamıyla kavradı. Devasa bir yumruk tam karşısında belirdi… ve esmer bir avuç içi o yumruğu yakalamak üzere oradaydı. O ana kadar savaş alanının yakınında bile esamesi okunmayan kötü ejderha, Daggrull’un yumruğunu Luminus’a çarpmadan hemen önce durdurmuştu.
Umudun gelişiyle zaman yeniden akmaya başlar; demek ki sonsuza dek süren geceler yokmuş…
Tam o anda, uzay ve zamanı aşıp gelen kötü ejderha—Luminus’un nefret ettiği ama bir o kadar da gelmesini arzuladığı yenilmez Veldora—onlardan akılalmaz bir gücü gizlemiş olan Daggrull’un saldırısını savuşturdu.
Umutsuzluğun hüküm sürdüğü zaman artık sona ermişti.



