Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 11 – Bölüm 3 / Yeni Yoldaşlar

Yeni Yoldaşlar

İblis, vahşi bir canavar gibi karanlık diyarda çiğneyip geçiyordu.

Cehennem Kapıları’nın ötesinde, ölüler diyarı hatta cehennemin kendisi denebilecek bir ruhlar diyarı yatıyordu ve o orada, şiddetin canlı bir tezahürü gibi iblisleri yok ediyordu. Güçsüzler çığlık atarak kaçıyor, daha güçlü olanlar kendilerini savunmak için kenetleniyordu ancak o iblis için bu sadece çaresiz bir çabalamaydı. Bütün düşmanlar onun kudretine boyun eğdi ve gazabı devam etti.

İblisler bir tür ruhani yaşam formuydu. Birinin fiziksel bedenini yok ederseniz, zamanla kendini yeniden var ederdi. Belki de bunu biliyordu, çünkü yoluna çıkan hiç kimseye merhamet göstermeyerek hiçbir şeyden sakınmıyordu.

Şiddetin cisimleşmiş hali olan bu kişinin adı Diablo’ydu.

“Khehehehe… Son ziyaretimden bu yana epey zaman geçti. Bu arada epeyce ezik türemiş, değil mi? Bunlardan bir grup toplamak hiçbir işe yaramaz. Eski dostlarımı bulmam gerek.”

Onun “eski dostları”, kendisiyle kıyaslanabilecek düzeyde olanlardı. Bu uzun yolculuk sırasındaki görevi onları kadrosuna katmaktı.

“Khehehehe… Lord Rimuru’yu tatmin etmek için gereken her şeye sahip olduklarından eminim!”

Diablo bu sözlerle ışınlanıp gözden kayboldu; geride gücünü doğru tartamayanların leşlerinden başka bir şey bırakmadı.

İncelemelerim tamamlanmıştı ve şu an ne durumda olduğumuzu iyice kavramıştım.

Ray döşeme çalışmalarının sonu henüz görünürlerde bile değildi. Şimdilik üç hat düşünüyorduk: Cüce Krallığı’ndan Tempest’e, Tempest’ten Blumund Krallığı’na ve Blumund’dan Farminus Krallığı’na. Ayrıca Dwargon hattından güneye ayrılan, kertenkele-adamların mekânı olan Sisu Gölü’nün yanından geçerek Eurazania’ya ulaşan bir güzergâh daha vardı. Buna ek olarak, Blumund hattından Thalion’a giden ve Khusha Dağları’ndan geçen bir tüneli de kapsayan bir otoyol inşa etmemiz gerekiyordu. O güzergâhtaki bir demiryolu hattı daha sonra değerlendirilecekti fakat bunun epey uzak bir gelecekte gerçekleşmesini bekliyordum.

Deniz ürünlerini daha ucuza alabilmemiz için yakın zamanda bir yerlerden okyanusa uzanan bir demiryolu inşa etmeyi gerçekten çok isterdim. Geleceğe dönük olarak Blumund ile Englesia Krallığı arasında ana bir hat da hayal ediyordum; ancak her halükarda, tüm bu ağı tamamlamak epey zaman alacaktı ve henüz geliştirilmesi gereken daha çok trenimiz vardı.

Test lokomotifimizin tamamlanmasıyla en zorlu kısmı resmen geride bırakmıştık. Şimdi tek yapmamız gereken, deneme yanılmaya dayalı bir test sürecinde o şeyi canı çıkana kadar çalıştırmaktı. İstediğim tam donanımlı enerji sürücüsünü elde etmiştik ama geliştirme süreci burada bitmeyecekti. Yolculuk etmesi konforlu olmalıydı ve çevre bölgeler için gürültü sorununu ortadan kaldırmamız gerekiyordu. Bunlar normal buharlı trenlerden zaten daha sessizdi, ancak hızlandıkça daha da gürültülü hale geleceklerdi. Kaijin liderliğindeki bir araştırma ekibi bu daha küçük ayrıntılarla ilgileniyor, meseleyi derinlemesine inceliyor ve teorik çözümler üretiyordu. Ekibinin tüm süreçleri kaydetmesini istedim, çünkü bunun gelecekteki geliştirmelerde bize yardımcı olacağını düşünüyordum. Elbette büyü çekirdeği en zor kısmıydı ve o tamamlandığına göre lokomotifin geri kalanını Kaijin’e bırakabilirdim.

Bu proje başladığında tüm masrafları devlet bütçesinden karşılamış, hatta Mjöllmile’in gıdılarını titretecek kadar bol bir para ayırmıştım. Artık projeyi arada sırada ziyaret ediyor, bu da araştırmacılarla dostluk kurup derinlemesine sohbetler etme fırsatını bana veriyordu. Anlaşılan ötedünyalı bilgilerime ilgi duyuyorlardı, bu yüzden bana sık sık onun bunun hakkında fikirlerimi soruyorlardı. Çok çetrefilli olan her şeyi Raphael benim yerime hallediyordu; kuantum süper bilgisayardan bile daha hızlı çalıştığı için her türlü hesaplama bir an içinde tamamlanıyordu. Ondan faydalanmamak için hiçbir sebep yoktu.

İş bittikten sonra sosyalleşme vakti geliyordu. Akşam uğrak noktalarımızın hepsi lüks gece kulüpleri olmak zorunda değildi. İnsanlar araştırmalarında bir tıkanıklıkla karşılaştıklarında şehre akar, kendi aramızda tartışıp dertlerimizi unuturduk. Garip bir şekilde hiç mesai ücreti almasam da gecenin geç saatlerine kadar onlara ayak uyduruyordum. (Cömert bütçemizin tamamının içki hesaplarına yatırılmadığını belirtmeliyim. Yine de bilim ve teknolojiye gerçekten katkıda bulunuyorlardı, bu yüzden biraz görmezden geliyordum.)

Bu arada, Veldora, Ramiris ve benim aramda şu anda en yüksek maaşı Ramiris kazanıyordu. Zindan bakım masraflarını çıkardıktan sonra bile labirentten muazzam bir kâr elde ediyorduk ve o da bunun yüzde yirmisini alıyordu. Günlük iki altın para olan ilk hedefimiz artık mütevazı kalıyordu; ortalama yirmiden fazla altın kazanıyorduk ki bu da en az yirmi bin dolara denk geliyordu. Ramiris kendi payını Treyni, kız kardeşleri ve Beretta’ya ödeme yapmak için kullanıyordu ama bence her ayı yaklaşık yüz altın kârla kapatıyordu.

Ben ve Veldora ise eşit maaş alıyorduk; devlet hazinesinden günde bir altın para. Labirentin efendisi olarak Veldora, Ramiris’ten de harçlık alıyordu ve büyü zerrecikleri (magicules) bizim için sürekli bir nimet olduğundan, hazine ona bazen özel ödemeler yapıyordu. Dolayısıyla benden kesinlikle daha fazla para kazanıyordu. Elbette benim de kendi gizli gelir kaynaklarım ve ticari ortaklıklarım vardı, yani tam olarak meteliksiz de sayılmazdım.

Herkesin aniden ortaya çıkan etkileyici çalışma azminden ilham alarak ben de daha fazla çaba göstermeye karar verdim. İlk olarak, Diablo’ya söz verdiğim bedensel kuklalar konusunda ciddileşme vakti gelmişti. Ramiris asistanımdı; ayrıca Treyni’nin kız kardeşleri için de bedenler üzerinde çalışacaktık ve onun fikirlerini almak istiyordum. Daha fazla personele ihtiyacı olduğu konusunda bana şimdiden sızlanıp dursa da talebimi nazikçe kabul etti.

“Getir götür işlerimi halledecek birine gerçekten ihtiyacım var, ayrıca senden isteyeceğim birkaç şey daha var. Sadece Treyni ve Beretta ile tüm işlerime yetişemiyorum sanki…”

Sadece kendisine böbürlenebileceği daha fazla insan istediğini düşünmüştüm ama Treyni ve diğerlerinin ne kadar meşgul göründüğünü hatırlayınca bu fikrimi gözden geçirdim. Ayrıca Ramiris sadece benim asistanım değildi. Kendi görevi de vardı: Yeni bir Elemental Kolos üretmek.

Kalbi, yani tüm bu mekanizmanın çekirdeği tamamlanmıştı. Elimde bir iskelet ve çatı ile birlikte üzerinde çalışabileceğimiz bir Elemental Kolos numunesi vardı. Sadece bunun üzerinden ilerleyebileceğimizi düşünmüştüm ama değişiklikler her zaman çok zaman alırdı. Kaijin’in başı trenlerle dertteydi ve Vester da eski zırhlı asker projesini yeniden ele alarak tek başına hummalı bir çalışma yürütüyordu. Boş zamanlarında Ramiris’e zaten yardım ediyordu ve kendisini biraz fazla yormasından endişeleniyordum. Bu, tamamlanan büyü çekirdeğine entegre edilecekti, bu yüzden bazı test verileri elde etmek istiyordum ve bunun için mümkün olduğunca çok insana ihtiyacımız olacaktı.

“Peki ya Veldora?”

“Ayyy evet, usta ne durumda acaba? Ona ne zaman detaylı bir iş buyursam ortadan kayboluyor…”

Anlıyorum. Demek ki ona bel bağlamaya değmezdi. Bana oldukça mantıklı geldi. Veldora işte bildiğimiz Veldora’ydı, her zaman bir oraya bir buraya koşuşturmakla meşguldü. Çoğu kişiye ayak bağı olacağını düşünmüştüm ama aslında öyle değildi. Kişiliğine rağmen zekiydi ve sanırım gerçekten de epey yardımı dokunuyordu. İlgi odağı olmaya bayıldığı kesindi, bu yüzden Ramiris’e yardım etmesini istemek yerine onu kendi haline bırakmanın daha iyi olacağını hissettim.

“Pekala. Sana birilerini bulacağım.”

“Harika! Teşekkürler!”

Bu sözü verdikten sonra kimi seçeceğimi düşünmeye başladım.

Günler her zamanki gibi huzur içinde akıp gitmeye devam etti… ta ki bir gün onlar çıkagelene kadar.

Tam çalışma odamda, masamın üzerinde onayımı bekleyen devasa bir belge yığını duruyordu.

Bütün bunları işlemenin normalde ne kadar süreceğini tahmin bile edemezdim ama benim durumumda işi Raphael‘e bırakıyordum. Tüm önerileri kıvrak bir şekilde değerlendiriyor, öncelik sırasına göre yeniden düzenliyordu. Hepsini onaylıyor ya da reddediyordu, ben de tıkır tıkır mühür basıyordum; her şey kesintisiz bir akış içinde ilerliyordu. Belki çok yorucu değildi ama bu tarz ezbere işler bana her zaman dert olmuştur. Keşke bunu halletmek için Diablo burada olsaydı diye iç geçirerek sessizce mühür basmaya devam ettim.

Mola vakti gelmişti.

Balçık moduma geri dönüp kanepemde yayılmaya başladım. Bu his her zaman harikaydı; vücudumun yumuşaklığı ile minderlerin esnekliği birleşiyordu. İkisi bir araya geldiğinde kuş tüyleriyle dolu bir top havuzunda gibi hissettiriyordu. Uyumanın benim için bir iki numara gerektirdiği şu zamanlarda, burası benim gizli cennetimdi.

Derken kapının çalındığını duydum. Biraz daha keyif yapmaya devam etmek istiyordum ama birisi gelmişti. Amaan, neyse. İnsan formuma geçip sandalyeme oturdum.

“Girin,” diye yanıtladım, duruşumun tam olması gerektiği gibi durduğundan emin olarak. Kapı açıldı ve Shuna göründü. Bana doğru eğilerek selam verdi.

“Rimuru-sama, bir ziyaretçiniz var. Adının Deeno olduğunu söyledi, kim olduğunu bileceğinizi belirtti?”

Tam da tahmin ettiğim gibi, bir ziyaretçi gelmişti. Ama Deeno mu? Tanıyor olabileceğim tek bir Deeno vardı.

“O bir İblis Kralı, değil mi? Octagram’ın bir parçası. Ne için gelmiş ki?”

“Bir İblis Kralı mı? Her ihtimale karşı abimden birliklerimizi toplamasını istemeli miyim?”

“Hayır, gerek yok. Eğer işler kızışırsa bana Benimaru ve Shion’u getirmen yeterli… ama öyle bir şey olacağını sanmıyorum. Tahmin etmem gerekirse, sadece ortalığı kolaçan etmeye gelmiştir.”

Endişeli Shuna’yı rahatlatıp ayağa kalktım. Endişelenecek pek bir şey yok gibi görünüyordu. Deeno Walpurgis ziyafeti sırasında uğramak istediğini söylemişti, değil mi? O zamanlar pek umursamamıştım ama sanırım ciddiymiş.

“… Pekala. Gerekli ayarlamaları yapacağım.”

Shuna başıyla onaylayarak Deeno’nun beklediği odaya doğru bana rehberlik etti. Böyle durumlar için çok sayıda odanın bulunması faydalı oluyordu; böylece duruma uygun bir tane seçebiliyordunuz. Tüccarlar ve soylular için süslü konuk odaları olabilirdi; ünlü canavarlar veya şüpheli kişiler ise sırf pahalı hasarlara yol açma ihtimallerine karşı sade ama sağlam yapılmış odalara alınabilirdi. Böylece Deeno, gösterişli olmasa da gayet kullanışlı bir odada bekletiliyordu.

Shuna ile içeri girdiğimde Deeno’yu epey rahat bir halde buldum. Hatta misafir olmasına rağmen durumun tadını sonuna kadar çıkararak kanepede uzanmıştı. İster iyi ister (muhtemelen) kötü anlamda olsun, insanların kendisi hakkında ne düşündüğünü kesinlikle umursamıyordu.

“Selam. Seni görmek güzel. Nasılsın bakalım?”

Kalkmaya hiç niyeti yokmuş gibi kanepeden bana selam verdi. Shuna burnunu kıvırdı ama sessizce eğilerek odadan çıktı, hiç şüphe yok ki çay getirmeye gidiyordu.

“Harikayım, teşekkürler,” diyerek tam karşısına oturdum. “Uğraşmam gereken bir sürü dert var, o yüzden pek rahat sayılmam ama…”

Deeno’ya daha yakından baktım. En son karşılaştığımız zamanki kadar vurdumduymaz ve umursamaz görünüyordu ama yine de tavırları gardımı düşürmemem gerektiğini fısıldıyordu. Shuna’nın ondan tetikte olmasına şaşmamalıydı.

“Dertlerin mi var? Kötüymüş.”

“Evet, sayılır. İblis Kralı olma işinde henüz yeniyim, bu yüzden hiçbir şey tıkırında gitmiyor. Peki seni buraya getiren nedir?”

“Ha? Beni mi? Seni ziyaret edeceğimi söylemiştim, ben de geldim işte.”

Cevabı oldukça kestirip atar gibiydi; bana yalan gibi geldi. İkimiz de hızla sessizliğe büründük ama tam o sırada Shuna elinde çay ve ikramlıklarla geri döndü, sanki odadaki sessizlikte hiçbir tuhaflık yokmuş gibi hareket ediyordu. Aceleyle her şeyi servis ettikten sonra tekrar eğildi ve odadan ayrıldı. Gerçekten tam bir profesyoneldi.

Çayımdan bir yudum alıp gözlerimi Deeno’ya çevirdim. İlk pes eden o oldu.

“… Şey, doğrusunu söylemek gerekirse, Daggrull’un mekânından kovuldum.”

“Ha?”

“Yani, bilirsin ya, bir nevi evsiz sayılırım, ben de Daggrull’un mekânında takılıyordum. Meteliksizim de, bu yüzden…”

Vay be. Bu adam bir İblis Kralı mı yani? Dürüst olabilir ama bu herif tam bir baş belası, değil mi?

“…” “Ben de ne yapsam diye düşünürken Dagruel’in oğullarının senin ülkende geçirdikleri vakit hakkında ne kadar güzel şeyler söylediklerini hatırladım.” “O yüzden şimdi ben de burada kalacak bir yer arıyorum!”

Ona en ufak bir merhamet bile gösteremezdim.

“Hayır.” “Kalamazsın.”

Talebini anında geri çevirdim.

“…” “Ne?”

“Hmm?”

Oda tekrar sessizliğe büründü; Deeno, hayır diyeceğimi aklının ucundan bile geçirmemiş gibi bir tepki veriyordu. Gerçekten bu kadar dünyadan habersizse, bu beni daha da şaşırttı. Evet, onu tanıyordum ama böyle şüpheli bir otlağı barındırmak gibi bir zorunluluğum yoktu. Hayatı boyunca tek bir gün bile çalışmayacak türde biri olduğunu şimdiden anlayabiliyordum.

“B-bir dakika bekle.” “Bana bir saniye izin ver, tamam mı?” “Yani, ne yapmamı istiyorsun?” “Gidip yaban ellerde öleyim mi?”

“Hayır.” “Bir iş bul.”

“Çıldırdın mı sen?!” “Çalışan kesimden uzak durmak benim tarzımın bir parçası bir kere.” “Son birkaç yüz yıldır kazandığım tek bir kuruş bile olmadı; yediğim veya içtiğim hiçbir şeyin parasını da ödemedim!”

Bak sen şu işe. Çalışmadığın için beş parasızsın işte. Restoranlarda para ödeyememene şaşmamalı.

“Vay canına.” “Çok etkileyici.” “Onu yemeyi bitirdikten sonra gidebilirsin, tamam mı?”

Böyle birinden ne kadar çabuk kurtulursam o kadar iyiydi. Onu görmezden gelerek çayın yanına eşlik eden önümdeki tatlıya, puf puf bir kremalı çöreğe uzandım.

Nefis. Bundan bıkacağımı hiç sanmıyorum.

Deeno biraz paniklemiş görünüyordu ama bana uyup bir ısırık aldı—ve birden gözleri değişti.

“Pekala.” “Bu ülkenin vatandaşı olacağım, o yüzden sana hizmet etmeme izin ver.”

Bu saçmalık beni yıldırım çarpmışa çevirdi.

“Ne?” “Bak, sen niye buraya geliyorsun ki hem—?”

“Hayır, ciddiyim.” “Her gün böyle şeyler yiyebileceksem hiçbir pişmanlığım kalmaz.” “Rimuru…” “Şey, yani, sana Rimuru Efendi dememe izin ver.” “Emriniz benim için bir emirdir!”

……

Onu işe almayacağımı söyledim.

“Öff…” “Daha önce karşılaştığımızı biliyorum falan ama sadece bir kereydi, tamam mı?” “Gerçekte ne istiyorsun?”

Kremalı çöreğimi bitirip çayımdan bir yudum alırken Deeno’ya sert bir bakış attım. Gözleri fıldır fıldır dönüyordu—Ramiris ile paylaştığı bir alışkanlıktı bu, tek farkı onun çeyreği kadar bile sevimli olmamasıydı. Ama pes ederek omuz silkti ve otlakçı ayaklarını bırakıverdi.

“Şey, Guy’ın dediğine bakılırsa en iyisi bu ülkede kalmammış.” “Gerçi bana nedenini söylemedi—bencildir kendisi biraz.” “Ona karşı gelirsen tam bir baş belası oluyor, ben de gerçekten Dagruel’in yerinden kovuldum zaten.” “Bunu düşünmekten de sıkılınca ben de kalkıp geliverdim işte.”

“Guy mı?” “Şu kızıl saçlı herif mi?”

“Evet.” “O kızıl saçlı.”

Hmmm. Yalan söylüyor gibi görünmüyordu. Guy gerçekten de öyle söylemiş olmalıydı. Ama neden ben?

【Anlaşıldı.】 【Özne Guy Crimson’ın, özne Deeno’ya bakmaktan hoşlanmadığı ve bunun yerine onunla sizin ilgilenmenizi istediği ihtimali son derece yüksektir.】

Hadi ya. Bu kadar da pat diye söylenmez ki. Ama gerçekten de mantıklı görünüyordu.

“Ha, doğru ya, Guy’dan bir mektup almıştım.”

Deeno mektubu çıkarıp bana uzattı. Mühürden ve içinden sızan o tekinsiz güçten, Guy Crimson’ın imzasını kesinlikle tanıyabiliyordum. Mektubun tüm içeriği şundan ibaretti: Deeno’ya benim yerime iyi bak.

Yanılmamışım demek ki. Deeno bunu yanında taşıdığına göre bir süredir Guy’ın sırtından geçiniyor olmalıydı. Anlaşılan o ki ihale şimdi bana kalmıştı.

“Eee…” “Anlaştık mı?”

Hayır, anlaşmadık!

Sinirlenerek meseleyi enine boyuna düşündüm. Tam bir baş belası bir durumdu ama Guy’ı karşıma almak hiç akıl kârı değildi. İblis Kralları arasında bambaşka bir seviyedeydi ve şu an onu yenebileceğimden şüpheliydim. Guy ile takışmaktansa Deeno’yu idare etmek kesinlikle daha güvenli olurdu.

Yani sineye çekip katlanacak mıydım? Eğer yapacaksam da öyle boş boş yatıp kaytarmasına izin verecek değildim. Onu hiçbir zaman misafir olarak davet etmemiştim ve kötü bir emsal teşkil etmek istemiyordum. Sonra hatırladım: Bu adam Ramiris’in emrinde değil miydi? O da daha fazla personele ihtiyacı olduğunu söyleyip duruyordu. Belki de bu tam zamanıydı. Deeno’ya karşı tedbiri elden bırakamazdım ama (ister ciddi olsun ister olmasın) bana hizmet etmeyi kendisi teklif etmişti, bu yüzden ben de el uzatıp bunu kabul edebilirdim.

Evet. Onu Ramiris’in asistanı yapalım. Ona doğru sırıttım.

“Pekala.” “Ama çalışmak zorundasın!”

“Ne dedin sen?!”

Bu kadar şaşırmış gibi yapmayı kes be adam! Daha birkaç saniye önce emriniz benim için bir emirdir demiştin ya! Öfkemi içime atarak söze konu olan işi Deeno’ya açıklamaya çalıştım.

“Tabii çalışmak derken, aslında gayet basit bir şeyden bahsediyorum.” “Ramiris’e asistanlık yapmanı istiyorum.”

“Ramiris mi?” “O da mı burada?”

“Öyle ya.” “İşlerimin çoğuna yardımcı oluyor.”

“Ha?” “Ben de onun benim gibi olduğunu, bütün gün labirentine kapandığını sanıyordum…”

Anlaşılan Deeno, Ramiris’i kendine denk bir ruh sanıyordu. Nedenini anlayabiliyordum ama bu aralar kız bayağı sıkı çalışıyordu.

“Yok, artık buralara el atıyor ve laf aramızda bayağı da eğleniyor gibi.” “Ben geliştirmelere odaklanmak istiyorum ama beni meşgul eden bir sürü başka şey var, bu yüzden bana gerçekten çok yardımı dokunuyor.”

Şımaracağı için bunu ona asla söylemezdim ama gerçekten hissettiğim şey buydu. Bu durum Deeno’yu bir anlığına nutku tutulmuş hâlde sessizliğe gömdü ama birkaç saniye sonra çekingen bir şekilde konuştu.

“Ş-şey, peki bana ne tür bir iş yaptıracak ki?”

Sesi bu fikre gerçekten karşıymış gibi geliyordu. Ona söylemeyi düşündüm ama belki de şu an zamanı değildi. Onu doğrudan işin başına getirip bilmesi gereken ne varsa yerinde öğretmek daha iyiydi.

“Pekala, bu konuda endişelenmene gerek yok.” “Elinizden ne geliyorsa kabulümüz.” “Ama önce sana çalışma yerini göstereyim.”

“Iıııhh…” “Pekala.” “Benden fazla bir şey bekleme ama.”

“Hmm?” “Aman, daha başlamadan böyle yapma.” “Bence gayet iyi olacaksın.” “Muhtemelen sadece Ramiris’in talimatlarını takip edeceksin, bu yüzden…”

Zihnimde hâlâ taze olan bir endişe sızısıyla Deeno’yu 100. Katta bulunan kişisel laboratuvarımıza götürmeye karar verdim.

Doğrudan oraya yönelerek Veldora’nın odalarının—meydan okuyanlarla yüzleşmek için in olarak kullandığı o büyük odanın—ve arkasındaki kişisel yaşam alanının yanından geçtik. O da ortalıklarda görünmüyordu. Nereye gitmişti acaba? Muhtemelen yine bir yerlerde boş boş geziyordu.

“Dostum, etrafta neden bu kadar çok büyü zerreciği (magicules) var?”

“Ha, şurası Veldora’nın odası. İçeri girme, tamam mı? Bayağı bencildir, o yüzden birisi eşyalarına dokunursa hemen huysuzlaşır.”

“Şey… Veldora burada mı yaşıyor?! Son Walpurgis’ten beri merak ediyordum— İkinizin arasındaki bağ tam olarak ne ki?”

“Arkadaşız, hepsi bu.”

“Arkadaş mı? Sadece tanışık olmanın ötesinde bir hâliniz vardı evet, ama… Yani…”

Deeno’nun gözleri genelde süzgündü ama şimdi şaşkınlıktan biraz daha açılmıştı.

“Demek bu yüzden Veldora algı alanımdan kaybolmuş gibi görünüyordu. Ramiris’in labirentinde saklanıyormuş!”

“Ah, tam olarak öyle değil. Büyü zerreciklerini kontrol etmeyi öğrendiği için ortadan kayboldu. Eskiden aurasını öylesine dışarı salardı, bu yüzden her yer büyü zerrecikleriyle dolup taşardı. Buraya bir sürü ziyaretçi davet etmek isterken buna pek izin veremezdim, değil mi? Ben de ona aurasını kontrol etme pratikleri yaptırdım.”

“Haa? Jura Ormanı’nın hükümdarı olan Veldora mı? Ve şimdi aurasını o kadar iyi bastırıyor ki ben bile algılayamıyorum, öyle mi? O ha?!”

Heyecanlanan Deeno, durumu fazla basitmiş gibi anlattığımı düşünmüş olmalıydı. Ama gerçek buydu.

“Ha? Yani, bu konuda bayağı uysaldı. Aksi takdirde, bu şehirdeki insanların çoğunun şu an büyük sıkıntılar yaşayacağını söylerdim.”

“E-evet ama… Yani, sahip olduğu o kadar devasa büyü gücü… Kahraman onu mühürleyene kadar insanlar, aurası tüm dünyaya yayılan bu uçan felaketten deli gibi korkuyordu. Peki ama neden?”

Muhtemelen doğru olsa da kulağa biraz ağır bir itham gibi gelmişti. Luminous ile olan geçmişi düşünülürse, zamanında epey yaramazlık yapmış olmalıydı.

“Pekâlâ, sanırım biraz değişti. Şimdi ondan bir şey yapmasını istediğimde en azından bir dereceye kadar beni dinliyor. Artık o kadar da bencil değil.”

“Daha az önce bencil olduğunu söylememiş miydin?”

Hayda, öyle mi demiştim?

【Anlaşıldı.】 【Dediniz.】

Bak sen.

“Evet ama yani o kadar da kötü bir seviyede değil demek istedim. Hem bak aura kontrolü diyorduk…”

Böyle bir durumda konuyu en kısa sürede değiştirmek en iyisiydi. Ben de Veldora’yı serbest bıraktığımda yaşananları Deeno’ya anlatmaya karar verdim.

“Aurası konusunda da ona, bunu bastırırsa daha havalı görüneceğini söyledim, o da bayağı sıkı çalıştı. Ona yardımcı olmak benim için de zor oldu tabii.”

Zordu ama değmişti. Zaten pek seçeneğimiz de yoktu. O hâliyle onu başkalarının karşısına çıkarmam mümkün değildi.

“G-gerçekten mi? Vay be, Rimuru. Kesinlikle beklentilerimi boşa çıkarmıyorsun.”

Az önce benden bedava yemek otlamaya çalışmıyor muydun sen? Şimdi havalı görünmeye çalışabilirsin ama beni kandıramazsın.

“Veldora’yı ehlileştirmeyi gerçekten başarabilmene hayran kaldım,” diye devam etti, hâlâ etkilenmiş görünüyordu. Gerçekte ise Milim onun olduğundan katbekat daha bencildi ve o bile Frey’e karşı sesini çıkaramıyordu. Herkesin bulaşmaması gerektiğini bildiği birileri vardı sonuçta.

“Şey, uğraşmak zorunda kaldığım tek bencil velet Veldora değil ki; Milim de var—”

Deeno’ya Milim’le nasıl tanıştığımı ve bana karşı ne kadar aşırı haksız davrandığını anlattım. Burada olmadığı için içimden geldiği gibi konuşuyor, yaptığı son sinir bozucu saçmalıkların hepsini bir bir döküyordum. Hangisinin daha berbat olduğunu sorarım diye Veldora’nın da yaptığı bazı korkunç vukuatları anlattım.

Anlatacak çok şeyim vardı ve bu durum Deeno’yu şoka sokmuş gibiydi; bir noktadan sonra yarısını bile kavrayamaz hâle geldi. Hangisini zihninde en kötüsü olarak gördüğünü asla öğrenemedim.

Bu muhabbetlerin ortasında nihayet benim laboratuvara vardık. İçeri baktığımda Veldora’nın bizzat Ramiris’e yoğun bir şekilde yardım ettiğini gördüm—bakılırsa dürüst bir çalışma günü daha geçiyordu. Ramiris’in onu ne kadar sömürüp tepe tepe kullandığı düşünülürse, son derece sadık bir ejderha olduğu ortaya çıkıyordu.

“V-Veldora…” “…çalışıyor mu?!”

“Gördün mü?” “Söylemiştim sana.”

Bütün şikayetlerine rağmen yine de Ramiris’e yardım ediyordu. Ona karşı son derece nazikti—belki de kızın kendisine ‘Usta’ demesinden hoşlanıyordu. Sonunda her zaman ondan istediğim şeyi yapardı, hatta biraz yağ çekerseniz onu hizaya getirmek daha da kolaylaşırdı. Ejderha standartlarına göre çocuk gibi kandırılabiliyordu.

95. Katta Elemental Dev’i modifiye etme sorumluluğuna rağmen Vester da oradaydı. Eleman sıkıntısı çektiğimizi söylemiştim, bu yüzden belki de benim işime öncelik vermeye karar vermişti? Ramiris ile Veldora birbirlerine hınzır hınzır sırıtarak eğleniyorlardı ama Vester bitkin görünüyordu ve acilen bir molaya ihtiyacı vardı. İyi olup olmadığını merak ettim.

“Selam gençler.” “Araştırma nasıl gidiyor?”

İçeri adım atarken selam verdim. Vester ne yazıyorsa bırakıp ayağa kalktı.

“Ah, Rimuru Efendi…”

“Yok yok, oturduğun yerde kal.” “Hey, iyi misin?” “Biraz bitkin görünüyorsun.”

“İyi olduğumu söylemek isterdim…” “…ama bu tür araştırmalar zihni epeyce yoruyor…”

Hmm? Konuşması biraz zor bir konu gibi geliyordu. Daha fazla üstelemeyi düşündüm ama Veldora söze girdi.

“Ooo, Rimuru!” “Gördüğün gibi ben de burada yardım ediyorum.” “Normalde etmezdim ama Ramiris ısrar etti tabii.”

“Teşekkürler.” “Gerçekten de daha fazla yardıma ihtiyacı var gibi duruyor.”

Benim araştırmam çok gizli tutuluyordu. Bunun için 95. Kattan araştırmacılar getiremezdim, bu yüzden bunu sadece güvenebileceğim insanlara gösterebilirdim. Yani hayır—daha doğrusu bunu sadece bana baş belası çıkarmayacak, söylenmeyecek kişilere gösterebilirdim. Sonuçta içlerine iblisler yerleştirmek için küçük bir beden ordusu hazırlıyordum. Araştırma olsun ya da olmasın, insanlar bunu askeri bir tehdit olarak görebilirdi, bu yüzden diğer ülkelerden insanların bilmemesi daha iyiydi.

“Selam Rimuru!” “Seni bekliyordum!” “Usta bana pek çok konuda yardımcı oluyor ama yine de boş yerlerimi hızlıca doldurmam lazım!”

“Böyle diyeceğini tahmin ettiğim için bugün yanımda bir yardımcı getirdim.” “Bu adamı tanıyorsun, değil mi Ramiris?” “Bu Deeno, bizim gibi bir İblis Kralı ve bugünden itibaren yardım etmek istiyormuş gibi görünüyor.” “Bir şeye ihtiyacın olursa ona söyle, tamam mı?”

Deeno’nun akademik bir bilgisi olduğundan şüpheliydim ama kas gücü gerektiren her şey tam ona göre olmalıydı. Zaten acemi birinin bir araştırma laboratuvarına yardım etmesi pek mümkün değildi. Muhtemelen eşyaları taşımak ve veri toplamak gibi şeyler yapacaktı—ama bu tür temel işleri üstlenecek insanlara ihtiyacımız vardı, bu yüzden yine de işe yarayabilirdi.

Deeno merakla odaya bakındı. “Adım Deeno.” “Bildiğiniz üzere aşağı yukarı ben de bir İblis Kralıyım.” “Çalışmayı sevmem ama başka çarem yok, bu yüzden burada yardım edeceğim.” “Şimdiden memnun oldum.”

Kendini tanıtmak için epey isteksiz bir yol ama sorun değil. En azından el atmaya razıydı.

Konuyu geçip Vester’ın neden burada olduğunu ve ne peşinde olduklarını öğrendim. Vester, 100. Kattaki laboratuvarımdaydı çünkü Ramiris onu resmen kaçırmıştı. Beklendiği gibi elde yeterli personel yoktu, bu yüzden onun işine geçici olarak ara verdirip benim projeme öncelik tanımıştı. Vester’ın bu konuda hiç söz hakkı olmamıştı ama benim de elimden ne gelirdi bilmiyorum. Belgeleri düzenleme ve veri toplama detaylarıyla uğraşacak birine ihtiyacımız vardı. Beretta kaba kuvvet gerektiren işleri hallederken Treyni de Ramiris’le ilgileniyor ve labirentini yönetiyordu. Veldora bunların hiçbirine yardım etmek istemiyordu, bu yüzden Vester en iyi ikinci seçenekti.

“Elemental Dev’i bir kenara bırakmayı göze alabiliyor musun yani?”

“Şeeey, pek sayılmaz ama bu iş bittiğinde Treyni’nin kız kardeşleri de beden sahibi olabilecek, değil mi?” “Geliştirmeye oradan devam edebiliriz diye düşündüm.”

Bu bana daha mantıklı geldi.

“İşinin bu kadar zor olmasına üzüldüm,” dedim Vester’a. Omuz silkti ve çocuksu bir edayla gülümsedi.

“Bir yanım zırhlı asker projesinin tamamlandığını görmek istiyor ama bu araştırmanın da tatmin edici yönleri var…”

Sanırım onun da bu konuda kafası karışıktı. Haklı bir şikayeti vardı ama bu araştırmanın içinde yer almak onu mutlu da ediyordu. Sanırım bir bilim insanı olarak kendi içinde çelişkiler yaşıyordu ve bunlar hızla olgunlaşmasına yardımcı oluyordu. Deeno’nun bir İblis Kralı olduğunu öğrenince biraz şaşırmış göründü ama hemen toparlandı. Tempest’ın sunduğu tüm o sürprizler ona bir nevi koruyucu kabuk kazandırmış olmalıydı. Ne kadar yetenekli olursa olsun, kendisini kendi araştırmasına adamak isteyeceğini düşünmüştüm… …ama durum mutlaka öyle olmak zorunda değildi. Yok ya, sadece bu araştırma yüzünden pestili çıkmıştı.

“Ama gerçekten de buradaki araştırmaya devam etmek istiyorum.” “Oluşturmaya çalıştığınız bu temel bedenler, Rimuru Efendi…” “…tamamlandıklarını görmek isterim.” “Her gün yeni bir sürpriz çıkıyor. Uyuyarak vakit kaybetmekten neredeyse nefret edeceğim!”

Heyecanını gizlemeye çalışmıyordu. Çökmüş görünüşü sadece uykusuzluğun sonucuydu sanırım. İnsanın kendini canlandırmasını sağlayan büyüsel yöntemler vardı ama bu her derde deva bir çözüm değildi. Yine de mola vermeniz gerekiyordu; sonsuza kadar devam edemezdiniz. Bu yüzden şimdilik Vester’a dinlenmesini emretmeye karar verdim. Hazır Deeno da buradayken, bir süreliğine ıvır zıvır işlerle o ilgilenebilirdi.

Böylece Vester, yapılacak işleri Deeno’ya anlatmaya başladı. Umarım iyi geçinirlerdi. Yeni bir İblis Kralı ile uğraşmak Vester’ın gözünü hiç korkutmamıştı zaten.

“Pekala, Deeno Bey, acele ettirmek istemem ama bana yardım edebilir misiniz acaba?”

“Ha?”

“’Ha’ değil. Kısıtlı vaktimiz var!”

“Ama ben bir İblis Kralıyım.”

“Ee, ne olmuş?”

“Şey…”

Vester derin bir iç çekerek bakışlarını Deeno’ya dikti.

“Bakın, İblis Kralı olmanızın burada hiçbir önemi yok. Veldora Bey ile Leydi Ramiris’in işlerini yaparken ne kadar eğlendiklerine bir bakın.”

“G—Görebiliyorum ama…”

“Anlamanıza sevindim. Şimdi, başlayalım!”

“… Pekala.”

Vester gerçekten sağlam adamdı. Bir süre onları izledim ama görünüşe göre sorun yaşamayacaklardı. Onları dert etmemeye karar verdim.

Şimdi araştırma sonuçlarımıza gelelim.

Diablo’ya söz vermiş falan olsam da bin tane fiziksel beden hazırlamak muazzam bir çaba gerektiriyordu. Fikirlerden biri, Beretta’daki gibi büyü çeliğinden bir oyuncak bebek yapıp sonra Raphael’le kopyalarını üretmekti fakat bu bana bayağı meşakkatli geldi; öte yandan hepsini tek tek ince ince işlemek de imkânsızdı. Aklıma harika bir fikir daha geldi: Bu bedenleri seri halde üretebilecek bir tesis kurmak.

Bunun için yaklaşık bir metre genişliğinde ve üç metre yüksekliğinde bir dizi güçlendirilmiş şeffaf cam kapsül hazırladım. Bunlara kuluçka kapsülleri adını verdim ve isminden de anlaşılacağı üzere, içlerinde canavarlar ve diğer organik maddeleri büyütmek için tasarlanmışlardı. Her birinin içi sıvı bir çözeltiyle doluydu; Mide’min içinde depoladığım, Mühürlü Mağara’nın yer altı gölünden alınan su. Bu, yüksek yoğunlukta büyü zerrecikleriyle harmanlanmış bir büyü suyuydu; her türlü tıbbi etkiyi seyreltmek veya güçlendirmek için biçilmiş kaftandı.

Her kuluçka kapsülünde bir büyü zerreciği enjeksiyon girişi bulunuyordu, böylece istendiği an takviye yapılabiliyordu. İçinde üretmeye çalıştığımız canavara en uygun hâle getirmek için büyü suyunun yoğunluğunu dilediğimiz gibi ayarlayabiliyorduk. Yoğunluk fazla düşecek olursa sistem otomatik olarak büyü zerreciği enjekte ediyor ve miktarı önceden belirlenmiş bir seviyede tutuyordu.

Bu kapsüllerden bin tanesini hazır etmiştim. Bir yanım bütün bunları hazırlamanın o lanet bedenleri kendi ellerimle yapmaktan farksız bir zahmet olduğunu hissetse de bu düşünceyi kafamdan attım. Her şey gösteriş içindi sonuçta. Zaten onları tasarlarken acayip eğlenmiştim, bu yüzden hiç pişman değildim.

Böylece kuluçka kapsülleriyle donatılmış devasa bir odamız olmuştu. Gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı. Ayrıca araştırmalarımızdan bildiğimiz üzere, canavar üretimi belirli şartların karşılanmasını gerektiriyordu. Ne kadar fazla olursa olsun, bir kapsülü sadece büyü zerrecikleriyle doldurmak yetmiyordu. Ancak işin içine başka bir unsur katılırsa —sonuçta ortaya çıkacak canavarda kendini gösterecek ve onu güçlendirecek bir unsur— işler değişiyordu.

Şöyle açıklayayım. Mesela kuluçka kapsülüne bir yılan koyduğumu varsayın. İçerideki büyü zerrecikleri onu öldürürdü ama bedeni erir, büyü zerrecikleriyle karışır ve fırtına yılanı olarak yeniden doğardı. Sıradan bir yılandan, bir anda A-eksi rütbesinde bir yaratık elde etmiş olurdunuz; bu da kapsüllerin ne kadar tehlikeli olabileceğini açıkça gösteriyordu. Dolayısıyla bu kapsüllerin ürettiği canavarların, Doğa Ana’nın yaratacağından birkaç seviye daha gelişmiş olacağı garantiydi. Belki de büyü zerreciği yoğunluğunu tam kararında tuttuğumuz için, elimizde son derece güçlü ve kusursuz bedenler oluşuyordu.

Yine de bu şekilde doğan bazı canavarlar kısa sürede çöküp ölüyordu. Beden kararlılığı, tabiri caizse, biraz şans işi gibi görünüyordu. Geliştirilmesi gereken yönleri olduğu kesindi ama yine de bu kapsüllerin özelliklerini kullanarak bin tane iblis bedeni üretmek istiyordum.

“Eee, işler nasıl gidiyor bakalım?”

“Mükemmel gidiyor Rimuru! Hem biliyor musun, benim araştırmam da bayağı ilerledi!”

“Öyle mi? Görmeyi dört gözle bekliyorum… Bir dakika, o da ne?”

Kapsülün içinde süzülen şeyi görünce gülmeden edemedim. İnanılmazdı, beklediğimden tamamen farklı bir şeydi. Şahsen büyü çeliğinden iskeletler yapıp kapsüllere atacağımızı ve böylece bir kemik golem temeli oluşturacağımızı sanıyordum. Yapay iskeleti çökme riskini en aza indirecek ve içine bir ruh da zerk edilmemiş olacaktı. Sıvıdaki büyü zerrecikleri doğrudan kemiklerin üzerinde kristalleşecek, böylece kendi bilincini kazanma ihtimali sıfır olacaktı. Beretta’daki gibi ince detaylı tasarımlara da gerek yoktu, çünkü bedenleri sahiplenecek iblisler kendi büyü zerreciklerini kullanarak onları diledikleri gibi kişiselleştirebileceklerdi.

Ya da ben öyle sanıyordum.

Buradaki bin kapsülün içinde süzülen şeylerin bin tane kemik golem bedeni olduğu kesindi. Ancak her birinin farklı bölümlerinde türlü türlü işlem yapılmıştı. En çok göze çarpan yer kalplerinin etrafıydı; kalplerinin bulunması gereken tam orta yerde, ritmik bir şekilde atan bir ruh çekirdeği vardı.

“Bu da…”

“Evet, benim fikrimdi! Böyle güçlü bir çekirdekle, bunları kullanan canavarların her zamankinden çok daha güçlü olacağına eminim!”

Yüzü gülen Ramiris, bunu pek de büyütülecek bir şey değilmiş gibi görüyordu. Ama bin tane ruh çekirdeği hazırlamak tam bir baş belası olmalıydı. Benim için çok zaman almazdı belki ama buna gerçek bir ilginiz ve tutkunuz yoksa, keyif alınamayacak kadar rutin ve monoton bir süreçti. Tüm bu bedenleri yaparken en basit yöntemi seçme sebebim de buydu ama bu durum Ramiris için yeterli olmamıştı. Bunlardan bin tane üretmek için gereken saatleri harcamıştı ve her birinin içinde bir sahte ruh da bulunuyordu. Hatta Thalion homunculuslarından arakalayıp uyarladığımız teknolojileri bile barındırıyordu.

Beretta bedenini ele geçirmekte hiç zorlanmamıştı ama Treyni’nin kız kardeşleri daha çok zorlanabilirdi; bu yüzden sahte ruh eklemek muhtemelen iyi bir fikirdi. Yine de bu da çok zaman almış olmalıydı… Sürekli daha fazla elemana ihtiyacı olduğunu söyleyip durmasına şaşmamalıydı.

“Leydi Ramiris’in fikri bana fevkalade etkileyici geldi,” dedi Vester, uzaklara dalıp giderek. “Tek bir bakış yetti, yardım etmekten kendimi alamadım.” Ne demek istediğini anlayabiliyordum. Bu kadar büyük bir örneklem grubuyla, isteyeceğiniz tüm verileri kaydedebilirdiniz.

Yumruk büyüklüğündeki her bir ruh çekirdeğini süzdüğümde son derece kaliteli görünüyorlardı. Onları hazırladığım iskeletlerle birleştirmek, orijinal planımda hayal bile etmediğim değişimlere yol açmıştı. İskelet yapılarımın üzerine büyüyle formüller kazımıştım; böylece büyü zerrecikleri onların üzerinde kas grupları oluşturabiliyordu. Bu da canavar gelişimine daha önce hiç olmadığı kadar yakından tanıklık etmemizi sağlıyordu. Artık Vester’ın neden uyumaya pek ihtiyaç duymadığını anlıyordum.

“Nasıl buldun? Bayağı havalı, değil mi?”

“Kwah-ha-ha-ha! Yüzündeki şu ifadeyi görmek bile bu projenin muazzam bir başarı olduğunu kanıtlar!”

Ramiris ve Veldora hallerinden oldukça memnun görünüyordu.

“Bayağı ilgi çekici, evet… ama bu gerçekten senin fikrin miydi Ramiris?”

“Ne? Elbette benim fikrimdi. Sen ne sandındı?!”

Göğsünü kabartarak bana neredeyse bağırıyordu. Haklıydı, gurur duymaya hakkı vardı. Gerçekten etkilenmiştim. Ramiris ilk bakışta aptal gibi görünebilirdi ama aslında oldukça zekiydi. Ruh mühendisliği sezgileri mükemmeldi; büyü bilimleri üzerine çalışıyor ve sık sık 95. Kat’ı ziyaret ediyordu. Yaşadığı süre boyunca fizik yasalarına tam anlamıyla hâkim olmuştu ve bunu söylemek beni hayrete düşürse de, bir araştırmacıda olması gereken tüm niteliklere sahipti. Dış görünüşüne bakıp karar vermemek gerekiyor sanırım.

“Bu gerçekten inanılmaz. Hepsi el yapımıysa acayip zor olmuş olmalı, değil mi?”

“Şey, sayılır. Bu iskelet yapıları insan iskeleti model alınarak tasarlandı—Beretta’nın bilyeli eklemleri gibi değil. Ama yapay bir kalple büyü zerreciklerini iyice emiyorlar ve bence muazzam bir büyü enerjisi kazanıyorlar!”

Onun bu tutkulu teorisini başımla onayladım. Haklıydı; bu durum muhtemelen beden güçlerini hayal ettiğimin ötesine taşıyacaktı. Hatta hem de çok ötesine.

Kuluçka kapsüllerindeki bu bedenleri izlerken, ne tür güçlere sahip olacaklarını hayal etmeye çalıştım. Bir tahminde bulunmam gerekirse, büyü zerreciği enerjisi bakımından A rütbesinin üst sınırlarında yer alırlardı. Ve elimizde bunlardan bin tane vardı. Ramiris’in hepsi için yeterince ruh çekirdeği ve sahte ruh hazırlayabildiğine hâlâ inanamıyordum. Gerçekten kocaman bir alkışı hak ediyordu.

Deeno’nun gelişinin üzerinden birkaç gün geçti. Diablo henüz dönmemişti ama yakında döneceğine dair içimde bir his vardı. Bugün de onun için şu beden işini hâlletmek üzere laboratuvara gittim.

Orası her zamanki gibi hareketliydi; Ramiris ile Veldora bir şey hakkında sözlü atışmaya tutuşmuşlardı.

“Sana söylemiştim Usta, gelişimi hızlandırmak istiyorsan senin büyü zerreciklerini doğrudan içlerine enjekte etmemiz gerek!”

“İyi de, ya bu yüzden bu şey kırılırsa? O zaman Rimuru sana değil, bana bağırır.”

Yine birbirlerine girmişlerdi. Kulağa ilginç geldiği için varlığımı gizleyip onları izledim. Son zamanlarda varlığımı gizleme konusunda ustalaşıyordum, bu yüzden Veldora geldiğimi fark etmiş gibi görünmüyordu.

“Bir şey olmaz! Elimizde bunlardan kaç tane var biliyorsun! Hem söz veriyorum, ondan o iyiliği isterken senin adına güzel şeyler söyleyeceğim. Lütfen ama?”

Görünüşe göre Ramiris ondan biraz büyü zerreciği desteği istiyordu. Fakat Veldora benden ne isteyecekti ki? Tahmin edemiyordum.

“Pekala, tamam. Ama sözünü tutsan iyi edersin.”

“Evet, evet! Sen bana güven yeter!”

Anlaşmaya varmışlardı, bu yüzden Veldora başını salladı. Genelde ne kadar kibirli davrandığı düşünülürse, az sonra olacaklardan bayağı keyif alıyor gibi görünüyordu. Büyük ölçüde bunu yapması için onu Ramiris kışkırtmış gibiydi ama kendisinin de baştan beri niyeti vardı.

Böylece Veldora elini kuluçka kapsüllerinden birine doğru kaldırdı ve—derin bir anlam yüklü görünen bir “Ha!” nidasıyla— içine büyü zerrecikleri zerk etti. Kapsülün içinde şimdi alışılmadık derecede yüksek yoğunlukta büyü zerrecikleri girdap gibi dönüyordu ve oluşan basınca bakılırsa kapsülün nasıl patlayabileceğini görebiliyordum. Bu iş iyi bitecek miydi acaba? Endişelenmiştim ama sessizce izlemeye devam etmeye karar verdim. Parçalanırsa icabına bakardık; ben daha çok Ramiris’in ne yapmaya çalıştığını merak ediyordum.

Kapsülün içinde, büyü çeliği iskelete yapışmış olan kristalleşmiş büyü zerrecikleri, kas dokusuna benzeyen bir şeye dönüşmeye başladı. Raphael bu kadarını zaten öngörmüştü; bu planın bir parçasıydı. Ancak şimdi, Veldora’nın doğrudan kendi büyü gücünü zerk etmesiyle beklenmedik bir şey gerçekleşmek üzereydi. Devasa miktarda büyü zerreciği iskeletin her yanına nüfuz etmeye ve yapının kendisini dönüştürmeye başladı.

Ramiris’in “Aaa? Bunu beklemiyordum,” dediğini duydum. Eh, deneyler tam da bu yüzden yapılırdı zaten.

İskeletin malzemesine artık gerçekten büyü çeliği denemezdi. İçinde hiç altın ya da gümüş karışımı olmadığı için orikalkum ya da mitril de değildi. Ancak dayanıklılığı henüz al çelik seviyesinde olmasa da, en azından orikalkum seviyesine yükselmişti.

Daha da etkileyici olanı ise iskeletin metal olmasına rağmen canlıymış—hatta adeta nefes alıyormuş—gibi görünmesiydi.

【Anlaşıldı. Bu bir tür elmas çeliği ya da biyo-büyü çeliğidir. Özne Veldora’nın büyüsel dalgaları tarafından dönüştürülmüştür. Teorik olarak buna ejderha çeliği denebilir.】

Anlıyorum.

Bana kalırsa Ramiris bedenleri daha hızlı tamamlamanın bir yolunu el yordamıyla arıyordu ve bu süreçte tesadüfen harika yeni bir metal keşfetmişti. Ve henüz bitmemişti.

“V-vay canına! Usta?! Dur! Durrrr!!”

“Hıı? Aaa. Kapsülde çatlaklar mı var…?!”

İkisi de paniğe kapıldı. Şu an dahi mi yoksa aptal mı olduklarını kestiremiyordum.

“Siz ne yapıyorsunuz bakalım?”

En sonunda olaya müdahale edip durumun kontrolünü elime almaya karar verdim.

Kapsülü tamir ettikten sonra Vester ve Deeno’yu da davet ederek kahve ve atıştırmalık molası verdim. Driyad Treyni nezaket gösterip bize servis yaptı.

“Tch. Tam da en güzel yerindeyken…”

“A, pasta istemiyor muydun? O zaman Ramiris’e vereyim…”

“Özür dilerim. Yalan söylüyordum. Yani hayır, doğruydu ama şey, dilim sürçtü sadece…”

Deeno işinin bölünmesine sebep olduğu için trip atıyordu ama onu pastasız bırakmakla tehdit edince hemen yola gelip boyun eğdi. Bu şekilde davranmak istediğine emin misin Deeno? Sözde Uyuyan Hükümdar olacaksın—ama en azından işine bağlı görünüyordu, bu da içimi rahatlatıyordu.

Vester ile Deeno birlikte deneyler yapıyor, bin kuluçka kapsülünden elde edilen verileri kaydediyor ve boş zamanlarında Kurobe’nin tamamlanan yuva uyumlu kılıçlarını inceliyorlardı. Bu da esasen benim böbürlenmem sayesindeydi. Vester, Elemental Dev modifikasyon çalışmasındaki tıkanıklığı aşmaya yardımcı olur umuduyla bu işe katılmaya pek hevesliydi. Deeno ona verdiğim örnek çekirdekleri kullanıyor, Vester da sonuçları titizlikle kaydediyordu.

Geldiğindeki tavrından tahmin ettiğim gibi, Deeno bu işi gerçekten sevmişti. İşti iş olmasına ama gerçekte oyunla arasında incecik bir çizgi vardı. Düzgün bir hayat yaşamaktan ne kadar nefret ettiğini sızlanıp durmuş olabilirdi ama bu ortamda, farkında olsun ya da olmasın, bayağı ciddi iş çıkarıyordu. Yaptığın işten keyif alıyorsan, ömrün boyunca tek bir gün bile çalışmamış olursun derler ya, o hesap.

Birkaç dakika dinlendikten sonra Ramiris’e dönüp doğrudan sadede geldim.

“Eee, Ramiris, neden eksiksiz bir beden oluşturmak için bu kadar acele ediyordun?”

“Şey, ııım…”

Tereddüt eder gibi bir hali vardı.

Treyni onu savunmak için öne atıldı. “Bir dakika bekleyin, Efendi Rimuru. Leydi Ramiris tüm varlığını kız kardeşlerime ve dostlarımıza yardım etmeye adıyor!”

Onu eleştirmek gibi bir niyetim yoktu ama Treyni kızgın olduğumu düşünmüş olmalı ki çoktan Ramiris’i savunmaya başlamıştı. Hep böyle olurdu zaten. Treyni ona karşı fazla müsamahakârdı.

“Hayır, sadece sebebini öğrenmek istiyorum. Kızgın falan değilim. Eee, Ramiris?”

Devam etmeden önce Treyni’nin içini rahatlatmaya çalıştım.

“Iıım… geriye dönüp bakınca, sanırım biraz fazla acele ettim. Biliyorsun ya, beni el üstünde tutan bir sürü hayranım var, bu yüzden en kısa sürede kendi bedenlerine kavuşmalarını istedim. Bu onları çok daha mutlu eder falan, hem benim de daha çok personelim olur, böylece herkes kazanmış olur, değil mi?”

Mahcup görünse de Ramiris’in haklı olduğu bir nokta vardı. Fiziksel bedenleri olmasa bile Dryadlar labirentin içinde çalışıp faaliyet gösterebiliyorlardı. Diğer yandan Treantlar bunu yapamıyordu. “Asıl” bedenleri olan ağaçların yakınında tezahür edebiliyorlardı ama o ağacın görüş alanında olmayan hiçbir yere gidemiyorlardı. Bir bedenleri olmadan deliler gibi büyü zerrecikleri (magicules) saçar dururlardı, bu da onlar için büyük bir yüktü. Dryadlar bile “gerçek” bedenlerinden çok uzaklaştıklarında güçlerinde ciddi bir düşüş yaşarlardı — ki kendileri A rütbesinin üst kademesinde, üst düzey büyü doğumlulardan (magic-born) bir seviye yukarıdaydılar. Buna kıyasla daha alt seviyedeki Treantların pek bir varlık göstermesi beklenemezdi.

Ramiris’in akıl yürüttüğü gibi, bu kuluçka kapsüllerindeki bedenler hem Dryadlara hem de Treantlara fiziksel özgürlük sağlayacaktı. Bu yüzden gizlice birkaç bedeni tamamlayıp kendine ödünç alıyordu.

“Peki, bütün istediğin buysa neden sormadın? Diablo henüz dönmedi, yanında kaç iblis getireceğini tam olarak bilmiyorum bile. Sonra gerekirse yine yaparız, o yüzden önce Dryadlar için bedenleri hazırlayalım.”

“Emin misin?”

“Tabii ki eminim.”

“Teşekkür ederim, Rimuru!!”

Neşeyle havada süzülerek etrafımda birkaç tur attı. Ama bu durum benim de işime geliyordu. Gerçekten de yeterince elemanımız yoktu. Treyni’nin kız kardeşleri ve diğer Dryadlar labirentin bakımını yapmak için canla başla çalışıyorlardı ki bu tek başına bile zor bir işti; dolayısıyla elimizde pek bir güvence olmadığı açıktı. Bu gidişle hepimizin tükenip bir şeyleri yüzümüze gözümüze bulaştırması kaçınılmazdı. Sonuçta labirent gece gündüz açıktı ve bununla başa çıkabilmek için yakında düzgün bir vardiya sistemi kurmamız gerekiyordu.

Bu bedenlerle Treantlar bile A rütbeli varlıklara dönüşüp labirentte kendi başlarının çaresine bakabilirlerdi. Bir şekilde fiziksel bedenlerini mahvetmeyi başarsalar bile güvende olurlardı — ne de olsa sadece o bedenleri ele geçiriyor olurlardı. Bu muhtemelen sadece düşüncelerinin ulaşabildiği Ramiris’in labirentinin içinde geçerli olacaktı ama bu kadarı da fazlasıyla yeterliydi.

Bu sırada Dryadlar ise…

“Yani evet, Traya, Doreth, Alpha ve diğerlerini de tıpkı senin gibi birer Dryas Doll Dryad yapabiliriz diye düşünüyordum, Treyni—”

“…?!”

“Hmm?”

“Bundan emin misiniz?”

Daha sözümü bitirmeme bile fırsat kalmadan Treyni inanılmaz bir hızla teklifime atladı.

“Emin misin, Rimuru?”

Ramiris de benzer şekilde huzursuzdu; Deeno ve diğerleri ise konudan tamamen habersiz kalmıştı.

“Neden emin miyim?”

“Varlıkları Dryas Doll Dryad’a evriltmek bir sürü emek gerektirmiyor mu?”

“Ah, yani sayılır. Ama tüm çabaları için onlara borçluyum ve labirentte yardım etmeye devam etmelerini isterim, o yüzden…”

“Evet ama bize zaten yaşayacak bir yer bahşedildi… Leydi Ramiris sizinle çalışmayı kabul etti, Efendi Rimuru ve bizler onun hizmetkârları olarak sadece sözümüzü yerine getiriyoruz.”

Treyni mahcup bir edayla konuşuyordu ama onun labirentteki yardımı muazzam bir lütuftu. Bunun karşılığını ödemek için, Dryad’a evrilmiş herkesin bağımsız bir bedene sahip olma şansını elde etmesini istiyordum. Her biri için elle bir beden yontmak gerekecekti ama bir bakıma yakışıklı ve güzel kadın/erkek figürleri yapmak benim bir hobimdi — üstelik Diablo için yaptığım bedenleri tekrar tekrar kullanmak da bayağı kaçardı. Dryad bedenlerinin gerçekten de ahşaptan yapılması gerekiyordu, diye düşündüm.

“Yok, yok, bize gerçekten çok yardımcı oluyorsunuz. İyi iş çıkarmaya devam etmenizi isterim, bu yüzden lütfen kabul etmekten çekinmeyin. Buradaki bedenlerden birini mi kullanacaklarına yoksa onlar için yontacağım bedenlerle Dryas Doll Dryad’a mı evrileceklerine her birinin kendisinin karar vermesine izin vereceğim.”

Treyni hevesle başını salladı. Yanındaki Ramiris ise “Neden Treyni’ye bana davrandığından daha kibar davranıyor? Hiç hoşuma gitmiyor bu… tarzında mırıldanıp duruyordu ama ben bunu görmezden geldim.

Moladan sonra Vester ve diğerleri işlerinin başına döndü.

“Bu benim bilgimi aşıyor olabilir…” “ama büyüleyici. Bir işim var ve artık onu yerine getirme vakti. Gidelim, Vester.”

“Pekala, Efendi Deeno.”

Deeno, çalıştığı gerçeğini özellikle birine değil de ortaya vurgulayarak Vester’i odadan çıkardı. Hayatında daha önce hiç çalışıp çalışmadığından emin değildim. Bayağı işe yaramaz bir otlakçıydı ama benim için çaba gösteriyordu, o yüzden her neyse.

Sanırım ben de kendi işime döneceğim—

“Dur. Rimuru, senden bir ricam var. Ramiris, anlaşmanın üzerine düşen kısmını yerine getirme vakti!”

Harika. Bunun yine zaman alıcı, bıktırıcı bir rica olacağı kesindi, bu yüzden daha o ağzını açamadan kaçmaya çalışıyordum. Veldora bunu ortaya atmak için tam da molanın bitmesini beklemişti, değil mi?

“Şimdi, doğruyu söylemek gerekirse—”

“Usta bir yardımcı istediğini söylüyor! Ben de etrafımda daha çok kişi olmasını çok isterim, bu yüzden şey, bana da bir tane görevlendirilebilirse…”

Tam da düşündüğüm gibi bıktırıcı ve zaman alıcı! Yine başladık… Zaten adam eksikliği çekerken Veldora’ya yeni bir oyun arkadaşı verecek halim yoktu.

“Hayır, bakın, burada herkes çok meşgul, yani size vakit geçirecek birini verecek zamanımız yok—”

“Bekle, bekle! Rimuru, olayı çok yanlış anladın. Şu anda Ramiris’e yardım ediyor, labirenti koruyor ve daha pek çok önemli görevi yerine getiriyorum. Rahatlamama yardım edecek, beni yatıştırıp övgüler yağdıracak birinin bulunmasında ne zarar olabilir ki!”

Ramiris bu yürekten savunmaya başıyla onay veriyordu. Ama az önce kulak misafiri olduğum konuşmayı düşününce, sanırım onu hayal kırıklığına uğratmam gerekecekti.

“Şey, üzülerek söylüyorum ki—”

“Bekle, bekle, bekle!!”

Sözüm yine kesildi. Veldora bugün onayımı almaya ant içmişti sanki, değil mi? Sanırım geri adım atmayacaktı.

“Dürüst olmak gerekirse, senin Mide’nde olduğum zamanlardan beri yanımda ‘yoldaşım’ demekten çekinmeyeceğim biri var. Lütfen ona da bir beden bahşetmeyi kabul etmeni canıgönülden diliyorum.”

Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Kimi kastettiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Nasıl bir tanıdıktı bu böyle?

【Anlaşıldı.】 【Bunun üst düzey büyü doğumlu (magic-born) Ifrit olduğu değerlendirilmektedir.】

Ha? Veldora Ifrit’le neden arkadaş ki?

【Rapor.】 【O dönemde Özne Veldora’nın müdahalesi nedeniyle Ifrit de aynı Yutma işlemine tabi tutularak tecrit edilmiştir.】

Raphael’e göre, Ifrit’i Shizu’dan alıp yuttuğumda, Mide’mde Veldora’nın tecrit edildiği aynı alana götürülmüştü. Bu durum Ifrit’in verilerini almaya bir engel teşkil etmediğinden, Raphael —o zamanki Büyük Bilge— bunu ses çıkarmadan geçiştirmişti. Zaten benim için de sorun olmazdı; hatta şimdiye kadar fark etmemiştim bile. Anlaşılan ben dikkat etmiyorken Veldora ile Ifrit aralarında bir dostluk geliştirmişlerdi.

“Ha, yani Ifrit’i mi canlandırmak istiyorsun?”

“Kwah-ha-ha-ha! Ne kadar da çabuk anladın Rimuru, ne güzel!”

Veldora bu fikir karşısında mutlu görünüyordu ama benim şüphelerim vardı. Ifrit’in Shizu ile iyi geçinmediği kesindi, üstelik İblis Kralı Leon’a hizmet ediyordu. Onu canlandırsam bize yanaşmaya bile çalışır mıydı ki? Bu düşünce, öyle pat diye “Olur” dememe engel oldu.

“Hmm…”

“İ-istemiyor musun yoksa?!”

“Lütfen Rimuru, ben de yalvarıyorum! Ustammın hayalini gerçekleştirmeni istiyorum!”

Veldora mahzun bir tavır takınmıştı, şimdi de Ramiris olaya dahil oluyordu. Salın beni yahu. Elimi başıma götürdüm — bu iş gittikçe baş ağrıtmaya başlıyordu.

Dürüst olmak gerekirse ekstra bir çifte ele gerçekten ihtiyacımız vardı. Ama Ifrit’i serbest bırakmak içimde sadece endişe uyandırıyordu. Günün sonunda, tipik bir üst düzey büyü doğumludan çok daha güçlüydü. Belki savaşta onu yenebilirdik ama kontrolden çıkıp kargaşa yaratırsa başımıza bir sürü dert açılırdı — ayrıca her an Leon’un yanına da kaçabilirdi. Burada durup dururken ortalığı karıştırmak istemiyordum ve bunun için suçlanabileceğimi de sanmıyordum.

“Ama Ifrit, İblis Kralı Leon’a sadakat yemini etmemiş miydi? Onu canlandırsam sana hizmet edip etmeyeceğini biliyor musun ki?”

“Mm? Hmm… Anlıyorum, anlıyorum. Hayır, bu hiç sorun değil. Tutkum ona da bulaştı, bu yüzden yardım etmeye son derece hevesli ve istekli.”

Şey, gerçekten mi? Veldora bir an için görünmeyen bir partnerle meseleyi tartışıyor gibi görünüyordu. O Ifrit olmalıydı, değil mi? Demek ki birbirleriyle konuşmak için bilmediğim bir yöntemleri vardı.

“Az önce onunla mı konuşuyordun?”

“Evet, şey, benim başaramayacağım hiçbir şey yoktur.”

“Usta harika biridir, haberiniz olsun! Baksanıza, sihirli trenlerimiz için Ifrit’e muazzam sayıda alev kertenkelesi bile çağırtmıştı! Bu yüzden onun da bize katılmasının ilerisi için çok yardımı dokunacağını düşünüyorum!”

Ooo. Öyle mi yapmıştı?

Ruh çağırmak, elbette Ramiris’in labirentteki yardımıyla kolay bir işti. Ama dünya çapında sihirli trenler işletmeye başladığımızda, kertenkele ihtiyaçlarımızla ilgilenecek güvenilir birine muhtemelen ihtiyacımız olacaktı. Öff… Elde edeceğimiz kazanç açısından bakarsak, gerçekten de sunabileceğim bir karşı argüman yoktu. Ve eğer Veldora gerçekten Ifrit’e göz kulak olmaya ve uslu durmasını sağlamaya istekliyse… Şey, belki de ona güvenmek doğru olurdu.

“Pekala, pekala. Siz öyle diyorsanız izin vereceğim ama bunun sorumluluğunu sonuna kadar üstlenmeniz gerekiyor, tamam mı?”

“Anlaştık!”

“Ooo, bu çok harika, Usta!”

Kendimi, bana yavru bir köpek almaları için yalvaran çocukların ebeveyni gibi hissettim.

“Bu durumda…”

“Evet, evet. Rimuru, Charybdis’in çekirdeğini çıkardıktan sonra geriye kalan boş kabuğu hâlâ duruyor, değil mi? O benim kendi büyü gücümün bir kalıntısıdır, bu yüzden üzerinde çalışmam kolay olacaktır. Ayrıca Ifrit uzun bir süredir benim aurama maruz kaldı, bu yüzden belki de o kabuğu onun çekirdeği olarak kullanabiliriz?”

Veldora’nın bakış açısına göre bu, sahte bir ruh kullanmaktan onun için daha iyi olacaktı.

【Anlaşıldı.】 【Özne Veldora’nın görüşü geçerli görünmektedir.】

Raphael de bunu onayladığına göre, onu reddedecek payım kalmamıştı.

“Peki. O zaman bunu Ifrit’in bedeni olarak mı kullanacağız?”

Moladan hemen önce tamir ettiğim kuluçka kapsülünün önünde durdum. İçindeki büyülü çelik iskelet, benzersiz bir metal olan ejder taşına (dragontite) dönüşmüş ve Veldora’nın fazla büyü zerreciklerine (magicules) maruz kalmıştı; ortalama bir canavarın buna dayanma şansı yoktu. Üst düzey bir ruh olarak Ifrit’in bu zorluğun üstesinden gelebileceğini hissediyordum.

“Ah, çok güzel. Çok sevineceğinden eminim.”

Veldora’nın da onaylamasıyla işleme başladım.

【Rapor.】 【Ifrit’in kalıntısı tespit edildi.】 【Charybdis’in çekirdeğine aktarılıyor…】 【Başarılı.】 【Ruh kabı oluşturuluyor…】 【Şimdi ejder taşı (dragontite) bedenle birleştiriliyor.】

Bütün süreç anında tamamlandı. Raphael’den de bu beklenirdi zaten. İşi adeta tam bir bilime dönüştürmüştük.

Ve bununla birlikte, tam gözlerimizin önünde, Ifrit’in çekirdeği zerk edilen beden hızlı bir değişim geçirmeye başladı. Artık koyu gümüş renginde olan iskelet, biz izlerken kaslanıyor, damarlarından aniden kan akmaya başlıyordu. Onları koruyan ten, Veldora’nınkiyle aynı şekilde koyu kahverengiydi. Gözleri altındı, ejderha benzeri göz bebekleri derin bir kızıl renkte parlıyordu.

Ayrıca, bu bayağı bir kadına benziyordu. Hem de güzel bir kadına.

“Ahhh, Ifrit! Yeni bir bedenle geri dönmek nasıl bir duygu?”

Yani bu güzel kız Ifrit miydi? Ruhların cinsiyetinin olup olmadığı sorusunu şimdilik bir kenara bırakırsak, kastlı, eril bir figürle savaştığımı hatırlıyor gibiydim. Ne olmuştu böyle?

“Fiziksel alemde ilk kez karşılaşıyoruz, Efendi Veldora. Ve Efendi Rimuru… Beni eski halime kavuşturduğunuz için size ne kadar teşekkür etsem azdır.”

Şaşkınlığımı görmezden gelen Ifrit bana döndü ve tek dizi üstüne çöktü. Leon’a olan sadakatinin anında bir saldırganlığa yol açmasından korkmuştum ama görünüşe göre artık böyle bir endişeye gerek kalmamıştı.

“Ş-şey, tabii. İyi olmana sevindim. Sana bir şey sormak istiyordum…”

“Ne isterseniz.”

Aslında ona soracak çok şeyim vardı. Ama ilk olarak:

“Seni en son gördüğümde sanki… dövüşe daha yatkın bir fiziğin vardı? Ya da görünüşün, ıım, daha rahat hareket edebilecek gibiydi…”

Konunun etrafında fazla dolanmak istemiyorum ama bu kadar büyük göğüslerin yoktu, değil mi? Ama bunu söyleyemeyecek kadar çekingendim. Yani, nasıl diyebilirdim ki? Ifrit şimdi, neredeyse hayal gücüne hiç pay bırakmayan, Güney Asya tarzı egzotik bir kıyafet giymişti. Ifrit’in omuzları, göbek deliği ve iç uylukları tamamen görünüyordu ve cazibesi aklımı başımdan alıyordu.

“Ah, bu form mu…?” Ifrit nedense iç çekti. “Sanırım bu Veldora’nın hata—şey, Veldora’nın tercihlerinin biçim bulmuş hali.”

Az kalsın buna Veldora’nın hatası diyecekti, değil mi? Bu durumdan biraz bıkmış gibi görünüyordu. Aldığım hava, epey şey atlatmış olduğunu gösteriyordu. Belki de Mide’mde geçirdiği zaman tamamen sorunsuz geçmemişti. Düşününce, kaçacak hiçbir yeri olmadan bunca zaman orada Veldora ile baş başaydı. Epey yıpratıcı tecrübeler yaşamış olmalıydı.

“Mmm. Evet, benim sayemde fiziksel bir bedene kavuştun. Bunun kıymetini bilmeyi unutmazsın umarım!”

“… Unutmam,” diye yanıtladı Ifrit, kaderine boyun eğmiş bir halde.

“Senin ‘tercihlerin’ derken neyi kastediyor, Veldora?”

“Hmm?”

“Ah, şey, ben üst düzey bir alev ruhuyum ama artık rüzgar üzerindeki güçlerimi de kullanabiliyorum. Saçlarım normalde koyu kırmızı renkte olurdu ama çok daha koyu bir ton aldı. Anladığım kadarıyla, Efendi Veldora’nın gücünün etkisi üzerimde derin bir iz bıraktı. Charybdis’in dişi bir tür olmasının da bende bu değişime yol açtığına inanıyorum.”

【Rapor.】 【Bu doğrudur.】

Oha, yani cinsiyeti bile mi değişti? Yine de kasıtlı yapılmış bir şey değildi sanırım, o yüzden üzerinde fazla durmak istemedim.

“Ah… Anlıyorum. Şey, eğer bu halinden pek hoşlanmadıysan…”

“Hiçbir şikayetim yok,” dedi Ifrit bir tebessümle. “Nasıl görünürse görünsün, bu form eski halimden kat kat daha güçlü.”

Duruma bu kadar çabuk uyum sağlamasına sevindim. Sanırım bunca zamandır Veldora’dan baskı görmek onu her şeye alışkın hale getirmişti. Bu hoşuma gitmişti — ayrıca, Shizu’yu içime aldığım zamanın aksine, ondan en ufak bir düşmanlık sezinlemiyordum.

“Bana karşı, şey, bir kin falan beslemiyorsun, değil mi?”

“Hayır, beslemiyorum. İçinizde, Efendi Veldora’dan pek çok şey öğrendim. Geriye dönüp baktığımda, ben de Shizue Izawa da belki görevlerimizi ve sorumluluklarımızı fazla büyütmüştük. Birbirimizi reddettik ve hiç iletişim kuramadık. Şimdi bunun üstesinden gelmek için başka bir yol bulabileceğimiz düşüncesinden kendimi alamıyorum.”

Ifrit geçmişin yükünü sırtında taşımıyor gibiydi. Hatta Shizu ile aralarındaki meseleyi tatlıya bağlayamadığı için pişman bile görünüyordu. Hep birlikte oturup geleceğimizi planlamaya karar verdiğimizde ortam beklenmedik şekilde ciddileşti.

Ifrit bana çeşitli konulardan da bahsetti. Tahmin ettiğim gibi, hayat onun için de zor geçmişti. Aramızda bir yakınlık hissetmeye başladım. Artık Veldora’nın denetimine bırakılacak ondan daha iyi birinin olmadığına emindim.

Kendi ifadesiyle, İblis Kralı Leon’a karşı hâlâ bazı hisleri olsa da bu hislere kesinlikle sadakat denemezdi. “Şu anda,” dedi, “kendimi sizin tarafınızdan zaten bir kez yenilmiş ve öldürülmüş olarak görüyorum, Efendi Rimuru. Efendi Veldora’nın beni kurtarması ve bilincimin yok olmasını engellemesi sayesinde şanslıydım ama kendimi eskisine kıyasla tamamen farklı bir varlık gibi hissediyorum. Efendi Leon’un hâlâ harika bir iblis kralı olduğuna inanıyorum ama şu anda yalnızca Efendi Veldora’ya hizmet etmek istiyorum.”

Bu bana inandırıcı geldi, kaldı ki Veldora zaten en başından beri Ifrit’ten hiç şüphe etmemişti. Bu konuda endişelenmeye gerek görmedim.

“Pekala. O zaman kendini resmen Veldora’nın yardımcısı sayabilirsin!”

“Pekala. Ona hizmet etmeye canımı ve bedenimi adayacağım.”

Kesinlikle çok ciddi konuşuyordu. Shizu meselesini tamamen geride bırakmış değildim ama bu durum her iki taraf için de geçerliydi. Bunu aşmamız gerekiyordu ve bu süre zarfında Ifrit’i kabullenmeye karar verdim.

“Pekala Rimuru, konuşmam gereken bir konu var.”

Daha mı var?! Başka bir işe daha bulaşmayı hiç istemiyordum ama onu dinlemezsem başımın etini yiyeceğinden emindim.

“Yine ne var Veldora?”

“Şey, Ifrit’e bir isim vermek istiyordum. Bilirsin, Ifrit onun şahsi ismi değil, ait olduğu ruh türünün adı. Ruh Çağırma: Ifrit büyüsüyle çağrılan tüm üst düzey ruhlara Ifrit denir.”

Hmm. Aslında gayet mantıklı bir öneriydi. İsim, ha? Evet, bir isme ihtiyacı olabilir. Ancak böyle durumlarda isim verme süreci tehlikelerle dolu olabiliyordu. Şahsen defalarca yüzüme gözüme bulaştırdığım için bunu iyi biliyordum.

“Ama Ifrit’e şu an isim verirsen bu biraz tehlikeli olmaz mı? Geniş bir büyü zerreciği (magicules) depon olduğunu biliyorum ama seviyeyi tutturamazsan başın büyük belaya girebilir.”

Aşırı miktarda büyü zerreciği Ifrit için zehir olur, hatta ismi verene bile zarar verebilirdi. Yaptığım tüm isim vermelerden sağ çıkmam her şeyden çok şans sayesindeydi.

“Kwah-ha-ha-ha! Ama sen gereken tam miktarı kusursuzca hesaplayabilirsin, değil mi? Aşırı enerji pompalarsam aramızdaki Ruh Koridoru’nu kapatmanı istiyorum.”

Hmm. Kulağa yeterince güvenli geliyordu.

【Rapor.】 【Bu işlem gerçekleştirilebilir.】

Doğrudan bir zarar görmeyeceğim için Raphael yardım etmeye hevesliydi.

“Pekala. Yardım edeceğim.”

“Harika! Kabul edeceğini biliyordum!”

Böylece Ifrit’e isim verme işine giriştik.

“Ifrit, bugünden itibaren adın Charys olarak bilinecek!!”

Veldora, ciddiyet dolu bir ses tonuyla emrini verdi. Charys artık Ifrit’in ismiydi—Ifrit’i andıran bir şeyden ziyade Charybdis’in kısaltmasına benzeyen bir isim. Iris gibi bir şeyin daha uygun olacağını düşünmüştüm ama böyle konularda çenemi kapalı tutmak en iyisiydi.

Artık aralarındaki ruh koridoru vasıtasıyla Veldora’nın büyü zerreciklerinin çekildiğini görebiliyordum. Ifrit, şu anda Özel A rütbesindeydi ve Felaket seviyesi bir tehdit sayılacak kadar büyü zerreciğine sahipti. Shion veya Benimaru’ya yenilirdi ama Souei ya da Geld ile hemen hemen başa baş sayılırdı. Dolayısıyla ona bir isim verilirse…

“Evet, lordum. O halde Charys adımla, efendim yüce Sir Veldora’ya hizmet edeceğime ant içerim!!”

İsim kabul edildi—ve tam o anda Raphael ruh koridorunu kesip Veldora’nın güçlerini mühürledi. Görev tamamlandı. Veldora, Ifrit’e başarıyla isim vermişti.

Ve şimdi Ifrit evrim geçiriyordu.

İçinde çok ama çok daha fazla büyü gücü barındırıyordu artık. Artık iblis kralı seviyesindeydi—Treyni ile kıyaslanamazdı bile, hatta Carrion ya da Frey gibilerin bile üzerindeydi.

【Rapor.】 【Üst düzey ruh Ifrit, Alev Lordu’na evrimleşti.】

Alev Lordu mu? Görünüşe göre ruhani yaşam formları fiziksel bedenler edinip iblisimsi bir forma yakınlaştıklarında böyle oluyordu.

“Kwaaaah-ha-ha-ha! Ne kadar da etkileyici! Sana güvendiğime çok memnun oldum Rimuru!”

Veldora bundan daha mutlu olamazdı. Ancak Ifrit’e bir bakış atmak gözlerimi kısmama yetti. Büyük değişimler geçirmişti—daha doğrusu hatırladığım haline geri dönmüştü. Saçları yine eskisi gibi koyu kızıldı ancak bedeni tıpkı dövüştüğümüz zamanki gibi yeniden erkek yapısındaydı. Detaylarda bazı küçük farklılıklar vardı ama sanırım artık Ifrit’i kendi zihninde canlandırdığı haline daha yakın görüyordum.

“Pfft! Sana o kadar eğlenceli— şey, sana o kadar mucizevi bir güzellik verdikten sonra! Böyle bir şey hiç beklemiyordum.”

Veldora şimdiden sızlanmaya başlamıştı. Anlaşılan tüm bu süre boyunca ona oyun oynuyordu. Ifrit—ya da sanırım artık Charys demeye başlasam iyi olur—onun önünde derin bir hürmetle eğildi.

“Öyle mi? Bunu tahmin etmiştim… ama nihayetinde kendi arzularımın galip gelmesine sevindim. Yine de istediğim zaman kadın formuma geri dönebilirim, bu yüzden eğer ısrar ediyorsanız…”

“Yok, yok, lafın gelişi takılıyordum işte. Hangi formu alırsan al bir şikayetim yok!”

Veldora’nın şakaları pek komik değildi. Şimdi işler normale dönmüştü ama Charys’in ömrünün sonuna kadar o şekilde çakılı kalma ihtimali hiç de az değildi. Ben de Veldora’nın yanındaki hareketlerime dikkat etsem iyi olacak.

“Peki, bedenin nasıl hissediyor?”

“Mükemmel hissediyor, ben— Bir dakika, bu da ne?!”

Sorumu cevaplarken bir tür değişimi fark etmeye başladı. Dikkatle içindeki güçleri tarttı.

“Bu kadar büyük bir güç…?”

Şoke olmuş görünüyordu.

“Heh-heh-heh… “E bir zahmet yani,” dedi Veldora tatmin olmuş bir gülümsemeyle. Zaten bunu bekliyor gibi görünüyordu. “Görünüşe göre bir Alev Lordu’na evrimleşmişsin.”

“A—Bir Alev Lordu mu?! Bu güce inanmakta güçlük çekiyorum…”

Yani evet, henüz yeni diriltilmiş olsaydım ve aniden iblis kralı seviyesinde bir güce kavuşsaydım, muhtemelen ben de aynı tepkiyi verirdim. Ama o kadar güce rağmen, sonuçta hâlâ ağırlıklı olarak Veldora’nın bakıcısısın, değil mi? Hatta elindeki tüm bu güçle, Veldora senden daha da fazla faydalanmaya çalışabilir. Charys’e biraz acımaya başlamıştım; ne de olsa kısa sürede epey kaynaşmıştık.

Her neyse, artık ofisimizin yeni bir üyesi vardı. Çok geçmeden Charys de ekibin sıradan bir parçası haline geldi; tıpkı korktuğum gibi Veldora ve Ramiris tarafından iliğine kadar çalıştırılıyordu ama kimsenin bunu umursadığı yoktu. Onun sayesinde işlerimiz eskisinden bile daha hızlı tıkır tıkır ilerliyordu.

“Şey, afedersiniz ama bizim için çalışan böyle biri ne zamandan beri var?”

“Siz hepiniz çekirdekleri birleştirmekle meşgulken aramıza katıldı.”

“Ama sıradan birini işe almış gibi konuşuyorsun! Bu adam bir ruh lordu! Resmen iblis kralı seviyesinde gücü var!”

“Hayır, tam olarak söylemek gerekirse kendisi bir Alev Lordu.”

“Bunun bir önemi yok ki! Anlatmaya çalıştığım şey bu değil!”

Deeno oldukça heyecanlanmış görünüyordu ama diğer herkes duruma çabucak alıştı.

“Peki, bilirsin işte, böyle şeyler olur sanırım.”

“Böyle şeyler… olur mu yani, Vester?”

“Deeno, eğer burada Rimuru ve efendimizle birlikte çalışacaksak, böyle şeylerin dengeni bozmasına izin veremezsin.”

“Biliyorum ama…”

Pek ikna olmuş gibi görünmüyordu ama diğerlerinin de desteğiyle durumu istemeye istemeye kabul etti. Evet, en iyisi duruma uyum sağlamaktır. Ne zaman pes edeceğini bilmek anahtar noktadır.

Bu yüzden ben de daha fazla ağaç kesip daha fazla oyuncak bebek yapmaya koyuldum. Çok geçmeden, ağaçlarından ne kadar uzakta olurlarsa olsunlar tüm güçlerini kullanabilen, Dryas Bebek Driadları’na evrilmiş birden fazla driada sahip oldum. Tek bir tanesi bile teklifimi reddetmedi, böylece sayıları neredeyse ona ulaştı. Savaş deneyimleri olmadığı için Treyni kadar güçlü değillerdi ama işin inceliklerini öğrenebilecekleri koskoca bir zindanları vardı. Geleceğe bakılırsa, Ramiris için harika yardımcılar olacaklarından emindim.

Treantlara ödünç vereceğim bedenleri —ya da daha doğrusu avatarları— tamamlamak üzereydim. Bu bedenleri tamamen ele geçirmek yerine yalnızca içine girecekleri için en üst kalite olmalarına gerek yoktu. Artık zindanda keşif yapıp çalışabilecek yüzü aşkın treant ile tamamen uyumlu olmalarını sağladım. Bu epey büyük bir yeni personel kadrosuydu ve bunu daha önce yapmadığıma pişman olmuştum.

Driad bedenlerinin çoğu kadın, treant bedenlerinin çoğu ise erkek formundaydı. Kendileri cinsiyetsizdi ve bana bu konuda pek endişelenmeme gerek olmadığını söylediler, ben de bedenlerini verimliliği ön planda tutarak oluşturdum. Herhangi bir detayı ayarlamak isterlerse, bedenleri devraldıktan sonra kendileri yapabilirlerdi.

Her halükarda, bedenler hazır olur olmaz içine girmeye hazır olduklarını söylediler ve çok geçmeden işim bitti.

Bu yeni yardımlarla birlikte sonunda kendimize biraz boş vakit yaratabilmiştik.

“Çok teşekkür ederim, Rimuru-sama!”

Treyni’nin minnet dolu sözlerine karşılık slime bedenimi hafifçe salladım. Bu benim için gerçekten de abartılacak bir şey değildi. Sıkı çalışmalarının karşılığını vermek istemiştim, ayrıca bu işten benim de kârım büyük olmuştu.

“Pekala millet, böyle devam edin! Ramiris, bir şey olursa bana haber ver.”

“Anlaşıldı! Hemen uçar gelirim!”

Bir sorun çıkarsa anında haber vereceğinden emindim. Ama yine de yapacak işlerimiz bitmemişti. Rigurd ve Mjöllmile ile her gün görüşüyordum; onaylamam gereken dağ gibi proje ve teklif vardı. Ceza adaleti sistemimiz için de görüşlerime ihtiyaç duyuluyordu, ayrıca kabinemdeki fikir ayrılıklarına arabuluculuk edip bunları çözmem gerekiyordu. İdeal bir dünyada bütün gün bu araştırmalara yardım ederdim ama hayat buna engel oluyordu. Asıl istediğim, bürokratik işlerde bana yardımcı olacak bir personel kadrosuydu; birincil önceliğim buydu. Uyumama gerek olmadığı için hobilerime vakit ayırabiliyordum ama ben bile arada sırada kestirmekten keyif alıyordum.

Kendimi sadece laf yapıp asıl işi başkalarına yıkan biri gibi görürdüm ama şimdi gerçekten de canla başla çalışıyordum. Ofisime dönerken bunları düşünmeden edemedim.

“Diablo-sama, yanında tanımadığım birkaç kişiyle birlikte geri döndü. Sizinle görüşmek istiyorlar; ne yapmamı istersiniz, Rimuru-sama?”

Bu mesaj epey bir süredir beni bekliyordu.

Yalnızca Diablo olsaydı, elbette onu hemen içeri buyur ederdim. Ama yanında yabancıları da getirmişti. Zahmetli bir işti fakat etrafımdaki bunca insan varken bu prosedürden geçmemiz gerekiyordu. Benimaru gelip görüşmelere katılmayı talep etmeden önce bu işi halletmeye karar verdim.

“Kabul odasında buluşacağız. Hemen buraya getirin!”

Görevli bana hızla eğilerek selam verdi ve çıktı. Hareketleri biraz tuhaf gibiydi; sanırım benim yanımda geriliyordu. Bıkkın bir halde, yan odadaki başka bir görevliden biraz çay hazırlamasını istedim.

Shuna gündüzleri kendi işleriyle başka bir yerde meşgul oluyordu, yine de akşamları akşam yemeğini hazırlamak vesaire için her zaman vakit ayırırdı. Shion ise zindanda Reborn Takımı’nı eğitiyordu. Görünüşe göre ne kadar ölümsüz olduklarını test ediyor, dayanıklılıklarının sınırlarını zorluyorlardı. Epey derin katlara kadar indiklerini duymuştum, bu yüzden gerekmedikçe onu çağırmamaya karar verdim.

Şu anda onların yerinde bana özel olarak atanmış iki görevli vardı; bana göre neredeyse insan gibi görünen evrimleşmiş iki dişi goblin. Shuna’nın geliştirdiği bazı kozmetik ürünleri son zamanlarda popülerlik kazanmıştı ve etrafımdaki tüm kadınların daha da güzelleştiğini hissediyordum. Birinci sınıf görevlilerdi ve eminim diğer ulusların krallarının ve prenslerinin yanında gayet rahat olurlardı, yine de ben onlar için biraz göz korkutucu olmalıydım. Daha iyisini isteyemezdim.

Ben de bir sonraki kabul odasına yöneldim—samimi ve sağlam bir yapıda tasarlanmış odalardan birine. Yanlış bir şey gitmez diye düşünüyordum ama hazırlıksız gitmeye de gerek yoktu. Diablo’nun ekibine ne tür tuhaf tipleri seçeceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu.

İçeri girdiğim anda görevli çayımızı getirdi. Çok organize, diye düşündüm. Sonra dışarıda birini hissettim.

“Rimuru-sama! Ben döndüm!”

Sıcak bir gülümsemeyle Diablo odaya girdi. Söyleyen ben olduğum için değil ama gülen bir Diablo, düşünebildiğim en kötücül manzaraydı—ben böyle düşünüyorsam, eminim diğer herkes için de aynı derecede tekinsiz bir semboldü. Etrafında sanki her an haince bir plan yapıyormuş gibi kötücül bir hava vardı.

“Bugün, söz verdiğim gibi huzurunuza çıkarmak istediğim bazı kişileri yanımda getirdim. Onları benim için kabul ederseniz bundan daha fazla mutlu olamam.”

Beni her zamanki gibi saygıyla selamladı. Gerçekten gereksiz derecede kibardı ama artık alışmıştım. Ne de olsa beni tek üstü olarak görüyor, bana neredeyse bir tanrıymışım gibi yaklaşıyordu.

Diablo’nun arkasında üç kadın vardı. Altında çalışacak kişilerden bahsetmişti; bunlar onlar mıydı? Genç görünüyorlardı ama sanırım iblisler için yaşın bir önemi yoktu. Diablo’nun kaç yaşında olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu ama eski arkadaşlarına başvuracağını söylemişti, bu yüzden epey yaşlı olmalıydılar.

Onun talimatıyla üç kız içeri süzüldü, bana eğilerek selam verdi ve koltuğa oturdu.

“Demek tanıdıkların bunlar?”

Bana pek o kadar güçlü görünmemişlerdi…

【Olumsuz.】 【Bunlar iblis türünün en güçlüleri arasında yer alan Baş İblislerdir.】 【İnsan gibi görünmek için büyü zerreciklerini tamamen bastırmaktadırlar.】

Raphael hatamı düzeltmek için hemen araya girdi. Artık bu konularda gözümün açıldığını sanıyordum ama hâlâ katetmem gereken yol vardı. Büyü Algımı biraz artırmayı denedim ama bana hâlâ sıradan insanlarmış gibi geliyorlardı.

Bir dakika. Baş İblisler mi?!

Üst düzey iblisleri çağırabilenler arasında bile bir Baş İblis çağırmak neredeyse imkansızdı. Tek bir tanesi bile herhangi bir ordu için koca bir taktiksel güç sütunu oluşturuyordu. Bir tanesini çağırma şansına bile erişmek için devasa fedakarlıklar yapmayı gözden çıkarmanız gerekirdi. İnsan ırkı bunu denemeye kalksa, her türlü büyük çaplı ayini gerektiren ulusal düzeyde bir proje olurdu.

Ve şimdi koltuğumda onlardan üç tane oturuyordu. Hem Diablo da bir Baş İblis değil miydi? Eğer bunlar onun arkadaşlarıysa, belki de bunu beklemeliydim.

“Evet. Sizinle bizzat görüşme şerefine erişmeye layık gördüğüm kişiler bunlardır, Rimuru-sama.”

“Anladım. Kesinlikle kendilerini iyi gizliyorlar. Sıradan insanlarla aralarında neredeyse hiçbir fark göremiyorum. Bir paladin bile bunların Baş İblis olduğunu anlayabilir miydi emin değilim.”

Diablo takdir edercesine gülümsedi. “Kheh-heh-heh-heh… Çok iyi tespit, Rimuru-sama. Onlara ırklarını gizlemek için tüm güçlerini vermelerini söylemiştim ama buna rağmen oyunu gördünüz mü?”

“Yani, sayılır,” dedim, Diablo’ya havalı ve kendinden emin bir şekilde başımla onay vererek. Dürüst olmak gerekirse hepsi Raphael sayesindeydi ama yine de karizmayı bozmadım. “Peki başka var mı?”

“Evet, yararlı olacağını düşündüğüm yedi kadar kişi daha var…”

Kendi işlerinden bahsederken her zaman böyle abartılı bir anlatımı vardı. Onun için bin tane beden hazırlamıştım ve şimdi sadece yüzde birine mi ihtiyacımız olacaktı? Tabii ki o bedenlerin yüz tanesini zaten treantlar için kullanmıştım, bu yüzden benim işime gelmişti.

“… Bunun ötesinde, karşınızda gördüğünüz kişilerin emrinde hizmet edeceğini düşündüğüm çok sayıda sıradan askerim var. Umarım onlara Tempest kuvvetlerine katılma onurunu bahşedersiniz, Rimuru-sama.”

Vay canına, daha da mı var.

“Pekala. “Onlardan kaç tane getirdin?”

“O konuyu kendilerinin açıklamasına izin veriyorum.”

“Sizinle tanışmak bir şeref, Rimuru-sama. Ne yazık ki şu anda bir ismim yok, ancak sizinle çalışabilmeyi umutla bekliyorum. Siyah’ın size taptığını biliyorum, dürüst olmak gerekirse buna inanmakta güçlük çekiyordum… ama şimdi sebebini anlıyorum.”

“Öyle mi?”

Kar bembeyazı saçları olan güzel bir kadın tarafından karşılandım. Karşımda son derece zarif, soylu bir varis gibi duruyordu. Gülümsemesinde büyüleyici, gizemli bir hava vardı. O kadar nazik ve kibar görünüyordu ki bir iblis olduğuna inanmakta güçlük çekiyordum.

“Evet. Gözlerim size iliştiği andan itibaren kalbimin hızla çarpmasına engel olamadım. İki yüz takipçimle birlikte beni de kuvvetlerinize katmanızı tüm kalbimle diliyorum.”

Beyaz saçlı hanımefendi neşeli bir gülümsemeyle sadakatini sundu. Dürüst olmak gerekirse böyle iltifatlar almak beni utandırıyordu ama Diablo beni zaten buna alıştırdığı için üzerinde durmadım.

“Ben de—şey, yani ben de aynı şekilde. İki yüz hizmetkârımla birlikte kendimi size adamak istiyorum, Rimuru-sama.”

Ardından konuşan enerjik genç kız, mor saçlara ve doğuştan sevimli görünümünü tamamlayan yandan bir at kuyruğuna sahipti. Diablo’nun söylediklerine rağmen, onun gerçekten bir iblis olup olmadığından neredeyse şüphe duyacaktım.

“Benim de hiçbir itirazım yok! Kendi iki yüz kişilik ordumu da getirdim ve hepsini emrinize vermeye hazırım!”

Son olarak göz alıcı, havalı sarışın konuştu. Onun bu tavrına sinirlenen Diablo tam ayağa kalkmak üzereydi ki elimi kaldırarak onu durdurdum. Bence bana karşı kibar olmak için elinden geleni yapmaya çalışıyordu. Küçük şeyler için onu azarlamaya gerek yoktu.

Böylece tanışma faslı tamamlanmış oldu. Karşımda her biri iki yüzer kişiyle gelmiş üç kız duruyordu. Yani Diablo kişisel birliğine altı yüz kişi mi katmak istiyordu? Yiğidi öldür hakkını yeme—bu cidden korkutucuydu. Bayağı bayağı kendi ordusunu kurmaya çalışıyordu.

“Kheh-heh-heh-heh… Şimdi, bu kişilerin her birinin yanında güvendiği ikişer yardımcısı var. Ayrıca, kadromuza eğlenceli bir katkı sağlayacağını düşündüğüm bir kişi daha var. Bu yedi kişiye yaklaşık yüz hizmetkâr eşlik ediyor, bu da toplamda yedi yüz kişi yapıyor. Bin kişilik bir ekip toplamayı umuyordum ancak ne yazık ki bu konuda sizi hayal kırıklığına uğratmak zorunda kaldım. Bu meseleyi düzgün yönetememiş olmam beni derinden yaralıyor.”

“Yok, yok, yok. Hiç dert etme. Hadi gidip onlarla tanışalım.”

Demek altı yüz değil, yedi yüz kişilerdi? Bu kadarı neredeyse fazlaydı.

“Ah, çok teşekkür ederim! Ama ondan önce, onları yanıma davet etme sürecimi size detaylarıyla anlatmam gerektiğini düşündüm—”

“Bu uzun sürecek mi?”

“Şey, Rimuru-sama, icraatlarım hakkında sizi bilgilendirmek isterim…”

Ve böylece Diablo daha şimdiden kendini öven söylevine başlıyordu. Bunu hemen durdurmam gerekiyordu.

“Tamam, bunu geçelim. Eminim onlar da buraya senin bana caka satmanı dinlemeye gelmedi, bu yüzden bunu başka bir fırsata ertelesek nasıl olur?”

Elbette hiçbir zaman gelmeyeceğinden emin olduğum bir fırsattı bu.

Diablo donakaldı ve bana “ha?” der gibi bir bakış attı. Üç iblis kız kıs kıs güldü. Sanırım onlar da Diablo’nun saatlerce kendinden bahsetmesinden endişelenmişlerdi.

Haklı olduğumdan emin bir şekilde sırıttım. “Diğerlerini de daha fazla bekletmek istemiyorum. Onları bana takdim et.”

“… A—Anladım. Bu durumda, izin verin yer değiştirelim…”

Hayal kırıklığına uğramış görünüyordu ama onu şımartamazdım. Diablo’nun yetenekli biri olduğunu kabul ediyordum ama yeni personelin önünde ona ayrıcalıklı muamele yapmak iyi bir fikir değildi. Torpil geçmekle suçlanmayı asla istemezdim, bu yüzden buna katlanmak zorundaydı. (Elbette asıl korktuğum şey bütün gün çenesini çekmekti, ama bunu söylemeye gerek bile yoktu.)

Diablo tabii ki çabucak kendini topladı. Ruhani bir yaşam formu olarak sağlam bir duruşu vardı. Söylediğim her şeyden sonra sevinçle üzüntü arasında mekik dokumayacağını düşünürdünüz ama nedense yine de öyle yapıyordu. Çok garip.

“Onları kasabada çağırmak sorun çıkarabilir, bu yüzden onları labirente çağıralım.”

Her ne olursa olsun, Diablo artık etrafındaki insanları ve şeyleri biraz olsun umursayacak kadar olgunlaşmıştı. Etkilenmiştim… ama etkilenmemeliymişim.

“Kheh-heh-heh-heh… Ne de olsa kasabanın içinde ortaya çıksalardı, üzerindeki bariyeri paramparça ederlerdi. O büyü için epey zaman ve emek harcadınız Rimuru-sama, bu yüzden bunu göz önünde bulundurmalıyım.”

Onun bu hafifçe çarpıtılmış tespitini duymak, ne kadar yanıldığımı anlamamı sağladı.

Ama bana başka bir şeyi hatırlattı.

Tempest’in başkenti olan Rimuru’da, deneysel olarak konuşlandırılmış bir bariyerimiz zaten vardı. Bu, canavarlardan sızan büyü zerreciklerini (magicules) bastıran, Kutsal Alan’ın geliştirilmiş bir versiyonuydu. Bugünlerde çok sayıda insan ziyaretçimiz vardı ve bu da onların güvenliği için aldığımız önlemlerden biriydi. Canavar sakinlerimiz için biraz yüktü ama günlük yaşamlarını etkileyecek kadar değildi. Buna katlanıldığında, şehirdeki büyü zerreçiği miktarını insanların kolayca katlanabileceği bir seviyede tutabiliyorduk. Bariyer ayrıca kasabada belirli büyülerin yapılmasını yasaklayan kanunlarımızı uygulamamıza yardımcı oluyor ve büyülü canavarların şehir sınırlarına girmesini engelliyordu.

Bu bariyeri kıracak kadar büyük ve tehlikeli biri varsa, A rütbesinde olmalı ve bir tür felaket seviyesine atanmış olmalıydı—ve onlar bile tek vuruşta kıramazdı. Bariyere bir şey olursa hepimizin anında haberi olurdu, böylece nöbetçilerimiz hemen harekete geçebilirdi. Zekası olmayan A rütbeli bir canavardan bile korkacak bir şey yoktu elbette. İyi eğitilmiş askerlerimizle meseleleri sakince halledebilirdik.

Asıl endişem, bu yedi yüz kişi arasında bariyeri yıkabilecek kişilerin olup olmadığıydı. Arkamdaki üç kadın için bu çocuk oyuncağıydı ama aralarında başka tehditler de var mıydı? Diablo eleştirilerinde acımasız olma eğilimindeydi, bu yüzden eğer yedi iblisi yararlı olarak tanımladıysa, son derece tehlikeli olmalıydılar.

Zindanın İçinde:

“İşbu vesileyle kendinizi göstermenize izin veriyorum. Tezahür edin!”

Diablo’nun emriyle yedi iblis ortaya çıktı, arkalarında ise yedi yüz iblis daha diz çökmüştü.

Sanırım… bunu tahmin etmeliydim. Yedisinden altısı Baş İblis’ti. Büyü zerreciği akışı labirent içinde düzenlendiğinden, burada ortaya çıkmaları yüzeye kıyasla daha kolaydı; bu yüzden hepsi burada tüm ürkütücü varlıklarıyla duruyorlardı.

Diablo’nun güvenini kazanan bu yedi iblis ise… İşte bu adamlar tam anlamıyla gerçek birer iblis gibi görünüyordu. Aralarından biri sadece bir Yüce İblis’ti ama görünüşe göre özel biriydi ve hiç şüphesiz oldukça güçlüydü de. Duyulduğuna göre Diablo ile kavgaya tutuşacak ve bu süreçte haşat edilecek kadar güçlüydü. En azından cesaretliydi, her ne kadar açıkça bir aptal olması gerekse de. Yine de Diablo bu Yüce İblis’te bir şey görmüştü ve madem o görmüştü, benim bir şikayetim yoktu.

Ama bu kadar yeter. Benim endişem hâlâ ilk üçü üzerindeydi. Bu üç Baş İblis’in her birinin kendi emrinde ikişer Baş İblis’i vardı, bu da esasen sadece büyü zerreciği miktarlarının ötesinde özel bir tür yeteneğe sahip olduklarını gösteriyordu.

【Anlaşıldı.】 【İblislerin yaşam süresi olmadığından, ne kadar yaşlı olurlarsa o kadar çok savaş deneyimi biriktirirler.】 【İblis aleminde, buna göre kategorize edildikleri soyluluk sınıfları vardır.】 【Yönetici sınıflardakiler, kendilerine has seviyelerde otorite ve güce sahiptirler…】

Ha?

Raphael bana iblislerin ne kadar büyüyebileceklerinin sınırlı olduğunu, Baş İblis’in en üst nokta olduğunu söylemişti. 【Ancak, aynı koşullar altında bile savaş becerilerini geliştirebilir ve diğerlerine karşı üstünlük kurabilirler.】 【Aynı büyü zerreciği miktarına sahip olsalar bile farklı iblisler farklı güçlerde olabilir.】 【Bu fark bilgi, zafer arzusu, irade gücü gibi etkenlerden kaynaklanabilir…】 【Hepsini bir araya getirdiğinizde, bir iblis itibarını bu şekilde inşa eder.】

【Ayrıca:】

【Baş İblisler doğdukları döneme göre de kategorize edilirler.】

【Tam olarak belirtmek gerekirse:】

【• İsimleri üç bin yıldan uzun süredir bilinen efsaneler Tarih Öncesi olarak sınıflandırılır.】

【• En az bin yıllık Baş İblisler Kadim’dir.】

【• Dört yüz yıldan fazla birikmiş bilgiye sahip varlıklar Orta Çağ’dır.】

【• Yüz yıldan fazla hayatta kalan iblisler Yakın Çağ’dır.】

【• Bir insanın yaşam süresinden daha fazla çalışma birikimine sahip olanlar Modern’dir.】

【• Yeni doğanlara ise Çağdaş denir.】

【Ve zamanın öteki ucunda, tüm iblislerin ilkleri olan Başlangıç kategorisi yer alır.】

【İblislerin güçleri ne kadar süredir yaşadıklarına göre değerlendirilir.】 【İblislerin yönetici sınıfları, kont veya daha yüksek rütbeli soyluların tamamı Kadim’dir.】

Detaylı açıklama için teşekkürler Raphael. Bu maddeli sunumu takdir etmiştim. Şimdi bu yeni edindiğim bilgiyi karşımdaki iblisleri incelemek için kullanma vaktiydi.

İlk üçü yönetici sınıfındaydı ve bu altısı onların tebaasıydı. Sanırım bu, üçlünün —ve Diablo’nun da— kont veya daha yüksek rütbeli, çok yaşlı iblisler olduğu anlamına geliyordu. O zamanlar farkında olmayabilirdim ama bayağı adı çıkmış karakterlerle arkadaş olmuşum, değil mi? Diablo gülümserken bu beni biraz ürpertti.

“Bu grubun, dikkatinize layık bazı özelliklere sahip olduğunu hissediyorum. Sizin harika icraatlarınızın hikayelerini onlara anlattığımda, Rimuru-sama, hepsi gözyaşlarına boğuldu ve size hizmet etme şansı için yalvardılar. Böylece isteklerini kabul etmeye ve bana katılmalarına izin vermeye karar verdim.”

Çok duygusal bir hikaye gibi geliyordu, ancak bazı kısımlarını uyduruyormuş gibi hissettim.

Emrindeki yedi iblise daha yakından baktım. Belki ağlamışlardı ama benim emrimde hizmet etmek için yalvardıklarına ikna olmamıştım. Buna kanıtım ise hepsinin ne kadar açık bir şekilde evire çevire dövülmüş olduğuydu—özellikle de alt kademedeki Yüce İblis’in nasıl olup da hâlâ hayatta olduğuna şaşırmıştım. Diablo bu hikayeyi gerçekten de uyduruyordu, diye düşündüm. Yedisinin de söyleyecek bir şeyleri var gibi görünüyordu ama hiçbiri patronlarının önünde konuşmadı. Çok iyi eğitilmişlerdi—ya da Diablo’nun onları aksini yapmamaları konusunda sertçe uyardığından emindim.

“Şu andan itibaren sonsuza dek sizin sadık hizmetkârlarınız olacağız, Efendimiz Rimuru! Lütfen bize emirlerinizi bahşedin!”

Yedisi de başını eğip sadakat yemini etti, arkalarındaki yedi yüz kişilik koro da aynısını yaptı. Önünüzde yüzüstü yere kapanmış yedi yüz iblis gerçekten görülmeye değer bir manzaraydı, söylemiş olayım. Diablo ise gülümseyip başıyla onaylayarak bu manzarayı izliyordu. Beni korkutuyor. Benim müttefikim olması içten içe rahat bir nefes almamı sağladı. Benim tarafımda olduğuna o kadar memnunum ki.

Ruhani yaşam formları olan iblisler, fiziki bedenler edinmek zorundadır; aksi takdirde tezahür edebilmek için devasa miktarda büyü gücü harcamaları gerekir. Onları sonsuza dek buna mahkûm etmek istemiyordum, bu yüzden partiyi başlatma vakti gelmişti.

Süreç oldukça basitti. İlk olarak iblisleri yutmak için Belzebuth’u kullandım. Ardından her birini kuluçka kapsüllerinin içindeki sahte ruhla Birleştirmesi için Raphael’i yardıma çağırdım. Harika bir iş çıkardı. Çok geçmeden tüm iblisler bedenlerine kavuştu ve onları kendi zevklerine göre özelleştirdiler. İki üç gün içinde tamamen alışmış olurlardı.

Yine de ilk üçüyle ilgili bazı sorunlarla karşılaştım. Onlara, emirlerindeki diğer tüm iblislerle aynı muameleyi yapmak istemiyordum. Görünüşe göre Diablo ile kadim arkadaşlardılar, bu yüzden birkaç ayrıcalığı hak ettiklerini düşündüm. Üstelik güzellerdi de; ben de katıksız bir güzellik tutkunuyumdur neticede. Görünüşlerini bozmadan iblis görünümünden sıyrılmalarını ve daha insanımsı durmalarını sağlamak benim için çocuk oyuncağıydı. Ben de yardımımı teklif ettim.

“Dış görünüşünüz üzerinde biraz çalışmamı ister misiniz?”

“Emin misiniz?”

“Elbette eminim.”

“O hâlde, lütfen.”

Beyaz saçlı güzel gülümseyerek teklifi kabul etti, diğer ikisi de onu takip etti. Onaylarını aldığıma göre işe koyulma vaktiydi.

İç kemik yapısını ayarlamadan birinin görünüşünü değiştirmek zordur. Parmaklarım bu çaba için fazlasıyla hünerliydi, Raphael’in hesaplamaları ise kusursuzdu. Görünüşlerini şekillendirip ayarlamak benim için işten bile değildi—ve yapıları oturduktan sonra, büyü zerreciklerinin akışında yapılan ince bir ayar görünüşlerini mükemmel bir şekilde yeniden yaratacaktı.

Ayrıca onlara küçük bir jest daha yapıp büyü çeliği iskeletlerine altın karıştırarak onları orikalkuma dönüştürdüm. Diablo’nun arkadaşları olduklarına göre bu kadarlık bir şeyi hak ediyorlardı. Bu dünyada altın bir nevi çok amaçlı bir metaldi; büyü zerrecikleriyle son derece uyumluydu ve büyü çeliğini katbekat aşan bir dayanıklılık ve kabiliyet sağlıyordu.

Kelimenin tam anlamıyla iliklerine kadar güzelleşmişlerdi—ve son derece müteşekkirdiler.

“““Çok teşekkür ederiz, Efendimiz Rimuru!”””

Onlar mutluysa ben de en az onlar kadar mutluydum.

Görev tamamlandı. Şimdi sadece herkesin uyanmasını beklememiz gerekiyordu. Ha, bir de isimleri olmazsa sıkıntı çıkacak…

“Ooo, nerede ne yapıyorsunuz siz böyle?”

“Hey, hey, Rimuru! Diablo adamlarını getirdi mi? Onlara bir merhaba diyeyim— Ooo, şuna da bak!”

Deeno, Ramiris ve Veldora içeri davetsizce dalarak kurulmuşlardı.

“Cık,” dedim her şeyden habersiz Deeno’ya açıklayarak, “Ramiris haklı. Diablo ekibini buraya getirdi. Hepsi iblis olduğu için onlara birer beden hazırlıyorum.”

“Yok, onu biliyordum da…”

Biliyorduysa neden bu kadar şaşırmış gibi davranıyordu?

“Ne de olsa bu kadar çok iblisi bir araya getirebildiğine göre Diablo gerçekten de epey çetin biri olmalı.”

Ha, sayı meselesi, öyle mi? Evet, gerçekten çok fazlalar. Veldora haklı bir noktaya değinmiş gibi görünüyordu. Önceden uyarılmamış olsaydım muhtemelen ben de en az onun kadar şoke olurdum.

“Sadece bu da değil. Ben de biraz şaşırdım. Şuradaki üç lider var ya… Bana mı öyle geliyor yoksa onlar gerçekten, ama gerçekten çok mu yaşlı?”

Ramiris’in keyfi biraz kaçmış gibi görünüyordu. Deeno başıyla onu onayladı.

“Evet,” dedim, “yönetici sınıfından Kadimler onlar, yani sözde en az bin yıldır yaşıyorlar.”

“Ha…?”

“Bundan çok daha fazla olması gerekmiyor mu?”

Öyle miydi? Raphael’in hata yapmış olmasına imkân yoktu.

【Olumsuz.】 【Bu bir yorumlama farkıdır.】 【Kesin bir yaşı bilmenin yolu olmadığından, verilen tahminler yalnızca tahminden ibarettir.】 【Bir milenyumdan fazla yaşamışlarsa, 30.000 yaşından büyük olmaları da ihtimal dâhilindedir.】

Galiba bu doğruydu. Bin yaşından büyük olmak, potansiyel olarak üç bin, dört bin hatta on bin yaşında olman anlamına da gelebilirdi. Raphael haksız sayılmazdı ama tam doğru tahminde bulunduğu da söylenemezdi.

“Evet de bir kadına yaşını sormak zordur…”

“Kwah-ha-ha-ha! Bunu çok iyi öğrendim. İstenmeyen bir öfkeye yol açtığı kesin.”

“Her neyse, birinin yaşı o kadar da önemli değil zaten. Yanımda yönetici sınıfından üç iblis varken bunu kurcalayacak değilim.”

“Bu senin için sorun değilse Rimuru, benim için de değil.”

“İlginç bir bakış açısı. Ben kesinlikle öyle düşünemezdim.”

“Heh-heh-heh-heh… Çok güzel ifade ettiniz, Efendim Rimuru. Önemli olan hayatınızdaki yıllar değil, yıllarınızdaki hayattır, haksız mıyım?”

Şey, acaba?!

Diablo bu konuyu kapatmaya pek bir hevesli görünüyordu. Benim için ne kadar utanç verici olsa da ona uymaktan başka çarem kalmamıştı.

Deeno ve çetesi buraya ne için geldiğimi neredeyse bana unutturuyordu, bu yüzden bu iblislere ne isim vereceğime odaklanmaya karar verdim. İşleri basit tutup Diablo ile başlattığım egzotik araba temasına sadık kalmanın en iyisi olacağını düşündüm. Savaş gücü arabaların fiyat etiketleri gibi ölçüleceğinden değil tabii, ama karşımda duran bu Kadim iblisler böyle isimleri hak ediyorlardı bence.

“Tamamdır,” dedim kapsüllerin içindeki üç beden formuna böbürlenen bir edayla, “şu andan itibaren siz üçünüz kendinize Testarossa, Ultima ve Carrera diyebilirsiniz.”

Aralarından birincisi; ışıl ışıl parıldayan muhteşem beyaz saçlara, kar gibi bir tene ve o göz alıcı beyazlığın ortasında süzülen zarif, canlı gözler ile yumuşak kırmızı dudaklara sahipti; bu da bana klasik Ferrari Testarossa’yı hatırlatıyordu.

Ultima ise mor saçlı, cıvıl cıvıl bir kişiliğe sahip neşeli bir hanımefendiydi ve bu ismin onun imajına harikulade uyduğunu düşündüm. Carrera ise sarı bukleleri, keskin bakışları ve sürünün gerçek bir lideri edasıyla baştan aşağı tam bir Porsche’ydi.

“V-vay canına! Onlara öyle çocuk oyuncağıymış gibi öylesine isim veremezsin…”

Endişesini dile getiren tek kişi Deeno oldu. Ama uyarı için artık çok geçti, bu yüzden şimdi paniklemenin hiçbir anlamı yoktu. Ramiris ile Veldora’ya baksanıza. Yaptığım her ufak şeyde kriz geçirmiyorlardı sonuçta.

“Ondan beklenen hareketler derim ben.”

“Evet! Sanki Rimuru başka türlü davranırmış gibi!”

Alın işte, durum tam olarak buydu.

Üç Yüce İblis beni dinlerken, beden edinme sürecinin son aşamalarında onları yönlendirdim. Kaslar altın renkli iskeletlerini kapladı ve bir anda, güzelliğin çıplak birer tecellisine dönüştüler. Büyü zerrecikleri (magicules) içlerine akmaya devam ederek bedenlerini giydirdi. Kuluçka kapsülleri, onların mistik auralarına dayanamayarak tuzla buz oldu. Nedenini görebiliyordum; onlara verdiğim isimler sayesinde artık evrim geçirip birer İblis Soylusu olmuşlardı, eski hâllerinden eser kalmamıştı. Güçleri akıl almaz boyuttaydı, tüm mantık sınırlarının ötesindeki bir boyuta yükselmişlerdi.

“Vay be,” diye mırıldandı Deeno. “Carrion gibi eski dönemin iblis kralları bile bu tipleri alt edemez. Derinliklerinin nereye vardığını tahmin bile edemiyorum adamım. Rimuru ile düşman olmamam ne büyük şans.”

Kimse ona tepki vermedi. Sadece diğerlerinden daha sonra gelen Vester, bir köşede “Hiçbir şey görmüyorum, ha-ha-ha, hiçbir şey. Hiçbir şey bilmiyorum; ben bu işe karışmadım…” diye fısıldıyordu. Kafasına vurarak tutarsız tutarsız konuşması adama biraz acımama neden oldu ama görmezden gelmişim gibi davranalım.

Böylece o günkü işimi bitirmiş oldum. Büyü zerreciklerimi bir anda tüketmek istemiyordum, bu yüzden temkinli ilerledim ve yalnızca kendimde o gücü bulduğumdan emin olduğumda isim verdim. Günde üç tane iyi bir sınır gibi görünüyordu.

Böylece sonraki birkaç günü tam bir isim verme çılgınlığıyla geçirdim. Güç sırasına göre şu isimleri bahşettim:

• Moss

• Veyron

• Agera

• Esprit

• Zonda

• Cien

• Venom

Testarossa’nın maiyetindekiler Moss ve Cien’di; Ultima’nın yanında Veyron ve Zonda vardı; Agera ile Esprit ise Carrera için çalışıyordu. Venom ise Diablo’nun özel gözdelerinden biriydi. Sadece Testarossa ve diğer ikisiyle bile, elimde üç İblis Soylusu‘nun komutası vardı ki bu çıldırtıcı bir güç demekti. Ama bu sadece başlangıçtı.

Yedisi de ben isim verir vermez anında evrim geçirdi ve sanki her şey çok normalmiş gibi kuluçka kapsüllerinden dışarı adım attılar. İkisi İblis Soylusu olmuştu; diğer dördü Yüce İblis olarak kaldı ama biraz farklı görünüyorlardı—tam olarak nasıl açıklayacağımı bilemiyorum ama sanki gözlerindeki at gözlükleri çıkarılmış gibiydi. Venom da bir Yüce İblis‘e evrilerek kendi savaş gücünü muazzam miktarda artırdı.

Benim açımdan bu o kadar büyük bir sürprizdi ki beynim bir anlığına durdu. Yani, İblis Soyluları öyle zırt pırt karşınıza çıkacak varlıklar değildir. Sıradan bir iblis kralından daha güçlü olan efsanevi figürlerdi bunlar ve (Diablo’yu da sayarsak) şu anda sınırlarımın içinde onlardan altı tane vardı. Artık gözüme o kadar da nadir görünmüyorlardı. Ben bu kadar güçle ne yapacaktım ki? Siyaset ve ekonomi gibi konularda güçlü yetenekler elde etmek istiyordum. Bu tür işlerin üstesinden gelebilirler miydi acaba? Bundan ciddi anlamda şüphe duyuyordum ama sanırım deneyip görmemiz gerekecekti…

Bunu enine boyuna düşünürken, geriye kalan yedi yüz kişi için isimler düşünmeye başladım. Bu, Diablo’ya verdiğim sözdü ve sonuna kadar arkasında durmak istiyordum. Meğerse bazı yanlış hesaplamalar yapmışım—Raphael, kuluçka kapsüllerinde zaten birikmiş olan büyü zerreciklerinin onlara isim vermeme yeteceğini bildirdi. Bu harika bir haberdi. Tam da ihtiyacım olan motivasyondu aslında; nitekim tüm isim verme sürecini sadece iki günde tereyağından kıl çeker gibi hallettim.

Şimdi bu yedi yüz iblis önümde yüzüstü yere kapanmış duruyordu. Başlangıçta çoğu Alt Kademe İblis‘ti ancak bir isim ve fiziksel bir bedenle Üst Kademe İblis‘e evrilmişlerdi. Beklendiği üzere, hepsi de rahatlıkla A-rütbesi bölgesine girecek kadar büyü zerreciği kazanmıştı ve artık emrime amade yedi yüz tanesine sahiptim.

Bana laf düşmez belki ama bu durum bana adeta bir “güç enflasyonu” çığlığı gibi geldi. Hatta bazıları dışarıdan bakıldığında süzme bir Yüce İblis gibi duruyordu. Yine bir kaza mı yapmıştım ben? Kelimenin tam anlamıyla hayret vericiydi. Yani, sadece ilk üçü—Testarossa, Ultima ve Carrera—bile fazlasıyla yeterliydi. Ama artık geri dönmek için çok geçti. Hiçbir şey fark etmemişim gibi davranalım. Akıl sağlığımı korumanın en iyi yolu muhtemelen buydu.

“Efendim Rimuru, böylesine harika bir isim aldığım için sevincimi tarif edemiyorum. Ve tüm bu güç! Lütfen size mutlak sadakatimi sunmaya devam etmeme izin verin!”

Testarossa bana seslenirken oradaki herkes adına konuşuyordu. Onayladığımı belirtircesine başımı salladım. Tabii, tadını çıkarın bakalım gençler.

Düşününce, bütün bunlar Diablo’nun yüzündendi, değil mi? Ben sadece verdiğim sözü tutmuştum. Eminim benim yerime onları eğitir falan işte. Ne kadar sorumsuzca bir düşünce olsa da kendimi buna inandırmak istiyordum.

Rimuru gerçeklikten kaçmaya çalışırken…

“Siyah— Şey, Diablo, Lord Rimuru’ya neden bu kadar hayran olduğunu şimdi anlıyorum sanırım.”

“Evet! Harika biridir, değil mi?”

“Gerçekte ne olduğumuzu gördü ve dikkate alınmaya değer bir tehdit olmadığımıza karar verdi. Şu yaşlı iblis kralı Deeno bile bizi gördüğünde kireç gibi bembeyaz kesilmişti…”

Testarossa ve diğer iki iblis lideri kendi aralarında konuşuyorlardı. Rimuru’nun bilmesine imkân yoktu ama bu grup ilk ortaya çıktıklarında ona sadakat yemini etmeye hiç de niyetli değildi. Eski dostları Diablo, güçlerini kısa bir süreliğine ona ödünç vermeleri için onları ancak ikna edebilmişti.

………

……

Uzun zamandır yaşıyorlardı ve hizmetlerindeki iblisler gibi kendileri de dünyalarının sunabileceği en güçlü varlıklar hâline gelmişlerdi. Hatta içlerinden ikisi insanlık tarafından Tarih Öncesi olarak tanımlanmıştı ve bunca yıl boyunca bu iki iblis tek bir yenilgi bile tatmamıştı.

Bunlar Moss ve Veyron’du. Moss; iblis diyarlarında bir dük, gücü yalnızca Özgün’ün gerisinde kalan ve on binlerce yıldır lekesiz bir savaş rekoruna sahip olan biriydi. Veyron ise ömrü dört bin yılı aşan yaşlı, kurnaz bir marki sınıfı soyluydu. Daha önce Moss’a birkaç kez yenilmiş, her defasında yeniden reenkarne olmuştu.

Diğer hizmetkârlar da kolay lokma değildi. Agera, bir vikont ve Modern Öncesi bir iblisti. Esprit de bir vikonttu ve son beş yüz yıla dayanan bir galibiyet serisine sahipti. Zonda, üç yüz yıldır yenilgi yüzü görmemiş bir barondu. Cien de benzer şekilde uzun bir rekoru olan başka bir barondur.

Agera özel bir durumdu; Carrera’nın gücüne boyun eğdikten sonra üç asırdır yenilmeyen bir iblisti. İblisler arasında nadir görülen bir şekilde, büyü yerine kılıçla dövüşmeyi tercih ediyordu. Bu sırada Esprit, Zonda ve Cien de (tıpkı Veyron gibi) defalarca yeniden doğmuşlardı. Hepsi de çok önceleri, bizzat Özgün’ün kendi soy ağacına çok yakın bir noktada başlangıç yapmışlardı. Venom da başka bir özel durumdu; Benzersiz Yetenek ile doğmuş bir iblisti; çok uzun yaşamamıştı ama gelişimi ve olgunlaşması takdire şayandı.

Diablo planı için bu seçkin iblis grubunu toplamıştı—bütün bunlardan habersiz olan Rimuru ise kısa bir düşünmenin ardından son derece pervasız bir hamleyle onlara öylesine isimler verivermişti. Sonuç olarak, burada yeniden doğan her bir iblis, dünyanın doğal düzeninin ötesinde bir güç elde etmişti. Artık herkesin korktuğu muazzam bir iblis topluluğu, hayal bile edilemez bir güç hâline gelmişlerdi. Sayıları binden az olmasına rağmen, tek başlarına bir orduydular.

Daha sonra Siyah Birlik olarak anılacaklardı; Tempest’ın en güçlü askeri kuvveti ve dehşet verici bir korku sembolü. Ve Siyah Birlik, kapsüllerinden salındıkları an doğmuştu.

………

……

Testarossa kısık bir sesle konuşurken zambak beyazı yanaklarında hafif bir kızıllık vardı.

“Evet, gerçekten çok büyüleyici. Sizinle sürekli ülke yıkma veya toprak kapışma döngüsüne girmektense onu izlemek çok daha heyecan verici.”

Ultima başını salladı. “Evet, içimden bir ses bu ülkede çalışmanın, yoldan çıkan iblislere işkence etme rutininden çok daha eğlenceli olacağını söylüyor.”

“Haklısın,” dedi Carrera. “Dediğiniz gibi, Lord Rimuru inanılmaz biri. Üstüne savurduğum Baskı’yı, sanki yaramaz bir kedi yavrusuymuşum gibi öylece savuşturup attı! Onu efendim olarak kabul etmek gerçekten cazip bir teklifti—ve artık ismini kabul ettiğime göre, sadakatimin her damlası ona ait.”

“Bunu denediğinde seni neredeyse öldürüyordum, biliyorsun değil mi?”

Diablo ciddi görünüyordu ama belki de Carrera’nın yalan söylemediğini anlayarak büyük bir tepki vermeden geçiştirdi.

“Ah, doğru ya,” diye söze girdi Testarossa. “Diablo, sana teşekkür etmem gerek. Benimle konuştuğunda, seni gerçekten de öldürmeyi düşünmüştüm.”

“Farkındayım. Her zaman öyle bir kadındın. Peki ama ricamı neden kabul ettin? Seni ikna edene kadar bana meydan okumaya devam edeceğini sanıyordum…”

Diablo’nun bildiği Özgün Beyaz, sert ve baskın bir kişiliğe sahipti. Kimsenin söylediğini asla olduğu gibi kabul etmezdi. İblisler arasındaki savaşlar genelde dövüşçülerin bilgi ve teknik seviyelerine odaklanırdı ve bir İblis Soylusu olarak bile Diablo, savaşta Özgün Beyaz’ı yenebileceğinden tamamen emin değildi. Bu yüzden onun bu davranışını son derece çekici bulmuştu.

“Şey, bildiğin gibi biz güçlüyüz. Bu dünyada biz iblislerden daha güçlü birinin olduğunu mu düşünüyordun?”

“Hayır,” diye yanıtladı Diablo gülümseyerek. Bu yanıt Testarossa’nın gülümsemesini daha da derinleştirdi.

“Değil mi? Elbette hayır. İşte bu yüzden, Diablo. Güç ve kudrette benim dengim olan birini bile büyüleyebilen, o üstüne titrediğin efendine ilgi duymaya başladım. Eğer önemsiz biri çıksaydı, onu öldürmeyi düşünürdüm.”

“Ben de öyle.”

“Heh. Artık pek niyetim yok ama ilk iş onunla bir kavga çıkarmayı planlıyordum.”

Diablo hafifçe irrite olmuş bir şekilde gözlerini devirdi. “Benim hatırıma Lord Rimuru’nun önünde utanç verici bir sahne çıkarmadığınız için müteşekkirim ama gerçekten bunu denemeye niyetliydiyseniz…”

“Endişelenme, Diablo. Sen kendi isminle gurur duyuyorsun ve ben de tıpkı senin gibi Lord Rimuru’nun bana bahşettiği Testarossa ismiyle muazzam bir gurur duyuyorum. Bu isim üzerine ona sadakatimi sunuyorum ve eminim Ultima ile Carrera da aynı şekilde hissediyordur.”

“Evet!”

“Evet, daha önce de söylediğim gibi.”

Üç kız aynı anda başlarıyla onayladılar. Diablo, “Sizinle ne yapacağım ben?” dercesine başını salladı. “Bakın.”

“Elbette, siz üçünüz dışındaki diğer sıradan iblislerin Lord Rimuru’nun pek işine yarayacağından şüpheliyim…” “…ama neyse, öyle olsun. Bana daha fazla sorun çıkarmanızı istemiyorum, bu yüzden hem Lord Rimuru’nun hem de benim emirlerime uymanızı bekleyeceğim.”

“Öyle olsun bakalım! Beni Lord Rimuru ile tanıştırdığın için sana borcumu ödemem gerek.”

“Ah, şey, ben de aynı fikirdeyim!”

“Hem Lord Rimuru’ya yardım edip hem de senden kurtulabileceksem, ne ala. O zamana kadar bana emir vermene izin vereceğim.”

Diablo hâlâ irrite hissetmeye devam ediyordu ama Testarossa ve diğerleri emirlerini dinleyeceklerine söz verdiklerine göre daha fazla kalmasına gerek yoktu. Dünyada Diablo’nun katlanmaya razı olduğu çok az kişi vardı ve kızların bu listede yer alması ne kadar eşsiz olduklarının açık bir göstergesiydi.

Ve böylece, Rimuru’nun ruhu bile duymadan, komuta zinciri taşa kazınmış oldu.

Diablo bana raporunu verirken, işte aşağı yukarı böyle bir konuşma yaşandığını iddia etmişti (ya da yaşanmamıştı, her neyse). Değişiklik olsun diye biraz huzurun tadını çıkarmaya çalışıyordum ama neyse.

“… Meseleleri işte bu şekilde hallettik. Şu an benim komutam altındalar ama yine de ne tür saçmalıklar yapacakları belli olmaz. Onlardan yana bir endişeniz olmasın Lord Rimuru, ama ne olursa olsun yine de tedbiri elden bırakmayın!”

“Şey, peki…”

Kendi kendine ne saçmalıyordu böyle? Onları buraya getiren zaten kendisiydi! Ama artık bağırıp çağırmak için çok geçti. Hayatımda tek bir gün olsun huzur ve uyum istiyordum, şimdi görünüşe göre başıma daha fazla dert açılmıştı. Ben de artık daha fazla müttefikimiz oldu sanıyordum…

Elbette anlatılanların ne kadarının doğru olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu, hem Diablo’nun komutası altındaysalar ne de olsa hepsi onun sorumluluğundaydı. Ne? Peki onu görevlendiren adama ne demeli? Valla bilmiyorum ki, kimdi o acaba?

Bu yüzden sorunu tamamen bir kenara atmaya karar verdim.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla