Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 18 – Bölüm 5 / Palyaçolar Anıları Tazeliyor

Palyaçolar Anıları Tazeliyor

Aylar önce Kagali, Feldway tarafından savaş meydanından çekip çıkarıldığında, Teğmen Kondo’nun savaşta son nefesini vermesiyle aynı anda bilincini kaybetmişti; bu durum, Kondo’nun onun üzerindeki hâkimiyetinin kırılmasının bir sonucuydu. Fakat kendine geldiğinde, kendisini hiç bilmediği bir dünyada buldu.

Neler oluyor…?

Durumu anlamlandırmaya çalıştı. Derken yakınlarında tanıdık bir yüz fark etti.

“Deeno…”

“Selam! Uyandın demek Kazalim, ha? Şu Kondo denen adam öldü demek ki.”

“A-Anladın mı yani… Ah. Patron söylemiştir kesin.”

Deeno’nun terk ettiği ismi kullanması Kagali’yi şaşırttı ama gözleri netleştikçe, bir sandalyede tembelce oturan ve sanki orada bile değilmiş gibi duran Yuuki’yi gördü. O da tıpkı Kagali gibi bir başkasının hâkimiyeti altına girmişti. Kagali bunu fark ettiğinde, Yuuki’nin kimliğini dünyaya ifşa etmiş olmasına hiç şaşırmaması gerektiğini hemen anladı.

“Yani, sayılır. Sana tam olarak ne oldu bilmiyorum ama dürüst olmak gerekirse, şimdiki görünüşün çok daha hoşuma gidiyor.”

Kagali’nin İblis Kralı Kazalim ile uzaktan yakından alakası yoktu ve Deeno bunu yüksek sesle söylemekten çekinmiyordu.

Her zamanki gibi umursamaz… İçinden ne geçtiğini asla çözemiyorum.

Biraz rahatlamaya başladı. Dürüst olmak gerekirse şu an yeterli savaş gücüne sahip değildi. Evet, A-üstü bir dereceyi hak ediyordu belki ama gerçek canavarların gözünde kalabalıkta bir yüzden ibaretti. Deeno’nun güçleri belirsizdi fakat ona karşı hiç şansı olmadığını biliyordu. Bu yüzden Kagali şu anki en iyi seçeneğine yöneldi: istihbarat toplamak.

“Peki ben neredeyim?”

Deeno yüzünü buruşturdu. “Kendi dünyanda olmadığını biliyorsun, değil mi? Burası biraz özel bir yer. Var olan tüm dünyaların hemen yanı başında ama aynı zamanda hepsinden soyutlanmış durumda. Başlangıç noktası. Biz buraya Gök Sarayı deriz.”

Tanıdık bir isim değildi. Fakat birkaç anahtar kelime dikkatini çekti.

Başlangıç noktası mı…? Yıldız Kral Ejderha Veldanava’nın doğduğu yer olmasın sakın…?!

Başlangıç noktası; tüm dünyalar yaratılmadan önce bile var olan yer. Yalnızca mitolojide kaydedilmiş bir efsane. Var olduğu iddia ediliyordu ama daha önce kimse görmemişti.

“Nasıl…?”

“Buraya çıkan kapıdan geçmek için bir anahtar gerekiyor ama o anahtarın ne olduğunu ben de bilmiyordum. Fakat buraya getirildikten sonra nasıl çalıştığını öğrendim. Sana söyleyemem ama…”

Bu durum Kagali’yi sinirlendirdi. Fakat sonra Deeno’nun gereksiz gördüğü hiçbir şeyi yapmaktan nefret ettiğini hatırladı. Eğer söylemeyecekse, Kagali’nin onu zorlamak için yapabileceği hiçbir şey yoktu.

Başka bir şey sorma vaktiydi.

“Pekala, seni zorlamayacağım, en azından anlatabileceğin kadarını söylesen…”

“… Öff, ne kadar da zahmetli.”

“Uzun zamandır tanışıyoruz. Benim için en azından bu kadarını yapabilirsin.”

“Cık. Sanki elime bir şey geçecek de.”

“Senin için az iş yapmadığımı hatırlıyorum sanki…”

Kagali cümlesini bitiremeden Deeno doğruldu. “Ne sormak istiyorsun? Sorduktan sonra geçmişi unutacaksın ama benim için, değil mi?”

“Evet, elbette unutacağım.”

Kagali gülümsedi. Deeno her zamanki gibiydi. Şu an her şey ne kadar kafa karıştırıcı olursa olsun, bu içini rahatlatmıştı.

“Peki bizim patron—yani şuradaki Yuuki Kagurazaka—neden hâlâ birinin zihin kontrolü altında? Demin Kondo’nun öldüğünü söylemiştin ama… Bekle! Yoksa sen…”

“… Gerçekten de lafı çabuk kavrıyorsun, değil mi? Doğru tahmin ettiğini sanıyorum, o yüzden söyleyeyim. Sen Kondo tarafından kontrol ediliyordun ama şuradaki Yuuki, o yeteneki Kondo’ya ödünç veren adam tarafından kontrol ediliyordu.”

“Biliyordum…”

Buna inanmak istemiyordu; dışarıda bir yerde zihin kontrolü gücünü başkalarına ödünç verebilen birinin olduğu gerçeğine. Fakat Deeno bu konuda yalan söyleyecek biri değildi. Bir şeyi kabul etmek istemiyorsa çenesini kapalı tutardı. Bu da durumun gerçekliğini daha da pekiştiriyordu.

Yuuki kontrol ediliyordu. Tüm yetenekleri etkisiz kılan türünün tek örneği muazzam bir bedene sahip olmasına rağmen, bunu aşabilen bir şey vardı. Bu tek kelimeyle dehşet vericiydi. Kagali buradan kaçabilmek için Yuuki’yi eski haline döndürmek istiyordu ancak bunu nasıl yapacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu. Madem durum böyleydi…

“Benim güzel çocuklarım nerede?”

“Arka tarafında dikilen tipleri mi kastediyorsun?”

Kagali hızla arkasını döndü. Daha önce orada kimsenin varlığını hissetmemişti, zaten hissedebilmesi de mümkün değildi.

Ah. Demek öldürme moduna geçmişler. Başkasının değil, sadece benim emirlerimi dinliyorlar…

Niyetinin aksine bu kadar paniğe kapıldığı için kendine kızdı. Emri iptal ederek Teare ve Footman’i eski hallerine döndürdü. Yanlarında onlarla birlikte sıraya dizilmiş tanımadığı dokuz kadar yürüyen ceset de vardı ama Kagali onlara hiç aldırış etmedi.

Yine de zihninin kontrol edildiği zamanlara dair belli belirsiz anıları vardı. Emredildiği gibi yasaklı lanet Ölü Doğum Günü’nü kullandığını hatırlıyordu, dolayısıyla bu yürüyen cesetler o sırada yaratılmış olmalıydı. Fakat onlara karşı kişisel bir bağlılık hissetmiyordu. Sonuçta onları yaratmayı hiçbir zaman istememişti.

“Ah! Hey, Başkan! İyisin, değil mi? Çok endişelenmiştim!”

“Hohhh-hoh-hoh-hoh! Teare’e kesinlikle katılıyorum Başkan. Bizi patron mu kurtardı?”

“Hayır, o kurtarmadı. Gizlemenin de bir anlamı yok, o yüzden direkt söyleyeceğim… Berbat bir durumdayız.”

İkisine de neler olup bittiğini anlattı. Deeno ise yok sayılmayı hiç dert etmeyerek uykuya dalmıştı bile.

“Vay be… Sanırım beklentileri boşa çıkardık, ha?”

“Tabii ki çıkardınız Teare. Patronun bile zihni kontrol altına alındı. Buna karşı koymak için yapabileceğimiz hiçbir şey olmadığına eminim.”

“Peki şimdi ne yapacağız?” diye sordu Footman. “Böylece kabullenecek miyiz?”

“Evet,” diye ekledi Teare, “kaçamaz mıyız yani? Hiç muhafız falan da görmüyorum.”

“Sorun da bu ya,” diye karamsar bir şekilde yanıt verdi Kagali. “Elbette kaçmak isterim ama sanırım başka bir dünyadaki bu Gök Sarayı’ndayız. Büyü bizi buradan çıkaramaz.”

Kagali, elemental büyü olan Işınlanma Kapısı’nı denemişti bile. Çalışacağına dair en ufak bir belirti gösterseydi Teare, Footman ve Yuuki’yi de yanına alıp gitmeye hazırdı. Ancak mevcut koordinatları hakkında hiçbir fikri olmadığı için büyüyü etkinleştirmesinin imkânı yoktu.

Şans eseri üzerimdeki kölelik büyüsü bozuldu… ama bunu her kim yaptıysa, bilincimi geri kazanmamın bir şeyi değiştirmeyeceğini biliyordu…

Bu kahrediciydi ama acı gerçek buydu. Kimse başlarında nöbet tutmuyordu, evet—ama bunun tek sebebi Kagali ve yoldaşlarının kaçabileceğine kimsenin ihtimal vermemesiydi.

“Deeno?”

“H-hey. Ne var? Şurada şekerleme yapmanın tadını çıkarıyordum. Başka bir sorunun mu var?”

“Buna cevap vereceğinden şüpheliyim ama buradan çıkmanın bir yolu var mı?”

“Sence var mıdır?”

“… Yoktur.”

“Değil mi? Böyle kıvrak zekâlı olmanı her zaman takdir etmişimdir. Yani evet, zamanını boşa harcamayı bırakıp efendi gibi otursan iyi edersin, anlarsın ya?”

Bunun geleceğini tahmin etmişti. Ancak Kagali artık tamamen köşeye sıkışmıştı.

Gök Sarayı çok küçük, son derece düz bir dünyaydı. Tek bir kürenin içinde var oluyordu: alt yarısı toprak, üst yarısı ise gökyüzüydü. Kusursuzca düzdü ve yaklaşık kırk mil kare büyüklüğündeydi; mevsimsel dalgalanmaların olmadığı ılıman bir iklime sahipti ve tam ortasında görkemli, beyaz bir şato yer alıyordu. Ama hepsi bundan ibaretti. Burada hiçbir çiçek solmaz, hiçbir meyve dalında çürümez, hiçbir su kirlenmez ve toprak asla kuraklaşmazdı. Çiçek tarlaları daima rengârenk açar, var olan ağaçlar ise her zaman en lezzetli, en mis kokulu meyveleri verirdi. Değişimin tamamen yokluğu yüzünden sanki orada zaman durmuş gibiydi.

Kagali ve diğerleri, bahçenin ortasına kendileri için kurulmuş küçük, kare şeklinde bir yapının içinde tutuluyorlardı. Şatoyla ilgili her şey oradan görülebiliyordu ve arkalarını döndüklerinde dünyanın kenarındaki devasa kapıyı görebiliyorlardı. Şatodan ayrılan kimseye dair en ufak bir iz yoktu ama kapılar kapalı kaldığı sürece buradan çıkmanın hiçbir yolu yok gibi görünüyordu.

Bu yüzden Kagali, Deeno’nun cevabıyla cesaretini kaybetmeyerek sakince ne yapacağını düşündü. Fakat tam o sırada, huzurunu kaçırmak üzere şatodan biri dışarı çıktı.

İri yarı, kaslı bir vücuda ve korku nedir bilmez gibi görünen bir yüze sahip bir adamdı. Tüm vücudundan adeta saf bir ruhani güç fışkırıyordu, bu da olağanüstü gücünün bir göstergesiydi.

“Burada olmamalısınız, Sir Deeno. Sizin makamınızdaki biri bu insanlarla böyle samimi olmamalı.”

Adam, aksini yapması için hiçbir sebep görmeyerek Kagali’ye tepeden baktı. Kim bu adam? diye düşündü sinirlenen Kagali, ancak şimdilik bu muameleye katlandı. Her zaman bu şekilde temkinli biriyse de.

“Sen… Gnohm’dun, değil mi? Görünüşe göre o bedene başarıyla yerleşmişsin, ha?”

“Öyle yaptım! Vega denen bu adamın bedeni benim için mükemmel bir katilizör oldu. Hızla iyileşiyor ve bu gidişle Sir Dhalis de dâhil olmak üzere herkesin reenkarne olmayı başaracağını düşünüyorum.”

“Harika,” diye mırıldandı ilgisiz bir Deeno. Bunların hiçbirini anlamayan Kagali, sessizce dinlemeye devam etti. Vega—ya da çağrıldığı adıyla Güçlü Vega—Cerberus’un üç liderinden biriydi. Bu adam o olmalıydı, diye düşündü. Silik anıları, buraya gelirken adamın kendisine katıldığı birkaç sahneyi içeriyordu.

Vega… bir “katalizör” mü? Bu adamlardan birinin fiziksel form kazanması için bir kap mıydı yani? Mümkün, evet. Bu adam, Rozzo’nun araştırmalarının en büyük sonuçlarından biri olan bir büyü engelleyicinin kanını taşıyordu. Hem insan hem de canavar özelliklerini taşıyan doğaüstü bir varlıktı. Ve beslendiği sürece, ne kadar acımasızca olursa olsun her türlü yarayı iyileştirebilirdi.

Kolları kesilse basitçe yeniden büyürdü. Hatta deneyleri, geriye sadece başı kalsa bile vücudunun geri kalanının kendini yeniden iyileştirebileceğini kanıtlamıştı. Ancak dehşet henüz yeni başlıyordu: Ana gövdeden kesilen herhangi bir parça, akılsız bir canavara dönüşerek yeniden türemeye çalışıyordu. Yuuki’nin, Vega’ya herhangi bir uzvu kesilirse onu geri getirmesi konusunda kesin emir vermesinin sebebi de buydu.

Bu Gnohm denen kişi, kendine ait ruhsuz, boş bir beden elde etmek için Vega’nın bu benzersiz özelliğinden yararlanmış olmalıydı.

Ama en başta neden bir bedene ihtiyacı vardı ki? Kimdi bu adam zaten? Böyle fiziksel bir form elde etmesi gerekiyorsa bir iblis miydi? Hayır… Bu ilahi varlığına bakılırsa bir melek olmalıydı. Bu durumda, bu herhangi bir insan veya canavardan çok daha güçlü bir kap olurdu…

Kagali’nin zihni hızla çalıştı. Savaş gücünün çoğunu kaybetmişti ama beyni hâlâ sapasağlamdı.

Şimdiden kaba bir sonuca varmıştı. Bu Gnohm denen adam bir melek—ya da benzer bir ruhani yaşam formu—olmalıydı ve diğer dünyaları işgal etmek için fiziksel bir varlığa kavuşturulmuştu. Vega, bu meleklere fiziksel bedenler yaratmak amacıyla bir katalizör olarak kullanılıyordu. Hayattaydı, ihtimaller yüksek ama hareket edecek durumda değildi.

Ve Kagali tüm bunlarda haklıydı—Gnohm’un aslında bir peri oluşu dışında. Bedenini Vega’nın hücreleriyle birleştirerek, geçici bedenlerinde büyü zerrecikleri (magicules) ile beslenen bir dönüşüm gerçekleştirmiş ve onları muazzam bir şekilde güçlendirmişti. Bu da Gnohm ve türünün bileşen maddeleri özümsemesine imkan tanıyarak tam bir fiziksel reenkarne olayı tetiklemişti.

Bu bileşen maddeler, topraktan elde edilen proteinler ve karbonhidratlardı. Daha az bilimsel bir dille söylemek gerekirse, fiziksel bedenlerini inşa etmek için tek yapmaları gereken yemek yemekti. Bu durum “yürüyen ceset” yönteminden farklıydı ancak Gnohm gibi periler yarı-ruhani yaşam formları olduklarından onlar için daha elverişliydi.

Bu arada Gnohm, doğrudan Zarario’nun altında çalışan perilerden biriydi. Soydaşları Ramiris’in zindanına saldırırken o evde konuşlanmıştı, bu yüzden Feldway, Vega ve diğerleriyle döndüğünde oradaydı ve bu bedene kavuşabilmişti. Zarario’nun ekibi biraz daha sonra, Deeno ve diğerleriyle buluşmak için tam zamanında geri döndü. Gnohm, diğerlerinin takip etmesi için bir test örneği olduğundan enkarne işlemini ilk tamamlayan kişiydi; şimdilik hâlâ yalnız olmasının sebebi buydu.

Bir zamanlar thronus olan kendisi, artık “general” rütbesinde bir periydi ve bu da onu üst sınıfların alt kademesine yerleştiriyordu. Enkarne olmasıyla birlikte artık bir İblis Kralı Adayı‘ndan daha fazla güce erişebiliyordu. Ve onun bakış açısına göre bir insandan pek de farkı olmayan Kagali, bir çöp yığınından başka bir şey değildi. Bu yüzden ona karşı üstün davranmakta hiçbir sakınca görmüyordu.

“Kagali, gücümüzü artırmak için bir araçtan başka bir şey olmadığını bilmelisin,” dedi Gnohm. “Kondo bizim için kısmen kullanışlı bir araçtı ve belki onun ölümünden sonra özgür iradeni geri kazandın ama bu seni yanıltmasın. Şuradaki Sir Deeno hiçbirinizle kıyaslanmayacak bir seviyede!”

“Sakin ol, bu kadar yeter.”

“Hayır, Sir Deeno! Siz Yedi Özgün Melek‘ten birisiniz, öyle değil mi? Bu aşağılık insanlarla böyle sıradan bir şekilde konuşmak… Onlara fazla merhamet gösteriyorsunuz!”

“Sana Kazalim ile eski bir tanıdık olduğumuzu söylemiştim.”

“Benim adım artık Kagali. Bundan sonra bana öyle hitap edebilir misin?”

“… Normalde ‘İmkânı yok, çok göt büyütmek gerektirir’ derdim ama Kagali daha kısa. Öyle devam edelim.”

Kagali artık eskisi gibi değil, güzel bir kadındı. İsim de uyuyor gibiydi, bu yüzden Deeno pek direnç göstermedi.

Gnohm’u görmezden gelerek dostça sohbet ediyorlardı. Bu durum Gnohm’u son derece sinirlendirdi. Efendisi, Zarario’nun ikinci komutanı olarak hizmet veren, dövüşte yetenekli soylu bir figür olan Dhalis adını almış eski bir cherub’du. Ancak Dhalis bile Özgün Melekler olarak bilinen yüce varlıklarla yarışamazdı.

Tıpkı Gnohm ve diğerleri gibi, onun adı da son zamanlarda edinilmiş değildi. Doğrudan Veldanava’nın kendisi tarafından yaratılan ve adlandırılan elçiler olarak, yaratılışlarından bu yana dünyanın kötü iblislerine saldırıp onları yok eden ulu seraphimler olarak hizmet etmişlerdi. Gnohm’un bakış açısına göre onlar neredeyse birer tanrıydı.

Dolayısıyla Kagali’nin bu tavrı kabul edilemezdi. Deeno buna göz yummuş olabilirdi ama Gnohm’a göre bu davranışın cezasız kalmasına izin vermek Zarario’nun konumunu da zedelerdi. Güç kullanma vakti gelmişti.

“Tepeme çıkmayı kesin demedim mi ben size!!”

Sandalyede oturmakta olan Kagali, ilahi bir ışık huzmesinin—yüksek hızlı bir ruhani enerji kütlesinin—gazabına uğradı. Deeno kılını bile kıpırdatmadı. Kıpırdatmasına gerek de yoktu zaten.

“Hohhhh-hoh-hoh-hoh! Lafımız bitti mi artık? Biliyor musun, şu an terbiyesizlik eden tek kişi sensin!”

“Evet, çok haklı! Hadi gösterelim gününü, Footman!”

Böylece Kagali’nin değerli dostları, her daim sadık palyaçoları, var güçleriyle Gnohm’a karşı dikildiler.

Savaş, tek taraflı olduğu kadar şiddetliydi. Gnohm, Zarario’nun emri altında çalışan, Böceksiler’e karşı pek çok savaşa girmiş, tecrübeli bir mistikti. Fiziksel bir bedene henüz yeni kavuşmuş olsa da ona tamamen uyum sağlamıştı; hatta bu durum savaş yeteneklerini geliştirmiş gibi hissettiriyordu. Varlık puanı bir milyonu aşıyordu ve büyü zerrecikleri miktarı şu anda bile genişleyerek boş bedenini dolduruyordu.

Bundan daha iyi bir durumda olamazdı, ama burada karşı karşıya geldiği kişi, eski Clayman’den savaş konusunda çok daha üstün olan Footman’di. Zekadan pek nasibini almamıştı ama saf gücü rakipsizdi; bu da ona tam 1, 3 milyonluk bir EP veriyordu. Davranışlarındaki tüm kısıtlamalar kalktığı için, Geld ile yaptığı savaş sırasında kimsenin hayal edemeyeceği bir güç sergiliyordu.

“Güm!” Footman, Gnohm’u yumruklarken bağırdı.

“Gahhh?!”

Gnohm, yüzü içeri çökmüş halde geriye fırladı.

“Hoh-hoh-hoh! Devam edelim bakalım!”

Yumruk üstüne yumruk savurmaya devam eden Footman karşısında artık hiçbir tehdit oluşturmuyordu. Onu bacaklarından yakalayıp etrafında döndürdü ve havaya fırlattı—ardından peşinden sıçrayarak, kazandığı ivmeyle Gnohm’un sırtına gülle gibi indi.

“Grrph…”

Sonra Gnohm’u kavrayıp yere çarptı. Footman’in sırtındaki baskısıyla katlanan bu darbe, altlarındaki zemini darmadağın etmeye yetti. Footman akıllı biri değildi ama muazzam bir dövüş sezgisine sahipti. Bünyesindeki Vega hücreleri sayesinde Gnohm, ne kadar hırpalanıp parça pürçük olursa olsun rahatça yenilenebilirdi. Footman, sıradan bir yaklaşımın faydasız olduğunu içgüdüsel olarak anladığından, bunun yerine hasarı biriktirip onun dayanıklılığını tüketmeyi hedefleyen bir dövüş tarzını seçti.

Bu sırada Gnohm’un kafası karışmıştı. Bu Footman, hayal ettiğinden çok daha güçlüydü. S-sen benimle dalga mı geçiyorsun! Mistik ordusunda bir general olan ben, nasıl olur da bu tamamen tanınmayan tipin bu kadar gerisinde kalabilirim?!

Bir beden edinmek savaş yeteneğini büyük ölçüde artırmıştı… buna rağmen hâlâ eziliyordu. Bu durum akıl almazdı.

“Ne… sen de nesin…?!”

“Ben mi? Ben Footman. Ilımlı Palyaçolar’dan Öfkeli Palyaço Footman. Tanıştığımıza memnun olduuum!”

Gnohm’a tepeden bakan bir edayla selam verdi. Son derece rahattı, bu da rakibini çileden çıkarıyordu. Ardından Teare de söze girdi.

“Hey, ben de kendimi tanıtayım! Ben Teare. Ilımlı Palyaçolar’dan Gözyaşı Palyaçosu Teare! Footman’in işi bitince benimle de oynamak zorundasın, tamam mı?”

Sesi şirin ve cıvıl cıvıldı ama arkasındaki kötü niyetleri gizlemeye yetmiyordu. Footman kadar güçlü değildi elbette, yine de büyük bir tehditti. Varlık puanı bir milyonun üzerindeydi ve Benzersiz Yetenek‘i haince bir bitirici vuruş yeteneğiydi. Şimdilik harekete geçmeyecekti; ancak Footman yenilirse o zaman savaşa dahil olacaktı. O anı hevesle bekleyerek izlemeye devam etti.

Footman’in saldırı kasırgası yeniden başladı. Yumruklayarak, tekmeleyerek ve yere fırlatarak, kedinin fareyle oynadığı gibi Gnohm’a eziyet etmeyi sürdürdü. Gnohm gittikçe paniğe kapılıyor, Footman ile Teare neşeyle kahkaha atıyor, tüm bunları izleyen Kagali ise durumu sakince tahlil ediyordu.

Bu çok kötü. Bu gidişle burada hiçbir geleceğimiz yok. Bu savaşı kazansak bile, bu Gnohm denen adam hâlâ sadece bir piyondan ibaret. Teare’in benim için burada olduğunu biliyorum ama yapabileceğimiz pek bir şey olduğunu sanmıyorum.

Kagali, Yuuki’ye bir göz attı.

Ayrıca Yuuki Bey’in kazanamadığı birine karşı Teare’in kazanabileceğini de hiç sanmıyorum…

Melekler ve iblisler zaten fiziksel olarak yok edilemezler. Doğru yeteneğe sahip olsalardı durum farklı olurdu, ancak Gnohm’u burada öldürseler bile çok geçmeden yeniden dirilecektir. Vega’nın hücreleri bedenine dahil edildiği an, ölmesi fiziksel olarak imkânsız hale geldi. Zaten her halükarda sapasağlam geri dönecekse, tüm bu savaş anlamsız görünüyordu.

Eninde sonunda yenilgi kaçınılmazdı. Bunu bilen Kagali, kendisini bir aptal gibi hissetmeye başladı.

“Bırak artık, Footman. Oynadığın yeter.”

“Hoh? Emin misiniz, Başkan?”

“Evet. Ne olursa olsun buradan kaçamayız. Şu büyük kapıyı yok edebilseydik belki bir ihtimal vardı ama öyle bir yol göremiyorum.”

Deeno’ya inanmak gerekirse, bu Gök Sarayı kapalı bir dünyaydı. Kapıdan geçmek için bir tür anahtar gerekiyordu ve Kagali’nin bunu elde etmesinin hiçbir yolu yoktu. Çıkmaz sokaktaydılar.

Gnohm kahkahalarla güldü. “Ha! Ha-ha-ha-ha-ha! Aynen öyle—bunu anlamış olman ikimize de zaman kazandırır. Tek yapman gereken bizim için elinden gelenin en iyisini yapmak—anlıyor musun seni gidi kukla? Bunu yap, ben de sana yetenekli bir hizmetkâra yakışır şekilde davranayım.”

Footman hareket etmeyi bırakmıştı, Gnohm bunun ne anlama geldiğini biliyordu. Bu rakibi alt edememiş olmak beklenmedik bir şeydi elbette, ancak onun efendisi olan Kagali akıllı bir kadındı. Kagali kontrolleri altında olduğu sürece Footman ve Teare sadece birer kuklaydı; Gnohm’un otoritesi için en ufak bir tehdit oluşturmuyorlardı.

Bunu düşünmek, Gnohm’un kendini toparlamasına yardımcı oldu. Ancak bir sonraki an, etrafını saran ezici ölüm hissiyle dehşete kapıldı.

“Seni bu hâlde görmek içimi sızlatıyor, Gnohm. Sana bir isim bahşetmek büyük bir hataydı.”

Ne ara açıldığı anlaşılmayan büyük kapı, üç kişiyi açığa çıkarmıştı. İçlerinden biri, gece gökyüzünün yıldızlarıyla bezenmiş gibi duran uzun, simsiyah saçlara sahip, olağanüstü bir güzellikti. Üç Mistik Lider’in başı Zarario’ydu bu.

Varlığını gizleyerek eve dönmüş, Gnohm’un konuşmasını ve dövüşünü izlemişti. Gnohm’un sergilediği tam anlamıyla beceriksizlik, hayret verici bir hayal kırıklığıydı.

Yoldaşları Pico ve Garasha, Deeno’ya doğru yürümeye başladılar.

“Selam gençler. İşiniz bitti mi?”

“Aynen. Uzun bir günün yorgunluğuyla dönüyoruz, sizse burada dövüşüyor musunuz?”

“Hey, neler oluyor burada?”

“Tam da gördüğünüz gibi,” dedi Deeno omuz silkerek, kısık bir sesle. Açıklama yapacak havada olmadığını anlayan Pico ve Garasha, dikkatlerini Gnohm’a çevirdiler.

“L-Lord Zarario?!”

“Adımı o ağzına alma.”

“H-Hayır! Lütfen durun, bunların hepsi bir yanlış anlaşılma—”

“Yanılıyorsun. Söylediğim her şey adalettir. Doğru olan budur. Ortada yanlış anlaşılma diye bir şey yok.”

“A-Ama…”

Onu onaylamak, kendi hatasını kabul etmek demekti. Reddettiği takdirde ise Zarario’ya açıkça düşmanlık etmiş olacaktı. Gnohm bir anda hayatının en büyük krizinin ortasında kalmıştı ve bir çıkış yolu bulamıyordu.

“Sana kıyasla—hayır, bunu yapmak ona bile hakaret olur. Feldway’in yoldan topladığı kişilerden biri olabilir ama o bile benim için senden çok daha yararlı.”

Zarario’nun sözleri yalındı; en ufak bir duygu kırıntısı dahi barındırmıyordu. Yine de Gnohm bu sözlerde uğursuz bir şeylerin yattığını hissetti. “Lütfen durun!” diye çaresizce haykırdı… ama artık çok geçti. Zarario soylu bir adamdı ve aptallara ayıracak vakti yoktu.

“Kendi haddini ve değerini yanlış değerlendirme suçunu işledin. Bana yıllarca hizmet etmiş olmanın hatırına seni affedeceğim—ancak sadece kişiliğini silerek.”

Acımasız karar böylece verildi.

Kişiliğini silmek mi?!

Kagali şaşkınlık içindeydi.

“Hayır! Lütfen yapmayın. Beni bağışlayın, Zarario, lütfen bağış—”

Zarario onun kendi adını bir kez daha anmasına izin vermemişti.

“Jüpiter Parlaması.”

Parmak uçlarından süzülen tek bir şimşek çaktı; keskin bir yıldırım Gnohm’u kavurup geçti. Bedeni zarar görmemişti ancak kalp çekirdeği devasa miktarda veriyle yeniden yazılarak yeni bir kişilikle sıfırlandı.

Bu, insanı dehşete düşüren bir güçtü. Zarario, Ramiris’in zindanında zerre kadar ciddi dövüşmemişti bile. Ve bu güce tanıklık eden Kagali, kendi durumunun ne kadar ümitsiz olduğunu anladı.

Pekala, bu kadarmış. Bu, dövüşmeye bile cüret edebileceğim türden bir rakip değil. Deeno’nun çok baş belası bir adam olduğunu düşünüyordum ama bu adam… O, Guy veya Milim ile aynı ligde…

Tamamen başka bir boyuttaydı. Ve tam da o anda Kagali, daha fazla direnmekten vazgeçti.

“Şey,” dedi cesaretini toplayarak, “bana ne olacak?”

İdam edilecekse edilsin—sadece son ana kadar gururunu korumak istiyordu.

“Hiçbir şey olmayacak. Gnohm’un sana biraz sorun çıkardığını tahmin ediyorum ama bunun için bir özür bekleme.”

“Ne?”

Meselenin bu kadar çabuk çözülmesi Kagali’nin kafasını karıştırdı. Ancak Zarario’nun penceresinden bakıldığında, her konuda yalnızca gerçekleri söylüyordu.

Kagali, Teğmen Kondo tarafından yanlarına alınmıştı ancak Kondo da sadece Feldway’in iradesini yerine getiriyordu. Michael tarafından bahşedilen bir yeteneği kullanarak gelecekteki fiziksel reenkarne süreçleri için bedenler yaratabilmesi amacıyla getirilmişti. Bu iş artık tamamlanmıştı ve geriye sadece dokuz beden kalmış olsa da hepsi mükemmel örneklerdi.

Üstün varlıklar olarak Zarario ve ekibinin, reenkarne olacakları bedenler konusunda seçici olmaları gerekiyordu. Şu an kullandıkları geçici bedenler gibi sıradan insanlar ve canavarlar, onların sahip olduğu gücün altında parçalanıp yok olurdu. Bu durum, zamanında Özgün Melekler’in ilk reenkarne olan olabilmek için birbirleriyle rekabet edip dövüştüğü döneme benziyordu.

Maddi dünyada tezahür etmenin getirdiği bu zorluklar, işgal stratejilerini olması gerekenden çok daha meşakkatli kılmaktaydı. Derken Kagali doğru zamanda doğru yerde bulunmış ve yürüyen ölüleri bir temel olarak kullanma fikri akıllarına gelmişti. Önce deney yapmaları gerekiyordu ama sonuçlar muazzamdı. Daha sonra Vega’nın bedenini de kullanma fikri akıllarına gelmişti… fakat bunun yan etkileri doğrudan Gnohm’un taşkınlığına yol açmıştı. Bu beden, Gnohm’un kişiliğini kökten bozup kötüleştiriyor gibiydi. Zarario bunu bir başarısızlık olarak değerlendirdi.

Buna karşılık, yürüyen ölülerin özgür iradesi yoktu. Ve Footman gücünü az önce açıkça kanıtladığı için, Zarario ve diğerleri tarafından ele geçirilmeye dayanacak kadar güçlü olduğuna karar verilmişti.

“Pekala, Vega denilen o adamı kullanma fikri buraya kadarmış. Gnohm her zaman bundan daha tedbirli bir adamdı. Bedenin onu olumsuz etkilediğini varsaymaktan başka seçeneğim yok.”

Zarario bu sözleri özel olarak birine söylemeden mırıldandı. Kagali içinse bu sözler üzerine düşünülecek bir malzemeydi. Söyledikleri bir cevap gerektirmese de düşünmeden karşılık verdi:

“Vega açgözlü biridir. Gücün ta kendisini simgeler. Neredeyse tamamen arzu ve hırstan beslenir—ve bu da onu daha da güçlendirir.”

“Öyle mi?”

Eyvah, diye düşündü. Ama artık çok geçti. Zarario sessizce ona devam etmesi için baskı yapıyordu.

“Vega son derece saf zihinli biridir. Güçlüye hizmet eder, zayıfı avlar. Bu yaptığı aşağılıkça gelebilir ama yaşadığı inançlar bunlardır. Ve onu bu kadar güçlü kılan şey de tam olarak budur.”

Kaybetmeyi asla dert etmez. Kazanamayacağını anlarsa, elinden geldiğince kul köle olmaktan çekinmez. Hayatta kalıp bu deneyimi bir sonraki raunt için kullanabilirse, bunu bir zafer sayar. İşte bu yüzden Vega hiçbir zaman kaybetmiş gibi hissetmemiştir. Onu serbest bırakan her rakip, günü geldiğinde onu yenebilecek güce ulaştığında öcünü alacağı bir aptaldan ibarettir.

Kagali, Vega’yı işte böyle görüyordu.

Fakat açgözlülük konusunda elbette Lord Yuuki açık ara öndedir.

Yuuki, Vega’nın kişiliğini çok iyi kavramıştı ve bundan faydalanacak güce sahipti. Kagali bu yüzden ona saygı duymak zorundaydı.

“Anlıyorum. Yani bu açgözlülüğün, bu doymaz arzunun Vega’nın hücresel seviyesine kadar işlediğini mi söylüyorsun?”

Kagali kendini yeterince iyi açıklayamadığını düşünmüştü. Şimdi ise Zarario’nun bu isabetli analizine başını sallayarak katıldı.

“Kesinlikle. Bu yüzden dürüst olmak gerekirse, projelerinizde kullanmak üzere onun hücrelerini çoğaltmanızı tavsiye etmem.”

“Bunu not edeceğim,” dedi Zarario, gözlerini kaleye doğru çevirirken. “Yine de… evet, bu durumda ondan faydalanmanın bir yolu kalmıyor. Beni takip edin.”

“Ha?”

Zarario çoktan kaleye doğru hızlı adımlarla yürümeye başlamıştı. Artık burada kimsenin varlığını neredeyse hissetmediği Gnohm da onu takip etti. Kagali ne yapacağından emin değildi ama onun sözünden çıkmanın akıllıca olmadığına karar verdi.

“Siz de beni takip edin,” dedi yoldaşlarına.

“Hemen!”

“Peki!”

Böylece Kagali, yanına Footman ve Teare’i de alarak Zarario’nun arkasından gitti. Yuuki de gayet doğal bir şeymiş gibi Kagali’yi takip etti.

Geriye yalnızca Deeno, Pico ve Garasha kalmıştı.

“Eee, şimdi ne yapacağız?”

“Ne yapabiliriz ki? Bizi hiç ilgilendirmez.”

“Aynen.”

“Ben de tam olarak böyle düşünüyorum, evet. Ama Pico, Deeno’ya o kadar yaranmaya çalışma. Senin de başıma tuhaf bir şeye dönüşmeni kaldıramam.”

“Tamam.”

“Hey, neden hakkımda işe yaramazın tekiymişim gibi konuşuyorsunuz?”

“E, öyle değil misin zaten?”

“Gelmiş geçmiş en ezik meleksin. Tam anlamıyla düşmüş bir melek!”

“Aman, kesin sesinizi! Kulağa çok havalı geldiğini sanıyorsunuz ama kesin artık!”

Bağrışmaları, içinde bulundukları küçük evde yankılandı.

Kaleye adım attığı anda Kagali, buranın heybeti karşısında büyülenmekten kendini alamadı. Clayman’e verdiği kaleyi olabildiğince lüks kılmak için her türlü çabayı gösterdiğini sanıyordu ama şimdi ne kadar yetersiz kaldığını fark etmişti. Çok önceleri yaşadığı o kraliyet sarayı bile buranın yanında derme çatma bir kulübe gibi kalıyordu.

“Muhteşem…”

“Tabii ki öyle. Burası Lord Veldanava’nın yuvası.”

Kagali bir yanıt beklemiyordu. Bu durum Zarario hakkındaki düşüncelerini yeniden gözden geçirmesine neden oldu; belki de adam sanıldığından çok daha sohbet edilebilir biriydi.

Varış noktalarına ulaşana kadar bunu düşündü; burası biraz laboratuvarı andıran, içinde iki büyük yetiştirme tankı bulunan bir odaydı. Beş kişi tanklardan birinin etrafını sarmıştı ve tankın içinde insan şeklinde bir şey yüzüyordu. Daha yakından bakıldığında, Vega’nın ikiz teki gibi görünen bir figür ortaya çıktı.

Görevlilerin hepsi Zarario’yu fark edince dönüp başlarını eğdiler. İçlerinden biri hepsi adına, “Hoş geldiniz, Lord Zarario,” dedi. Bu adamın adı Dhalis’ti—kesin konuşmak gerekirse mistiklerin hepsi cinsiyetsizdi ancak Dhalis daha cherub olduğu zamanlardan beri Zarario’ya erkek formunda hizmet ediyordu.

Zarario ona hafifçe başıyla selam verdi ve vakit kaybetmeden amacını açıkladı.

“Proje an itibarıyla iptal edilmiştir.”

“Nasıl emrederseniz, efendim.”

Dhalis nedenini sormadı. Zarario ne söylerse söylesin kelimeleri her zaman doğruydu ve onlara göre tek görevleri bu emirlere uymaktı. Meleklerin sürekli olarak benlik bilincinden yoksun varlıklar olarak tanımlanmasının ve Gnohm’un Vega’nın hücresel düzeydeki açgözlülüğünden bu kadar kolay etkilenmesinin sebebi de buydu.

“Hepsini göze alıp hepinize isim bahşettim. Şimdi ise elde ettiğimiz faydanın buna değip değmediğinden emin değilim.”

“Çok özür dilerim, efendim. Bir kusurumuz mu oldu?”

“Hayır, öyle bir şey değil. Belli ki beklentilerimi çok yüksek tutmuşum.”

Zarario her konuda elinden gelenin en iyisini yapardı ancak elde edilen her sonucun mükemmel olmasını beklemezdi. İleride işe yarayabilecekleri umuduyla kendisine sunulan sonuçları doğru bir şekilde değerlendirmeye çalışırdı. Bu nedenle, sonuç ne olursa olsun projelerine asla duygusal bir bağ geliştirmezdi.

Dhalis ise Zarario’yu hayal kırıklığına uğratmaktan ölesiye korkuyordu. İçindeki hüsrana rağmen uysalca onun emrine uydu ve ekibindeki Gnohm ile Berun’a yetiştirme tankını kapatmalarını emretti. Dhalis’in gözetmen ortağı Neece’in de buna bir itirazı yoktu; araştırmacıları Behm ve Sonne’ye kendisine yardım etmelerini emretti. Dhalis ve Neece belirgin cinsiyetlere sahipken, Gnohm gibi eski throni üyeleri için aynı durum geçerli değildi. Yine de Zarario’nun bahsettiği gibi, yakın zamanda isimler elde etmişlerdi ve bu da kendilerine özgü kişilikler geliştirmelerine yardımcı olmuştu. Süreç hâlâ devam ediyor olsa da artık birer birey hâline geliyorlardı.

Zarario’nun geri alabilmeyi dilediği bir işgal sırasında, diğer bir Mistik Lider olan Cornu, yerliler tarafından ele geçirildikleri için askerlerinden bazılarının kontrolünü kaybetmişti. Bunun meleklerin zayıf benlik duygusundan kaynaklandığına inanıyorlardı. Karşı bir önlem olarak üst yönetime isim verilmesine karar verilmişti—ancak yalnızca aralarındaki eski meleklere. Ne var ki onlarca yıl geçmesine rağmen değişim miktarı hâlâ son derece azdı; bu da Zarario’nun daha fazla gelişim beklenemeyeceğine inanmasına yol açmıştı. Ele geçirmek üzere kendisine uygun bir beden aramasının sebebi de buydu.

Vega’nın bedenini yetiştirme için temel olarak kullanmanın makul olduğunu düşünmüştüm ama hücrelerinin bile bu kadar yozlaşmış olduğunu tahmin edemedim. Tek diğer yol yarattığımız yürüyen ölüleri kullanmak…

Ellerinde sadece dokuz tane vardı, bu da mevcut üst kademelere beden sağlamak için yeterliydi. Ancak Feldway, güçlerini daha da artırmak için Michael’a Armageddon‘u çağırtmayı da planlıyordu. Bu gerçekleştiğinde, tek seferde devasa sayıda melek çağırmak yerine, enerjilerini yoğunlaştırıp bir avuç her şeye gücü yeten seraphim yaratmayı planlıyorlardı. Yürüyen ölülerin amacı işte buydu.

Doğrudan Zarario’ya hizmet eden kişiler—sağ kolu Dhalis bile—hiyerarşide sadece ikinci sıradaydı. Hiçbir şeyin sarsamayacağı türden büyük bir güç toplama ihtiyacı vardı—bu yüzden yürüyen ölüler yalnızca seraphimler için ayrılmak zorundaydı.

Pekala, neyse. Kaç tanesini çağırabileceğimizi bilmiyoruz, bu yüzden acele etmeye gerek yok. Bu konuyu daha sonra Feldway ile görüşeceğim.

Zarario ayrılmak üzereydi ki parçalanan cam sesini duydu. Yetiştirme tankı yerle bir olmuştu.

“Durun! Durun, lanet olsun! Kolumu öyle koparmaya nasıl cüret edersiniz ulan! Sensin, değil mi? Geri alıyorum!”

Tankın devre dışı kalmasıyla Vega uyanmış ve harekete geçmişti. Hedefi: İçinde kendi hücrelerini taşıyan Gnohm’du.

“Hng… Grrrrrrrhaaaahh!!”

Kimse onu durduramadan Vega bir koluyla Gnohm’u yakaladı. Birleşmenin başlaması için bu kadarı yetti. Sadece birkaç saniye içinde Gnohm tamamen Vega’nın bedenine emildi.

“Oooh! Bu harika! Bu güç… İçimde damarlarıma hücum ediyor!”

Vega sevinçten havalara uçuyordu. Gnohm devasa miktarda büyü zerrecikleri (magicules) barındırıyordu ve şimdi bunlar onun kendi gücünü katlıyordu.

“Kah-ha-ha-ha-ha-ha! Bu mükemmel! Şu an hepinizin canına okuyabilirim, pislikler— Ooh?!”

Ancak gözleri Zarario’nunkilerle buluştuğunda ego gösterisi son buldu.

“Senin hakkında duyduklarım vardı. Hangisi olacak—aklı başında bir adam olup bizimle dost mu olacaksın, yoksa hemen burada dövüşecek misin?”

Vega’nın karar vermesi uzun sürmedi.

“Heh-heh… Kusura bakmayın. Biraz aşırıya kaçtım. Tabii ki emirlerinize uyuyorum.”

Bu duruşu hayret verici derecede zavallıcaydı. Zarario bunu zaten beklediği için en ufak bir şaşkınlık göstermedi. “Zaten böyle olacağını biliyordum,” diye düşündü.

Gnohm’u kaybetmek talihsiz bir olaydı ancak onun kaybı Vega’nın daha da güçlenmesini sağlamıştı. Önlerindeki savaşta devasa bir orduya değil, sadece birkaç olağanüstü yeteneğe ihtiyaçları vardı. Bu tür müttefiklerden ne kadar çok olursa, hepsi için o kadar iyiydi. Üstelik Gnohm bilincini yitirdiği için kullanışlı bir piyon olarak değeri zaten düşmüştü. Hatta onun gücünü Vega’ya yem etmek en mantıklı hamleydi. Eonlardır kendisine hizmet eden birine karşı acımasızca bir hamleydi fakat Zarario’nun bu konudaki düşünceleri tam olarak böyleydi.

Ve Zarario’nun iradesi bu yönde olduğuna göre başka kimsenin buna itirazı olamazdı. Vega’nın şiddet patlaması affedildi ve hepsi ona yakın bir dostmuş gibi davranmaya başladı.

Tüm bunlara tanık olan Kagali, bıkkınlıkla iç çekmeden edemedi. Vega’nın tavrı berbattı ama Zarario’nun buna neden bu kadar kolay göz yumduğunu anlamak zordu. Yuuki’ye en ufak bir benzerlik göstermiyordu, bu yüzden kafasından geçenleri tahmin etmekte zorlanıyordu. Yuuki hiç değilse Vega’nın arz ettiği tehlikenin tamamen farkındaydı ve onu gayet iyi idare ediyordu. Ama Zarario…

Vega’yı zerre kadar tehlikeli görüyor mu ki? Hiç sanmıyorum. Güç olarak herkesten o kadar mı üstün yani?

Kagali durumu böyle değerlendiriyordu ve haklıydı da. Zarario, Vega’nın şu anki halini bir tehdit olarak bile görmüyordu. Ona hizmet edenler, zihninde biraz kullanışlı araçlardan öteye geçmiyordu. Ancak bu bir kibir değildi. Ne de olsa Zarario böyle düşünmekte haksız sayılmazdı. Bilgiyi doğru değerlendirme konusunda doğal bir yeteneğe sahipti; bu kibrin çok ötesinde bir şeydi. Yine de bu durum Kagali’nin kavrayabileceği şeylerin çok ötesindeydi.

“Hey. Kagali, sen misin? Vay be, Yuuki de yanında ha? Çete toplanmış bakıyorum! Hazır bir aradayken biraz eğlenelim, ne dersin?”

Vega, Kagali’yi fark edince ona seslendi. Kagali’nin onu yenmesine imkân yoktu; Teare ile Footman güçlerini birleştirse bile sonuç tamamen şansa kalırdı, üstelik Yuuki hâlâ özgür iradesinden mahrumdu. Şimdilik en iyisi onun suyuna gitmekti.

“Evet, sanırım öyle. Dostuz, değil mi? Ne de olsa şu an hepimiz oldukça farklı şartlar altındayız.”

“Aynen öyle. Ama hey, neredeyiz biz böyle?”

“Burası Gök Sarayı olarak biliniyor. Buradan kaçmanın bir yolu olduğunu sanmıyorum, bu yüzden bu adamlara itaat etmekten başka çaremiz yok.”

“Öyle mi? Aman, kaçmaya çalışmanın alemi yok zaten. Nasıl olsa benim gücüme ihtiyaç duyacaklarından eminim. Tadını çıkarmak en iyisi, değil mi?”

Kagali, Vega’nın bu safça umursamazlığını kıskandı. Zarario’nun Yuuki ile bir işi yok gibi görünüyordu ama onu kontrol edenlerin neyin peşinde olduğunu kestiremiyordu. Dead Birthday buradan kaçış bileti olabilirdi ancak bundan henüz tam olarak emin olamıyordu. Çalışması için on binlerce ceset gerektiren yasaklı bir laneti bir gecede hazırlamak mümkün değildi.

Kendimizi kullanışlı göstermenin bir yolunu bulmalıyım. Hayatta kalmamızı sağlayacaksa kendimi ne kadar alçaltmam gerekirse alçaltırım.

Buraya kadar gelmişlerdi. Bu noktada umutlarından vazgeçmelerine imkân yoktu. Şu an için tek seçenek teslim olmaktı. Gururlarını ayaklar altına almaya hazırdılar… ve bu kararlılıkları çok geçmeden sınanacaktı. Michael ve Feldway dönmüştü.

Sarayın merkezinde devasa bir kabul salonu yer alıyordu. Ancak taht boştu. Uzun zamandır üzerine kimse oturmamıştı.

Sandalyeler salon boyunca dizilmişti ve herkes istediği yere kurulmuştu. Michael, tahta en yakın sandalyeye oturmuştu; Feldway ise yanında durmuş, salondakilere dik dik bakıyordu. Deeno’nun grubu da buradaydı —ki onun bile kaytaramayacağı tek tük olaylardan biriydi bu— ve yeni doğan yürüyen ölüler de içeri alınmıştı.

Üstelik hepsi bu kadar da değildi. Obela da en yakın yardımcısıyla birlikte ani bir çağrıyla buraya getirilmişti.

Bu yardımcının adı Ohma’ydı ve diğerleri kriptidlerle yapılan savaşta öldürüldükten sonra Obela’nın yanında kalan tek yakın hizmetkârıydı. Buradan da anlaşılacağı üzere Obela, sık sık en kanlı, en çetin savaşlara sürülüyordu. Mistik canavara dönüşüm Ohma’ya iki gözüne patlamıştı ancak onların yerini her şeyi algılayabilen tek bir göz almıştı. Ağzı da gözle görülür şekilde dikilerek kapatılmıştı; bu yüzden kelimeler yerine düşünce iletişimiyle haberleşiyordu. Ürkütücü bir görünüşü vardı fakat aynı zamanda eonlar boyunca Obela’ya hizmet etmiş, sınanmış bir savaşçı ve eski bir kerubimdi.

Feldway bünyesine sadece Obela ile Ohma’yı katmakla kalmamıştı. Neredeyse sonsuz bir savaş sürdürdüğü amansız düşmanları olan Böceksiler de oradaydı —ama artık bir ittifak kuruyorlardı. Bu grubun lideri Böcek Lordu Zeranus’tu; yanında en yakın subayları olan ve On İki Böcek Efendisi olarak bilinen sadık adamları vardı, her ne kadar şu anda sayıları sadece sekiz olsa da.

Eksik üyelerden biri, Batı’nın koruyucu tanrısı Razul’du. Zeranus’un emirleri doğrultusunda kilit dünyaya iki bin yıldan uzun bir süre önce istila düzenlemiş, ancak sonra efendisine ihanet ederek Kahramanlık günlerinde Granville’in müttefiki olmuştu. Soylu ve gururlu bir Böceksi’ydi fakat Shion ile Ranga’nın ellerinde son bulmuştu. Bulunmayan bir diğer üye ise Zeranus tarafından İmparator Ludora’ya yardım etmesi için gönderilen böcek generali Minaza’ydı. Karşılık olarak Minaza’ya dünyanın yarısını vaat etmişti ama —acı bir tesadüf eseri— o da Shion tarafından mağlup edilmişti.

Eksik olan son iki üye ise henüz çok gençti; onların yerine geçmek üzere yakın zamanda doğmuşlardı ama şu an izin almaksızın kayıplara karışmışlardı. İçlerinden biri Zeranus’un doğrudan soyundan geliyordu, bu yüzden hakkında çok gizli bir arama emri çıkarılmıştı… fakat şu an için hâlâ izine rastlanamamıştı.

Yine de salonda bulunan sekiz Böcek Efendisi’nin her biri, tıpkı Razul ve Minaza gibi uyanmış iblis krallarıyla başa baş dövüşebilecek güçteydi. Aralarında, böceksi başgenerali ve Zeranus’un bir diğer akrabası olan Zeth de vardı. Gücü onu diğerlerinden ayırıyordu; Zarario ile yakın rakiptiler ve sık sık birbirleriyle ölümcül düellolara tutuşurlardı.

Diğer yedisinin gücü ise büyük ölçüde birbirine eşitti. Hem arı hem çekirge özelliklerine sahip Beethop; devasa insansı bir kırkayağa benzeyen Mujika; peygamberdevesini andıran Tishorn; yusufçuk kanatlı kınkanatlı benzeri böceksi Torun; sırtında örümcek bacakları olan Abalt; zehirli bir akrep olan Sarill ve bir Aslan Karıncası kadar büyüleyici görünen Piriod oradaydı.

Bu güçlü figürlerin hepsi, tuhaf ve olağandışı özelliklerini sergileyerek oturma gereği bile duymadan ayakta duruyorlardı. Kabul salonu oldukça genişti fakat heybetlerinin yarattığı baskı, mekânı olduğundan daha dar hissettiriyordu. Kagali hayranlık ve dehşet içindeydi ama sessizliğini koruyarak etrafında gelişen olayları izlemeye koyuldu.

Herkes toplandıktan sonra Michael ile olan toplantı başladı.

“Geldiğiniz için teşekkürler,” diye söze başladı Feldway. “Ludora’nın ortadan kaybolmasıyla Lord Michael artık özgürlüğüne kavuştu —ayrıca Lord Veldanava’yı diriltme yolundaki ilk adım olan Velgrynd’i de başarıyla sürgün ettik. Böylece planımız—”

Zarario tam bu anda araya girmeyi seçti. Normalde patronunun lafını bölmeye cesaret edemezdi ama mesele son derece acildi.

“Lord Feldway, müsaadenizle, sanırım burada bazı algı farklılıkları var.”

Feldway kutlama havasındaydı ancak Zarario’nun sözleri yüzündeki gülümsemeyi bir anda sildi. “… Ne var?” diye sordu, sesindeki rahatsızlık bariz bir şekilde hissediliyordu.

“Velgrynd hâlâ hayatta… Üstelik Cornu’nun düşüşü de onun yüzünden oldu.”

“““…?!”””

Zeranus’un yüzü bile hafifçe seğirdi.

Feldway son derece hoşnutsuz bir şekilde kaşlarını çattı. Yolundaki bu yeni engel olan İblis Kralı Rimuru oldukça can sıkıcı çıkmıştı fakat genel olarak plan tıkır tıkır işliyordu. Guy Crimson ve Rimuru Tempest birer engel olacaktı, evet, ancak Veldanava’nın dirilişi an meselesiydi. Kalan üç Gerçek Ejderha’dan Velgrynd’in Ejderha Faktörlerini ele geçirmişlerdi. Geriye iki tanesi kalmıştı ama onları da elde etmek için planlar yapılıyordu. Ancak Zarario doğruyu söylüyorsa, bu durum planda büyük bir aksaklık demekti.

Ayrıca onun sözlerini doğrularcasına, Cornu’nun varlığı salonda göze çarpan bir şekilde eksikti. Ne burada, Gök Sarayı’nda ne de Mistik Saray’da izine rastlanıyordu.

“Bundan emin misin?”

“Aynen öyle, doğru. Cornu gitti, plan da batan bir başarısızlık oldu. Geri çekilmek falan zorunda kaldık. Planınızın böyle çökmesini beklemiyordum ama sanırım hepsi son anda işi kıvıramamanız yüzünden, değil mi?”

Konuşan kişi Zarario değil, Deeno’ydu. Suçu böyle pişkinlikle başkasına atması, ne kadar pratik zekâlı olabildiğini gösteriyordu.

Zarario sessizce oturarak ona katıldığını belli etti. Deeno’nun fikrinden pek hoşlanmıyordu ama bunu açıkça reddetmesine de gerek yoktu. Adil biri olabilir ve kendisine karşı katı davranabilirdi ancak bu tür konularda esneklik gösterebiliyordu. İkisinin de bu tepkisi karşısında Feldway’in şüphe duymayı bırakmaktan başka çaresi kalmadı.

………

……

Bu beklenmedik olay silsilesi, Feldway’in anlaşılır bir şekilde huysuzlaşmasına neden oldu. Yine de zihni hâlâ berraktı ve hızlıca bir karşı önlem geliştirdi.

Şu an en önemli şey Gerçek Ejderhalar’ı güvenceye almaktı. Ejderha Faktörleri, Veldanava’yı diriltmek için elzemdi; bu yüzden doğal olarak en birinci önceliği alıyordu. Neyse ki Velgrynd’in faktörü çoktan ellerindeydi. Ancak onun bu dünyaya geri dönmüş olması olabilecek en kötü sonuç olmasa da hem beklenmedik hem de son derece sıkıntı vericiydi.

Dikkatsiz davrandık. Nasıl olsa yok olacaktı diye yeteneklerini geri aldım ama baskılama devresi de onunla birlikte kayboldu. Onu uzayın en ücra köşelerine sürgün etmiştim, böylece dirilse bile başımızı ağrıtamayacaktı; ama şimdi uğraşmam gereken baş belası bir düşman daha var…

Velgrynd o sırada gücünün çoğunu ve Ejderha Faktörlerini de kaybetmişti. Yok olmanın eşiğindeydi ve Michael bu yüzden ondan Merhamet Kralı (Raguel) yeteneğini almıştı. Bunun doğrudan Cornu’nun yok oluşuna yol açacağını tahmin etmesine imkân yoktu.

Pekala, neyse ne. Veldanava diriltildiği sürece geri kalanın bir önemi yoktu. Velgrynd kendi haline bırakılabilirdi. Öncelikle Velzard’ı kendi tarafımıza çekelim.

Bu sefer onun ortadan kaybolmasına izin vermemek için dikkatli olacaktı. Belli bir derecede özgür irade bırakarak onu tam anlamıyla bir müttefik yapacaktı. Velgrynd’e karşı iyi bir önlem olurdu, ayrıca Veldora’yı ele geçirmek için de işe yarayabilirdi.

Fakat Velzard da saflarına katıldıktan sonra sırada ne vardı? Hemen Veldora’nın peşine düşmeyi planlamışlardı ama bunu tekrar gözden geçirmeleri gerekebilirdi.

Velgrynd bile bize karşıysa, savaş gücümüzü takviye etmemiz gerekir mi? Sadece ben ve Michael’ın yeteceğini düşünmüştüm ama asla tedbiri elden bırakmamak lazım.

Deeno az önce ona en nihayetinde işi bitirmeyi başaramadığını söylemişti. Bu yüzden Feldway ilk planında bazı köklü değişiklikler yapmaya karar verdi.

………

……

“Bu durumda,” dedi Feldway, “derhal harekete geçmemiz gerekecek sanırım. Başlangıç olarak Velzard’ı bünyemize katalım. Onu uzayın en ücra köşelerine sürgün etmek yerine, neden saflarımıza katıp bu şekilde faydalanmıyoruz?”

Michael onaylayarak başını salladı. “Gidilecek tek yol bu. Belirsizlikleri olabildiğince ortadan kaldırıp üç Gerçek Ejderha’yı da ele geçirdikten sonra nihai töreni gerçekleştirirsek, çok daha sağlam bir temele oturmuş oluruz.”

Velzard, Veldanava’dan nihai yetenek Sabır Kralı (Gabriel)‘i almıştı; bu da baskılama devresinin hâlâ aktif olduğu anlamına geliyordu. Onu tamamen güvenli bir şekilde taraflarına çekmek mümkün olacaktı.

Sorun, bundan sonra ne geleceğiydi. Michael salondakileri süzdü, durumlarını tarttı.

“İlk başta gerek görmemiştim ama herkes için fiziksel bedenler sağlamamız gerekecek. Bunu yaparsak, ortaya çıkabilecek her türlü durumun üstesinden gelebiliriz.”

“Güzel nokta. O halde Veldora’yı ikinci plana atalım ve yapabildiğimiz kadar hazırlık işini tamamlayalım.”

Feldway ve Michael kararlarına varmışlardı. Zarario bunu hissederek raporuna devam etti.

“Bu konuda söyleyeceğim bir şey daha var.”

“Nedir o?”

“Şuradaki Vega’yı beden kapları yaratmak için kullanma girişimlerimiz başarısızlıkla sonuçlandı. Kap yaratmak için elimizdeki tek kesin yol yürüyen ölüler.”

“Hmm. Yani elimizde dokuz tane var, öyle mi? Bunları kimin alacağına karar vermek zor olacak…”

Feldway bunun üzerine düşünürken Zeranus söze girdi.

“O yürüyen ölülerle ne istiyorsanız yapabilirsiniz. Bizim onlara ihtiyacımız yok.”

İhtiyaç anında Böceksiler, içlerindeki büyü zerreciklerini yoğunlaştırıp pıhtılaştırarak yeni bir beden yaratabiliyorlardı. Başka dünyalara seyahat edebilmelerini sağlayan şey de buydu. Yedek bedenlere sahip olmak güzel olurdu ama onlar için şart değildi. Minaza’da da durum böyleydi. Diğer dünyadan madde çekerek fiziksel bir biçim kazanmıştı fakat çağırdığı böcek yaratıklar da kendisiyle aynı özellikleri paylaşıyordu. Başka bir dünyaya geçiş yapmak son derece zordu ancak Minaza gibi biri bu geçişi başarıyla tamamladığında, ulaştığı yerde muazzam ve güçlü yeteneklerini eksiksiz bir şekilde sergileyebiliyordu.

“Dünya geçişi” sorunu bu proje için zaten çözülmüştü. Zeranus’un yürüyen ölüler üzerindeki hakkından vazgeçmesi son derece doğaldı.

“Üç Mistik Lider’den Zarario ve Obela kesin, öyleyse. Kalan yedi yeri diğer üst düzey liderlerimizle mi dolduralım?”

“Bu konuda diyeceklerim var.”

“Rahatça konuşabilirsin.”

“Teşekkür ederim.”

Deeno, böylesi anlarda Zarario’nun ne kadar ciddiyet sahibi olduğuna hayret ederdi.

“Biz Özgünler’in aksine,” diye söze başladı Zarario, “kerubim seviyesinde veya altındakilerin iradeleri çok zayıf. Şimdiye kadar sadece irade güçleriyle savaşabildiler ama önümüzdeki savaşta, saldırımıza pek bir katkıda bulunmalarını bekleyemeyeceğimizden korkuyorum.”

“Mm. Peki ne öneriyorsun?”

“Hani diyorum, onların hayatta kalma mücadelesini doğanın ellerine mi bıraksak?”

Zarario aslına bakılırsa tüm maiyetinden umudunu kesmişti. Aynı şey Cornu’nun ekibi için de geçerliydi —istila ettikleri dünyada zihinleri insanlar tarafından ele geçirilen grup. Şimdi ise her şeyin ötesinde, insanlar Vega’nın hücrelerinden etkilenerek delice bir cinnet geçiriyordu. Öylesine değerli bir kap sistemini bu tür kişilere sunmak, önlerindeki savaşlarda onları pek de işe yarar kılmayacaktı.

“Yolumuzda hâlâ pek çok engel var —Velgrynd, Veldora ve iblis krallarının hepsi sapasağlam hayatta. O lanet iblisler bile baş belası olacak. Bu tehditlerin karşısına sadece emirlere uyan basit araçlar sürmek—”

“Değersiz mi?”

“Evet.”

Feldway, Zarario’nun bu varsayımını onaylarcasına başını salladı. Kendisi de aynı derin endişeleri taşıyordu.

Evet… En çok önem taşıyan şey, birinin iradesinin gücüdür. Öylesine tutkulu bir arzu olmadıkça, kimseye nihai bir yetenek vermenin anlamı yoktur. Aksi takdirde…

Diğer yandan, birinin benlik duygusu ne kadar güçlü olursa olsun, ona nihai büyüleme Alternatif‘i vermek, ihanete karşı sonsuza dek güvence sağlardı.

Feldway, Michael’a baktı. Göz göze geldiler. Görünüşe göre onun farklı düşünceleri vardı.

“Aklında bir şey mi var?”

“Şey, hazır olduğunda Armageddon ile seraphimlerimi çağırıp bedenleri ele geçirmelerini sağlasam mı diye düşünüyordum…”

“Bu da işe yarar ama kaç meleğin çağrılacağını ya da nasıl bir iradeye sahip olacaklarını bilmiyoruz, değil mi?”

“En fazla yedi tane olacaktır. Ancak çağrılana kadar bu seraphimlerin nasıl bir iradeye sahip olacağını bilemeyiz.”

Yürüyen ölüler seraphimler tarafından ele geçirilirse, sadece bu bile onları muhtemelen uyanmış bir iblis kralından daha güçlü kılardı. Ancak yine de iradelerinin gücü bir takılma noktasıydı. Bu odadaki insanların kendi iradelerini sağlam bir şekilde oluşturmaları çok ama çok uzun yıllar almıştı, bu yüzden bir gücü aceleyle bir araya getirmeye çalışmak anlamsızdı — Feldway’in bakış açısı bu yöndeydi.

“İlginç,” dedi Zeranus. “Bu seraphimlerin sayısının fazla olacağını düşünüyorsanız, ben veya çocuklarım onları sizin için her zaman yiyip bitirebiliriz.”

“Hmm…”

Feldway bu konuyu düşündü. Şu an Böceksiler ile bir ittifak içindeydiler ama bu sadece ortak bir çıkarı paylaştıkları içindi. İki taraftan biri hedeflerine ulaştığında, yeniden düşman olmaları yüksek bir ihtimaldi. Güvenilmeyen böyle bir ortağın kendisini güçlendirmesine izin vermek Feldway’i tereddütte bırakıyordu, ancak bu dünyayı yok etmek istiyorlarsa etkili bir strateji gibi görünüyordu.

“Şimdilik bunu erteleyelim,” diye tavsiyede bulundu. “Fırsat doğduğunda bunu düşünebiliriz.”

“Pekala. Meseleyi zorlamayacağım,” dedi Zeranus.

Seraphimler hakkındaki bu kadar konuşma yeterliydi. Kaplarına kimi koyacakları sorusuna geri döndüler.

“Bu durumda, bu kapları Zarario ve diğerlerine ayırmalıyız.”

“Bana uyar. Feldway belirsizlikleri ortadan kaldıracağını söylerken haklı.”

“Benim de bir itirazım yok,” diye ekledi Zeranus.

İki taraf da fikir birliğine varmıştı.

“O halde Zarario’nun teklifini kabul ediyoruz. Sizin için de uygun mu?”

Feldway bu soruyu kendi maiyetine yöneltti. Bunu bir soru olarak dile getirmişti ama karar zaten verilmişti. İtiraz eden herkes fazla korkak olarak damgalanacaktı, bu yüzden Dhalis ve meslektaşlarının buna karşı çıkma hakkı yoktu.

Böylece mesele karara bağlandı. Zarario ve diğerleri yürüyen ölüleri ele geçirecek —ve aynı zamanda bu bedenlerde barınan iradeleri serbest bırakacaklardı.

Buna karar verildikten sonra reenkarne törenini başlatma vakti gelmişti. Obela ve Ohma ile birlikte Zarario ve kurmaylarından beş kişi bedenlerine kavuşacaktı. Bu benlikleri yürüyen ölülere yerleştirme işlemini Kagali üstlenecekti.

Fazladan bir tane daha var yani? Onu ne yapacaklar acaba?

Tam Kagali bunu merak ettiği sırada gözleri Feldway’inkiyle kesişti.

“Ah, Kagali’ydin, değil mi?” “Kondo öldüğüne göre artık üzerindeki kontrol kalkmış olmalı, peki bundan sonrası için planın nedir?”

İşte başlıyoruz, diye düşündü Kagali, vücudu gerilerek. “Beni serbest bırakmayı düşünür müydünüz?” Ne kadarını söylemesine izin verileceğinden emin olamayarak temkinli bir şekilde sordu. Aldığı yanıt beklenmedik olmanın da ötesindeydi.

“Elbette.” “Bu tören biter bitmez gitmende hiçbir sakınca görmüyorum.”

“Ha?”

“Dürüst olmak gerekirse, bize kap vazifesi görecek yürüyen ölüleri hazırladığında senin işin bitmişti.” “Davaya fazlasıyla katkıda bulundun, bu yüzden eğer istediğin buysa seni yüzeye geri gönderebilirim.”

Şaka yapıyor olmalısın.

Kagali’nin kafası karışmıştı. En iyi ihtimalle ömür boyu hapse mahkûm edilmeyi, en kötü ihtimalle de hızlıca idam edilmeyi bekliyordu. Ama şimdi serbest mi bırakılıyordu? Feldway yalan söylüyor gibi görünmüyordu; kaldı ki bu konuda yalan söylemek ona anlamsız bir zahmetten başka bir şey getirmezdi. Açıkçası Kagali bunun haricinde işe yaramaz biriydi; başka bir şey yapacak gücü kalmamıştı. Onun dışında kendisini kandırmaya çalışması için hiçbir sebep göremedi, bu yüzden Feldway’in doğruyu söylediği kanaatine vardı.

Bunu aklında tutarak daha da tehlikeli sulara adım attı.

“Peki Yuuki Bey üzerindeki hâkimiyeti kaldırıp onu da benimle birlikte serbest bırakmanız mümkün olabilir mi?”

Yanıt vermek için Michael öne çıktı.

“İşte buna izin veremem.” “Yuuki Kagurazaka’nın sahip olduğu Nihai Yetenek Açgözlülük Kralı (Mammon), benim için son derece değerli.”

Michael için Yuuki’nin savaşma yeteneği bu yetenek kadar önemli değildi. Onu serbest bırakma düşüncesi daha doğmadan ölmüştü. Bunu anlayan Kagali, daha fazlasını arzulamaktan vazgeçmeye karar verdi.

Peki şimdi ne yapacağım? Kaçmak doğru seçim mi?

“Sadece sen ve o ikisi olsaydı,” dedi Feldway, “seni seve seve aşağıya indirirdim.” “Ancak kilit dünyanın şu anda bir kaos içinde olduğuna eminim.” “Anlarsın ya, o gezegendeki herkesten nefretim derin.” “Amacıma ulaşmak için yaşayan tüm varlıkların ölmesine gerek yok, fakat bize karşı gelenlerle savaşırken alevlerin göğe yükseleceğine ve kavurucu olacağına eminim.” “Ama bu sadece tanrıların cezasıdır.” “Lord Veldanava’nın sevdikleri şimdi bu sevgiye ihanet ediyor.” “Bunun bedelini ödemek zorundalar.”

Bu sözler kulağa son derece olağan geliyordu ama Kagali’nin omurgasından aşağı ürpertiler gönderdi. Alevlerin göğe yükselmesinden bahsederken, savaşın yıkımının tüm dünyaya yayılacağını kastediyordu. Oraya kaçsa bile tek bir emniyetli yer kalacak mıydı? Hiç de öyle görünmüyordu. Yuuki hâlâ onların avucundaydı ve buradaki tüm o muazzam güç sahibi varlıklar dehşet saçmaya başlarsa gezegende tek bir güvenli sığınak bile kalmayacaktı.

Biz sadece mutlu olabileceğimiz bir dünya yaratmak istemiştik. Ama olayların geldiği nokta düşünülürse, böyle bir şeyi umut etmek beyhude bir çabadan ibaret olacaktı. Şu an önemli olan şey hayatta kalmak… ve bunu yapmak için güce ihtiyacım var.

Belki de bu aptalca bir karardı. Ama o an Kagali için tek doğru cevap gibi görünüyordu. Bu yüzden dileğini dile getirdi.

“Lütfen bana yürüyen ölülerden birini verin.” “Ve eğer sakıncası yoksa, bedenimde bir seraphim barındırmam için bana izin verin…”

Kırılgan bedenini arkasında bırakıp bir yürüyen ölü olarak yeniden doğmak istiyordu. Bu ve üstüne bir de seraphim, ona arzuladığı türden bir güç verecekti. İhtiyaç duyduğu gücü. O güce sahip olduğu sürece elinden başka hiçbir şey alınamayacaktı.

Sözlerinin kimseyi ikna etme şansı yoktu… yine de kimse ona karşı çıkmadı. Deeno donakalmış görünüyordu ama hiçbir şey söylemedi. Zarario ve Obela, Michael neye karar verirse versin itaat edeceklerdi; Böceksiler ise bunu zaten umursamıyordu, zayıflara karşı hiçbir ilgileri yoktu.

Tüm taraflar ona böyle tepki verirken Michael başıyla onayladı. “Hmm.” “İlginç.” “Fakat ihanete asla müsamaha göstermem.” “Nihai Efsunumu kabul et, ben de dileğini yerine getireyim.”

“Size ihanet etmeyeceğime yemin ederim…” “Ve üzerimdeki hâkimiyetinizi kabul ediyorum.”

Böylece mukavele mühürlendi.

………

……

Yürüyen ölülere öz-farkındalık yerleştirmek, onların orijinal kişiliklerini uyandırmaya benzer. Bazı durumlarda en güçlü irade galip gelir; diğerlerinde ise bir karışım oluşturup tamamen yeni bir benlik yaratırlar. Bunun nasıl sonuçlanacağını Kagali bile söyleyemezdi; Teare ve Footman’in gösterdiği üzere, belirli bir kişiliği hedeflemek oldukça zordur.

Kagali’nin benliği o bedendekine galip gelebilecek miydi? Bu onun için bile tamamen bir şans oyunuydu. Ama ne olursa olsun o gücü elde etmeye kararlıydı. Böylece bu sekiz bedeni uyandırdıktan sonra, kendi geçeceği beden üzerinde de aynı ayini gerçekleştirdi; böylelikle kendisini yapay bedeninden çıkarıp yürüyen ölüye aktardı.

Böylece ayin tamamlanmış oldu. Ve sonuçlar…

………

……

Zarario uyandı. Gerçek etten müteşekkil bir zırhla çevrelendiğini fark edince, kilit dünyada ne kadar büyük bir güç sergileyebileceğini hissedebiliyordu.

Obela uyandı. Hiçbir zorluğa boyun eğmeyen soylu iradesiyle gurur duyuyordu ve bunu az önce kanıtlamıştı.

Dhalis tam uyanmak üzereyken, içinde başka bir kişiliğin daha barındığını fark etti. Adı Tornewot’tu ve görünüşe göre hırslı bir adamdı. Dhalis, bu adamın savaşçı yeteneklerinin kendisinin haline geldiğini hissedebiliyordu ve bunun kendisini eskisine nazaran çok daha nüfuzlu bir varlık yapacağından emindi.

Neece uyandı. Emredildiği gibi artık daha güçlüydü fakat kişisel olarak kendisinde hiçbir şey değişmemişti. Güçlü benlik duygusu sapasağlam duruyordu.

Ohma uyandı. Eğilmez iradesi olduğu gibi duruyordu ama artık benzer hassasiyetlere sahip bir varlığı bünyesine katmıştı. Bu varlığın adı görünüşe göre Zero’ydu fakat artık Ohma’nın eti ve kanı olmuştu.

Orca ve Alia uyandı. Alia bir büyücünün bilgisine, Orca ise bir savaşçınınkine sahipti; her iki benliğin de aynı bedende bir arada bulunmasıyla büyülü bir savaşçı olarak yeniden doğdular. O bedende Zarario’nun hizmetkarı Sonne’nin benliğinden tek bir kırıntı dahi kalmamıştı.

Arius uyandı. Benzersiz Yetenek‘i Katil hâlâ yerli yerindeydi. Kendisini öldürdüğü için Damrada’ya duyduğu kini asla unutmamıştı ve daha da büyük bir güç arayışıyla kendisini yeniden diriltmişti.

Mai Furuki uyandı. Ölmesine imkân yoktu. Diğer dünyada —bu dünyada değil, önceden yaşadığı dünyada— geride hasta bir erkek kardeş bırakmıştı. Bir gün onun için eve döneceğine dair kendi kendine söz vermişti.

Sekizi de uyanmıştı. Geride bir kişi kalmıştı… ama o hâlâ derin bir uykudaydı.

Kagali bir rüya gördü. Eski, aziz hatıraları zihninde canlandıran bir rüya. Henüz İblis Kralı Kazalim olduğu zamanlardan kalan bir rüya mıydı bu? Hayır. Çok, çok daha eski bir zamandan, henüz küçük bir kız olduğu günlerden kalmaydı.

O zamanlar hangi ismi kullandığını artık hatırlayamıyordu ama mutlu, genç bir prensesti. Ailesinin hüküm sürdüğü ülke, bir zamanlar yüce insanların o muazzam medeniyetlerini inşa ettikleri yerde kurulmuştu. İçinden büyük bir nehir akıyordu; ormanı gürdü; ufkuna kadar uzanan bereketli ovalarıyla adeta doğal bir ütopya gibiydi. Bu cömert doğa —ve orada bir zamanlar var olmuş kadim, son derece gelişmiş büyü imparatorluğunun kalıntıları— bu ülkeyi kendi çapında bir süper güce, elf ırkı için bir cennete dönüştürmüştü.

Fakat her şey pek ansızın gerçekleşti; babası —yani kral— çıldırdı. Kagali onu son derece nazik ve kibar bir hükümdar olarak hatırlıyordu; yüce elflerin bilge kralı olarak övülür ve el üstünde tutulurdu ama bir gün, ansızın bambaşka birine dönüştü. Kendi adını bile değiştirip kendisine Büyü Hanedanı Jahil demeye başladı.

Olayların devamındaki anıları pek net değildi. Jahil; halkını sömüren, kendi refahından başka hiçbir şey düşünmeyen acımasız bir müstebit olduğunu kanıtlamıştı. Başarısızlıkla sonuçlanan pek çok devasa deney gerçekleştirdi ve halkı için her türlü kabusu yarattı.

Kagali de onun kurbanlarından biriydi; bir yüce elf olarak doğmuş, güçlerinden soyulmuş, öldürülmüş ve ardından bir yürüyen ölü olarak yeniden diriltilmişti. Elinde kalan tek şey iğrenç bir görünüm ve Kazalim ismiydi. O güzelim görünüşü gitmişti ve artık hayatı boyunca lanetli bir figür olmaya mahkûm edilmişti. Çürüyen etleri kemiklerini kaplıyordu. En azından kuruydu, bu yüzden ölü gibi kokmuyordu.

Kagali’nin sırrını çok az kişi biliyordu. Bu durum onu o kadar kederlendirmişti ki kendisini bir maskenin arkasına saklamaya başladı.

“Bunu bana neden yapıyorsun?!”

“Geh-heh-heh-heh!” “Çünkü eğlenceli!” “Nedenmiş, sevinmen gerek!” “Seni tekrar hayata döndürmek için halkımızdan on binlerce kişinin ölmesi gerekti!” “Har-har-har-har!!”

Bu bir kâbustu. Babası bir zamanlar ona karşı çok nazikti; neden böyle bir hortlağa dönüşmüştü ki? Fakat gerçek buydu ve bunun için dövünmenin bir anlamı yoktu.

“Baba!” “Bana ne yaptığın umurumda değil.” “Ama en azından geçmişte yaptığın gibi, halkını da biraz olsun düşün…”

“Sessizlik!” “Sen de buraya benimle alay etmeye mi geldin?” “Bir kız çocuğuna sahip olmanın bana hiçbir hayrı dokunmayacağını biliyordum.” “Onun yaptığı aynı aptalca hatayı yapmayacağım.” “İçine bana karşı bir sadakat duygusu aşıladım…” “ama sana hâlâ güvenilemez!” “Kazalim, bundan sonra bir erkek olarak yaşayacaksın, anladın mı?”

Bu mutlak bir emirdi. Kagali’nin yalvarışlarının Jahil’in kulaklarına ulaşma şansı yoktu. Her şey onun adına kararlaştırılmıştı. En azından öldürülmemişti —daha doğrusu, zaten öldürülüp sadık bir kuklaya dönüştürüldüğü gerçeği, bir kenara atılamayacak kadar kullanışlı bir araç olduğu anlamına geliyordu.

O anda Kagali, zihnindeki o baba figürüne içten içe veda etti. Ve böylece kâbus devam etti.

Küstah imparator Jahil’in ihtşamı hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyordu ama sonra o gün çıkageldi. Yapılabilecek en büyük günahı işlemişti —Ejderha Prensesi Milim’i de bir kuklaya dönüştürmeyi umarak ona düşmanlık etmişti. Bu süper gücün başkenti olan Soma, bir gecede enkaza döndü ve Jahil’in kendisine dair hiçbir iz bulunamadı.

O ölümcül ışık hüzmesinden kimsenin sağ kurtulması mümkün görünmediği için öldüğü varsayıldı. Kagali, onun üzerinde durmak yerine zihnini kendisi için daha önemli olanlara çevirdi. Her zaman onunla ilgilenen o nazik kadın hizmetçiler. Bir savaşçı olduktan sonra kendisine eşlik eden şövalyeler. Sevdiği, mutlu hayatlar süren o insanlar. Sevdiği herkesi düşünerek yasak bir büyüyü harekete geçirdi.

Kendisi de deneklerden biri olduğu için Ölü Doğumu (Dead Birthday) arkasındaki teoriyi öğrenmişti. Bu yüzden büyüyü tamamlamakta hiçbir sorun yaşamadı —Teare, Footman ve Clayman işte bu şekilde doğdu. Çok tatlı bir grup çocuktu bunlar ve Kagali isimlerini kendisi bahşetti.

Sonra bilmemeyi tercih edeceği bir gerçeği öğrendi. Ölü Doğumu ile doğan yürüyen ölüler doğaları gereği çirkin olmaya mahkûm değillerdi. Sadece Kagali —kasten— o hale getirilmişti. Nefret ettiği babası Jahil, sırf ona acı çektirmek amacıyla güzelliğini elinden almıştı.

Ama artık bir şey yapmak için çok geçti. Kagali’nin görünüşü bir lanetin sonucuydu ve bunu geri çevirmenin hiçbir yolu yoktu. Fakat Kagali’nin yarattığı çocuklar onu acısıyla baş başa bırakmadı. Onlar da gerçek yüzlerini maskelerin arkasına saklayarak onun acısını paylaştılar. Yalnız değilim, diye düşündü —ve bu durum içinde hayatta kalmaya dair samimi bir umut yeşertti. Ve çok geçmeden, Kagali’nin dört kişilik ailesine saldırıdan sağ kurtulmayı başaran elfler de katıldı.

Bu ülkemizi eski haline getirebiliriz. Ve burayı herkesin yüzünün gülebileceği bir diyara dönüştüreceğiz…

Kagali’nin gizlice gerçekleştirmeye karar verdiği dilek buydu. Fakat bunun cılız, gelip geçici bir rüya olduğu ortaya çıktı. Diyar, burayı temelli kirleten bir Kaos Ejderhası tarafından saldırıya uğradı ve Kagali’nin tebaasının tamamı lanetlenerek kara elflere dönüştü.

Kagali bu fırsatı değerlendirerek kendisi de lanetlenmiş gibi davrandı. Kendisi ve çocukları yürüyen ölülerdi, bu da onları böylesi bir lanete karşı bağışıklı kılıyordu… ama herkesten nasıl da farklı olduğuna dair tekrar tekrar dövündü. Yüzünü bir maskeyle gizlemek bu bakımdan onun için bir lütuftu, kimseden farkı anlaşılmıyordu ama bu durum onu sadece daha da üzmeye yarıyordu. Teare ve diğerlerinin yanında olması onun için büyük bir teselliydi.

Bundan sonra o ve ailesi vatanlarını terk edip kaçtılar. Geride gerçekleşmemiş tüm anılarını bırakarak tebaaları da onlara katıldı.

Sonunda kendilerine yeni ve güvenli bir sığınak bulmadan önce, hep birlikte bu topraklarda uzun süre boyunca göçebe bir hayat sürdüler.

Herkes için hayat yeniden rayına oturduğunda, Kagali vatanını bir kez daha ziyaret etmeye karar verdi. Geride bırakılan çeşitli hazineleri geri alması gerekiyordu ama hepsinden önemlisi, o toprakları kendi gözleriyle son bir kez daha görmek istiyordu. Şehir enkaz haline gelmiş olabilirdi ama anılarında hâlâ her zamanki gibi ışıl ışıl parıldıyordu. Gelecekte faydalanabileceği bir şey olarak —geçmişle temiz bir sayfa açmanın gerekli olduğunu hissetti.

Böylece Kagali yola çıktı. Varış noktasına ulaştığında, yerde yatan bir adamla karşılaştı.

“Oho, sen miydin ha?” “Maden bu topraklara göz kulak oluyordun, bana yardım etmek için parmağını kıpırdatabilirdin, değil mi?”

“Saçmalama.” “O kötücül ejderhaya karşı kendimizi nasıl savunabilirdim ki?”

“Ah, fazla alçakgönüllülük ediyorsun.” “Benim penceremden bakınca sen de en az onun kadar büyük bir tehditsin ama… Ahhh…” “Ayyy…”

Adamın adı Thalion Grimwald’du; Kaos Ejderhası’nı bu topraklardan nihayet kovan Kahraman‘dı. Ne yazık ki bu ejderhayla yaptığı dövüş onu ölümün eşiğine getirmişti.

“Sakin ol.” “Biraz iyileştirme büyüsü yapayım—”

“Nefesini boşa tüketme.” “Kaos Ejderhası’nın saldırılarının hepsi lanetlidir — yaralarım asla iyileşmeyecek.” “Benim de bir iki iyileştirme numaram vardı ama ahhh, görüyorsun ya ne kadar işe yaradıklarını.”

Thalion’un göğsünden aşağısı gerçekten de uçup gitmişti. Hâlâ hayatta olması bile bir mucizeydi. Yine de bununla dalga geçebilecek dirayete sahipti ve ruhunun gücünü tüm dünyaya açıkça sergiliyordu.

“Sana bir mesajım var.” “Herkese Kaos Ejderhası’nı burada alt ettiğimi söyle.” “Bir Kahraman’a yakışır şekilde, şanımla öldüm.”

“Heh…” “Bununla ne demek istiyorsun?” “Şuraya bak…” “Ölmeden önce sana bir teklifim var.” “Kötücül büyümü kullanarak sana hayatta ikinci bir şans verme ihtimalim var.” “Sana hafızana mal olabilir —aslına bakarsan tıpkı benim gibi bir hale gelmen de muhtemel— ama bunu denemekle ilgilenir misin?”

Kagali konuşurken maskesini çıkardı ve Kahraman’ın görmesi için çirkinliğini gözler önüne serdi. Fakat Thalion bu çehreye sadece yarım bir tebessümle baktı.

“Vay canına, şuna bak sen ha?” “Yine de hoş yanların varmiş ha.” “Böyle bir yerde ölürsem Sylvia beni tefe koyar.” “Seninki gibi bir teklif…” “Peki, buna nasıl hayır diyebilirim ki, ha?”

“Emin misin?” “Ben lanetli bir adamım…” “Ve her halükarda zulüm göreceksem, iyilik yerine kötülüğü seçeceğim kesin.” “Eğer sen herkesi korumak için bir Kahraman olduysan…” “Pekala, ben de bunu yapmak için bir iblis kralı olacağım, tamam mı?” “Yapmaya hazır olduğum şey bu.” “Ve bu kötücül büyünün seni benim kuklam yapacağını da biliyorsun, değil mi?”

“Hadi ama, sorun değil, sorun değil.” “Eğlenceli olacak!” “Özgür bir ruhumdur, bilirsin.” “Beni öyle kolay kolay kontrol edemezsin.” “Ayrıca Kahramanlar ve iblis krallarının kaderi her zaman birbirine dolaşmıştır falan filan.” “Muhtemelen bu yüzden karşılaştık, ha?”

“Heh…” “Bu durumdayken bile amma saçmaladın.” “Gerçekten garip birisin.” “Pekala, öyle olsun bakalım.” “Ne halin varsa gör, ol kuklam!”

Böylece müzakereler sona erdi. Kagali, Thalion’un sözlerini bir şaka olarak algılamıştı ama o doğruyu söylüyordu… Ve anlık bir hevesinin sonucunda Thalion bir yürüyen ölüye dönüşerek bu amansız sınavdan sağ çıktı.

İşte Lanet Kralı Kazalim ve Mucize Palyaço Laplace’ın doğduğu an bu andı.

Sonrasında daha pek çok şey yaşandı. Kagali bir diyar edindi, çeşitli insan ve yarı insan ırklarıyla çetin savaşlar verdi… Fakat tüm baskıların üstesinden gelen Lanet Kralı Kazalim yükselişe geçti. Bir iblis kralı olarak tanındıktan sonra güçlerini istikrarlı bir şekilde genişletmeye başladı —ve bu süreçte Canavar Efendisi Carrion ile Gökler Kraliçesi Frey’in iblis kralı sınıfına girmelerini destekleyerek her ikisiyle de güçlü bir ittifak kurdu.

Her şey bundan daha iyi gidemezdi. Hatta fazla iyi gidiyordu. Öyle ki, kalbinde büyüyen kibirli gururun tamamen farkında değildi.

Kagali’nin bir sonraki hedefi, ücra bir taşrada hüküm süren ve iblis kralı olduğunu iddia eden Leon adındaki yükselen bir figürdü. Ona haddinin bildirilmesi gerekiyordu ve Kagali ayrıca onu kendi kanatları altına almak istiyordu.

Onu ilk gördüğü an Kagali’nin içini bir kıskançlık kapladı. İblis kralı olduğunu iddia eden bu adam, güzelliğin de ötesindeydi. İblis babası tarafından sakat bırakılması yüzünden Kagali, cinsiyetinden bile mahrum kalmış bir halde hayatının her gününü mücadeleyle geçirmişti… Ama işte karşısında her kadından daha güzel bir adam olan Leon duruyordu. Bu manzara düşüncelerini körleştirdi —ve ardından yeteneklerini abartma hatasına düştü.

Leon’un tek bir darbesiyle Kagali’nin fiziksel bedeni yok oldu. Bir kez daha sadece ruhani bedeniyle diyarlarda dolanmaya zorlandı; yok olup gitmemesi tam bir mucizeydi. Kin besliyordu ama bundan da öte tek bir dileği vardı —hayata tutunmasını sağlayan bir dilek.

Lanet Lordu gücünden geriye kalan son kırıntıları kullanarak, sabırla kendi dirilişini hazırlamak için zaman harcadı. Şaşkın ve yarı baygın bir halde son çağırma ayinini tamamladı —ama çağırdığı bedeni ele geçirmeyi başaramadı. Planı fiyaskoyla sonuçlanmıştı, artık sahip olabileceği fiziksel bir beden yoktu. Geride kalan tek şey tamamen yok olup gitmekti…

“… Yardım et bana. Bana yardım etmek zorundasın. Benden başka hiçbir şeyin alınmasını istemiyorum. Tek istediğim arkadaşlarımla mutlu bir şekilde yaşamaktı. Neden bunları yaşamak zorunda olan tek kişi benim…?”

Talihsizliğine feryat ederek yardım için yalvardı, ama kimse ona elini uzatmadı. Yalnız değildi ama yine de kimse yardım etmeye yanaşmıyordu. Yürüdüğü yol son derece meşakkatli olmuştu. Kagali herkes için bir lider olmak zorunda kalsa da, idealleri artık çok ama çok uzak görünüyordu. Kaderine sızlanmasına izin yoktu; aksine, başını daima dik tutmak zorundaydı.

Bu yüzden Kagali, bir gün kurtarılacağına dair tüm umudunu kaybetmişti. Güvenebileceği tek şey kendisi ve sevdiği yoldaşlarıydı. Hayatını işte böyle yaşamıştı.

Ancak o çocuk, Yuuki Kagurazaka…

“Pekâlâ, olur. Oldukça yorgun görünüyorsun, bu yüzden şimdilik içimde dinlen.”

“…?!”

Kimsenin kurtarmak istemediği bir canavar olan Kagali, az önce onun canını almaya çalışmıştı. Ama şimdi o, Kagali’ye elini uzatıyordu.

Birkaç yıl sonra bile Kagali hâlâ Yuuki’nin içinde dinleniyor, ona danışmanlık yapıyor ve tavsiyeler veriyordu. Şans eseri Benzersiz Yetenek Düzenbaz mevcut ruh formunda bile çalışıyordu; yine de başa çıkması gereken pek çok korkutucu rakip vardı.

Özellikle Maribel Rozzo tam bir baş ağrısıydı. Yuuki deha bir stratejistti, Kagali de kendi zekasına fazlasıyla güveniyordu… ancak ikisi birlikte kafa kafaya verip planlar yapsalar da Maribel’i alt etmek son derece zor çıkmıştı. Finanstan insan kaynaklarına kadar olası her alanda geride kalmışlardı. Özgür olmalarını sağlayan bir örgüte sahip olmuşlardı ama özgür olup olamayacakları konusunda son sözü söyleyen yine Maribel’di.

“O kızı öldürmem gerek. Bir noktada bunu yapmalıyım, yoksa planımız asla bir yere varamayacak.”

“Orası kesin. O şeytan kız önümüzdeki en büyük engel.”

Ekonomik bir savaş yalnızca saf dövüş yeteneğiyle kazanılamazdı. Üstelik Maribel henüz küçük bir kız çocuğuydu. Eğer yetişkinliğe erişirse, onunla hiçbir hususta rekabet edemez hale gelirlerdi.

Kagali ve Yuuki bu konuda karara vardıktan birkaç yıl sonra, devir değişmeye başladı. Buna sebep olan şey o tuhaf balçık olan İblis Kralı Rimuru’nun doğuşu değil, Kagali’nin yapay bir beden elde etmesiydi. Yuuki başından beri sözünü tutmuştu.

Dahası da vardı…

Asıl görünüşüm böyleydi…

Yuuki’nin bu nezaketi Kagali’nin sevinç gözyaşları dökmesine neden olacak gibiydi ama dışarıya karşı istifini bozmadı. Edindiği o erkeksi konuşma tonunu sürdürmeye çalıştı ama Laplace onu durdurdu. Bu konuda onunla dalga geçiyordu ama için için onun için endişeleniyordu.

“Bunun için minnettarım, Patron,” dedi —ve bunu tüm samimiyetiyle kastetti.

Yeni fiziksel bedeniyle Kagali, midesine birkaç güzel yemek (artı tatlı) indireceği için heyecanlıydı. Özellikle kremalı çörekler tek kelimeyle mükemmeldi. Arkadaşlarıyla gülüşmek, birlikte eğlenceli vakit geçirmek—bundan daha mutlu ne olabilirdi ki?

Ancak bu mutluluk uzun sürmedi. Clayman öldü ve hem Kagali hem de çalışma arkadaşları değerli bir dostun ellerinden bir kez daha sökülüp alındığını fark ettiler. Kendi mutlulukları uğruna dünyayı fethetmek zorundaydılar. Ve dünyaya hükmettiklerinde, onu doğru yola sevk edeceklerdi.

Clayman, öyle aptal, öyle kibirliydin ki… ve bir o kadar da büyüleyici. Bütün bunları yaşamak zorunda kaldığın için üzgünüm. Şimdi huzur içinde yat ve bizi izle. Hırslarımızı gerçeğe dönüştüreceğiz, sana söz veriyorum.

Kagali iyiliğin tarafında değildi ama grubu kötü de sayılmazdı. Onlar… ılımlıydı. İşte bu yüzden herkes için mutluluk sağlayan bir dünya yaratabileceğine inanıyordu.

Bu gerçeğe güvenerek yoluna devam etti. Maribel’i yendiklerinde Kagali’nin gerçek kimliği İblis Kralı Rimuru tarafından açığa çıkarıldı, İmparatorluk’a kaçtı ve ardından zihni Yüzbaşı Kondo tarafından ele geçirildi. Bu durum Kagali’nin kalbini kırmaya yetmişti ama şimdi pes etmeyi göze alamazdı.

“Sana ihanet etmeyeceğime yemin ederim… Ve üzerimdeki hakimiyetini kabul ediyorum.”

Bu bir mukaveleydi ve uyulması gerekiyordu. Büyük bir lütuf görmüştü ve şimdi bunun karşılığı ödenmeliydi. Ve Kagali ne gerekiyorsa yapmaya razıydı.

Ve böylece o da uyandı. Kırılgan, yapay homunculus bedenini terk edip yaşayan ölülerin kaplarından birini edindi; bu da onu İblis Kralı Kazalim olduğu günlerdekinden çok daha güçlü ve çok daha güzel kıldı.

Böylece dokuz yaşayan ölünün tamamı yeniden doğdu. Ama bunlar sadece ilk birkaç adımdı.

Kagali nihayet uyandığında —ki yoldaşları arasında en son uyanan o olmuştu— gördüğü ilk şey, Velzard’ı geri getiren gruba önderlik eden Feldway oldu. Michael, daha fazla evrimleşmek için kullanma umuduyla Velzard’ın Ejderha Faktörlerini ondan çoktan almıştı —ama bundan önce, ortaya çıkan seraphları Kagali ve diğerlerine nakletmek amacıyla Armageddon’u çağırdı. Michael’ın iradesinin gücünü hissedebiliyordu; hiçbir taviz vermeye kesinlikle yanaşmıyordu.

Yedi seraph başarıyla çağrılmıştı. Başlangıçta melek soyundan olmayan yaşayan ölülerin içine yerleştirileceklerdi ve Kagali de doğal olarak onların arasındaydı. Kendisi, Teare, Footman, Vega, Orca/Alia, Arius ve Mai Furuki’nin her birine birer tane aktarılacaktı.

Bedenlerinin içinde birbiriyle çakışıp mücadele eden olağanüstü güçler, bir yandan da kaplarını yeniden şekillendirdi. Vega dışındakilerin tamamı, bir kez daha mistik melekler olarak yeniden doğdu.

Ve tüm bunlar gerçekleşip bittiğinde, Kagali’nin Gök Sarayı’na ilk gelişinin üzerinden beş ay geçmişti.

Göklerin üzerindeki bu devasa kalenin tebeşir beyazı sütunlarla dizilmiş huzur odasında, havanın kendisi bile ilahi bir ruhla dolu gibiydi. Alan, her biri kar beyazı kanatlara sahip meleklerle doluydu; henüz fiziksel bedenler edinememişlerdi ama yine de gezegenin yüzeyini istila etmek için sabırsızlanıyorlardı. Kendi iradelerinden yoksun oldukları için heykeller gibi hareketsizdiler, varlıkları odaya kasvetli bir hava katıyordu.

Ön tarafta bir sandalye çemberi vardı, bu meleklerin üstünde var olanlar —Kagali de dahil tüm yeniden doğanlar— bu sandalyelerde oturuyordu. Eskisinden çok daha fazla güç kazandıklarından, yaydıkları aura daha da yüksek seviyelere ulaşmıştı. Buraya çağrılmalarının sebebi Michael’ın uyanmak üzere olmasıydı. Kagali bedenindeki seraphla uyandığında Michael hâlâ uykudaydı… ancak hâlâ ortalıkta görünmeyişi, toplananlara işlerin görünüşe göre takvimin gerisinde kaldığını söylüyordu.

Yapacak daha iyi bir işi olmayan Kagali, dikkatini arkasındaki meleklere çevirdi.

Ona yapılan açıklamaya göre, tek seferde çağırabileceğiniz miktarın tek sınırı, bunun için harcayabileceğiniz toplam enerji miktarıydı. Bir milyon kişilik bir ordu çağırmak normal bir gelenekti, ancak aynı anda yedi seraph çağırdıktan sonra bu tür bir miktar bekleyemezlerdi.

Yine de kalite etkileyiciydi. Melekler diyarının tüm alt düzey ayak takımı elenmişti ve bu güç tamamen orta ve üst sınıflardan oluşuyordu. Yaklaşık bin Dominion, üç bin Virtue sınıfı ve altı bin Power türü melek vardı. Fiziksel bedenleri olmadığı için tam güçlerini kullanamıyorlardı ama buna rağmen Power türleri bile Over A-Rütbesi üzerinde bir savaş yeteneğine sahipti. Sadece yedi gün boyunca aktif kalabilirlerdi ama bu bile dünyayı bir çorak araziye çevirmek için fazlasıyla yeterliydi.

Ancak İblis Kralları olasılıkla onların üstesinden gelebilirdi, değil mi?

Kagali’nin izlenimi bu yöndeydi.

“Bu yeterli olmayacak, değil mi? Eğer sahip olduğumuz tek şey buysa, bize karşı çıkan güçlerden tek bir tanesini bile yenmek zor olacak.”

Kagali’nin alçak sesle mırıldanması bu sessiz salonda yine de yankılandı. Bir cevap beklemiyordu ama bir cevap duyduğunda şaşırdı.

“Yani, şey, bana hizmet eden kimse yoktu ama diğer tüm İblis Krallarının bir sürü güçlü adamı var, bilirsin ya? Dürüst olmak gerekirse Octagram’ın tek bir üyesini bile alt edebilir miyiz bilmiyorum.”

Kagali aniden konuşmaya başladığı ortağına baktı. “Vay canına! Seninle bir konuda aynı fikirde olacağım hiç aklıma gelmezdi, Deeno. Ama…” Sesi fısıltıya dönüştü. “Biliyor musun, şu ana kadar Lord Feldway için çalıştığından hiç haberim yoktu.”

“Sana söyleyebilirmişim gibi,” diye kestirip attı Deeno. “Ben bir Gözlemciyim, anlarsın ya. Gerçek kimliğimi saklamam ve mümkün olduğunca dikkat çekmemem gerekiyor. Ve bir şeyi daha açıklığa kavuşturayım—ben Feldway ile eski arkadaşım. Ona çalışmıyorum.”

Deeno’nun Gözlemci görevleri onu Octagram’a sızmaya kadar götürmüştü. Sebebi mi? Böylece onların dünyasındaki şeylere göz kulak olabilecekti. O, Pico ve Garasha —üç düşmüş melek— insan dünyasını araştırmak için özel bir görevdeydiler. İnsan ırkını, Veldanava’nın iradesiyle asla yok olmasın diye gözlemlemekle görevlendirilmişlerdi.

İnsanlık çok güçlenirse, Guy önderliğindeki İblis Krallarının görevi onları tekrar yerlerine oturtmaktı. Bu sırada Kahramanlar, İblis Krallarının kendilerini kaptırmalarını önlemek için bir caydırıcı işlevi görüyordu —ve İblis Kralları ile Kahramanlar arasındaki kader ortaklığının doğru çalıştığından emin olmak Deeno ve ekibinin işiydi.

Deeno, İblis Kralı olarak öne çıkan ve dikkat çeken bir pozisyon alırken, Pico ve Garasha gözlerden uzak durarak araştırmalarını yürütmekle meşguldü. Deeno’nun gizli bir rolü daha vardı —diğer ikisinin varlığını gizlemek, böylece hareket etmelerini kolaylaştırmaktı.

Artık Veldanava gittiğine ve yeniden doğmadığına göre, rapor verecek kimseleri yoktu. Bu yüzden Deeno sadece takılıyor, bir İblis Kralı olarak hayatın tadını çıkarıyor ve bu tür şeyleri hiç gizleme niyeti olmadan açıkça konuşuyordu. Kagali onun neden burada olduğunu merak etti ve bu yüz ifadesinden belli olmuş olmalı ki Garasha ona hafifçe güldü.

“Bu adam, bilirsin… Feldway’e biraz borçlu. Rica eden oysa, Deeno ‘hayır’ diyemez.”

“Ama bu noktada,” diye ekledi Pico, “İblis Kralı Rimuru’ya geri dönemeyeceğini söylüyor. Bu yüzden Sir Michael’a hizmet etmeye karar verdi.”

“Evet, aşağı yukarı öyle,” diye onayladı Deeno başıyla.

Kagali inanamıyordu. Michael’a hizmet etmesinin tek sebebi bu olabilir miydi? Bundan şüphe duyuyordu —ama bütün bu hikaye kulağa o kadar saçma bir şekilde Deeno gibi geliyordu ki neredeyse ikna ediciydi.

“Peki,” dedi konuyu değiştirerek, “İblis Kralı Rimuru nasıldı? Çünkü Clayman’i öldürdüğü için ona hâlâ kırgınım ve fırsat bulursam intikam almak isterim.”

Bu bir yalandı. Rimuru’ya karşı hiçbir nefreti yoktu. Kuşkusuz, hayatında büyük yer kaplayan bir düşmandı —ama Yuuki ile yeni bir ittifak kurmuştu ve bu fesh edilse bile Rimuru onun ilgisini fazlasıyla çekiyordu. Clayman’in ölümü yüzünden birinden nefret etmesi gerekiyorsa, bu onu yönlendirdiği için Yüzbaşı Kondo ve dolayısıyla Kondo’yu kontrol ettiği için Michael olmalıydı. Bunu yeterince iyi anlayabiliyordu ama bunu yüksek sesle söyleyecek kadar da aptal değildi.

“O bir beladır,” dedi Deeno, önceki konunun üzerinde durmayarak, “ve hükümetindeki herkes de öyle. Özellikle de şu Zegion denen adam.”

Deeno’nun önceki operasyondaki görevi, görünüşe göre, zindanın içindeki güçleri etkisiz hale getirmekti —tam olarak söylemek gerekirse, Ramiris’i kaçırması veya ortadan kaldırması istenmişti. Bu görevi tamamlamaya bir adım kalmıştı (ya da en azından öyle iddia ediyordu) ama her halükarda başarısız olmuştu. Neden mi? Çünkü Zegion adında durdurulamaz derecede güçlü bir büyü doğumlu tarafından durdurulduğunu söyledi.

“O kadar güçlü mü?”

“Oho, güçlü kelimesi bunu anlatmaya yetmez. Yani, ciddiyim, hiç komik değil. Zindan Harikaları’nın en iyisi olduğu söyleniyor ve sana en azından benden daha güçlü olduğunu söyleyebilirim.”

Bir dizi dövüşü henüz bitirmişti ve Deeno belki de onu biraz hafife aldığını itiraf etti, ancak Zegion gerçekten çabalamadan bile onu bir aptal durumuna düşürmüştü. Kendi deyimiyle, bu konuda kötü bir kaybeden gibi bile hissedemiyordu —dayağı o kadar eksiksiz yemişti.

“Söylenecek ne kadar ezikçe şeyler. Pah, endişelenme—o pisliği ben ezeceğim! İyi bir dayağı hak ediyor gibi görünüyor!”

Vega şimdiden böbürlenme havasındaydı. Bu kadar aptal olmak güzel olmalı, diye düşündü Deeno, yine de bunu söylemekten kaçındı. Zaten bir anlamı yoktu.

Vega hiç değişmiyor, değil mi? Şimdi yeni güçlerini etkili bir şekilde kullanabileceğimizden bile emin değilim…

Kagali de derin bir iç çekti. Kendi gücüne güvenmek elbette güzeldi ama en çok ihtiyaç duyulan savaş sezgisini yok ediyorsa hiçbir işe yaramazdı. Buradaki sezgiden kasıt, iki taraf arasındaki güç farkını tartabilme yeteneğiydi. Nitekim kazanamayacağın birinin karşısına dikilmek, kendi tarafına zarar vermekten başka bir işe yaramazdı.

Bunun farkında olduğu anlaşılan Pico ve Garasha kaşlarını çattı. Muhtemelen sadece Vega ile araları iyi olmadığı ve verecekleri her uyarının kulak ardı edileceğini bildikleri için ses çıkarmamışlardı.

Fakat tam da herkes bu sohbetin bittiğini sanırken:

“Her neyse, labirentin içinde Böceksiler görürseniz gözünüzü dört açın, anlaşıldı mı? Zegion bir böcek tipi ama Apito adında son derece tehlikeli bir arı kız da var orada.”

Deeno bunu konuyu bağlayıp kapatmak amacıyla söylemişti. Ancak bu laf Zeranus’un dikkatini çekti.

“Böcek tipi ve arı tipi mi? Bana daha fazlasını anlat.”

Deeno bir anda kendisini Zeranus’un ezici baskısı karşısında afallamış halde buldu. Düşünmeye fırsat bile bulamadan, pek fazla olmasa da onlar hakkında bildiği her şeyi dökülüverdi.

“Ha…? Şey, yani yanlış hatırlamıyorsam, Rimuru henüz İblis Kralı olmadan önce bile onlara kucak açıyordu…”

Zeranus sessizce dinledi. Deeno lafını bitirdiğinde, odada tuhaf bir sessizlik sürüklendi.

Adamım, en azından bir tepki versene! Deeno içinden böyle yalvarıyordu.

Fakat Zeranus göz korkutmanın çok ötesindeydi. Yine de bunu ona sormaya cesaret edemediğinden, konuyu değiştirip konuşmaya devam etmekten başka çaresi yoktu.

“… Ama her neyse, Ramiris’in labirentinin içinde savunan taraf devasa bir avantaja sahip. Başlarında Zegion’un bulunduğu son derece güçlü muhafızlardan oluşan bir grup var orada; onları devirmek tam bir beladır, bana güvenin!”

Bunları söyledikten sonra Deeno nihayet lafını bitirdi.

Odada bir kez daha sessizlik hüküm sürerken, orada toplanan herkes kendi düşüncelerine dalmıştı.

Kagali’nin kafasında düşünmesi gereken pek çok konu vardı. Deeno’nun verdiği bilgiler oldukça önemliydi ama şimdilik ilk önceliği, kendisinde meydana gelen değişimleri kavramaktı.

Bilgi edinmeye çalışıp kendi bedenini gözden geçirirken, içinde muazzam bir gücün coştuğunu hissedebiliyordu. Bir seraphim, meleklerin en üst kademesiydi ve söylendiğine göre uyanmış bir iblis kralı ile kıyaslanabilir düzeydeydi. Bunlardan birinin gücünü üstlenip mistik bir meleğe dönüştükten sonra Kagali artık o kadar güçlenmişti ki, iblis kralı olduğu günlerin anıları şimdi onu sadece utandırıyordu.

Üstelik Düzenbaz benzersiz yeteneğinin yanı sıra ruhuna kazınmış yeni bir yetenek keşfetmişti. Bu, Michael’ın kendi hükmetme yeteneklerini ayırıp ona bir parçasını bahşetmesiyle kazandığı Melchizedek (Hükümranlık Kralı) nihai büyülenmesiydi. Korkunç bir yetenekti; başka herhangi bir yeteneği anında tahlil etmesini ve kendi kontrolü altına almasını sağlıyordu. Ancak Kagali’nin kendisi de bu yeteneğin kontrolü altına girdiğinden, Michael’a ihanet etmesi imkansız hale gelmişti.

Bu gerçekten dehşet verici. Bu tür güçlere sahip insanlar arasında bir savaş… Benim gibi biri için hayal bile edilemez.

Kagali böyle hissediyordu fakat savaş zamanı geldiğinde, onun bir müdahalesine gerek kalmadan bedeninin düşmanı kendi kendine katledeceğinden şüphesi yoktu. Bunu sezgisel olarak anlamıştı ve kendindeki bu değişimi görmek onu ürpertiyordu. Ama aynı zamanda, kazandığı bu muazzam gücü test etmek istediğini düşünmekten de kendini alamıyordu. Bunu düşünmemesi gerektiğini biliyordu fakat içinden bir şey bunu delicesine arzuluyordu. Ve çok, çok yakın bir zamanda buna fırsat bulacağını da tahmin ediyordu.

İntikam arzusunun yok olduğunu sanıyordu. Ama şimdi kendisini öldürdüğü için Leon’a ve Clayman’i öldürdüğü için Rimuru’ya karşı içten içe kin beslemeye başlamıştı. Hem belki de artık onları yenebilirdi? Anlamsız olduğunu biliyordu ama bu arzunun içinden kabarıp çıkmasına engel olamıyordu.

Gerçekten şu anda Deeno’dan daha mı zayıfım? Hayır. Durumu bu şekilde görmem imkansız.

Aslında artık mistik bir melek olduğuna göre Kagali, Deeno ile aynı seviyedeydi.

Heh… Deeno da ne utanç verici bir halde ama. Biliyor musun, iblis kralı olduğum günlerde bile Deeno’nun biriyle savaştığını hiç görmemiştim. Bu kadar zayıf olmasına şaşmamalı—

Kalbinin derinliklerinden kopup gelen o hoş, neşeli duyguları bastırmakta zorlanıyordu. Bu düşmanlara karşı gardını indirmemesi gerektiğini biliyordu. Ama yine de… Bu rakip Deeno’yu parmağında oynatmış olsa bile… Kazanabileceğini düşünüyordu.

Sonuçta uyanmış bir iblis kralının çok ötesine geçmişti. Luminus ve Deeno gibi daha eski iblis kralları bile bugün Kagali’yi yenemezdi. Öyleyse, belki de iblis kralı Leon bile onun için bir engel teşkil etmeyecekti.

Sen sadece bekle beni, Leon. Bir dahakine ağlayan taraf sen olacaksın!

Bir yandan bu karanlık haz duygularını bastırmaya çalışırken, bir yandan da bunları düşünmeye devam etti. Zihnini kontrol eden yetenek düşüncelerini radikalleştiriyordu ama kendisi bunun farkında bile değildi.

Vega ise hiçbir şey düşünmüyordu. Sadece emirleri bekliyordu.

Güç kazanmıştı. Defalarca ölümü tecrübe etmiş, bu da ona dünyanın daha da derin gayya kuyularına göz atma imkanı vermişti. Gradim’i yutmuştu ve kendi silahı Tanrı-sınıfı Gök Ejderha Mızrağı’nı emmişti. Hatta bir seraphim’e ziyafet çekip onun gücünü kendi gücü yapacak kadar ileri gitmişti.

Tattığı sayısız yenilginin her biri ona daha fazla güç kazandırmıştı. O, patlayıcı gücün ta kendisiydi. Yuuki tarafından yaratılan ve dönüştürülen, nihai savaş yaratığı olmasına yardımcı olmak için birbirini tamamlayan ve kaynaşan çeşitli yeteneklerle donatılmış bir varlıktı.

Leşçil benzersiz yeteneği artık Azhdahak (Karanlık Ejderhalar Kralı) nihai yeteneğine evrilmişti; kelimenin tam anlamıyla var olan diğer tüm yetenekleri baskılayacak kadar yıkıcı bir güce sahipti. Güçlerinin hiçbirini dizginlemeyi düşünmeyen Vega’ya böyle bir şeyin bahşedilmesi dünya için tam bir felaketti. Ya da belki de tam tersi doğruydu. Belki de bu yeteneği sırf saf gücün yollarında ustalaşmak için gösterdiği aralıksız ve düşüncesiz çaba sayesinde elde etmişti.

Ama ne olursa olsun, Vega bekledi. Emirlerin gelmesini bekledi. Ve yapması gereken tek şey, karşısına çıkanları önce yok etmek, sonra da yutmaktı.

Deeno yere dikmiş gözlerini, içinde bulunduğu durumu düşünüyordu. Olaylar nasıl bu hale geldi? Bunu kendine defalarca sordu ama bir türlü yanıta ulaşamıyor gibiydi.

Çok uzun zaman önce Veldanava ondan bu görevi üstlenmesini istemiş, o da yeryüzüne inmişti. O zamanlar bilincinin pek geliştiğini sanmıyordu ama bir noktada kendi adına bir şeyleri düşünmeye başlamıştı. Bunu meslektaşları Pico ve Garasha’ya sorduğunda, onların da aşağı yukarı aynı zamanlarda öz farkındalık geliştirdiklerini öğrenmişti.

Çeşitli nedenlerden dolayı üçü de düşmüş meleklere dönüşmüştü. Hayatlarındaki tek amaç ortadan kaybolan efendilerinin emirlerine uymaktı ve Deeno da buna boyun eğmek için bir iblis kralı olmuştu. Dünyayı gözlemlemeye devam etmişti; Guy ile Ludora arasındaki oyunun nasıl sonuçlanacağını görmek istiyordu ama araya girmeyi aklından bile geçirmezdi.

Tüm bunlar boyunca Deeno’nun Veldanava’ya olan sadakati sarsılmaz kalmıştı. Bir gün, zamanın sonunda, onun yanına dönebileceğine hâlâ inanıyordu.

Ve sonra onunla karşılaşmıştı—o garip balçıkla. Ruhunun göz alıcı parlaklığını anlamak için tek bir bakış yetmişti ona. Veldanava’nınkinden tamamen farklıydı ama bir şekilde tanıdık geliyordu.

Böylece hayatının mutlu bir dönemi başlamıştı. Çalışmaktan ölesiye nefret ederdi ama bütün gün insanlar tarafından kullanılıp itilip kakılmak ona tatmin veriyordu. Kendisi bile buna inanmakta güçlük çekiyordu ama bir şekilde bu hayattan memnundu. Hepsi birlikte çalıştığı meslektaşları sayesindeydi.

Ahh, yine de Ramiris’e ihanet etmek zorunda kalmıştım…

En çok pişmanlık duyduğu şey beş ay önce gerçekleşen o saldırıydı. Feldway’in emirleriyle Rimuru’nun halkına ihanet etmiş ve düşmanı doğrudan labirentin içine davet etmişti. Bu yetmezmiş gibi, düşmanın en kritik hedefi olan Ramiris’i de ele geçirmeye çalışmıştı. Emir, yakalanması mümkün değilse öldürülmesi yönündeydi ama Deeno’nun böyle bir niyeti yoktu—en azından öldürmek gibi bir niyeti. Bunun yerine onu Derin Hipnoz durumuna mühürleyecek ve ölmüş gibi görünmesini sağlayacaktı.

Ama neyse ki—ya da maalesef—plan başarısız olmuştu. Ve şimdi Deeno, en başta böyle bir şeye kalkışmış olmasını bile tuhaf buluyordu.

Yok ya, ama bu sadece doğruyu söylediğini kanıtlıyor, değil mi?

Deeno böyle düşünmekten kendini alamıyordu. Ramiris’e zarar vermeye kalkıştığı için bahaneler uydurmak istemiyordu ama Michael’ın üzerindeki kontrolü tarafından sürüklendiğinden tamamen emindi.

Yani Astarte yeteneğine sahip olduğum sürece Michael ve Feldway’e karşı gelmemin hiçbir yolu yok mu? Şaka yapıyor olmalısın…

Durumu doğru bir şekilde kavradığını düşünüyordu ama bundan kurtulmak için dahice bir yol akıl edemiyordu. Onu kurtaran tek şey Rimuru’nun ona hâlâ güveniyor olmasıydı.

Çok kurnaz ve hesapçı davranıyor ama aslında kocaman yufka yürekli biri. Onu kolayca kandırabileceğini sanırsın ama aslında onun yanındayken de tetikte olman gerekir.

Deeno sağ kolundaki mavi kelebek şeklindeki işarete baktı. Zegion’un kendisini salıverdiğini sanıyordu ama görünüşe göre bu işaret ikisini kalben ve ruhen birbirine bağlayan bir koridora dönüşmüştü. Rimuru onunla bu sayede iletişime geçebilmişti.

Gördün mü? Tamamen hesapçı.

Şimdi Rimuru doğrudan onun zihnine konuşuyor, Deeno’dan alabileceği tüm bilgileri çekip alıyordu. Onu cezasız bir şekilde düşmanı gözetlemeye adeta zorluyordu. Bundan tiksinti ya da başka bir şey duymuyordu—hatta bu işten tuhaf bir heyecan duyuyordu. Belki de Rimuru’nun güvenini kazanmış olmaktan tuhaf bir şekilde mutluydu.

Yine başlıyoruz…

Deeno uzun zamandan beri ilk kez tüm bu olanlardan oldukça keyif aldığını aniden fark etti. İşler cidden büyük bir meseleye dönüştü, diye düşündü.

Yaratıcısı Veldanava’ya ihanet etmeye kesinlikle niyeti yoktu. Veldanava’yı diriltmek Michael ve Feldway’in hedefi olduğu sürece buna yardım etmenin görevi olduğunu hissediyordu. Ama içten içe, bu işin uğraştığına değmeyecek kadar çok baş ağrısına dönüştüğünü hissetmekten kendini alamıyordu.

Neyse, amann. Zaten burada pek bir işe yaradığım da yok. Yani işimi ne kadar ciddiye alırsam o kadar zayıflıyorum. Artık bu konuda yapabileceğim pek bir şey yok. Zaten işimi yarım yamalak yapmam herkes için daha iyi olacak, daha ne isteyebilirim ki?

Bu Deeno’nun iyi bir özelliğiydi. Bir sorun ortaya çıkarsa bunu kabullenebilir ve sonsuza kadar üzerinde durmayabilirdi. Söz konusu kaytarmak olduğunda rakipsiz olan Deeno için her şeyin rahat ve olumlu bir çözümü vardı. Bu pozitiflik onun hakkında gerçekten korkutucu olan bir şeydi.

Ne olursa olsun, yüzünde rahatlamış bir ifadeyle Feldway ve diğerlerini beklerken artık oldukça ferahlamış hissediyordu.

Arius düşünüyordu.

Patronları—Kagali ve diğerleri—konuşuyordu ama ne hakkında konuştuklarına dair hiçbir fikri yoktu. Mizaçı normalde bu durumdan şikayet etmesine neden olurdu ama içgüdüleri bunun iyi bir fikir olmadığını söylüyordu.

Tabii ki değildi. Arius tamamen Kagali’nin kontrolü altındaydı. Mistik bir melek, yürüyen ölülerin çok üzerinde bir figür haline gelmişti ama üzerindeki kilitlenme laneti hâlâ yürürlükteydi. Kendi gücüyle uyanmış olsaydı durum farklı olurdu… ama bu evrim tamamen onun için hazırlanmış olduğundan, sadece üzerindeki hakimiyeti güçlendirmeye yaradı.

Arius’un bundan rahatsızlık duyacak vakti yoktu. Mevcut durumunun yeterince farkındaydı. İnanılmaz bir güçle dolup taşıyordu; parmaklarının ucundaki muktedir güç onu coşturuyordu. Ve hepsinden büyük değişim, Katil (Murderer) benzersiz yeteneğinin Sandalphon (Yargı Kralı) nihai büyülenmesine evrilmesiydi. Michael bu yeteneği Kondo’dan geri almış ve Katil yeteneğini bu süreçte tüketerek doğrudan Arius’a aktarmıştı.

Arius’un bu konuda hiçbir söz hakkı yoktu ama hiç de hoşnutsuz değildi. Ve çağrılmayı beklerken, bu yeni güce sahip olduğu için dürüstçe memnuniyet duyuyordu.

Orca/Alia’nın kafası karışmıştı. Etraflarındaki konuşmalara kulak misafiri olmaya vakitleri yoktu, çünkü kendi bedenlerinin içinde hararetli bir tartışma yaşıyorlardı.

“Ben kimim? Alia mıyım? Yoksa Orca mı?”

“Bilmiyorum. Ben Alia’yım ama aynı zamanda Orca’yım.”

Bu oldukça kaotik bir şekilde, bilinçlerinin tek bir vücutta birleştiğini hissedebiliyorlardı. Ama bu durum onlara nahoş gelmiyordu. Hatta oldukça güzel hissettiriyordu.

“Ben… Orlia’yım…”

Cevap nihayet ona geldi.

Orlia henüz yeni doğmuştu ama şimdiden hem birinci sınıf bir savaşçı hem de bir büyü kullanıcısıydı. Üstelik kendisine bahşedilen Alternative yeteneği Orlia’nın bedeninde kendini optimize etmiş ve Çoklu Silah (Multi-Weapon) nihai büyülenmesine dönüşmüştü. Bu, kendi bedeninde biriken deneyimleri kullanarak çeşitli silahlar oluşturmasını sağlıyordu. Aynı anda çıkarabileceği silah sayısı sınırlıydı ama her biri Tanrı-sınıfına eşdeğerdi.

Emrindeki tüm bu silahlarla, dışarıda savaşmaktan korkacağı hiçbir düşman yoktu.

Mai Furuki çaresizlik içindeydi.

Öldüğünü sanıyordu ama işte buradaydı, hayata dönmüştü. Bu sorun değildi ama mesele, elindeki tüm bu güce rağmen Japonya’ya dönme arzusunu hâlâ gerçekleştirememiş olmasıydı.

Vazgeçmeyeceğim. Gezgin (Drifter) benzersiz yeteneğim yetersiz kaldı ama Yuuki yine de bunun mümkün olduğunu söylemişti. Ve eğer yetenekler arzularından yaratılıyorsa, benimkini gerçekleştirecek güce sahip olduğumu biliyorum…

Ama bu düşünce onun kederli zihninden geçtiği anda…

İçine seraphim aşılandığında, Michael tarafından bahşedilen nihai büyülenme Alternative tükendi ve Gezgin (Drifter) yeteneğini Dünya Haritası (World Map) nihai büyülenmesine evriltti. Bu dünyadaki herhangi bir konumu tam olarak gözünün önüne getirmesini ve o anda orada ne olup bittiğini kavramasını sağlayan şaşırtıcı bir yetenekti. Daha da şaşırtıcı olanı, hiçbir zaman gecikmesi yaşanmaksızın seçtiği konuma anında seyahat etmesini de sağlamasıydı. Uzamsal türde bir yeteneğe sahip biri bunu duysa şaşkına dönerdi.

Yine de Mai’nin dileği gerçekleşmemişti. Dünya Haritası‘na işlenmiş koordinatlar yalnızca bu dünyayı kapsıyordu. Boyutlar arasındaki duvarları aşmasını sağlamıyordu ki bunu bizzat denemesine gerek kalmadan da anlayabiliyordu.

Bu bir trajediydi, devasa bir hayal kırıklığıydı—ama ne olursa olsun, Mai şu anda özgür biri değildi. Her şey Michael’ın iradesine tabiydi. Ve çok sevdiği ağabeyinin yanına özgürce geri dönebileceği o gün gelene kadar Mai, kalbini dünyaya tamamen kapatarak emirleri yerine getirmeye devam edecekti.

Neler olduğunu anlamaya çalışanlar sadece yeni doğan mistik melekler değildi. Zarario ve Obela da kendi durumlarını değerlendiriyorlardı.

Zarario, yeni fiziki bedenine oldukça minnettardı. Hükmedebileceği muazzam bir güce her zaman sahipti ancak bu güç yalnızca kendi dünyasındayken tam anlamıyla işe yarıyordu. Kilit dünyada ise ne kadar çok güç kullanırsa o kadar fazla enerji kaybediyordu. Bunu engellemenin tek yolu fiziki bir bedene kavuşmaktı; ne var ki Zarario kadar güçlü biri için kendi kudretine dayanabilecek bir kap bulmak son derece zordu.

Bu sorun artık çözülmüştü ve dünyanın yüzeyinde tüm gücünü sergilemesine olanak tanıyordu; ancak ortada başka bir büyük problem belirmişti.

“Harika valla.” “Tüm bu gücü elde etmek bana Denemeler Kralı (Israfil)’i kazandırdı görünüşe göre.” Melek tipi bir yetenek.

İşte asıl mesele de buydu. Zarario, yeni reenkarne oluşunun bir parçası olarak Israfil’i elde etmişti.

“Artık Michael’a karşı gelmemin imkânı yok.” “Ama bu yetenekten kurtulmaya kalkarsam ona isyan ettiğimi düşünecek.”

Zarario’nun gözünde Feldway sadece bir meslektaştı. Feldway’in kendisine emir verebileceğini kabul ediyordu fakat ona mutlak bir itaatle bağlı değildi. Michael hakkında da şüpheleri vardı. Feldway, Michael’a tüm kalbiyle güveniyordu ama Zarario öyle değildi. Başka birinin otoritesine tamamen dayalı olan bir iradeye kolayca güvenecek biri değildi. Mevcut hedeflerini onaylıyor ve yardım etmeye gönüllü oluyordu; ancak bu durumun sonsuza dek süreceğini söyleyemezdi. İleride yolları ayırma vakti gelirse diye, melek tipi bir yetenek elde etmekten kaçınmak istemişti.

Yine de Israfil kucağına düşüvermişti. Bu bir nihai efsun değildi, yani Michael’ın iradesiyle bir ilgisi yoktu. Zarario bu gücü doğal yollarla elde etmişti, orası kesindi; bu da yeteneği söküp atmasını daha da imkânsız kılıyordu.

“Peki Michael bu durumdan ne kadar haberdar?”

Velgrynd ve Velzard’ı boyun eğdirme yeteneği göz önüne alındığında, Michael’ın tüm melek tipi yetenekler üzerinde tam kontrol kurabileceğinden şüphe yoktu. “Ama kimin hangi yeteneğe sahip olduğunu tam olarak biliyor mudur?” Bu soru üzerinde kafa yormalı ve adımlarını buna göre atmalıydı.

“Benim iradem sadece bana aittir.” “Farkında bile olmadan düşüncelerimin bir başkası tarafından yeniden yazılmasına izin veremem.”

Zarario rasyonel düşünen biriydi. Gerçek Ejderha kız kardeşleri hakimiyet altına alma konusuna, yüksek başarı şansını baltalamamak adına müdahale etmemişti… ama doğrusu, en başından beri bu operasyondan hiç hoşlanmamıştı. Ve işte şimdi kendisi de neredeyse onlarla aynı konumdaydı.

“Şu hale bak…” “Tam bir felaket.”

En başında karşı çıkıp ağırlığını koymadığı için bunu hak ettiğini düşündü. Bunu artık görebiliyordu ama üzerinde fazla durmadı. Şimdi bu durumla nasıl başa çıkacağını çözme vaktiydi.

Obela da melek tipi bir Nihai Yetenek elde etmişti. Ve tıpkı Zarario’da olduğu gibi, bu onun için de en hafif tabirle istenmeyen bir misafirdi.

Evrimi sırasında Obela, Nihai Yetenek Kurtuluş Kralı (Azrael)‘i elde etmişti. İnanılmaz derecede güçlüydü ama nihayetinde onun için kullanışsızdı. Çünkü bir Özgün Melek olarak, yeteneklere hiç ihtiyaç duymayan yönetimsel kabiliyetlerle doğmuştu. Özgünler her türlü büyüyü anında yapabiliyorlardı ve yetenekler devreye girmeden işlerini yürütmeleri için bu kadarı yetiyordu. Onun gibi meleklere o her şeye kadir olma havasını veren de işte bu marifetti.

Zaten nihai bir varlık formunda olan Obela ve diğer Özgün melekdaşları için nihai yetenekler pek bir şey değiştirmiyordu. Bunu hiç arzulamamıştı ama tam da bu anda bir tane elde etmek durumunda kalmıştı. Ve elbette melek tipi olmak zorundaydı…

“Bu kötü haber.” “Bu gidişle hainlik yapmaya niyetlendiğimi anlayabilir.”

Obela’nın tam olarak yapmaya niyetlendiği şey de buydu; bu da Zarario’ya kıyasla çok daha büyük bir krizle karşı karşıya olduğu anlamına geliyordu.

Seçenekleri üzerinde düşündü. Zihninin okunması bir sorun değildi; yüzeydeki bilincini yeterince silmek onun için kolaydı. Ancak farkında olmadan Michael’ın kontrolü altına girme olasılığını göz ardı edemezdi ve bu da karşı önlemler almayı gerektiriyordu.

“Belki de biraz oto-telkin şarttır,” diye karar verdi. Zihninde herhangi bir çelişki baş gösterirse derhal Azrael’i yok edecekti. Bu mantığa aykırı bir hareketti fakat onlar gibi nihai ruhani yaşam formları için tamamen mümkündü.

Elbette iş o noktaya varırsa Feldway’den tamamen kopmak anlamına gelecekti. O zaman Obela bile güvende olamazdı. Ama yine de Obela endişelenecek bir şey görmüyordu. Veldanava’nın yetim kızı Milim’in kaderi söz konusuydu.

“Yaratıcı’nın düşüncelerini sorgulamak bizler için saygısızlığın da ötesinde bir şey olmaz mıydı?” “Belki Feldway bu diriltme işlemini kendi arzusuyla yapmıyor ama her halükarda çizgiyi çok aştı.”

Gerçek hisleri bunlardı. Obela, Yaratıcı unvanının haklı varisinin Milim olduğuna inanıyordu.

Bir çanın büyüleyici tınıları yankılandı—görkemli, berrak ve duyan herkesin yüreğine dokunan bir tını. Sonra kapı açıldı.

Michael, Feldway ve Velzard içeri havalı bir edayla adım attılar. Yalnızca bu üçünün yaydığı yoğun aura bile, taht odasının ilahi atmosferini anında dağıtmaya yetti. Michael tahtına oturdu, ardından Feldway ve Velzard yerlerini aldı.

“Şimdi…” “…başlayalım.”

Böylece strateji toplantıları resmen başlamış oldu.

İlk olarak Mai’ye, oturdukları alanın tam ortasına kilit dünyanın üç boyutlu bir haritasını yansıtma emri verildi. Bu, özünde Tanrı’nın gözünden görülebilecek olan gezegenin minyatür bir maketiydi; her bir iblis kralının üssü üzerinde işaretlenmişti.

“Bunlar bize karşı olan iblis kralları grubu Octagram’ın bölgeleri ve kaleleri.” “Toplam altı taneler…”

Michael’ın emriyle Mai toprakların üzerine altı ışık noktası yerleştirdi: Kuzey kutbunda Guy’ın bölgesi, aşırı batıda Daggrull’unkisi, merkezin biraz batısında Luminus’unki, ormanda Rimuru’nunki, güneydoğuda Milim’inki ve Leon’un devasa ada kıtası.

“Bu durumla nasıl başa çıkmamız gerektiği konusunda hepinizin fikirlerini duymak isterim.”

Feldway tüm dinleyicilerden geri bildirim istiyordu ama gözleri yalnızca birkaç üyenin üzerindeydi—en yakın danışmanları Zarario ve Obela ile Yuuki ve Kagali. Deeno ve yandaşları taktiksel düşünme konusunda pek iyi değillerdi, Vega’nın ise böyle bir şeye katkıda bulunması zaten imkânsızdı. Diğer herkes Feldway’in gözünde bir alt kademedeydi; onlara konuşma hakkı bile tanınmamıştı.

Zarario ve Obela, belki de diğerlerinin tepkisini tartmak için ağızlarını açmadılar. Bunu fark eden Kagali ilk konuşan oldu.

“Burada saldıran tarafın avantajlı olacağını düşünüyorum.” “Savaş gücümüzü tek bir hedefe odaklamamız gerektiği kanaatindeyim.”

“O konuda sana katılıyorum.” “Sadece nereden vuracağımızı kestirmek zor.”

Savunan taraf güçlerini geniş bir alana yaymak zorundaydı ama saldıran tarafın onları takip etmesine gerek yoktu. Kagali ve Yuuki bu konuda hemfikirdi… fakat şaşırtıcı bir şekilde, ilk tepki veren Deeno oldu.

“Söyleyeyim de, Ramiris’in zindanına saldırmasanız iyi edersiniz.” “Ayrıca, Tempest’in başkenti Rimuru Şehri tüm savaş boyunca zindanın içine karantinaya alınacak.” “Mümkün olduğunca ele geçirilmesi zor olacak şekilde tasarlandı, bu yüzden onu en sona bırakmanızı tavsiye ederim.”

Bu bilgi zaten önceden paylaşıldığı için kimse itiraz etmedi. Zindanda tökezlerlerse, diğer tüm müttefik uluslardan gelen takviye birliklerce hızlıca kuşatılıp imha edilebilirlerdi.

“Doğru.” “Orası en son olacak o halde.” “Hem belki başka bir yere saldırmak, o zindana kapanmış olan bazı güçleri bizim için dışarı çeker.”

Savunma savaşına sürüklenmek Ramiris’i başa çıkılması gereken büyük bir belaya dönüştürürdü. Saldıracakları yer her neresi olursa olsun net bir strateji geliştirmeleri gerekecekti.

Velzard, bakışları Leon’un kıtasına keskinleşerek aniden söze girdi. “Şu anda Buz Şatosu’nda kimse kalmamış.” “En azından insan izine rastlamıyorum.”

“Hmm.” “Düşman da kendine göre bazı önlemler almış demek?” “Çok fazla dağılmamak için iblis krallarını bir araya mı topluyorlar?” Feldway derin derin düşündü.

“…” “Gerçekten de öyle,” dedi Michael. “Görünüşe göre yüzeydeki beş noktada büyük güçler yoğunlaşmış.”

Mai, Guy’ın evi olan kuzey kutbundaki noktayı kaldırdı ve diğer beşinin parlaklığını artırdı. Seçeneklerden birini elemişlerdi ancak şimdi zorluk derecesi çok daha yüksek görünüyordu. Buna rağmen saldıran taraf hâlâ büyük bir avantaja sahipti.

Peki nereyi hedef alacaklardı? İlk hamleyi yapan Zarario oldu.

“Lord Feldway, bir sorum var.”

“Nedir?”

“Lord Michael’ın melek tipi yetenekler üzerinde tam kontrole sahip olduğunu biliyoruz, peki bu yeteneklerin sahiplerinin nerede olduğunu ya da en azından genel olarak bulundukları yeri tespit edebiliyor mu?”

Bu hayati bir soruydu ve Zarario’nun kendisi için de büyük sonuçlar doğurabilirdi.

“Ben de bunu merak ediyordum,” diye ekledi Obela. “Eğer bunu kavrayabilirsek, önce o yetenek sahiplerini kendi safımıza çekmeye çalışmalıyız.”

Michael başıyla onayladı. “Daha önce bunu hissedemiyordum ama artık netleşti.” “Senin ve Zarario’nun Azrael ve Israfil’e sahip olduğunu, Deeno’nun grubunda ise Astarte, Haniel ve Jibril’in bulunduğunu görebiliyorum.” “Kagali geriye kalan yetenek olan Melchizedek’i almış, şuradaki Arius ise artık Sandalphon’un sahibi.” “Üst düzey meleksi yeteneklere, yani benim seviyemdekilere gelince…”

Bu noktada durakladı, kaşlarını çattı.

“…” “Eksik bir şeyler var.”

Bu sözler herkesin gerilmesine neden oldu.

“Ne demek istiyorsunuz, efendim?” diye sordu Feldway.

“İlk olarak,” diye başladı Michael dolaysız bir tonla, “Velgrynd’in sahip olduğu Raguel.” “Onu kendisinden geri aldım ve uygun bir alıcıya bahşettim.”

Kimse tepki vermedi. Ürkütücü bir sessizlik hakim oldu ama Michael bunu umursamadı.

“Sırada Gabriel var.” “Bu henüz kaynağından geri alınmadı.” “Hâlâ Velzard’ın elinde, değil mi?”

Buz güzeli, yüzünde hiçbir ifade olmadan kımıldamadan duruyordu. Üzerindeki Mutlak Hakimiyet‘in aktif kalmasını sağlamak için atılması gereken doğal adım buydu.

“Yani şu ana kadar tüm bu yeteneklerin sahiplerini biliyorum ama geriye kalan dört tanesinden üçü hâlâ belirsiz.”

Michael’ın açıkladığı üzere, Velgrynd’in yeteneklerini ve Velzard’ın Ejderha Faktörleri‘ni kendi bünyesine katmıştı. Bu durum gücünü muazzam miktarda artırarak ona, kendi kontrolü altındaki melek tipi yeteneklerin sahiplerini arama kabiliyeti kazandırmıştı. Ancak kalan dört yetenekten yerini tespit edebildiği tek yetenek Saflık Kralı (Metatron) oldu.

“Ne?” “Ama Kahraman Chronoa, Nihai Yetenek Umut Kralı (Sariel)’a sahip değil miydi?”

“Onu tespit edemedim.” “Ya tespit yeteneklerim Ramiris’in zindanına ulaşamıyor ya da işin içinde başka bir sebep var.” “Kesin bir şey söyleyemem.”

“Hmm.” “Hayır, Ramiris hafife alınacak biri değildir.” “Öyleyse zindanın içini görmemiz imkânsız olabilir.” “Uriel ve Raphael’in sahiplerinin de Sariel ile aynı yerde olduğunu mu varsaymalıyız?”

“Emin olamayız ama öyle varsaymak mantıklı görünüyor.” “Tespit yeteneğimin nüfuz edemediği başka olası bir yer yok.”

Veldanava tarafından yaratılan hiçbir yetenek Michael’ın gözünden kaçamazdı. Bunu açıklamanın tek yolu, Ramiris’in Doğal Yeteneği olan Zindan Yaratan (Mazecraft)’tı. Michael’ın, “kayıp” üç yeteneğin aynı yerde bulunması gerektiği sonucuna varmasının sebebi buydu. Bir bakıma haklıydı. Üçü de çoktan bu dünyadan silinmiş, özleri bambaşka bir şeye dönüşmüştü… Ama bundan habersiz olan Michael bu sorunun çözüldüğünü varsaydı, Feldway ve diğerleri de öyle düşündü.

“Hmm.” “Pekala, o halde bu bir sorun değil.” “Veldora’nın o zindanda olduğunu biliyoruz, bu yüzden eninde sonunda oraya saldıracağız.” “O zaman geldiğinde o yetenek sahiplerini bulup saflarımıza katarız.”

“Bir nevi içeride köstebeğimiz olması gibi bir şey, değil mi?”

“Kesinlikle.” “Şimdilik bu konuyu kapatalım.” “O zindanın içine tek bir bakış atmamız, tüm yeteneklerin nerede olduğunu anlamamıza yeter.” “Şu anda değerlendirmemiz gereken şey, ilk olarak hangi hedefi vuracağımız…”

“Peki, bence bu sorunun cevabını zaten verdik.” “O melek tipi yeteneklerden birinin nerede olduğundan yüzde yüz eminsek, neden önce o adamı grubumuza katmıyoruz?”

Yuuki’nin vardığı sonuç buydu. Özgür iradesi elinden alınmıştı ama derin sezgisi hâlâ sapasağlam duruyordu.

“Mm.” “Metatron’a sahip olan kişi…” “…burada.”

Bütün gözler Michael’ın parmağına odaklandı. Doğrudan Leon’un bölgesinin başkenti El Dorado’yu işaret ediyordu.

“İblis Kralı Leon,” diye mırıldandı Kagali. “Beni öldüren kişi…”

Demek Saflık Kralı (Metatron) idi ha? Kendisini bir kül yığınına dönüştürene kadar yakan o kör edici ışık huzmesi miydi? Şimdi her şey onun için netleşmişti.

“Bir planımız var gibi görünüyor.” Yuuki gülümsedi. “Peki kim saldıracak?”

“Ben giderim,” diye öne atıldı Vega. “Bu İblis Kralı Leon denen herifi tanımıyorum ama onu yersem kimse sorun etmez, değil mi?”

“Dinlemiyor muydun sen?” “Leon bizim müttefikimiz haline gelebilir.”

“Cık…” “Aman, iyi tamam.” “Ben de başka adamlarla idare ederim o zaman.”

Yuuki ve Vega sanki plan çoktan onaylanmış gibi sohbet ediyorlardı. Ama başka kimse itiraz etmeyince, karar bu yönde verilmiş oldu.

Bütün bu amacın tek sebebi Veldanava’yı diriltmekti, bu yüzden resmi bir savaş deklarasyonu göndermeye gerek yoktu. Bu Michael ve Feldway’in kararıydı; bu da kaçınılmaz olarak her şeyin bir baskınla başlayacağı anlamına geliyordu.

Sahaya sürecekleri ateş gücü konusunda cimri davranmalarına hiç gerek yoktu… …ama Feldway’in bu konuda kendi düşünceleri vardı.

“Yani buradaki amacımız Metatron’un sahibini saflarımıza katmak.” “Buna engel olacak savaşçılardan en azından birkaçını aradan çıkarabilirsek ne ala, ancak bu durumun çok fazla kayıpla sonuçlanmasını istemem.” “Bu seferlik rütbesiz sıradan askerleri geride bırakalım.”

Buna yalnızca en güçlüler dahil olacaktı. Michael’ın Mutlak Hakimiyet‘i her şeye kadir olabilir ama her koşulda kullanılabilir değildi. Melek tipi yetenekler üzerinde mutlak bir kontrol sağlıyordu fakat işe yaraması için kullanıcının hâlâ hedefle göz teması kurması gerekiyordu. Teğmen Kondo’ya ödünç verilen Hüküm Mermisi (Dominion Bullet) yalnızca tek bir hedefe karşı işe yarıyordu ve o hedefin dikkatini başka yöne çekmediğiniz sürece çalışması pek olası değildi.

Buna karşın Hükümranlık Hakimiyeti (Regalia Dominion) ise hedeflerin Varlık Puanı‘na (EP) bağlı olarak değişen sayıda kişiyi kontrol edebiliyordu. Bir diğer önemli faktör ise şuydu: Hedef, yetenek kullanıcısıyla benzer bir rütbedeyse başarı oranı düşüyordu; bu da hedef oldukça ağır şekilde yaralanmadığı sürece yeteneğin başarısız olma ihtimalinin yüksek olduğu anlamına geliyordu. Hedef, kullanıcının rütbece altında olmadığı sürece başarı pek de garanti değildi; bu durum da bu gücü verimli bir şekilde kullanmayı zorlaştırıyordu.

Michael’ın EP’si doksan milyon civarındaydı. Ancak Yuuki’nin iki milyon civarındaki kendi EP’sinin bundan düşülmesi gerekiyordu. Ve Veldora’nın EP’sinin seksen sekiz milyon olduğu düşünüldüğünde, Regalia Dominion’ın onun üzerinde işe yarama ihtimali pek yoktu. Elbette Michael’ın bunu bilmesine imkân yoktu ama yine de Veldora’yı kontrol etmenin en iyi ihtimalle çetin bir iş olacağını düşünüyordu. Ramiris’in zindanına saldırmadan önce toplayabildiği kadar saldırı gücü toplamak istemesinin sebebi de buydu.

Bu yüzden bu görevde kimleri konuşlandıracaklarına karar vermeleri gerekiyordu.

“Ben kalıyorum.”

İlk konuşan Deeno oldu. Kimse itiraz etmedi.

“Ben ve birliklerim ne olacağız?” diye sordu Zeranus.

“Şimdilik birliklerinizi harekete geçirmeye hazır olmanızı istiyorum.” “Bu operasyonu geniş çaplı bir işgal takip edecek.”

“Pekala.”

Böceksiler de tıpkı mistikler gibi topyekün savaşa hazırlanıyor olacaktı. Zarario’nun birliğini Dhalis ve Neece yönetecek, Obela ise birliğini Ohma’ya devretmeden önce onu almak için diğer dünyaya geri dönmek zorunda kalacaktı.

Artık tüm üst düzey kurmaylar savaş için konuşlandırılıyordu.

Mai yeteneğini kullanarak sadece bu grubu anında varış noktalarına ışınlayabilirdi. Obela da Aura Algılama yeteneğini kullanarak doğru koordinatları kolayca belirleyebilir ve kendisini doğrudan oraya ışınlayabilirdi.

Lojistik bu şekilde işleyecekti—ve böylece baskın resmen başlamış oldu.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla