Deeno’dan haber aldım almasına ama bana anlattığı şeyler bayağı çığırından çıkmıştı.
Sanırım bunu tahmin etmeliydim ama evet, Michael harekete geçmişti. Bu kadarı zaten bekleniyordu, o yüzden pek takılmadım—ama asıl sürpriz Obela’nın ne peşinde olduğuydu. Meğer Michael’ın karargâhından ayrılıp bilinmeyen bir yere doğru yola çıkmış… ve ordusunu da yanına almış. Donakalmıştım.
(Ne? Şaka yapıyorsun herhâlde.)
(Cık. Ben de bayağı şaşırdım. Dahası—Michael’ın bundan hâlâ zerre haberi yok. Gidip ona söylemek üzereyim.)
Vay canına. Gerçekten tam bir aptal, değil mi? Artık bundan kesinlikle eminim. Etrafta bu kadar olay dönerken böyle bir konuda tembellik etmenin sırası mı gerçekten? Hem ondan da önce, kendi patronuna anlatmadan önce niye düşmana bilgi sızdırıyor ki bu adam?
Yani… Deeno’nun böyle biri olması işimize çok yarıyor falan ama… anlarsınız ya? İçimden bir ses Michael ile Feldway’e hafiften acımamı söylüyordu. Ama kendimi kaptırmadan önce önemli bir soru sorayım.
(Ee, nereye saldırmayı planlıyorsunuz?)
(Ha, evet, Leon’un şehrine saldırıyorlar. Dediğim gibi, Obela firar etti, ben de burada nöbet tutuyorum, bu yüzden diğer bütün üst kademe harekete geçti. Pico ile Garasha da istemeden sürüklendi, o yüzden onlarla dövüşecek olursanız bir güzellik yapıp idare edebilir misin?)
(Buna garanti verebileceğimi mi sanıyorsun?! Aklımda tutmaya çalışırım ama…)
(Teşekkürler. Ha, bir de bir rica daha yapacaktım…)
(Kısa kes. Biraz meşgulüm.)
Aslına bakılırsa savaşa yola çıkmak için hazırlanıyordum. Yine de Deeno’nun ne diyeceğini dinlemeye karar verdim.
(Ya, sanırım Vester, Ramiris ve bizim ekiple çalışmayı biraz özledim. Burası çok sıkıcı biliyor musun? O yüzden acele edip Michael’ın canına okuyabilir misin benim için? Sonra da beni buradan kurtar!)
…
Şaşkınlıktan donakalmış, verecek cevap bulamamıştım.
(Bak, kafana darbe falan mı aldın sen? Düşmana söylenecek şeyler olmadığını biliyorsun, değil mi?)
(Vay be, çok acımasızsın! Biz arkadaşız, değil mi? Böyle soğuk davranmayı bırak! Ha, doğru, şimdi aklıma geldi—benim yerime Ramiris’ten özür diledin mi? Daha sonra onunla arayı düzeltmek istiyorum.)
(Bana zırvalamayı kes! Sana kendin gidip özür dilemeni söylemiştim!)
(B-bir dakika bekle, Rimuru!)
(Her neyse—)
Evet, her neyse, kimsenin böyle kendi isteği dışında zihin kontrolüne alınmasına göz yumacak değildim.
(Her neyse, sırf benim hatrım için zihin kontrolünden kurtulmaya çalış, tamam mı? Geri kalan tüm İblis Krallarının yüzünü kara çıkarmadan önce elini çabuk tut!)
(Ha-ha-ha! Denerim. Ama ne de olsa sana güvenebileceğimi biliyorum. İşi başkalarına kitlemekte üzerime yoktur, bu yüzden senden böyle faydalanmamı sorun etmezsin umarım, tamam mı?)
Gerçekten sinirimi bozmaya başlıyordu. Ondan da ancak bu beklenirdi zaten…
(Ayrıca, son bir uyarı daha. Feldway, Böceksiler ile iş birliği yapıyor.)
(Biliyorum. Pek hayra alamet bir haber gibi durmuyor.)
(Kötüden de öte. Kralları Zelanus ile ilk kez karşılaştık ama Guy’dan bile daha üstün bir seviyede olabilir. Dövüşmeden bilemem ama varımı yoğumu koysam bile kazanamayacağımdan eminim. O ve ordusu şu anki saldırıya katılmıyor ama ne zaman harekete geçeceklerini bilmiyorum, o yüzden tetikte olun, tamam mı?)
Bu tavsiyeyi ondan duymama gerek yoktu. Ama istihbarat olarak son derece değerli—ve bir o kadar da meşumdu. Guy’ı aştığını duymak umutsuzluğumu tavan yaptırdı. Bu kadar tehlikeli biri hem bir orduya liderlik ediyor hem de şimdilik pusuda bekliyorsa, onun yapacağı her türlü hamleye anında karşılık verebilecek durumda olmalıydık.
Dört bir yana konuşlandırdığım Geld ve diğer çocukları geri çağırmayı düşündüm ama sonra bundan vazgeçtim. Eksik kadroyla kaldığımız herhangi bir yeri hedef alırlarsa göz açıp kapayıncaya kadar köşeye sıkışırdık. Elimizdeki mevcut kuvvetlerle idare etmekten başka çaremiz yoktu.
(Uyarı için teşekkürler. Herkese haber veririm, biz de tetikte kalırız. Şimdi ciddi ciddi biraz çabala orada, olur mu?)
(Tabii. Geberip gitme sakın, Rimuru.)
Bunu bana hatırlatmasına gerek bile yoktu. Bir balçık olarak ikinci hayatımı yaşıyordum ve nihayet bunun tadını çıkarmak istiyordum. Bir süredir savaştan göz açamamıştım—artık tüm bu pisliği temizleyip rahatıma bakmak istiyordum. Bütün arkadaşlarımla doyasıya eğlenmek de istiyordum; buna elbette Deeno da dahildi.
(Sen de.) Diye karşılık verdim—ve bunu tüm kalbimle söylüyordum.

Deeno ile konuşmamı bitirir bitirmez, başkentimiz Rimuru’da hâlâ hazırda bekleyen kabine üyelerini çağırdım.
Kontrol Merkezi’nde toplandık. Argos gözetleme sistemimiz bize Leon’un operasyon üssünü gösteriyordu ama bütün bölge bir kar fırtınasının etkisi altındaydı ve hiçbir şeyi görmek mümkün değildi. El Dorado’nun genellikle ılıman olan iklimi düşünüldüğünde, böyle bir kar fırtınası açıkça doğal değildi; belli ki Velzard’ın işiydi. Leon tarafındaki kimseden bir temas yoktu ve düşmanı görsel olarak doğrulama imkânımız da bulunmuyordu. İletişim muhtemelen bir şekilde engelleniyordu ve genel olarak Deeno, tüm bunlar konusunda bayağı haklı çıkmaya başlıyordu.
Düşman yalnızca ana kuvvetlerini konuşlandırıyorsa, karşılık olarak bizim de ona uygun birilerini çağırmamız gerekirdi. Zaten orada olan çocuklara biraz destek göndermeliyiz—fakat bu işi elime yüzüme bulaştırırsam muazzam bir hasara yol açabilirdi. Oraya çok fazla kişi gönderirsek zindan savunmasız kalırdı; çok az kişi gönderirsek de görevi tamamlayamazdık. İğne deliğinden iplik geçirmemiz isteniyordu sanki.
“Anlıyorum. Demek düşman tarafı oldukça kalabalık, ha?”
Deeno’nun bana söylediklerini aktardığımda Benimaru’nun gözleri parladı. Hemen şu an oraya gitmeye hazırdı ve onu durdurmaya da hiç niyetim yoktu.
“Başlangıçta oradaki ekibimizi sadece ben, Ranga ve Souei olarak desteklemeyi düşünüyordum…” “…ama düşündüğümüzden daha güçlü bir kuvvetle karşı karşıyayız gibi görünüyor. Geride durursak tehlikeye girebiliriz…” “…bu yüzden bize katılmanı istiyorum, Benimaru.”
“Öyle şey söylenir mi hiç, tabii ki. Yanına başka kimi alacaksın?”
Benimaru onu da götüreceğimi söylediğimde genişçe gülümsedi. Kendi gittiği sürece yanında başka kimin olduğunun pek de umurunda olmadığını sanıyordum.
“Beni belki?”
“Hayır.”
Veldora’nın teklifini anında kestirip attım. Gerçekten biraz daha düşünmesi gerekiyor. Evet, yanımızda olması kesinlikle güven verici olurdu ve savaşta muazzam bir koz olacağını da kabul ediyorum… ama düşmanın en büyük hedefi olduğunu böylesine işine geldiği gibi unutmasına izin veremem.
“Bak, peşinde olduklarını idrak etmen lazım, tamam mı? Ayrıca en başta, birimiz güvende olduğu sürece kendimizi her zaman diriltebiliriz, bu yüzden ikimizin aynı anda savaşması yapılabilecek en aptalca şey!”
“Kuaaa-hah-hah-hah! Belki de biraz dikkatsiz davrandım, evet. Zindan savunmasını bana bırakın öyleyse!”
“Evet. Lütfen.”
Burada başımız gerçekten dertte, tamam mı? Saçma sapan bir şey denemeye kalkma, yalvarırım.
Böylece sorunlu çocuğumuzu aradan çıkardıktan sonra Zegion’a döndüm.
“Şimdi, sen ve Apito’ya gelince, ikinizin zindanı korumaya devam etmesini istiyorum. Karşı tarafta ciddi tehditler olduğunu düşünüyorum, bu yüzden burayı tamamen boş bırakmayı göze alamayız.”
“Görevimizin başında olacağız, Lord Rimuru. Rast gelsin.”
Çok yüreklendirici. Aşağıda hazırda bekleyen Ejderha Lordlarımız da var, bu yüzden hâlâ oldukça saygıdeğer bir kuvvete sahipler—onlar, Treyni, Beretta ve Charys de dahil.
“Charys, Veldora’ya göz kulak ol ki başımıza kontrolden çıkmasın.”
“Hatırlatmanıza gerek yok, Lord Rimuru. Lord Veldora’yı yakından takip edeceğimden emin olabilirsiniz, bu yüzden savaşa gönül rahatlığıyla gidebilirsiniz.”
“Ha? Şimdi de gözetime mi alındım?”
“Kafana takma.”
“I-ıh, şey, ben bayağı taktım ama…”
“Al, sadece bunu oku ve biraz rahatla.”
Charys’in Veldora’nın eline adeta zorla bir manga cildi sıkıştırdığını görmek çok daha farklı bir şekilde cesaret vericiydi.
“Evet, o yüzden efendimi bize bırakmanız yeterli!”
“Zindanı iyi koruyoruz ve bir dahakine hazırlıksız yakalanmamak için sıkı çalışıyoruz. Size sonuçları göstermeyi sabırsızlıkla bekliyorum.”
Umarım bu fırsat hiç doğmaz ama ne olur ne olmaz diye tüm bu hazırlıkları yaptıklarını görmek güven vericiydi. Onayladığımı belirtircesine Treyni’ye başımla işaret ettim.
“Bana bahşettiğiniz güçle, Lord Rimuru, her zamankinden daha güçlüyüm. Charys ile tek bir gün bile antrenman aksatmadım ve sizi temin ederim ki bir dahakine Deeno’ya kaybetmeye hiç niyetim yok.”
Doğru ya. Buna güvenelim. Deeno’yu yenip yenemeyeceğinden bağımsız olarak, Beretta ve ekibi de artık ondan çok geride kalmış olamazdı.
Yani:
“Kumara’yı da yanıma alıyorum.”
Konuşlandırma ekibimin ben, Benimaru, Ranga, Kumara ve Souei olmasına karar verdim. Endişelerim yok değildi tabii…
“Yine de kusura bakma, Benimaru. Fikrini sormadan bu kararı verdim ama istersen reddetme hakkın var. Sonuçta koruman gereken iki eşin var. Değil mi?”
Momiji ve Alvis’in ikisi de hamileliklerinin epey ilerlemiş evresindeydi. Sanırım. Canavarların gebelik sürelerinin şaşırtıcı derecede değişkenlik gösterebildiği ortaya çıkmıştı. Nitekim Kaede, Momiji’yi rahminde üç yüz yıldan fazla tutmuştu. Ve canavar-insanlarda ise, şey, bazen rahimde embriyo olabiliyorlardı, bazen de yumurta—aynı ırktan sayılıyorlardı ama ne büyük bir çeşitlilik!
Alvis ise ovovivipardı, bu da ikisinin arasında bir şeydi—embriyolar hemen hemen yumurtadan çıkmaya hazır olana kadar annenin vücudunda kalan yumurtaların içinde gelişiyordu. Alvis ayrıca tüm hamileliği boyunca canavar formunda kalmak zorundaydı. Sanırım insan formunu korumak bir miktar fiziksel gerilim gerektiriyordu ama bu da kişiden kişiye değişiyordu.
Canavar ekolojisi bilimi henüz emekleme aşamasındaydı ve ben de buna fazla vakit ayıramıyordum. Umarım yakın gelecekte girişimci birkaç biyolog veya doğabilimci bu konuyu derinlemesine araştırır. Şimdilik bu konuyu burada kapatıyorum.
Şu an önemli olan, arkasında düşünmesi gereken iki hamile eş varken Benimaru’nun savaşa gitmek hakkında ne hissettiğiydi. Onun için hangisi daha önemliydi—işi mi, yoksa kendisi mi? Bu, kimsenin cevaplamaktan hoşlanmadığı türden bir soru. Ben ise… bilirsiniz işte, bekarım, o yüzden daha önce hiç göğüslemek zorunda kalmadığım bir soru. Dert ettiğimden falan değil tabii. Kıskanmıyorum, yemin ederim! Ayrıca, kendi doğum günümde bile sabahlamak zorunda kalan türden bir masa başı çalışanıydım, bu yüzden bir kız arkadaşımın olması ikimiz için de berbat bir şey olurdu.
Duygusal açıdan bakarsak, elbette eşim daha önemli olurdu… ama pratik açıdan bakınca, belki de işim daha ağır basardı. Para olmadan geçimimi sağlayamam, bu yüzden dürüst olmak gerekirse işe öncelik vermek zorunda kalabilirdim. Ama aileni koruyamadıktan sonra çalışmanın ne anlamı var ki? Bu soru da zaman zaman akla gelecektir. Zor iş.
Hepimiz bu tür şeyleri anlayışla karşılayan şirketlerde çalışıyor olsaydık ne güzel olurdu… ama en azından kendi ulusumda, bu ideale mümkün olduğunca yaklaşmanın yollarını aramak istiyorum. Benimaru’nun henüz işin başındayken evlilik sorunlarıyla karşılaşmasını istemiyordum, bu yüzden bu konuda onun kararına gerçekten saygı duymak istedim.
Ama Benimaru endişemi gülüp geçti.
“Endişelenmenize hiç gerek yok. Sevdiklerimi korumak için elimden gelen her şeyi yapacağım. Sonuçta, başıma bir şey gelmesi durumunda vasiyetimi devralacak bir halefim olsun her zaman istemişimdir. Bu konudaki önceliklerimi şaşırmak hiç bana göre değil.”
Anlıyorum. Mantıklı geliyor. Ama bundan gerçekten emin miydi?
“Evet, ama…”
Bu konuda ondan çok benim bocalıyor olmam da ayrı bir tuhaf. Ama Benimaru bana güven verici bir şekilde gülümsedi.
“Size söylüyorum, sorun yok. Burası dünyadaki en güvenli yer ve Hakuro’dan da onlara göz kulak olmasını istedim. En kötü ihtimal gerçekleşirse, öne çıkıp soyumu büyüteceğinden eminim. O yüzden lütfen benim için endişelenmeyin! Ayrıca kaybedebileceğimi hiç sanmıyorum ve sizin zaferinizden de bir an olsun şüphe duymuyorum, Lord Rimuru.”
Bunu söyleyiş tarzında insanı canlandıran, içini ferahlatan bir şey vardı. Souei onaylarcasına başını sallıyordu ve odadaki diğer herkes de onunla aynı fikirde gibiydi. Şimdi başından beri yanlış düşündüğümü hissediyordum.
“Ho-ho-ho! Çok nazik bir lidersiniz, Lord Rimuru. Huzurlu zamanlarda doğduğunuz için böyle hissettiğinizden eminim ama savaşla kavrulan böyle bir dünyada bu pek de genelgeçer bir düşünce tarzı değildir, bilirsiniz. Kızım Momiji en kötüsüne hazırlıklı, keza Leydi Alvis de öyle. Ve daha da önemlisi, biz de Lord Benimaru’ya inanıyoruz.”
Kelime seçimlerinden Hakuro’nun son derece ciddi olduğu anlaşılıyordu. Bir noktada içeri süzülmüş olan Momiji ve Alvis de tamamen aynı fikirdeydi.
“Kesinlikle. Kocamın savaşta düşmesi mümkün değil!”
“Momiji’ye katılıyorum. Lord Benimaru, eğer ölmek gibi bir şey yapmaya kalkarsanız, sizi dünyanın öbür ucuna kadar kovalar ve bedelini ödetirim. O yüzden hazırlıklı olun!”
Sanırım hepsi bu konuda kararlıydı. O zaman benim anlamsızca endişelenmemin bir gereği yoktu.
“Pekala. Anladım mesajı, evet. Bunu kazanacağımızın garantisini veremem ama hepimizin buraya canlı döneceğine söz veriyorum.”
“Heh. Emin ellerdesiniz, Lord Rimuru. Kazanalım, gerisi iyilik güzellik.”
Benimaru’nun her zaman ne kadar inanılmaz derecede özgüvenli olduğunu bir nevi unutmuşum. Souei ile birlikte olduklarında, sanki yenemeyecekleri kimse yokmuş gibiydi. Aslına bakılırsa Kumara ve Ranga ikilisi için de aynı şeyi söyleyabilirdim.
“Evet. Ben de elimden gelenin en iyisini yapacağım. Yenilgi imkansız!”
“Ben de öyle, efendim! Düşman kim olursa olsun, tek bir ısırık işlerini bitirmeye yeter!”
Bundan o kadar emin değildim ama ne demek istediğini anlamıştım.
“Evet… Pekala, şimdi böyle bocalamanın zamanı değil. Bu kadar büyük bir savaştan önce endişelere kapılamayız. Onca kişinin arasından Leon’u korumak için öne çıkmamız biraz komik ama elimizden gelenin en iyisini yapalım ve Michael’ın planlarına bir son verelim!”
Bu benim savaş ilanımdı. Burada oturup ekibime bir sürü nezaket sözü söyleyecek değildim. Oturup konuşarak Michael ile bir anlaşmaya varabileceğimizi düşünseydim bunu söylerdim—ama durum bu değildi. O tehlikeli biriydi. İnsanlık hissiyatından tamamen yoksundu ve hedeflerine ulaşmak için her şeyi feda etmeye hazırdı. Neredeyse olabilecek en kötü insan tipimdi; ama günün sonunda, biriyle müzakere etmek mümkün değilse yapabileceğiniz tek şey öne çıkıp meseleyi kökünden halletmektir.
“Gidelim!”
Herkes başıyla onayladı. Bir şeyler için endişelenme işini her şey bittikten sonraya bırakacaktım. İşte bu kararlılıkla, hepimizi savaş alanına aktarmaya hazırdım.

Ancak Rimuru ve kurmayları hazırlıklarını sürdürürken, savaş çoktan başlamıştı. Uzun uzadıya bir savaş ilanı bile olmadı; her şey Vega’nın gözü dönmüşçesine saldırmasıyla başladı.
“Tsh! Stratejik bir hamle yapmaktan aciz mi bu adam?”
“Aynen öyle…”
Kagali, Feldway’in dertli yakınması karşısında başını salladı. Buradaki görevleri El Dorado’yu yerle bir etmek değildi. Melek yeteneğine sahip olan kişiyi bulup oradan çıkarmaları ve kendi saflarına katmaları gerekiyordu.
Feldway’in Michael’ın hükmetme yeteneklerini kullanabildiğini duymak, Kagali’nin ilk başta kafasını karıştırmıştı. Ama mantıklıydı. Başkomutanı savaştan uzak tutmak adına stratejik açıdan gayet akıllıca bir yöntemdi. Bu yüzden, aklında başka bir şüphe kalmadan planı kabul etti.
Üstelik plan oldukça basitti. Savaş alanında on üç kişi vardı—Feldway, Velzard, Zarario, Pico, Garasha, Kagali, Yuuki, Teare, Footman, Vega, Orlia, Arius ve Mai Furuki—ve hepsinden mümkün olduğunca çok ortalığı kasıp kavurmaları isteniyordu. Karşılarına çıkmaya cüret eden herkesi biçecekler, bu esnada da melek yeteneğinin sahibini arayacaklardı.
Kesinleşmiş bir bilgiye değil varsayımlara dayanarak hareket ediyorlardı ama Kagali bu yeteneğin sahibinin Leon olduğundan neredeyse emindi. Yanılıyor olsa bile bu pek sorun teşkil etmiyordu. Bulabildikleri tüm potansiyel hedefleri ele geçirdiler mi operasyon tamamlanmış sayılacaktı. Eğer ortaya çıkmazsa—ve bunun yerine şehrin savunmasını güçlendirirlerse—Kagali şehre dalacak bir baskın ekibine liderlik edecekti.
Ne var ki Mai herkesi oraya ışınlar ışınlamaz, Vega emirleri zerre umursamayıp çıldırdı ve şehrin savunma bariyerini paramparça etmeye başladı. Arkasında büyük bir katliam izi bırakarak kraliyet sarayı gibi görünen yapıya doğru hızla ilerliyordu. Kagali bile bu manzara karşısında dehşete düşmüştü.
Bu güç artışının onu her zamankinden daha da aptallaştırdığını hissediyorum. Bu haldeyken onu mantıklı hiçbir stratejik hamlede kullanamayız. Hatta onu tasfiye etmeyi ciddi ciddi düşünmemiz gerekebilir.
Örgütlerinde emirlere karşı gelmek kesinlikle yasaktı. Üst düzey bir subay böyle davranıyorsa, askeri disiplini kurtarmak için artık çok geç kalınmış olunabilirdi. Sırf geri kalan birliklere ibret olsun diye bile Vega’ya ne yapacaklarını tartışmaları gerekecekti.
Yine de her halükarda operasyon başlamıştı bir kere. Vega meselesini döndüklerinde konuşabilirlerdi. Şimdilik Kagali, izleyecekleri yön hakkında Feldway ile görüşmeye karar verdi.
“Velzard ile ben mükemmel bir dikkat dağıtma unsuruyuz. Ama Zarario, Pico, Garasha: Siz de burada bizimle kalın. Geri kalan herkes senin komutana girecek; bu yüzden oraya çıkın, kafalarını ezmeye başlayın ve peşinde olduğumuz kişinin kim olduğunu öğrenin.”
Buradaki pek çok kişi Kagali’nin kilit laneti altındaydı—Teare ve Footman elbette öyleydi ama Arius, Orlia ve Mai gibi yürüyen ölü bedenleşmeleri de bu durumdaydı. Onlara zorla emir veremezdi ama zihinlerine telepatik olarak bağlanabiliyordu. Kagali aynı zamanda harika bir operasyon planlamacısıydı; Feldway’in de takdir ettiği bu yeteneği sayesinde burada istediği her türlü taktiği oluşturma hakkına sahipti.
Böylece emirleri verdi.
“Vega’yı bu patlamasından dolayı sonra azarlayacağız. Şimdilik düşmana karşı var gücünüzle saldırın. Kazanamayacağınızı hissederseniz geri çekilebilirsiniz, bu yüzden oraya gidin ve canlarına okuyun!”
Yuuki hariç oradaki herkes, yakın zamanda muazzam miktarda güç elde etmişti. Şüphesiz Vega’dan daha fazla özdenetime sahiptiler ama hepsi de ne kadar güçlendiklerini test etmek için sabırsızlanıyordu. Bu yüzden Kagali izin verir vermez herkes topluca harekete geçti.
Kagali temkinli bir mesafeden onları takip etti.
Kendi özgür irademe ve belli bir düzeydeki yetkime dokunulmadı. Bir daha böyle iyi bir fırsat elde edebilir miyim emin değilim…
Belki de daha iyi bir fırsatın çıkmasını beklemek daha akıllıca olurdu. Aklından bu düşünce geçti ama Michael’ın üzerindeki mevcut kontrolü onu içten içe dehşete düşürüyordu. Eğer tam anlamıyla itaatkar bir kuklaya dönüştürülürse tüm umutları tükenecekti. Bunun son şansı olması son derece olasıydı; iyimserlik tehlikeli bir şeydi. Bu yüzden Kagali harekete geçmeye karar verdi.
En başından beri Feldway ve yandaşlarına sadakat yemini etmeye hiç niyeti olmamıştı. Hatta hem onu hem de Michael’ı aklını kaçırmış olarak görüyordu—o kadar kontrolden çıkmışlardı ki bunu teninde hissedebiliyordu. Kendisi için onlarla birlikte olacağı her türlü geleceğin son derece karanlık olduğuna emindi.
“Sana ihanet etmeyeceğime yemin ederim… Ve üzerimdeki hakimiyetini kabul ediyorum.”
Doğru ya. Kagali, Michael’ın kontrolünü kabul etmek anlamına gelse bile yoldaşlarına ihanet etmeyeceğine dair ant içmişti. Ve elleri ne kadar kirlenirse kirlensin, Yuuki’den gördüğü iyiliğin karşılığını vermeye hazırdı.
Görünüşe göre Michael’ın kontrolü belirli bir menzil içinde mutlak. Ama belki ondan uzaklaştıkça bu etki zayıflıyordur. Ya da kendimizi ondan tamamen farklı bir uzay boyutunda yalıtabilirsek etkiyi tamamen ortadan kaldırabiliriz!
Michael, kalan melek yeteneklerini aramak için elinden gelen her şeyi yapmıştı. Fakat üç tanesi hala kayıptı—ondan korunan bir tür güvenli bölgedeydi. Ve orası Ramiris’in zindanıydı. Eğer oraya kaçabilirse Kagali ve arkadaşlarının kurtulma şansı olacaktı. Şansına, İblis Kralı Rimuru ile bir ittifak içindeydi… her ne kadar şu an bu durum biraz şüpheli olsa da. Yine de adamın o yumuşak ve iyi huylu yapısı düşünülünce, onlara kucak açma olasılığı son derece yüksekti.
Bu yüzden buradaki görevi, olabildiğince büyük bir kargaşa çıkarıp ardından kaçmak için bir fırsat kollamaktı. Ve bunu yapmak için…
(Beni duyabiliyor musun Laplace?)
(… Başkan?! Vay be, iyi misin sen?!)
(Evet ama çetrefilli bir durumdayım. O yüzden—)
(Eh, ver emrini patron. Beni nerede istiyorsun?)
(… El Dorado.)
Kagali, elindeki en güvenilir kozu oynadı—ve böylece Laplace da savaşa dahil oldu.

Leon’un birlikleri zorlanıyordu. Bir saldırı bekliyor, bunun için eğitiliyorlardı—ve işte o gün gelip çatmıştı.
Leon’un, şehrin savunma bariyerinin aşıldığı ve düşmanın içeri sızdığına dair raporu alması uzun sürmedi. “Sadece sekiz kişiler,” dedi benzi atmış bir şövalye daha sonraki bilgilendirmede, “ama muazzam bir güce sahipler! Kaleden içeri sızmayı başardılar! Birliklerimiz darmadağın oldu!”
Şövalye savaşa geri dönerken Leon, Guy’a baktı.
“Rimuru’dan bir haber var mı?”
“Off. Burada dünyadan kopuk durumdayız. Velzard… Tam tepemizde. Ayrıca sekiz kişiden fazlalar.”
Bu şehri işgal eden kendisi olsaydı Guy da düşmanın düzenini bozmak için aynı şekilde hareket ederdi. Bu, hepsinin beklediği bir şeydi. Rimuru tam da bu tür bir duruma karşı önlem olarak birliklerinin her birinin durumunu Argos ile gözlemliyordu. Bir gecikme yaşanacaktı ama en azından hepsi ne olup bittiğini bilecekti.
Yardım gecikmeden gelecekti… ve zamanında gelemeseler de en kötü senaryo gerçekleşse bile Rimuru’nun kıkırdayarak anlattığı başka bir planı vardı. Muhtemelen ciddi değildi ve Leon o planın yakınından bile geçmek istemiyordu; fakat durum o kadar kötüleşirse itiraz edecek bir konumda da olmayacaktı. En kötü senaryonun gerçekleşmesi engellenmeliydi.
“Ee, şimdi ne olacak? Rimuru’nun takviyesi gelene kadar burada bekleyecek miyiz?”
“Bu epey zor olacak,” dedi Guy. “Velzard burada olmasaydı önümüzde pek çok seçenek olurdu. Ama savaşta ciddileştiği an tüm bu şehri yerle bir etme riski var.”
“… Bu hiç hoşuma gitmez.”
Mekânsal aktarım yapabilmek için hem mevcut konumun hem de hedef noktanın kesin koordinatlarına sahip olmak gerekiyordu. Şehir sınırlarının ötesiyle temas kesildiyse, bu şüphesiz düşmanın buna karşı önlem aldığı anlamına geliyordu. Işınlanma büyü çemberleri de yok edilirse takviye birliklerin gelişi daha da gecikecekti. Bir on dakika kadar daha zaman kazanabilirlerse Rimuru muhtemelen çıkagelecekti—fakat bunu umut edebilmek için bu mevziyi canları pahasına korumak zorundaydılar.
“Tahmin edebiliyorum, evet. Anlaşılan dışarı çıkıp icaplarına kendim bakmak zorunda kalacağım.” Guy ayağa kalktı.
“Ben de sana katılıyorum.”
“Ne kadar ciddi olabileceğimi onlara göstereyim.”
Mizeri ve Raine de ona katıldı. Son birkaç aydır onlarla birlikte yaşadıktan sonra Leon, nelere muktedir olduklarını gayet iyi biliyordu. Özellikle Raine yeteneklerini hızla geliştiriyor, antrenmanlarında Leon’u epey zorluyordu. Normal zamanlarda bu durum canını fena halde sıkardı ama onun kendi tarafında olması, Leon’un onu güvenilir bir müttefik olarak görmesini sağlıyordu.
“Keşke her zaman bu kadar ciddi olabilse,” diye yakınan Mizeri, aslında herkesin duygularına tercüman oluyordu.
Ancak tam o sırada başka bir sorunlu çocuk söze girdi.
“Keh-heh-heh-heh-heh… Sizin gibi iki zayıf halkanın bize pek bir faydası olacağını sanmıyorum. Guy’a yardım etme konusunda pek istekli değilim fakat Efendi Rimuru’dan aldığım emirler var ve ben sadece onlara odaklanacağım. Yardımıma mazhar olacaksınız. Gidelim mi?”
Diablo, Guy’ın buna ne kadar minnettar olması gerektiğini gösterircesine gülümsedi. Raine ona laf yetiştirince aralarında bir tartışma patlak verdi. Bıkkınlık içindeki Guy onlara bağırırken Mizeri de çaresizce başını sallayıp duruyordu. Odadan bağrış çağrış çıkışlarını izleyen Leon’un aklından geçen tek şey, ne kadar da mutlu bir aile olduklarıydı.
Fakat onlarla ilgilenecek vakti yoktu. Dışarıdaki durumla Guy’ın ekibi ilgilenecekti ama Leon’un da kendi sorumlulukları vardı. Koridorlardan askerlerinin çığlıklarını duyabiliyordu; savaşın kendi lehlerine gitmediği aşikârdı. Daha da kötüsü, atacağı her düşüncesiz adım onu zihin kontrolüne açık hale getirebilirdi—ki bu da her şeyden daha can sıkıcıydı.
“Hiçbiri şehre yönelmedi mi?” diye sordu, her daim yanında olan sadık yardımcısı Gümüş Şövalye Arlos’a.
Arlos, diğer şövalye arkadaşlarıyla konuşmak için Düşünce İletişimi kullandıktan sonra cevap verdi: “Hayır, efendim! Düşmanların tamamı kaleye doğru ilerliyor gibi görünüyor.”
Leon başıyla onayladı. En azından bu iyi bir haberdi.
“O halde büyü şövalyelerimize söyleyin, kaleyi mühürlesinler! İçeri sızanları içeride izole edecek ve dış dünyayla temas kurmalarını engelleyeceğiz!”
“Emredersiniz, efendim!”
Guy için daha fazla endişelenmenin yersiz olduğuna karar veren Leon, art arda emirler yağdırdı. Düşman kale içinde tıkılı kalırsa dışarıdaki şehre daha fazla zarar veremezlerdi. Böylece Rimuru’nun takviyesini bekleyebilir ve bu düşmanı sanal kafeslerinin içinde alt edebilirdi.
“Daha fazla kayıp verilmesini önlemek için düşmanla çatışmaya giren tüm şövalye kaptanlarının göreve başlamasını istiyorum.”
“Nasıl emrederseniz!”
Mevcut savunma güçleri hepsiyle tek başına asla başa çıkamazdı. Kale bir tecrit bariyeriyle mühürlendiğinde, şövalye kaptanları düşmanı engellemek üzere içeri gönderilecekti. Şimdiye kadar sakladıkları birlikleri sahaya sürme vakti gelmişti.
Savunma uzmanlarından oluşan Sarı Şövalyeler, şehrin savunma bariyerlerini korumak için Beyaz Şövalyelerdeki şifacılara katılacaktı. Saldırı odaklı Kırmızı Şövalyeler de düşmanla çatışmak üzere sevk edilecekti. Geriye sadece temel olarak komando birliği işlevi gören Mavi Şövalyeler kalıyordu; onlar da zayıf korunan bölgeleri takviye etmek için gerektiğinde harekete geçecekti.
Arlos başı çekerek Leon’un emirlerini iletti. Ardından altı kişilik bir grup aniden iblis kralının önünde belirip itaatle diz çöktü.
“İblis Kralı Leon, lütfen bizim de dışarı çıkmamıza izin verin.”
Bunlar, Guy’ın emrinde hizmet veren generallerdi. Resmen Mizeri ve Raine’e hizmet ediyorlardı ve son evrimleriyle birlikte İblis Soylusu rütbesine terfi etmişlerdi.
Raine’in emrindeki baş subay Misora, konumunda epey zorlanmış olmalıydı çünkü artık iblis hiyerarşisinde dük seviyesindeydi. Büyük dük olan Moss’tan daha zayıftı ancak bu grubun geri kalanından açık ara öndeydi. Mizeri’nin baş subayı Khan da ondan pek geri kalmıyordu; savaşta Misora kadar usta olmasa da marki unvanını hak edecek kadar güçlüydü. Buradaki diğer dört general bile mevcut büyü şövalyeleri birliklerinin kaptanlarıyla başa baş seviyedeydi. Onları burada boş oturtmak büyük bir israf olurdu.
“İzin verildi,” dedi Leon. “Harekete geçin. Fran ve diğerleriyle birlikte çalışıp düşmanlarımızı alt edin.”
Böylece iblisler sahaya sürüldü.
Odada Leon’la birlikte kalan yegâne kişiler, muhafızı Arlos ile Arlos’un eğitmeni olan Kara Şövalye Claude’du. Leon onların da dışarı çıkıp düşmanla yüzleşmesini tercih ederdi fakat hedef açıkça kendisi olduğu için yanında birkaç korumaya ihtiyacı vardı.
“Can sıkıcı, değil mi?” diye söylendi Leon.
“Lütfen sabırlı olun,” diye üsteledi Arlos. “Sizin gibi birini korumak biraz tuhaf, Lord Leon, ancak bize güvenmeli ve burada kalmalısınız.”
“Heh-heh-heh… Kalede altı üstü sekiz düşman var. Burada dört şövalye kaptanımız, o iblisler ve iyi eğitilmiş çok sayıda şövalye birliğimiz bulunuyor. Kaybetmemize imkân yok.”
Claude, Leon’un içini rahatlatmaya çalışıyordu. Arlos da adeta şanslarını kendine hatırlatmaya çalışırcasına iyimserdi. İşlerin o kadar kolay olmayacağını biliyordu ama Leon’un düşmanın eline düşmesini engellemek zorundaydı. Şu anda en önemli şey sabırdı. Burada, Leon’un tahtının önünde daha iyi haberler beklemek zorundaydılar.
Derken bir süre sonra kale genelinde şiddetli sarsıntılar hissetmeye başladılar.
En çetin savaş alanı, Vega’nın kasıp kavurduğu yerdi. Zaman kazanmak için çabalayan diğer dört iblisle birlikte komuta Misora’daydı. Beyaz Şövalye ve Beyaz Şövalyeler kolordusunun kaptanı Maeter de destek veriyordu. Sarı saçlı, mavi gözlü, son derece hanımefendi hatlara sahip bir kadındı; ancak uzmanlık alanı şifacılıktı ve varlığı bile daha uzun süre savaşabilmelerini sağlıyordu.
Her iblis bir kez saldırıp geri çekiliyor, Maeter onları iyileştirip döngüyü tekrarlamak üzere savaşa geri dönmelerine yardım ediyordu. Ezici bir şiddet karşısında tek çareleri, kendilerini savaşa atıp en iyisini ummaktı.
Misora’nın yüzü acıyla buruştu. Ama şimdi cesaretini kaybedemezdi. Antrenmanlarda efendisi Raine’in çılgınca saldırılarına defalarca katlanmak zorunda kalmıştı… hem zaten bu noktada kaçarsa Guy onu infaz ederdi. Bunun yerine gururla savaşıp üzerine düşen görevi yerine getirdiğinden emin olmak çok daha iyiydi.
Ne var ki Vega’nın Varlık Puanı on milyondan fazlayken, üst düzey iblislerin puanı yarım milyonu bile geçmiyordu. Misora’nın VP’si bile yedi yüz bin civarındaydı. Hiçbirinde Nihai Yetenek bulunmadığı için ateş gücü arasındaki fark herkes için aşikârdı.
“Gah-ha-ha-ha! Zayıf, zayıf, zayıf… Çoooook zayıfsınız!! Yoksa ben mi fazla güçlüyüm? Kusura bakmayın çocuklar! O kadar zayıf ortamlar ki hiçbirinizi yemek bile gelmiyor içimden. Sanırım bu, acınızın bir süre daha devam edeceği anlamına geliyor… ama benden nefret etmeyin. Ne kadar zayıf olduğunuza lanet edin!!”
Vega’nın ağzı bir an olsun durmuyor, iblislerin gururunu ayaklar altına alıyordu; onların ise sakin kalıp durumla başa çıkmaktan başka çaresi yoktu. Fakat aslında stratejileri tam olarak buydu. Duyguları okuma yetenekleri sayesinde iblisler, Vega’nın kişiliğinden yararlanmaya çalışıyor; onun dilediğince böbürlenip gövde gösterisi yapmasına izin vererek kilitlenmeyi sürdürüyorlardı.
Vega’ya karşı yürütülen savaş çetindi ama en azından dengedeydi. Buna karşılık, Arius’a karşı verilen savaşın her anı gerilimden kulak tırmalıyordu.
“Hyaaaaah-ha-ha-ha! Bugün öldürebildiğin kadar öldür günü! Ah dostum, ah dostum, ah dostum… Bu güç resmen harika!!”
Arius sonu gelmez bir şiddet krizine kapılmıştı; insan olduğu yıllardaki ağırbaşlılığından eser kalmamıştı.
Nihai Büyüleme Sandalphon, kendisini Arius’un yeniden doldurmaya ihtiyaç duymadan dilediğince ateşleyebileceği bir tabanca şeklinde somutlaştırmıştı. Sağ elinde ise Orlia’nın Çoklu Silah yeteneğinin bir ürünü olan piç kılıcı vardı. Bu iki teçhizat parçası, sıradan Tanrı Sınıfı ekipmanlardan çok daha güçlüydü ve Arius, şövalyeleri katlederken ikisini de sonuna kadar kullanıyordu. Savaş tarzında Teğmen Kondo’yu taklit ediyor gibiydi; bu da muhtemelen Arius’un kendisinin bile asla itiraf edemeyeceği bir özenmenin dışa vurumuydu.
Mavi Şövalye Oxian, ona meydan okumak için Khan ile ikili bir takım oluşturmuştu. Silah farkını kapatmanın imkânı yoktu fakat ikisinin beceri açısından harika bir ikili olduğu kanıtlandı. Khan büyük bir iblis olarak gururunu ortaya koyuyor, Arius’un hareketlerini engellemek için büyü yapıyordu; Oxian’ın zarif kılıç darbeleri ise bu rakibe karşı dayanmasını sağlıyordu. Oxian’ın destek büyülerine de yeteneği vardı ki bu çok önemliydi; her ikisinin de fiziksel kabiliyetleri ve dayanıklılıkları, ikisinden gelen çok sayıda büyü katmanıyla güçlendirilmişti.
Yine de neredeyse hiç şansları yoktu. Bu, doğrudan bir darbenin bile yaralayamayacağı bir düşmandı ve nihilist genç bir soylu olan Oxian, en başından beri kazanmayı beklemiyordu. Kılıcını kırmamaya özen göstererek kendini sürekli öne atıyor, bu savaşı mümkün olduğunca uzatmaya çalışıyordu. Bu, çok sevdiği Leon’a asla ulaşamayacağından emin olmak istediği bir düşmandı.
Bu savaş sonsuza dek sürecek gibi görünüyordu… fakat daha yeni başlamıştı.
Orlia’ya karşı savaşanlar ise sırasıyla Kırmızı ve Sarı Şövalyelerin komutanları olan Fran ile Kizona’ydı. Fran, kumral tenli, hafif zırhlı ve saldırı gücüne odaklanmış sağlıklı bir güzeldi; Kizona ise ufak tefek, aydınlık yüzlü ve ağır bir tam vücut zırhına bürünmüştü.
Bu iki kadının lehindeki tek şey, rakiplerinin savaşma azminden yoksun olmasıydı. Orlia son derece temkinli davranıyordu. Vega ve Arius’un aksine, güçlerini test etme konusunda çok daha sistemliydi; Çoklu Silah yeteneğini deneyerek ne tür teçhizatlar ortaya çıkarabileceğini görüyordu. Arius’a tek elli bir kılıç, Mai’ye ise bir hilal yayı vermişti; kendisi içinse hem saldırısını hem de savunmasını test etmek amacıyla bir gürz ile kule kalkanı hazırlamıştı.
Bu kişilik özelliği, rakipleri için hayat kurtarıcı oluyordu. Bu ikisini deney konusu olarak kullanan Orlia, yepyeni Nihai Büyüleme‘si sayesinde elindeki teçhizata yavaş ama emin adımlarla hâkim oluyordu.
Bu sırada Mai de savaş alanındaydı fakat buraya ait olmadığı hissini bir türlü üzerinden atamıyordu. Neden savaşması gerektiğine dair en ufak bir fikri yoktu ama Michael’ın iradesine karşı gelmek imkânsızdı. Çok güvendiği biri olan Yuuki’nin bile zihnini yıkamıştı. Mai gibi birinin onu yenmesine imkân yoktu.
Yine de bu durum, hiçbir kini olmadığı bir grup şövalyeden hıncını çıkarmak istediği anlamına gelmiyordu. Bu yüzden sadece kenardan izlemekle yetindi. Eğer savaşa müdahil olsaydı denge çoktan meleklerin lehine dönerdi fakat işler öyle gelişmedi.
“Bütün bunların yapacağı tek şey hepimize acı getirmek. Ama ne yapmalıyım? Bana söyle, Yuuki…”
Yolunu kaybetmişti, huzursuzdu ve bir cevap bulamıyordu. Harekete geçebilmesi için hâlâ biraz daha zamana ihtiyacı olacaktı.

Guy’ın ekibi düşmanın önünü kesmek için dışarı fırladı… ama dışarıda kendilerini devasa bir kar fırtınasının ortasında buldular. Bu, Velzard’dan gelen özel bir hediyeydi.
“Onun icabına ben bakarım,” dedi Guy ve kimsenin de onu durdurmaya niyeti yoktu.
İkisi, geçmişin derinliklerinden tutun da daha yakın zamana kadar defalarca savaşmışlardı—ama dürüst olmak gerekirse Velzard akılalmaz derecede güçlüydü. Guy, burada onun dengi olabilecek tek kişiydi—üstelik Velzard da zerre kadar kendini tutmuyordu. Bunu kanıtlarcasına, genç bir kız formundan yetişkin bir kadına dönüşmüştü; gözleri de alışılagelmiş derin deniz mavisi yerine altın sarısı parıldıyordu. Gelecek büyük felaketin habercisi gibi büyüleyici ve kusursuz bir zarafetle ışıldıyorlardı. Velzard’ın bu insan formu onun “gerçek” savaş moduydu ve bu durum Guy’a ne kadar ciddi olduğunu bir kez daha hatırlattı.
Bunun yanı sıra, Velzard çıldırmıştı—hem de iyi anlamda. Guy bu devasa kar fırtınasının ortasında havada süzülen Velzard’ın yanına uçtuğunda, onun sevinçten çığlıklar attığını gördü.
“Seni seviyorum, seviyorum, çooook seviyorum, Guy. O yüzden bana katıl… ve öldürelim, öldürelim, öldürelim, öldürelim, biraz daha öldürelim!”
Yüzünde devasa bir gülümsemeyle ona meydan okudu.
“Tch… Bunun sadece baş belası bir şey olduğunu sana söylemiştim!”
Guy da karşılık verme konusunda en az onun kadar ciddiydi. Velzard’a karşı işi ağırdan almaya çalışmak intiharla eşdeğerdi. Ve böylece, kalenin üzerindeki gökyüzünde, dünyanın en güçlü iki varlığı arasında amansız bir savaş patlak verdi.
Evet, Guy güçlüydü. VP’si aşırı yüksekti, neredeyse kırk milyona ulaşıyordu. Ancak Velzard bambaşka bir seviyedeydi—gücü Guy’ınkinin iki katından fazlaydı, hayal bile edilemezdi. Yaratıcı‘nın küçük kız kardeşi olmasının bir sebebi vardı ve gezegenin yüzeyinde mutlak bir güç sergiliyordu.
Daha da kötüsü, daha önce hiçbir zaman tüm gücüyle savaşmamıştı—kız kardeşi Velgrynd’e karşı bile. Bunu yaparken her zaman küçük bir kız formuna girer, güçlerini mühürlerdi. Veldora’yı yok ettiği zamanlar bile onun için çocuk oyuncağından ibaretti. Saldırıları sadece güçlü değil, aynı zamanda son derece verimliydi.
Ciddileştiği tek an Guy’a karşı savaştığı anlardı. Guy ise sadece üstün savaş sezgileri sayesinde onunla başa baş mücadele edebiliyordu. Ayrıca bu savaşın yerdeki insanlara ve binalara olabildiğince az zarar vermesini sağlamaya çalışıyordu ki bu da Guy Crimson’ın ne kadar kudretli bir varlık olduğunu bir kez daha kanıtlıyordu.
Savaş, her zamanki gibi tam bir kilitlenmeye doğru sürükleniyordu. Derken Guy bir şey fark etti.
Hiç de kontrol altında falan değil…
Kontrol edildiğinden emindi ancak zihninde Velzard’ın bu esarete karşı koymamayı seçtiğini anladı; muhtemelen arzuları suç ortaklarınınkilerle örtüştüğü içindi. Velzard sadece çok mutlu görünüyordu—Guy’ın hafızasını tazeleyen, sadece savaşın ortasında sergilediği bir yüz ifadesiydi bu.
Yine de bu tam olarak iyi bir haber sayılmazdı. Guy bu durumdan gına gelmişti. Bütün bu arzularını bunca zamandır içinde bastırmıştı ve işte Feldway ile çetesi gelip hepsini serbest bırakmıştı. Başka bir deyişle, Velzard aksi yönde ikna edilene kadar aralarındaki ilişki asla düzelmeyecekti. Bu sadece bir zihin kontrolü meselesi olsaydı, bunu devre dışı bırakırlar ve her şey düzelirdi. Ama durum öyle değildi ve artık Guy’ın deneyecek başka yolu kalmamıştı.
Velzard ikna edilecek gibi değildi. Aklını başına getirmenin tek yolu, Guy ile istediği kadar kapışmasına izin vermekti.
“Bugün yatak odamdan hiç çıkmamalıydım…”
Guy sızlanıyordu ama yüzünde küstah bir gülümseme vardı. Her anın tadını çıkararak düşmanının üzerine bir kez daha atıldı.

Gökyüzünde, kale sınırlarının Velzard ve Guy’dan bile daha yükseğinde, Feldway ile Zarario, Diablo’nun karşısına dikilmişti.
“Yani tek bir sefil iblis ikimizle birden mi kapışmak istiyor? Haddini hiç bilmiyorsun, değil mi?”
“Kuk-kuk-kuk-kuk-kuk… Bir sonraki karşılaşmamızda beni en kötüsüne hazırlanmam konusunda uyarmıştınız. Bugün beni eğlendireceksiniz, değil mi?”
“…” “Cık. Seninle oynayacak vaktim yok. Bu herif tamamen sende, Zarario.”
Feldway, Diablo ile nihai bir çatışmaya girmekten kaçınmak istiyordu. O iblisin ne kadar büyük bir baş belası olduğunu bildiğinden, onunla ciddi bir dövüşe tutuşmak hususunda tereddüt ediyordu. Bu yüzden tek kelime daha etmeden kaleden ayrıldı.
Diablo yoluna çıkmayı düşündü ancak Zarario buna izin vermedi. Melek, bu durumun her anından, özellikle de buna zorlanmış olmaktan nefret ediyor, dürüst olmak gerekirse Feldway’e hayır demek istiyordu. Fakat bu doğrudan amirinden gelen bir emirdi ve boyun eğmekten başka çaresi yoktu.
“Peki, öyle olsun. Bu arada Diablo ismini elde ettiğini sanıyorum, bakalım ne kadar güçlenmişsin görelim.”
Bu sözlerin ardından ikili savaşa tutuştu.
Zarario burada olmayı pek istemiyor olabilirdi ama şansını yüksek görüyordu. Fiziksel bir beden edineli henüz çok olmamıştı ancak beden ona tam oturmuş gibiydi. Uzun zaman sonra ilk kez kendini parçalamadan tüm gücünü sergileyebilecekti ve bu düşünce bile şimdiden keyfini yerine getirmeye yetiyordu.
“Sekiz Yönlü Karanlık Otoritesi.”
İlk hamleyi yapmaya karar verdi. Teknik son derece basitti—özgür gücünü avucunda toplayıp serbest bırakmak—fakat gücü ölçülemez boyuttaydı. Sekiz mermi Diablo’ya doğru akıp gitti.
“Gülünç. Yani sunabileceğin tek şey gerçekten bu mu?”
Diablo ise aksine, bundan daha sıkılmış gibi konuşamazdı. Bu rakibini kışkırtmak ya da üstünlüğüyle övünmek için yapılmış bir strateji değildi—tamamen ciddiydi. Taraflardan birinin belirgin şekilde daha güçlü olması durumu değiştirebilirdi ancak denk bir mücadelede ilk birkaç hamlede çok dikkatli olmak gerekirdi.
Güç patlamalarını zarafetle savuşturan Diablo, bakışlarını Zarario’ya dikti.
“Enerjini böyle hovardaca harcamak… Yoksa sen sadece biraz kas yapmayı başarmış bir acemi misin?”
Bu konuda son derece ciddiydi. Zarario, bu durumu ne kadar sinir bozucu bulsa da soğukkanlılığını korudu. Ondan işte bu yüzden nefret ediyorum, diye düşündü öfkesini gizlerken.
“Kapa çeneni. Bu benim için enerji harcamaktan bile sayılmaz. İkimizin barındırdığı mutlak güç miktarları gece ile gündüz gibi. Beni düşünmeden önce kendi başının çaresine baksan iyi edersin.”
Bu kadarı hakikatti. Zarario, Ramiris’in zindanına saldırdığı zamanki varlıkla aynı değildi. Edindiği fiziksel beden sayesinde, Gök Sarayı’ndaki “gerçek” bedeninin gücünü tam anlamıyla açığa çıkarabiliyordu. 20 milyonun üzerindeki Varlık Puanı ile bir Gerçek Ejderha’nın bile kendisini yenemeyeceğinden emindi. Birazcık fazla enerji kullanımı anında telafi edilebilirdi. Endişelenmeye değecek bir şey değildi.
Ancak Diablo bu duruma burun kıvırdı. “İşte bu yüzden acemilerin burada işi yok. Bizim dövüşlerimizde ya rakibi tek bir darbeyle yok etmelisin ya da kendimi uzun sürecek bir savaşa hazırlamalısın. Bunu anlamıyorsan Zarario… Şey, antrenmanlarını oldukça aksatmışsın, değil mi?”
Diablo’nun bu üstünlük taslayan tavrı Zarario’nun sinirlerini bozmaya başlamıştı. Diablo kendisini yendikten sonra böyle konuşsaydı buna katlanabilirdi ancak bu dövüş henüz yeni başlıyordu. Rakibin dövüşme azmini kırmaya çalışmak gayet geçerli bir stratejiydi ama Diablo’nun amacı bu gibi görünmüyordu. Adam samimi ve ciddi bir şekilde kendisini uyarıyordu. Zarario bunu anladı ve bu durum onu daha da çileden çıkardı.
“Kapa çeneni. Senin hiçbir tavsiyene ihtiyacım yok. Benim için endişelenmene de gerek yok. Ben yıllar boyunca ön saflarda hem bizim hem de siz iblislerin ezeli düşmanı olan Böceksilere karşı savaştım. Yüzeyde yan gelip yatan sizin gibi tiplerin benim gözümde bir hiç olduğunu sana öğretmem gerekiyor!”
“Hmm. Bunu bilmek güzel. Ve endişelenme. Ben de Lord Zegion ile sürekli ölümüne dövüşüyorum. O da bir Böceksi ve sanırım kendi türünün güçlü tarafında yer alıyor. Ayrıca, ne kadar kıskansam da Lord Rimuru ona kendi hücrelerinden bile bahşetti, bu yüzden bedeninde zayıf denebilecek neredeyse hiçbir nokta yok. Benim için bile alt etmesi son derece güç bir rakip.”
Zegion’ın bedeninde saldırıya açık neredeyse hiçbir nokta olmadığını söylerken bunu kelimenin tam anlamıyla kastetmiyordu. Bu sadece Diablo’nun onunla dövüşürken kendi kendine uydurduğu bir kuraldı—Zegion’ın bedeninde Rimuru’nun hücrelerini barındırabilecek hiçbir yeri hedef almak istemiyordu. Üç iblis soylusunun Zegion’ı henüz yenememiş olmasının nedeni de bu kuraldı ancak bu başka bir hikâyeydi.
“Ne saçmaladığın hakkında hiçbir fikrim yok ama bu dünyada yapabileceğin hiçbir antrenman asla—”
Zarario cümlesinin ortasında duraksadı. İlk başta jetonu düşmemişti ama bu Zegion ismi ona hiç de yabancı gelmiyordu. Deeno onu ciddi bir tehdit olarak tanımlamamış mıydı, hatta Zelanus bile ona karşı bariz bir ilgi göstermemiş miydi? Ve eğer Diablo onunla sadece antrenman yapmayıp kelimenin tam anlamıyla ölümüne dövüşüyorsa…
“Hmm. Galiba artık oyun oynama vakti geride kaldı.”
Böylece Zarario sonunda işi ciddiye almaya karar verdi—ve Diablo ile arasındaki gerçek savaş başlamak üzereydi.

Pico ve Garasha, Rain ile Misery’nin karşısında dikiliyorlardı.
“Ço… Çok soğuk…”
Rain’in cesareti daha şimdiden kırılmak üzereydi. İblis olmasaydım çoktan en yakın şömineye koşardım, diye düşündü Rain; ama yine de bu durumdan nasıl sıyrılacağına odaklanmak zorundaydı.
“Rain… Daha az önce gerçek yüzünü göstereceğini söyleyen sen değil miydin? Neden şu anda bu kadar hevesi kaçmış görünüyorsun?”
“Ne kadar aptalca bir soru, Misery. Çünkü üşüyorum. Hiç de nefret etmediğimiz birilerine karşı neden bu soğukta—hem de fırtınanın ortasında—dövüşmek zorundayız ki?!”
Gerçek hislerini Misery’den saklamaya bile çalışmıyordu. Misery bunu duyunca şaşkına döndü—ancak daha da şaşırtıcı olanı, bu düşüncede olan tek kişinin Rain olmamasıydı.
“O kadar haklısın ki!”
Düşman taraftaki Pico söze atılmıştı.
“Etraf bembeyaz, görüş mesafemiz sıfır… Hem ben neden bu kıyafetle dövüşmek zorundayım ki?”
Pico gerçekten de üşümüş görünüyordu. Aslına bakılırsa Garasha da öyleydi.
“Sızlanmayı kes artık. Ben de en az senin kadar üşüyorum.”
Pico’yu azarlıyor olabilirdi ama hislerini paylaştığı son derece barizdi. Rain ile Misery’nin hizmetçi kıyafetleri pek yalıtım sağlamıyordu ama Pico ve Garasha üzerlerinde tek kat, incecik giysiler taşıyorlardı. Garasha’nın omuzları bile açıktı. Ona sadece bakmak bile insanı titretmeye yetiyordu.
Bir dakika… Yani burada ciddi ciddi dövüşmeye çalışan tek kişi ben miyim?
Bu yıkıcı gerçeği fark eden Misery’nin huzursuzluğu yüzünden okunuyordu. Diğer üçü ise bu korkunç koşullar karşısında birbirlerine hak verip dertleşirken ona hiç aldırış etmediler.
“Yani, Leydi Velzard’ın durduk yere böyle tipi çıkartıp durmayı bırakmasını gerçekten çok isterdim.”
“Ah, kesinlikle. Aslında pek umurumda olmazdı ama keşke önceden bir uyarıda bulunsaydı, değil mi? O zaman kürk mantomu yanıma alırdım. En azından biraz hava atardım.”
“Vay canına Pico, ne zaman kürk manto aldın?”
“Hi-hi-hi! Şey, iş aralarında biraz alışveriş yaptım.”
“Ooo, geçen gittiğimiz o şehirden mi? Orada harika fırsatlar bulabildiğine bahse girerim!”
Bahsettikleri yer, dünyanın dört bir yanından gelen her türlü ürünün toplandığı, artık doğu ve batı arasında hayati bir köprü haline gelen Blumund’du. Buna tabii ki Tempest’ten gelen ürünler de dahildi; çok yüksek kaliteli kıyafetler ve aksesuarlar da bun arasındaydı. Pico ve Garasha’nın bu dünyayı gözlemlemeleri gerekiyordu ama aynı zamanda tıpkı Deeno gibi kendi kafalarına göre takılarak dünyayı gezmenin tadını çıkarıyorlardı. Ayrıca dünyanın dört bir yanında üs olarak kullandıkları evleri vardı ve bu durum son modayı yakından takip etmelerine epeyce yardımcı oluyordu.
Rain’in sakınan bakışlarına rağmen, şimdi herkes birbiriyle kaynaşmaya başlamıştı.
“İstediğiniz kadar övünebilirsiniz ama önce halletmemiz gereken bir işimiz var, değil mi?”
Bu sözler Misery için sürpriz oldu.
Ah, Rain yine yapacağını yapıyor! Az önce o ikisini gafil avlamak için mi sızlanıyordu yani? Böyle bir şey yapacağını hiç düşünmemiştim…
Bu da başka bir elemental büyüydü; tek bir hedef üzerinde kullanmak için oldukça üst düzey bir büyüydü. Atmosferdeki nemi kasten dondurup ardından oluşan buz bıçaklarını parçalayan—olağanüstü derecede ölümcül bir hamleydi. Ancak Garasha bu büyüyü ustalıkla yönlendirerek önlerindeki büyük buz küpünün sadece içini oymasını sağladı.
Böylece derme çatma iglo yapıları tamamlanmış oldu.
“Eline sağlık, bayağı iyi iş çıkardın.”
“Ha! Sen de öyle.”
Rain ile Garasha birbirlerine iltifat ettiler. Yeni bir dostluk filizleniyordu.
“Hadi içeri girelim!”
İçeri ilk atlayan Pico oldu, Rain ve Garasha da hiç tereddüt etmeden onu takip ettiler. Dışarıda kalan Misery ise ağzı açık bir şekilde öylece kalakaldı.
“Şey, Rain? Bu bir şaka, bir strateji falan değil miydi yani? Bayağı ciddi miydin…?”
Ancak bu soruyu yanıtlayabilecek tek kişi çoktan iglonun içindeydi. Bu yüzden Misery, kendini inanılmaz bir aptal gibi hissederek aceleyle içeri girdi.
………
……
…
“İşte böyle. Gizli bir şey olduğu için bunu tam olarak nasıl başardığımızı söylememem gerekir sanırım ama ikimiz de Lord Rimuru’nun eliyle evrimleştirilme onuruna eriştik.”
Rain, Garasha’ya verdiği cevabı bu sözlerle bitiriyordu. Garasha ona neden eskisine kıyasla bu kadar güçlü göründüklerini sormuştu.
“Düşmana bu kadar şeyi patır patır anlatıyor musun gerçekten…? Aman, her neyse.”
Misery artık arkadaşına söz geçirmeye çalışmaktan vazgeçmişti… ancak Rain de Pico ve Garasha’dan bir sürü bilgi topluyordu. Bir kere, tıpkı Deeno’nunki gibi onların yeteneklerinin de tamamen Michael’ın kontrolü altında olduğu anlaşılıyordu. Ayrıca Pico, Nihai Yetenek olan Sertlik Kralı (Jibril)‘e; Garasha ise kendisininki olan Görkem Kralı (Haniel)‘e sahipti. Kendileri bunun farkında gibi görünmeseler de Rain, Michael’ın ikisinin de emirlerine karşı gelmesini engelleyen bir tür kısıtlama koyduğunu tahmin etti. Tüm bunların yanı sıra, düşman kuvvetlerinin gücüne dair eksiksiz bir tablo da elde etmişti.

Buna karşılık Rain pek de istihbarat vermemişti. Öylesine Rimuru’nun adını zikretmek pek akıl kârı değildi ama kendisine yapmaması söylenmemişti, o halde sorun neydi ki? En azından Rain’in kafasında hiçbir sorun yoktu. Rimuru bunu duysa, muhtemelen ona bağırmadan önce bunu açıkça yasaklamadığı için kendini döverdi.
Ne olursa olsun, Rimuru’nun evrimleşmelerine yardım ettiğini açıklama karşılığında Rain oldukça hayati istihbaratlar elde etmişti. Yine de bundan sonra buluşma, herkesin yaşadığı zorluklardan bahsettiği ve patronlarından şikayet ettiği bir dertleşme seansına dönüştü.
Bu arada dördü birden bu iglonun içinde büyüyle yanan bir ateş yakmışlardı ve ortalık gayet keyifli bir hal almıştı. Rain’in yanında biraz tatlı patates de vardı; onları şişe dizip ateşin üzerinde közledi, böylece havayı hafif, hoş bir koku kapladı. Hatta yanında biraz tatlı sake bile getirmişti.
“Soğuk havalar için birebir,” dedi Rain.
“Onu da mı getirdin…?”
“Oh, ona kaşlarını çatma Misery. Böyle oyunbozanlık etmemelisin. Bence hiç fena değil, biliyor musun.”
“Öyle diyorsun Garasha ama senin de tek istediğin ondan bir yudum almak, değil mi? Ben de istiyorum, o yüzden seni durdurmayacağım…”
“Kesinlikle Misery. Dövüş bittiğinde hepimiz birer kadeh içip barışacağız. İşler böyle yürümeli!”
Dövüş zaten en başından beri hiç başlamamıştı ama şu anda Misery dışında kimse bundan bahsetmeyecekti. Yine de durum üçe karşı birdi, bu yüzden teslim olmaktan başka çaresi kalmamıştı. Böylece bu destansı savaş, dördü için şirin bir kış tatiline dönüştü—ve savaşın geri kalanı iglonun dışında tüm şiddetiyle sürmeye devam ederken, onlar kısık sesle muhabbet etmeyi sürdürdüler.

Leon tahtında oturuyordu. Huzurlu günleri sona ermişti.
Kulakları tırmalayan büyük bir kırılma sesiyle, bu kabul salonuna açılan ihtişamlı kapı içeri doğru çöktü. Yıkıntının ortasından beliren davetsiz misafir, görkemli adımlarla içeri girdi.
“Hohhhh-hoh-hoh-hoh! Herkese selamlar! Ben Ilımlı Palyaçolar üyesi, Öfkeli Palyaço Footman. Tanıştığımıza memnun oldum!”
Yuvarlak vücudu ve öfkeli palyaço maskesiyle son derece tuhaf bir görüntü sergiliyordu. Ancak Leon, kulağa neşeli gelen bu palyaçoya yabancı değildi. Daha önce onunla iş yapmıştı; aralarında, artık utanç verici bir anıdan ibaret olan bir mukavele vardı. O zamanlar bu palyaço oldukça güçlü görünse de, şimdiki halinin yanında hiçbir şeydi.
Leon ondan garip, tekinsiz bir güç hissediyordu. Peki ama ne istiyordu? Amacı onu ele geçirmekse, içeri tek başına dalmak kesinlikle fazla cüretkârcaydı.
Demek düşman sonunda bizi gücüyle bastırdı ha? Ama anlamıyorum. Bu adam ne düşünüyor? Müttefiklerimizin geri kalanına yardım edebilseydi, belki bu savaşın seyrini tersine çevirebilirdik ama…
Leon ayağa kalktı.
“Demek buraya tek başına geldin?” diye gürledi Arlos. “Buradan canlı çıkmayı beklemiyorsun herhalde?”
Bu sırada Claude, tek eli kılıcında, her an Leon’u korumaya hazır bir halde hareketsizce bekliyordu.
Leon durumu tarttı. Footman’ın başka bir amacı olmalıydı, diye düşündü. Ya da—
Ama tam o sırada, kırık kapıdan içeri bir kadın girdi ve kabul salonuna adım attı.
“Ah, demek buradasın, İblis Kralı Leon. Kıkır kıkır kıkır! Beni hatırladın mı?”
Konuşan kişi, dudaklarında kıkırtıyla karışık hafif bir tebessüm olan güzel ve zarif bir kadındı. Üzerindeki lacivert takım elbise, ona tam bir özel sekreter havası katıyordu. Pürüzsüz ve soluk bir teni vardı; sarı saçları, orantılı yüzünün etrafında topuz yapılmıştı. Mavi gözlerinde gizemli bir ışıltı vardı ve bakışlarını doğrudan Leon’a dikmişti.
“Yine de, sanırım bazılarınız dış görünüşüm… değiştiğinden beri beni ilk kez görüyor. Benim adım Kagali, Ilımlı Palyaçolar’ın başkanıyım. Beni öldürdüğün için sana karşı bir kin besliyorum, bu yüzden seninle bizzat ilgilenmeyi uygun gördüm.”
Kagali bu tanıtımı yaparken neredeyse fazla tiyatral davranıyordu.
İki palyaço arkasından odaya girdi. Ağlayan maskeli olan, sırtında devasa bir tırpan taşıyan Teare’di.
“Ben Teare,” dedi gülerek, “ekibin Gözyaşı Palyaçosuyum. Üzülmekten nefret ederim, bu yüzden Leydi Kagali’nin tüm düşmanlarını çabucak ortadan kaldıracağım!”
Bunu kanıtlamak istercesine, tırpanını havada bir dans edasıyla ustaca döndürdü. Ardından sahneyi, asimetrik maskesi ve insanla sürekli dalga geçiyormuş izlenimi veren tavrıyla diğer palyaço Laplace’a bıraktı.
“Ve ben de Ilımlı Palyaçolar’ın başkan yardımcısı, Harika Palyaço Laplace. Dışarıda hava pek bir güzel, değil mi? … Ah, ama şu an bunun bir önemi yok, değil mi?! Bana buraya kadar son sürat koşmam söylendi, valla bacaklarım kopuyor. Şu etraftaki kargaşaya da bir baksanıza! Keşke doğruca eve gidebilseydim…”
Laplace’ın tanıtımı daha çok bir söylenmeydi ki bu da kişiliğine kesinlikle uyuyordu. Fakat palyaçolar işlerini bitirince son üye belirdi; siyah bir imparatorluk üniforması giyen ve cesur bir tebessüm taşıyan genç bir adam. Bu kişi, hâlâ Michael’ın tam kontrolü altında olan Yuuki Kagurazaka’ydı.
“Hey. En sona ben kaldım galiba, ha? Adım Yuuki. Sen de İblis Kralı Leon’sun, değil mi? Sanki seninle daha önce karşılaşmışız gibi hissediyorum ama hafızam beni biraz yanıltıyor, o yüzden pek emin olamıyorum. Kusura bakma.”
Michael’ın insanlar üzerindeki hâkimiyeti belirli kademeler halinde işliyordu. İki tür tahakküm vardı: birinde hedefin hâlâ özgür iradesi bulunurken, diğerinde belirli kısıtlamalar uygulanıyordu. Birini melek yetenekleri aracılığıyla tahakküm altına aldığında, ihanet riski bulunmadığından Michael onlara davranışlarında geniş bir serbestlik tanıyordu. Yuuki ise Regalia Dominion ile yönetiliyordu, bu da yapabilecekleri üzerinde ciddi kısıtlamalar olduğu anlamına geliyordu. Bir bakıma bu, Michael’ın Yuuki’nin yeteneklerini takdir ettiğinin göstergesiydi. Eğer onu daha az yetenekli biri olarak görseydi, Kagali ve diğerlerinin sahip olduğu gibi özgürce düşünmesine izin verirdi.
Ne olursa olsun, bu durum Yuuki’nin aniden dalgın görünmesine neden oluyordu. Kendini tanıtmayı bitirince, Leon ve hizmetkârlarıyla hiç ilgilenmiyormuş gibi yıkılmış kapı kasasına yaslandı.

Hmm…
Leon durumu kavrayabiliyordu. Toplamda beş rakip vardı ve her birinin gücü kendisininkiyle eşit—ya da doğrusunu söylemek gerekirse kendisininkinden üstündü. Hem sayıca az olmaları hem de bu durum göz önüne alındığında, şartlar bundan daha kötü olamazdı. Bunun farkına varınca, en gizli kozlarından birini devreye sokup sokmama konusunda tereddüt etmeye başladı. Belki içlerinden birini tek başına saf dışı bırakabilirdi ama hayatta kalmak istiyorsa her şeyini ortaya koyması gerekiyordu. İşler yolunda gitmezse kaçması gerekecekti ki bunun için de gerekli hazırlıkları yapmıştı.
Tereddüt etmesinin tek sebebi, Kagali’nin gözlerinde delilik değil, mantıklı bir akıl yürütme görmüş olmasıydı. Rimuru daha önce ona Kagali’nin önceden İblis Kralı Kazalim olduğunu söylemişti. O adamı neredeyse tamamen unutmuştu ama şimdi bile onun gözlerindeki deliliği canlı bir şekilde hatırlayabiliyordu. Şimdiki Kagali bunu kıskançlıktan gözü dönmek olarak tanımlayabilirdi ama o zamanki Leon için bu, korkunçtan başka bir şey değildi. Şimdiyse bir lacivert taşı kadar güzel görünüyordu.
Bu… farklı biri değil, hayır. Ama bunun arkasında kesinlikle bir hesabı olmalıydı. Peki bu durum, müzakereye açık bir alan olduğu anlamına gelir miydi?
Üzerindeki tüm baskıya rağmen Leon, düşmanının durumunu isabetli bir şekilde değerlendiriyordu. Fakat palyaçolar hâlâ karşısında konuşmaya devam ediyordu.
“İblis Kralı Leon! Sadece Lord Kazalim’in çöküşünden değil, kardeşimiz ve dostumuz Çılgın Palyaço Clayman’i ölüme terk etmekten de sorumlusun! Sana kolay bir ölüm sunmayacağım, buna söz veriyorum; çünkü şu an acayip öfkeliyim!”
Footman göbekli gövdesini eğerek reverans yaptı.
“Evet,” diye devam etti Laplace, “o aptal Clayman öylesine zevkine iblis kralı olmadı. Bu iş için tek uygun kişi o olduğu için, başkanımızın başına bir şey gelirse onun yerine geçsin diye sahaya onu sürdük. Şimdi bak bakalım ne hale geldi, ha? Ahhh, ne büyük bir pişmanlık!”
Belki de sesine bu buruk hüzün kırıntısını katan şey, Clayman’e dair anılarıydı.
“Gerçekten çok üzücü, değil mi? Ama işte Leydi Kagali bize bu intikam fırsatını verdi! Tüm nefretimi üzerine kusacağım, bu yüzden işimiz bitene kadar yere yıkılayım deme!”
Teare’in bu son kederli haykırışıyla birlikte savaş başladı.

Leon’un tarafında üç kişi vardı. Kagali’nin tarafında ise beş kişi vardı ama Yuuki savaşa katılmakla ilgilenmiyor gibiydi. Teare, Arlos’un karşısına dikilmişti; Claude ise Footman’ın rakibi olmuştu. Kalan iki kişi ise doğal olarak Leon’un payına düşecekti.
Normal şartlarda yenilgi kaçınılmaz olurdu… ama işler öyle gitmeyecekti.
Alev Sütunu kılıcını çeken Leon, onu tam zamanında önüne siper etti—Kagali tam da Michael’dan ödünç aldığı Yıkım Asası ile hamle yaptığı sırada. Tanrı sınıfı iki silahın birbiriyle çarpışmasının yarattığı şok dalgası salonda yankılandı ve tam o anda Leon zihninde bir ses duydu.
(Hey, beni duyabiliyor musun? Seninle konuşmak istiyorum.)
Leon başıyla onayladı. Tahmini doğru çıkmıştı.
(Teşekkür ederim. Üzerimde gözler var. Bu yüzden böyle davranmak zorunda kaldım. Bu konuda ne kadar tedbirli olsak azdır.)
Bu yeterince makul görünüyordu. Leon, devam etmesini istercesine Kagali’ye baktı. Tüm bunlar yaşanırken bir yandan kızgın bir savaş tiyatrosu sergiliyor, konuşmalarını bıçak sırtında sürdürüyorlardı.
Bu arada Laplace, aralarındaki Düşünce İletişimi için bir köprü görevi görüyordu. Kagali ile arasındaki efendi-hizmetkâr ilişkisi sayesinde iletilen bilgiler şifreleniyor, ardından Leon’a aktarılıyordu. Leon’un yanıtları da yine Laplace üzerinden süzülüyor, Kagali’ye ulaşmadan önce tekrar şifreleniyordu. Bu dolambaçlı süreç, Michael’ın Kagali’nin zihnini okumasını engellemek için tasarlanmıştı. Kagali onun zihninden geçen her şeyi okuyamayacağına inanıyordu, bu yüzden düşüncelerini birden fazla bariyer katmanının arkasında, derinlerde saklı tutuyordu.
Bu kadar dikkatli olmasının sebebi, tam şu anda, burada Michael’a ihanet etmek üzere oluşuydu. Bir zamanlar Leon’a kin besliyordu fakat Michael’dan uzaklaşınca aklıselimini biraz olsun yeniden kazanmıştı. Bu sayede ne olursa olsun Leon ile güçlerini birleştirmenin en doğrusu olduğuna karar vermişti. Ramiris’in zindanına girebildiği sürece Michael’ın gözetiminden kaçabilirdi… ayrıca içinden bir ses, oradaki o gizemli balçığın kendisini ve arkadaşlarını özgürleştirmek için elinden geleni yapacağını söylüyordu.
(Burada bir çeşit acil durum geçidiniz olmalı, değil mi? Zindana büyüyle ulaşamıyoruz ama bir yolu varsa erişim sağlamak isteriz.)
Kendilerini büyüyle ışınlayabilirlerdi ama bu bir risk olurdu. Kagali’nin sergileyeceği böyle beklenmedik bir davranış, Michael’ın dizginleri daha da sıkmasına yol açabilirdi. İdeal olarak doğrudan zindana kaçmak istiyordu—bu mümkün değilse de diğer tarafta kendilerini mülteci olarak kabul etmeye hazır biriyle buluşmayı hedefliyordu.
(Pekala. Durumunu anlıyorum.)
(Bu kadar ağırdan almana sevindim ama Michael’ın senin peşinde olduğunun farkındasın, değil mi? Saflık Kralı (Metatron)’a sahipsin, değil mi?)
(… İnkâr etmeyeceğim.)
Leon bile artık bunu saklamanın bir anlamı kalmadığını kabul ediyordu. Zaten biliyor olmalıydılar—aksi takdirde onun alanına saldırmazlardı.
Bu durum, Kagali ve ekibinin söylediklerine çok daha fazla inandırıcılık kazandırıyordu. Aralarındaki bu kadar büyük güç farkı varken Leon’dan bu şekilde bilgi sızdırmak için vakit kaybetmelerinin hiçbir mantığı yoktu. Normal şartlarda onu etkisiz hale getirip Michael’ın önüne sürükleyebilirlerdi. Ayrıca Teare ve Footman ne kadar gösterişli ve açıkça şiddet yanlısı görünse de Arlos ve Claude hâlâ güvendeydi ve yaralanmamışlardı. Hizmetkârlarını gerçekten öldürmek isteselerdi, şimdiye çoktan parça parça edilmiş olurlardı.
Bu şartlar altında bu tiyatroyu sürdürmeleri için bir sebep yoktu. İşte bu yüzden Leon, Kagali’nin söylediklerinde samimi olduğuna ikna oldu.
(Pekala. Sana güveneceğim. Bu kalede gerçekten de doğrudan zindana çıkan bir nakil büyü çemberi var.)
(Biliyordum!)
Kagali’nin yüzü aydınlandı. Artık planının gerçekleşme ihtimali eskisinden çok daha yüksek görünüyordu. Ve kılıçları birbirine çarpmaya devam ederken öne doğru eğilip daha da hırsla pazarlık etmeye başladı.
Leon şüphelerini bir kenara bırakmış olabilirdi ama yine de uysalca baş sallayıp sallamamak konusunda emin değildi. Fakat tereddüt ederken, sevdiği kız Chloe’nin gülümsemesi zihninden geçti. Kendisine yöneltilmemiş bir gülümseme… Rimuru’ya yöneltilmiş bir gülümseme.
Yüreğinin derinliklerinden karanlık, kasvetli duygular kabarmaya başladı. Bu kıskançlık değildi. Kesinlikle değildi! Bu duyguları yutmaya çalıştı, sürebildiği kadar onlara katlandı. Ve sonra düşündü:
Rimuru bu grubu kabul edecektir, eminim. Başını biraz daha belaya sokmuş olacağım ama bundan dolayı vicdan azabı çekecek değilim ya, hayır.
Aksine, bu düşünce onu rahatlatmıştı. Belki de endişelenecek hiçbir şey yoktu. Böylece başıyla güçlü bir onay vererek Kagali’ye karşı çok daha yapıcı davranmaya başladı.
(Yani sadece siz beşinizi mi kapsıyor?)
(Evet. Yuuki’nin kendi takipçileri var ama onlara güvenilmez. Onları burada bırakmayı planlıyorum. Zaten ölmeyecekler ve bize karşı rehine olarak kullanılmalarının da bir anlamı yok.)
(Onları yanımıza almak düşmanın gücünü o kadar daha azaltmaya yardımcı olmaz mıydı?)
Leon ona garip bir şekilde nazik davranıyordu. Sürekli soğuk kalpli, acımasız biri olarak yanlış anlaşılıyordu ama bu esasen sosyal beceriksizliğinden kaynaklanıyordu.
(Biliyor musun, hiç düşündüğüm gibi biri değilmişsin. Geçen sefer dövüştüğümüzde bana nefes aldırmamıştın…)
(Elimden bir şey gelmezdi. Bana saldıran bir iblis kralı vardı ve soğukkanlılığımı kaybettim. Sivil kayıpları önlemek istiyorsam o dövüşün çok uzun sürmesine izin veremezdim.)
Bu anlaşılabilir bir durumdu. Denk güçteki iki iblis kralı birbiriyle savaşırsa, çevreye verilecek zarar yıkıcı olurdu. Bundan kaçınmak istiyorsa, hızlı ve kesin bir zafer Leon’un çıkarınaydı.
(Haklısın. Zaten o zamanlar aptalın tekiydim. Sana bundan şikayet etmeye hakkım yok. Lafını ettiğimi unut.)
Leon nasıl tepki vereceğinden emin olamadı. Çok daha fazla söylenmesini bekliyordu.
(… Gerçekten değişmişsin.)
Ve ardından, bu karmaşık kelimeleri geride bırakıp konuyu değiştirdi.
(Bahsi geçen büyü çemberi bu salonun arkasında. Odanın kendisi, Çok Katmanlı Bariyer ile kalenin en iyi korunan yeridir. Tahtın arkasındaki gizli kapıyı açtığınızda onu göreceksiniz.)
(Teşekkür ederim. Peki sen ne yapacaksın?)
Michael’ın hedefi Leon’du. Kagali üstü kapalı olarak onu kendisiyle birlikte kaçmaya davet ediyordu. Leon cevabında tereddüt etmedi.
(Ben burada kalacağım. Kaçmaya niyetim olsaydı ilk iş Rimuru’nun yanına giderdim.)
Kagali başıyla onayladı. Bu ona mantıklı gelmişti.
(Michael’ın üzerindeki tahakkümünün mutlak olacağını unutma.)
(Evet ama belirli şartlar içeriyor olmalı. En kötüsü gerçekleşir de onun kuklasına dönüşürsem, Guy’ın bu süreci analiz edip o bağı koparmanın bir yolunu bulacağından eminim.)
Kalmasının sebeplerinden biri buydu ama hepsi bu değildi. Gerçekte Leon’un asıl amacı, El Dorado vatandaşlarını korumak için kişisel olarak elinden geleni yapmaktı. İnsan ve canavar melezi kişileri korumak uğruna Kahraman unvanını bile terk etmeye hazır bir adam olan Leon Cromwell’in iradesi işte buydu.
(Gerçekten tuhaf birisin, değil mi? Başkaları uğruna bu kadar çabalamak için kendini harcıyorsun…)
(Heh. Hiç de değil. Benim kadar ahlaksız pek az insan bulursun. Sevdiğim tek bir kişi uğruna başkalarını feda etmeye razıyım. Ve bu, bedelini bizzat ödemem gereken bir şey.)
Leon kararlılığını bu şekilde dile getirdi. Kagali bunu anlayınca onun bu iradesine saygı duymaya karar verdi. Önce kendi ekibini kurtarması gerekiyordu; onu aksi yönde ikna etmek için vakit kaybetmeye niyeti yoktu.
Böylece bir plan yaptılar. Kagali, Laplace aracılığıyla Teare ve Footman’ı da durumdan haberdar etti. Bu sırada Leon da Arlos ve Claude ile temas halindeydi. İkisi de rakiplerinin ciddi şekilde savaştığını hissetmiyordu ve şimdi Leon onlara nedenini açıklıyordu. Geride sadece Yuuki kalıyordu; bu noktada gerekirse onu o çembere zorla sürükleyebilirlerdi.
Leon, gizli kapının yerini işaret ederek Kagali’ye baktı. Bu işareti alan Kagali, bir saldırıyla geriye savrulmuş gibi yaparak kendini kapıya çarptı. Kapının açıldığını gören Laplace, Footman ve Teare’a kendi işaretini verdi. Arlos ve Claude da oyuna ayak uydurarak geriye savrulmuş gibi yaptılar ve rakiplerinin kapıdan içeri doluşmasına izin verdiler.
“Yuuki Bey!”
“A, sıra bende mi?” diye karşılık verdi içeri doğru büyük adımlarla yürürken.
(Tamam, şimdi sadece Leon’un büyü çemberini etkinleştirmesini sağlamalıyız!)
Kagali başarısından emindi. Yol boyunca bıçak sırtında yürümüştü ama artık Michael’dan kaçabilirdi. Ya da kaçabilmeliydi.
Ne yazık ki kader hepsini çoktan yüzüstü bırakmıştı.
Gök Sarayı’nda kalan Michael, Deeno kendisine rapor vermeden önce Obela’nın ihanetini fark etmişti. Öfkeden deliye dönmüştü. Hayatında daha önce hiç böyle bir şey yaşanmamıştı. Planlarının ters gittiğini görmek onu öfkeyle köpürtüyordu.
Yeterince derine inilirse, bunun sebebi kendi saflığıydı. Hepsinde mutlak bir hükmetme gücüne sahipti ama hepsiyle bir dostluğu olduğuna da inanıyordu—bu muğlak, belirsiz etken—ve işte şimdi işleri bu noktaya getirmişti. Obela Kurtuluş Kralı (Azrael)’i yeni elde etmişti ama Michael durumun çoktan farkındaydı. Tam o noktada buradaki hâkimiyetini sıkılaştırmalıydı; bunu yapmaması onun hatasıydı.
Bunu telafi etmek ona düşüyordu, bu yüzden ne kadar öfkeli olursa olsun mantıklı düşünmeye başladı. Ardından Feldway aracılığıyla, melek yeteneklerine sahip hizmetkârları üzerindeki Mutlak Tahakküm kıskacını sıkılaştırdı. Ve böylece, Kagali’nin benlik duygusu tamamen silindi.

Sadece bir adım kalmıştı. Ama o adım, sonsuz denecek kadar uzaktı.
Feldway, taht salonunun kırık kapısından içeri girdi.
“Burada neler döndüğünü ben de merak ediyordum. Şunlara bak, bize ihanet etmeyi planlıyorlar! Siz aptal budalalar, benim davamı zerre kadar anlamamışsınız!”
Feldway’in öfkeyle haykırdığını gören Kagali, planının başarısız olduğunu anladı. En azından Laplace ve diğerlerini çemberden geçirerek güvenli bir yere ulaştırmaya çalıştı; bu, en iyi ikinci çözümdü. Yapması gereken tek şey bunu onlara emretmekti… ama artık tek bir kelime dahi etmesi engellenmişti.
“Boşuna uğraşma. Mutlak Tahakküm ile kontrolü tamamen elimize aldık. Lord Michael sana oldukça kızgın. ‘İstediğinizi yapmanıza çok uzun süre izin verdik,’ dedi. Ve ayrıca…”
Leon duraksamıştı. Feldway’in soğuk bakışları doğrudan ona dikildi.
“…” “Aradığımız adamın burada olduğunu görüyorum. Sen de bizim sadık hizmetkârımız olacaksın.”
Daha sesi bile duyulmadan Leon, elindeki her şeyle Metatron‘u aktifleştirdi. İlahi bir hızda patlama salıp tek bir atışta öldürmeyi umuyordu. Fakat zaten çok geç kalmıştı.
Lanet olsun… Buna karşı koyamıyorum…
Hayatında hiç karşılaşmadığı bir adam olan Michael’a karşı yepyeni bir sadakat, ruhunun derinliklerinden filizlenmeye başladı. Anıları ve bilgileri tamamen yerindeydi ama artık Leon’un benliği katıksız bir esriklik hissiyle dolmuştu.
Chloe, sen benimsin…!!
Sevdiği kızın aniden zihninde beliren tebessümü de bu karşı konulmaz coşku tarafından aynı şekilde silinip üzerine yazıldı. Tıpkı Kagali gibi Leon’un zihni de ele geçirilmişti. Sevgili yoldaşlarına duyduğu tüm hislerin yerini, Michael’a olan mutlak inancı almıştı.
Her seferinde, her seferinde son anda çuvallıyorum…
Kagali, kaderine yandı, tüm bunlardan ötürü muazzam bir üzüntü duydu ama bu pişmanlık bile çok geçmeden yok olup gitti.
“Hey, Başkan, şimdi pes mi edeceksin yani? Hadi ama! Sana güveniyorum.”
Aniden duyulan bir ses zihnini bulandırdı. Ama bu ses, kat kat camın arkasından ağlayan bir çocuğun sesi gibiydi. Tam olarak seçemiyordu.
“Kagali, kilit lanetin onun üzerinde işe yaramıyor mu?”
“Hayır, Laplace özel birisi, bu yüzden emirlerime uymak zorunda değil.”
“Öyle mi. Pekala, o zaman ona ihtiyacımız yok.”
Her türlü duygudan arınmış o soğuk ses, Kagali’nin kulaklarında çınladı.
“Pekala. Her şey için teşekkür ederim, Laplace. En azından işini kendi ellerimle bitirmeme izin ver.”
“Vay canına! Başkan?!”
Kagali’deki bu ani değişim karşısında afallayan tek kişi Laplace’tı. Teare, Footman, Yuuki ve hatta eski düşmanları Leon bile, sanki tüm bunlar gayet doğalmış gibi izlemekle yetiniyorlardı.
Kagali’nin Yıkım Asası altın sarısı bir renkle parıldadı.
“Öyle dikilip durma!!”
Ve Laplace tüm umudunu yitirmişken, nereden çıktığı belirsiz bir kadın belirdi ve onu bir kenara itti. Ardından kılıcıyla Kagali’nin her şeyi yok eden altın renkli ışık ışınını saptırdı.
“Sen de kimsin?!”
“Sana bunu anlatacak vaktim yok… ama dur bakayım, anlatayım mı? Ben Sylvia, buradaki işleri ben halledeceğim. Beni süper güçlü bir kiralık yardım gibi düşün!”
Uzun yeşilimsi gümüş saçları kalın bir örgü yapılmış, güzel bir kadındı. İpeksi parlaklığa sahip ince elbisesi, Tempest yapımı üst düzey bir kumaştandı ve savaşa uygundu. Elbisenin yırtmaçlarından bacakları görünüyordu ve daha yakından bakıldığında, altına kot şort giydiği seçilebiliyordu. Belki de gerçekten şiddetli bir dövüş ihtimaline karşı tedbirli olmak istemişti ama öyleyse sadece pantolon giyseydi ya. Moda anlayışı bencilliğin ete kemiğe bürünmüş haliydi; ne olursa olsun şık görünmekten vazgeçmek istemediği her halinden belliydi. Ve bu da neticede onun kişiliği hakkında pek çok şey anlatıyordu.
Kendine Sylvia diyen kadın—Leon’un ustasıydı ve son bir koz olarak çağrılmış biriydi.
Sylvia’nın görüntüsü Laplace’ı bir özlem hissiyle doldurdu. O, Kagali tarafından yaratılmış bir yürüyen ölüydü ve Kagali onun üzerinde asla kölelik yetkisini kullanmamış olsa da (belki de ölümünden önceki Kahraman rolü sayesinde), anılarının neredeyse tamamını kaybetmişti. Gerçek adının Thalion Grimwald olduğunu bilmiyordu ve az önce paçasını kurtaran bu kadının, Sylvia’nın, kendi karısı olduğundan da habersizdi.
Yine de içgüdüsel olarak Sylvia’nın kendisi için önemli biri olduğunu hissedebiliyordu.
“Neler olduğunu bilmiyom ama ben de erkeğim yani. Her şeyi senin gibi ufak tefek bir kıza bırakacak kadar acınası değilim!”
Laplace her zamanki haline dönmüştü. Olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki durumu kavramak için biraz zamana ihtiyacı vardı ama bu da onun için alışılmadık bir şey değildi. Bu yüzden, her zamanki gibi, beladan kurtulmak için elinden geleni yaptı.
“Siz ikiniz! Hâlâ hayattaysanız buradan tüymeniz gerek, tamam mı? Teare ve Footman’in sizi iyice yorduğuna eminim, birazdan yaşanacaklardan sağ çıkamazsınız, anladınız mı?”
Gözleri hâlâ Kagali ve Yuuki’ye dikilmişti ama salonun bir köşesinde serilmiş yatan Arlos ve Claude ile konuşuyordu. İkisi de bir şekilde şu ana kadar dayanmalarını sağlayacak kadar iyileştirme iksirine sahipti, ancak bel çantaları, mekânsal olarak genişletilmiş kapasitelerine rağmen neredeyse boşalmıştı. Bu gidişle kaçacak bir yolları bile yoktu ama yine de Laplace’ın bu çağrısına gülüp geçtiler.
“Ha-ha-ha! Bizi dert etme. Öğrencilerime her zaman söylediğim gibi, işler zorlaştığında kaçmak isteyeceğin en son şeydir. Onlara örnek olmam gerek, bilirsin ya, yoksa asla yapmazlar!”
“Heh-heh… Gerçek bir şövalye, ihtiyaç anında efendisini asla terk etmez.”
İkisi de bu savaşta artık bir güç değil, bir yük olduklarının farkındaydı. Yine de ayrılmayı reddettiler çünkü Leon uğruna canlarını feda etmeye hazırlardı. Rimuru’nun çok geçmeden yardıma geleceğine inanıyorlardı, bu yüzden zaman kazanmaya devam etmek uğruna ömürlerinden yıllar vermeye razıydılar.
“Yahu, harbi aptalsınız siz, biliyonuz di mi?”
“Ha-ha-ha! Senin gibi bir palyaçodan duymak büyük övgü!”
“Bunun bir iltifat olduğunu sanmıyorum, Lord Claude. Ama sana gıpta ediyorum doğrusu. En azından hâlâ bu duruma gülebilecek halin var!”
Arlos’un dudaklarında hafif bir tebessüm belirdi. O ve Claude kaderlerine razı olmuşlardı ve bu gerçek onları güçlü kılıyordu. Ve Laplace da durumu yeniden tartıyordu.
Bu heriflere yenik düşemem, hayır…
“Pekala, baştan alalım. Şuradaki herifi öldürürsek Başkan normale dönecek, değil mi? O zaman beni de sayın!”
Bunu söyleyerek gözlerini Feldway’e dikti. İçgüdüleri ona, odada bulunmayan Michael’ın değil, asıl bu herifin tüm bunlara çok daha fazla sebep olduğunu söylüyordu.

Böylece savaş yeniden taht salonuna taşındı; Laplace, Sylvia ve ağır yaralı iki şövalye; Feldway, Kagali, Leon, Yuuki, Footman ve Teare’e karşı karşıya geldi. Dörde karşı altı bir durumdu ve aradaki güç farkını hesaplamaya bile değmezdi.
“Sylvia! Hızlı bir soru.”
“Hı? Ne var?”
“Bunlarla ne kadar dayanabiliriz sence? Dürüst ol.”
“Hmm… Şey, vereceğim cevabın seni pek mutlu edeceğini sanmıyorum.”
“Yok ya. Aslında boş ver, sorma!”
Laplace güldü. Kadın haklıydı.
Bu diyalogda Sylvia’nın yüreğini sızlatan bir şeyler vardı. Konuşmanın kendisi değil de doğrudan Laplace’ın varlığıydı bunu hissettiren. Huzur verici derecede tanıdık geliyordu.
Acaba onu tanıyor muyum? Yok canım, bu imkânsız. Aman, neyse. Şimdi böyle şeyleri dert etmenin sırası değil.
Sylvia narin ve zarif bir bedene sahip olabilir ama tartışmasız deneyimli bir savaşçıydı. Dikkatini düşmanına odaklamakta hiç vakit kaybetmedi. Feldway ise bu sırada hareketsiz duruyordu. Amale işlerini tamamen hizmetkârlarına bırakmaya kararlıydı; Sylvia’nın tarafını işte bu kadar küçümsüyordu.
Ancak karşı karşıya oldukları bu imkânsız derecede düşük ihtimallerin belki de iyi bir yanı vardı.
Kibri onun sonunu getirebilir—ona bunu söylemek isterdim ama o Özgün Meleklerin lideri, değil mi? Twilight’tan onun hakkında bir şeyler duymuştum ama dürüst olmak gerekirse, muhtemelen benden daha güçlüdür, ha?
O yarı tanrı ne kadar umursamaz görünürse görünsün, sözlerine güvenmemek en doğrusuydu. Sylvia onun tarafından defalarca kandırılmış ve bu da her türlü nahoş duruma yol açmıştı. Ancak Özgün İblislerin yaptıklarına bakılırsa, onların kesinlikle bir zayıflar sürüsü olamayacağı açıktı. Tüm bunlar sadece boş laftan ibaret olsa bile, Sylvia kendisinin alt kademede kaldığını anlayabiliyordu.
Karşı karşıya geldiklerinde, bu yoğun ve korkunç varlığı hissedebiliyordu. Bu odadaki herkes birer canavardı—Arlos ve Claude da dâhil. Başka bir zamanda olsalar, kendilerine iblis kralı deyip paçayı sıyırma şansları bile olabilirdi. Fakat Feldway bambaşka bir boyuttaydı. Onunla kafa kafaya dövüşmek kesinlikle yenilgiyle sonuçlanırdı. Şu anda uygulanacak tek strateji zaman kazanmaktı.
El, Rimuru’dan bahsetmişti, diye düşündü Sylvia. Yakında geliyor, değil mi? Bu tabiat harikası ucontent’lara karşı ne kadar başarılı olabilir bilmiyorum ama Velgrynd’i bile mağlup etti, değil mi? Eh, sadece umut etmek zorundayız.
Sylvia, Twilight’ın seçkin bir öğrencisi olarak kayda değer yetenekleriyle gurur duyuyordu. Varlık Puanı iki milyonun biraz altındaydı, bu da ona uyanmış bir iblis kralın dövüş kabiliyetini kazandırıyordu; tercih ettiği silah ise Leon’un kılıcını seviye bakımından geride bırakan Tanrı-sınıfı bir vajraydı. İstediği zaman üzerindeki bıçak sayısını değiştirebiliyor ve bunu bir mızrak gibi savurarak delip geçmede ustalaşıyordu. Üstelik Nihai Yetenek İndra, Yıldırım Kralı‘na bile sahipti; bu da onu Teare ve Footman’den daha güçlü kılıyordu.
Fakat bu bile onu Feldway seviyesine çıkarmaya yetmezdi. Onun eline su bile dökemezdi. Laplace’a söylediği tüm o cesur sözlere rağmen, burada durumu tersine çevirmek büyük bir zorluk olacaktı. Ancak Feldway herhangi bir hamle yapmıyorsa, hâlâ kazanma şansları vardı.
Leon’un birinin kontrolü altında olma ihtimalinin farkındaydı. Ona bir yeteneği ruh çekirdeğinden nasıl ayıracağını açıklamıştı ve şu anda kendini geri kazanmak için çetin bir mücadele verdiğinden emindi. Başarılı olursa, yeteneğin tamamen kaybolma ihtimali çok yüksekti—bu arada Obela’nın yaptığı da tam olarak buydu. Savaş gücü açısından ödenecek ceza şüphesiz muazzam olacaktı.
Her halükarda hiç de kolay olmayacaktı, bu yüzden bunu Leon’a son çare olarak öğretmişti.
Ve evet, bu her halükarda Leon’a kalmış. Gerçekten yetenekli bir öğrenciydi ama başarabilecek mi? Yarı yarıya bir şans derdim belki de…
Bu konuda fazla iyimser olamazdı ama Leon’un savaşa geri dönme şansı hâlâ vardı. Umutlarını buna bağlamak fazlasıyla gözü kara bir kumardı ama başka parlak bir fikri de yoktu. Şikâyet etmek de bir işe yaramayacaktı, bu yüzden yapabileceği tek şey kendini hazırlamak ve elinden gelenin en iyisini yapmaktı.
“Pekala, siz ikiniz bana destek olmaya odaklanın! Ve sen, palyaço! Senin rakibin…”
“Benim, değil mi? Şey, biraz çalışmam gerekecek sanırım. İtibarımın zedelenmesini istemem.”
Düşmanlarından biri olan Yuuki, Sylvia’nın sözünü kesti. Hiç vakit kaybetmeden Laplace’a doğru bir tekme savurdu.
“Ha? Vay! Patron! Ciddi misin sen?!”
Laplace savaşın uyarısız başlamasına maruz kalmış olabilirdi ama yine de yeni arkadaşının gözüne girmeyi ihmal etmedi.
“Palyaçoyum, evet ama adım Laplace, tamam mı?”
Bir yandan Yuuki’yle dövüşürken bir yandan da Sylvia’ya haykırmak zorunda kaldı.
“Pekala, Laplace, gerçekten tehlikeli birisin. Bence bir kişiye daha yer var. Lord Yuuki’ye katılıp sana karşı dövüşsem nasıl olur?”
Artık Kagali de kavgaya dâhil olmuştu.
“Hey! Haksızlık ama bu! Bak birazdan ağlamaya başlayacağım, haberiniz olsun!”
Laplace bile bu noktada bir krizle karşı karşıyaydı. İçlerinden sadece biriyle dövüşmek bile yeterince zahmetliydi. Üstelik ikisi birden üzerine gelirse artık şaka yapacak vakti kalmayacaktı.
Ama tam o sırada Leon bir hamle yaptı.
“Heh. Anlaşılan rakibim siz olacaksınız, Üstat Sylvia. Ancak şahsen size kılıç doğrultmak istemem. Bizim tarafımıza geçmeye ne dersiniz?”
Bu teklifi son derece centilmence bir nezaketle sunmuştu. Bu şekilde kontrol ediliyor olsa bile hafızası hâlâ yerindeydi. Michael veya Feldway onun öldürülmesini emrederse yapabileceği bir şey yoktu—ancak böyle bir emir olmadıkça kendi üzerinde hâlâ belli bir kontrole sahipti. Yine de ne olursa olsun yeni efendisine ihanet etmemesi emredilmişti. Sylvia’ya bu teklifi yapmak, onun için yapabileceği en iyi şeydi.
“Leon… Beni buraya çağıran sendin, değil mi?”
“Evet. İşte bu yüzden benim tarafımda yer almanızı umuyorum—”
“Bu böyle bir yere varmayacak. Benden nefret etmek istemediğini biliyorum, Leon. Şu an sana ‘evet’ desem, normale döndüğünde buna ne kadar çok söyleneceğini ikimiz de biliyoruz.”
Sylvia ona gülümsedi. Leon’un hayattaki amacının ne olduğunu ve her zaman ne için yaşadığını çok iyi biliyordu. Onun gerçek duygularını anlıyordu ve bu duygulara sırt çevirecek biri değildi. Fakat bu durum Leon’a ulaşmadı.
“…?”
Leon hâlâ Chloe ile ilgili anılarına da sahipti. Ona hâlâ derin bir sevgi duyuyordu ancak bu durum aldığı emirlerin önüne geçmiyordu.
“Sevdiğin bir kız var, değil mi? O kız seni şu an bu hâlde görse ne düşünürdü acaba, Leon?”
Bu soru kalbini sarstı. Ancak hemen kendini toparlayıp soğukkanlılığını yeniden kazandı.
“Ne kadar saçma bir soru. Ben sadece Lord Feldway kendi arzularını gerçekleştirdikten sonra kendi arzularımı gerçekleştireceğim. O zamana kadar beni bekleyeceğinden eminim.”
“Şey, gerçekten öyle mi düşünüyorsun…?”
Sylvia bu soruda oldukça ciddiydi. Elmesia ve diğerlerinden duyduklarına bakılırsa, Chloe’nin kendi duygularının Leon’a yönelik olmadığı açıktı. Hemen şimdi onunla çok ciddi bir şekilde ilgilenmesi gerekiyordu, aksi takdirde onu beklemek kızın aklının ucundan bile geçmezdi. Fakat bu Leon’un kendi sorunuydu, Sylvia’nın hakkında yorum yapabileceği bir konu değildi. “Her neyse,” diyerek ona tavsiyede bulunmaya karar verdi. “Seni reddederse bana gelip ağlama sakın.”
Leon hafifçe irkildi ama kimse bunu fark etmedi. Ve böylece, ikisi arasındaki savaş başladı.

Laplace, Ilımlı Palyaçolar’ın en güçlü büyü doğumlusuydu; ismi konmamış bir iblis kralından farksızdı ve gerçekten acımasız güçlere sahipti. Kagali onu yürüyen bir ölü bedeninde reenkarne etmişti ancak eski bir Kahraman olarak deneyimi ve yetenekleri tamamen yerindeydi.
Ayrıca iki benzersiz yeteneğe sahipti. İlki, rakibin algısına müdahale eden Sahtekâr‘dı; çok çeşitli saldırılar başlatmak için oldukça kullanışlı bir yetenekti. Silahlarını da dilediği gibi gizleyebiliyor, elindeki mızrağın düşmanının gözünde bir hançer gibi görünmesini sağlayabiliyor ya da kendisini silahsız gösterip birdenbire yoktan bir bıçak fırlatabiliyordu. Yahut bir el bombasını bıçak gibi gösterebiliyordu. Düşmanlarıyla oynamak için harika bir yoldu. Bu güç sayesinde, kaçışını garantilemek adına kendi ölümünü taklit etmek de oldukça kolaylaşıyordu.
Bu yetenek tek başına yeterince hileliydi ama bir ortağı daha vardı—Laplace’ın gizli kozu olan durugörü benzersiz yeteneği Gelecek Görüsü. Bununla istediği an geleceğin birkaç saniyesini görebiliyordu—bu da Sahtekâr’ın düşmanına karşı işe yarayıp yaramayacağını her zaman bildiği anlamına geliyordu.
Kusursuz fiziksel kabiliyetlere, keskin bir savaş algısına ve geleceği tahmin edip istediği şekilde dövüşme yeteneğine sahipti. Bu durum Laplace’ı yenilmez kılıyordu; kendisini Ilımlı Palyaçolar’ın başkan yardımcısı olarak adlandırsa da saf güç bakımından Başkan Kagali’yi kolayca geride bırakıyordu.
Tüm bunlar sayesinde Laplace, büyü doğumlu olduğundan beri uzun bir yenilgisizlik serisinin tadını çıkarmıştı. Kaçmak cebindeki en önemli taktiksel kozlardan biri olduğundan, neredeyse hiçbir zaman birine yenildiğini kabul etmemişti. Yaptığı tek istisna, karşısındaki çocuk olan Yuuki Kagurazaka hakkında konuştuğu zamandı. Ama hepsi geçmişte kalmıştı…
“Footman! Teare! Leon’a destek olun ve bu sırada o adama çoktan hak ettiği ölümü verin artık!”
Kagali’nin emri, ihtiyaç duyduğu işaretti. Kaçmaya devam ederse hiçbir şansı olmayacağını anlayan Laplace karşı saldırıya geçti. Karşısında ikisi de kendisi kadar veya kendisinden daha güçlü iki rakip vardı.
Asıl patron daha tehlikeli olan taraf herhalde, ha? Çünkü günün sonunda Lady Kagali yakın dövüşte o kadar da iyi sayılmaz, yani…
Laplace onu çok uzun zamandır tanıyordu. Güçlü ve zayıf yönlerinin gayet farkındaydı ve Kazalim olduğu dönemki halinin çok ötesinde olsa da yakın mesafede onun icabına bakabileceğini düşünüyordu. Kagali dayanıklılık kazanmıştı, bu da onu yenmeyi zorlaştırıyordu. Daha fazla güce, daha fazla yıkıcı kuvvete, hızında muazzam bir artışa sahipti… ama tüm bunlara rağmen savaştaki genel becerisi değişmemişti. Reflekslerini hızlandırıp hareketlerini yeterince iyi okuyabilirse, onunla başa çıkması oldukça mümkündü.
Ancak Laplace bile Yuuki’ye karşı şansını yüksek görmüyordu. Gücü eskisiyle aynı gibi görünüyordu ama bu konuda varsayımlarda bulunmak tehlikeliydi. Bu yüzden Laplace, Kagali ile aktif olarak çatışmak yerine gözünü Yuuki’den ayırmamanın daha iyi olacağına karar verdi.
“Bunun için benden nefret etme, Yuuki!” diye bağırdı ve ona doğru bir dizi bıçak fırlattı. Ancak Gelecek Görüsü ona hepsinin karavana atacağını söylüyordu. Bu yüzden paniklemeden bir sonraki hamlesini yaptı ve Yuuki’nin kaçınacağı yöne doğru daha fazla bıçak fırlattı.
Kagali’yi de kontrol altında tutmayı ihmal etmiyordu. Dışarıdan bakıldığında bu konuda geniş davranıyor gibi görünebilirdi ama hayatta kalabilmek için çaresizce aynı anda iki benzersiz yeteneği birden çalıştırıyordu. Ama bu kadarı bile Yuuki’ye dokunamıyordu.
Hadi canım, yok artık! Gelecek Görüsü’ne rağmen tek gördüğüm saldırılarımın boşa gittiği…
Sadece birkaç saniye sonrasını görmek ona karşı pek bir anlam ifade etmiyordu. Sahtekâr zaten Yuuki’de işe bile yaramıyordu. Daha önce de onu yenemeyeceğini düşünmüştü—ve bu sefer de zafer uzak bir ihtimal gibi görünüyordu.
Ama… eh, sırf bu yüzden pes edecek değilim ya.
Bu kadar kolay yenilgiyi kabul edecek olsaydı, en başından böyle ölümcül bir savaşa girmezdi. Bir de Laplace, hayallerinin çoğunu her zaman Yuuki’nin ona söylediklerine bağlamıştı.
“Patron, bunu sen kendin söyledin! Dünyayı ele geçireceğini söylemiştin!”
“Ah-ha-ha! Neden bu kadar aptalsın Laplace? Hâlâ tüm bu saçmalıklara inanıyor musun?”
“Elbette inanıyorum! Ben öyle kolay pes etmem. Ölene kadar hiçbir şeyden vazgeçmeyeceğim, bu yüzden yaşadığım sürece sana inanmaya devam edeceğim Patron!”
Laplace’ın haykırışı neredeyse çaresizce görünüyordu. Yuuki buna alaycı bir şekilde güldü.
“Bu komik olmanın da ötesinde Laplace! Sırf palyaçosun diye ne pahasına olursa olsun kahkaha kazanmaya çalışmana gerek yok dostum.”
Yuuki, sürekli tepeden bakan bir edayla konuşarak Laplace’ın üzerine yüklendi. İkisi birbirine yaklaşmışken Kagali, Yıkım Asası’nı doğrultup bir başka ölüm ışını fırlattı. Ancak Laplace’ın buna dikkat edecek vakti yoktu; telaşla Yuuki’nin tüm saldırılarını savuşturuyordu.
Yumruklarının arkasındaki şu güce bak! Bu adam gerçekten insan mı? Valla şu öte dünyalılar da her boydan ve çeşitten geliyor, değil mi? Ama yine de…
Yine de onu rahatsız eden bir şey vardı. İlk bakışta Yuuki saldırılarında her zamanki gibi amansızdı… ama aslında hedefi her seferinde biraz şaşıyor gibiydi. Bu Laplace’ın yaptığı bir şey değildi—tamamen Yuuki’nin kendi özgür iradesiydi.
Ha? Bir saniye dur bakalım. Bu sinyal… Yoksa bu…?
Ne zaman bir yumruğu savuştursa veya bir tekmeyi dursa, darbeden hafif bir titreşim yayılıyordu. Şimdi bu düzeni tanımaya başlamıştı. Bu, başkası deşifre edemesin diye şifrelenmiş, Clayman ile iletişim kurmak için de kullandığı bir şeydi. Kodu yalnızca güvenilir arkadaşları biliyordu.
Yani:
Hm, bir bakalım… “Çabuk fark et şunu aptal! Fark ettiğinde de bana ayak uydur” mu? Vay be, ciddi mi bu?
Laplace ilk başta pek emin değildi ama bunun bir tuzak olma ihtimali neredeyse yoktu. Yuuki’nin böyle bir tuzak kurmakla uğraşmasına gerek yoktu—Laplace zaten öyle ya da böyle kaybedecekti.
Bu yüzden, kendisine söylendiği gibi bunu Yuuki ile bir antrenman dövüşüne dönüştürdü.
“Güç istiyorsan, bende senden katbekat fazlası var!”
“Bakalım öyle mi.”
Göğüs göğüse bir mücadeleye girdiler… ve bir an içinde Laplace savrulup uçtu.
Demek gerçekti!
Tuzak falan değildi. Bu savurma hamlesi bir sonraki mesajını içeriyordu. Laplace yerlerde yuvarlanıyormuş gibi yaparken bir yandan mesajı deşifre etti—tabii “gibi yapma” kısmı hariç, çünkü canı fena halde yanmıştı. Yumruk veya ayaklarıyla anlık temas kurmak yerine kısa bir süre birbirlerine kenetlenmişlerdi, bu yüzden Yuuki bu sefer ona hatırı sayılır miktarda bilgi iletmişti. Artık mevcut durum Laplace için tamamen netleşmişti.
Patron! Aklın başına geldi demek?!
Bu çaresiz durum göz önüne alındığında muhteşem bir haberdi. Laplace mesajı okumaya devam ederken maskesinin altında neşeyle gülümsedi.
Hımm… Demek başkanı zapt ederken dövüşüyormuş gibi yapmaya devam et, gerisini ben hallederim ha? Patronun bir planı var demek ki. Pekala. Hadi yapalım şu işi!
Hiç tereddüt etmeden Laplace harekete geçti; Yuuki ile yeniden hücuma kalkıyormuş gibi yaptı—ama bunun yerine Kagali’yi sıkıca kucaklayıp yakaladı.
“…?!”
“Tamamdır—Yetenek Hırsızlığı…!!”
“Sen ne—?”
Kagali halsizce dizlerinin üzerine düştü. Laplace onu ayakta tuttu.
“İ-iyi misin Başkan?”
“Ha? Laplace? Şey, ne oldu—? Bekle. Yeteneğim… Melchizedek! Gitti mi?!”
Kagali’nin kafası karışmış görünüyordu. Fakat bir an sonra ne olduğunu anladı.
“Teare! Footman! Çabuk buraya dönün!!”
Kendini korumak için bunu bağırdığı için övgüyü hak ediyordu. Kagali bile yaşananlar karşısındaki şaşkınlığını gizleyemiyordu… ama yine de kalbinin derinliklerinde, bu savaşın aniden büyük bir dönüm noktasına girdiğini biliyordu.

Leon ile yüzleşen Sylvia zor anlar yaşıyordu. Öğrencisi olmuş olabilirdi ama o bile yeteneklerini takdir etmek zorundaydı.
Işık elementalini bünyesine katıp bir Kahraman olarak faaliyete geçtiği dönemde bile kılıç kullanmada en az Sylvia kadar iyiydi—fakat nihai yetenek Mümeyyiz Kral (Metatron) ile hem dünya çapında bir iblis kralı hem de emsalsiz bir kılıç ustası olmuştu.
Artık tüm gücüyle dövüşen Leon, ışık hızında kılıç darbelerini ardı ardına sıralıyordu. Gerçekten ışık hızına ulaşmıyorlardı ama kılıcı havada ışık izleri bıraktığı için bu adı almışlardı. Nihai yetenek Metatron, bu darbeleri saf birer öldürücü hamleye dönüştürüyordu—kutsal öznitelik aracılığıyla erişilebilen en büyük güçtü bu.
Bu yetenek Leon’a en güçlü kutsal büyü olan Takdis’i (Disintegration) kontrol etme gücü veriyordu. Metatron ile bedenindeki ve kılıcının etrafındaki ruhani parçacıkları devreye sokarak, dokunduğu her şeyi yok edebilen yaşayan bir yıkım simgesine dönüşebiliyordu.
Aşırı hızlı kılıç ustalığı ile mutlak yıkım gücünün birleşimi, Leon’u gerçekten yenilmez kılıyordu. Fakat Sylvia da dövüşmeden pes edecek değildi.
Kendi nihai yeteneği Indra, doğal güçlerin en güçlüsü olan yıldırıma hükmetmesini sağlıyordu. Çağırdığı yıldırım darbeleri kendi başlarına da güçlüydü ancak Indra’nın asıl özü başka bir yerde yatıyordu. Sylvia kendi bedenini bir yıldırım cıvatasına dönüştürerek tanrısal hızlarda saldırabiliyordu. Uzun zaman önce Yıldırım İmparatoriçesi olarak korku salmasının ve Leon’un amansız saldırılarına karşı hâlâ dayanabilmesinin sebebi buydu.
Vajrasını ustaca yönlendirip dönüştürerek kesintisiz bir kılıç darbesi akışı salıveriyordu. Bu sayede Leon’un ustası olarak karizmasını koruyordu ama içten içe yaklaşan bir kriz hissi taşıyordu.
Güçlü olduğunu biliyordum ama bu kadar mı gelişti…? Öğrencimin bu kadar ilerlediğini görmek beni mutlu ediyor ama keşke böyle olmasaydı…
Gerçekten hissettiği şey buydu. Ve bu yaklaşan felaket hissinin kaynağı, Leon’un hâlâ tüm gücüyle dövüşmüyor oluşuydu.
………
……
…
Leon’un zayıflığını bilmesini sağlayan şey, Sylvia’nın onun eğitmeni olma konumuydu.
Leon sadece fazla yumuşak kalpliydi. Yakında bir müttefiki varsa, tüm gücünü ortaya koyamıyordu. Böyle bir nezaket güzel bir erdemdi elbette ama savaşta sadece açık vermesine yarıyordu. Koruma arzusundan güç almak bir Kahraman için savunulacak güzel bir ideal olabilirdi belki ama gerçek hayatta bu sadece onun tecrübesiz görünmesini sağlıyordu.
Ve Sylvia hepsini biliyordu. Topladığı yetimleri, bu şehri kurmak için bir araya getirdiği baskı altındaki büyü doğumluları biliyordu. Elmesia ona finansal destek sağlamıştı ama bu ülkeyi perde arkasında kurmasına yardım eden kişi Sylvia’ydı. Söz ve eylemlerinde sergilediği “kötü” kişiliği yüzünden sık sık yanlış anlaşılırdı ama Sylvia, Leon’un aslında çok nazik bir adam olduğunu biliyordu.
Shizu adındaki bir kız kontrolden çıkıp arkadaşının hayatına mal olduğunda, kendisine lanet okumuş ve bunu kendi suçu saymıştı. Kendisi gibi bir iblis kralı tarafından büyütülmektense insan dünyasında yaşamasının daha iyi olacağını düşünerek kızı o dönemin Kahramanı’na emanet etmişti. Sylvia onun o kızı kolladığını biliyordu ve bu sayede herkesten önce geleceğin iblis kralı Rimuru’dan haberdar olmuştu.
Elen ve arkadaşlarının o kızla, Shizue Izawa ile tanışması bir tesadüftü. Fakat Sylvia da Leon’un gözetiminin ötesinde kendi denetimini güçlendirmek için Elmesia’nın birliklerini kullanıyordu. Bu yüzden ortaya çıkan tüm bu iç içe geçmiş yanlış anlaşılmaları çok sinir bozucu buluyordu. Öğrencisi Leon bazen o kadar iradesiz olabiliyordu ki bu onu deli ediyordu ama yine de onun işlerine gerekenden fazla müdahale etmiyordu.
Zaman böylece geçmişti; o Leon’u kollamış ve sinir krizleri geçirmişti. Ve işte şimdi nihayet ona güveniyordu. Bu çağrıya cevap vermek için çıkıp gelmişti ama Leon’un içinde bulunduğu durum herkes için son derece kötüydü.
Bunun açık ve net tek bir sebebi vardı: Leon’un zayıflığı ortadan kalkmıştı. Her zaman yumuşak davranır, asla tüm gücüyle dövüşmezdi—ama artık zihninde ilk sırada Michael olduğu için değişiklik olsun diye yeteneğini tam kapasite kullanabilirdi. Mümeyyiz Kral (Metatron)—gerçekten korkunç bir lütuftu. Onun üzerinde tam kontrole sahipti ve ne zaman ona başvursa her zaman asgari düzeyde güç kullanırdı. Ancak Metatron, büyük ölçekli imha için en uygun yetenekti. Indra da aynı şekildeydi ki bu da Sylvia’nın endişesini artırmaktan başka bir işe yaramıyordu.
Eğer Leon buna tamamen başvuracak olursa…
Ya Leon yan etkileri önemsemeyi bırakıp yeteneğe dayalı tüm güçlerini harekete geçirirse? Bu kadar ciddileşecek olursa, bu ülke haritadan silinirdi. Bu yüzden Sylvia kararlılığını çelikleştirdi. Sonucu ne olursa olsun, onu durdurmak zorundaydı.
………
……
…
Savaş, sonsuza dek sürecekmiş gibi görünen şiddetli kılıç çarpışmalarıyla bir o tarafa bir bu tarafa gidip geliyordu. Bu hiper hızlı savaşın artçı etkileri taht odasını zaten harabeye çevirmişti—ve daha da kötüsü, ışınlanma büyü çemberi yok edilmişti. Büyülü çelikten yapılmıştı ve dayanıklı olması gerekiyordu ama Leon’dan gelen ıskalamış bir darbe onu tamir edilemeyecek şekilde hırpalamıştı. Artık kullanılamaz durumdaydı. Sadece oradan kaçamamakla kalmayacaklardı; Rimuru ve takviye birlikleri de buraya ulaşamayacaktı.
Sylvia bu hataya yandı. Fakat Leon aynı anda bir şeyi korurken dövüşebilecek bir insan değildi. Kaçınılamaz bir şeydi bu, diye düşündü.
Arlos ve Claude da ona yardım edebilecek durumda değillerdi kesinlikle.
“N-ne akıl almaz bir savaş bu böyle… Benim gözlerimle bile kimin kazandığını söylemek imkânsız.”
“Kulağa garip geldiğini biliyorum ama endişelenmeyin—ben de seçemiyorum Lord Claude. Lord Leon tüm gücüyle dövüşürken ona ayak uydurabileceğimi sanıyordum ama sanırım bu sadece kuru bir hayalmiş.”
“Evet, gerçekten de…”
Sylvia’nın gerçekte kim olduğunu bilmiyorlardı ama yoldan geçen sıradan biri olmadığı açıktı. Onun hayal bile edilemez gücünü iş başında görmek ikisini de susturmuştu.
Aynı şey Teare ve Footman için de geçerliydi.
“İşler iyi görünmüyor. Leon sandığımdan çok daha güçlü.”
“Hoh-hoh-hoh! Evet, o dövüşe müdahale etmek epey zor olurdu! O zaman ne yapabiliriz ki?”
“Sanırım daha ezik olan tipleri avlamakla yetineceğiz!”
Birbirlerine çak yaptılar. Ardından yönlerini Arlos ve Claude’a çevirdiler.
“Heh…” “Şimdi de gözlerini bize diktiler, öyle mi?”
“Kazanamayabiliriz ama en azından kılıçlarımızı kaldırıp…” “…onlara bir şövalyenin gururunu gösterelim!”
“İntihardan farksız olsa da…” “…başka çaremiz yok.”
Kendilerini en kötüsüne hazırladılar. Gururlu bir büyü şövalyesi kaptanı ve eğitmeni olarak, artık nerede can vereceklerinin bilincindeydiler. Hayatları rüzgârda titreyen bir mum alevi gibiydi… …fakat tam o sırada bir ses yankılandı.
“Teare!” “Footman!” “Çabuk buraya dönün!!”
Tam da son anda Kagali aklını başına topladı—ve Arlos ile Claude şans eseri canlarını kurtarmayı başardılar.

Feldway ikilemde kalmıştı. Şu anda gözlerinin önünde gerçekten de inanılamayacak bir şey yaşanıyordu. On binlerce yıldır planlarında tek bir pürüz bile çıkmamıştı. Ancak son zamanlarda her şey dikişlerinden patlıyor gibiydi.
Her şey Cornu’nun başarısızlıklarıyla başladı—koca bir orduyu kaybetmek gibi akıl almaz bir hatayla. Söz konusu dünyaya açılan Yeraltı Dünyası Kapısı kapatılmış ve daha fazla araştırma yapılması imkânsız hâle gelmişti. Ardından bir sonraki şok geldi: Velgrynd’in geri dönüşü. Başka bir dünyaya sürülmüş, orada nihai yıkımını beklemeye mahkûm edilmişti—ama işte buradaydı; bir şekilde kilit dünyaya dönmüş ve Cornu’yu tamamen yok etmişti.
Bunların hiçbirinin gerçekleşmesine imkân yoktu ama yüzleşmek zorunda olduğu gerçek tam olarak buydu. Bu yüzden bu kez planlarına iyice odaklanmış, olası tüm ihtimallere karşı hazırlık yapmıştı. Ve şimdi geldiği duruma bak. Yuuki, zihni tamamen kilitlenmiş olmasına rağmen özgürlüğünü geri kazanmakla kalmamış—ondan bir meleksi yetenek alan Kagali de aklını başına toplamıştı.
“… Ne yaptın sen? Regalia Dominion’dan nasıl kaçabildin?”
Feldway’in sesi, cehennemin derin bir kuyusundan geliyormuş gibiydi. Bir cevap beklemiyordu ama ne de olsa karşıdaki Yuuki’ydi. Nefret uyandırıcı küçük bir sırıtışla konuşmaya başladı.
“Ah, sebebi basit. Bir dahi olduğum için bu Regalia Dominion zımbırtısının başıma büyük çorap öreceğini anladım. Sonra da içimde büyüyen o garip iradeyi onun yerine geçiriverdim.”
“… Bir irade mi dedin?”
“Evet. Belki de benim nihai yeteneğim Açgözlülük Kralı (Mammon)’ın kendi bilincini falan kazanmasıdır? Sonuçta bu hırs odaklı yeteneği en başta Maribel’den almıştım ve ona asla güvenmemiştim. Bilirsin ya, kendisi her zaman biraz ürkütücüydü.”
Yuuki, Mammon’ı kullanma konusunda bir uzman hâline gelmiş olabilirdi ama bu ona güvendiği anlamına gelmiyordu. Bu temkinli yapısı, Yuuki’yi kendisi yapan en önemli özelliklerden biriydi.
“Oldukça zordu da,” diye devam etti. “Bu bilinçli Mammon’ın sizlerin kontrolü altındayken nasıl davrandığını gözlemlemek ve tüm sistemin nasıl işlediğini çözmek zorunda kaldım. Beklediğimden çok daha uzun sürdü ama görünüşe göre mümkün olan en kötü zamanlamada işi toparladım, değil mi? Yani, insaf edin ama.”
Konuşurken Laplace ve diğerlerine göz kırptı.
Tüm bunlar büyük bir stratejiden ibaretti. Kontrol altındayken bile etrafındaki durumu aralıksız gözlemliyordu. Vardığı sonuç şuydu: Feldway’i yenmesinin imkânı yoktu. Gelecekte ise bu durum elbette değişebilirdi. Güç toplamaya devam ederse günün birinde onunla rekabet edebileceğini biliyordu. Rimuru kadar hızlı olmasa da kendi gelişim hızı da bir o kadar olağanüstüydü.
Bu yüzden şimdilik ateşi körüklüyordu. Eğer Feldway tarafının net bir üstünlüğe sahip olduğunu düşünmelerini sağlayıp geri çekilmelerine yol açabilirse günü kurtarmış olacaktı. En kötü ihtimalle, en azından Rimuru’nun yardımlarına gelebilmesi için biraz zaman kazanmak istiyordu. Sadece bu konuşmayı sürdürmek bile bu amaca katkı sağlayacaktı.
Yuuki’nin bu tavrı Feldway’i çileden çıkardı ama yine de sakinliğini korudu. Yuuki’nin sözlerini enine boyuna düşündü ve yalan söylemediğini bizzat idrak etti.
Demek Lord Michael’ın yeteneklerinin nasıl çalıştığını keşfetti? Sıradan bir insan bunu nasıl başarabilir? O tehlikeli. Fazlasıyla tehlikeli…
Gözlerini süzerek Yuuki’ye tam bir düşman gözüyle baktı… …ve ardından gizli kozlarından birini açığa çıkarmaya karar verdi.
Bunu son ana kadar gizli tutmak istiyordum ama madem öyle, olsun bakalım. Bu hainin hamlelerini incelemekle vakit kaybetmektense, Yuuki’yi hemen burada ortadan kaldırmak daha iyi.
Feldway, Yuuki’yi açık ve somut bir tehdit olarak görüyordu. Ancak bu, Yuuki’nin kışkırtmalarından kaynaklanmıyordu. Mammon’ın bir özelliği olan Yetenek Çalma‘nın daha fazla denetimsiz kalmasına izin veremezdi. Eğer izin verirse, Yuuki sadece Leon’u değil, buradaki herkesi Michael’ın kontrolünden kurtarabilirdi. Artık Nihai Hâkimiyet devreye sokulduğuna göre, eskiden sahip olmuş olabilecekleri tüm güven ilişkisi yok olmaya mahkûmdu. Bu yüzden bu senaryo ne kadar imkânsız görünürse görünürsin, Feldway bu riskin kabul edilemez olduğuna karar verdi.
“Helal olsun sana, Yuuki Bey!”
“Eyvallah, sağ ol.”
“Boşuna patron değilsin yani! Seni yıkmak için bundan çok daha fazlası lazımmış!”
“Hey, çekinmeyin çocuklar. Övgülere devam edin.”
“Hoh-hoh-hoh! Tam olarak ne oldu bilmiyorum ama artık üstünlüğün bizde olduğuna eminim!”
“Ondan pek emin değilim ama… …evet, en azından elimizde hareket edecek biraz alan oluştu sanırım.”
Onlar çenelerini yarıştırırken Feldway onlara sitem dolu ve öfkeli bakışlar fırlattı.
“Dur orada, sen! Bana bak—Leon’un yeteneğini de alabilir misin?” Sylvia bağırdı.
Etraflarında ne yaşanırsa yaşansın, o ve Leon kılıç düellosuna devam etmişlerdi. Şimdi birbirlerinden geriye sıçrayıp kısa bir ara vermişlerdi ve Sylvia tam o anda bu soruyu sordu. Yuuki’ye kendini tanıtma gereği bile duymamıştı ama Yuuki yine de ona dostça gülümsedi.
“Ne yazık ki hayır. En azından şimdilik. Bunu yapacak kadar kapasitem kalmadı…”
“Pah. Yazık oldu. Neyse, siz kendi işinize bakın ama benden yardım beklemeyin, tamam mı?”
“Anlaşıldı. Elinden gelirse bizim için Leon konusunda da bir çare bulmaya çalış, olur mu?”
“Duydum seni! Efendisinin neler yapabileceğini ona gösterme vakti geldi.”
Böylece Sylvia ve Leon tekrar kapışmaya koyuldular. Yuuki, dikkatini tamamen Feldway’e verirken bu manzarayı görmek içini rahatlattı. Az önceki ifadesi—Leon’un yeteneğini ondan söküp alamayacağı yönündeki sözü—doğruydu. Kagali’den Hâkimiyet Kralı (Melchizedek) yeteneğini henüz yeni almıştı ve ilkini tahlil etmeyi bitirmeden bir başkasını almasına imkân yoktu.
Burada önemli olan husus, yeteneğin kullanıcının kendisi tarafından mı yaratıldığı yoksa başkası tarafından mı bahşedildiğiydi. Kagali’nin yeteneği ikinci gruptaydı; bu da onu kararsız kılıyor ve elinden alınmasını kolaylaştırıyordu. Eğer bir yetenek vücuda daha sağlam kök salmış olsaydı, Yuuki mükemmel durumda olsa bile muhtemelen onu alamazdı—zira Yetenek Çalma, kendisinden üstün olanlara karşı zaten işe yaramıyordu. Leon’un durumu, zihninin kontrol altında oluşu göz önüne alındığında, sıfır olmayan bir ihtimal vardı… …ama her iki durumda da bu hemen şu an gerçekleşmeyecekti ve nedenini açıklayarak vakit kaybetmek onu yalnızca dezavantajlı duruma düşürürdü.
Yuuki’nin lafı en sonunda muğlak bırakmasının sebebi de buydu. Nasıl olsa, diye düşündü, düşman yine de benden şüphe duyacaktır. Kendisi de düşmana asla güvenmeyeceğini biliyordu. Eğer “Yapamam,” deseydi, Feldway bunu “Yeteneklerimizi alma ihtimali var” şeklinde yorumlayacak ve ona göre hareket edecekti. Yuuki’nin tarzı böyleydi—kendini olabildiğince abartmaya çalışırdı.
Şu an için düşman ani bir hamle yapmayacaktı. Ve eğer bu kilitlenme yeterince uzun sürerse, çok geçmeden taktiksel bir zafer elde etmiş olacaklardı. Fakat tam o sırada gülen taraf Feldway oldu.
“Heh-heh-heh… Vay vay vay. Gerçekten de hepinizin işini burada bitirmem gerekiyor, değil mi?”
Bu ses Yuuki’nin ürpermesine neden oldu—ve bunu duyduğu anda planının çoktan raydan çıktığını fark etti.
Onu fazla mı kışkırttım? Hayır, burada tüm gücüyle saldırsa bile ona direnebileceğimizi düşünüyorum.
Yuuki ile Feldway’in teke tek kapışması ilk taraf için kötü biterdi. Ancak şimdi bire karşı beş kişiydiler. Sylvia, Leon’u tutuyordu; böylece geri kalan herkes aynı anda Feldway’in üzerine çökelebilirdi.
Ne var ki bu durum büyük bir hesap hatası çıktı. Çünkü artık Feldway’in son kozu, Yuuki’nin asla hayal edemeyeceği bir şekilde çirkin yüzünü gösteriyordu.

“Uyan, Jahil! Gebert şu veledi!”
Emir Feldway’den gelmişti.
“…?”
Yuuki ne demek istediğini anlayamamıştı. Zaten Leon, Sylvia ile uğraşmaktan bu emre uyacak durumda değildi. Bunu yapacak biri varsa o da Feldway’in kendisi olmalıydı.
Ne tür bir—?
Fakat Yuuki cevabı bulmaya fırsat bulamadan, darbe ansızın üzerine çöktü.
“Beni mi çağırdın, Feldway? Sana bir borcum olduğu doğru ama her emrine amadeymişim gibi muamele görmek hiç hoşuma gitmiyor.”
Ses, Yuuki’nin kulağına ancak göğsünü kavuran o şiddetli acının ardından ulaştı. Kan tükürerek gövdesine baktı—ve oradan dışarı çıkmış korkunç görünümlü bir el gördü.
“Footman! Ne yapıyorsun sen?!”
Footman, Kagali’nin çığlığı üzerine kolunu Yuuki’nin göğsünden çekerek arkasını döndü.
“Kapa çeneni, Kazalim,” diye kahkahayla cevap verdi. “Neler yapmışsın böyle? Sana bahşettiğim ismi ve görünüşü terk mi ettin?”
Hiç Footman’e benzemeyen akıcı bir üslupla konuşuyordu; kötücül aurası her zamankinden daha büyük ve daha ürkütücüydü.
“Ah, kahretsin…”
Yuuki dizlerinin üzerine çöktü. Bir Aziz olarak ruhani bir yaşam formuydu, dolayısıyla fiziksel bedeni üzerinde tam bir kontrole sahipti. İstediği an kanamasını durdurabilirdi bile. Fakat bu aldığı darbe basit bir çizik değildi. Normal bir insan olsaydı anında can verirdi.
“Hohhh? Hâlâ hayatta mısın? Dişli bir çöp parçasıymışsın, ha? Bana daha fazla zorluk çıkarmayı kes!”

Konuşması biter bitmez gerilip ölmek üzere olan Yuuki’yi havaya fırlatacak bir tekme attı. Yeni edindiği o yıkıcı güçle Footman’in tek bir darbesi, Yuuki’yi anında nakavt edecek kuvvetteydi.
“Gahhh!”
“Yuuki Bey—”
Kagali ve Teare ona yardım etmek için ileri atılırken Laplace kendisini Footman’in önüne siper etti.
“Sen de kimsin, ha?”
“Kim miyim diye soruyorsun? Büyü hanedanını gördüğünde tanıyamayacak kadar ne tür aşağılık bir çöpsün sen böyle?”
Bu kesinlikle Footman değildi. Bu kişi, uzun zaman önce bu dünyadan silinen kraldı—İmparator Jahil‘di.
“Büyü… Bir dakika, sen Jahil misin?”
Sylvia bir yandan Leon’a odaklanırken diğer yandan durumu analiz ederek çevreyi genişçe gözetliyordu. Tabii ki konuşulanları duyuyordu ve “büyü hanedanı” tabiri ona bir şeyleri çağrıştırmıştı.
“Hohhh… O zaman sen de Sylvia olmalısın? Eh, haklısın. Ben yüce Jahil’im!”
Tüm oda bir anda buz kesti. Sylvia hınçla kaşlarını çatarken Kagali’nin yüzündeki kan çekildi. Kagali elbette onun kızıydı ama Sylvia da Jahil’i tanıyordu; ikisi de Alacakaranlık‘ın üst düzey öğrencileriydi. Birbirlerinden yollarını ayırıp bir daha asla konuşmayacak kadar nefret etseler de, sürekli teyakkuzda kalacak kadar birbirlerinin yeteneklerinin farkındaydılar.
İkisi de Jahil’in ne kadar kötücül biri olduğunu biliyordu ve dirilişinin felaketlerin en büyüğü olacağını anlıyorlardı. Feldway’in kozu da tam olarak buydu.
Jahil, Milim topraklarını yerle bir ettikten sonra o topraklarda bedensiz bir şekilde dolaşan çaresiz bir ruhtan ibaretken bulunmuştu. O şekilde kalsaydı nihai kaderinden kaçamazdı ama bunun yerine gözaltına alınmış ve uzun, çok uzun bir uykuya yatırılmıştı. Teğmen Kondo, İblis Kralı Clayman’i kontrol etmekle meşguleyken Feldway, Jahil’in ruhunu Footman’in içine yerleştiriyordu. Zayıf bir benlik duygusuna ve daha da zayıf bir zekaya sahip böyle bir palyaço, Jahil’in muazzam gücü tarafından kolayca ele geçirilebilirdi.
Feldway’in düşünceleri bu yöndeydi ve haklı da çıkmıştı. Jahil, Footman’in ruhunu yavaş yavaş aşındırarak yolunu açmıştı. İlk başlarda Feldway’e bilgi aktarmaktan fazlasını yapamıyordu ama Footman’in bedenine bir serafim aktarıldığında güç dengesi tersine döndü ve Jahil kontrolü tamamen ele geçirdi.
Bundan sonra geriye kalan tek şey, Feldway’in işaretiyle uyanmaktı. Bu anı en etkili olacağı zamana saklamayı umuyordu ve ona göre o an, tam da şu andı.
“Jahil, sana verdiğim güçleri sonuna kadar kullanma zamanı geldi… ve hepsini katlet.”
Feldway’in önüne serilen bu araçlar artık işe yaramazdı, bu yüzden yok edilmeleri gerekiyordu.
Jahil’e, kendisine bağışlanan serafimle birlikte, Michael’ın Velgrynd’den geri aldığı yetenek olan Sükûnet Kralı (Raguel) ödünç verilmişti. Onu gizlice kendine mal etmiş, Alev Hükümdarı (Agni) adlı nihai efsuna dönüştürmüştü.
“Har-har-har-har! Bu günü asırlardır bekliyordum. Nihayet güçlerimi sonuna kadar kullanabileceğim!”
Jahil kötücül bir kahkaha patlattı.
Aniden Footman’in devasa bedeni alevler içinde kaldı ve dokunduğu her şeyi yok eden bir alev hükümdarına dönüştü. Jahil bu alevleri dilediği gibi yönlendirebiliyordu ve şimdi engin güçleri serbest kalmıştı.
Footman’in Öfkeli Palyaço maskesi parçalanıp eriyerek yere döküldü. Arkasındaki yüz korkunç ve çarpıktı; belki de içindeki kişinin doğasını yansıtıyordu.
“Footman benim! Geri ver onu bana!”
Kagali çığlık atıyordu. Fakat onun bu acı dolu feryatları Jahil’i yalnızca keyiflendiriyordu.
“Har-har-har-har! Her zaman yumuşak kalplilerin en yumuşağıydın. Aklını başına getirmek için seni biraz pataklamak isterdim ama tüh, ne büyük yazık! Lort Feldway az önce hepinizi öldürmemi emretti. Beni affet, benim aptal evladım!”
Jahil en ufak bir pişmanlık duymadan Kagali’ye doğru bir alev topu fırlattı. Belki Velgrynd’in çağırabileceği kadar güçlü değildi ama yine de son derece şiddetliydi. Bu sıcaklığı savunmasız bir şekilde karşılamak onu anında buharlaştırırdı.
“Beni görmezden gelme, lanet olsun!”
Laplace, alev topunu saptırmak için bir büyü fırlatmaya çalıştı ama gücü yetmedi. Büyü, alev topu tarafından yutularak tamamen etkisiz kaldı—ardından alev topu büyüyerek önce Kagali’yi, sonra Teare’yi, ardından da Yuuki’yi yuttu.
Ancak alevler dindiğinde, orada bir karartı dikiliyordu.
“İyi denemeydi.”
Bu Yuuki’ydi. Ölümcül yarasına rağmen ayağa kalkmayı başarmış ve Karşı-Yetenek ile alevleri bastırmıştı.
“… Hoh? Alevlerim sende işe yaramıyor mu? Hmm. Bunun sadece seni güçle ezme meselesi olduğunu sanmıyorum, hayır. Bu başa bela. Başa bela birisin, kabul etmeliyim.”
Jahil’in gözlerinde aniden deney yapan bir bilim insanının meraklı bakışları belirdi. Ağzı, sanki yeni bir oyuncak keşfetmiş gibi meraklı bir neşeyle kıvrıldı.
“İyi misin, Patron?” diye sordu Laplace.
“Hiç değilim,” dedi Yuuki. “Bir an önce yatağa uzanmak istiyorum. Ama bu düşmanın beni öylece bırakacağını sanmıyorum, işte sorun da bu.”
“Evet…” “Eee, şimdi ne yapacağız?”
“Önemli olan—”
Önemli olan hepimizin hayatta kalması. Yuuki bunu anlıyordu ama bunu başaracak tek bir yol bile düşünemiyordu. Gözlemlerine göre Jahil, Laplace’ın en az on katı, kendisinin ise rahatlıkla beş katı güce sahipti.
………
……
…
Her şeyi bilen bir anlatıcının bakış açısından bakacak olursak, Laplace’ın Varlık Puanı bir milyonun biraz üzerindeydi. Bu bir iblis kralı tohumundan kıyaslanamayacak kadar güçlüydü ama onu uyanmış iblis krallarının en alt sırasına yerleştiriyordu. Onu savaşta bu kadar dişli bir rakip yapan şey, uzun yıllar boyunca biriktirdiği tecrübesi ve yeteneklerinden en iyi şekilde yararlanmasıydı.
Sırada, hâlâ bir Aziz olan ancak hiyerarşide çok geçmeden tam bir ilahiliğe ulaşabilecek kadar yükselmiş Yuuki vardı. EP’si iki milyon civarındaydı fakat hem her şeye gücü yeten Açgözlülük Kralı (Mammon)‘a hem de hile seviyesindeki yetenek iptal edici Karşı-Yetenek‘e sahip olması, ona sayısal istatistiklerin ölçemeyeceği bir savaş gücü veriyordu.
Teare’nin EP’si 2,4 milyondu ve Yuuki’ninkini geride bırakıyordu. Kendisine ait pek az şuurlu arzusu vardı ama sahip olduğu kilit şeylerden biri Doğuştan İyimser adındaki benzersiz yetenekti. Belirli koşullar altında tüm fiziksel yeteneklerini üç katına çıkarıyordu fakat hâlâ büyük ölçüde kanıtlanmamıştı ve muhtemelen yalnızca kendisinden daha düşük rütbeli düşmanlara karşı işe yarıyordu. Laplace gibi birinin savaş becerisine de sahip değildi, bu da onu dördü arasındaki en zayıf halka yapıyordu.
Son olarak, bu dörtlü arasında en yüksek EP’ye sahip üye Kagali’ydi. Üç milyonun biraz altındaydı ve bu da onu diğerlerinin oldukça üzerine koyuyordu; Yıkım Asası da ona bir bonus vererek puanını dört milyonun üzerine çıkarıyordu. Ne var ki Kagali’nin rolü destekti—yakın veya uzun menzilli savaşta pek de iyi değildi. Lütufları boşa gidiyor değildi elbette ama bir dövüşte ondan mucizeler beklenemezdi.
Bu esnada Jahil ise on dört milyonluk bir EP’ye sahipti. Bu, zaten güçlü olan Footman’in üzerine eklenen Jahil’in kendi gücüydü. Daha da kötüsü, sadece büyüyle savaşmakla kalmıyor, sırf eğlence olsun diye kendinden zayıf rakiplerine işkence edebilmek adına yakın dövüşten de zevk alıyordu. Kontrolden çıkıp estireceği bir terör, tüm hasımlarını kolayca saf dışı bırakabilirdi. Bu rakipler için karşılaşılabilecek en kötü durumdu.
………
……
…
Yuuki bir dahi olabilirdi ama o bile buradan çıkış yolu bulamıyordu. Bu durum canını sıkıyordu.
Aklının başında olduğunu ve kimsenin kontrolü altında olmadığını açıklamadan önce biraz daha beklemeli miydim diye düşündü… ama bu fikri hemen kafasından attı. Yapılabilecek muhtemel bir hamleydi, evet, ama Kagali’yi geri almak için seçtiği an muhtemelen elde edebileceği en iyi fırsattı. Sadece Feldway onlardan bir adım öndeydi. Her olasılığı tahmin edip karşı önlemler geliştirerek her şeyi titizlikle hazırlamıştı ve buraya bu hazırlıkla gelmişti. Kozlarının hepsini gizli tutması ona kesinlikle büyük bir avantaj sağlamıştı.
Yuuki bunu kabullenmek zorundaydı—bu sefer kaybetmişti. Bunca zamandır Footman ile birlikteydi ama bu müttefikinin içinde böylesine kötücül bir varlığı barındırabileceği bir an olsun aklına gelmemişti. Bunu fark edememiş olması onun suçu değildi; gerçekten de bu kadar önceden hazırlıklı olduğu için tebrik edilmesi gereken kişi Feldway’di.
Her zaman böyle oluyor, değil mi? Bu dünya bana karşı çok adaletsiz…
İşlerin bu noktaya gelmesinden pişmandı ama yine de Yuuki bu dünyayı bazen çok saçma buluyordu.
Kim bilir, belki Teare’ye de benzer bir şey düzenlenmişti. Bu durum onu Teare’ye karşı tedbirli olmaya itti ama yine hızlıca düşündü. Böyle bir şey yapmak gerçekten anlamsızdı—eğer Teare’de böyle bir tuzak olsaydı, bu noktada onu kilitli tutmak için hiçbir sebep yoktu.
Aniden bu yerle ilgili en saçma şeyi, o balçığı hatırladı.
Rimuru, ha? Eminim o şu an asla pes etmezdi, değil mi? Bu dünyaya ilk ben geldim ama o benden sonra ortaya çıkıp kıçının keyfine göre takılıyor. Üstelik her şey, benim bir yerlerimi yırtarak ortaya koyduğum her tek şeyden çok daha muazzam bir hal alıyor. Bu beni çıldırtıyor.
Böyle düşünmüş olabilir ama bu onu pek de rahatsız etmiyordu. Hatta kahkahasının kalbinden yükseldiğini hisseder gibiydi.
“Neye gülüyorsun, Patron?” diye sordu Laplace.
“Ha, şey, komik bir şey hatırladım da. Bilirsin işte, senin gerçekten tehlikeli bir rakip olduğunu düşünüyordum ama daha da çok korktuğum birini hatırladım. Bütün tuzaklarımı elinin tersiyle itip önemsiz bir şeymiş gibi davranacak biri lazımdı, anlarsın ya?”
“Ha-ha! Rimuru’yu kastediyorsun, değil mi? Evet, o neredeyse her bakımdan standartların çok ötesinde.”
“Değil mi? Başkalarına bel bağlamak zorunda kalmaktan nefret ederim ama onu kullanmaya da karşı değilim. Ve çok yakında yardımımıza koşacak, bu yüzden yapacak tek bir şey kalıyor.”
Yuuki, Laplace’a buruk bir tebessümle baktı.
“Öyle mi? Evet, haklısın.”
Laplace da ona gülümseyerek karşılık verdi.
“Zaman kazanmalıyız,” dedi Kagali ayağa kalkarak. “Zaten en başından beri tek seçeneğimiz buydu. Buna karar vermek için biraz geç kalmadınız mı?”
“Aynen öyle!” diye bağırdı Teare. “Hadi başlayalım şu işe!”
Yuuki, Laplace, Kagali ve Teare; Footman’in bedenindeki Jahil’in karşısında sıraya girdiler.
“Seni onun elinden alacağız, Footman.”
Laplace’ın coşkulu yemini bir işaret oldu ve çetin savaş başladı.

Sylvia bir yandan Leon ile savaşırken diğer yandan gözlerini dört açmış, Yuuki ve diğerlerini gözlemliyordu. Dörde karşı birdiler, sayıca iyi bir avantaja sahiptiler ama asıl üstünlük Jahil’in elindeydi.
Yuuki yarı ölü haldeydi; göğsündeki delik kapanmıştı ama bu muhtemelen onun bütün gücünü emmiş olmalıydı. Karşı-Yetenek‘in bedeninin ayrılmaz bir parçası olması onun şansıydı. Bu sayede Jahil’in alev topunu engelleyebilmiş ve ölüm kalım savaşını ucu ucuna sürdürebilmişti.
Yuuki savunmalarının kilit taşıyken, Laplace ve Teare vur-kaç taktiği uyguluyor, Kagali ise desteğe odaklanıyordu. Bu da kendilerinden çok daha güçlü bir rakiple başa baş mücadele etmelerini mümkün kılıyordu.
Adı Yuuki’ydi, değil mi? O düşerse bu iş çabuk biter…
Biterdi, sadece savunmacısız kalacakları anlamında da değil. Yuuki’nin neşeli emirleri tüm grubun havasını belirliyordu. Konuştuğunu duyduğunda Laplace sınırlarını zorluyordu. Teare ise daha çok akışa kapılıyor, işlerin gidişatına göre güçlü ya da zayıf bir performans sergiliyordu. Tüm grubu gözeten Kagali içinde bulundukları durumun farkındaydı ama…
Yine de bir şey yapmak istiyorsan etkili bir hamleye ihtiyacın vardı.
Ve ellerinde hiçbir şey yoktu. Güçleri yavaş yavaş tükeniyordu ve tüm dövüş, yenilene kadar süreci ne kadar uzatabileceklerinden ibaretti. Zaman kazanıyorlardı—ulaşabilecekleri tek doğru yanıt buydu.
“Uğğh… İmkânsız derecede güçlü,” diye inledi Yuuki. “Benim Karşı-Yetenek her türlü savunma bariyerini falan yok sayabiliyor ama adamda o kadar muazzam bir katı dayanıklılık var ki ona hasar bile veremiyoruz…”
“Evet, seviye olarak bizden fersah fersah üstün,” diyerek onayladı Laplace. “Bir tahminde bulunmam gerekirse, bu adama zarar vermemizin hiçbir lanet yolu yok gibi duruyor.”
Hiçbir şey Jahil’i delip geçemezdi. Bunu biliyorlardı ve şimdi hepsi bir umutsuzluk duygusuna kapılmıştı. Yine de tek bir sebeple devam ediyorlardı: Rimuru ve ekibinin yakında geleceğine inanıyorlardı.
Rimuru gerçekten de El’in söylediği kadar muazzam biri, değil mi? Burada bile değil ama hâlâ bu kadar çok umut veriyor.
Sylvia dua etmeye pek alışkın değildi ama yine de onun zamanında yetişmesini içtenlikle umuyordu.
“Neden yana bakıp duruyorsun, Usta?” diye sordu Leon. “Bu biraz kabalık olmuyor mu?”
“Belki de haklısın… Ama aynı tür yeteneklere sahip iki kişi dövüştüğünde, ilk kim sabırsızlanırsa o kaybeder!”
Havada süzülerek Leon’un aralıksız, yüksek hızlı kılıç darbelerinden kaçındı. Yetenekleri aynı soydandı ve hatta aynı kılıç tarzıyla dövüşüyorlardı. Ne yapacağını tam olarak biliyordu.
Aynı şey Leon için de geçerliydi ama Michael’ın zihin hakimiyeti ona düşmanını yenme emri vermişti. Bir taraf zaman kollayıp bu savaşı sonsuza kadar uzatabilirdi; diğer taraf ise kazanmakla görevliydi. Tarzlardaki fark ortadaydı ve savaşın gidişatını etkiliyordu. Bu bir yana, devrede olan başka bir faktör daha vardı—Leon’un bilinçaltı. Leon, bilinçaltında özgür iradesini yeniden kazanmak için hâlâ mücadele ediyordu. Bu şimdilik onun üzerinde küçük bir etki yaratıyor olabilirdi ama bedenini kesinlikle yavaşlatıyordu.
Böylece ikisi arasındaki savaş son derece dengeli bir tempoda ilerliyor, Sylvia avantajın tadını çıkarıyordu.
Ama o zaman, diye düşündü Sylvia, Feldway neden hiç kımıldamıyordu? Savaşa katılacak olsa ben bile biraz baş belasına girerdim yani.
Bu aynı zamanda Yuuki’nin grubunun yakaladığı dengeyi altüst eder ve onları felakete sürüklerdi. Öyleyse neden hiçbir şey yapmıyordu?
Sylvia bunu öğrenmeyi umarak Feldway’e doğru baktı. Onu gözlemlerken zihninde bir teori oluşturmaya başladı.
En ufak bir endişe duyar gibi görünmüyor. Leon ve Jahil muhtemelen onun için feda edilebilir piyonlar. Sadece hakkımızda biraz veri toplamak istiyor, böylece bir dahaki sefere işimizi temelli bitirebilecek.
Bu pek de iç açıcı bir yanıt değildi. Sylvia ondan bıkmaya başlıyordu.
Feldway neredeyse komik derecede temkinli davranıyordu. Normalde düşmanlarını burada yenmenin sonucu çok daha kesin kılacağını düşünüyor olmalıydı. Ama amacı bu değildi, çünkü her şeyden önce kendi güvenliğine değer veriyor olmalıydı. Ve buna dayanarak, Feldway’in gizli numaralarının Leon ve Jahil ile sınırlı olmadığı kesin gibi görünüyordu.
Gözlemlerine göre hareket eden bir adamdı—ve bu seferki gözlemleri ona şüphesiz, düşmanın bu sefer yanında getirmediği güçlerle yok edilebileceğini söylüyordu. Düşmanın da oynayacak gizli bir kozu olabileceği korkusuyla cesur hamleler yapmaktan kaçınıyordu. Neredeyse korkaklık derecesinde bir temkinlilikti bu ama Feldway’in özü zaten buydu.
Her halükarda Feldway’in hareketsizliği, zaman kazanma hedeflerine hizmet ediyordu. Sylvia bu düşünceyle biraz özgüven kazandı—ve tam o anda olay gerçekleşti.
“Ah, doğru ya, şimdi hatırladım,” dedi Jahil. “Şu Karşı-Yetenek denen şey, zamanında Ejderha Prensesi’nin evcil hayvanının sahip olduğu bir özellikti, değil mi? Yetenekleri ve büyüyü etkisiz kılan bir şey. Bayağı bir baş ağrısıydı ama onunla başa çıkmanın kolay bir yolu vardı. Büyüyü bırak, yetenekleri bırak ve doğrudan saf güçle saldır; bak bakalım bir şeyi etkisiz kılabiliyor mu!”
Jahil kötü biriydi ama aynı zamanda birinci sınıf bir araştırmacıydı. Alacakaranlık‘ın bir öğrencisi olarak, keskin gözlem yetenekleri sayesinde bu alanda rüştünü ispatlamış bir geçmişe sahipti. Doğru cevaba bu şekilde ulaşmıştı.
Karşı-Yetenek, Milim’in evcil hayvanının o hüzünlü nihai formu olan Kaos Ejderhası‘na geçmişti ancak Milim tarafından ezilmiş ve başarıyla mühürlenmişti. Jahil bilmiyordu ama Milim onun teorisini zaten onun adına kanıtlamıştı. Taktik değiştirme vakti gelmişti—doğrudan katı şiddet.
Bu yüzden kendi bedenini bir gülle gibi kullanarak Yuuki’ye deli gibi saldırmaya başladı.
“Har-har-har-har! Ne kadar da acınası derecede zayıf!”
Yuuki’ye üst üste darbeler indirirken ona doğru kükrüyordu.
O andan itibaren savaş çok daha tek taraflı bir hal aldı. Yuuki, ona karşı koyabilmek için dövüş sanatlarını kıl payı kullanabiliyordu ama aradaki güç farkı üstesinden gelinemeyecek kadar fazlaydı. Laplace ve Teare de aynı şekilde hırpalanmıştı—ve çok geçmeden üçü de kendilerini yerde buldu.
“Jahilllll!!”
Kagali öfke patlamasıyla bir büyü aktifleştirdi ama büyü, Jahil’in bedenini saran aurası tarafından engellendi. Ardından yumruğu Kagali’nin midesine indi; aralarındaki katı güç farkı, savaşın kaderini acımasızca belirledi.
“Har-har-har-har! Bana meydan okumanın ne kadar aptalca olduğunu şimdi anladınız mı? Pekala, Lort Feldway, işlerini bitirebilir miyim?”
Nihai onay anı gelmişti. Jahil muhtemelen onları en başından beri öldürmek istiyordu ama önce patronunun kararına saygı duymak istedi.
“Keyfine bak,” diye yanıtladı Feldway kısaca.
Jahil haince bir kahkaha attı. “Kazalim, benim talihsiz evladım—bizim için iyi bir deney oldun. Yazık oldu ama için rahat olsun, yakında senin gibilerin yerini alacak harika yeni bir oyuncağım olacak!”
İleri uzattığı ellerinde gücünü toplamaya başladı. Ellerinin üzerinde girdap gibi dönen savaş ruhu yoğunlaşarak zamanın dokusunu bile bükecek kadar büyük bir enerjiye dönüştü. Çevresindeki hava gıcırdadı, ardından tutuştu. Bu ne bir büyü ne de bir yetenekti; saf, katıksız bir yıkım gücüydü. Yuuki’yi yok etmeye… hatta Jahil’in kendisine bile zarar vermeye fazlasıyla yeterdi.
Kenardan izleyen Sylvia dehşetle sarardı. Tek bir noktada toplanan tüm bu güç, nükleer büyüyü bile aşan yıkıcı bir patlama yaratacaktı. Bu saldırının hedefinde olan herkes, geride tek bir parça bile kalmadan yok olup giderdi.
Tehlikeyi sezen Sylvia, koruyucu bir bariyer kurdu. Leon da aynı sonuca varmış olmalıydı ki saldırısını kesip Feldway’i korumak için siper oldu.
Yuuki, savunmasını sağlamlaştırmak için Açgözlülük Kralı (Mammon)‘u kullanmaya çalıştı ama enerjisi zaten tükenmek üzereydi. Kagali’nin Düzenbaz adındaki benzersiz yeteneğiyle kurduğu bariyer son çareleriydi. Hâkimiyet Kralı (Melchizedek) Yuuki tarafından elinden alınmış olabilirdi ama o da bir zamanlar bir nihai yeteneğe sahipti. Düzenbaz yalnızca benzersiz bir yetenek olsa da, bir nihai yetenek kadar performans gösterecek seviyeye gelişmişti.
Ancak bu yeterli değildi. Kagali tek başına aradaki bu ezici güç farkının üstesinden gelemezdi.
Bu hiç işe yaramayacak. Dayanmasının imkânı yok…
Sylvia acı gerçeği net bir şekilde görebiliyordu.
Jahil’in saldırısı iki farklı aşamadan oluşuyordu. Çağırdığı saf yıkım enerjisi, Alev Hükümdarı (Agni)‘den gelen bir darbeyle sarmalanacaktı. Kagali’nin bariyerini buharlaştırmak için bir alev topu fırlattıktan hemen sonra asıl saldırısı arka planda bekliyordu. Bütün bunlar Jahil’in sahip olduğu muazzam miktardaki büyü zerrecikleri (magicules) sayesinde mümkündü. Hayal etmesi bile zor olan, canlı bir enerji duvarı gibiydi; büyü zerreciği miktarı Sylvia’nınkinin birkaç katıydı. Sylvia gibi birinin savaşa dahil olup bu saldırıyı savunmaya çalışması için artık çok geçti.
Bunu durdurabilecek başka kimse var mıydı?
Orada donup kalmış dört kişiye baktı. Kagali nafile yere kendini tüketiyordu. Yuuki zaten saf dışı kalmıştı. Ya diğer ikisi? Teare’nin bir nihai yeteneği yoktu, bu yüzden onun kuracağı koruyucu bariyer okyanusta bir damla kalırdı. Böylece tüm umutlar Laplace’a bağlanmıştı.
Sylvia onun olduğu tarafa baktı—ve gördüğü şey karşısında irkildi.
Ha? O yüz… Hayır. O olamaz—
Laplace’ın kırık maskesinin altında duruyordu. Unuttuğunu sandığı şey, tek bir bakışla tüm anıların sel gibi geri akmasına yetmişti. Kendini tutamayarak çığlık attı:
“Kaç, Thalion!!”
Fakat bu tavsiye için artık çok geçti.
“Pekala! Elveda öyleyse. Ruhunuzu toz etme ve sizi bu gezegenin yüzünden silme vakti!”
Jahil’in sözleri sonun geldiğini haber verdi. Ve sözlerine sadık kalarak dehşet verici bir yıkıma yol açtı. Önce bir parlama, ardından gelen patlamayla Leon’un kalesi havaya uçtu. Devasa alev topu öfkeyle kükredi, toprağa ısı ve alev saçtıktan sonra yok olup gitti.

