Askerî gücüm oldukça beklenmedik bir artış kazanmıştı ve dürüst olmak gerekirse daha fazla dost edinmek kutlanması gereken bir şeydi. Bu iblisleri nasıl çalıştıracağımızı tartışmak için vakit kaybetmeden Diablo ile buluşmaya karar verdim; görüşlerini almak adına temsilci olarak Testarossa ve diğer üst düzey iblisleri de aramıza dâhil edecektim.
“Bir an önce atamak istediğim üç makam var. Yurt dışında benim adıma kararlar alacak bir diplomatik ataşeye, Tempest içinde dönen kötülükleri soruşturacak bir başsavcıya ve anlaşmazlıklarda adil ve dengeli bir karar verecek bir başyargıca ihtiyacım var. Şansıma üçünüz de buradasınız, bu görevleri üstlenmeye ne dersiniz?”
Bunun ne kadar akılalmaz bir şey olduğunun gayet farkında olarak ses tonumu rahat tuttum. Bu görevlerin hiçbiri pek kolay değildi ve kabinem bu atamalara zaten karşı çıkabilirdi, her ne kadar onları susturmak Diablo’nun işi olacak olsa da. Ayrıca bu makamlar adalet gerektiriyordu; insanların onlara yaranmaya çalışmasını istemiyordum, bu yüzden bana olabildiğince yakın kişileri atamanın en iyi yol olduğunu düşündüm. Görevlerinin bir parçası olarak asi veya yasa dışı bir şeye kalkışırlarsa, onları temizlemesi için Diablo’yu çağırmam yeterliydi. Bir bakıma işimi kolaylaştırıyordu.
“Bir diplomatik görevli olarak hizmet etmekten onur duyarım.”
“Vay canına, benden bile büyük kötülükler mi? Kulağa çok heyecan verici geliyor!”
“Kararlarım her zaman adildir. Beklentilerinizi boşa çıkarmamak için elimden gelen her şeyi yapacağım!”
Vay be. Görev tanımlarını dinlemeden kabul ettiler.
“Emin misiniz? Bence oldukça zor görevler…”
“Başlamak için sabırsızlanıyorum efendim.”
“Evet! Soruşturma ve bu tarz işlerde iyiyimdir!”
“Herkese eşit miktarda ölüm dağıtacağım.”
Şey, bu görevlerin tam olarak öyle işlediğini sanmıyorum! Şimdi daha da tedirgin olmuştum. Diablo’ya bir göz attım. Yüzünde, kafasından geçenleri anlamama yetip de artacak kendini beğenmiş bir gülümseme vardı. Karşımda adeta Çok şükür bu baş belası işi başkasına kitledim diye düşünen bir adam duruyordu. Evet, diplomat olmayı asla kabul etmezdi.
“Beni dinleyin. Diplomatik ataşe olmak, Batı Konseyi’nin bir üyesi olarak benim adıma konuşmak demektir. Ordumuzu Batı’ya konuşlandırdığımızda, hepsine komuta etmekten de sen sorumlu olacaksın. Önemli bir görev, anlıyorsun değil mi?”
“Evet, anlıyorum.”
Testarossa bana hafifçe gülümsedi.
“Testa bilge bir kadındır, bilirsiniz. Konumunuza zerre zarar verecek bir şey yapmayacağına dair size garanti veririm.”
Hayır Diablo, sen sadece bu işi yapmak istemiyorsun, değil mi? Diablo’nun garantileri gözümde pek bir değer taşımıyordu ama belki de Testarossa gerçekten çok bilgeydi.
“Şey, ulusumuz için yazdığımız yasalarla birlikte, onları anlaması ve diğer uluslara açıklaması gerekecek…”
“Korkmayın Lord Rimuru. Hepsini ezberledim.”
Testarossa ardından Tempest yasalarının henüz deneme yanılma yoluyla üzerinde çalıştığımız taslak sürümünü ezberden okumaya başladı. Hatta mevcut sürümdeki bazı kusurları bile dile getirdi.
“Tamam, işe alındın! Artık hiçbir şikâyetim yok, orası kesin. Konseyde öfkeni kontrol etmekte zorlanabilirsin ama unutma—omuzlarında ulusumuzun itibarını taşıyor olacaksın. Ne yaparsan yap, öfkenin seni ele geçirmesine izin verme. Tamam mı?”
“Hizmet etmeye hazırım Lord Rimuru. Zor bir durumda kalırsam da arkamda dâhil olduğuma dair hiçbir iz bırakmam.”
Hayır, şey, sorun tam olarak bu değildi… Ama Testarossa’nın yeteneği inkâr edilemezdi. Başka kimse bu kadar vasıflı değildi ve önceki Konsey toplantısındaki maskaralıklarım düşünülürse, pek de iyi bir rol model sayılmazdım. Neyse, bakalım işler nasıl gelişecek.
Böylece Testarossa’yı temsilcim olarak atamıştım ama diğer ikisinin de kendilerine has yetenekleri vardı.
“Tamam, sıra bende!”
Ultima vakit kaybetmeden yürürlüğe koymakta olduğumuz kanun metninin parçalarını takır takır saymaya başladı. Zekâ konusunda Testarossa’dan aşağı kalır yanı yoktu.
“Efendim,” diye devam etti Carrera, “biz sözleşmelerine sadık bir ırkız. Mevzuattaki açıkları bulmakta üstümüze yoktur ve sıradan bir insanın fark edebileceği hiçbir şeyi gözden kaçırmayacağımıza garanti veririm. Ayrıca rüşvetlerle de asla yolumuzdan saptırılamayız.” “Bizi boyunduruk altına almak isteyen biri bunu ancak kaba kuvvetle yapabilir ve bunda şansı olan da yalnızca küçük bir avuç iblis kralıdır.”
Kimseye kaybetmesine imkân yoktu yani, ha? Bunu açıkça dile getirmemiş olması, bazı iblis krallarının gerçekten de ondan daha güçlü olduğunu gösteriyordu. Aklıma hemen bir tanesi geliyordu bile—şu kızıl kafalı—ama bu onun sorunuydu, benim değil. Önemli olan, Carrera’nın tüm suçluları adil bir şekilde yargılamaya kararlı görünmesiydi.
“Pekala, işe alındınız. Üçünüzden de büyük işler bekliyorum!”
“““Evet, Lordum!”””
Böylece üç İblis Soylusu’nu üç önemli makama atamış oldum. Şansıma, benim açımdan oldukça akıllıca bir hamleydi. Çok geçmeden Tempest, benzeri az görülen anayasal bir devlet hâline gelecek; sistemleri ve usulleri tüm diyara yayılacak bir örnek teşkil edecekti.
Bu arada bu yasalar benim için de geçerli. Rüşvet almaktan ya da vermekten tutuklanmamak için dikkatli olmam gerekecek.

Böylece artık bir anayasamız vardı; anayasası olan seçkin uluslar kulübüne katılmıştık. Henüz deneme aşamasındaydı ama hükümetimiz üç erke ayrılmıştı ve tıkır tıkır işliyordu. Ultima ve Carrera kendilerini işlerine adamışlardı; ayrıca altlarında çalışan yetenekli insanların da olduğunu belirtmeliyim. Yetkilerini sonuna kadar kullanarak kendi departmanlarını göz açıp kapayıncaya kadar organize ettiler.
Ultima ayrıca Rogurd’a bayağı ısınmış, ona Rog deyip tüm talimatlarına harfiyen uyuyordu. Rogurd bile bu yakınlığı karşılıksız bırakmıyor, ona “Leydim” diye hitap ediyor ve neredeyse kendi kızıymış gibi iyi davranıyordu. Aslında Rogurd, Ultima’nın gerçekte kim olduğuna dair en ufak bir fikre sahip değildi. Cesur ve yürekli bir adamdı ama onun bu kadar güçlü bir iblis olduğunu öğrenseydi, o bile yanında eli ayağı dolanmaya başlayabilirdi. Bunu göz önünde bulundurarak, ona sadece Diablo tarafından “keşfedildiğini” söyledim. Nasıl olsa önemli olan yaptığı işti, bu yüzden bunu zararsız gördüm.
Yeni başyargıcımız Carrera da oldukça iyi gidiyordu. Başsavcımız Rugurd idari büromuza geri dönmüştü; adalet departmanımız artık bağımsız bir kurum haline geldiğinden bu kanada bağlı olmayacaktı. Yine de bu, canının istediğini yapabileceği anlamına gelmiyordu tabii. Hükümetin yürütme, yasama ve yargı organları artık birbirini denetliyordu.
Rugurd da kendi rolü gereği benim atadığım Carrera’yı gözlemliyor ve destekliyordu. Duyduğuma göre, kişisel davranışlarındaki garipliklere rağmen yetenekli bir çalışandı. Rüşvete veya şiddete asla boyun eğmezdi, sanırım Rugurd da bu yüzden onu kabullendi. Bunu görmek güzeldi. Mükemmel bir siyasi sistem diye bir şey yoktur, bu yüzden sorunlar ortaya çıktıkça çözmemiz gerekiyordu.
Şimdi Konsey’e ilgili yasa tasarılarımızın kopyalarını sunmamız gerekiyordu.
“Peki, Testarossa, her şey hazır mı?”
“Evet, Rimuru Majesteleri. Moss gerekli tüm düzenlemeleri yaptı.”
Testarossa, o yaşayan zarafet abidesi, karşımda zarifçe kurulmuş dinleniyordu. Biraz çay doldurup bana ikram etti. Çay harikaydı. Shuna’nın çayı her zaman birinci sınıftı, Shion’ınki de ona yakındı ama Testarossa’nınki şaşırtıcı derecede enfesti. Aroması derin, tadı yoğun ve zengindi. Hiçbir acılığı yoktu; şekersiz içmiş olmama rağmen ferahlatıcı hafif bir tatlılık hissettiriyordu.
“Kendi çayını kendin demlediğini bilmiyordum, Testa. Beni şaşırttın doğrusu.”
Arkamda Diablo’nun gözlerinin hayretle açıldığını hissettim.
“Kıkır kıkır! Şey, bu size özel bir ikram, Rimuru Majesteleri. Sana yok, anladın sen.”
“… Fark etmez. Makamımın seninkinin üstünde olduğunu bildiğin sürece, özel hayatını istediğin gibi yaşayabilirsin.”
Diablo bunu söylerken kendi çayını hazırladı. Amansız birer rakip mi yoksa sadece atışıp duran arkadaşlar mı emin olamıyordum. Aralarındaki hava çok gergin görünmüyordu ama kanki olduklarını da söyleyemezdim.
“Yine de ilginç, değil mi? Diğer ulusların bize tepki verme şekli. Kimileri yaranmaya çalışıyor, kimileri de bizi kendi çıkarları için kullanmaya çabalıyor. Açıkça bizi kucaklayanların oranı yarısından azdır; çoğunluk hâlâ oldukça kuşkulu.”
Testarossa durumu aniden böyle değerlendiriverdi. Neredeyse olay yerindeymiş gibi konuşuyordu, bu garipti.
“Bu bilgiyi nereden aldın?”
“Ah, bağışlayın, Rimuru Majesteleri. Size daha iyi hizmet edebilmek adına araştırması için Moss’u görevlendirmiştim.”
Yine Moss ha? Bayağı yetenekli adam. İblis Soylusu’na evrimleşenlerden biriydi; Veyron’dan daha güçlüydü ve güç bakımından sadece buradaki üçlü hanımefendilerin gerisindeydi. İstihbarat toplamakta da mı iyiydi?
“Sana getirdiği bilgi ne kadar güvenilir?”
Büyü aracılığıyla mı elde edilmişti yoksa etrafa daha doğrudan mı sormuştu? Güvenilirse ne ala ama değilse sadece ayağımıza dolanırdı. Testarossa’ya sormaya karar verdim.
“Şey, Moss geniş bir alana çok sayıda küçük, birbirinden bağımsız Kopya yayabildiği özel bir yeteneğe sahip. Moss için dünyanın dört bir yanındaki bilgileri tek seferde toplamak ve analiz etmek çocuk oyuncağıdır.”
Bu… bayağı muazzam bir şey. İçimden kendimi tebrik ettim. Şahane bir kazanç olmuştu.
“Ah. Kulağa rahatlatıcı geliyor o zaman. Yakın zamanda onu Souei ile tanıştırayım, belki istihbarat konusunda birlikte çalışırlar. Birlikte birbirlerinin eksiklerini kapatabilirler, değil mi? Bunu görmek güzel olurdu.”
“Aman Allah’ım! Bunca övgü dolu söz… Sanırım Moss’u kıskanmaya başlayacağım.”
Testarossa gülümsedi.
“Ah, şaka bir yana…”
Şimdi Testarossa’nın arkasında daha önce fark etmediğim bir figür duruyor, ecel terleri döküyordu. Pek dikkat çeken biri değildi ama bu Moss olmalıydı. Veyron burma bıyığıyla son derece centilmen bir beyefendi havası saçıyordu, fakat Moss her yerde görebileceğiniz şirin mi şirin bir çocuk gibi görünüyordu. Görünüşe bakılırsa beşinci ya da altıncı sınıfa gidiyor gibiydi (?) belki de. Güçlü kelimesi, onu tanımlamak için kullanacağınız son şey olurdu. Gerçekten o kadar yetenekli biri miydi?
“Şey, dinle, topladığın bilgiye… Güvenebilir miyiz? Yani, daha yeni bize karşı kumpas kuran bir sürü konsey üyesini kapı dışarı ettik. İnsanların temkinli olmasını anlayabilirim ama hâlâ bizden faydalanmaya çalışan uluslar var mı gerçekten?”
Övünmek gibi olmasın ama ülkemiz bu noktada bayağı havalı ve güçlü sayılırdı. Bizimki gibi dişli bir ülkeyi ayakta uyutmaya çalışmak, o ülkeleri yöneten liderlerin aklı başında mı diye sorgulamama neden oluyordu. Dürüst olmak gerekirse, Moss’un yanılmış olma ihtimali bana çok daha yüksek geliyordu.
“Moss, durumu Rimuru Majestelerine açıklayabilir misin?”
Şaşırtıcı bir şekilde Moss’a emreden kişi Testarossa değil, Diablo’ydu.
“E-evet, efendim. Tempest’ın güneyinde yer alan ve Blumund Krallığı merkezli bölge genel olarak bize karşı dost canlısı. Ancak istihbaratımız kuzeyin derinliklerine kadar ulaşamıyor ve oradaki soyluların çoğu hakkında bildiklerimizin ne kadarının doğru olduğu belirsiz. Son zamanlarda kovulan konsey üyelerine gelince; kendi hâmilerine gerçeği anlatmış olsalar bile, söylediklerine pek inanan olmamış gibi görünüyor. Bu dedikodulara dayalı bir spekülasyon, bu yüzden doğruluğunu pek garanti edemem ama birkaç ulusun bazı hanedan üyelerinin bize karşı kumpas kurduğunu belirtebilirim.”
Moss’un yeteneği konuşmaları gizlice dinleyebilmeyi kapsıyordu, bu yüzden bu konuşmaların ne kadar doğru olduğunu değerlendirmek ona ve bize kalıyordu. Yine de son derece faydalı bir şeydi.
“Şüpheler henüz yayılmadan onları yakalayabilirsek, bu hızlıca karşı önlem almamıza yardımcı olur.”
“Evet, efendim.”
“Testarossa, bu meseleyi sana bırakabilir miyim?”
“Elbette, Rimuru Majesteleri. Söz konusu ulusların helak edilmesi gerektiği konusunda hemfikiriz, değil mi?”
Hayır, hiç de değiliz.
“Bu kadarı da fazla! Sadece hükümdarlarını bunun sorumluluğunu almaya zorla yeter.”
“Anladım.”
“Ayrıca bunu yaparken kan dökmekten kaçınmaya çalış, olur mu?”
“Nasıl isterseniz. En azından Tempest’ın adına leke sürecek hiçbir şey yapmayacağım.”
Yüzündeki o çiçek gibi gülümsemeye rağmen, Testarossa cidden tüylerimi ürpertiyordu. Görevi ona vermenin doğru bir fikir olup olmadığı konusunda biraz endişelendim ama bu tür şeyleri denemek gerekiyordu. Yine de rakiplerimize fazla yumuşak davranırsak, bu bütün ülkemizin felaketine yol açabilirdi. Kolay lokma olarak görülmek, gelecekte sadece daha fazla gereksiz zarara yol açardı.
“Pekala, o halde! Ülkemizin mevcut itibarını koruyacak şekilde ilerle ama Tempest’ın heybetinin tüm ağırlığını onlara hissettirmekten de çekinme!”
Ve böylece Testarossa yeni Konsey temsilcim oldu.

Gerçekten o kadar yetenekli biri miydi? “Şey, dinle, topladığın bilgiye… Güvenebilir miyiz?
Yani, daha yeni bize karşı kumpas kuran bir sürü konsey üyesini kapı dışarı ettik. İnsanların temkinli olmasını anlayabilirim ama hâlâ bizden faydalanmaya çalışan uluslar var mı gerçekten?” Övünmek gibi olmasın ama ülkemiz bu noktada bayağı havalı ve güçlü sayılırdı.
Bizimki gibi dişli bir ülkeyi ayakta uyutmaya çalışmak, o ülkeleri yöneten liderlerin aklı başında mı diye sorgulamama neden oluyordu. Dürüst olmak gerekirse, Moss’un yanılmış olma ihtimali bana çok daha yüksek geliyordu. “Moss, durumu Rimuru Majestelerine açıklayabilir misin?” Şaşırtıcı bir şekilde Moss’a emreden kişi Testarossa değil, Diablo’ydu.
“E-evet, efendim. Tempest’ın güneyinde yer alan ve Blumund Krallığı merkezli bölge genel olarak bize karşı dost canlısı.
Ancak istihbaratımız kuzeyin derinliklerine kadar ulaşamıyor ve oradaki soyluların çoğu hakkında bildiklerimizin ne kadarının doğru olduğu belirsiz. Son zamanlarda kovulan konsey üyelerine gelince; kendi hâmilerine gerçeği anlatmış olsalar bile, söylediklerine pek inanan olmamış gibi görünüyor. Bu dedikodulara dayalı bir spekülasyon, bu yüzden doğruluğunu pek garanti edemem ama birkaç ulusun bazı hanedan üyelerinin bize karşı kumpas kurduğunu belirtebilirim.”
Moss’un yeteneği konuşmaları gizlice dinleyebilmeyi kapsıyordu, bu yüzden bu konuşmaların ne kadar doğru olduğunu değerlendirmek ona ve bize kalıyordu. Yine de son derece faydalı bir şeydi. “Şüpheler henüz yayılmadan onları yakalayabilirsek, bu hızlıca karşı önlem almamıza yardımcı olur.” “Evet, efendim.” “Testarossa, bu meseleyi sana bırakabilir miyim?” “Elbette, Rimuru Majesteleri.
Söz konusu ulusların helak edilmesi gerektiği konusunda hemfikiriz, değil mi?” Hayır, hiç de değiliz. “Bu kadarı da fazla! Sadece hükümdarlarını bunun sorumluluğunu almaya zorla yeter.” “Anladım.” “Ayrıca bunu yaparken kan dökmekten kaçınmaya çalış, olur mu?” “Nasıl isterseniz.
En azından Tempest’ın adına leke sürecek hiçbir şey yapmayacağım.” Yüzündeki o çiçek gibi gülümsemeye rağmen, Testarossa cidden tüylerimi ürpertiyordu. Görevi ona vermenin doğru bir fikir olup olmadığı konusunda biraz endişelendim ama bu tür şeyleri denemek gerekiyordu. Yine de rakiplerimize fazla yumuşak davranırsak, bu bütün ülkemizin felaketine yol açabilirdi. Kolay lokma olarak görülmek, gelecekte sadece daha fazla gereksiz zarara yol açardı. “Pekala, o halde!
Ülkemizin mevcut itibarını koruyacak şekilde ilerle ama Tempest’ın heybetinin tüm ağırlığını onlara hissettirmekten de çekinme!” Ve böylece Testarossa yeni Konsey temsilcim oldu. Böylece en büyük sorunların üstesinden gelinmiş oldu. Bunlar son birkaç aydır başımı ağrıtıp duruyordu ama bugünden itibaren içim çok daha rahat olacaktı. Ha?
Bir sürü havalı araştırma yapmak için laboratuvara mı çekiliyordum? Şey, bilirsiniz ya, orada en azından çabalıyormuş gibi görünmem gerekiyor, yoksa sadece eğlencesine uğrayan şarlatanın teki gibi dururdum.
Yetişkin olmak, bu tür sosyal sorumluluklar arasında nasıl denge kuracağını bilmektir. Bir bakıma iş yerinde yüzde yüz performans sergilemekten kaçınmak istersiniz, çünkü o zaman sizden her seferinde aynı performans beklenir. Gerçek bir profesyonel, düzenli olarak sunabileceği “tam performansı” nasıl ayarlayacağını bilir.
Zaten iş dediğin eğlenceli olmalı. Tabii burada her şeyi biliyormuş gibi konuşmaya çalışabilirim ama bu yine de sadece bir idealden ibaret. Ve sanırım şu an kendimden memnunursam ve çalışmak için böyle bir ortama sahipsem, gerçekten mutlu olmalıyım.
Her neyse, bugün inşaatını yakın zamanda tamamladığımız yeni okul binamıza bir göz atmaya karar verdim.
Englesia’dan getirdiğim çocuklar, bizimkilerle birlikte burada okuyacaklardı. Yuuki’ye dediğim gibi, çocukları yetişkinliğe hazırlamanın en iyi yolu birbirleriyle etkileşime girmelerini sağlamaktır; sadece canavar çocukların olduğu bir okulda, benim çocukların ileride insan toplumuna uyum sağlamakta zorlanacaklarından endişeleniyordum.
Bu okulla birlikte böyle bir endişe kalmayacaktı. Artık buraya çalışmaya gelen birçok maceracı ve başka insanlar vardı, bunların çoğu çocukları da dâhil olmak üzere tüm ailelerini yanlarında getirmişti. Düşük gelirli birçok ailede çocukların da çalışması gerekiyordu ama ben bunu yasayla yasakladım. Bir çocuğun işi oynamaktır; bir de ilgisini çeken ne varsa onu inceleyip öğrenmektir.
İnsanların ve canavarların aynı sınıflarda birlikte eğitim almasını istiyordum, gelecekte de bunun farklı ırk ve türlerin el ele çalıştığı bir düzene dönüşmesini görmeyi arzuluyordum. Bu yapının arkasındaki mantık buydu. Ayrıca bu okulda sadece çocuklar eğitim görmüyordu. Yetişkinler de burada okuma, yazma ve matematiğin temel ilkelerini öğreniyorlardı. Tempest’taki yaşamda bu becerilerin hızla bir zorunluluk hâline geldiği düşünüldüğünde, son derece motiveydiler. Okuma yazma bilmemek iş seçeneklerini daraltır ve çalışma arkadaşlarına sıkıntı çıkaracak hatalara yol açabilirdi; yetişkinler bunun farkındaydı, bu yüzden pek çoğu şu an ders çalışıyordu.
Sınıflarda sıkça duyulan laflardan biri de “Bunlar gelecekte ne işime yarayacak ki?” cümlesidir. Ama burada öyle değildi.
Yetişkinlerin bu kadar hırsla çalışması, onları izleyen çocuklara da ilham veriyor gibiydi; geride kalmak istemiyorlardı. Toplama ve çıkarma neyse de okuryazarlık bambaşka bir şeydi. O dersler benim için bile zordu ve görünüşe göre Masayuki de aynı durumdaydı.
Konuşmada akıcıydık ve okumayı gayet iyi beceriyorduk ama yazmak büyük bir meseleydi.
Benim durumumda Raphael’i otopilota alıp bunu telafi edebiliyordum ama onun yardımı olmadan buradaki temel bir okuryazarlık sınavını bile geçebileceğimden emin değildim.
Bu meseleyi çözmeyi utanmadan erteleyip duruyordum —şu an idare ediyorsam ne diye zahmete gireyim ki? ama en azından bu konuda biraz hile yapıyormuş gibi hissediyordum. Bizim çocuklar tabii ki harika gidiyordu.
Onları motive etmek için bu dünyanın diline çevrilmiş bazı mangalar vermiştim ve bu müthiş bir başarıyla sonuçlandı. Mangaları sürekli yanlarında taşıyorlardı ve okuma derslerinin dışındaki öğrenciler arasında bile popüler hâle geliyordu.
Kenya ve diğerleri, bu mangalara sahip olan ilk çocuklar olarak sınıfta acayip popülerdi.
Bu çizgi romanlar ve dövüş kazanmaktaki doğal yeteneği sayesinde Kenya, okul bahçesinin reisi gibi bir şey olmuştu bile. “Hadi ama çocuklar!
Oynamayı bırakın da sınıfı temizlememe yardım edin!” Ayy. Şimdi de Alice sinirlenmişti.
Bakıyorum da sınıf başkanı rolünü iyice benimsemiş. “Ha? Neden öyle şeyleri yapmak zorundayız ki?” Belki de aşk için henüz biraz fazla küçüktüler. Ya da aslında gayet iyi durumdaydılar. İster canavar ister insan olsun, tüm çocuklar yüzlerinde kocaman gülücüklerle izliyordu; aralarında bir husumet olmadığını anlamış olmalıydılar. Gail en büyükleri olduğu için zaten diğerlerinin liderliğini üstleniyordu, bu yüzden işler kontrolden çıkıp soruna dönüşmeden önce duruma el koyacağını varsaydım.
Sessiz kalıp onları izlemeye devam edebilirdim ama bugün olmazdı. Hinata daha sonra gelecekti. “Tamam çocuklar, bu kadar yeter!” İçeri girerken böyle söyledim. “Sınıfta itişip kakışmak yok, anlaştık mı?”
“Bay Tempest!”
Ben içeri girer girmez Chloe adeta böğrüme daldı. Hiç beklemiyordum; son zamanlarda becerilerini iyice geliştirmiş olmalıydı. Hatta daha içeri girmeden çok önce varlığımı hissetmiş olmalıydı.
“B-Bay Tempest?!” “Haksızlık bu, Chloe!”
Alice de neredeyse aynı hızla tepki verdi ve Chloe kadar güçlü bir şekilde bana sarıldı. Güzel. Hâlâ o “sevimli” aşamadalar.
Sonra arkadan başka biri daha üstüme atladı.
“Sizi yeniden görmek harika, Bay Tempest!”
Küt saçlı, sevimli mi sevimli küçük bir kız önüme atladı. Şık bir kimono giyiyordu ve Alice’le hemen hemen aynı yaşta görünüyordu—ama onu asıl eşsiz kılan şey tilki kulaklarıydı.
Hımm, daha önce böyle bir kızla tanıştığımı hatırlamıyorum… ama sanki onu tanımam gerekiyormuş gibi hissediyorum. Yoksa…?
“Sen… Kumara mısın?”
“Doğru bildiniz!” diye neşeyle yanıt verdi.
Hah, doğru ya. Kumara, isim bahşettikten sonra evrimleşen üst düzey bir canavardı ve sanırım insan formuna dönüşmek yeni yetenekleri arasındaydı. Kenya ve diğerleriyle birlikte onun bakımını da Hinata’ya devrettiğime oldukça emindim. Bina tamamlandığı için artık okula düzenli olarak gidiyorlardı ama Kumara’nın bu sırada zindanda nöbet tuttuğunu falan sanıyordum. Aslında o da okula katılmıştı ve görünüşe göre arkadaş edinmeyi de başarmıştı, yani işler yolunda gitmiş gibi görünüyordu.
“Vay canına, Bay Tempest mi geldi?”
Kızların biraz gerisinde kalan Kenya ve Ryota da sonunda beni fark etmişti. Diğer çocukların gürültüsü arasında sesleri kaybolup gitti.
“V-Vay beee! Bay Tempest!!”
“Gerçekten o! Vaaaaa!”
“Eve dönünce babama anlatayım da gör!”
O kadar büyük bir curcuna kopmuştu ki diğer öğretmenler de ne olduğunu anlamak için içeri doluşmaya başladı.
“L-Lordum?! Önceden haber verseydiniz keşke! Size etrafı gezdirirdim!”
“Şaka mı yapıyorsun?! Müdür yardımcısı benim! Lord Rimuru’ya etrafı gezdirecek biri varsa, o da benim!”
“Saçmalık! Lord Rimuru beni müdür olarak atadı ve bu sorumluluğu asla personelime devretmem!”
Yine büyük bir kargaşa koptu.
Bu öğretmenler çoğunlukla emekli maceracılardan ve Mjöllmile’in Blumund’dan getirdiği birkaç tüccardan oluşuyordu; kendilerine aylık maaş ödüyorduk. Okul müdürümüz ise goblin köylerinden bir yaşlıydı. Öğretmenlikte pek iyi sayılmazdı ama anlaşmazlıkları hızlıca çözmede üstüne yoktu; ben de çocuklara göz kulak olmasını ve canavar öğrencilerin dışlanmadığından emin olmasını istemiştim. Kadronun geri kalanı insanlardan oluşuyordu; buna özel konuk eğitmen olarak getirdiğimiz bir paladin de dahildi, ayrıca Hinata da boş zamanlarında Kenya ve diğerleriyle ilgilenmek için uğruyordu.
Aslında her şey gayet yolunda gidiyor gibi görünüyordu. Paladin ilk başlarda alışmakta zorlanıyor gibi görünse de şimdi canavar ve insan öğrencilerimize önyargısız bir şekilde, eşit muamele ederek ders veriyordu. Bu gerçekten büyük bir kolaylık sağlamıştı.
“Şey, evet, bugünkü ziyaretime bir nevi gizli denetim diyebiliriz. Kenya’nın sınıfıyla halletmem gereken bir işim vardı.”
“Âlâ, demek öyle? Öyleyse umarım bir dahaki sefere bir dersimize konuk olursunuz!”
“Kesinlikle. Bize bir tarih ve saat bildirmeniz yeterli, size kusursuz bir ders sunalım!”
Öğretmenler ve öğrenciler hep birlikte birbirlerini onaylarca başlarını salladı. Ama bir dakika. Kusursuz bir ders de ne demekti? Benim için tiyatro oynamalarına gerek yoktu. Ne anlamı vardı ki?
“Hop hop, Lord Rimuru’yu zor durumda bırakmayın!”
Bugün benim gireceğim sınıftan sorumlu olan paladin Fritz müdahale etmeseydi bu karmaşa biraz daha devam ederdi. Haçlılar Birliği’nin bir kaptanının bir derse girmesi bile tek başına oldukça şaşırtıcıydı doğrusu.
“Bugün dersi sen mi veriyorsun, Kaptan Fritz?”
“Aman Lord Rimuru, o kaptan lafına hiç gerek yok. Fritz demeniz kafidir.”
“Öyle mi? O zaman sen de bana ‘lordum’ demeyi bırakabilirsin, Fritz.”
“Bunu yapmam imkânsız. Müsaade edin de bu kadarcık hürmet göstereyim, sakıncası yoksa.” “Yoksa bana ters ters bakabilirler.”
Fritz bana gülümsedi. Böyle unvanlara ve hitaplara önem verecek son kişi oymuş gibi gelmişti bana ama o bile bu kadar senli benli olamıyordu. Aslında ben de olamazdım. Gerçekten nüfuzlu biri olmadığım sürece diğer devlet başkanlarına isimleriyle hitap etmek epey aptalca olurdu.
“Ah, evet. Baş başa olsaydık neyse ama böyle bir yerde olmaz, değil mi?”
“Anlayışınız için teşekkürler,” dedi Fritz göz kırpıp gülümseyerek. Bir erkeğin bana göz kırpması pek hoşuma gitmese de yaklaşım tarzını sevmiştim.
“Her neyse, bu okulda yardımcı olduğun için teşekkürler.”
“Aman, yapmayın! Leydi Hinata’nın acımasız eğitimleriyle kıyaslayınca burası cennet gibi kalıyor. Bedava yemek var, çocuklar bana saygı duyuyor… Bizim gruptakiler bu görevi kapmak için birbirini yiyor, söylemiş olayım.”
Anlıyorum. Bunu gerçekten bilmek isteyip istemediğimden emin değildim. Fritz’in bana karşı dürüst ve açık sözlü olmasını takdir ediyordum ama tuhaf durumlar yaratma becerisini örnek almak istemiyordum… özellikle de Büyü Algım az önce bir şey yakalamışken.
“Öyle mi? Pekala, bu güzel Fritz. Demek benim acımasız eğitimim, ha? Yeteneklerini düşününce sana müsamaha gösterdiğimi sanıyordum ama belki de hiç kendimi yormamalıymışım.”
Hinata ortaya çıktığında o soğuk ses doğrudan Fritz’e yönelmişti. Hem çocuklar hem de yetişkinler dimdik durup donakaldığı için odayı bir endişe dalgası kapladı. Gülsem mi yoksa endişelensem mi bilemediğim bir şekilde, okul personeli bile bu haldeydi. En kötü durumda olan elbette Fritz’di.
“G-gehh… L-Leydi Hinata?! Şey, ımm, beni yanlış anladınız! Sadece lafın gelişi öyle söylemiştim, yani…”
Kendini savunmaya çalıştı—bence nafile bir çabaydı. İşte tam da bu yüzden durum farkındalığı çok önemliydi. Oradan derhal topuklarken gelecekteki mutluluğu için dua ettim.

Labirente geçtik. Hinata da burada olduğuna göre, beş çocuğu ve Kumara’yı da yanıma aldım. Fritz’e gelince—neyse, ondan bahsetmeyelim hiç.
“Sizi bekliyordum, Lord Rimuru… ve sizi de, Leydi Hinata.”
“Ah, ihtiyar kendisiymiş! İyi olmanıza sevindim.”
Bizi, görünüşe göre bir ara Hinata ile dostluk kurmuş olan Hakuro karşıladı. Birbirlerini selamlarken ikisi de gülümsüyordu.
“Yoğun programınızdan vakit ayırmanıza sebep olduğum için kusura bakmayın.”
“Aman, hiç önemli değil. Şu an için tüm büyük sorunlarımızı hallettik.”
“Öyle mi? Konsey’e kimi göndereceğinizi kararlaştırdınız mı?”
“Evet, Diablo grubumuza yeni bir yetenek kazandırdı. Adı Testarossa oldu, bir dahaki sefere sizi tanıştırmaktan memnuniyet duyarım.”
“… ‘Adı Testarossa oldu’ mu? Bu konuda söylemek istediğim çok şey var ama boşa harcayacak vaktimiz yok, bu yüzden çenemi tutacağım.”
“Şey… Afedersiniz?”
“Önemli değil. Sağduyudan ne kadar yoksun olduğunuzu zaten biliyorum. Daha fazla ayrıntı istemek sadece başımı ağrıtır.”
Biraz sızlanıyor olabilirdi ama Hakuro’nun az önce söylediği şeyi duymamazlıktan gelmek muhtemelen onun için en iyisiydi, evet.
“Neyse, bugün buradayım çünkü bu çocukların nasıl bir gelişme kaydettiğini size göstermek istedim. Lord Hakuro ile birlikte onlara ders veriyorduk ama neler yapabildiklerini sizin de görmenizi istiyorum.”
Hımm… Bu konuda ne hissettiğimden emin değildim ama akışına bırakalım bakalım.
“Lafı böyle getirdiğine göre, sanırım bir nebze gelişim gösterdiler?”
“’Bir nebze’ demek az kalır. Onları iş başında gördüğünüzde anlayacaksınız. Bu labirent çok kullanışlı, değil mi? Ölme endişesi taşımadan tüm gücünüzle dövüşebiliyorsunuz.”
Hinata her zamanki gibi korkutucu bir izlenim vererek sırıttı. Sadistliğe varan bir gözdağı verme huyu vardı her zaman.
“Pekala. Karşılarına çıkmaları için birkaç Kopya çağırmama ne dersiniz?”
Hafifçe çalkalanarak içimden bir beden tükürdüm. Bu insan şeklinde bir kopyaydı, ben ise orijinal balçık halimde kalmıştım.
“Harika! Bay Tempest’le dövüşmeyeli asırlar olmuştu!”
“Bu çok iyi oldu. Şimdi ne kadar geliştiğimi kendi gözleriyle görebilir!”
Ekibin iki ana dövüşçüsü olan Kenya ve Alice, neşeyle ön sırada yerlerini aldılar. Yanlarında, daha sessiz sakin olan Gail hızlıca esneme hareketleri yaparken Ryota, her zamanki isteksizliğine rağmen en az onlar kadar heyecanlı görünüyordu—kaçmaya çalışmadığına göre en azından kendine biraz güveniyor olmalıydı.
Son iki kişi olan Chloe ve Kumara’ya gelince:
“Önce ben öne geçeceğim!”
“Haaayır! Ama ben de Bay Tempest’le dövüşmek istiyorum!”
Onlar da en az diğerleri kadar hevesliydi.
“Hepiniz can atıyorsunuz demek? Hepinizle aynı anda da dövüşebilirim ama önce teke tek maçlar yapmaya ne dersiniz?”
Dövüşecek olmanın heyecanıyla herkes bana gülümsedi—arada bir onların gönlünü hoş etmekten kesinlikle zarar gelmezdi. Bu yersiz iyimserlikle antrenman dövüşüne başladık.
………
……
…
Bir saat sonra:
“S-Siz fazla güçlü olmuşsunuz gençler!”
Şaşkın sesim labirentte yankılandı.
Kenya sıradan bir paladinden net bir şekilde daha güçlüydü. İçindeki ışık elementi ruhuyla mükemmel bir kombinasyon oluşturmuş, mangalardan fırlamış gibi duran tuhaf duruşundan ardı arkası kesilmeyen kılıç hamleleri savuruyordu. Ryota kılıçta Kenya kadar iyi değildi ama su ve rüzgar ruhu büyülerinin harmanıyla savaşta kıvrak bir beceri sergiliyordu. Gail savunmaya ve dikkatli hareket etmeye odaklanarak savaşta istikrarlı bir duruş sergiliyor, kılıcını ve kalkanını gayet iyi kullanıyordu. Ayrıca toprak bazlı ruh büyüsü üzerinde de iyi bir kontrole sahipti, bu da onunla dövüşmeyi adeta demir bir duvarla savaşmaya benzetiyordu.
Erkekler yeterince şaşırtıcıydı fakat kızlar daha da muazzamdı. Alice’e neden ‘İmparatoriçe’ lakabının takıldığını şimdi anlayabiliyordum. Onları nereden çıkardı bilmiyorum ama elinde Beretta’ya benzeyen ve üzerime atılırken neredeyse canlıymış gibi görünen birkaç büyü çeliği kukla vardı. Golem Ustası unvanının hakkını sonuna kadar veriyordu ve bugün oyuncak bebeklerle vakit kaybetmiyordu. Karşısında benden başka biri olsaydı başı gerçekten belaya girerdi.
Ama buna ek olarak Alice, çok sayıda kılıcı havaya kaldırıp hırsla üzerime doğru fırlattığı bitirici bir hamleye de sahipti. Bu sürpriz olmuştu. Yörüngeleri düzensiz ve tahmin etmesi zordu; Gelecek Saldırıyı Tahmin Etme yeteneğim olmasaydı birkaç kez delik deşik olabilirdim. Birkaç yıl daha geçerse muhtemelen bir paladin kaptanıyla başa baş dövüşebilirdi.
Kumara’ya gelince:
“Pekala çocuklar, Lord Rimuru’ya neyden yapıldığımızı gösterme vakti!”
Bu haykırışla birlikte tüm gücünü serbest bıraktı ve o sevimli bedeninin arkasında dokuz kuyruğu parıldadı. Bir sonraki an, her bir kuyruğu sihirli bir canavara dönüştü. Bunu bir nevi tahmin ediyordum ama yine de aynı anda uğraşılması gereken sekiz canavarın olması sürprizdi. O canavarların iki tanesi bile ciddi bir güce sahipti—Clayman’in onları neden bir nevi son koz olarak gördüğünü anlayabiliyordum. Ve şimdi onlardan sekiz tane vardı.
Dokuzuncusu görünüşe göre doğrudan Kumara’nın kendisiyle bağlantılıydı, diğer sekizi ise birer büyü canavarıydı. Her birinin rütbesi A’nın üzerindeydi, bu yüzden ortalama bir paladinin bile şansı yoktu; üstelik hepsi savaş tecrübelerini birbirleriyle paylaştığı için mükemmel bir takım çalışması sergiliyorlardı. Bu noktada Fritz’i yenmeleri muhtemeldi, ki bu da Kumara’yı On Büyük Aziz’den birinin gücüne sahip küçük bir kız yapıyordu. Hepsinin tamamen gerçek olduğu gerçeğini saymazsak komik bile sayılabilirdi. O canavarlar biraz daha tecrübe kazanırsa, güç seviyeleri akıl almaz bir noktaya ulaşırdı. Labirentin 90. Katı için layık bir muhafız olduğuna hiç şüphe yoktu.
Bu da bizi Chloe’ye getiriyor.
“Heee-yah!!”
Ondan çıkan sevimli bir çığlıktı ama kılıç tutuşunda sevimli hiçbir şey yoktu. Kenya’dan daha hızlıydı—ya da doğrusu, o seviyede karşılaştırma yapmaya bile değmezdi. Bugün altı rakibe karşı dövüşmüştüm ama gerçekten ciddileşmek zorunda kaldığım tek kişi Chloe’ydi. Ya da belki de olaya tersten bakmalıyım. Eğer ciddileşmeseydim, Chloe benim için bir tehlike oluşturacak kadar güçlüydü. Ona müsamaha göstersem ölmezdim elbette ama çocukların önünde karizmayı çizdirmek istemiyordum. Sorumluluk sahibi bir yetişkin olarak onların yanında kendimi rezil edemezdim. İşte bu yüzdendi. Buna çocukça demeyin, tamam mı? Kalan azıcık gururumu korumak anlamına gelecekse her türlü cömertliği bir kenara bırakırım.
“Neden öyle yaptığınızı anlayabiliyorum.”
“Ben de öyle. Nihayetinde antrenman dövüşlerimizde sadece küçük Chloe’ye karşı ciddileşiyorum.”
Cidden mi…? Yani Chloe, yetenek bakımından benden üstün olan Hinata ve Hakuro’ya meydan okuyacak kadar dişli miydi artık? İliklerime kadar sarsılmıştım. Bu masum küçük kız artık beni tir tir titretiyordu.

“Yok artık dostum, cidden harikaydı!”
“Değil mi? Bay Tempest’ın böyle söylediğini duymak beni iyice gaza getiriyor!”
“Evet ama bugün sahnenin yıldızı kesinlikle Chloe’ydi. Yani bana İmparatoriçe diyorsunuz ama dövüşte onu hâlâ yenemiyorum.”
“Ah, Chloe bambaşka bir seviyede. İlk bakışta pek uysal görünüyor ama damarına basarsan tam bir baş belasına dönüşüyor. Sen kızınca hiç korkutucu olmuyorsun Alice ama Chloe söz konusu olunca ben anında pes ediyorum.”
Öfkelenen Alice’in yanında duran Ryota ile Gail başlarıyla onayladılar. Erkek çocukların hepsi aynı fikirde gibiydi.
“Yine de Kenya da bayağı iyi. Sadece duruşu yetenek setine pek uymuyor. Üzerinde biraz daha çalışırsa güzel kombolar bağlayabileceğini düşünüyorum.”
Çok mangavari bir duruştu fakat doğası gereği kötü bir duruş sayılmazdı. Sadece geleneksel kılıç dövüşü için pek uygun değildi ve yaklaşırken fazladan adımlar atmasına neden oluyordu. Bundan kurtulabilirse daha güçlü olabileceğini düşünüyordum.
“Mesele de bu ya. Ona ne kadar öğretmeye çalışsam da hâlâ o duruşta ısrar ediyor…”
Hinata da bunu fark etmiş olmalıydı. Bıkkın bir halde iç çekti.
“Ne olmuş yani? Ben bu duruşu bizzat Masayuki’den öğrendim!”
Ha? O aptal durup dururken Kenya’ya akıl mı vermişti? Yani duruş havalı görünüyordu ve kendine göre etkiliydi de… ama onun aslında ne kadar güçlü olduğunu bilen biri olarak, bu duruş ona hiç uymuyor gibi geliyordu. Dövüş mangasından fırlamış gibi görünmesine şaşmamalıydı; Masayuki muhtemelen onu rastgele bir seriden aynen yürütmüştü.
“Şey, sanırım sadece söylemekle olmayacak. Kötü alışkanlıklarından kurtulması ve kombo vuruşlarını biraz daha geliştirmesi için ona kendimiz öğretelim.”
Hinata’nın aksine Hakuro, işleri standart yoldan yapmaya takılıp kalmıyordu. Kendine has kural dışı hamleleri vardı, bu yüzden Kenya bu yaklaşımı etkili buluyorsa Hakuro bununla devam etmekte bir sakınca görmüyordu. Zaten tamamen yanlış bir şey de sayılmazdı, bu yüzden zamanla bunu çözmeyi Hakuro’ya bırakacaktım.
Daha da önemlisi:
“Chloe, kılıç hamlelerin tıpkı Hinata’nınkiler gibi, değil mi? Çok zarif. Herkese harika bir örnek.”
Bu iltifata karşı ışıl ışıl gülümsedi. “Evet! Shizu’nun kullandıklarıyla aynı, ben de onları kopyalamaya çalıştım!”
“Dünyadaki kopyalaması en kolay şeyler değiller, biliyorsun. Ben onlar için hâlâ yeteneklere bel bağlıyorum ama sen tamamen kendi yeteneğinle öğrendin. Bununla gurur duymalısın bence.”
“Kesinlikle! Pek çok öğrenciye eğitim verdim ama tek bir kişide böylesine katıksız bir yetenek daha önce hiç görmedim. Hatta doğrusunu söylemek gerekirse ürkütücü bir seviyede!”
Hinata ve Hakuro çetin öğretmenlerdi ama Chloe’ye övgü yağdırmaktan geri duramıyorlardı. Sanırım bu gerçekten de yetenekti. Hâlâ küçüktü ama olgunlaştıkça ne seviyeye geleceğini tahmin bile edemiyordum. Bundan korkuyor muydum yoksa bunu iple mi çekiyordum, emin değildim.
Ancak görünüşe göre Hinata’nın bugün başka bir işi daha vardı.
“Seni buraya biraz da bu çocukların ne kadar ilerleme kaydettiğini görmen için çağırdım. Hepsinde yetenek var ama henüz çok gençler. Onları yanlış bir yola yönlendirmediğimizden emin olmak adına şu an ne durumda olduklarını doğru bir şekilde tartmanı istedim.”
Bu elbette benim de her zaman dikkat ettiğim bir şeydi fakat yapılan bu uyarıyı kabul ettim. Ne de olsa bu çocuklara zamanında Shizu kol kanat germişti; bu yüzden Hinata için bir nevi kendi kardeşleri gibiydiler sanırım.
“Pekala. Şehirde Hakuro da dahil olmak üzere onlara yol gösterebilecek pek çok kişi var. Aynı şekilde ben de varım. Yoldan sapmamalarını sağlarız.”
“Hihi! Böyle diyeceğini tahmin etmiştim… ama yine de ne olur ne olmaz diye şey ettim işte.”
Tam bir vesveseliydi. Takındığı o soğuk tavra rağmen aslında ne kadar nazik olduğunu görmek hoşuma gidiyordu.
“Peki bugün burada olmanın başka bir sebebi var mıydı?” Çocuklar Hakuro’ya karşı antrenman dövüşü yaparken ona sordum.
“Evet. Aslına bakarsan asıl sebep o.”
Orada durakladı, gözleri çocuklara çevrildi. Hakuro bile o beş çocukla aynı anda baş etmekte zorlanıyordu. Hamlelerine ayak uydurabiliyordu evet, ancak tepki vermekte bir an bile gecikse ölümcül bir darbe alırdı. Katıksız fiziksel yetenek bakımından Kenya gibi biri ondan rahatlıkla üstündü. Bir an olsun gardını düşüremezdi.
Bu arada Kumara bu dövüşe katılmıyordu. Gerçekten dövüşmek isteseydi Hakuro’yu sadece sayı üstünlüğüyle bile ezebilirdi. Fakat o olmasa bile Chloe çocuklara kesin bir üstünlük sağladığı için bunun iyi bir eşleşme olduğunu düşünüyordum. Bir bakıma dövüş yeteneklerinin muazzam bir gösterisiydi ve izlemesi son derece keyifliydi.
“Harika değil mi?” dedi Hinata yumuşak bir sesle. “Özellikle de onun yaşındaki biri için.”
Gözleri Chloe’nin üzerindeydi. Diğer dördü—Kenya, Ryota, Gail ve Alice—kendi başlarına yeterince etkileyiciydi ama Chloe resmen olağanüstüydü. O olmasaydı Hakuro ter bile dökmeden bu dövüşü rahatlıkla bitirebilirdi.
Gösteri dövüşü sona erdi; çocukların hepsi nefes nefese kalmışken Hakuro onlara tavsiyeler vermeye başladı. Her antrenmanda bu kadar sıkı dövüşüyorlarsa, neden bu kadar hızlı ilerlediklerini anlamak zor değildi.
Hinata ardından asıl konuya geçti. “Kusura bakma,” dedi yeniden bana odaklanarak. “Onları izlemeye daldım bir an. Ama şey, Leydi Luminus müzik değişimi programını ne zaman yapacağımız konusunda başımın etini yiyor. Fikirle ilgilendiğini tahmin ediyordum ama düşündüğümden de hevesli çıktı. Ben de seni bilgilendireyim dedim.”
Bu beklenmedikti… ya da daha doğrusu, o kadar çok başka işle meşguldüm ki bu teklifi bir nevi erteleyip durmuştum.
“Aaaa doğru, bizim dinletiyi gerçekten çok beğenmişti, değil mi? Şey, Baton ve orkestra hâlâ düzenli olarak prova yapıyor. Repertuvarlarını da genişletiyorlar.”
“Dürüst olmak gerekirse o kadar şarkıyı nasıl hatırladığına şaşıyorum. Ben nota falan okuyamam, bu yüzden kafamdaki şarkıları kâğıda dökmek bana imkânsız geliyor.”
Vay be, Hinata gerçekten bir konuda kötü olduğunu kabul mü ediyordu? Konser konusunda da pek hevesli görünmüyordu zaten. Belki de müzik kulağı yoktu. O işlerde tamamen Raphael’e bel bağlıyor olsam da içimi bir üstünlük hissi kapladı.
“Şey, o zaman yakın zamanda bir uğrasak iyi olacak sanırım.”
“Evet. Yine de müzisyenlerini taşımak biraz dert olabilir. Birkaç kutsal şövalye gönderip onları bir Işınlanma Portalı üzerinden azar azar taşıyabiliriz.”
“Çok makbule geçer, teşekkürler. Büyük bir orkestra ve yanlarında bir sürü hantal enstrüman var. At arabası konvoyu bana pek pratik gelmemişti.”
Hatırladığım kadarıyla Lubelius, doğrudan içeri ışınlanmayı engelleyen büyük bir Bariyer ile korunuyordu. Başka bir tür hızlı ulaşıma ihtiyacımız olacaktı. Bir tren sistemi bu sorunu anında çözerdi ama bu gelecek için geçerliydi—şu an bunun hayalini kurmanın bir anlamı yoktu. Ayrıca, elbette bu sadece müzisyenleri taşımaktan ibaret değildi. Hepsinin kendine ait enstrümanları vardı, bu da işleri iyice karmaşıklaştırıyordu. Atlı arabalar kullansaydık henüz tamamlanmamış bir otoyoldan geçmek zorunda kalacaklardı ve bitmemiş yollarda seyahat etmek engebeli yerlere ve ekipmanların kırılmasına yol açabilirdi, bu yüzden elimden gelse bundan kaçınmak isterdim.
Thalion imparatorunun kullandığı ejderha hava gemilerini gerçekten kıskanmaya başlıyordum. Tren yolculuğu yeterince eğlenceli olurdu ama seyahat süresini gerçekten kısaltmak istiyorsan tek yol havayoluydu. Kara ve deniz, malların taşınması için en iyi seçenekti fakat gezi ve diğer seyahatler için uçak yolculuğu her zaman en hızlı ve en kolay yoldu.
Bu yüzden Hinata’nın teklifini takdirle karşıladım. Tabii ki ben de yardım edecektim, böylece o büyük yolculuk günü için planlar yapmaya başladık. Biz bütün ayrıntıların üzerinden geçerken, dinlenen çocuklar etrafımıza toplandı.
“Bayan Hinata ile bir yere mi gidiyorsunuz, Bay Tempest?”
Chloe’ye Lubelius’ta bir müzik konseri vereceğimizi açıkladım.
“Ben de gelmek istiyorum!”
“Ben de!”
“Ben muhtemelen ortasında uyuyakalırım ama Chloe ile Alice geliyorsa ben de geliyorum!”
“Ben de!”
“Sanırım ben de size katılacağım. Tek başlarına gitmelerine izin verirsem ne yapacakları belli olmaz.”
Hepsi peş peşe gelmek için yaygara koparırken başı Chloe çekiyordu. Hımm… Ne yapmalı? Ufuklarını genişletmeye falan yardımcı olacağını düşünüyordum ama tamamen güvenli olacağının garantisini veremezdim.
Ben bunu düşünürken Kumara başını kaldırıp bana baktı.
“B—ben de gelmek istiyorum…”
90. Katın koruyucusu olarak ilgilenmesi gereken bir işi vardı ama bunu sorarken bana o kadar mahzun göründü ki. Belki de beyninin mantıklı tarafı bunun mümkün olmadığını söylüyordu. Ama bir çocuğun arkadaşlarıyla geziye katılmak istemesi son derece doğaldı ve bunu geri çevirmek gibi bir huyum yoktu.
“Ah, bu kadar çekinmene gerek yok. Ne istediğini söylemekten korkma. Seni en azından biraz şımartayım.”
Milim gibi biri olmasını istemiyordum ama çocuksu cazibesini kaybetmesi de hiç iyi olmazdı. Konuşurken Kumara’nın başını okşadım. Tıpkı tilki yavrusu formundaki gibi yumuşacık ve tüylü hissettiriyordu. Verdiği o sıcaklığın, canavarlar ve insanlar arasındaki sınırları aşan bir şey olduğunu sanıyordum… her ne kadar Kumara burada insan formunda olsa da, belki de sadece saçmalıyorumdur.
“Yuppi! Ayrıca yoldayken okul da yok!”
“Neden okuldan kaçmayı bu kadar çok istiyorsun Ken? Orada eğleniyorsun işte.”
“Aptal mısın sen? Okul eğlenceli, evet ama herkes dersteyken gezip tozmak… İnsana kendini özel hissettiriyor, anlarsın ya!”
“Ne demek istediğini anlıyorum. İnsanların senin gibi olduğumu düşünmesini istemem ama ben de biraz heyecanlıyım açıkçası.”
“Değil mi? İşte öyle bir şey!”
Ben henüz kimseye evet dememiştim ama çocuklar zihnen bavullarını toplamış, açıkça okuldan kaçmaktan bahsediyorlardı bile. Anlıyorum. Gerçekten anlıyorum ama ben çocukken hiç böyle bir şey denememiştim…
“Ah, pekala. Ama dışarıdayken yapmanız gereken fazladan ev ödevleriniz olacak, anlaştık mı?”
“Ha?! Hadi ama, Bay Tempest!”
Kenya’nın itirazlarını görmezden geldim. İstediği her şeyi her zaman elde edemeyeceğini erkenden öğrenmesi gerekiyordu. Hayat sık sık adaletsiz olabiliyordu, bu da onu pişirme yöntemimdi. Benden nadir görülen bir ebeveynlik jesti de diyebilirdiniz buna. Onlara eziyet veya ceza falan vermiyordum, bu yüzden umarım durumu anlayışla karşılarlardı.
Asıl kışkırtıcı olan Chloe sırıterek, “Sizinle birlikte olduğum sürece ben her türlü mutluyum, Bay Tempest,” dedi. Neyse, her neyse. Güzel anılar biriktirmemizi sağlayacaktı.
“Onlara karşı çok yumuşaksın.”
“Aaa, karşı mısın yoksa Hinata?” Kaşlarımı çatıp hoşnutsuzluğumu belli ederek sordum.
“Pfft. Öyle bir şey söylemedim.”
Canı sıkılmış görünüyordu ama başka itirazda bulunmadı. Sorun yoktu o zaman. Böylece temel planımız hazır olmuştu—Lubelius’ta ortaklaşa bir müzik konseri verilecek, bir grup müzisyen oraya gidecek ve bir sürü çocuk da bu kervana katılacaktı.

Ve işte buradaydık—Kutsal Lubelius İmparatorluğu.
Çocuklar daha şimdiden Lubelius sokaklarının o egzotik manzarası karşısında hayretten donakalmışlardı. Bu sırada Baton ve müzisyenler ise aşırı gergindi, bir türlü rahatlayamıyorlardı. Sekreterim olarak yanımda Diablo vardı, tabii Shion da—son gezimde onu evde bıraktığım için bu sefer peşime takılmasına izin vermiştim. Onun yerine Tempest’a göz kulak olan kişi Veldora’ydı; labirent yöneticisi olarak ne kadar hayati bir konumda olduğunu ona hatırlatıp abuk sabuk fikirlerle gelmesini engellemiştim. Gerçekten de Veldora bu ülke hariç hemen hemen her yere gidebilirdi—onunla Luminus’un aynı ortamda bulunması fazlasıyla tehlikeliydi.
【Rapor】 【Bir sorun yaşanma olasılığı yüzde yüzdür.】
Bundan daha açık net ifade edilemezdi herhalde. Önündeki toprakta koca bir mayın gömülüyse, göz göre göre üzerine basmazsın sonuçta.
Burada rehberliğimizi Hinata üstlenmişti. “Lubelius’a hoş geldiniz,” dedi öylesine bir edayla. “Kutsal İmparator’un kendisi kısa süre içinde sizi karşılayacak.”
Bahsettiği kişi Louis’ydi ve ben elbette onun Lubelius’un lideri rolünü sadece oynadığını içeriden biliyordum. Ancak Baton ve diğerlerinin bundan haberi yoktu—bu gizli bir bilgiydi ve orkestranın yanında çenelerini kapalı tutmalarını çocuklara sıkı sıkı tembihlemiştim.
“Bu akşam hepinizi resmen karşılamak adına bir akşam yemeği düzenlenecek. Yarın konser salonunda akort ve düzenlemeleri yapacağız, ertesi gün de provalara başlamamız planlanıyor. Gösteri ise bugünden itibaren üç gün sonra gerçekleşecek. Program sizin için uygun mu?”
“Sen ne dersin, Baton?”
“E-evet, Rimuru-sama! Bence gayet uygun. Bütün ekipmanlar büyüyle buraya taşındı bile ve sanırım hepsi sapasağlam ulaştı. Yerleşimi konser salonunun büyüklüğüne göre ayarlamamız gerekecek ama anladığım kadarıyla kendi orkestraları da var, bu yüzden herhangi bir sorun çıkacağını sanmıyorum.”
Bana uyar.
“Emin misin ama? Provalar için sadece bir gününüz olacak.”
“Ha-ha-ha! Burada Lubelius’ta evet, ama memlekette böyle bir etkinliğe hazırlanırken tek bir günü bile boş geçirmedik. Beklentileri karşılamak için hepimiz tek bir vücut gibi çalışacağız!”
Harika o zaman! Madem bu kadar kendine güveniyordu, uzun süren emeklerinin karşılığını fazlasıyla alacaklarından emindim. Yetenek bazen gerçekten de azmi yenebilir, ama öte yandan azim ve sıkı çalışma insana asla ihanet etmez. Bu öz güvenle bağdaşır ve her koşulda tüm hünerlerinizi sergilemeniz için ihtiyacınız olan içsel gücü verir. Düzenli çabalamaya devam ederseniz, kendinize gerçekten inanmaya başlarsınız. Onaylarca başımı sallarken içimden Baton’un cevabına tam puan verdim; o bu kadar kendinden eminse, onlardan büyük şeyler beklemek konusunda içim tamamen rahattı.
O gece orkestrası soylulardan krallara layık bir muamele gördü. Fakat bu durum onları rahatlatmak yerine her zamankinden daha gergin ve mahcup bir hale soktu.
“Şey, Rimuru-sama, bilirsiniz ya bizler Tempest’ın sıradan vatandaşlarıyız. Bize böyle odaların tahsis edilmesi gerçekten sorun olmaz mı?”
Yüzden fazla kişiyle seyahat ediyorduk ve hepsine kalacakları ayrı birer oda verilmişti; her odanın bitişiğindeki bölmede ise istenildiği an çağrılabilecek bir hizmetçi hazır bekliyordu. Hatta dört yıldızlı bir otelin spası kalitesinde, tamamen ücretsiz yararlanabilecekleri bir salon bile vardı. Baton ve müzisyenleri şaşkınlıktan ne yapacaklarını bilemiyorlardı.
Ziyafet partisi de bir o kadar şatafatlıydı; küçük kaşıklar üzerinde servis edilen tek lokmalık ikramlar geçidi, hem göze hem de damağa hitap eden bir şölendi. Her bir porsiyon küçüktü ama özenle baharatlandırılmıştı ve dikkatinizi canlı tutmak için tasarlanmıştı. Herkes bayıldı bunlara. Kenya ve çocuklar ilk başta bu küçük porsiyonların karınlarını doyurmayacağını sanıp tavır yaptılar ama ziyafetin sonunda hepsi tıka basa dolmuş göbeklerini ovuşturuyorlardı. Bir balçık olarak benim doğam gereği dipsiz bir midem vardı ama onlarınki fizik kurallarına tabiydi. Bu kadar çok minik tabağı üst üste koyduğunuzda, hepsini bitirmekte yine de zorlanırdınız.
Ancak bu masum çocukların aksine, orkestramızın kafası karışıktı. Tempest da kendine has lezzetlerle doluydu ama krallara ve prenslerle layık böyle incelikli şaheserleri orada göremezdiniz. Hayatlarında hiç böyle bir şey yememişlerdi ve daha önce kesinlikle bu düzeyde bir hizmet görmemişlerdi. Onlara gerilmeyin diyebilirdim ama bu imkansız bir istekti.
“Ah, dert etmeyin. Emin olun bu sadece performansınızı ne kadar sabırsızlıkla beklediklerini gösteriyor.”
Böyle anlarda sahnede sergileyecek olanın ben olmaması tesellisiyle avunuyordum. Yemeğimi hak etmek için oraya çıkıp şarkı söylemek zorunda değildim yani. Baton’un yerinde olsaydım, muhtemelen endişeden hiçbir şey yiyemezdim—boşa gidecek bir fırsat olurdu doğrusu. Bu yüzden akşam yemeği ilerledikçe grubumuzu biraz daha keyiflerine bakmaları için yüreklendirdim.
Yemek bittikten sonra herkes odasına çekildi. Çocuklar günün heyecanından ve yorgunluğundan sızıp kalmışlardı bile. Diğer herkes dinlenirken ben yapayalnız kalmıştım. Yeni edindiğim şekerleme yapma yeteneği böyle durumlar için biçilmiş kaftandı ama ona bel bağlamama gerek kalmayacak gibiydi. Kapı çalındı.
“Gecenin bu saatinde sizi rahatsız ettiğim için özür dilerim. Liderimiz sizi ziyaret etmeye davet ediyor, Rimuru-sama—müsait miydiniz acaba?”
Sessizce yaklaşan kişi Luminus’un kişisel hizmetçisi, yani bir Aşandır. Bizim araştırma laboratuvarını dolduranların aksine oldukça zarif ve yetenekli birine benziyordu. Luminus’un bugün bizi görmezden geleceğini sanmıştım ama görünüşe göre yine de benimle görüşmek istiyordu. Onu geri çevirmeye gerek yoktu, bu yüzden Shion ile Diablo’yu uyandırdım ve koridor boyunca hizmetçiyi takip ettik.
“Seni tekrar görmek güzel, Rimuru,” diyerek beni selamladı Luminus. “O kötücül ejderhayı yanında getirmeyerek gösterdiğin iradeye hayran kaldım doğrusu.”
Veldora’dan bahsediyordu, değil mi? Yaptıkları düşünülünce ona hak vermiyor değildim ama yine de biraz ağır bir laftı. Yine de bu benim üstüme vazife değildi.
“Evet, seni de görmek güzel. Hem o tam bir baş belası, bilirsin ya? Onu böyle bir yere getirseydim, herkesten çok benim başımı ağrıtır.”
“Kıkır kıkır! Onu iyi tanıyorsun o halde.”
Kısa bir konuşmaydı ama artık Luminus ile aramızda gerçek bir bağ kurulduğunu hissediyordum. Veldora beklenmedik şekillerde işime yarıyordu doğrusu.
O süslü odada, Luminus da dahil olmak üzere üç kişi bizi bekliyordu. Yaşlı kahyası Gunther solunda, imparator olarak görev yapan Louis ise sağında duruyordu. Dublörü Roy’un ölümünün ardından, bu durum Luminus’un Üç Hizmetkarı’ndan hayatta kalan tüm üyelerin burada olduğu anlamına geliyordu.
Yine de Hinata’nın neden burada olmadığını anlayamamıştım.
“Ama Hinata’yı çağırmadınız mı?”
“Hayır,” diye yanıtladı Gunther. “Aydınlanmış’tan Aziz mertebesine yükselmiş olabilir ancak kendisi hâlâ eski bir insan. Artık uykuya ihtiyaç duymuyor olsun ya da olmasın, insani alışkanlıklarını henüz üstünden atabilmiş değil.”
“Ben kendisiyle iletişime geçtim,” diye ekledi Louis, “ama bana uykusuzluğun cildine iyi gelmeyeceğine dair saçma sapan bir şey söyledi…”
Gece yarısını gerçekten geçtiği için Hinata’yı kalkmaya zorlamamışlardı. Bu bana mantıklı geldi ama sonra Luminus hafifçe gülümsedi.
“Yine de tuhaf. Vücut yapısı ruhani bir yaşam formuna daha yakın bir şeye dönüştü, bu yüzden cilt bozulması en son endişeleneceği şey olmalı. Ama gerçek şu ki—Hinata’nın gerçekten uykuya ihtiyacı var. Bir Aziz olsa bile, vücudu hâlâ insan olduğu yıllardaki gibi. Tam evrimini tamamlaması için daha uzun yıllar gerekecek. Çoğu insan bu konuda yanlış bir fikre sahip ama şu anda Hinata’nın süper insan sayılacak bir tarafı yok.”
Bunu söylerken hafifçe kıkırdadı.
Canavarların aksine, insanlar aniden ve patlamalı bir fiziksel dönüşüm geçiremezler. Bu da Hinata’nın insani özelliklerinin bir kısmını hâlâ koruduğu anlamına geliyordu—ki belirli bir açıdan bakıldığında bu bir zayıflık olarak görülebilirdi. Bilinçaltımda şüphelendiğim bir şeydi bu, ama canavar dönüşümlerinin ne kadar saçma olabileceğini bir kez daha gösteriyordu.
Ben tabii ki uykuya ihtiyaç duymuyordum, Diablo da öyle. Shion az çok uyuyordu ama seans başına üç saat yeterliydi ve dinlenmeden yedi gün veya daha fazla süre aralıksız aktif kalabiliyordu. Benimaru ve Soei de görünüşe göre aynı durumdaydı, bu da canavarların çevrelerine ne kadar iyi uyum sağladığını gösteriyordu.
Neyse ne, Hinata burada değilse, Luminus’un davetlisi olarak bu benim dert edeceğim bir şey değildi.
“Peki, öyleyse, size bir hediyem var. Shuna ile Bay Yoshida’nın ortak yapımı—elmalı konyaklı kek.”
Hinata’nın kendisi yokken bunun servis edilmesine söyleneceğini düşündüm ama gece yarısı atıştırmalıklarının güzelliğe düşman olduğundan emindim. Böyle şeyleri severdi ama haberi olmazsa bir dilim yeyip yememek konusunda kıvranmak zorunda da kalmazdı. Aslında yaptığım bir nezaketti.
“Harika bir şey bu! İnceliğiniz için teşekkürler.”
Luminus kesinlikle övgü doluydu. Bunu bana verdiği için Shuna’ya teşekkür etmeliydim. Kendine sekreter diyen o iki yardımcım asla böyle bir ince düşünce sergileyemezdi. Diablo bana karşı her zaman son derece düşünceliydi ama bu durum başkaları için geçerli değildi. İkisinin de tahtası eksikti gerçekten. Neyse, sadede gelelim.
“Peki benimle ne görüşmek istemiştiniz?”
“Evet, şey, sana haber verip vermemek konusunda pek emin değildim ama bildirmem gerektiğine karar verdim. Görünüşe göre Granville yine dolaplar çeviriyor. Üç gün sonraki konserimizi dört gözle bekliyorum ve hiçbir şeyin buna engel olmasını istemiyorum. Bu yüzden senden yardım istemeyi düşündüm.”
Hoş olmayan bir haberi vermek için oldukça rahat bir tarzdı doğrusu. Ona bunun kek yerken tartışılacak bir konu olmadığını söylemek istedim. Shion bunu duyunca başını sallıyordu ama olayın ciddiyetini kavradığını sanmıyordum. Diablo ise hiç umursamıyor gibi görünüyordu. Bir düşman çıkarsa ortadan kaldırırdı—şüphesiz düşündüğü tek şey buydu. Ama bu benim için tam bir baş belasıydı. Kendi ülkemde değil, yabancı topraklardaydım. İblisleri ve Soei’nin bölgeye konuşlandırdığı birlikleri çağırabilirdim ama ipin ucunu kaçırmak istemiyordum.
Ayrıca…
“Olay bu kadar ciddiyse bunu gerçekten Hinata’ya söylemeniz gerekmez mi?”
Evet, bu tür işler tam ona göreydi. Bu ülkede devriye gezmek için bizim gibi ziyaretçilerden çok daha yetkiliydi. Ancak Luminus başını iki yana salladı.
“Hmph! Bizi küçümseme lütfen! Bize nasıl bir ayak takımı saldırırsa saldırsın, Lubelius’un savunması çelik gibidir. Ne de olsa o kötücül ejderhaya hazırlanmak için savunma tedbirlerimizi baştan aşağı güçlendirdik. Yine de kusursuz değiliz. Daha önce bilinmeyen bir açıktan fark edilmeden sızmaları ihtimali var.”
Konuşma tarzına bakılırsa, hiçbir işgalci ordu onun sarsılmaz güvenini sarsamazdı. Yani Veldora’ya karşı savaşa hazırlanıyorlarsa, on bin kişilik sıradan bir ordu devede kulak kalırdı. Ama Luminus’un endişesi bu değildi.
“Bilinmeyen bir açık mı? Ah, doğru ya, Granville Rozzo Yedi Gün Ruhbanı’nın başındaydı…”
“Kesinlikle,” diye araya girdi Louis. “Uzun yıllar boyunca Lubelius’ta gizlice yürüttüğü faaliyetler göz önüne alındığında, faydalanabileceği en az bir iki gizli rotası olduğuna eminim. İnsanlar bu tür sinsiliklerde ustadır.”
“Ve ne kadar sinir bozucu olsa da,” dedi öfkeden köpüren Gunther, “bir zamanlar Işık Kahramanı olarak Lady Luminus’a karşı savaşmıştı. Bu deneyimle kendini tamamen gizleyebilir ve orada olduğuna dair hiçbir fikrimiz olmayabilir.”
Kulağa gerçekten tehlikeli geliyordu. Bir nevi içeriden sızma işi yani? Araziyi ondan daha iyi kimse bilemezdi elbette ve gücünden şüphe etmek imkansızdı. Merhum İblis Kralı Clayman’den bile daha güçlü olduğunu söylüyorlardı, bu yüzden gardı düşürmemek gerekiyordu… ya da ben öyle sanıyordum.
“Gülünç. “Rimuru-sama’yı böyle önemsiz meselelerle rahatsız etmezseniz sevinirim.”
Diablo her zamanki gibi küstah bir edayla aniden lafa girdi. Ben de ne güzel uslu duruyor diye düşünüyordum—işte şimdi bomba patlamıştı. Ne zaman çenesini kapatması gerektiğini gerçekten öğrenmesini isterdim.
Louis ve Gunther bir an için rahatsız olmuş gibi göründüler ama Luminus’un tebessümü onları dizginledi.
“Kıkır kıkır… Pekala, Noir, bakıyorum da Rimuru seni iyice ehlileştirmiş, değil mi? Kendi gözlerimle görmeme rağmen inanmakta hâlâ güçlük çekiyorum.”
Luminus’un böyle bir durumda neden gülümsediğinden emin değildim. Ama yine de ortamın gerilmesini engellemişti.
“Bana öyle hitap etmezseniz sevinirim. Rimuru-sama tarafından bana bahşedilmiş harika bir ismim var—”
“Yeter, Diablo. Luminus ile dostane ilişkiler içindeyiz ve bunun öyle kalmasını istiyorum.”
Uyarımı yaptım; umarım bu bir nevi özür yerine geçerdi.
“Bağışlayın.”
Ona daha fazla hitap etmekten kaçınan Diablo talebimi dikkate aldı ve susup kenara çekildi. Hatta Luminus ile hizmetkarlarına hafifçe başını eğdi; en ufak bir pişmanlık duymadığına emin olsam da bunu kabul etmeye razıydım. Ne de olsa Luminus misafirlerinden bir iyilik istiyordu, bu yüzden işleri tırmandırmak istemedim.
“Hayır, oradaki Diablo’nun haklı olduğunu söyleyebilirim. Belki de bu talepte bulunmamız en başından yanlıştı. Ancak bunu sizinle paylaşmaya karar vermemin geçerli bir nedeni var.”
Diablo’ya ismiyle hitap etmesi çok düşünceliceydi… takma adı olsa bile. Detaylara takılmamayı seçti ve bizi buraya neden çağırdığını sakince açıklamaya başladı.
“Hinata’nın hâlâ uykuya ihtiyacı olduğunu tartışırken belirttiğim gibi, insanlar bir evrimden sonra vücutlarını hızla uyarlayamazlar. Bu, uzun yıllar boyunca alışıp özümsemeleri gereken bir şeydir…”
Bir İblis Kralı adayı olacak kadar nitelikli olan Aydınlanmış bir figür, uyanmış bir iblis kralına denk olan bir Aziz’e evrimleşebilir. Ancak bu evrimin tamamlanması için geçen süre göz önüne alındığında, çiçeği burnunda bir Aziz’in o kadar da büyük bir tehdit oluşturmadığı söylenebilir. İçlerinde dalgalanan devasa bir enerji akışı olabilir ama bunu nasıl dizginleyeceklerini bilmiyorlarsa bunun bir anlamı yoktur. Hinata enerjisini oldukça hassas oranlarda kontrol edebiliyordu ama bu onun kendi kişisel yeteneklerine bağlıydı. Bu onun için nefes almak kadar doğal bir şey değildi, dolayısıyla ortaya çıkan yük üzerinde fiziksel ve zihinsel bir etki yaratıyordu.
Ama Luminus o burada yokken neden bu konuyu açmıştı ki? … Aslında, belki de tam tersidir. Konuyu açmak için onun bulunmadığı bir anı beklemişti. Ve eğer insanların evrimleşmesi zaman alıyorsa, o halde…
“Şimdi, bir an için Granville’e geri dönecek olursak, kendisi şu anda bir Aziz değil. Deyim yerindeyse o bir Kahraman yumurtasından çıkmış—büyümüş ve yuvadan uçup gitmiş biri. Ne kadar güçlü bir hale geldiğini ben bile tahmin edemiyorum.”
Yani o gerçek bir Kahraman, öyle mi?
Elbette bu dünyada pek çok Kahraman türü vardı—bazıları kendi kendini ilan etmişti, diğerleri ise bizzat dünya tarafından tanınan ve eğitilen gerçek Kahramanlardı. Hatta bazıları Veldora’yı yıllarca mühürlemek gibi şeyler yapacak kadar “gerçek”ti. İblis kral adayları kendilerini gerçekmiş gibi gösterebildiği gibi, kahraman yumurtası taşıyanlar da tamamen Kahraman olarak tanınabilirdi ve güç farkı bu ikisi arasında aşağı yukarı orantılıydı. Kahramanlar ve iblis kralları kader tarafından gerçekten de bu şekilde bağlanmıştı—ve Granville örneğinde, uyanmış bir iblis kralının gücüne sahip olduğunu varsaymak yanlış olmazdı.
“… Belki de Hinata’dan daha güçlü olduğunu düşünüyorsunuz?”
“Gren’in Nicolaus gibileri tarafından öldürüldüğünü ilk duyduğumda kulaklarıma inanamadım. Bir Ayrıştırma büyüsü en güçlü büyüler arasındadır, ancak Gren kendisini tamamen bu büyüye açıkta bırakacak kadar aptal değildi. Ama soruna dönecek olursak…”
Luminus doğrudan gözlerimin içine baktı. Demek Hinata’yı bu yüzden davet etmemişti.
“… Evet. Haklısın. O adamı kendime ehlileştirmeyi umuyordum. Onunla bir kez savaşmış biri olarak, eski iblis krallarından daha güçlü olduğunu kesin olarak biliyorum.”
Sesi son derece kendinden emindi; sadece beni değil, hizmetkarları Louis ve Gunther’ı da şaşırtmıştı. İkisi de sessizdi şimdi, belki de onun hakkındaki değerlendirmelerinin ne kadar yanlış olduğunu fark etmemişlerdi.
“Gerçekten de biz Gren ile hiçbir zaman doğrudan savaşmadık, bu yüzden…”
“Ama onu bu kadar yüksek bir seviyede mi değerlendiriyorsunuz?”
“Evet. Gren’e serbestlik tanıdım çünkü onu kendi kişisel oyun alanımda tutmak istiyordum. İkimizin de ortak hedefleri vardı, ben de eğlenceli olacağını düşündüğüm için onunla bir anlaşma yaptım. Yedi Gün Ruhbanı’nın başı olarak kendisine her türlü siyasi yetki verilmişti. Bir bakıma onu kendi gizli kozum olarak saklıyordum.”
O koz, kendisi onu oynayamadan ona ihanet etmiş, karşı tarafa geçip ellerini boğazına dolamıştı. Bir muhakeme hatasıydı sanırım ama sebebin küçük bir parçası da benmişim gibi hissediyordum. Suçlu olduğumdan değil ama…
“Eh, ne de olsa Maribel öldü artık. Rozzo ailesinin o el üstünde tutulan çocuğu.”
Aşırı tedbiriyle tanınan Granville şu anda harekete geçtiyse, motivasyonu bu olmalıydı.
“Ah evet, festivalinizde gözüme çarpan çocuk. O zamanlar farkında değildim ama bayağı dişli bir düşmandı, değil mi? Eğer Granville ona bu kadar hürmet ettiyse, tüm hırslarının kilit noktası o çocuk olabilir.”
Maribel başa belaydı. İlgi odağından uzak durup komplolarının doğal seyrinde işlemesine izin verseydi, baş etmek zorunda kalacağımız bir kötülük girdabıyla karşı karşıya kalırdık. Karşınızdaki düşman, uzaktan için için kaynayan düşman kadar potansiyel olarak öldürücü değildir asla.
Yine de…
“Öyleyse Granville ne istiyor? Bu saatten sonra sırf Maribel’in intikamını almak gibi çarpık bir arzuyla harekete geçiyor olamaz.”
“Bu muhtemelen… Hayır. Boş verin.”
Luminus bir şey söyleyecekken kendini tuttu. Derin düşüncelere dalarak birkaç saniyeliğine gözlerini kapattı, ardından sessizce devam etti.
“Çok eskiden bile tek umudu tüm dünyaya barışı yaymaktı. Dünyadaki insan bölgelerini koruma görevi uğruna sayısız kana susamış canavarla ve acımasız büyülü yaratıkla savaşıp onları alt etti. O inatçı yaşlı adamla, insanlığı yok etmek yerine onlarla yan yana yaşamak istediğimi anlayana kadar defalarca savaştım. Birbirimizle nihayet bir anlaşmaya vardığımızda, Batı’ya barış tam da o zaman yayıldı. Lejyonlar birleşerek küçük uluslar kurdular ve bunlar zamanla zenginleşerek daha büyük uluslara dönüştü. Ve Batı Ülkeleri Konseyi’ni kurmaları için perde arkasından onlara çağrıda bulunan kişi de bizzat Gren’di.”
Hikayeyi bu şekilde dinleyince, Granville—ya da Kahraman Gren—gerçekten de efsanevi bir figür gibi görünüyordu. Şimdi o karanlık Beş İhtiyar’ın bir parçasıydı ama bunu hâlâ sadece insanlığı korumak adına yapıyordu. Arkasındaki motivasyonlar ne olursa olsun, elde ettiği sonuçlara bakılırsa Granville insan ırkına temelde bin yıllık bir barış sunmuştu, değil mi…?
“Thalion’a hükmeden kadim elflerin toprak hırsları yoktur. Biz Lubelius olarak Deprem Daggrull’un ve Fırtına Ejderhası Veldora’nın zorbalığına karşı bir kalkan görevi görüyoruz. Kuzeydeki iblisler buzlarla kaplı dünyalarından müdahale etmeye yeltenip duruyorlar ama bu her şeyden çok eğlence amaçlı. Ne de olsa Guy bu konuda ciddi olsaydı, dünyayı çoktan dize getirirdi. Geriye bu gezegende insanlığın diğer büyük ileri karakolu kalıyor ve Granville bununla mücadele etmek için cücelerle omuz omuza çalıştı, içini oymak için tüccarlar kiraladı. Yıllardır tüm bunları tek başına yapıyor.”
Bu açıdan bakınca, Granville gerçekten de inanılmaz görünüyordu.
Hayır. Hayır, şimdi onunla empati kurmanın sırası değil.
“Pekala. Madem bunca asil şey yaptı, o halde ne istiyor?”
“Kıkır kıkır… Beni acele ettirme şimdi. Gren’in benimle yüzleşmek için hiçbir nedeni olmadığını söylemek isterdim ama aklıma gelen tek bir şey var. Bunu tahmin edebiliyorum ama sana söylemeye hiç niyetim yok.”
Ah. Daha önceki duraksamasını düşününce böyle bir şey olacağını tahmin etmiştim.
“Ancak niyetleri hakkında endişe verici bazı haberler aldım. Yuuki Kagurazaka’yı tanıyor musun?”
“Elbette. Bana kötü hisler verdiğini falan söylemiştin, değil mi? Falmuth’u savaşa kışkırtan ve Clayman’i üstüme salan elebaşı ta kendisi.”
“Ah, bunu anladın demek? Bu beni biraz zaman kaybından kurtarır o zaman ama bilmelisin ki Yuuki’nin Gren’le bağlantıları var. Aralarında dönen bir tür iş var ve görünüşe göre kendilerince bir anlaşma yapmışlar.”
Yine mi Yuuki? Bizimle oyun oynamasından gerçekten gına geldi. Raphael olmasaydı, eminim beni kolayca kandırıp gözümü boyardı. Onun böyle elini kolunu sallayarak dolaşmasına izin vermeye devam edersek, sürekli aynı sorunlarla karşılaşacağımıza eminim. Belki de meseleleri halletmenin zamanı gelmiştir.
“Yani Granville’in hamlelerinin arkasında Yuuki’nin niyetleri mi pusuda bekliyor?”
“Aynen öyle. Ve sanırım hedeflerinden biri de hepinizsiniz.”
Anlıyorum. Ve ben Tempest’ın dışındayken, saldırmak için en iyi zaman şu an mıydı?
“İlginç. Yani o çocuk Yuuki, bu Gren denen karakterin Rimuru-sama’ya karşı savaşmasını mı istiyor?”
Şimdi de Shion durup dururken lafa karışmıştı. Ona şaşkın bir bakış attım. Onu tanıdığım için şimdiye kadar konuşmadan çoktan koptuğunu varsaymıştım ama aslında konuya tamamen hakimdi.
“Keh-heh-heh-heh… Belki de birkaçımızın ülkeden ayrılmış olmasını bir avantaj olarak görüyorlardır ama tekrar düşünseler iyi olur. Sizi koruyan Dört Büyük üyesinden sadece bir değil, tam iki tane var yanınızda. Onların hiçbir planı size en ufak bir zarar veremez.”
Bu sırada Diablo her zamanki gibiydi. Dört Büyük meselesini tam da şu an açmasa ne iyi olurdu. O kadar utanç verici ki.
“Eh, siz yine de tetikte kalın. Nasıl olsa üç gün geçtikten sonra bu iş sizin sorununuz olmaktan çıkacak. Başta da söylediğim gibi, tek umursadığım şey güzel bir konserin tadını çıkarmak.”
Luminus duruşundan hiç taviz vermiyordu. Gren’i bir tehdit olarak adlandırıyordu ama onun için eğlence her şeyden önce geliyordu. Ve bu özel gece yarısı sohbetimizi bitirirken, onun olayları bu şekilde birbirinden ayrı tutma tarzından öğreneceklerim olduğunu düşünmeye başladım.

Yani Granville gerçekten bir şey mi yapacaktı? Ve Yuuki bundan faydalanmaya mı çalışacaktı? Zihnimde bu endişelerle, Lubelius’taki kalışımızın ikinci gününü karşıladım.
Bugün tüm ekipmanlarımızı konser salonuna getirecek ve kurulumu yapacaktık. Ülkenin ana binalarından biri olan görkemli bir katedrale yönlendirildik. Cemaat kalabalıklarını ağırlayacak kadar büyük olmasının yanı sıra ötesindeki yol için de bir savunma karakolu görevi görüyordu.
Benim yapacak özel bir işim yoktu. Profesyonellerin kendi enstrümanlarıyla ilgilenmesine izin vermek en iyisiydi. Bunun yerine, planladığım gibi çocukları saha çalışması niteliğinde bir sosyal bilgiler dersi için dışarı çıkaracaktım.
Tabii ki Luminus’u dinledikten sonra elimdeki kozları kullandım. İlk olarak doğrudan Diablo’ya bağlı çalışan Venom’u çağırdım ve ona güvenlik görevini üstlenmesini emrettim. Bu ani davetimin onu afallattığına emindim.
“Diablo, Baton ve diğerleri hazırlanırken onlara göz kulak olmanı istiyorum—”
“Rimuru-sama,” diye sözümü kesti, “müsaadenizle bir saniye. Burada başımıza bir iş gelebileceğini düşündüğüm için dün gece bazı düzenlemeler yaptım. Orkestra güvende olacak.”
Harika. Diablo, yanımdan ayrılmasını gerektirecek her türlü durumu önceden öngörüp halletmiş olmalıydı. Bu kadar çok asker toplamasının sebebi de tam olarak buydu eminim, bu yüzden bunu hiç sorun etmedim. Ama anlaşılan Venom’a on dakika veya daha kısa sürede buraya gelmesini söylemişti. Venom’un bunu gerçekten başarması yeterince komikti ama Diablo hiç düşünmeden böyle bir emir verdiyse gerçekten vicdansızın tekiydi. Ki öyleydi zaten. Sonuçta o bir iblisti. Yeteneklerine her zaman hayran kalmışımdır ama o an onun emrinde çalışmanın ne kadar zor olduğunu hayal bile edemedim.
Sonra bir de baktım ki Venom çoktan orkestraya yardım etmeleri için yüz iblis görevlendirmişti bile. Bunların hepsi A rütbesinin üzerindeydi ve Luminus tarafından da herhangi bir güvenlik sorunu çıkacağını sanmıyordum. Orkestra kesinlikle fazlasıyla iyi korunuyordu.
Böylece Hinata’nın rehberliğinde çocuklar ve ben Lubelius’taki gidişatı gözlemledik. Benim kişisel görüşüm mü? Tempest’ın tam tersiydi ama bu her zaman kötü bir şey olduğu anlamına gelmiyordu. Burada, kişisel özgürlük pahasına mutlu bir toplum garanti edilmişti. Gerçekten hiç rekabet yoktu. Sadece size verilen talimatları takip edip işinizi yapıyordunuz ve sonra bunu milyonlarca kez tekrarlıyordunuz.
Bu zihinsel olarak sizi çökertebilirdi belki ama asla açlık ya da acıyla boğuşmazdınız. Bu ortamda yaşayamayacak olan her kimse çoktan ayrılmıştır eminim, hem doğduğunuz günden beri bildiğiniz tek şey buysa şikayet etmek aklınıza bile gelmezdi. Bilmediğiniz bir şeyi kıskanamazsınız. Kendinizi hiç kimseden aşağı görmediyseniz, kendinizi geliştirmek için bu duygulardan güç almazdınız. Çatışmadan uzak bir toplum yaratmak için tek gereken buydu.
“Kulağa biraz sıkıcı geliyor,” diye fısıldadı Alice.
“Evet.” Kenya başıyla onayladı. “Yani, bizim yaşımızdaki insanlar çalışıyor falan. Hiç okul falan yok mu?”
Diğer çocuklar alışılmadık manzaraya şaşkınlıkla bakarak bir yorumda bulunmadılar.
“Hayır, burada okul yok. Burası yukarısı tarafından yönetilen bir ülke; herkes Tanrımızın adı altında eşit ve huzur içinde yaşıyor.”
Hinata bununla gurur duyuyor gibiydi ama gerçekten bunun doğru olduğunu düşünüyor muydu? O ve birlikleri lüks bir hayatın tadını çıkarıyordu ama bunun tekelini ellerinde tutmaktan dolayı kendilerini kötü hissetmiyorlar mıydı? Tabii ki talihsiz bir halktan birine neleri kaçırdıklarını anlatmak doğru hissettirmezdi ama…
“Ne de olsa ne kadar çabalarsan çabla sahip olamayacağın şeyler vardır. Zaten en başından var olduğunu bile bilmediğin bir şeyi arzulayamazsın.”
“Sanırım öyle ama…”
Kenya da aptal değildi. Ne demek istediğimi anlamıştı.
“… Bu yönetilen toplumda,” diye devam etti Hinata, “halk genel olarak yüksek düzeyde bir mutluluğa sahip. Diğer ülkelerle ilişkilerimizi kurmak için Batı Kutsal Kilisesi’ni aracı kılmamızın asıl sebebi de bu.”
Evet, eminim öyledir. Bu dünyadan habersiz halkı uyarmadan diğer ülkelerin etki ve uyaranlarına maruz bırakamazdınız.
“Kulağa biraz korunaklı büyütülmüşler gibi geliyor.”
“Ama mutluysalar, bu konuda yorum yapmak bize düşmez sanırım.”
“Evet. Sonuçta mutluluk maddi varlıklardan gelmez. Aradığınız şey ruhsal bir mutluluksa, o zaman böyle bir toplum iş görür.”
Benim asla kabullenemeyeceğim bir şey olsa da. Gerçeği bildiğime göre, görevim gereği her zaman daha fazla bolluğun peşinden koşacaktım. Çok eskilerde, öğleden sonralarımı okul arkadaşlarımla ebelemece oynayarak geçirdiğim zamanlarda, belki böyle bir şeyi kabul edebilirdim. Ne de olsa herkesin mutluluk anlayışı farklıdır; birine parmak sallayıp haksız olduğunu söyleyebileceğiniz türden bir düşünce değil bu. Kendi adına düşünmeli ve ona göre hareket etmelisin—bence en iyi yol bu. Üzerinde düşünmeye değer bir konuydu ama…
“… Ama bu insanların hiçbiri kendi başına hayatta kalamaz, değil mi? Onları koruyan biri olmadığı sürece bunu sürdüremezler.”
Chloe düşüncelerimi yüksek sesle dile getiriyordu. Bir çocuğun gözlem yeteneğini asla hafife almayın.
Hinata buna karşılık gözlerini hafifçe kırpıştırdı. Sanırım o da fark etmiş olmalıydı—bu toplumun gerçekte ne kadar çarpık olduğunu. Herkes dünyadan habersizse, onları yöneten biri olmadan hiçbir şey yapamazlardı. Özgürlüğe sahip olmamak, bir başkasının sizin üzerinizde yaşam ve ölüm yetkisine sahip olması demekti. Çiftlik hayvanı olmaktan pek bir farkı yoktu.
“… Evet. İşte bu yüzden bunun önüne geçmek için çalışıyoruz.”
“Hmm… Şey, peki. Ama bence bunun kolektif bir çaba olması daha iyi olurdu Hinata Hanım. Böylece her şeyi tek başınıza yapmak zorunda kalmaz, herkes bir el atabilirdi!”
Bu da bir idealdi tabii, evet. Fakat işler hiçbir zaman gerçekten öyle yürümediği için eninde sonunda birileri acı çekmek zorunda kalıyordu. Hepimiz farklı yetenek seviyeleriyle doğuyoruz ve herkes kendi hızında bir şeyler ortaya koyuyor. Eşitlik gibi kelimeler kulağa hoş geliyor ama bunun arkasında her zaman acımasız ve eşitsiz bir gerçeklik yatacaktır. İdealler ve gerçekler—asla tamamen ortadan kaldırılamayacak bir çelişki. Bir tarafı doğrultsanız başka bir taraf çöker. Tek bir doğru cevap yok. Sadece inandığın yolda ilerlemeye devam etmelisin—hayatı ilginç kılan da bu zaten.
Bugünün çocuklara üzerinde düşünecek çok şey kattığını düşünüyorum; ayrıca bana da maddi varlıkların insanı mutlu etmeye yetmediğini hatırlattı. Bunu biliyordum ama yine de duramıyordum. Vardığım sonuç buydu ama yine de bugünün benim için bir kayıp olduğunu düşünmüyordum. Benim yaklaşımım da bir bakıma birçok doğru cevaptan yalnızca biriydi.
Tadını çıkardığım bu çeşitliliğin, insanların hayatlarına yön veren potansiyelin ta kendisi olduğunu düşündüm. Ama yine de hayatımı bir kez daha dikkatlice gözden geçirmek istiyordum. Nelerin doğru ya da yanlış olduğuna karar vermeye gerek yoktu. Önceki hayatımda bıçaklanmış, ardından bir balçık olarak reenkarne olmuştum. Bundan sonra başıma ne geleceğini kimse bilemezdi… madem durum böyleydi, anın tadını çıkarmazsam çok şey kaçırmış olurdum.
Bugün bana işte bunları düşündürmüştü. Ve tam da şu anda, kaderin çarkları dönmeye devam ediyordu…

“Jaune ortadan mı kayboldu?”
“Evet. İnanması güç ama devasa miktarda büyü gücü tespit ettim… ve ardından orada uyuyan iblisler gözden kaybolmuş gibi göründü…”
“… Akılalmaz.”
Leon ilk başta Arlos’un raporunu yanlış duyduğunu sandı.
Leon’un hüküm sürdüğü topraklarda, iblislerin yurt edindiği ruhani dünya olan iblis alemleriyle kesişen bir bölge vardı. Yoğun miyazma ve büyü zerrecikleriyle kaplı bu diyarda, akıl almaz güçlere sahip bir iblis zaman zaman tezahür edebilirdi. Fiziksel bir bedenden yoksun sıradan bir iblis, bir Üst İblis olsa bile Leon’un şövalye birliği tarafından halledilebilirdi. Ancak bu topraklarda çok daha kadim bir iblis keşfetmişlerdi; öyle mutlak bir tehditti ki Leon bile onu görmezden gelemiyordu. Bu varlık, Özgün Sarı olan Jaune’du.
Henüz fiziksel bir beden edinmemişti, bu da erişebildiği yerleri sınırlandırıyordu. Yine de sadece varlığı bile Leon’un yerinden bir adım dahi kıpırdamasına engel olmaya yetiyordu. O olmasaydı, Jaune’un yaratacağı katliam karşısında başka kimse çaresiz kalırdı.
“O kaçığın teki, sırf eğlence olsun diye nükleer seviyede büyüler savuran türden bir iblis. Onunla bir arada yaşamak imkansız, üstelik müzakere etmeye de hiç yanaşmıyor. Leon-sama, sizin desteğiniz olmasaydı benim bile hayatımı tehdit ederdi. Şimdi de ortadan kaybolduğunu mu söylüyorsunuz?”
“Evet, Claude. Ben de inanamadım, bu yüzden gidip bizzat baktım… ve normalde iblis alemiyle kesişen o bölge boyutlar arası olarak onarılmış. Sadece birinin Cehennem Kapılarını kapattığını varsayabiliyorum.”
“İmkânsız…”
El Dorado’nun en güçlü savaşçısı olarak kabul edilen Siyah Şövalye Claude, silah arkadaşı olan Gümüş Şövalye Arlos’a çıkışıyordu.
Sadece Leon değil, burada yaşayan herkes iblislerin eziyetine maruz kalıyordu. Bütün dertlerinin asıl kaynağı olan Jaune ortadan kaybolduysa, bu kimsenin inanmaya cesaret edemeyeceği kadar iyi bir haberdi. Nitekim Cehennem Kapıları’nın kaybolması, gelecek için çok daha uğursuz olayların habercisi gibi görünüyordu.
Kapılar, fiziksel ve ruhani dünyalar arasında kesişen bir tür geçitti. Varlığı, bedensiz iblislerin belirmesine ve sınırlı bir süre için “normal” uzayla etkileşime girmesine izin veriyordu. Bu kapıyı kapatmak için birçok şövalye görevlendirilmişti ama iblisler onları engellemişti. Leon ülkesini burada kurduğundan beri, düzenli aralıklarla sürekli küçük çatışmalar yaşanıyordu. Şövalyeler için bunu bu kadar zor kılan şey, ruhani yaşam formlarını kökünden yok etmediğiniz sürece kendilerini yeniden diriltebilmeleriydi. Daha da kötüsü, sırf vakit öldüren bir iblis bile Leon’un birliklerine kolayca devasa zararlar verebiliyordu.
Aksi takdirde son derece bereketli bir diyara hükmeden Leon’un uykularını kaçıran tek şey bu iblislerdi. Gerçekten isteseydi belki de hepsini tek başına silip süpürebilirdi—ancak yanlış bir hamle, Jaune’un uyanışına yol açabilirdi. Ve öyle olsa bile Leon muhtemelen onu yenebilirdi, ancak bu ikisinin de hayatlarını ortaya koyduğu bir ölüm kalım savaşını gerektirirdi. İşte bu yüzden şimdiye kadar bundan kaçınmıştı.
Ne olmuş olabilirdi? Jaune sadece… Guy’ın tanımladığı şekliyle Mizeri ve Raine gibi değildi. Mantıktan söze hiç anlamıyordu.
Çıkarlarını dikkatlice tartan Leon, bazı kayıpları göze almak anlamına gelse bile mevcut durumu korumaya karar vermişti. Ve şimdi, durup dururken o tehdit ortadan kalkmıştı. O ve tüm birlikleri tek bir konuda hemfikirdi: Bu durumun tesadüfen böyle sonuçlanmış olmasına imkân yoktu.
Şimdi Leon’un huzursuz kulaklarına yeni haberler ulaşıyordu.
“Rapor var, Efendim! Şu anda Tempest’ta gizlice tutulan beş çocuk var. İstihbaratımızı Englesia’daki eski akademileriyle doğruladık ve değerlendirmeyi bitirmek üzereyiz. Görünüşe göre İblis Kralı Rimuru, çocukları İblis Kralı Luminus’a satmak için gizli bir anlaşma yapıyor.”
“Ne?”
“Lubelius ve Tempest bir barış antlaşması imzaladı; her iki İblis Kralı da birbiriyle iyi geçiniyor. Tahminimize göre Rimuru, Yuuki Kagurazaka’yı kandırdı ve büyü zerrecikleri açısından zengin çocukları kendi ticari işleri için kullanıyor!”
Şu anda Tempest’ı araştıran Mavi Şövalyeler’den bir üyeden henüz bir büyü araması almışlardı. Bu haber Leon’u duraksattı. Walpurgis toplantısında tanıştığı Rimuru, ona böyle bir hamle yapacak biri gibi gelmemişti.
“Bu ajanımızı yakından gözlemlesinler. İyi bir temas kurmuş olabilir… ya da birinin kontrolü altında olabilir.”
“Yoksa…”
“İblis Kralı Rimuru mu acaba?”
“Hayır. Rimuru’nun çocuklardan kurtulmak istemesi için hiçbir neden göremiyorum.”
“Öyleyse neden?”
“Biri bizi savaştırmaya çalışıyor. Bundan kâr elde edecek biri. İblis Kralı Luminus’un da bu işe sürükleniyor olma ihtimali var. Bildiğimiz kadarıyla tüm bunların arkasında Luminus bile olabilir.”
“…?!”
“Ne diyorsunuz…?”
Leon bir an düşündü—Batı Ülkeleri’ndeki durumu tartarak asıl şüphelinin kim olabileceğini çözmeye çalıştı. Vardığı sonuç huzursuz edici olduğu kadar aşikardı da.
“… Cerberus cemiyeti mi?”
Leon’un öteki dünyalı çocukları topladığını sadece o tekinsiz tüccar sürüsü biliyordu. Pekala, sadece onlar değil. Çağırma büyüleri hakkındaki bilgileri için faydalandığı kişiler de biliyordu.
Belki de Rozzolar çağırma programımızı keşfetmişti…
Evet, belki de o tüccarlar onlarla somut bir şekilde güçlerini birleştirmişti. Onlardan şüphelenmeye bir başlarsa, dertli zihni için bunun sonu gelmeyecekti. Kaldı ki o rapor ilk bakışta bile şüphe uyandırıcıydı. Leon’un sadece beş çocuk için harekete geçmek adına bir nedeni olamazdı—en azından öyle düşünüyordu. Normalde İblis Kralları mümkün olduğunca birbirlerinin işine karışmaktan kaçınırlardı. Kişisel bir çıkarının olmadığı, İblis Kralları arasındaki bir çatışmaya müdahale etmek aptallığın dik alası olurdu; daha önce tek bir düşmanı bile yokken bir anda iki düşman edinmesine yol açabilirdi.
Bu olayları görmezden gelmek en iyisiydi. Luminus bir şeyler tezgahlıyor olabilirdi ama bunların hepsi Leon’a değil, Rimuru’ya yönelikti. Leon’un mantığına göre harekete geçmenin hiçbir anlamı yoktu. Ancak bu kez, sağduyusunun bocaladığını hissedebiliyordu. Belki de bunu sezen Leon’un danışmanları konuyu tartışmaya başladılar.
“Anlıyorum… Demek dışarıda Leon-sama’dan faydalanmaya çalışan insanlar var?”
“Onları ezip geçmeli miyiz?”
Leon onları durdurdu. “Hayır. Cerberus’un Doğu İmparatorluğu’nda büyük bir nüfuzu var. Elde hiçbir kanıt yokken onları karşıya almak akıl kârı olmaz. Şüphesiz burada ateşi körüklüyorlar ama Rozzo ailesinin kendisi de o kadar sadık olmayabilir. Ayrıca…”
Durumu soğukkanlılıkla ele alıyor, birliklerine uygun talimatlar veriyordu fakat Leon’un zihninde hâlâ bir endişe kırıntısı vardı. O isim, Scoey Colbert. Olabilir miydi…?
Hayır, harekete geçmek için hiçbir neden yoktu. Hatta herhangi bir hamle yapmak yeme atlamak anlamına gelirdi. Leon bunu anlıyordu ama yine de bu dürtüye karşı koymakta zorlanıyordu.
Eğer Jaune bir yerlerde sağ ve salimse, üzerinde durduğu toprakları bile etkileyebilecek düşüncesizce bir şey yapamazdı. Zihnindeki teraziler kıpırdamadan duruyor, doğru seçimi gösteriyordu.
Yine de…
Tuhaf. Sadece tam da şu an harekete geçmem gerekiyormuş gibi hissediyorum…
Sessizliğe bürünmüştü, danışmanı başını kaldırıp ona baktı.
“Efendim, hepimiz sizin sadık şövalyeleriniziz. Bize vereceğiniz her türlü emri seve seve yerine getiririz.”
“Evet! Ne kadar bencil olursanız olun, bunun için sizi asla azarlamayız. Emirlerinizi bize bahşedin, onları gerçekleştireceğimize söz veriyorum!”
“Sizler…”
Arlos, Claude ve diğer tüm şövalyeler şüphe götürmez bir şekilde ona sadıktı.
“… Jaune’un ortadan kaybolması ya olağanüstü bir şans eseri ya da…”
Leon gözlerini kapattı. Onları tekrar açtığında dudaklarında korkusuz bir tebessüm vardı.
“Sadakatinizi kabul ediyorum. Bizzat kendim gitmeliyim. Benim yerime bu toprakları koruyun.”
“““Emredersiniz efendim!”””
Burada, El Dorado’nun Altın Diyarı’nda, büyük güçler artık harekete geçmişti. Platin Kılıç Leon Cromwell, kılıcına uzanmak ve uzun süren sessizliğine son vermek üzereydi.

“Ah, İblis Kralı Leon harekete geçiyor demek, ha?” “Tam tahmin ettiğim gibi—aradığı şey sıradan bir çocuk değil.” “Yani belki de aradığı kişi gerçekten Chloe’dir…”
Bu durum, Leon’un asıl arzusunun çocuklar değil, başka bir dünyadan gelen belirli bir kişi olduğu anlamına geliyordu. Sebep-sonuç ilişkilerine bakılırsa, Leon’un peşinde olduğu kişinin Chloe olma ihtimali oldukça yüksek görünüyordu.
“Ama Yuuki Bey, Leon’un tam olarak bizim istediğimiz gibi hareket edeceğinin bir garantisi yok, değil mi?” “Muhtemelen Lubelius’a doğru yola çıkmıştır ama ona verdiğimiz bilgileri olduğu gibi kabul ettiğini hiç sanmıyorum.” “Hatta bu bilgilerden şüphelendiğine adım gibi eminim.”
“Eminim şüpheleniyordur.” “Ama yine de bu sayede neyin peşinde olduğunu daraltmayı başardık.” “Bu kadarı bizim için fazlasıyla yeterli.”
Yuuki durumdan memnundu ama Kagali ve diğerleri olaya onun baktığı pencereden bakmıyordu. Onun ne düşündüğünden emin olamadıkları için endişeli görünüyorlardı.
“Chloe’nin dikkate değer biri olduğu konusunda hemfikirim fakat kilit figürün o olduğuna dair elimizde somut bir kanıt yok, değil mi?” “Böyle belirsiz ihtimallere bel bağlamak bana pek sizin tarzınız gibi gelmiyor, Yuuki Bey.”
“Aynen, değil mi?” “Üstelik bir de gidip adama hassas bilgileri sızdırıyoruz.” “Resmen ‘gel benden şüphelen’ demek gibi bir şey bu, biliyon mu?” “Yani bütün bunların amacı neydi şimdi?”
“Ben de bilmek isterim Patron.” “Hatalı bir hamle yaptığınızı düşünmüyorum ama artık Leon gözünü Cerberus’a dikecek, öyle değil mi?” “Bu durum aramızdaki ilişkiyi resmen bitirdi.” “Buradan nasıl bir kazanç elde ettiğimizi hiç anlayamıyorum.”
Laplace ve Teare artık endişelerini gizlemiyorlardı. Footman onlara katılmadı, her zamanki gibi bilge olan Kagali ise sessiz kalmayı daha uygun buldu.
Misha büyüleyici bir gülümsemeyle, “Buradaki palyaçoların kafasının karışmasını anlayabiliyorum,” dedi. “Doğruyu söylemek gerekirse—bu işten doğrudan bir kazancımız olmadı.” “Bunu tek bir nedenden ötürü yaptık, o da Patron’un artık İblis Kralı Leon ile iş yapamayacağımıza karar vermiş olması.”
Bu sözler Kagali’nin zihninde bir şimşek çaktırdı.
“Anlıyorum.” “Demek mesele buydu?” “İş yapmak ‘istemediğimiz’ için değil, artık ‘yapamayacağımız’ için mi…?”
“Ha?”
“N-ne demek istiyorsunuz, Kagali Hanım?”
“Hoh-hoh-hoh!” “Anlatsa da anlayacak değiliz ya.” “Bizim tek yapmamız gereken emirlere uymak ve—”
“Bir saniye sus, Footman.” “Anlasam da anlamasam da duymak istiyorum!”
Footman, Teare’in lafını kesmesine biraz surat astı. Normalde iyi geçinirlerdi, bu yüzden bu çıkış canını azıcık yakmıştı. Ona göre karmaşık mantık yürütmelerle kafalarını yormalarına gerek yoktu; Yuuki, Kagali ve diğerleri ne derse onu yaparlarsa her şey yolunda giderdi. Buna samimiyetle inanıyordu ama görünen o ki şu anda tek böyle düşünen kendisiydi. Diğerleri de Yuuki ve Kagali’ye güveniyordu ama ne için çabaladıklarını bilmek istiyorlardı.
Yuuki onlara bakıp gülümsedi. Kullanışlılık açısından bakarsak Footman cidden faydalı bir adam… ama başarı şansını artırmak istiyorsan Laplace gibi adamlar fersah fersah daha iyi. Tabii bu hamlenin arkasında öyle çok muazzam bir mantık yattığından da değil ya…
Bunu kafasında tarttıktan sonra bir açıklama yapmaya girişti.
“Pekala, Leon’un şu anda harekete geçmiş olması ihtiyacımız olan tek nedendi zaten.” “Size ona son bir gizli sevkiyat teslim ettirdiğimizi hatırlıyorsunuz değil mi?” “Bunu sadece Leon ile ticaretimizi kesmeyi planladığımız için yaptım; o nefret ettiğiniz amansız düşmanınızı şahsen son bir kez görme fırsatınız olsun istedim.”
“Ha?” “Yani orada milleti benzetmeye başlasaydık gerçekten umurunda olmayacak mıydı?”
“Tam olarak öyle.” “Tabii işiniz bittikten sonra oradan canlı çıkabildiğinizi varsayarsak.”
Yuuki, adamlarını yatıştırmaya çalışırken özgüvenle dolu bir edayla sırıttı.
“Çocuk olsun ya da olmasın, başka dünyalıları toplamak oldukça zahmetli bir iştir.” “Leon’un bunu savaş gücünü artırmak için yaptığını biliyorduk ama yine de ona yardım etmeye devam ettik.” “Nedenini biliyorsunuz, değil mi?”
“Evet, çünkü onunla olan o bağlantıyı korumak istiyorduk?”
“Doğru.” “Peki bu ilişkiyi sürdürmek için neye ihtiyacımız vardı?”
“Gizli mallara, değil mi?” “Başka dünyalı çocuklara?”
“Hı-hım.” “Ve artık onlardan daha fazla temin edemiyoruz.” “Neden?”
“Şey, çünkü bizim için onları çağırmalarına güvendiğimiz Rozzo’lar… A. Ooo.”
“Ne oldu?” “Ne var?”
“Görüyor musun Teare?” “Bu sayede işlerin kesilmesinin suçunu Rozzo’ların üzerine atabiliriz.” “Yeni tedarik sağlayamıyorsak ticaretimizi sürdürmemiz de mümkün olamaz.” “Bu dünyaya tesadüfen düşmüş çocukların peşinde sokak sokak gezemeyiz ama öyle yapıyormuş gibi davranıp onları bu şekilde satabiliriz.” “Yani bu şekilde inisiyatifi elimize almış oluyoruz.” “Şimdilik Leon ile bağları kessek bile ileride ona ihtiyacımız olursa yeniden temas kurabiliriz.”
Teare kafası karışmış bir halde, “Ama bu durum, kasten bizden şüphelenmesini sağlamak için geçerli bir sebep değil ki,” dedi.
Gerçeği fark eden Laplace, “Yok artık,” diye inledi. “Anlaşılan Rozzo ailesini asıl kötü adamlar gibi göstermeye çalışıyosunuz.” “Söyleyeyim Patron, cidden acımasızsın, orası kesin.”
“Ha-ha-ha-ha-ha!” “İltifatın için teşekkürler.” “Evet, dediğin gibi Laplace, bütün suçu ihtiyar Granville’in üzerine yıkmayı planlıyorum.”
Kagali, “Bunu söylemek canımı sıkıyor,” diye ekledi, “ama Leon son derece tedbirli biridir.” “Şu anda şüphelendiği tek kişiler biziz…” “ama aynı zamanda ‘Cerberus’un bu kadar çocukça bir şey yapmasına imkan yok’ diye düşündüğüne de eminim.” “Rimuru veya Luminus’u şüpheli olmaktan çıkarırdı ve onun gözünde kendisine karşı komplo kurabilecek başka kimse yok.” “Rozzo’lar muhtemelen en son endişeleneceği kişilerdir.”
“Leon tedbirlidir, evet, ama kendine güveni de tavan yapmıştır.” “Faydalanmak istediği sıradan bir insan yüzünden kendine zarar gelmesine izin vermez.” “Rozzo’lar hakkında bilgi edinmeye bile çalışmadı.” “Asıl tehdidin onların saflarında pusuda beklediğini tahmin edebileceğini bile sanmıyorum.”
“Tahmin edebiliyorum.” “Sonuçta o ikisi hariç Beş Büyük Yaşlı pek de önemli kişiler değildi.”
“İki mi?” “Ama Maribel gittiğine göre geriye sadece Granville kalmıyor mu?”
“Şey, siz bilmiyordunuz ama Rozzo ailesinde aslında dikkat etmemiz gereken üç kişi vardı.”
Maribel ölmüştü ama hâlâ iki kişi kalmıştı—Cerberus’un onlara sağladığı bilgi bu yöndeydi.
“Tabii tam olarak söylemek gerekirse, bu kişi Yaşlılar’dan biri değil.” “Sınır uçbeyi olan Cidre’in yanında çalışan bir adam ve anlaşılan kendisi bayağı tehlikeli bir tip.”
Yuuki sırıtarak bildiklerini odadakilere anlattı.
Cidre, kuzey Englesia’da huzuru sağlamaktan sorumlu soyluydu. Bu bölgede, nesiller boyu toprakları koruyan bir koruyucu aile bulunuyordu. Şu anki koruyucu, teni hiç görünmeyecek şekilde tamamen maske ve zırha bürünmüş bir adamdı; nereden geldiğini kimse bilmese de bunca zamandır Granville’e hizmet ediyordu. Beş Büyük Yaşlı’dan biri değildi ama varlığından haberdar olan herkes onu görmezden gelmemesi gerektiğini iyi bilirdi. Yuuki onun hakkındaki bilgiyi Damrada’dan almıştı.
“Biliyor musunuz, Damrada bile bana ‘Gerçekten dövüşmeden aramızda kimin kazanacağını kestiremem’ demişti.” “Yani zayıf olmasına imkan yok.” “Damrada’nın bu şekilde bahsettiği tek kişi Hinata’ydı.”
Yuuki’nin bildiği kadarıyla Damrada, Batı Ülkeleri’nde sadece üç kişiyi yakından takip ediyordu—Hinata, Maribel ve bu adam. Onun için bu adam, baş yaşlı Granville’in kendisinden bile daha büyük bir tehditti. Cerberus’un liderlerinden biri olan ve Yuuki’nin güvenini tam anlamıyla kazanmış Paralayıcı Damrada onu bu şekilde değerlendirdiyse, Yuuki’nin onu görmezden gelmesine imkan yoktu.
“Peki nasıl biri?”
“Orasını bilmiyorum.” “Onunla hiç karşılaşmadım.” “Ama kuzeydeki huzuru neredeyse tek başına sağlıyor, biliyor musunuz?” “Damrada onu bir kez tesadüfen savaşırken gördüğünü söyledi; kuzeyden gelen bir sürü iblisle tek başına dövüşüyormuş.”
Bu sözler odada adeta bir bomba etkisi yarattı. Kagali ve Misha durumdan zaten haberdardı ama onlar bile bunu kabullenmekte zorlanıyor gibiydi. Ortaya çıkan gerçek bu derece sarsıcıydı.
“Adamın adı Razul’muş anlaşılan.” “Ona ismini bizzat Granville vermiş.”
“Granville mi…?”
“İsim mi bahşetmiş?”
“Bir dakika, yani demek istiyorsun ki…?”
“Bundan haberiniz yok muymdu, Kagali Hanım?” diye sordu Misha. “Şey, doğru.” “Damrada bana Razul’un insan olmadığını söyledi.”
“Evet,” diye ekledi Yuuki. “O kadar zırhı sadece kendini korumak için giymiyor.” “Damrada’nın dediğine göre, ne olduğunu kimse anlamasın diye de giyiyormuş.”
Ancak Laplace ve diğerleri için bu detay önemsiz bir ayrıntıdan ibaretti.
“Ah, bunun bir önemi yok.” “Şunu bir netleştireyim.” “’Kuzeyden gelen iblisler’ derken, şu İblis Kralı’nın topraklarından gelenleri mi kastediyorsun?”
“D-doğru ya!” “Eğer Karanlıklar Efendisi harekete geçecek olsaydı, Batı çoktan bir kül yığınına dönerdi…”
Yuuki dahil hiç kimse, normalde soğukkanlı olan Laplace ve Kagali’nin bu derece istifini bozmasına gülümseyemedi.
“Lütfen sakin olun.” “İblis Kralı Guy Crimson’dan bayağı korkuyorsunuz, ha?” “Şimdilik güvendeyiz.” “Sorunuza gelirsek, evet, kuzeydeki iblisler Guy’ın emrinde çalışan tiplerdi.” “Görünüşe göre Guy, kendi güçleri eğlence olsun diye insan yerleşimlerine saldırdığında buna göz yumuyor.” “İblisler için bu sadece bir oyun ama kurbanlar elbette olaya öyle bakmıyor.” “Yani onları kendi topraklarına girmeden durduran kişi Razul’du.”
Tek bir adam, insan toplumunu bütün o iblislerden koruyor ha? Bu düşünce, Yuuki dışındaki herkesi dilini yutmuşçasına sessizliğe gömdü.
“İnanması güç ama ikna oldum.” “Eğer Guy bu konuda ciddi değilse, Batı Ülkeleri’nin neden hâlâ güvende olduğu açıklık kazanıyor.” “Bu Razul denilen kişi epey büyük bir tehdit gibi duruyor ama…”
“Bu resmen çılgınlık.” “Böyle bir numarayı ben bile çekemezdim.”
“A-ama…” “Güçlü falan olduğunu anladım da Leon ile ne alakası var?” “Leon’un kuzeye gidip onunla dövüşmesini mi sağlamaya çalışıyoruz?”
Herkes sakinliğini yeniden kazanırken, Yuuki Teare’in sorusu karşısında kendini gülümserken buldu.
“Pekala, asıl konumuza dönelim.” “Dediğim gibi, Rozzo’lar bu Razul’u bir nevi son çare olarak ellerinde tutuyor.” “Her an saldırabilecek iblisleri püskürtmek için orada duruyor, bu yüzden onu kuzeyden uzaklaştırmayı göze alamadılar.”
Maribel’in bile Razul’u hesaplarına dahil etmemesinin nedeni buydu. Neden mi? Çünkü bizzat Granville Rozzo’nun emrinde çalışan bir şampiyon olarak, Maribel’in bile ona emir verecek nüfuzu yoktu.
Yuuki bir süredir Razul’un varlığından haberdardı. Şu ana kadar stratejilerinde onu kullanmamıştı çünkü buna fırsatı olmamıştı. Onunla ilgili atılacak en ufak yanlış bir adımda, Guy’ın güçleri Batı’yı yerle bir edebilirdi. Bunu istemiyordu, bu yüzden kuzey bölgeleri onun için dokunulmazdı. Ancak şimdi durum değişmişti.
“Hepinize karşı dürüst olacağım.” “Bir süre önce Granville ile bir toplantı yapıp bir anlaşmaya vardım—ki bu anlaşma hakkında size zaten bilgi vermiştim.”
Yuuki’nin yüzündeki gülümseme kayboldu. Diğer herkes başıyla onayladı.
Kagali, “Doğru,” dedi. “Batı Kutsal Kilisesi’nin taptığı tanrı tam da tahmin ettiğimiz kişiydi.” “Ve Granville, Maribel’i kaybetmenin verdiği üzüntüyle sizinle güçlerini birleştirmeye karar verdi, Yuuki Bey.”
“Aptal ihtiyar.”
“Sessiz ol, Laplace.” “Her neyse, bu doğrultuda Granville sizden bir konuda yardım istedi.” “Bunun için hazırlıklar iyi gidiyor mu, Yuuki Bey?”
Yuuki ve Granville’in gizli görüşmesi. Görüşmenin ortasında…
………
……
…
Granville’e Maribel’in ölüm haberini veren kişi Yuuki’ydi. İblis Kralı Rimuru’ya meydan okumuş ve kaybetmişti. Başka çaresi kalmayınca bir büyü kontrol reaktörünü tetiklemiş, meydana gelen patlamaya yakalanıp ölmüştü. Yuuki’nin daha önce Rimuru’ya anlattığı hikayenin aynısıydı. Yuuki, Granville’e başka bir yalan söylemeyi düşünmüş ama vazgeçmişti—artık Rimuru’nun kendisinden duyduğu şüpheler yok olduğuna göre, gereksiz yere çelişki yaratmak istemiyordu.
Granville’in nasıl bir tepki vereceğini kestiremese de Yuuki tek başına ondan hiç korkmuyordu. İnsanlığın koruyucuları olan Yedi Gün Ruhbanı’nın bir parçası olsa bile Yuuki onu, gözü açgözlü bir güç arzusuyla bürünmüş zavallı bir ihtiyardan ibaret görüyordu. Gardını indirecek değildi ama Granville’i yenilebilir bir rakip olarak görüyordu.
İhtiyar, görüşmede yanında birkaç öteki dünyalı da dahil olmak üzere birden fazla muhafız bulunduruyordu. Hepsini karşına almak kötü bir fikir olurdu ama Yuuki yine de rahattı. Maribel gittiğine göre, gerçekten dikkat etmesi gereken tek kişi şu Razul denen adamdı. Bu yüzden, gerçek kişiliğini gizleme gereği duymadan Granville’in karşısına dikildi.
“Anlıyorum…” “Demek Maribel öldü…”
“Hı-hım.” “Bana inanın, benim için de zordu—beni kontrol etmesi, Rimuru’ya karşı dövüştürmesi…” “Serbest Lonca’nın Konsey bünyesinde kurulduğunu ve bütçesini oradan aldığını biliyorum ama bu kadarı da resmen sözleşme ihlali, değil mi?” “Özgür iradem elimden alındı ve gerçekten bir tazminatı hak ettiğimi düşünüyorum.”
Granville, Yuuki’nin talebini göz ardı ederek, “Peki İblis Kralı Rimuru’ya ne oldu?” diye sordu. Yuuki bunu bir dereceye kadar bekliyordu, hayal kırıklığına uğramış gibi görünmeden omuz silkti. “Ne mi oldu?”
“Hiçbir şey, gerçekten.” “Belki daha önce sizden şüpheleniyordu ama şimdi tüm bunların Maribel’in bir oyunu olduğuna inandığını düşünüyorum.” “Zaten olayı ona bu şekilde sundum, umarım bu yüzden hakkımda kötü düşünmezsiniz.” “Mmm…”
Granville’in yüz ifadesi, Yuuki’nin beklemediği derecede aşırı bir tükenmişliğe işaret ediyordu.
Gözlerini sıkıca kapattı ve bir an sessiz kaldı. “…”
“Anlıyorum.” “Demek Maribel gitti.” “Artık Rozzo ailesi için tüm umutlar tükendi.” “Madem öyle, intikamımız için onun sakladığı gizli hazineyi kullanmalıyız.” “O mu?”
“Ve gizli bir hazine mi dediniz?” “Neden bahsettiğinizden pek emin değilim ama sakıncası yoksa ben bu işin dışında kalmak isterim.” “Heh-heh-heh…”
“Ah, öyle deme Yuuki.” “Zaten biliyorsun, değil mi?” “Aptal değilsin sonuçta.” “…”
“Neyi biliyor muyum?” “Hmph!”
“Luminizm’in tanrısının İblis Kralı Luminus’un ta kendisi olduğunu.” “Aah…”
Yuuki zaten bunu tahmin ediyordu ama bunu bizzat Granville’in ağzından duymak onu şaşırttı.
Aynı zamanda, böyle hayati bir sırrı neden kendisine açıkladığını merak etti. “Pekala, madem bunu bana anlatıyorsunuz, o zaman ne planlıyorsunuz?”
“Plan mı?”
“Ah, buna öyle deme.” “Seni kabullendim, biliyorsun değil mi?” “Maribel gittikten sonra, Batı Ülkeleri’nin—daha doğrusu insan ırkının—geleceğini emanet edebileceğim tek kişi sensin.” Granville koltuğundan kalktı ve Yuuki ile abartılı bir edayla konuştu.
Yuuki ona inanacak kadar saf değildi. “Pekala, asıl konumuza dönelim.”
“Dediğim gibi, Rozzo’lar bu Razul’u bir nevi son çare olarak ellerinde tutuyor.” “Her an saldırabilecek iblisleri püskürtmek için orada duruyor, bu yüzden onu kuzeyden uzaklaştırmayı göze alamadılar.” Maribel’in bile Razul’u hesaplarına dahil etmemesinin nedeni buydu.
Neden mi? Çünkü bizzat Granville Rozzo’nun emrinde çalışan bir şampiyon olarak, Maribel’in bile ona emir verecek nüfuzu yoktu. Yuuki bir süredir Razul’un varlığından haberdardı.
Şu ana kadar stratejilerinde onu kullanmamıştı çünkü buna fırsatı olmamıştı. Onunla ilgili atılacak en ufak yanlış bir adımda, Guy’ın güçleri Batı’yı yerle bir edebilirdi. Bunu istemiyordu, bu yüzden kuzey bölgeleri onun için dokunulmazdı. Ancak şimdi durum değişmişti. “Hepinize karşı dürüst olacağım.” “Bir süre önce Granville ile bir toplantı yapıp bir anlaşmaya vardım—ki bu anlaşma hakkında size zaten bilgi vermiştim.” Yuuki’nin yüzündeki gülümseme kayboldu. Diğer herkes başıyla onayladı.
Kagali, “Doğru,” dedi. “Batı Kutsal Kilisesi’nin taptığı tanrı tam da tahmin ettiğimiz kişiydi.” “Ve Granville, Maribel’i kaybetmenin verdiği üzüntüyle sizinle güçlerini birleştirmeye karar verdi, Yuuki Bey.”
“Aptal ihtiyar.”
“Sessiz ol, Laplace.” “Her neyse, bu doğrultuda Granville sizden bir konuda yardım istedi.”
“Bunun için hazırlıklar iyi gidiyor mu, Yuuki Bey?” Yuuki ve Granville’in gizli görüşmesi.
Görüşmenin ortasında… ……… …… … Granville’e Maribel’in ölüm haberini veren kişi Yuuki’ydi.
İblis Kralı Rimuru’ya meydan okumuş ve kaybetmişti. Başka çaresi kalmayınca bir büyü kontrol reaktörünü tetiklemiş, meydana gelen patlamaya yakalanıp ölmüştü.
Yuuki’nin daha önce Rimuru’ya anlattığı hikayenin aynısıydı. Yuuki, Granville’e başka bir yalan söylemeyi düşünmüş ama vazgeçmişti—artık Rimuru’nun kendisinden duyduğu şüpheler yok olduğuna göre, gereksiz yere çelişki yaratmak istemiyordu. Granville’in nasıl bir tepki vereceğini kestiremese de Yuuki tek başına ondan hiç korkmuyordu.
İnsanlığın koruyucuları olan Yedi Gün Ruhbanı’nın bir parçası olsa bile Yuuki onu, gözü açgözlü bir güç arzusuyla bürünmüş zavallı bir ihtiyardan ibaret görüyordu. Gardını indirecek değildi ama Granville’i yenilebilir bir rakip olarak görüyordu. İhtiyar, görüşmede yanında birkaç öteki dünyalı da dahil olmak üzere birden fazla muhafız bulunduruyordu. Hepsini karşına almak kötü bir fikir olurdu ama Yuuki yine de rahattı.
Maribel gittiğine göre, gerçekten dikkat etmesi gereken tek kişi şu Razul denen adamdı. Bu yüzden, gerçek kişiliğini gizleme gereği duymadan Granville’in karşısına dikildi. “Anlıyorum…” “Demek Maribel öldü…” “Hı-hım.”
“Bana inanın, benim için de zordu—beni kontrol etmesi, Rimuru’ya karşı dövüştürmesi…”
“Serbest Lonca’nın Konsey bünyesinde kurulduğunu ve bütçesini oradan aldığını biliyorum ama bu kadarı da resmen sözleşme ihlali, değil mi?” “Özgür iradem elimden alındı ve gerçekten bir tazminatı hak ettiğimi düşünüyorum.” “Peki İblis Kralı Rimuru’ya ne oldu?” Granville, Yuuki’nin talebini bir kenara iterek sordu. Yuuki bunu bir dereceye kadar bekliyordu, pek hayal kırıklığı göstermeden omuz silkti. “Ne mi oldu?”
“Hiçbir şey, gerçekten.”
“Belki daha önce sizden şüpheleniyordu ama şimdi tüm bunların Maribel’in bir oyunu olduğuna inandığını düşünüyorum.” “Zaten olayı ona bu şekilde sundum, umarım bu yüzden hakkımda kötü düşünmezsiniz.”
“Mmm…” Granville’in yüz ifadesi, Yuuki’nin beklemediği derecede aşırı bir tükenmişliğe işaret ediyordu.
Gözlerini sıkıca kapattı ve bir an sessiz kaldı.
“…”
“Anlıyorum.”
“Demek Maribel gitti.”
“Artık Rozzo ailesi için tüm umutlar tükendi.”
“Madem öyle, intikamımız için onun sakladığı gizli hazineyi kullanmalıyız.” “O mu?”
“Ve gizli bir hazine mi dediniz?” “Neden bahsettiğinizden pek emin değilim ama sakıncası yoksa ben bu işin dışında kalmak isterim.”
“Heh-heh-heh…” “Ah, öyle deme Yuuki.” “Zaten biliyorsun, değil mi?” “Aptal değilsin sonuçta.” “…”
“Neyi biliyor muyum?”
“Hmph!”
“Luminizm’in tanrısının İblis Kralı Luminus’un ta kendisi olduğunu.” “Aah…” Yuuki zaten bunu tahmin ediyordu ama bunu bizzat Granville’in ağzından duymak onu şaşırttı.
Aynı zamanda, böyle hayati bir sırrı neden kendisine açıkladığını merak etti. “Pekala, madem bunu bana anlatıyorsunuz, o zaman ne planlıyorsunuz?” “Plan mı?”
“Ah, buna öyle deme.” “Seni kabullendim, biliyorsun değil mi?”
“Maribel gittikten sonra, Batı Ülkeleri’nin—daha doğrusu insan ırkının—geleceğini emanet edebileceğim tek kişi sensin.” Granville koltuğundan kalktı ve Yuuki ile abartılı bir edayla konuştu.
“Eminim değilsindir. Bu yüzden sana bir önerim var. Onların ana katedraline saldırıp büyük bir kargaşa çıkaracağım. Şüphesiz ki bu durum Leydi Luminus’un kalesinde kafa karışıklığına ve kaosa yol açacak; sen de o kargaşanın ortasında süzülüp girerek sandığı çalabilirsin.”
Bu cazip bir öneriydi—aslında Yuuki için o kadar avantajlıydı ki şüpheleri daha da arttı.
“Bundan ne kazanacaksın? İblis Kralı Luminus senin efendin değil mi? Maribel’in intikamını almaya o kadar mı kararlısın ki bizzat Luminus’un kendisine bile karşı geliyorsun?”
Granville bu soruyu tiksintiyle karşıladı. “Elbette karşı geliyorum. Bir zamanlar Leydi Luminus ile aram iyiydi ama o beni çoktan gözden çıkardı. İlişkimiz, insan ırkına karşı çıkmayacağı sözüne dayanıyordu. Artık İblis Kralı Rimuru ile el ele verdiğine göre, Leydi Luminus… daha doğrusu İblis Kralı Luminus benim düşmanımdır—başka da bir şey değil.”
Sözlerindeki kötü niyet son derece açıktı. Yuuki bunu fark etti ve kelimelerin katıksız gücü karşısında şaşkına döndü. Vay canına… Ununu eleyip eleğini asmış bir ihtiyar sanıyordum ama ön saflarda hâlâ iş yapabiliyor, değil mi? Belki de bu o kadar da kötü bir teklif değildir…
Bunu ciddiyetle değerlendirmeye başladı. Bir yandan, önce Granville’in harekete geçmesi konusunda ısrarcı olacaktı. Bu durum ihanet ihtimalini azaltıyor ve kendi kellesini ortaya koymadan önce onun gücünü tartma fırsatı veriyordu. En kötü ihtimalle, Granville’in kendisini yalanlarıyla kandırıp olaya dâhil ettiğini iddia edebilirdi—ama yine de savaş başladığında ne kadar ciddi olduğunu değerlendirebilirdi. Granville’in gerçekten sonuna kadar savaşıp savaşmayacağını ölçemezse katılmanın bir anlamı kalmazdı.
“İlginç… Çok ilginç. Hâlâ birkaç şüphem var ama bundan elde edeceğim kazancı düşününce, belki de şansımı denemek o kadar kötü bir fikir değildir.”
“Ha-ha! Böyle diyeceğini biliyordum. Bizim için geçici bir ittifak olacak ama dostluğumuzu taçlandırmanın bundan daha iyi bir yolu olamaz. Bu konuda sana güvenebilir miyim?”
“Peki, benim için masayı bu kadar hazırlamaya niyetliysen sana biraz güvenebilirim sanırım, ha? Peki bunu nasıl başarıyla sonuçlandıracağız?”
“Evet, şey…”
İkili en ince ayrıntıların üzerinden geçmeye başladı—ve sonunda, Batı Ülkeleri’ni tamamen kontrolü altında tutan dâhi beyin, dünyayı fethetme planları yapan büyü doğumlu ile el sıkıştı.
………
……
…
İlk olarak Rozzo ailesi, katedral saldırısında tüm kaynaklarını seferber edecekti. Selt Dış İstihbarat Bürosu’nun tüm ajanlarının yanı sıra Kanlı Gölge’den hayatta kalanlar ve Rozzolar tarafından çağrılan bazı öte dünyalılar da orada olacaktı. Batı Ülkesi’nin kuzey sınırının muhafızı olan Razul’un kendisi bile orada bulunacaktı.
“Rozzoların gücünün tam sınırını görmeyi merakla bekliyorum,” diye mırıldandı Kagali, haince sırıtarak—ve odadaki herkesin hislerine tercüman oldu.
“Peki Yuuki Bey, bu sandığın nerede saklandığına dair bir bilginiz var mı?”
“Granville bana tüm detayları verdi. Yine de beni kandırma ihtimaline karşı dikkatli ilerlememiz gerekecek.”
“O iş bende, değil mi?” dedi Laplace. “Tek başıma içeri sızma konusunda biraz endişeliyim, o yüzden Teare ve Footman’i de yanıma alıyorum, tamam mı?”
“Evet demek isterdim ama Teare için başka bir görevim var.”
“Ha? Peki, o zaman sadece Footman olsun. Ama onunla ne yapacaksın?”
“O en önemli görevi üstlenecek. Ama bir dakikalığına sana dönelim. Sizden mümkün olduğunca çatışmadan kaçınmanızı istiyorum. Sadece görevinizi tamamlamaya odaklanın.”
“Her zaman bir tuzak ihtimalini göz önünde bulundurun,” diye tavsiyede bulundu Kagali. “En ufak bir tehlike hissederseniz geri çekilmekten çekinmeyin.”
“Çocuk değilim herhalde. Bana bunu hatırlatmana gerek yok.”
Laplace özgüven saçıyordu, Footman ise sessizce başıyla onaylıyordu.
“Güzel,” dedi Kagali. “Luminus’un benim kadar güçlü bir İblis Kralı olan Valentine’ın efendisi olduğunu unutmayın. Ne kadar güçlü olduğunu size hatırlatmama gerek yok. Zirve dönemimde bile beni kolayca yenebilirdi. Beni anladın mı, Laplace? Birincil önceliğiniz sandığı çalmak değil. Şansınızı zorlamadan toplayabildiğiniz kadar bilgi toplayıp eve sağ salim dönmek, anlaşıldı mı?”
“İyi, iyi. İhtiyar Granville’e hiçbir borcum ya da yükümlülüğüm yok. Zaten bu Ilımlı Palyaçolar’ın bir işi de değil, bu yüzden sizin için elimden geleni yapacağım, tamam mı?”
“Evet.” Yuuki başıyla onayladı. “Yani bu işte ben sizi destekliyor olacağım. Eğer o sandık Granville’in iddia ettiği gibi nihai bir silahsa…”
“Destek mi? Ne yani, bana güvenmiyor musun? Bu kalbimi kırdı…”
“Mesele o değil. Savunmamızı sağlamlaştırmamız gerekiyor. “Birkaç tuzak kurulmuş olması kaçınılmaz, bu yüzden ne kadar dikkatli olsak azdır.”
Yuuki, Laplace ve ekibine yeterince güveniyordu. Yine de bu sefer ne olacağını kendisi bile kestiremiyordu. Ne olursa olsun işi ağırdan alıp bütün planı batırmayı göze alamazdı.
“İçinizden birini gizlice takip edeceğim,” diye devam etti. “Kendi payınıza düşeni yapmak size kalmış.”
“Ooh, demek senin için bir şaşırtmaca olacağız, ha? Böylesi daha akıllıca olurdu.”
“İşler sarpa sararsa, çıkan kargaşadan faydalanıp güvenle sıvışın. Ben de o kargaşanın ortasında ganimetimizi alırım.”
Sırıttı. Plan kusursuzdu ve Granville ile yapılan birkaç tur planlamadan sonra Yuuki, adamın bu konuda ne kadar ölümüne ciddi olduğunu anlamıştı. Bu kesinlikle elde edebileceği en iyi fırsat olacaktı. Böyle bir fırsatın bir daha doğma ihtimali neredeyse yok denecek kadar azdı. İşler nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın, diye düşündü Yuuki, ne yapıp edip o lahiti ele geçirmeliydi.
“Pekala, ama bu lahit gerçekten dediğin kadar önemli bir şey mi?”
“Öyle. Veldora’nın kendisini mühürleyen Kahraman’ı barındırdığını söyledi. Söylentiye göre bu Kahraman Luminus’a itaat ediyormuş ama benim planım üzerindeki büyüyü kaldırıp onu kendime bağlamak.”
“Ha?”
“Cidden mi? Şaka mı yapıyorsun?!”
“N-neden bahsediyorsun sen?”
“Hoh-hoh-hoh…”
“Paha biçilmez bir şeyden bahsediyoruz, sizce de öyle değil mi? Doğu, bu lahiti her an kabul etmeye hazır. Nihai Kahraman’ın kontrolünü nasıl ele geçireceğimizi çözeceğiz; bana güvenin.”
Bütün oda, Yuuki’nin bu gerçeği böylesine sıradan bir şekilde açıklaması karşısında şaşkına döndü. Artık lahit hiçbirinin hayal edemeyeceği kadar değerliydi ve kimsenin heyecanını gizlemesi mümkün değildi. Bu lahit için önceden hazırlık yapması emredilen Misha bile kızaran yanaklarını saklayamıyordu. Nasıl saklayabilirdi ki? Dünyadaki en güçlü varlık olan Gerçek Ejderha’yı alt eden kişiyi kontrol altına almaya çalışıyorlardı. Yuuki ve Cerberus’un hayal ettiği dünya fethi artık boş bir hayal değildi.
“Neden bu kadar dikkatli olduğunu şimdi anlıyorum Patron.”
“Evet, madem durum bu, ben de araştırmalara katılmaya memnuniyetle gönüllü olurum.”
“Ha-ha! O kadar acele etme Kagali. Granville’in anlattıklarını olduğu gibi kabul etmek çok tehlikeli… ama bana da epey akla yatkın geliyor. Bu yüzden bunu elimize yüzümüze bulaştıramayız.”
“Yuuki Efendi’nin varlığının hepimizin içini rahatlattığına eminim ama hiçbirinizin bizi aşağı çekmesine izin veremeyiz, anlaşıldı mı?”
“Anlaşıldı.”
“Hoh-hoh-hoh! Anlaşılmıştır!”
Görevlerinin ciddiyetini öğrenmek Laplace ve Footman’i daha da heyecanlandırdı. Yuuki ikisine de memnun bir bakış attıktan sonra Teare’e döndü.
“Şimdi Teare… Bu operasyon için aslında İblis Kralı Leon’un desteğini alacağız. Ona sıcak bir karşılama sunmazsak kabalık etmiş oluruz.”
Leon’un harekete geçmesiyle birlikte Yuuki’nin ekibi de artık bir göreve sahipti. Eğer yerinde kalmayı seçseydi büyük olasılıkla onlar da öyle yapacak, belki kenardan biraz yardım edeceklerdi—ama artık Leon bile Lubelius’un kutsal topraklarına doğru yola çıkmıştı.
Şüphe yoktu. Savaş alanı bir kaos yerine dönecekti.
“Eğer Leon buraya çekildiyse,” dedi Kagali, “Cerberus’un da Rozzolar tarafından kullanıldığını düşünmesini sağlamalıyız. Böylece yanlışlıkla bize güvenebileceğine inanacaktır.”
“Ve sonra Rimuru’ya, Leon’un acımasızca o küçük çocukların peşinde olduğunu söyleyebiliriz, değil mi?”
“Doğru. Ve bunu daha inandırıcı kılmak için Leon’a vermeyi planladığımız çocuklardan bazılarına ihtiyacımız var.”
“Oh! Ben de tam burada devreye giriyorum yani?”
“Tam üstüne bastın Teare. Bu, herkesin önüne çıkman gerekeceği anlamına geliyor ama seni tanıdığım kadarıyla bu kimliğini açık etmez, değil mi?”
“Hiç de bile! Oyunculuk yeteneklerimle Rimuru’yu kandırmak çocuk oyuncağı!”
Göreve hazırdı fakat Yuuki yine de acımasızca başını iki yana salladı.
“Pekala, bu konuda beklentim yüksek ama bu yeterli olmayacak. İblis Kralı Rimuru inanılmaz derecede temkinli bir lider ve belayı sezinleme konusunda gözü çok keskin. Bir işler çevirdiğimizi anlayabilir, bu yüzden önce Granville ile danışmamız gerekecek…”
Alçak bir sesle emirlerini Teare’e verdi. Büyü doğumluların kötü düşünceleri tüm sınırları aşarak taşmaya başladı. Kader günü yakındı, hem de çok yakın.

Karartılmış bir odanın derinliklerinde:
“Elbette İblis Kralı Rimuru’ya saldıracağız. Ve İblis Kralı Leon’a. Ve… Leydi Luminus’a da.”
Granville bu kelimeleri mırıldanırken gözleri dipsiz bir nefretin ikiz kuyuları gibiydi.
Bin yıldan uzun bir süredir kendisini insanlığa adamıştı. Belki zamanla hedefleri seçkin bir gizli kadroyla mutlak bir yönetime ve idareye kaymıştı, ancak insan toplumunda barışı sağlama yönündeki nihai hedefinden şüphe duyulamazdı. Bu süreç ona art arda zorluklar çıkardı; kendisini destekleyen yoldaşlarının ölümleriyle birlikte gelen bitmek bilmeyen bir ihanetler zinciri. Yine de yılmaz ruhuyla Granville tüm zorlukların üstesinden gelmiş, bugüne kadar bu dünyanın insanlarını korumuştu. İblis Kralı Luminus ona yardım etmişti ama kendi çabaları da en az onunki kadar olağanüstüydü.
Dostlarıyla ideallerini tartıştığı o çok geride kalmış günler. Kendisinden önce ölenlerle yaptığı sözleşmeler. Hepsi, planlarını gerçekleşmenin bir adım ötesine taşıyan büyük bir umut olan Maribel’in doğuşuna yol açmıştı. Fakat artık o umut yoktu. Nihai hayali, İblis Kralları ile yüzleşmek için birleşik bir cephe oluşturarak Batı ile Doğu’yu birleştirmekti. Aksi takdirde, insan toplumunun devamlılığını sağlamak imkansız derecede zor görünüyordu. Artık Octagram kurulduğuna göre, güçleri tek kelimeyle çok büyüktü.
On Büyük İblis Kralı oldukları günlere kıyasla iki eksilmişlerdi ama otoriteleri her zamankinden daha baskındı. Karanlığın Lordu Guy Crimson, iblislerinin kuzey topraklarını kendi kişisel oyun alanları olarak kullanmalarına izin veriyordu. Deprem Daggrull’un toprak genişletme arzusu, dikkatini insan topraklarına çekiyordu. Kabuslar Kraliçesi ile çatışmaktan çekindiği için henüz harekete geçmemişti ama kendisini sonsuza dek tutamazdı. Ve şimdi Doğu İmparatorluğu bile aralarında insanlığın ötesinde bir figürün varlığına dair işaretler gösteriyordu. Granville, Uyuyan Hükümdar’ın da bir şeyler yapmaya yelteneceğini düşünmüştü ama niyetini henüz doğrulamamıştı.
Bunlar, insanlığı bugüne kadar koruduğu devlerdi. Ama şimdi…
“Şu türedi mahluklara ve küçük hırslarına bakın. Pekala, kendilerinde o gücü buluyorlarsa denesinler. Ben artık bunun için çok yorgunum…”
Granville bile daha ne kadar ömrü kaldığını bilmiyordu. Maribel öldüğüne göre, ona layık bir halef olabilecek kimse kalmamıştı. Ve gelecekte yaşanacak süreçlerde hakemlik yapacak kimse olmazsa, insanlık hızla felaketine sürüklenecekti. İnsanlık, açgözlülüğünü gözler önüne sermeye ve iç çatışmalara girmeye fazlasıyla hazır bir türdü.
Çok uzun zaman önce, birçok bakımdan Maribel’e benzeyen karısı böyle insanlar tarafından öldürülmüştü. Granville, karısının arkasında bıraktığı çocuklar için üzüntüsünü içine atarak yaşamaya devam etmişti ama bu artık geçmişte kalmıştı.
“Bu dünyanın tek yaptığı benden bir şeyler çalmak oldu. Yıkılmayı hak ediyor.”
Gerçek duyguları dudaklarından süzüldü. Onun açısından bu, yalın ve dürüst bir gerçekti. Bedenini çoktan deliliğe teslim etmişti… ve tam da bu yüzden artık böylesine sarsılmaz bir kararlılığa sahipti. Delilik zihnine de ulaşmıştı.
