Önceki toplantımızın üzerinden birkaç gün geçmişti ki nihayet bir macera grubu 30. Katı aşmayı başardı.
Bu Masayuki’nin takımıydı ve tam da Mjöllmile ile kararlaştırdıkları gibi Zindan’ın derinliklerine doğru emin adımlarla ilerliyorlardı. Danışıklı dövüştü, bunu açıkça kabul ediyorum; ama halkın bilmediği şeyden onlara zarar gelmezdi. Zaten Seçilmiş Kişi yeteneği sayesinde Masayuki ne kadar büyük çam devirse de etrafındaki herkese sütten çıkmış ak kaşık gibi görünebiliyordu. Reklam için bundan daha iyi bir ortak bulamazdım.
Biz de labirentin içinde 30. Katı koruyan ork lordu ve beş uşağının katledildiğine dair büyük bir duyuru yaptık. Yarattığı etki muazzamdı. İnsanların toplandığı hanlardan ve meyhanelerden tezahüratlar yükseldi.
“Maaaa-sa-yuuu-ki! Maaaa-sa-yuuu-ki!!”
Haykırışlar kentin dört bir yanından duyulabiliyordu ve Masayuki bu tezahüratlara kayıtsız bir tebessümle karşılık veriyordu. İfadesi en hafif tabirle kaskatıydı ama kalabalığın gözüne ışıl ışıl parlayan bir gülümseme gibi görünmüş olmalıydı. Masayuki’nin şanı ve şöhreti bir kez daha arşa çıkmıştı. Hatta bazı dükkânlar “Kahraman Masayuki’nin Otuzuncu Katı Aşması Şerefine” özel indirimler bile düzenlemişti. Tüm bu heyecanla—ve elde edilecek kâr ihtimaliyle gözleri parlayan tüccarlarla birlikte—ortam en hafif tabirle cıvıl cıvıldı.
Şimdi ise labirentin içinde inşa ettiğimiz toplantı odasında yeni bir görüşme yapıyorduk.
“Vay canına, ahali seni her zamankinden çok seviyor, değil mi Kahraman?”
“Rimuru, benimle uğraşmayı keser misin lütfen? Çok zorlanıyorum zaten!”
Seçtiğim bu selamlama şeklinin havayı yumuşatmak için eğlenceli olacağını düşünmüştüm ama sahiden de bunalmış görünüyordu.
“Gerçekten mükemmel bir performanstı! Görkemli! Büyüleyici!”
Mjöllmile de dayanamayıp söze karıştı. Üstelik bu sözlerinde samimiydi, bu da Masayuki’nin hafifçe kıkırdamasına yol açtı. Şimdi anlamıştım. Eğer herkes ona böyle tepki veriyorsa bunun ne kadar yorucu olabileceğini gayet iyi anlıyordum.
“Aslında ben pek bir şey yapmadım ama.”
“Ah, yine başladınız! Öyle alçakgönüllü bir şampiyonsunuz ki Masayuki Beyefendi.”
Masayuki’nin zerre kadar alçakgönüllülük yaptığını sanmıyordum. Bir ogre lordu canavar olarak B-artı seviyesindeydi ve yanındaki uşakları da en az B seviyesindeydi. B rütbeli tek bir canavar bile küçük bir köyün varlığını tehdit edebilirdi ve burada bu canavarlardan oluşan küçük bir grup söz konusuydu; yani 30. Katı geçmek ciddi bir maharet gerektiriyordu… ama Masayuki’nin takımı o savaştan neredeyse hiç yara almadan çıkmıştı.
Jinrai’ye verdiğim Mithril Zırh onun savunmasını fazlasıyla artırmıştı, bu yüzden grubun stratejisi canavarların dikkatini tamamen onun üzerinde tutmaya dayanıyordu—ki bu da oldukça etkili olmuştu. Grubun geri kalanı da gayet iyiydi; saldırılarına odaklanıp epey güçlü büyüler ortaya koydular. Bernie’nin elemental büyüsü, Jiwu’nun ruh büyüsü ve Masayuki’nin Seçilmiş Kişi yeteneğinden kaynaklanan güçlendirme etkisi hep birlikte işleyerek yeteneklerini doruk noktasına çıkarmıştı.
Masayuki hiçbir şey yapmadığını söylüyordu ama—aslına bakılırsa—sadece orada dikilerek bile devasa bir rol oynamıştı.
“Yine de… Bunu söylemek bana düşmez ama bundan daha iyi bir reklam isteyemezdik. Sandıklardan belirli bir seriye ait Nadir ekipmanların çıkması pek çok insan için oldukça cazip.”
“Değil mi? O fikir benden çıktı.”
Tüm seti tamamladığında özel etkilerin kilidini açan ekipmanlar—Kurobe ile konuştuğum bir fikirdi bu ve o konuşmanın hatırası ona sözde Ogre Serisi denen deneme setini yapması için ilham vermişti. 30. Katın boss odasındaki altın sandık sizi bu setten rastgele bir eşyayla ödüllendiriyordu ki bu da işi yürütmek için gerçekten şeytani bir yöntemdi.
Beş silah—balta, kılıç, yay, pala ve bıçak—ile beş parça zırh vardı: miğfer, göğüslük, eldiven, tozluk ve çizme. (Kalkan dâhil değildi.) Ne alacağınız tamamen şansa bağlıydı—Ogre Serisinden bir eşya garantilenmişti ama elinize bir silah mı yoksa bir zırh parçası mı geçeceğini bile bilmiyordunuz.
Üstelik aklınızda bulunsun, seriden bir parçanın düşeceğinin bile garantisi yoktu. Bossun koruduğu altın sandık, yüzde iki oranında Nadir eşya düşürecek şekilde ayarlanmıştı. Ogre lordunu saatte bir yenseniz bile o sandık günde sadece yirmi dört eşya içerirdi—bu hızla iki günde bir Nadir eşya düşürebilirseniz şanslı sayılırdınız.
Aslına bakılırsa bu, insanların ruhundaki kumarbaz damarını kabartmak için mükemmel bir düşme oranıydı. Hepsini toplamak istemek insan doğasında vardı; elinizde zaten olan bir parçayı elde ederseniz de onu her zaman takas edebilir ya da satabilirdiniz. Artık insanların labirente meydan okumak için bir nedeni daha vardı.
“Biz de Ogre Tozluklarını bulduk.”
“Evet, eğer beş zırh parçasının hepsini bulabilirseniz bu size güçlü bir Büyü Karşıtı yetenek olan Büyü Müdahalesi’ni bahşeder. 40. Kattaki bossa karşı fazlasıyla etkili, benden söylemesi.”
Bir süre önce Kabal’a hediye ettiğim Pul Kalkan’ın sahip olduğu etkinin aynısıydı bu. O kalkan bu etkiyi tek başına sağlıyordu ama Ogre Serisinde etkinin açılması için bütün zırh setine ihtiyacınız vardı. İşte Benzersiz bir ekipman parçası ile Nadir olan arasındaki fark buydu. Dürüst olmak gerekirse Ogre Serisi, Charybdis’in kalkanı andıran pullarının işlenmesinden arta kalan yan ürünlerden elde ettiğimiz büyü çeliğinden yapılmıştı. Bu da onun fırtına yılanının Zehirli Nefes’ine karşı etkili, güçlü bir büyü engelleyici olduğu anlamına geliyordu ve umarım insanlar onları toplamak için heveslenirdi.
“Öyle mi gerçekten?”
“Hı-hı. Bu yüzden bundan sonra insanların benimsemesini umduğum taktik, bir sonraki bossa meydan okumadan önce tüm seti toplamak.”
Masayuki’nin takımının 30. Katı fethetmesiyle birlikte artık Ogre Serisini resmen duyurmuştuk. Bilginin tüm dünyaya yayılması uzun sürmeyecekti ve eminim bu, labirente meydan okumak isteyen adayları daha da heveslendirecekti.
Zindanda grupların en fazla on kişi olmasına izin veriliyordu. İçeride ne kadar güçlü bir canavar grubuyla karşılaşırsanız karşılaşın, B veya daha yüksek rütbeli maceracılardan oluşan bir grubunuz varsa alt edemeyeceğiniz hiçbir şey yoktu. Önlerinde deneme yanılmayla geçecek bir süreç olacaktı şüphesiz ama bunu canavarlarla yapılacak grup savaşları için bir eğitim olarak görürlerse onlar adına iyi bir deneyim olacağını düşünüyordum. Zaten ilerleyen katlar için ekipmanlarını kesinlikle geliştirmelerini istiyordum.
Her şey plana uygun gidiyordu. Hiçbir detayı atlamamıştık.
“Fikrin bu demek, ha…? Yani seriyi tamamlamamız gerektiğini mi düşünüyorsun?”
“Şey, bu güzel bir soru. Jinrai’ye verdiğim Mithril Zırh da Nadir bir parça. Özel bir niteliği yok ama Ogre Göğüslüğü’nden daha iyi savunma sağlıyor. Belki de sadece zorlamaya devam edip fırtına yılanını o şekilde de yenebilirsiniz.”
Yılan zorlu bir rakipti ama yalnızca tek bir taneydi. Bir grupla karşısına çıktığınızda stratejiniz muhtemelen ekibin geri kalanı savaşırken yemi sürekli iyileştirip hayatta tutmak olurdu. Bu grupta o yem Jinrai olacaktı ve bu görevin üstesinden gelebileceğini düşünüyordum.
“Pekala. Öyleyse daha da derine inmeye devam edeceğiz.”
“Anlaştık. Bol şans, tamam mı? Çünkü elimizdeki en iyi reklam yüzü sensin!”
“Jinrai ve diğerleri bu konuda benden çok daha hevesli ama evet. Bence canavarlardan eşya düşmesi de işe ayrı bir eğlence katıyor. Sandık bulmak her zaman heyecan vericidir ama…”
Canavarlardan eşya düşürme şeklindeki basit fikir, tam anlamıyla doğru bir hamle olduğunu kanıtlamıştı. Bazı canavarlardan—örneğin iskeletlerden—toplanabilecek hiçbir materyal çıkmazdı ve büyü kristalleri de çoğunlukla düşük kaliteli olup üç kuruş bile etmezdi. Ne kadar güçlü bir kâşifseniz, bu tarz yaratıklarla uğraşmak o denli baş belası bir hâl alıyordu; fakat artık işler değişmişti. Grupların daha önce istemeye istemeye biçip geçtiği yaratıklar, artık hevesle yeniden avlanıyordu.

Piyasada canavar materyalleri her zamankinden çok dönmeye başladığı için bundan daha iyi bir sonuç isteyemezdim.
Labirentin ürettiği canavarlara eşya vermek aslında oldukça basitti. Treyni önderliğindeki dryadlar bu konuda bize yardım ediyor, yeni doğan canavarları alıp eşyaları onlara yutturuyorlardı. Canavarların labirentin herhangi bir yerinde ortaya çıkabileceği ve hepsini takip edemeyeceğiniz düşünülürse kulağa meşakkatli gelebilirdi. Fakat aslında buna hiç gerek yoktu.
Her kattaki büyü zerrecikleri akışı özel borularla sağlanıyordu. Bu borular 5. Kattan aşağıya doğru belirli odalardan geçecek şekilde kurulmuştu; dolayısıyla bu odalarda bol miktarda canavar doğuyordu. Onlara canavar inleri de diyebilirdiniz. Labirenti yönetmek adına Treyni ve dryadlar belirlediğim eşyaları bu odaların her birine yerleştiriyor; canavarlar bunları yutuyor, ardından dryadlar onları labirentin geneline salıyordu.
Labirentte üretilen tüm canavarları takip etmek tam bir baş belasıydı ama her kattaki sadece canavar inlerini gözetlemek zorunda kalmak bu zahmeti büyük ölçüde azaltmıştı. Normal koridorlarda kendiliğinden doğan canavarlar hiçbir eşya taşımıyordu fakat bu dert değildi—zaten her bir canavarın eşya düşürmesine gerek yoktu.
Böylece her katta canavarların yanlarında eşya taşımasını sağlayacak makul derecede verimli bir yol bulmuştuk. Canavar inlerini başlangıçta bir nevi tuzak olarak tasarlamıştım ama artık daha çok idari ağıllar gibi iş görüyorlardı. Elbette, talihsiz bir grubun ağzına kadar canavarla dolu olduğu bir anda bu odalara parmak ucunda süzüldüğünü görebilirdiniz… ama ne var yani, gerilime gerilim katıyordu işte! Köşeyi dönünce neyle karşılaşacağını asla bilememek herkes için işin cazibesinin bir parçasıydı.
“Üstelik eksperler gece gündüz durmaksızın çalışıyor! Değerlendirme başına bir gümüş alıyoruz ama neredeyse her an kuyruk oluyor.”
Katledilen canavarlardan büyüyle birkaç gün dayanacak şekilde işlenmiş meyve suyu ya da süt mataraları ve bunların arasına karışmış birkaç Düşük Seviye İksir çıkabiliyordu. Bu içeceklerden bazıları bir süre sonra bozulabilirdi tabii, bu yüzden değerlendirme yaptırmak şarttı. Ayrıca Kurobe’nin çıraklarının elinden çıkan bazı başarısız denemeleri, yani onlardan ucuza kapattığımız ıskarta malları da araya serpiştirmiştik. Bu durum sanki zarar ediyormuşuz gibi gelebilirdi ama bir nevi kıskaçlı oyuncak otomatı ödülleri gibiydi—daha fazla müşteri çekmek adına kârımızı yeniden yatırıma dönüştürüyorduk.
Ödüllerden bahsetmişken, elbette bazı büyük ikramiyelerimiz de olmalıydı. Arada sırada Kurobe’nin yardımcılarından çıkan şaheserleri de araya karıştırıyorduk. Bu da tabii ki muazzam bir yankı uyandırıyor; insanlar labirentte buldukları Özel kılıcı veya başka bir şeyi şehirde gezip caka satarak sergiliyordu. Bu tam da umduğumuz o bağımlılık yapıcı dokunuşu katmıştı; artık şeker tepeciğine üşüşen karıncalar gibi insanların tekrar tekrar geldiğini görüyorduk.
Böylece hazine sandıklarındaki ganimetler, her onuncu katı aşmanın getirdiği para ödülleri ve canavarların bizzat kendilerinden çıkan ganimetler vardı. İnsanların tekrar tekrar gelmesini sağlayacak bolca sebep.
Haliyle labirentin iyi gittiğini söylemek gayet yerindeydi. Şehre daha fazla insanın akın etmesi belki de kaçınılmazdı.
“Üstelik 95. Kat tıklım tıklım dolu!” diye coşkuyla haykırdı Ramiris; diğerleri de başlarıyla onayladı.
Evet, 95. Kattaki yeni han daha şimdiden büyük bir başarı yakalamıştı. Her katta, merdivenlerin önünde üzerinde HAN yazan oldukça tuhaf görünümlü bir kapının bulunduğu dikkat çekici bir oda vardı. Her kapının yanında bir çan bulunuyordu; kâşifler kapının ardında ne olduğunu ve bundan nasıl yararlanabileceklerini açıklayacak bir labirent yöneticisini çağırmak için bu çanı çalıyordu.
Kapıyı açmak için bir gümüş sikke gerekiyordu; bu labirente giriş ücretinden pek de az sayılmazdı ama müdavimler için öyle büyük bir masraf değildi. Zaten yöneticinin dil dökmesini dinleyen insanların büyük çoğunluğu parayı ödemeye razı oluyordu. Bunun da geçerli bir sebebi vardı: labirentin sürekli değişen yapısı.
Tüm koridorların ve benzeri yerlerin iki üç günde bir değişmesi sayesinde bir katı fethetmek, büyüklüğünün ima ettiğinden çok daha meşakkatliydi. Pek az kişi böylesine devasa bir haritada kaybolmadan ilerleyebiliyordu ve elementalistlerin Elemental İletişim’e fazla bel bağlamasını önlemek için tedbirler almıştık. Bir kattaki en kısa rotayı bulmak artık ciddi bir meseleydi ve sonuç olarak her onuncu kattaki kayıt noktasına tek bir günde ulaşmak neredeyse imkânsızdı. Bu yüzden şimdiye dek gruplar koridorlarda kamp kurmak zorunda kalıyordu.
“Aslına bakarsan daha önce hiç öyle uluorta bir koridorda uyumamıştım.”
“Öyle mi?” Masayuki’ye döndüm. “Nasıldı peki? Epey eğlenceli görünüyordu.”
“Hah! Senin için öyle olabilir Rimuru ama soğuk, sert taşın üzerinde uyursan her yerin fena halde tutulur, hatta morarırsın. Bernie ile benim dışımdaki diğer iki adam buna epey alışkın görünüyordu ama…”
Bir kadın olan Jiwu bile bu tür zorlu şartlara katlanmaya itiraz etmemişti. Fakat Masayuki için canavar saldırılarına karşı nöbetleşe uyumak cehennemden farksızdı.
“Ah. Zorlu geçmişe benziyor.”
“Bana gerçekten acıyabilir misin lütfen? Çünkü bunu bir daha asla yapmak istemiyorum, orası kesin.”
İster başka bir dünyadan gelmiş olun ister olmayın, günümüz gençlerinin çoğu için bunun tam bir çile olacağını tahmin edebiliyordum. Elbette bir hazine sandığı odasını veya benzeri bir yeri emniyete alıp orada kamp kurabilirdiniz. Yine de bazı canavarlar koridorlarda durmaksızın volta attığı için birinin nöbet tutmasına ihtiyaç duyardınız. Böyle koşullarda dinlenmek için güvenli bir yer sağlamak beklenmedik derecede rağbet görmüştü.
Ayrıca içeride bulduğunuz ekipmanları ne yapacağınız sorusu da vardı. Onları çöpe atmak israf olurdu çünkü—tam da planladığımız gibi—ilk başta çer çöp gibi görünen şeylerin arasından nadide bir parça çıkabilirdi. Fakat uyku tulumunuz, birkaç günlük yiyeceğiniz ve yedek ekipmanınız arasında ayırabileceğiniz yer son derece kısıtlıydı.
Yer sıkıntısı baş gösterdiğinde genellikle ilk feda edilen şey yiyecek olurdu. Yenildiklerinde arkalarında yenilebilir erzak bırakan bazı canavarlar olsa da stoğunuz tükendiğinde geri çekilmekten başka çareniz kalmazdı. Su büyüyle temin edilebildiği için pek çok insan asgari düzeyde erzakla idare ediyordu. Canınıza tak ettiğinde her zaman ölüp Diriliş Bilekliği ile geri ışınlanabilirdiniz—bu size eşyalarınıza mal olurdu ama açlıkla pençeleşmekten iyiydi.
Bu doğrultuda insanlar dönüş düdüklerinin meziyetlerini yeniden değerlendirmeye başlamıştı. Tüm eşyalarınızla birlikte yüzeye dönmenizi sağladıkları için giderek daha fazla kişi onları satın almaya başlıyordu.
Böylelikle labirentin düşen eşyalara getirdiği yeni vurgunun bir sonucu olarak insanlar eskisine kıyasla yanlarında daha az yiyecek taşımaya meyilli hale gelmişti. Peki ya orada aşağıda erişilebilir bir hanımız olsaydı ne olurdu? Merdivenlere ulaşacak kadar iyi durumdaysanız han hizmetinizdeydi; yiyecek veya uyku tulumu ihtiyacını ortadan kaldırarak çantanızı oldukça hafifletiyordu.
Evet, bir han bulunuyorsa pek çok insanın bundan doğal olarak yararlanmak istemesi kaçınılmazdı. Labirente giriş ücretiyle aynı olan üç gümüş sikke karşılığında güvenli odalar sunuyorlardı; buna geçiş ücreti de eklendiğinde orada kalmak için normal bir hanın iki üç katı fiyat ödemeniz gerekiyordu ama en azından yanında bir de yemek veriliyordu.
Bu üç sikke size cinsiyete göre ayrılmış, sadece bir yatak sığacak kadar büyük kapsül otel tarzı odalarla dolu bir binaya giriş hakkı tanıyordu. Bu mekânı öyle pek göklere çıkaracak değilim—ödediğiniz para size lüks satın almıyordu. Orayı bizim adımıza işletmeleri için bazı treantları görevlendirmiştim ve işler, bir işbaşı eğitim programı kapsamında yeni personel tarafından yürütülüyordu. Temizlik, çamaşır, yemek, müşteri hizmetleri—yeni işe aldığımız kişiler tüm bunların pratiğini burada yapacak ve eğer sınavı geçerlerse yukarıda, yüzeyde iş bulabileceklerdi.
Köyvari ve ilkel koşullara rağmen han yine de kendi müşteri kitlesini bulmuştu. Ne de olsa ödediğiniz para size labirentte güvenlik satın alıyordu ve kimsenin bundan şikayet etmeye niyeti yoktu. Ayrıca ek ücretler karşılığında birkaç ekstra hizmet daha sunuyorduk. Çamaşır yıkama: üç gümüş. Büyük açık banyoya erişim: üç gümüş. Ekipman temizliği ve temel onarım: beş gümüş. Bu tarz şeyler işte.
Bu hizmetlerin hepsi aslında epey rağbet görüyordu. Ne de olsa labirentte uzun süren dövüşler insanı kan ter içinde, perişan bir hâle sokabiliyordu. Banyo da büyük sükse yapmıştı; sanırım kadınların etrafın leş gibi kokmasına karşı daha hassas olmasından kaynaklanıyordu. Her iki durumda da yüzeye kıyasla hepsi fahiş fiyatlardaydı, bu yüzden kâr marjımız tavan yapmıştı.
Yeri gelmişken, oda tutmadan da bu alanda mola vermenize izin veriliyordu. Sırf pusuya düşürülmeyeceğiniz bir tuvalete erişebilmek bile başlı başına devasa bir cazibe kaynağıydı. Masayuki bu konuyu bir araştırmamı önermişti ve baktığımda gördüm ki, şey, bu herkes için gayet acil ve mühim bir meseleydi. Labirentte sifonlu tuvalet yoktu ve yolculuğunuzun büyük bölümünde ölümle yaşam arasındaki ince çizgide yürüdüğünüzden, çoğu zaman ıslak bir pantolona, hatta daha kötüsüne boyun eğmek zorunda kalıyordunuz.
Yine de labirentin bizzat kendisinin temizlenmeye asla ihtiyacı olmuyordu. Üretilen canavarlar bizim yerimize her şeyi temizliyordu—özellikle de labirentteki slime’lar önüne gelen her şeyi yiyordu. İnsan dışkısı, ölü canavarların kalıntıları, aklınıza ne gelirse. Bu rütbedeki canavarlar bir maceracı onları öldürdükten hemen sonra yeniden var olduğu için, en azından hijyen konusunda bir endişe yoktu. Üstelik labirent düzeni her değiştiğinde Ramiris etrafa saçılmış tüm işe yaramaz çöpleri temizliyor, Zindan’ın fevkalade tertemiz bir durumda kalmasını sağlıyordu.
Elbette bu, insanların canavarlarla dolu bir koridorun ortasında pantolonu indirip işlerini görmekten memnun oldukları anlamına gelmiyordu. Labirent yönetimi labirentlerinin açık bir lağıma benzemesini istemiyordu, meydan okuyucularımız da buna pek bayılmıyordu doğrusu. Tuvalet molasının ortasında canavarların saldırısına uğrasalar muhtemelen oturup ağlamak isterlerdi—“Mola!” diye bağırmak… …canavarlara karşı sökmüyordu. Hem küçük hem de büyük abdest için birinin sizin yerinize nöbet tutması gerekirdi; arkadaşlarınızın çepeçevre sardığı açık bir koridorda tuvaletinizi yapmanın performans kaygısı için biçilmiş kaftan olduğunu söylerken en azından aranızdan bazılarının tercümanı olduğumu biliyorum.
Belki ayaküstü hızlıca halletmek işe yarayabilirdi—şey, belki de yaramazdı. Bir canavar sizi fermuarınız açıkken yakalarsa ve o halde savaşmak zorunda kalırsanız… Ya da daha kötüsü, apar topar toparlanıp savaşın ortasında altınıza kaçırmak zorunda kalırsanız—ıyy. Hayal etmek bile istemiyorum. Muhtemelen hemen evinize dönmek isterdiniz ama bu sefer de bir iddiayı kaybetmişsiniz gibi pantolonunuzda kocaman bir çiş lekesiyle Rimuru Şehri’nde dolanmak zorunda kalırdınız.
Bir erkek bununla belki başa çıkabilirdi ama bir kadının bunun altından nasıl kalkacağını tahayyül bile edemiyorum. Bazıları için bu rezilliğe katlanmaktansa ölmek daha evla olabilirdi. Pek çok macera grubunun karma cinsiyetten oluştuğu düşünüldüğünde, tuvaletle ilgili pratik ihtiyaçlar insanların hanımızı kullanması için bir başka teşvik unsuru haline gelmişti.
Bu arada, bazı insanlar bu sorunu büyüyle çözmeye çalışıyordu. Temiz Yıkama ve Sağlık Yönetimi gibi bazı “ev büyüsü” türleri, labirent içinde normal bedensel fonksiyonlarınızı korumanıza yardımcı olabiliyordu. Özellikle Sağlık Yönetimi, vücudunuzun boşaltım yapması gereken zamanları ayarlamanızı sağlıyordu. Elbette belirli sınırları vardı ama bu büyüyü kullanarak yaklaşık üç gün boyunca sorunsuz bir şekilde tutabilirdiniz. Savaş sırasında etrafa pisliğini saçmayı umursamayan türden bir manyak değilseniz, bu büyü maceracılık için olmazsa olmazdı.
Yine de Sağlık Yönetimi sonsuza dek işe yaramıyordu. Labirentte uzun süreler boyunca dolaşacaksanız, yalnızca büyüye bel bağlamak riskliydi. Böylelikle büyücülerin ve benzerlerinin bile hanın hizmetlerinden faydalanmayı uygun gördüğü bir noktaya gelindi.

Kısacası labirent işletmesi şimdilik tıkır tıkır işliyordu. Mjöllmile halinden daha fazla memnun olamazdı.
“Her şey kusursuz ilerliyor,” dedi. “Kârımızda yükselen bir ivme görüyoruz. Dağıttığımız eşya ganimetlerinin masraflarını düşsek bile kâr marjımız fazlasıyla tatmin edici; ilk yatırımımıza kıyasla şu an yüzde on civarındayız. Hedefim yüzde yirmi ve eğer daha fazla müşteri çekebilirsek bunu başarabileceğimizi düşünüyorum.”
Hım. Genel olarak tahmin ettiğimiz gibi yani. Üstelik sağladığımız eşyaları kendi maliyetimiz yerine satış fiyatları üzerinden raporlatıyordum, bu yüzden gerçekte daha fazla kâr ediyorduk. Bunun yanında bu işte çalışan kasaba halkına maaş da ödemiyorduk, dolayısıyla elde edilen gelirin tamamı doğrudan kasamıza giriyordu.
“Görünüşe göre bu işe daha fazla yatırım yapmaya başlayabiliriz.”
“Öyle yaparsak devlet ölçeğinde kârlar görmemiz biraz daha zaman alacaktır ama çok geçmeden kâra geçebileceğimizi düşünüyorum.”
Tek derdim kâr olsaydı, ürettiğimiz şeyleri fahiş fiyatlara satabilirdik. Ancak bir ulus olarak ayakta kalmak için bu yetmezdi. Kasabada pek çok farklı işle meşgul insanlar vardı; işlerini en iyi şekilde yapabilmeleri için bu işlerin düzgünce dağıtıldığından emin olmalıydık. İşte bu yüzden herkesin yaptığı işten tatmin olduğu bir ortam kurmanın önemli olduğunu düşünüyordum. Bu ulusun hükümdarı olarak burada yaşayan herkese bir iş—daha doğrusu hayatta bir gaye—sağlamak benim birinci vazifemdi.
“Haklısın ama karşılıksız çalışmalarına da gönlüm elvermiyor…”
“Şey,” dedi Mjöllmile sırıtarak, “Blumund’daki ortalama maaşı hesaplarımıza dahil edersek çalışanlarımıza bunu ödemek için fazlasıyla bütçemiz var. Fakat kabul edip etmeyecekleri ayrı bir mesele…”
Onun gibi bir tüccar için bedava iş gücü akıl almaz bir şey olmalıydı. Onu anlayabiliyordum. Sorunu görmek için öyle derin derin düşünmeye de gerek yoktu. Yeme içme, giyim ve barınma ihtiyaçlarını karşılıyorduk ve herkes bundan gayet memnun görünüyordu… ama bu haliyle hiç de iyi bir çalışma ortamı sayılmazdı. Zamanla hepsinin hakkını bir şekilde vermek istiyordum gerçi Raphael idare işini kusursuz bir şekilde yürüttüğünden kimse gördüğü muameleden şikayetçi olmamıştı. Yine de en kısa zamanda bu konuyu Rigurd ve diğer yetkililerimle görüşmemin iyi olacağına karar verdim.
Gelgelelim tebaam karşılıksız çalışmaktan gayet memnunken, diğer tanıdıklarımdan biri kendi açgözlülüğüne çok daha sadıktı.
“Şey, bu arada, benim ödeme ne olacak?”
Ramiris soruyu sorarken gergin bir şekilde yutkundu. Bütün bu konuşmalar onu atlatacağımı düşündürmüş olmalıydı. Endişelenmesine gerek yoktu; ben sözümü tutardım. Bu yüzden Mjöllmile’a bir işaret verdim, o da gülümseyerek başını salladı.
Mümkün olduğunca mühim biriymiş gibi görünmeye çalışarak, “Beklenti içinde olmakta sonuna kadar haklısınız,” diye ilan etti. “Doğrusunu isterseniz size epey yüklü bir miktar ödeyebilecek durumdayız!”
Ramiris buna memnun bir sırıtışla karşılık verdi. “İşte bu!” diye haykırdı.
“Ha? Ne ‘işte bu’?”
“Benim devrim—Ramiris Devri nihayet geldi!”
Gelmiş miydi? Zira ben pek emin değildim. Fakat çay getiren Treyni, Ramiris’in bu kahkahasına sıcak bir tebessümle karşılık verdi. Treyni’nin her zaman onu aşırı koruyup kolladığını düşünmüşümdür—sevgi bazen böylesine boğucu olabiliyordu—ama onların arasına girecek değildim.
“Bu ödemeden bana da düşüyor mu?”
Vay be, şimdi de Veldora mı parayla ilgilenir oldu? En son ihtiyacım olan şey buydu… ama yine de ona bir borcumuz vardı. Mjöllmile’a bir kez daha başımla işaret verdim.
“Evet, elbette, sizin için de hazırladığımız bir ödeme var. Leydi Ramiris’in alacağı miktarın aynısı sizi tatmin eder mi acaba?”
Mjöllmile ile bunu önceden kararlaştırmıştık. Ne de olsa Veldora bu labirentin “efendisi” rolünü üstleniyordu—gerçi pek bir şey yapması gerekmiyordu ama Zindan ortamının işlemesini sağlayan şey onun büyü zerrecikleriydi (magicules). Sırf büyü cevherini bizim için büyüçeliğine dönüştürmesi bile Tempest için devasa kârlar sağlıyordu. Onu kandırmaya çalışmanın doğru olmayacağını düşündüm.
“Ah! Harika! Sana güvenebileceğimi biliyordum, Rimuru. Senin ellerinde her daim güvende olacağımı görebiliyorum.”
“İkiniz de parayı çarçur etmeye kalkmayın sakın.”
“T-tabii ki etmeyiz!”
“E-evet, tabii ki de hayır! Ben para biriktirmesini bilirim bir kere!”
Nasıl yapılacağını bilmek, Ramiris, yapmadığın sürece pek bir anlam ifade etmiyor. Yine de ikisi de epey hoşnut göründüğü için heveslerini kursaklarında bırakmamayı tercih ettim.
“Hahaha! Elbette en azından birazını savurmakta serbestler. Ne de olsa para, harcamanın ne kadar eğlenceli olduğunu bildiğin için biriktirdiğin bir şeydir!”
“Ooh, evet, aynen öyle!” diye katıldı Ramiris. “Ne kadar da isabetli bir tespit, Mjöllmile!”
Mollie, Ramiris’i böyle şımartırsan tepene biner. Treyni onunla nasıl başa çıkılmaması gerektiğinin harika bir örneği zaten.
“Sanırım öyle, evet. Üstelik o takoyaki tezgâhında çalışma tecrübem de var. Artık çalışmanın ne kadar asil bir şey olduğunu ve paranın ne denli hayati olabileceğini anlıyorum. Rimuru, benim için çok fazla endişeleniyorsun!”
Sen konuşacak en son kişisin. O lanet takoyaki tezgâhını senin için ayarlayan bendim ve Mjöllmile de bunu gerçekleştirmek için epey bir nüfuz kullanmıştı. Tek yaptığın o lanet şeyleri ızgarada pişirmekti bir kere!
Bütün bunları söylememek için kendimi zor tuttum. Sanırım tecrübeden daha iyi bir öğretmen yok. Bırakalım istediklerini yapsınlar. Ellerinde patlasa bile bundan bir ders çıkardıkları sürece sorun yok.
“Eee, Mjöllmile, labirentin dışında işler nasıl görünüyor?” diye sordum.
Kasabadaki işlerin hızla ilerlediğini biliyordum ama durumlar sahiden nasıldı? Merak ediyordum doğrusu.
Mjöllmile bana bakıp sırıttı. “Doğrusu son derece hareketli! Bunu tarif edecek tek kelime bu. Festival biteli çok oldu ama nüfusumuzda öyle kayda değer bir düşüş görmedik. Artık girip çıkan tüccar trafiği oldukça düzenli ve bunun bir süre daha gayet istikrarlı gideceğini düşünüyorum.”
“Kasabanın ticaret için bir durak noktası olarak işlemeye başladığını söyleyebilir miyiz yani?”
“Kesinlikle. Tüccarlar burada iş yapabilmek için yanıma gelmeye başladılar. Üstelik her zaman aracılarla da çalışmıyorlar, bu yüzden şu sıralar Lord Rigurd’un programı epey dolu. Özgür Lonca üyelerinden Batı Ülkeleri’nin tanınmış tüccarlarına kadar herkes burada dükkân açmak için başvuruda bulunuyor.”
Kulağa tahmin ettiğimden de iyi geliyordu o zaman. Kuruluş Festivali fitili ateşlemek içindi ve insan çekme konusunda büyük bir başarı elde etmişti. Şimdi ise eğlencesine yaptığım labirent kendi namını salıyor, tüm ziyaretçilerimizin beğenisini kazanıyordu. Bundan sonra yapmamız gereken tek şey, para akışının devam etmesi için ufak tefek ayarlar yapmaktı. İnsanların labirente meydan okumasını, para kazanmasını, ardından bu parayı hanlarımız ve meyhanelerimizin yanı sıra silah, zırh ve diğer sarf malzemeleri gibi ulusumuzun mallarına harcamasını istiyordum.
Diğer uluslardan gelen tüccarların bu konuda büyük rol oynayacağından emindim. Özgür Lonca canavar malzemelerini satın alıyor, ardından parayı bize yatırıyordu. Yabancı tüccarlar da şüphesiz bize nadir ve egzotik mallar getirecekti—ve günün sonunda kasabamız her zamankinden çok daha canlı olacaktı. Yeterince zaman verildiğinde, bu ulusun mallarının ne kadar kaliteli olduğunu tüm dünya öğrenecekti. Sunabileceğimiz pek çok özel şey vardı: Nadir yiyecekler ve içkiler, Shuna’nın geliştirdiği tüm o lezzetler, Kurobe’nin atölyesinden çıkan teçhizatlar… Kaijin’in çırakları bile ürün çeşitliliğini zenginleştirmeye yardımcı oluyordu. Hepsi bu kadar da değildi üstelik, çeşitlilik gittikçe artacaktı.
Bütün bunların kulaktan kulağa yayılması artık hiç de zor değildi. Reklam yapmasak bile müşteri çekmekte zorlanmazdık ve nihayetinde tüm dünya bizi kabul edip gerekli bir varlık olarak görürdü. Bundan emindim.
Üstelik Kurobe’nin atölyesinde üretilen bazı teçhizatlar belirli dükkânlarda “özel ürün” olarak satışa sunulmuştu. Bu dükkânlarda dönen teçhizatlar şüphesiz dikkat çekecekti—farklı dükkânlar farklı kalite seviyelerinde ürünler satsa da paranız varsa kendinize alabilirdiniz; gerçi Nadir veya üzeri dereceli herhangi bir eşya yalnızca 95. Katta satın alınabilecekti.
Bazı insanların bu teçhizatların kabiliyetinden şüphe duyabileceğinden emindim ama bu da pek sorun değildi. Ne de olsa hemen yanı başımızda satın aldığınız şeyi test etmenize olanak tanıyan bir yer vardı. Hatta henüz pek fazla kişi bundan faydalanmamış olsa da labirentteki insanlara kiralıyorduk. Her halükarda o teçhizatı kullanıp ne kadar harika olduğunu dilden dile dolaştırmaları an meselesiydi.
Yavaş yavaş ulusumuza olan güveni inşa ediyorduk. Güven, kârdan daha önemlidir. Güven uğruna zarara girecek halim yoktu elbette ama genel tabloda kârda kaldığımız sürece bunu bir başarı sayardım. Bu işe sırf para kazanmak için girmemiştik; amacımız ulusumuzu kabul ettirmekti.
“Tam da hedeflediğimiz gibi gidiyor anlaşılan. Tempest bir canavar ulusu olsa bile tüccarlar kâr gördükleri sürece ayağımıza gelecektir. Labirent gitgide daha fazla ziyaretçi çekiyor, Batı Ülkeleri’yle de iyi bir ilişki kurabileceğimizi düşünüyorum.”
Mjöllmile başını salladı. “İşler tıkırında, gerçekten de öyle. Ve evet, gittikçe daha fazla ziyaretçi geliyor. İnsanlar buranın bir iblis kralı tarafından yönetilen bir canavar ulusu olduğunu bildikleri halde gelmeye devam ediyorlar. Tam da tahmin ettiğiniz gibi, insanların bize güvenmeye başladığını söylemek yanlış olmaz.”
Benimle tamamen hemfikirdi. Ama komik adamdı şu Mjöllmile. Az önce “bize” demişti. Anlaşılan bir insan olmasına rağmen meselelere tamamen bizim açımızdan bakıyordu. Buna sevindim.
Güven bir gecede kazanılmaz. Güven damla damla kazanılır, kova kova kaybedilir—işin gerçeği bu. İnsanları buraya çekmek için açgözlülüklerini körüklüyor olabiliriz belki ama güvene bağlaması bundan daha kolay bir şey yoktur. Birinin arzularınıza hitap edip onları tatmin edebileceğini düşünüyorsanız, bu o kişinin güvenini kazanmakla aynı şeydir. Mjöllmile bunun iyi bir örneğiydi; arzuya dayalı bir güven ilişkisiyle birbirimize bağlıydık.
İyi iş çıkarıp karşılığında hak ettiğin kârı elde etmek—bence bu sahiden çok önemli. Tabii bu tek taraflı bir yol olursa hiçbir zevki kalmaz. Denklemin diğer tarafına da bakıp onlara güvenip güvenemeyeceğinizi tartmanız gerekir. Şu anda bu konuda kendimizi eğitmek için mükemmel bir ortama sahibiz. Karşımızda Mjöllmile gibi bir öğretmen var ve ben de onun rehberliğinde öğrenebildiğim kadar çok şey öğreneceğim.

Ardından Ramiris ve Veldora’nın maaşlarını ödedim. İkisi de miktardan memnun görünüyordu. Çarçur etmemelerini söylemiştim ama nasıl kullanacaklarını hiç düşünmüşler miydi acaba? Konuları tartışmaya devam ederken bu soru aklımı kurcalayıp durdu.
“Şey, acaba benim şahsi kullanımıma özel bir alan ayarlayabilir miyiz?”
“Olur,” diye karşılık verdi Ramiris bana, “ama ne için ki? Sen de mi araştırma yapmak istiyorsun?”
“Yok, benimki daha çok geliştirme üzerine. Aklımda yapmayı denemek istediğim birkaç fikir var.”
Araştırma konusunda Kurobe benden katbekat öndeydi. Atölyesi, bağımsızlığını ilan etmeye layık gördüğü çıraklarının atölyeleriyle birlikte kasabanın güneybatı kesimindeydi. Söylentileri duyan dört bir yandan silah ustaları artık o bölgeye akın ediyor, rekabet etmek için kendi demirhanelerini ve tamir atölyelerini kuruyorlardı.
Artık orası tam teşekküllü bir sanayi bölgesine dönüşmüştü ve bunun neticesinde orada yapılan yeni keşifleri gizli tutmak zorlaşıyordu. Zanaatkârlar arasındaki ortam fazlasıyla cana yakındı; birbirlerinin yeni havalı icatlarını dostane bir şekilde paylaşıyorlardı, bu yüzden gizli projeler geliştirmek mümkün değildi. Bunun yerine Kurobe’ye verdiğim emir, kimsenin taklit edemeyeceği yeni silah ve zırhlar geliştirmesi yönündeydi.
Kaldı ki araştırma yaparken aslında fiziksel bir alana ihtiyacım yoktu. Yanımda sevgili profesörüm Raphael vardı ne de olsa. Ancak ihtiyacım olan şey, aklımdaki planları hayata geçirebileceğim bir geliştirme tesisiydi.
“Lafı bile olmaz! Bugün hemen hallederim.”
Ramiris canla başla yardım etmeye hevesliydi.
Böylece en dipteki yüzüncü kat, Veldora’nın büyük salonuyla başlayıp sayısız araştırma tesisine ev sahipliği yapan odalarla devam ediyordu artık. Alanı savunma (ve tabii ki bilgi sızıntılarını önleme) açısından bundan daha güvenli bir yer isteyemezdim. Aslına bakılırsa zapt edilemez bir yerdi. O halde bundan böyle burayı sahiden kritik Ar-Ge çalışmaları için kullanalım bakalım.
“İyi de orada ne yapmaya çalışıyorsun ki Rimuru?” diye sordu Ramiris bana.
“Sır.”
“Ha? Ama gerçekten bilmek istiyorum! Sürekli birbirinden çılgınca şeyler üretip duruyorsun, o yüzden…”
“Kesinlikle öyle,” dedi Veldora. “Seninle benim aramda sır falan olamaz!”
Harika, bir bu eksikti. Buna kim karar vermişti ki? Üstelik Ramiris ile Veldora’nın da arkamdan türlü türlü işler çevirdiğini pekâlâ biliyordum. Fakat bu tür konularda hep çok ısrarcı olurlardı ve benim de onları oyalamaya mecalim kalmamıştı, bu yüzden bir cevap verdim.
“Beden. Treyni’nin kız kardeşlerine fiziksel bedenler sağlamayı düşünüyordum.”
Bir de tabii Diablo’nun talep ettikleri vardı. Bin taneye ihtiyacım varsa, bunları tek tek elle özenle yontmakla olacak iş değildi. Seri üretime imkân tanıyan bir düzeneğe ihtiyacım vardı.
“Bu arada bana elinden geldiğince geniş bir alan ver, tamam mı? Farklı birkaç şey denemek istiyorum.”
“Hemen emredersiniz! Sadık astlarım için ne olsa yaparım!”
Ramiris “ast” kısmını özellikle vurguluyordu ama yine de kabul etmişti. Hehe… Planlarımın bir kısmını ona çıtlatmam iyi olmuştu. Artık her tür şeyi denemek için bolca alanım olacaktı. Şimdiye kadar aklıma gelen şeyleri yapacak vaktim olmamıştı; artık bu fikirlerin bazılarını hayata geçirmeye başlayabilirdim. Bu düşünce yüzümde bir sırıtışa dönüştü.

Sonraki birkaç günü geliştirme ekipmanlarımı kurarak, uzun zamandır ilk kez Raphael’in tüm yeteneklerinden tam anlamıyla yararlanarak ve Midemde her türden şeyi kopyalayarak geçirdim. Gelecek nesillere aktarmak istediğim herhangi bir teknolojinin buna bel bağlamaması gerekirdi elbette; fakat zaten bunları kimseyle paylaşmaya niyetim olmadığından, her türlü çekinceyi bir kenara bırakmıştım.
Derken kapının arkasından birinin bana seslendiğini duydum. Pöh. Tam da havamı yakalamıştım oysa—
【Rapor】 【Birkaç gündür dış dünyayla irtibat kurmadınız.】 【Bir şeyler yaşanmış olma ihtimali bulunmaktadır.】
Düşününce, öğünlerimi de aksatıyordum, değil mi? Raphael’in tespiti, kendi dünyama belki de biraz fazla daldığımı hatırlattı bana. Ortada hiçbir şey olmasa bile Shion veya Shuna’nın endişelenmesi gayet doğaldı. Bir etrafı kolaçan etsem iyi olacaktı; zaten ara vermek için de iyi bir noktadaydım.
Duyduğum sese karşılık vererek araştırma merkezimden çıktım. Beklendiği gibi, Shuna ve Shion tam oradaydı.
“Lord Rimuru, iyi misiniz?!”
“Çok endişelendim. Her gün keyifle yediğiniz yemeklere bile gelmeyince başınıza bir şey geldiğini sandım.”
Ah. Demek benim için endişelenmişlerdi.
“Kusura bakmayın. Düşüncelere biraz fazla dalmışım.”
“H-hayır, hiç mühim değil! Yeter ki siz güvende olun…”
“Shion haklı. Bunca sıkı çalışmanızın ardından biraz daha kafa dinlemek isterseniz elbette kimse sesini çıkaramaz.”
İyi olduğumu görünce yüzleri yeniden gülümsedi. Şimdi kendimi biraz mahcup hissediyordum. Gerçekten de üzerime titriyorlardı.
“Şey, bundan sonra en azından günde bir kez kendimi göstermeye dikkat ederim.”
“Bu beni çok mutlu eder, Lord Rimuru.”
Evet, hobilerime kendimi fazla kaptırmasam iyi olacaktı. Birinin senin için endişelenmesi bile başlı başına bir lütuftu.
İçimdeki mahcubiyetle boğuşurken Shion, sanki aklına yeni gelmiş gibi aniden lafa girdi.
“Bu arada, Lord Mjöllmile dünden beri sizi arıyordu.”
Ha?
“O zaman bana seslenseydi ya.”
“Seslendi ama bir yanıt alamadı… Özür dilerim. Daha yüksek sesle çağırmalıydık.”
“Yok, şey, fark edemediğim için asıl ben kusura bakmayın. Bir dahaki sefere kapı zili falan takayım.”
Shion bu duruma pek takılmış görünmüyordu; sanırım çok da önemli bir mesele olmadığını düşünmüştü. Fakat ertesi gün de Mjöllmile’ın benimle görüşmek için hâlâ can attığını görünce biraz endişelenip konuyu Shuna’ya açmıştı. Anlaşılan labirentle ilgili bir meseleydi ama Shion ne tür bir iş olduğunu bilmiyordu. Anlatsa bile Shion’un anlamayacağını mı düşünmüştü, yoksa Shion’un burnunu sokmasını istemediği bir şey miydi? Doğrusu merak etmiştim.
Yine de Diablo düşündüğümden çok daha yetenekliydi galiba. Böyle bir durumda ne yapar eder dikkatimi çekmenin bir yolunu mutlaka bulurdu. Hatta muhtemelen araştırma masamda hemen yanı başıma katılırdı. Düşününce, belki de bu durum Diablo’yu Shion’dan daha bencil kılıyordu—ama neyse, bu kadar gevezelik yeter. Mjöllmile beni bekliyordu.
Shuna öğle yemeğim için kutuda sandviç hazırlamıştı. Shion da çay demlemişti. Maliye bakanımı beklerken ikisinin de tadını çıkarıyordum.
“Ah, Lord Rimuru! Ben de sizi arıyordum. Labirentten çok ama çok büyük haberler var!”
Ben tamamen keyif modundaydım ama Mjöllmile telaş içindeydi.
“Ne? Ne oldu?” Müşteri kitlemizin yine bir şeylerden şikâyet edip etmediğini merak ederek sordum.
“Lord Masayuki’nin ardından, 30. Katı aşmayı başaran başka bir takım daha çıktı.”
“Öyle mi? Güzel. Düşündüğümden de hızlı olmuş.”
“Bu kadar sakin karşılamazdım yerinizde olsam, Lord Rimuru! Resmen depar ata ata iniyorlar aşağıya! Hatta neredeyse 40. Kata varmak üzereler!”
Şey… Aa. Evet, belki de durumu bu kadar hafife almamalıydım. Ama yine de bu kadar panik yapacak ne olduğunu kestiremiyordum.
Mjöllmile’ın hemen ardından söyledikleri ise beni ikna etmeye yetti.
“Üstelik yöntemleri de, şey… Labirentin kurallarının etrafından dolanmayı adeta bir ilim haline getirmişler. Mesela…”
Ardından açıklamaya başladı. Ve haklıydı da. Bunu hiç ama hiç hesaba katmamıştım.
………
……
…
Onun anlattığına göre bu parti, Ramiris’in labirent eşyalarını kullanmanın oldukça dahiyane yollarını keşfetmişti.
İlk olarak, 20. Katın boss canavarının önünde bir Kayıt Kristali etkinleştirmişlerdi. Tek bir Kristal tüm parti için geçerliydi; bu yüzden boss hepsini yok etse bile belirledikleri noktada yeniden canlanabiliyorlardı. Bu beklenen sınırlar dahilindeydi—buraya kadar her şey yolundaydı. Fakat sonrasında, anlaşılan dönüş düdüğünü kullanarak labirentin dışına ışınlanıyorlardı. Ardından parti dağılıyor ve her üye, her biri azami sayı olan onar kişilik kendi partisini kurmaya gidiyordu.
“Yani o zaman, şey, bunca insan…”
“Aynen öyle. Artık bir partiden ziyade küçük bir ordu haline geldiler.”
Bir zamanlar on kişilik bir takım olan grup, artık her bir üyesi bireysel olarak C-artı ile B-artı arasında değişen, toplam yüz kişiden oluşan on partiye dönüşmüştü. Görünüşe bakılırsa hepsi ortak bir tasarıma sahip, üzerine belirli bir amblem işlenmiş bir tür üniforma palto giyiyordu. Sıraya dizilip nizami bir düzen içinde labirente yürürken etraftaki insanların tedirgin olmasına sebep olduklarına şüphe yoktu… ve 30. Kat boss’unun karşısına çıkardıkları kuvvet tam da buydu.
Kurallara göre bir boss’a aynı anda sadece tek bir parti meydan okuyabilirdi fakat burada aynı boss’a meydan okuyan ve sıralarını beklemek için kuyruğa giren on parti vardı. Ork Kralı ve beş adamı güçlü rakiplerdi ama bu ordu da yabana atılır cinsten değildi—kıran kırana bir mücadelenin ardından, gruptaki üçüncü partiyle nihayet boss’u alt etmeyi başarmışlardı.
………
……
…
“Sanki daha geçenlerde buna benzer bir şeyden bahsetmiştik gibi geliyor.”
“Kesinlikle öyle efendim. Bahsettiğimiz bizzat Yeşil Öfke Takımı.”
Ah, şimdi anlaşıldı. Bir örnek paltolara bakılırsa, şu ya da bu soylunun emrinde çalışan bir grup insan olmalıydılar. Kayıt Kristalleri için ayırmış olabilecekleri devasa bütçe tüylerimi ürpertti. “Vakit nakittir” falan derlerdi de tanesi bir altın para ediyordu bunların ve onlar resmen sağa sola savuruyorlardı.
“Kimin adına çalıştıklarını biliyor muyuz?”
“Bunu Leydi Souka’ya araştırttım. Görünüşe göre hepsi, oldukça tanınmış bir paralı asker birliği olan Bozkırın Evlatları’nın üyesiymiş. Kendilerini finanse eden hamilin Englesia’dan olduğunu düşünüyor.”
Bozkırın Evlatları mı? Adlarını hiç duymamıştım. Ancak Batı Ülkeleri’nin kilit üyelerinden birinin gözünü labirentimize diktiğini duymak şaşırtıcıydı. Kuruluş Festivali’ne onlara bağlı ailelerden birinin katıldığını hatırlar gibiydim… ama ana soylu hanelerden kimse gelmemişti sanırım. Belki geç kalmışlardı ya da belki de başka bir niyetleri vardı…?
“Şey, hım. Nasıl demeli? Parayı basıp yolu açıyorlar gibi hissettiriyor, bu da pek hoş bir izlenim bırakmıyor ama kurallara aykırı da değil.”
Sinir bozucu şekilde, üstlerine gitmek ya da onları engellemek için hiçbir sebebimiz yoktu. Mjöllmile’ın telaşını anlıyordum fakat bu aşamada elimizden pek bir şey gelmezdi.
“Kârımız artıyor, evet. Şu an için bundan şikâyetçi olmak mantıksız görünebilir. Fakat böyle devam ederse, tuzaklarla donatmak için onca vakit harcadığınız katlar göz açıp kapayıncaya kadar fethedilecek gibi duruyor…”
Demek Mjöllmile, ben buraya kapanmışken birileri tüm labirenti temizleyip bitirecek diye panikleyerek deli gibi beni arıyordu?
“Seni endişelendirdim galiba, ha? Neyse, bir şey olmaz. Olaylar asıl 40. Kattan sonra kızışıyor. Hem bence fırtına yılanı onları bir süre yerlerine çivileyecektir zaten.” Yeşil Öfke Takımı harika bir takım çalışması sergiliyordu; savaşan bir parti olarak A-eksi seviyesinde olduklarını düşünüyordum—fakat bireysel olarak her biri B civarındaydı, bu yüzden güçlü menzilli saldırılara karşı uzun süre dayanabileceklerinden şüpheliydim. Fırtına yılanı, A-eksi sınıfının güçlüleri arasındaydı; bu yüzden on tane B-artı dövüşçü bile bir tanesine karşı zafer kazanmakta zorlanabilirdi.
“Doğru efendim ama Leydi Ramiris ve Lord Veldora’nın anlattıklarına bakılırsa, Yeşil Öfke’nin liderinin gerçek yeteneklerini gizlediğine inanmak için geçerli sebeplerimiz var…”
Ha?
Doğru ya, bir videodaki birine Tahlil ve Değerlendirme uygulayamam. Şöyle ki—
【Rapor】 【Bir savaşın hareketli görüntüsü üzerinden Tahlil ve Değerlendirme ile kesin büyü zerreciği miktarı hesaplanamaz.】
Doğru, Raphael de beni bu konuda uyarmıştı. Ben sadece o video kaydını kullanarak Özgür Lonca’nın canavarları sıralama biçimine dayalı bir derece biçmiştim; bu yüzden o partinin tam olarak ne kadar güçlü olduğunu kesin bir doğrulukla söyleyemezdim. Ne de olsa gerçek yeteneğim kesinlikle S seviyesinde olmasına rağmen Lonca tarafından yalnızca B-artı olarak derecelendirilmiştim. Rütbeler bu şekilde yetenekten farklılık gösterebiliyordu bazen. Ve eğer biri yeteneğini kasten gizliyorsa, bu duruma el atmayı düşünmemiz gerekirdi.
“Bu konuyu Veldora ve bizimkilerden dinlesem iyi olacak sanırım.”
“Elbette efendim. Kendilerine çoktan haber verdim, haydi yanlarına gidelim!”
Mjöllmile işte, tam da ondan bekleneceği gibi. Beni bulduğu anda diğer herkesi çoktan hazır etmişti bile. Başımı sallayıp oturduğum yerden kalktım.

Bizim alışıldık ekiple tekrar labirentin toplantı odasındaydık.
“Geç kaldın, Rimuru!” diye azarladı Veldora beni.
“Aynen öyle! Şu olana bir bak! Sen lidersin—artık lider gibi davranmaya başla!” diye ekledi Ramiris.
Ben lider miymişim? Bunu da ilk defa duyuyordum. Fakat şu an bunun bir önemi yoktu.
“Eee, durum nasıl görünüyor?” diye sordum.
“Durum vahim,” diye yanıtladı Ramiris. “Şu anda ta 38. Kata kadar dayandılar.”
İlerleyişlerine dair bazı video kayıtlarını bana göstermeye başladı. Küçük, şeffaf bir kutunun içine yansıtılan görüntüleri benimle incelerken oldukça telaşlı, hatta yerinde duramaz bir haldeydi. Bu etki, sanki üç boyutlu minyatürlerin kendi başlarına hareket etmesini izlemek gibi bir şeydi. Keşke bunu doğrudan Tahlil ve Değerlendirmeye tabi tutabilseydim, çok yazık…
【Öneri】 【Özne Ramiris’in Doğal Yeteneği ‘Labirent Yaratımı’ ile etkileşime girme izni alınırsa, daha doğru ve ayrıntılı bilgi toplamak mümkün olacaktır.】
Ooo! Raphael’den ender görülen bir teklif. Denemeye değer görünüyordu. Bir soralım bakalım.
“Ramiris, senin için de uygunsa bir ricada bulunacaktım.”
“Ha? Bu resmiyet de nereden çıktı?”
“Aslında Labirent Yaratımı yeteneğine müdahale etmeyi düşünüyordum, ne dersin?”
“Müdahale mi? Tam olarak ne yapacaksın ki?”
Ne mi yapacaktım? Kendimden de pek emin değildim.
“Şey, bilirsin işte, müdahale. Labirent hakkında biraz daha bilgi toplamak falan istedim hani?”
Gerçeğin üzerini örtbas etmeye çalışarak lafların çoğunu kafamdan uydurmuştum.
【Rapor】 【Genel hatlarıyla gerçek bu şekildedir.】
Vay be, amma iyiyim ha. Bir kerecik de olsa Profesör Raphael’in açıklamasını gerçekten anlayabilmiştim.
“Yani, benim için sorun değil de altından kalkabileceğinden emin misin?”
“Şey, neden benim için endişeleniyorsun ki?”
“Bilirsin işte, incelenecek çok fazla bilgi var. Ben bile hepsini tam olarak kavrayamıyorum, o yüzden genelde yarattıktan sonra aklımdan çıkarıp atıyorum.”
Hım? Bir dakika. Çok fazla veri olduğunu söylemişti ve muhtemelen haklıydı. Aynı anda labirentte bulunan binden fazla meydan okuyucu, üstüne her katın tüm verileri ve diğer her şey—üstelik 95. Katta daimi sakinlerimiz de vardı. Bütün bunları tek seferde kavramaya çalışmak—
【Anlaşıldı】 【Herhangi bir sorun teşkil etmeyecektir.】
Ha, tamam o zaman. Görünüşe göre bir problem olmayacaktı.
“Hım, bence iyi idare ederim ya…?”
“Niye soru sorar gibi söylüyorsun ki?”
“Hadi ama Ramiris, her şeyi Rimuru’ya emanet etmekle emin ellerdesin. İkimizin de endişeleneceği zerre kadar bir şey yok!”
Ben içten içe gerilmiştim gerçi ama sağ olsun Veldora, bana güvenmesi için Ramiris’e lafı yapıştırıvermişti.
“Pekâlâ madem! O zaman Labirent Yaratımı yeteneğime girme yetkisini veriyorum sana!”
Ramiris bana dokundu ve bununla birlikte labirente anında erişim sağladım.
【Rapor】 【Özne Ramiris’in Doğal Yeteneği ‘Labirent Yaratımı’na bağlanıldı.】 【Bilgiler toplanıyor.】
Sabırsızlanıyormuş gibi duran Raphael hemen harekete geçti. Harekete geçtiği anda, ben… Hım? Beynimden bir sürü verinin akıp geçtiğini mi hissettim ne? Fakat hiç acıtmadı. Kendimi kasmış, her şeye hazırlıklı bekliyordum ama resmen hevesim kursağımda kaldı.
【Rapor】 【Yeşil Öfke Takımı üzerindeki Tahlil ve Değerlendirme tamamlandı.】 【Liderleri A rütbesinin üzerindedir; ancak diğerlerine dair değerlendirmem öncekine kıyasla büyük bir farklılık göstermemektedir.】
Göz açıp kapayıncaya kadar Raphael ihtiyacım olan bilgiyi bulup çıkarmıştı. Güvenilirlik dediğin böyle olurdu işte. Sonra Tahlil ve Değerlendirmenin hâlâ çalışmakta olduğunu fark ettim. Dikkatini bir şey mi çekmişti?
【Anlaşıldı】 【Labirentte bugüne kadar gerçekleşmiş tüm savaşlar tahlil ediliyor…】
‘o yüzden kafamı şişirip durma,’ der gibi bir havası vardı sanki. Ki bu da mantıklıydı. Benim gibi sıradan bir tembelin profesörün aklından geçenleri anlamasına imkân yoktu. Yine görkemli bir şeyler planladığına emindim ama şimdilik bunu kendi haline bırakacaktım.
Böylece toplantımıza geri döndük.
“Anlıyorum…”
“Bir şeyler öğrenebildin mi, Rimuru?”
“Pek çabuk oldu. İşe yaramadı, değil mi?”
Veldora’yı saymıyorum bile, Ramiris de bana şüphe dolu bir bakış fırlattı. Her ne kadar bu durum canımı sıksa da bana inanmakta güçlük çektiklerine emindim.
“Biliyor musunuz,” dedim hafifçe böbürlenerek, “bu adam A-artı civarında falan.”
Daha rahat görülebilsin diye görüntüyü büyüterek Ramiris’ten aldığım başka bir kaydı öne çıkardım.
“Ha?!”
Bu durum odadaki herkesi, en çok da Ramiris’i şaşırttı. “Şey, Rimuru? Benim yeteneğimi niye bu kadar iyi kullanıyorsun ki?!”
“Hahaha! E müdahale etme yetkisi verdin ya bana, o yüzdendir herhalde.”
“Dalga geçiyor olmalısın! Ben bile yalnızca sabit bir noktadan görüntü yansıtabiliyorum. Buradan birini takip edebilmem için o kişiyi bizzat tanımam gerekiyor…”
Anlaşılan Ramiris yalnızca labirent yöneticilerinin süzgecinden geçmiş görüntülere erişebiliyordu. Nedenini anlayabiliyordum; tüm bu verileri enine boyuna idare etmek baş döndürücü bir işti.
“Neyse, şimdilik bu konuda benden daha yeteneklisi yok diyelim,” dedim onu yatıştırmak için, gözlerimi görüntüye çevirirken.
Takip ettiğimiz A üstü kâşif, Yeşil Öfke takımına liderlik eden elemental büyücüsüydü. Eğer lider bunca gücü saklıyorsa, faydalanabileceği çok daha fazla elemental ruh olması muhtemeldi. Üst düzey olanlara erişimi varsa, kendi gücünün katbekat fazlasına hükmedebileceğinden emin olabilirdiniz.
“Hoo. ‘A üstü’ derken canavar standartlarından mı bahsediyoruz?”
“Doğru. Özgür Lonca rütbeleri aşağı yukarı hangi rütbedeki canavarı yenebileceğinizi düşündüklerine göre belirliyor ama…”
Fakat bu, güvenlik paylarını göz ardı ediyordu. Tam olarak söylemek gerekirse standartlar, o rütbedeki bir canavara karşı birkaç maceracının kafa kafaya geldiği senaryoya dayanıyordu sanırım.
“Pekâlâ, peki ya biz?”
“Siz mi…?”
Masayuki konusunda pek emin değildim. Görünüşe bakılırsa D’nin alt sınırlarında kalırdı—fakat benzersiz yeteneği akılalmazdı; hepsini bir araya toplayınca rahatlıkla A seviyesine girerdi. Yine de bunu söylemek muhtemelen Masayuki’yi yanlış düşüncelere sevk ederdi, bu yüzden konuyu açmamaya karar verdim. Şimdilik gerçeği biraz çarpıtmak en iyisiydi.
“Jinrai’ın A rütbesinin sınırını kıl payı geçtiğini söyleyebilirim ama bir fırtına yılanını tek başına alt edip edemeyeceğinden pek emin değilim. Yine de tam set Ogre Serisi donansaydı, onun için çocuk oyuncağı olurdu.”
Üzerindeki Mithril Zırhı onu Zehirli Nefes’e karşı tam anlamıyla koruyamazdı; bir rakip olarak fırtına yılanı onun için ters bir eşleşmeydi. Canavarların aksine insanlarda tabiri caizse doğuştan gelen pek çok zaaf vardı—ve burası bir video oyunu olmadığından, şu ya da bu saldırıya karşı zayıflık ölümle yaşam arasındaki farkı belirliyordu. Temel gücü onu dişli bir rakip kılsa bile, doğru zamanda gelen doğru zehir onu kolayca öldürebilirdi.
“Vay canına. Jinrai harbiden harika biriymiş, ha?”
“Öyle. Gerçi bence senin yeteneğin onu neredeyse her yönden güçlendiriyor. Sonra… başka kimler vardı sizde? Jiwu ve Bernie mi? İkisini de A-eksi olarak değerlendirirdim.”
Harika bir partiydi. Kesinlikle çok dengeliydi. Belki de bu yüzden Masayuki’nin eksiklikleri hiçbir zaman su yüzüne çıkmıyordu.
“Evet, kesinlikle sırtımı yaslayabileceğim yoldaşlarım var.”
“Hahaha! Onlardan ne kadar daha güçlü olduğunuz düşünülürse Lord Masayuki, sizin kesinlikle A üstü olduğunuz aşikâr. Ne de olsa bizzat Lord Rimuru sizi bir Kahraman olarak tescilledi!” Mjöllmile, gözlerinde katıksız bir saygıyla Masayuki’yi süzüyordu.
Zahmet edip de vazgeçse ne güzel olurdu. Masayuki gülümsüyordu ama her an hüngür hüngür ağlamaya başlayacak gibi bir hali vardı.
“Fakat sorun şu ki bu yalnızca Yeşil Öfke lideriyle sınırlı değil,” dedim. “Şu takımdaki bu adam A; şu adam A… Hepsinin adı Bozkırın Evlatları mıydı neydi? Resmen buraya bir azılılar geçidi toplamışlar.”
“Yok artık! O kadar yüksek rütbeli insan mı?”
“Hımm… Benim için sorun teşkil edecek bir şey değil gerçi…”
Evet, Bozkırın üst kademe üyeleri bir parti kursa 50. Kat bile onları uzun süre durduramazdı.
“Bovix ve Equix de A rütbesinde ama özellikle bu iki herife karşı teke tek kalırlarsa işleri yokuşa sürülür. Yeşil Öfke liderini de Bovix ile aynı kefeye koyarım.”
“O kadar yüksek mi?”
“Evet. Yani şu ikili, savaş yeteneklerini saymazsak sadece fiziksel kabiliyet olarak Jinrai’ın neredeyse iki katı kadar güçlü.”
Bozkırın öne çıkan bu iki üyesinin her biri üst düzey bir büyü doğumlu seviyesindeydi. Gelmud’dan daha zayıflardı (bu isim de beni eskilere götürdü) ama alt kademe paladinlerden kesinlikle daha güçlülerdi. Bu arada, Yeşil Öfke lideri de apayrı bir seviyedeydi; tam emin olamasam da savaştaki yetenek seviyesinin epey yüksek olduğuna bahse girerdim.
“Görünüşe göre kurduğum tuzakları önceden haber versin diye önden koşturacak büyü canavarları çağırıyorlar. Kesinlikle profesyonel adamlar.”
“Evet, böyle giderse benim hazırladığım katlara ulaşmaları an meselesi.”
Hım?
Ramiris’in buna daha çok sevineceğini sanıyordum. Bu gerginlik de neyin nesiydi böyle? Bu ekibin tüm tuzaklarımı atlatmasından pek haz etmemiştim gerçi; ama o ve Veldora meydan okuyanlara haddini bildirmek için fazlasıyla hevesliydiler. Bunun yanı sıra sergilediği o tedirgin tavırlar da düşünülünce, acaba arkada dönen başka bir iş mi vardı?
“Baksana, sen benden bir şey mi saklıyorsun?” Doğrudan, lafı dolandırmadan sormaya karar verdim.
Veldora ile Ramiris, durumun içinden nasıl çıkacaklarını tartar gibi bakıştılar. Anlaşılan kısa çöpü Ramiris çekmişti; çünkü ilk konuşan o oldu.
“Şey, hani sen üç gün boyunca içeri kapanmıştın ya…”
Ve sonrasında anlattığı şeyler, benim de elimi alnıma götürüp ovuşturma isteği duymama yetti.

Hinata’nın Haçlıları, anlattığına göre önceden anlaştığımız gibi elli birinci kattan başlayarak eğitimlerine koyulmuşlardı.
Ramiris elli bir ile altmışıncı katlar arasını kendi hazırladığı tuzaklarla donatmıştı ve tabii ki paladinler ilerlerken onları heyecanla izliyordu. Altmışıncı katın bölüm sonu canavarı olarak seçtiği Adalmann, arkası kesilmeyen zombi koridorları, oksijensiz odalar (ne de olsa ölülerin nefes almaya ihtiyacı yoktu) ve bunlardan çok daha şeytani nice yeniliklere imza atarak devasa bir hortlak ordusu çağırmıştı.
“Bayağı da güveniyordum kendime, biliyor musun? Ama o aptal paladinler yollarına çıkan her şeyi arındırıp durdular. Oksijensiz oda onları biraz durdurdu gerçi ama ön saftakilerin arkasındaki ekip onları hemen diriltti ve yollarına devam ettiler…”
“Bu meydan okuma için tam da biçilmiş kaftandılar desene, ha? Neyse, bazen böyle şeyler olur.”
Morali bozulmuş olan Ramiris’i teselli etmeye çalışırken o anlatmaya devam etti.
Çok geçmeden Haçlı grubu altmışıncı kattaki bölüm sonu canavarına ulaştı. Adalmann onları bekliyordu fakat yine de tam olarak paladinlerin alt etmek üzere eğitildikleri türden bir rakipti.
Düşününce, ortaya çıkan sonuç son derece mantıklıydı. Kendi gücü olmayan bir hortlak olarak Adalmann, yalnızca çağırabildiği varlıklar kadar güçlüydü. Paladinler, onun bizzat savaşarak alt edebileceği seviyenin fersah fersah ötesindeydi. Bununla birlikte, Adalmann paladinlerin gözünde bir nevi kıdemli bir önder sayılırdı. Sanırım onların karşısından öylece kaçıp gidemezdi. Umarım bu tecrübe onun için fazla aşağılayıcı olmamıştır.
“Karalara bağlamamıştır, değil mi?”
“Bağladı…”
Ah. Tahmin etmiştim. Sonra gidip biraz moral versem iyi olacaktı. “E, sonra ne oldu?”
Veldora, “Adalmann’ı yendikten sonra,” dedi, “benim tuzaklarımın kurulu olduğu katlara doğru ilerlediler. Tepeden onları izliyor, şüphesiz birazdan çekecekleri acılara ve düşecekleri kargaşaya kıs kıs gülüyordum ki—”
“Ve resmen ustamızın tuzaklarını da atlattılar! Kaygan zeminler, illüzyon duvarları, Mutlak Karanlık Koridoru, ölüm ışınları… Bazılarını benim bile akıl edemeyeceğim onca şeyi bir çırpıda aşıp geçtiler!”
Veldora ve Ramiris durumu anlatırken dişlerini gıcırdatıyorlardı.
Altmış bir ile yetmişinci katlar arası, Veldora’nın dilediği gibi düzenlemesi için ona bırakılmıştı. Tuzakları birkaç kurban almıştı, doğru; fakat anında ölmedikleri sürece paladinler onları kolayca iyileştirip eski hallerine döndürebiliyordu. Hem bu durum hem de Ramirislerin tabiriyle Diriliş Bileklikleri sayesinde ekip, tehlikedeymiş gibi bile davranmıyordu.
Ben de o katların fazla zor olduğunu düşünmüştüm bir de. A veya üzeri rütbede bir ekiple, tüm parti aynı anda ölmediği müddetçe her zaman toparlanabiliyorlardı. İçimden bir ses zorluk seviyesini biraz yeniden ayarlamamız gerektiğini söylüyordu.
“Ama benim Elemental Colossus’um harika bir mücadele verdi!” dedi Ramiris. “Hatta tüm meydan okuyanları yerle bir etti bile…”
Vay canına. Bir paladin ekibini darmadağın edebiliyorsa, bu hiç de hafife alınacak bir şey değildi. Ama zaten sırf o muazzam ağırlığı bile başlı başına bir tehditti. Ne kılıç işliyordu ne büyü; üstelik yaban tavşanı gibi çevikti ve ağırlığı tonlarla ölçülüyordu. Herkesin kâbusu olurdu doğrusu.
O halde Ramiris neden bu kadar kederliydi?
Mjöllmile sırıtarak, “Şey, anlaşılan paladinlerin o bölüm sonu canavarına karşı zorlandığını görmek Leydi Hinata’yı epey sinirlendirmiş,” dedi. “Hatta bir ara ekipteki paladin komutanlarından biri olan Sör Fritz, yoldaşlarına dönüp ‘Leydi Hinata’nın bile bu düşmanı alt edebileceğinden emin değilim,’ demiş.”
Hım. Evet, eğer Hinata oradaysa —üstelik öfkelenmiş bir Hinata— Elemental Colossus bile onu durduramazdı. Aslına bakılırsa…
“Şey, peki Hinata nereye kadar geldi…?”
“Ş-şey, kem küm…”
“Sorun da orada zaten!”
Duyduklarım beni sahiden şoke etti. Hinata sadece tek bir gün içinde ta doksan beşinci kata kadar inmişti. Ona altmış birinci kattan başlama payı versek bile bu akıl almaz bir hızdı.
Elemental Colossus’un işini çabucak bitirmiş, onu olduğu yerde çivileyip Ayrıştırma ile tamamen yok etmişti. Çok geçmeden sekseninci kata varmış ve oradaki bölüm sonu canavarını neredeyse tek bir darbeyle indirmişti.
Veldora, “Çırağım Zegion şu an krizalit evresinde olduğundan hareket edecek durumda değildi,” diye açıkladı. “İlk uyanan Apito oldu ama o kızın hızına yetişemeyince dayağı yedi.”
“Evet, bayağı sıkı bir kavgaydı! Bir kraliçe yaban arısı olarak Apito’nun çevikliği, onu canavarlar âleminin zirvesine koyuyor. O Hinata denen kadına bir darbe indirebilmek için elinden gelen her şeyi yaptı ama kadın her birini savuşturdu,” dedi Ramiris.
Hımm. Evet, işin içinde Hinata varsa bunu tahmin edebiliyordum. Gerçekten güçlü biriydi. Onu yenmeyi nasıl başardığım bile benim için hâlâ bir muammaydı.
“Sonra da dur durak bilmeden devam etti! Seksen bir ile seksen dokuzuncu katların her birini Kumara’nın tebaasından biri yönetiyor ama kadın hepsini teker teker hakladı.”
“Aynen, Kumara da henüz çok küçük olduğu için doksanıncı katın bölüm sonu canavarı olarak Beretta’yı görevlendirmiştim fakat Hinata onu da yendi!”
“Ah… Bana göre Beretta epey güçlenmişti ama sanırım çatmaması gereken biriyle dans etti,” dedim.
“Hı-hım. İnanılmaz bir şey,” diye karşılık verdi Ramiris. “İnsanların Hinata’ya nasıl olup da bir Kahraman demediğine inanamıyorum.”
Bunun üzerine Hinata günlük mesaisini noktalamış ve doksan beşinci kattaki lüks süitine yerleşmişti.
Dününü ise Milim tarafından tasarlanan ve elimizdeki en zorlu engeller olması gereken doksan altı ile doksan dokuzuncu “ejderha katlarını” fethetmekle geçirmişti.
Ramiris devam etti: “Gazap Dolu Toprak katını bilirsin; depremler bir yana, yerçekimi tuzakları resmen insanı canından bezdirir. Orada yerçekimi normalin yaklaşık beş katı, bu yüzden hareket etmekte zorlanır sanırsın ama…”
Fakat ne gökten inen yıldırımlar, ne iliklere işleyen ayaz, ne de kavurucu sıcaklık Hinata’ya sökebilmişti.
“İşte o zaman nihayet sahneye çıkma sıram geldi.”
“Hadi canım, sahiden mi Veldora? “Onunla dövüştün mü yani?”
“Dövüştüm elbette. Gelen kim olursa olsun karşılarım! Son bölüm sonu canavarı olarak hiçbir meydan okuyandan kaçmam!”
“…” “E, peki sonra ne oldu?”
Karşımızdaki Veldora’ydı, elbette kaçacak hali yoktu. Ama sonucun ne olduğunu bilmem gerekiyordu. Veldora benden bile daha güçlüydü, bu yüzden kaybettiğini hayal dahi edemezdim; fakat asıl mesele Hinata’nın bu dövüşe nasıl yaklaştığıydı.
“Eh, kazandım tabii ki. Fakat kabul etmeliyim ki oldukça güçlüydü. Kılıç ustalığı bana beni mühürleyen Kahraman’ı birazcık andırdı ama dövüş tarzı tamamen zıttı.”
Hooo?
Veldora’nın zaferi zaten baştan kesin olsun ya da olmasın, o dövüşü kaçırdığım için içten içe üzülmüştüm. Keşke birinin aklına bunu kaydetmek gelseydi…
【Bilgi: Ne yazık ki tüm savaş kayıtları silinmiş görünmektedir.】
Hadi ya… Ama kahretsin. Böylesine destansı bir olayı kaçırdığım için kendime ne kadar kızsam azdı.
“Size yemin ederim Lord Rimuru, gözlerime inanmakta güçlük çektim! Ah, Leydi Hinata adeta bir şiir gibi akıyordu!”
Demek Mjöllmile de izlemişti? Öyle kıskandım ki anlatamam.
“Evet, Hinata’nın hakkını teslim etmek lazım… İnsanlar hangimizin daha iyi olduğunu tartışıp duruyor; o mu yoksa ben mi diye. Ama dürüst olmak gerekirse bu konu her açıldığında mideme kramplar giriyor.”
“Ahaha-ha-ha! Her zamanki gibi ne kadar da alçakgönüllüsünüz, değil mi Sör Masayuki?”
Mollie, yapma etme gözünü seveyim. Bu kesinlikle alçakgönüllülük falan değildi. Acı ve çıplak gerçeğin ta kendisiydi.
“Hi-hi-hi! Ah, bu konuda şaka yapmaya hiç gerek yok Mjöllmile.” Masayuki lafı çevirmeye çalışırken yüzündeki gülümseme iyice gergin ve zoraki bir hal almıştı.
Mjöllmile ise verilen mesajı zerre anlamamıştı. “Ah evet, kesinlikle. Eminim ki savaş söz konusu olduğunda sizin için şakanın zerresi bile olamaz! Hatta Sör Veldora ile savaşma fırsatınız olsaydı, ortaya çıkacak sonucun aklın sınırlarını zorlayacağına kalıbımı basarım. Bunu en ön sıradan izlemeyi çok isterdim doğrusu!”
Komikti gerçekten. Mjöllmile normalde son derece sevecen, halden anlayan bir adamdı. Fakat iş Masayuki’ye gelince nerede duracağını bir türlü kestiremiyordu. Lütfen, dur artık. Çocuk şuracıkta kalp krizi geçirecek gibi duruyor!
“Öyle mi düşünüyorsun? Şöyle ufak bir antrenman maçına ne dersin Masayuki?”
O “ufak antrenman maçı” çocuğun helvasını yememize yeterdi.
“Durun bakalım, sakin olun… Evet, Masayuki bir şampiyon ama bilirsiniz ya, o daha çok zekasını kullanarak savaşır. Onunla karşılaşacak olsak sanırım ben kıl payı önde olurdum; fakat senin akıl almaz gücün karşısında Veldora, onun sana yetişmesi mümkün değil.”
“Demek öyle, demek öyle! Evet, ben de tam olarak böyle düşünüyordum. İnsan sarraflığı konusunda her zaman çok iyisindir Rimuru! Gaaah-ha-ha-ha!!”
Oh be. Bu işi çözerdi. Biraz övgüyü bastın mı keyfi anında yerine geliyordu zaten.
“Neyse, konumuza dönelim mi?”
Şimdilik Veldora’nın anlattıklarını sonuna kadar dinlemem gerekiyordu. Ona bir bakış attım, o da başıyla onayladı.
“Evet. Beni mühürleyen Kahraman’ın saldırılarında tek bir gereksiz hareket dahi yoktu, anlıyor musun. Buna karşılık Hinata denen o kadın, bana karşı işe yarayabilecek bir şeyler bulabilmek adına daha çeşitli yöntemler deniyor gibiydi. İkisi de birer savaşçı olarak soğukkanlıydı ve asla açık vermiyorlardı; fakat Hinata’nın tarzı bana gereksiz vuruşlar ve hareketlerle doluymuş gibi geldi.”
Anlattığı kadarıyla Hinata oldukça geniş bir saldırı yelpazesi sergilemişti; aklına gelen her türlü büyüyü, tılsımı ve kutsal emaneti bir bir sahaya sürmüştü. Basit fiziksel saldırılar Veldora’ya işlemediğinden, herhangi bir şeyin işe yarayıp yaramayacağını görmek için denemeler yaptığını tahmin edebiliyordum. Ne var ki üzerine fırlattığı neredeyse hiçbir şeyin zerre etkisi olmamıştı.
“Yine de o son saldırısı fena değildi doğrusu. Her ne kadar ufacık, minicik bir miktar olsa da bana hasar vermeyi bile başardı. Bana bir nebze de olsa Kahraman’ın Mutlak Kesme yeteneğini hatırlattı.”
Hinata’nın kozu olan ve kılıcı Moonlight’ın gücünden yararlanan bitirici hamlesi Meltslash’ten bahsediyordu. Ama o bile mi Veldora’yı sarsamamıştı?
“Doğru taktikleri kullanırsa bir tehdit oluşturabileceğini düşünüyor musun?”
Ramiris bunu bir anlığına düşündü. “Hımm, Clayman’den veya diğer daha zayıf iblis krallarından daha güçlü olduğu kesin. Hatta gardlarını düşürürlerse şimdiki Octagram üyeleri bile onun karşısında zorlanabilir. Ama buradaki ustam bambaşka bir seviyede—”
“Guaah-ha-ha-ha! Aynen öyle! “Benimle başa baş dövüşmek istiyorsa en az on kat daha fazla enerjiye ihtiyacı var!”
Vay canına…
Demek Hinata bile Veldora’ya diş geçirememişti, ha? O savaşı incelemek için gerçekten orada olmayı çok isterdim. O anın anısını kaydedebilseydim, gelecekte harika bir referans kaynağı olabilirdi. Ama artık elden bir şey gelmezdi. Geçmişi ait olduğu yerde bırakıp konuyu asıl meseleye geri getirdim.
“Pekâlâ. Yani özetle, labirentin ikinci yarısı paladinlere ve Hinata’ya karşı düzgün bir şekilde işleyemedi, öyle mi? Ama bölüm sonu canavarları diriliyor, değil mi?”
“Evet ama Adalmann, Bovix’ten daha zayıf, biliyorsun değil mi? Üstelik bana araştırmalarda falan da yardım ediyor… Gerçek bir yetenek bence ama altmışıncı katın bölüm sonu canavarı olmak için en doğru kişi olduğunu sanmıyorum. Ayrıca…” Ramiris gözle görülür şekilde titremeye başladı. “Be-benim şaheserim, Elemental Colossus… Kırıldı… ve bir türlü eski haline dönmüyor!!”
Sonra da hüngür hüngür ağlamaya başladı. Ha? O bir bölüm sonu canavarı değil miydi?
“Bileklik kolunda değil miydi?”
“Yok, takılıydı,” diye boynu bükük bir cevap geldi. “Ama dirilmiyor işte. Sen onu parçaladığın zaman da dirilmemişti zaten.”
Anlaşılan, Zindan’da doğal yollarla oluşan golemler diriltilebiliyordu fakat Ramiris’in bizzat inşa ettiği türler dirilmiyordu. Bu aklıma bir fikir getirdi.
“Belki de bir ruhları olmadığı içindir. Beretta gayet güzel dirildiğine göre, belki de senin labirent Elemental Colossus’a sıradan bir eşya muamelesi yapıyordur?”
“…” “Ne?”
Veldora onaylayarak, “Hımm, bana da mantıklı geldi,” dedi. “Potansiyel bir hedef sayılmadığı için yetkin ona kadar uzanamıyor Ramiris.”
Bana da mantıklı gelmişti. Yani onu yeniden inşa etsem bile tekrar parçalanıp gidebilirdi. Gücü göz önüne alındığında bu çok sık yaşanacak bir şey değildi gerçi, ama yine de bu meseleye bir el atmamız gerekiyordu.
Ve bundan da önce:
“Onu inşa etmek epey zaman alıyor, değil mi?”
“Hem de nasıl! Bu yüzden şu an yetmişinci katın hiçbir bölüm sonu canavarı yok…”
Biliyordum işte.
“Evet, ayrıca sekseninci kattaki Zegion da muhtemelen bir süre daha uyumaya devam edecek. Apito’nun kendisi güçlendi gerçi ama gerçek savaş deneyimi fazlasıyla az. Bölüm sonu canavarı olarak görev yapabilmesi için biraz eğitime ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.”
Meğer Apito çoktan telafi amaçlı bir savaş eğitimine başlamıştı bile. Onu labirente yerleştirme amacımın tam olarak bu olup olmadığından pek emin değildim; fakat kendisi bu konuda can atıyordu, ben de izin vermekte bir sakınca görmedim. Bu arada öğretmeni de Hinata’ydı; Veldora ile bir kez daha dövüşme şansı karşılığında ondan yardım etmesini istemişlerdi. Hinata zaten bizim çocuklarla ilgileniyordu, bu yüzden Apito’ya biraz savaş eğitimi vermek muhtemelen ona pek de zahmetli gelmemişti.
Geriye Kumara kalıyordu. Seksen bir ile seksen dokuzuncu katları idare eden Kumara minyonları, özünde Kumara’nın dokuz kuyruğunun her bir kata dağıtılmış büyü doğumlu tezahürleriydi. Her birinin kendi özgür iradesi vardı, kendi kendilerine evrimleşip öğreniyorlardı; fakat onları kendi bedeninden bu şekilde ayırmak Kumara’nın kendi büyü zerrecikleri (magicules) rezervini büyük ölçüde tüketiyordu. Bu yüzden Kumara’nın da Alice, Chloe ve diğerlerine katılıp Hinata’nın gözetiminde eğitim almasına karar verilmişti.
Bunların hepsi dün kararlaştırılmıştı.
“Tamam, yani şu an altmışıncı kattan doksanıncı kata kadar gerçek bir bölüm sonu canavarımız yok, öyle mi?”
“Aynen öyle!”
“Doğru. İşte bu yüzden bir sorunumuz var!”
Ramiris ile Veldora nedense bana sırıtıp duruyorlardı.
“Aman Tanrım…”
“Vay canına, tam da zamanlama harika olmuş desene!”
Mjöllmile ve Masayuki de bunu duyduklarında en az benim kadar şaşırmışlardı. Artık labirentle ilgili işlerin rayına oturduğunu sanıyordum ama anlaşılan fena yanılmıştım.
“…” “Pekâlâ. Durumu anladım sanırım.”
Çaresizce içimi çektim.

Böylece bir anda uğraşmam gereken bir yığın sorun çıkmıştı ortaya ama en azından 51. Kattan aşağısında tam olarak neyi halletmemiz gerektiğini biliyorduk. Üstelik kurduğum tuzaklar da hâlâ sapasağlam duruyordu.
“Fırtına yılanını birinin alt etmesi an meselesi sanırım… ama paniğe hiç gerek yok!”
“Ha şöyle, işte tanıdığım o kendinden emin Rimuru! Bir planın var mı?”
“Hihihi! Biliyordum zaten! Sen buradayken endişelenecek hiçbir şey olmadığını biliyordum!”
Veldora ve Ramiris’in yüzündeki endişe bir anda silinip gitmiş gibiydi. İşlerine geldiği gibi davranıyorlardı gerçi ama yine de başımı sallayıp aklımdakileri açıkladım.
“Aynen öyle. Daha önce de dediğim gibi, tuzaklarım 41. Kattan itibaren ciddileşmeye başlıyor. Onların ayağını kaydıracakları kesin.”
“Ah, bunu duymak ne kadar da iç rahatlatıcı!”
“Hımm? Öyle galiba, evet.”
“Peki bunlar ne tür tuzaklar, Rimuru?”
Ooo, bunu mu merak ettiniz? Sıkı durun öyleyse.
“Şöyle ki, ölümcül darbeyi indirecek asıl kozumuz 49. Kattaki slimelar. Belli bir koridoru geçtiğiniz an, katın geri kalanıyla bağlantınız kesiliyor ve karşınızda devasa bir slime yığını buluyorsunuz. Üstelik fena olanlarından, belirteyim.”
Bu slime sürüsü birleşerek çapı neredeyse üç metreyi bulan sahiden devasa slimelara dönüşecekti. Ön ve arkadaki kaçış yolları tıkandığından, zavallı kurbanlar tam anlamıyla köşeye sıkışacaktı. Kesikler, darbeler, sert vuruşlar gibi fiziksel saldırılar bunlara işlemiyordu; kapalı bir koridorda ise öyle her büyüyü güvenle kullanmak mümkün değildi. Patlamaya yol açan her şey kendi yüzünüzde patlayabilirdi, dolayısıyla o seçenek baştan eleniyordu.
Bu slimeların yüksek bir saldırı gücü yoktu gerçi ama her iki taraftan sizi kıskaca alacak şekilde manevra yapacaklardı; bildiğiniz klasik kıskaç harekâtı. Bir tanesi üzerinize doğru ilerlerken arkanızdaki duvara santim santim yanaşmak zorunda kaldığınızı hayal ederseniz, ne kadar büyük bir tehdit oluşturabileceklerini az çok kestirebilirsiniz.
“Kvah-ha-ha-ha! Zafer bizimdir!!”
“Aynen öyle! Bu iş artık cepte!”
“O kadar acele etmeyin bakalım ikiniz de. Sadece bununla kalmadım.”
İlk salvolarımın bana tezahürat yapmalarına yetmesine sevinmiştim ama sırada bir sürü başka tuzak daha vardı. Şimdi tek tek anlatırken korkudan tir tir titremeye hazır olun:
Slime Havuzu: İlk bakışta yaylanan, kauçuk gibi bir koridor gibi görünen zemin aslında bir slimedır; öyle ki yarı yola geldiğinizde sulu bir mezara dönüşüverir!
Slime Yağmuru: Üzerinize yumruk büyüklüğünde slimelardan oluşan bir fırtına yağar ve her biri kıyafetleriniz ile zırhınızın arasına sızabilecek kadar küçüktür. Asit yanıklarına dikkat edin!
Slime Bebeği: İlk başta bir canavar gibi görünür ama tüm saldırılarınızı yorulmak bilmeden göğüsleyerek sizi yavaş yavaş tüketir. Daha da kötüsü, ona indirdiğiniz her darbe silahınızı aşındırıcı asitle baş başa bırakır. Ekipmanınızı parçalatmamaya bakın!
Ve dahası. Aklımda başka fikirler de vardı fakat bu katlar için asıl odak noktasının kâşifleri yıpratıp yıldırmak olmasını istemiştim. Özellikle silahlarının kırılması, daha fazla savaşmalarını imkânsız hale getirebilirdi. Bize zaman kazandırmak için biçilmiş kaftandı.
“Mükemmel. Sahiden de dahiyane bir tuzak seçkisi. Yani düşmanlarımızı bu tuzaklarla alt edemesek bile, onlara hasar verdiğimiz sürece kazanmış mı sayılıyoruz?”
“Aynen öyle, Veldora.”
“Hımmm… Ayrıca silahlarını kırmak, daha güçlü rakipleri püskürtmek için de harika bir yol. Bunu hiç düşünmemiştim.”
“Doğru. Onları yenebilirseniz ne âlâ, ama artık yenemezlerse ne olacağını da düşünmek zorunda kalacaklar. Bu da bize biraz zaman kazandırır herhalde.”
Şimdilik bu tuzaklar meydan okuyanları yavaşlatmaktan öteye pek geçemeyecekti. Bu biraz can sıkıcıydı ama daha kalıcı çözümler üretmek için o zamana ihtiyacımız vardı.
“Peki kazandığın bu zamanla ne yapmayı planlıyorsun?” diye sordu Veldora.
Buna ciddi bir yanıt vermek gerekirdi. “Labirentimizin öyle sıradan, alelade bir labirent olmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerek. Burası Gelişmiş Zindan; daha yeni, evrimleşmiş bir tür ve sürekli evrimleşip daha da gelişmesi hedefleniyor.”
“…!”
“Evet, elbette.”
“Bu yüzden tek yapmamız gereken, Zindanın bir dahaki sefere durumların üstesinden daha iyi gelebilmesi için gerekli ayarlamaları yapmak. Öncelikle… Adalmann. Onun durumuna bir çare bulacağım. Zaten patron odasının atmosferini de değiştirmek istiyordum, Ramiris, o yüzden yardımına ihtiyacım olacak.”
“Tabii ki, lafı bile olmaz!”
Adalmann yaşarken kardinallik mertebesine kadar yükselmişti; sanırım resmî mesleği başrahiplik ya da ona benzer bir şeydi. Bir grupta tam arka saf destek tipi olurdu. Tek başına bir patron olarak kalmasına izin vermek bir hataydı; ön safta yer alacak türden bir partnerle eşleştirilmesi gerekiyordu. Aklımda başka fikirler de vardı, bu yüzden Ramiris ve ben daha sonra Adalmann’ı ziyaret etmeye karar verdik.
Sırada 70. Katın patronu vardı.
“Başka bir Elemental Colossus yapmaktan başka çaremiz yok,” dedim. “Üstelik bu iş için biçilmiş kaftan olan kişi de az önce döndü.”
Gerekli malzemeleri temin edebilirdim, bu yüzden bu yoldan gitmek en mantıklısıydı. Yine aynı şeyi baştan inşa etmenin de bir eğlencesi olmazdı ama.
“Biçilmiş kaftan olan kişi mi?” diye sordu Ramiris.
Başımı sallayarak onayladım onu. “Evet, Kaijin döndü. Ruh mühendisliği konusunda epey bilgilidir, bu yüzden işi seve seve kabul edeceğini düşünüyorum. Ayrıca daha önce yürüttüğüm deneyde de bunun faydası dokunacaktır. Ona araştırma sonuçlarımı göstereceğim; bu sayede eskisinden bile daha güçlü bir dev heykelle karşılaşmayı bekleyebilirsiniz.”
“… Sahi mi? Harika o zaman!”
Ona hemen o an bir sonuç sunamazdık belki ama Kaijin’in ekibe katılmasıyla her zamankinden daha güçlü olacaktık. Hemen hazır olmayacaktı gerçi ama oraya kadar inmeyi başaran bir sonraki meydan okuyucu kafilesi için kesinlikle büyük bir tehdit oluşturacaktı.
“Peki 80. Kat ve aşağısı ne olacak…”
“O iş zamanla kendi kendine rayına oturur sanırım. Zegion uyandığında, sıradan meydan okuyucuların hiç şansı kalmayacak, benden söylemesi. Ayrıca Milim’in getirdiği ejderhalar da labirentte biraz daha vakit geçirdikçe bizim için evrimleşecektir.”
Kumara da henüz gelişim çağında bir yaratıktı. O yüzden acele etmeye hiç gerek yoktu. Asıl mesele, kendimize ne kadar zaman kazandırabileceğimizdi.
“Pekâlâ. Temel planımız bu olacak. Şimdi bize biraz daha zaman lazım ve tuzaklarımın tek başına yeteceğini sanmıyorum. Bu yüzden denemek istediğim bir şey var; Veldora… Ramiris… Yardımınıza ihtiyacım var.”
“Memnuniyetle elbette!”
“Lafı bile olmaz!”
İkisi de cana yakın bir tavırla başlarını salladılar. Ben de başımı sallayıp ardından Masayuki’ye baktım.
“Masayuki, senin Zindanı keşfetmeye devam etmeni istiyorum. Fakat 41. Katı geçmek yerine, öncelikle Ogre Serisini tamamlamaya odaklanman en iyisi olabilir.”
“Çok doğru. Masayuki Bey’in Zindandaki faaliyetleri bizim için her zaman çok iyi bir reklam oluyor ve acele etmesi için pek bir sebep göremiyorum.”
“Yani 40. Katı ilk önce başkalarının geçmesine izin mi vermeliyim?”
“Aynen öyle. Ayrıca bir süreliğine bizden biraz uzak dursan iyi olur sanki. Planlarımızın arasına kaynamanı istemiyorum.”
“Yine bir dolaplar mı çeviriyorsun yoksa?”
Masayuki bana şüphe dolu kem bir bakış attı. Aşk olsun ama, çok kabaca. Sanki her daim yeni ve sinsi bir tezgâhın peşindeymişim gibi davranıyordu.
“Neyse, şimdilik bu bende kalsın. Biz kendi tarafımızdaki işleri hallederiz, o yüzden Mjöllmile ve Masayuki, sizden her şeyi her zamanki gibi sürdürmenizi istiyorum.”
“Nasıl emrederseniz, Rimuru Efendimiz!”
“Tamamdır. Grubuma haber veririm o zaman.”
Güzel, anlaştık öyleyse. Artık tuzaklarımın ne kadar dayanabileceğini görecektik.
“Pekâlâ, başka bir şey yoksa toplantıyı—”
“Ah, bir saniye. Konuşmak istediğim bir konu vardı…”
Tam toplantıyı kapatmak üzereyken Mjöllmile beni durdurdu. Ele alması gereken başka bir mesele vardı anlaşılan.
“Nedir?”
“Şey…”
Mjöllmile’in söyleyecekleri beni biraz afallattı.
“Leydi Hinata labirent katlarını fethettiği için verilecek ödül parasını soruyordu da…”
“Ha?” diye gayriihtiyari yanıt verdim. Her on katta bir verilen bu ödüller soyluların ilgisini çekmek için konulmuştu. Hinata’nın onlarla ne işi vardı ki? Yani hak etmişti etmesine ama…
“Resmî işletim sürecinde en alt kata kadar inmiş sayılmaz gerçi ama bana anlattığına göre kurallara göre oynadıysa ödemesini almayı hak etmez miymiş?”
Mjöllmile endişeli görünüyordu.
Pekâlâ Hinata. Evet, teorik olarak haklısın. Ama bu işi bir nevi ortaklaşa yapmıyor muyduk? Bizim için bir sınavdı, onlar içinse sahada bir savaş eğitimiydi. Paranın işin içine girmesini gerektirecek bir durum göremiyordum.
“Olmaz. Benim yerime onu geri çevir.”
“Emin misiniz, Rimuru Efendimiz? Bunu yaparsak, Zindana karşı çok daha ciddi bir meydan okumaya kalkışabilir, öyle değil mi?”
“Sıkıntı yok. Ona sadece labirent ustasına karşı kaybettiğinin herkesçe öğrenileceğini ve bu dedikodunun yangın gibi yayılacağını hatırlat yeter.”
“Kvah-ha-ha-ha! Benim kaybetmem imkânsızdır!!”
Güzel. Böyle bir zamanda hemen topa gireceğini biliyordum zaten. Üstelik gerçekten bir kez daha denemeye kalkışırsa, bunu reklamlarımızda koz olarak kullanabilirdik.
“Ş-şey, peki öyleyse. Fakat mümkünse bu haberi ona sizin vermenizi rica edeceğim, Rimuru Efendimiz—”
“Ne? Olmaz öyle şey.”
Aynen. Asla olmaz. Benden nefret etmesini istemiyordum. Benim bir varyemez olduğumu düşünmesi berbat olurdu. Bu rolü Mjöllmile gibi tam da ihtiyacım olan o kararlı ve tavizsiz duruşa sahip birine bırakmak en iyisiydi.
“A-ama müsaadenizle belirteyim, Leydi Hinata’yı öfkelendirmek açıkçası beni biraz korkutuyor…”
“Çok sağ olasın be Mollie!!”
Sanırım bir şeyler daha söyleyecekti ama lafını ağzına tıkadım. Kusura bakma artık. Böyle tatsız işlerle uğraşmak hiç bana göre değildi. Onun gibi güzel bir kızla, bilirsiniz ya, aramız iyi kalsın isterdim. Hem Mjöllmile’in mafyatik bir tipi vardı ve kimseden korkmazdı; her şeyi kâr-zarar hesabı üzerinden düşündüğünden “olmaz” derken hiç zorlanmayacağına emindim.
Kısık sesle hüzünle, “O zaman belki de kendi harçlığımdan veririm…” diye mırıldandığını duyar gibi olduğumda da, bunu tamamen kendi kuruntum saydığıma hiç şüphe yoktu.
Böylece gündemimizdeki maddeleri tamamlamış olduk. Artık yasa bürünmüş olan Mjöllmile’i kendi haline bırakarak kendi işime koyuldum.

Yarınki buluşma saatimizi Veldora ile Ramiris’e haber verdim. O vakte kadar halletmem gereken bazı hazırlıklar vardı ama öncesinde bakmam gereken bir işim daha bulunuyordu. Shion odamın dışında hazır bekliyordu, bu yüzden Shuna’yı ziyaret etmek için onu da yanıma aldım.
Yanına vardığımızda Shuna, akşam yemeği hazırlıklarını denetliyor ve çalışanlarına talimatlar veriyordu. Mutfakta artık daha fazla kişi vardı; farklı farklı ırklar arasındaki koyu sohbetle ortam cıvıl cıvıldı. Shuna’nın hepsini çekip çevirirken sergilediği ustalık, bir lider olarak gücünü gözler önüne seriyordu. Kendi şahsi işim için sözünü kesmekten çekinsem de burada zamana karşı yarışıyorduk, o yüzden beni mazur görmesi gerekecekti.
“Selam Shuna. Müsait misin biraz?”
“Ah, Rimuru Efendimiz! Buyrun lütfen, nasıl yardımcı olabilirim?”
Ona seslenince Shuna hemen yanıma koştu. Bu gürültülü mutfakta, arada bir uğradığımda herkes yemeklerinin tadına bakmam için her zaman çok nazik davranırdı. Tattığım her şey hakkında ayaküstü bir yorum yapmaya çalışırdım ama acelem vardı, bu yüzden ayaküstü tadım seansımızın beklemesi gerekecekti.
“Kusura bakmayın millet, ama bugün bir konuda Shuna’nın yardımına ihtiyacım var. Bir dahaki sefere burada doya doya vakit geçirebilirim, anlaştık mı?”
“Elbette efendim!”
“Ne zaman isterseniz gelin!”
“Şu an üzerinde çalıştığımız şeyi bir görün, bayılacaksınız!”
Coşkuları elle tutulur cinstendi. Benim birinin yemeğini övmem buralarda bir nevi statü sembolüydü sanırım. Bir sonraki sefer epey eğlenceli olacaktı kesin.
“Pekâlâ Gobichi, bir süreliğine işleri idare edebilir misin?”
“Emredersiniz, Shuna Hanım! Hemen ilgileniyorum!”
Gobichi yemek pişirme konusunda artık Shuna’dan sonra ikinci sıradaydı. Shuna yokken başaşçılık ona emanetti, yani emin ellerdeydik.
“Pekâlâ, sonra görüşürüz,” diyerek hayal kırıklığına uğrayan mutfak personeline el salladım.
60. Kata, Adalmann’ın inine doğru yola koyulduk.
“Bu arada sandviç için teşekkürler. Çok lezzetliydi.”
Yürürken Shuna gülümsedi. “Beğenmenize çok sevindim.”
“Bir dahaki sefere sizin için beslenme kutusunu ben hazırlayayım, Rimuru Efendimiz!” Shion hemen gönüllü oluverdi.
Yanıt vermeden önce seçeneklerimi tarttım. “Evet, kesinlikle dev adımlarla kendini geliştiriyorsun. Bir ara Shuna ile birlikte hazırlasanız nasıl olur?”
Artık Shion’a güvenebileceğimi düşünüyordum gerçi ama biraz sigortadan zarar gelmezdi. Shuna’nın varlığı, Shion’un mutfakta zıvanadan çıkmasını engellemeye yeterdi.
“Yarın yapar mıyız o zaman, Shuna Hanım?!”
“Hihihi! Olur Shion. Önce basit bir şeyle başlayalım.”
Hoş bir sohbetti. Zaten müzik performansları da kusursuz bir uyum içindeydi. İyi anlaşıyor olmalarına seviniyordum.
Böyle konuşa konuşa altmışıncı kata vardık.
“Adalmann, içeri giriyorum.”
“Ah, sizsiniz, Rimuru Efendimiz! Doğrusu, son yaşananlar içimi tarifsiz bir kederle doldurdu. Benim gibi aciz bir kul için uygun göreceğiniz her türlü cezayı çekmeye dünden hazırım—”
Adını söyler söylemez hemen dizlerinin üstüne çöktü. Abartma huyu her zamanki gibi yerli yerindeydi ama artık buna alışmıştım.
“Yok canım, o meseleye gelirsek, durumu yanlış değerlendiren bizdik. Paladinlere karşı savaşmaya pek uygun değilsin. Bu yenilgiden kaçınabileceğini sanmıyorum.”
“… Hayır, savaşta sergilediğim o acınası ruhsuzluğa hâlâ yanıyorum. Böylesine tecrübesiz savaşçılara kaybetmek… Savaşa hâlâ bir Wight Kralıymışım gibi yaklaştım, fakat büyüm tetiklenmeyince yenilgiye uğradım…”
Şu an için Adalmann, güçsüz bir wighttan farksızdı. Oldukça ileri düzey büyü bilgisine ve savaş deneyimine sahip bir wighttı elbette, fakat tür açısından bakıldığında alt kademe bir canavardan ibaretti. Tam anlamıyla kullanabildiği pek bir büyü yoktu ve çağırabildiği yaratıklar da benzer şekilde alt kademe yaşayan ölülerdi. Canavarlar labirentteki büyü zerrecikleri (magicules) sayesinde evrimleşme kapasitesine sahipti ama bu zaman alırdı. Adalmann’ın köleleri daha bir süre evrimleşmeyecekti; ne var ki şimdi yapacağım şey, onun çok daha hızlı güçlenmesini sağlayacaktı.
“Yapabileceğin en önemli şeylerden biri, gücünün sınırlarını bilmektir. Sana bir soru sorabilir miyim?”
“Emredersiniz! Ne isterseniz sorabilirsiniz.”
“Şu anda ne kadar kutsal büyü kullanabiliyorsun?”
Kutsal büyü, özünde inançtan kaynaklanan bir güçtü. Atmosferden büyü zerrecikleri toplamanıza gerek kalmazdı ve içinizdeki büyü gücünden de etkilenmezdi. Doğru bilgiye ve yeterli büyü yapma süresine sahipseniz, fazla enerji harcamadan güçlü büyüler örebilirdiniz.
Yine de gerektirdiği bir şey vardı: bir tanrıyla yapılmış bir mukavele. Bu tür bir büyünün mantığına göre tanrı; büyü zerreciklerinin yapı taşları olan ruhani parçacıkları yönlendirebilen bir varlıktı. Büyüyü yapanın şu ya da bu tanrıya veya bu dünyadaki ilahi bir kavrama inanmasına bağlı değildi; ruhani parçacıklarla doğrudan etkileşime girebilen herkes bir tanrı sayılıyordu.
Sözgelimi Luminizmde Luminus tam da bu sebeple bir tanrıydı. Adalmann koyu bir Luminizm müridiydi ve bir canavara dönüşmüş olması inancını zerre sarsmamıştı; sanırım bir Wight Kralı iken Ayrıştırma büyüsü yapabilmesi de bu yüzdendi. Ancak şimdilerde Luminus yerine bana bir tanrı gibi tapıyordu ve birbirimizle inanç temelli bir mukavele yapmamız mümkün değildi. Bu yüzden kutsal büyünün artık söz konusu bile olamayacağını düşünmüştüm.
“Korkarım ki bu aralar pek kullanamıyorum. Düşük kademe büyülere bile erişimim yok.”
Tahmin ettiğim gibiydi. Kutsal büyü, özünde ruh büyüsüyle aynı şekilde çalışıyordu. İşin içinde bir mukavele vardı ve büyülerinizi yapmak için daha üstün bir varlıktan güç ödünç alıyordunuz. Hinata bile Luminus’un gücünü ödünç almadan kutsal büyü yapamazdı. Şayet insan ırkı Luminus gibi bir tanrıyla saf tutmasaydı, canavarlarla başa çıkmanın en etkili yollarından birine olan erişimlerini kaybederlerdi.
Düşünmesi bu kadar korkutucu olmasaydı, durum epey ironik olurdu aslında. Eğer Luminus’un anlık hevesleri onu başka bir yöne sürükleseydi, dünya şu ankinden çok daha kaotik bir hale gelebilirdi.
“Pekala. O halde sana sorayım Shuna, sen ne kadar kutsal büyü kullanabiliyorsun? Hem senin inancın kime yönelmiş durumda?”
“Benim durumumda, tam olarak kutsal büyü sayılmaz. Benzersiz Yeteneğim Ayrıştırıcı sayesinde çalışan bir taklit sadece, ancak şaşırtıcı derecede iyi iş görüyor.”
Ah, anladım. Bir taklit mi? Şimdi düşününce, şehrimizin üzerindeki bariyeri tahlil etme işini ona bırakmıştım. Belki de bunun bir yan etkisi olarak kutsal büyünün bir kısmını kopyalamayı başarmıştı.
Ve dahası:
“Benim inancım sizedir Efendi Rimuru ve bunun bana bahşettiği güçten zerre şüphe yok. Bu yüzden bunu başarabileceğimi düşünüyorum.” Shuna bana hafif mahcup bir gülümsemeyle baktı.
“… Ha? Ama benimle savaştığınızda, canavarların bile kutsal büyü kullanabileceğini söylememiş miydiniz…?”
“Blöf yapıyordum,” diye yanıtladı Shuna, gülümsemesini bozmadan. “Kendimden oldukça emin olduğum bir blöftü ama siz benim yerime bunu kanıtlamış oldunuz, Efendi Rimuru.”
Adalmann bize meraklı ve şaşkın bir bakış attı. Bir iskelet olmasına rağmen yüz ifadelerinin bu denli çeşitli olması gerçekten şaşırtıcıydı. Ama her neyse.
Kutsal büyüyü icra etmenin en mühim unsuru inançtı. İnanç, ruhsal bağlarla iç içe geçmiş bir şeydi ve Shuna farkında olmadan bunu en derin seviyede kavramış olabilirdi. Durum buysa, tek yapmam gereken teorimi ortaya koyup Adalmann’ın bunu öğrenmesini sağlamaktı. Nasıl bir his olduğunu zaten biliyor olmalıydı, bu yüzden pek de zorlanacağını sanmıyordum.
“Şimdi ikinizin de ‘inanç ve lütuf gizli sanatları’ diye adlandıracağım şeyi benden kabul etmenizi istiyorum. Bunu Luminus’tan daha yeni öğrendim ve son derece gizli bir bilgidir, aklınızda bulunsun.”
Eski bir başrahip olarak Adalmann’ın, benimle bir bağ kurduğu takdirde kutsal büyüyü yeniden keşfedebileceğini düşünüyordum. Büyü zerreciği miktarı eskisiyle kıyaslanamayacak durumda olsa bile, kutsal büyü onu savaşta çok daha faydalı kılardı.
“İnanç ve lütuf gizli sanatları mı…?”
“Ah, ahhhh… Artık ben de hakiki ilahın güçleriyle nurlanacağım…” Bugün her zamankinden bile daha bunaltıcıydı ama sineye çektim.
“Şey, Efendi Rimuru, bir soru sorabilir miyim acaba?”
Şimdiye kadar hiç aklıma gelmemişti ama uzun bir aradan sonra ilk kez Shion tarafından taşınıyordum; tabii ki balçık formumda. Bunun bitmesini istemiyordum, ne de olsa pek bir rahattı. Bu kutsal büyü muhabbetinin onun aklını aşacağından emindim ama bunu bir sır olarak saklayabileceğinden de emin olmalıydım.
“Kimseye söylemek yok, tamam mı?” dedim ona.
“Elbette!” diye enerjik bir yanıt geldi. Bu cevap beni tatmin etmeye yetti, ben de planımın ana hatlarını Shuna’ya anlattım.
“Anlıyorum… Demek size ‘inanabilirsem’ ben de kutsal büyü öğrenebilirim?”
“Doğru. Bence öyle. Zaten boş vakitlerinde üzerine araştırma yapabileceğin bir şey. Adalmann’la falan da istişare edersiniz işte.”
“Pekala. Ne kadarını öğrenebileceğimi görmek için sabırsızlanıyorum.”
Shuna meseleyi çabucak kavrıyordu. Ayrıştırıcı yeteneğiyle Ayrıştırma büyüsünü öğrenmesi bile hayal sayılmazdı belki de.
Adalmann’a gelince:
“Ooo, ooo, ooooooo!! Güçle dolup taşıyorum, içim içime sığmıyor!!”
Epey heyecanlanmıştı.
“Kutsal Top!!”
Göz çukurlarının derinliklerinden kırmızı bir ışık parıldarken Adalmann elini ileri doğru uzatıp haykırdı. Avucundan yoğunlaşmış bir enerji küresi fırladı; tastamam bir kutsal büyü olan Kutsal Top güllesiydi bu. Hem de son derece güçlüydü ve bunu tamamen kendi başına üretmişti.
“Aah, Efendi Rimuru, tanrım benim…”
Huşu içinde önümde secdeye kapandı. Keşke böyle yapmasa. Bir nevi tüylerimi diken diken ediyordu.
“Harika, şey, işe yaradı demek ha? Şimdi biraz daha üst kademe büyüler yapabilmek için pratik yapmaya devam et. Bir sorun olursa da danışmak için her zaman Shuna’ya başvurabilirsin!”
İşi aceleye getirmeye çalıştığım barizdi. Niyetimi anlayan Shuna hafifçe başını salladı.
“… “Ah. Kendiniz onunla uğraşmak istemediğiniz için akıl hocası olmamı istiyorsunuz, öyle mi?”
Bu soruyu gayet net duymuştum ama duymamış gibi davranmak şu an için muhtemelen en iyi hamleydi. Beni hiçbir şeyden anlamayan duyarsız bir kaba saba biri sansa fena olmazdı hani.
“Yüce beklentilerinizi boşa çıkarmayacağıma söz veriyorum, Efendi Rimuru!!” Bu sırada Adalmann, daha önce hiç olmadığı kadar coşmuştu.
Ona bir başka önemli tavsiye daha vermenin tam sırası olduğuna karar verdim. “Peki, bir wight olarak kutsal bir büyü yaptığında bu sana zarar vermiyor mu?”
Kutsal büyünün iki türü vardı: Biri ruhani parçacıklarla işleyen nötr tür, diğeri ise büyü zerreciklerini (magicules) yok eden “kutsal” türdü. Kutsal Top ikinci türe giriyordu ve bir canavar olarak bunun ona zarar vereceğini tahmin etmiştim.
“Hahaha! Ufak bir acı beni asla yıldıramaz—”
Ah. Adalmann resmen acıya katlanıp geçiştiriyordu. Ama bu aslında sorunu çözmüyordu. Beretta’nın Benzersiz Yeteneği Tersyüz Edici’den yararlanıp kutsal niteliği şeytani niteliğe çevirebilirdim… Fakat bu, gelecekteki bir başka araştırma konusuydu.
Şimdilik:
“O halde şuna ne dersin, Adalmann?” Hâlâ Shion’un göğsüne gömülü vaziyetteyken havaya bir ışık huzmesi gönderdim.
“Ooooh!!”
“Kutsal niteliğini çıkarıp gücünü biraz artırdım. Adı Kutsal Işın; tamamen kendi tasarımım.”
Kutsal Işın, doğası gereği ne kutsal ne de şeytani olan nötr bir saldırıydı. Büyüyü eline yüzüne bulaştırmadığın sürece büyüyü yapana asla zarar vermezdi. Gelgelelim yapması daha zahmetli bir büyüydü; başka bir deyişle, kullanıcının bana daha fazla “iman” etmesini gerektiriyordu…
Tek bir hedefe yönelikti ve anlık tahrip gücü bakımından benim Megiddo büyüme kıyasla daha üstündü. Hızlıca fırlatılıyor ve parlak bir ışık yayıyordu fakat aslında dönen, yoğunlaştırılmış ruhani parçacıklardan oluşan uzun bir şeritti. Delip geçici bir saldırı olarak Ayrıştırma kadar güçlü değildi ama hazırlanması çok daha kısa sürüyordu.
“Muazzam. Gerçekten olağanüstü bir büyü!!”
Adalmann sevincinden ne yapacağını şaşırmıştı. Bu büyüde ustalaşabilirse, genel olarak ruhani parçacıkları kontrol etmeye alışmasına da yardımcı olabilirdi. Böylece çok daha ölümcül, daha devasa ışınlar fırlatabilirdi. Bu, isteklerim doğrultusunda Raphael’in geliştirdiği büyülerden biriydi ve şu an için Adalmann’a verebileceğim en ideal silahtı.
“Sizinle dilediğiniz an büyü üzerine konuşmaktan memnuniyet duyarım, bu yüzden bana danışmaktan çekinmeyin.”
Shuna ricamı çoktan nazikçe kabul etmişti. En hafif tabirle, içim rahatlamıştı.
“Pekâlâ. Öyleyse antrenmanlarına devam et ve kendine zarar vermeyecek kutsal büyüleri öğrenmek için elinden geleni yap.”
Buna odaklanmasını istiyordum. Aksi takdirde savaşmak işleri fazlasıyla zorlaştırırdı.
Sevinçten havalara uçan Adalmann’ı sakinleştirmek için elimi kaldırdım ve bir sonraki sorunumuza geçtim.
“Şu anda elinde pek fazla saldırı yöntemi yok. Zamanla yetenek dağarcığını genişletmene yardım ederiz ama ondan önce hemen yapabileceğimiz bir şey var.”
“Nasıl yani efendim?”
“Yani, yapın gereği daha çok arka saflarda savaşan birisin, değil mi?”
“Daha çok arka saftan destek sağlamak benim rolümdü, evet. Bir wight kralıyken, sıklıkla çağırma büyüsü kullanarak ölümsüzlerden bir ordu çıkarır, düşmanları sayı üstünlüğüyle ezerdim.”
Hiç şüphem yoktu. Bir kat muhafızının tek başına savaşması gerektiğine dair bir kural yoktu; bu yüzden tek yapmamız gereken onun için ön safları tutacak birini bulmaktı.
“Değil mi? Bu yüzden seni gruplarla tek başına karşı karşıya getirmek bir hataydı.”
“Evet, elimin altında çeşitli dövüş sanatları var fakat bu kemikten ibaret bedenimle hepsi oldukça uyumsuz kalıyor…”
Hayır, mesele o değildi. Kendisini azarladığımı sanmış olmalıydı. Yumruklar ve tekmeler hiçbir şeyi çözmeyecekti zaten.
“Yok canım, ona takılma. Tek bir kişiyle dövüşüyorsan sorun yok ama karşında birden fazla kişi varsa sen de kendi arkadaşlarını çağır. Bir tane vardı, değil mi? Adı neydi onun…”
“Ah, dostum Alberto’dan mı bahsediyorsunuz?”
“Aynen öyle, Alberto. Şu an bir iskelet sanırım ama eskiden imparatorluk müridiydi, değil mi? Hakuro’yu bile zorlayacak kadar iyi kılıç kullanıyordu. İşte ihtiyacın olan güç tam olarak bu. Üstelik doğru ekipmanlara sahip olursa günümüzde de bir dövüşün altından kalkabilir, değil mi?”
“Evet, onun yetenekleriyle beklentilerinizi fazlasıyla karşılayacağından eminim, Efendi Rimuru.”
Adalmann’ın sesindeki gururu hissedebiliyordum. Artık aklımdaki fikir konusunda kendime daha çok güveniyordum.
“Tamamdır, daha sonra bu teçhizatı benim yerime ona verir misin?”
Mide’mden bir teçhizat seti çıkarıp yere serdim. Daha önce Alberto’nun kalkansız da savaşabildiğini duymuştum, bu yüzden onun için en uygun setin bu olduğunu düşünmüştüm:
Lanetli Kılıç: Çevresindeki—ve kullanan kişi dâhil—yaşam gücünü emen, bu yüzden bir silah olarak fiyasko sayılan tek elli, orta boy bir kılıç.
Lanetli Zırh: Yüksek büyü direnci ve savunmaya sahip, sürekli aktif bir bariyer üretir—fakat aynı zamanda giyenin yaşam gücünü aralıksız tüketir.
Bu iki eşya, Kurobe ve Garm’ın ortak çalışmasıydı; her ikisi de eşyalardan mümkün olduğunca fazla özellik çıkarmaya çalışmıştı. Bütün bir seri üretmeyi planlıyorlardı ama hiçbir canlının bunları kullanamayacağını fark edince projeyi rafa kaldırdılar. Özellikle Garm, bunları üretirken yere yığılmıştı; bir ara durum kıl payı kurtulmuştu. Şimdi buna gülebiliyorduk gerçi ama bu geçmişi düşününce hiçbirimiz bu eşyaları öylece çöpe atmaya kıyamamıştık.
Üstelik ikisi de harika iş çıkarıyordu. Hatta bunlara Benzersiz kalibrede teçhizatlar bile denebilirdi. Fakat canavarlar da canlı varlıklar sayıldığından, bunların tamamen kullanılamaz olduğunu düşünmüştük… ama şimdi fark ettiğim üzere, bu durum ölümsüzler için zerre sorun teşkil etmiyordu.
“Ne düşünüyorsun? Onları tuttuğunda için kalkmıyor ya da kötü hissetmiyorsun, değil mi?”
“Özel olarak hiçbir şey hissetmiyorum. Ne de olsa biz zaten ölüyüz.”
Adalmann emin olmak için eşyaları bizzat kontrol etti. Kılıcı kınından çıkardığı anda Shuna ile Shion yüzlerini buruşturmaya başladı; o yaşam gücü emme özelliği çalışıyor olmalıydı. Adalmann’ın zerrece etkilenmediği düşünülürse, ölümsüzler buna karşı tamamen bağışık olmalıydı.
“Harika. O halde bir sorun yaşamayacaksın demektir.”
Kınına geri girdiğinde kılıç artık enerjimizi emmiyordu—ama sadece bu özelliği bile onu saldırı için oldukça etkili kılabilirdi.
“Ah, bir de bu var.”
Bu, benim Yapışkan Çelik İplik’imden yapılmış bir cübbeydi; sıcağa ve soğuğa dayanıklı, aynı zamanda kesici silahlara karşı da dirençli, üstün nitelikli bir dış giysiydi. Bunlar Tempest yapımı ürünlerimizin bir parçası olarak piyasada dolaşıyordu ama onlar için bir servet talep ediyorduk.
“Pekâlâ. Bunların Alberto’ya ulaşmasını bizzat sağlayacağım. Sevincinden havalara uçacağına emin olabilirsiniz!”
Güzel. Alberto onun yerine ön safta dövüşürken Adalmann’ın artık savaşta çok daha fazla seçeneği olacaktı.
Aaa, doğru ya. Şimdi aklıma geldi.
“Bir de Adalmann, bunu senin almanı istiyorum.”
Karanlık, tekinsiz bir tarikatın rahibinin giyeceği türden, simsiyah bir cübbe çıkardım. Şatafatlı süslemelerinin yanı sıra aslında gayet havalı görünüyordu. Aslında tüm Tempest giyim koleksiyonunun en etkileyici parçalarından biriydi; en az yüz altın para eden, yani lüks bir spor arabaya denk bir şeydi. Krallar ya da soylular bile etraflıca düşünmeden buna para dökemezdi. Gerçekten de sınıfının en iyisiydi. Üstelik performansı da harikaydı; şaşırtıcı şekilde, yırtılsa bile Kendi Kendini Yenileme özelliğini kullanarak kendini onarabiliyordu. Bu da onu neredeyse hiç rastlanmayan özelliklere sahip bir büyü eşyası kılıyordu.
“O-Ooooh…”
Adalmann cübbeyi benden hürmetle teslim aldı.
“Bunu giymeni ve karşına çıkan meydan okuyucuları hâlâ bir wight kralıymışsın gibi karşılamanı istiyorum. Sanırım bu sayede ‘kat muhafızı’ havasını daha iyi yansıtırsın, anlarsın ya?”
Bu her şeyden çok bir zevk meselesiydi—benim zevkim—ama yine de önemliydi.
Ramiris’ten bu katı yenilemek için bana yardım etmesini de istemiştim. Adalmann’ın gerçek bir kral gibi ölümsüzler ordusunu yönettiği bir taht odası gibi bir şey hayal etmiştik.
“Bunu canıgönülden yaparım, Efendi Rimuru. Neyse ki bu tam olarak benim uzmanlık alanım.”
Güzel. Ona güvenebilecek gibiydim.
“Pekâlâ. Öyleyse seni burada yalnız bırakıyorum. Ayrıca burada sana hizmet etmesini istediğin başka yetenekli şövalyelerin varsa dilediğin gibi çağırabilirsin.”
“Anlaşıldı efendim. Acaba size bir şey danışabilir miyim…”
“Hımm? Nedir?”
“Şey, evcil hayvanlarımdan birini buraya yanıma getirmek istiyorum da izninizi rica edebilir miyim?”
Evcil hayvan mı? Hımm… Bir sorun teşkil edecek gibi durmuyordu.
“Yani, mesele sadece buysa olur tabii. Aslında savaşta istediğin evcil hayvanı kullanabilirsin; sadece sana saldıran gruplardan sayıca fazla olmamalarına dikkat et yeter.”
“Emredersiniz efendim. Tanrım tarafından bana bahşedilen bu toprakları elimden gelen tüm güçle koruyacağıma ben, Adalmann, ant içerim!!”
Yine abartıyordu. Görmezden geldim. Üzerinde durmaya değmezdi.
“Peki. Bu gece burayı bir taht odasına benzeyecek şekilde yenileyeceğiz, bu yüzden sana hizmet etmesi için kimi istersen seçmekte özgürsün. Bir sorun olursa Shuna’ya ya da Ramiris’e danış.”
“Emredersiniz efendim!!”
“Efendi Rimuru’nun sözleri sana güç ve ilham versin!”
Shion’un da illa araya girmesi gerekmişti. Keşke yapmasaydı diyordum ama halinden pek memnun göründüğü için üstelemedim.

Ertesi gün kararlaştırılan saatte hepimiz bir araya geldik.
“Hi-hi-hi… Adalmann’ın katı artık tam anlamıyla kusursuz oldu!”
Ramiris beni gördüğü an böbürlenmeye başladı. Bildirdiği üzere taht odasını bir önceki akşam tamamlamıştı.
“Çok teşekkürler. Gerisini sanırım Adalmann’a bırakabiliriz.”
“Emin misin?”
“Yaaaani, en azından dünkünden daha iyi bir performans sergileyecektir. A dereceli biriyle dövüşürse zorlanacaktır gerçi ama en azından rakiplerinin yeteneklerini bizim için açığa çıkarmayı başarır.”
Adalmann ne kadar uzun süre dayanırsa düşmanları da o kadar ciddileşecekti. Tam da o noktada Raphael devreye girip savaşı analiz edecek ve en iyi nasıl karşılık vermemiz gerektiğini çözecekti; bu da bir sonraki katta işimize yarayacak değerli bir bilgi demekti.
Adalmann’a söylediğim her şeye rağmen, kaybetmesi aslında o kadar da dert değildi. Üstelik şu anda alacağımız kararlara bağlı olarak hem kendisi hem de (bu bağlamda) Bovix uzun bir süre boşta kalabilirdi. Bu meselenin her bir yönünü ele almamız gerekiyordu.
Pekala! Uygulamaya geçme vakti—
“Siz ne yapıyorsunuz ya?! Her şeyi duydum! Benim ejderhalarım dayak mı yemiş?!”
İşte görmek isteyeceğim en son kişi—Milim, burnundan soluyarak toplantı odasına daldı.
Elinde kirli, eski bir bez parçasına dönmüş Gobta vardı; sürüklenerek getiriliyordu ama neyse ki hâlâ nefes alıyor gibiydi. Kendi kendine “Heh-heh-heh… Başardım… Valla başardım… Hepsini bitirdim!” diye durmadan sayıklıyordu, yani sanırım bilinci yerindeydi. Milim’in eğitimi onu gerçekten perişan etmiş olmalıydı ama bana pek güçlenmiş gibi görünmedi—sadece biraz (tamam, bayağı bir) hırpalanmıştı. İyi miydi ki bu çocuk?
Endişemden bihaber olan Milim bana doğru başını salladı. “Ha evet! Evet, Gobta harika bir iş çıkardı! Cehennem modunu geçebileceğini hiç düşünmemiştim!”
Halinden oldukça memnun görünüyordu. Ve Milim’in bu övgüsüne bakılırsa Gobta cidden akılalmaz bir başarıya imza atmış olmalıydı.
“Öyleyse ona Veldora Tarzı Ölüm Duruşu’mu öğretme vakti geldi—”
“Hayır, gelmedi! Gobta benim öğrencim!”
Yanlarında pili tamamen bitmiş Gobta dururken Veldora ile Milim anında tartışmaya başladılar. Bu işe hiç bulaşmak istemiyordum, o yüzden seçimi Gobta’ya bırakacaktım. En azından sağ salim döndüğüne sevinmiştim. Onu daha sonra ödüllendirecektim.
Dikkatini çekmeyi başardığımda Gobta’ya gidip dinlenmesini emrettim. O da vakit kaybetmeden yakındaki dinlenme odasına doğru yol aldı.
Ranga’dan bahsetmiş miydim?
“E-Efendim, geri döndüm…”
Kısık bir sesle, sendeleye sendeleye bana doğru yanaştı. Gobta berbat görünüyordu, Ranga da ondan farksızdı. Bayağı sıkı bir eğitim olmuş anlaşılan. Refleks olarak başını okşadım; o da minnettarlıkla gözlerini kıstı.
“Aferin. Artık gölgemde dinlenebilirsin.”
Bunu söylediğim an hemen gölgeme süzüldü.
Bu arada, yeterince toparlandıktan sonra Gobta’ya neler yaptıklarını sordum. Meğer “eğitim” dedikleri şey doğrudan meydan savaşından ibaretmiş—kendi seviyesindeki veya biraz üstündeki canavarlarla art arda dövüşüp durmuşlar. Ranga ile tam bir uyum yakaladıklarında ise Carrion ve Middray gibi isimlere karşı ardı arkası kesilmeyen bir dizi savaşa geçmişlerdi.
Milim’in ona söylediğine göre: “Ne kadar çabalarsan çabala, bedeninde daha fazla büyü zerreciği (magicules) barındıramayacaksın. Ama dert etme! Ranga ile Bütünleşebilirsen bu sorunu anında çözersin—ve güç artışını nasıl kontrol edeceğini kavradığın an hiçbir sıkıntın kalmaz! Bu yüzden büyü zerreciği artışını Ranga’ya bırak ve sadece duyularını bilemeye odaklan!”
“İşte o andan itibaren tamamen savaş sezgisi eğitiminden ibaretti,” diyerek sözlerini gülücükle noktaladı. Ayrıca düşüncelerini hızlandırmasını sağlayan Ekstra Yetenek Bilge’yi de öğrenmişti. Doğrusu epey etkilenmiştim.

Milim’in dönmesi aslında tam bir nimetti. Adalmann’ın yanından ayrıldıktan sonra bütün gece gerekli hazırlıkları yapmış ve her şeyi ucu ucuna yetiştirebilmiştim.
Vakit kaybetmeden tamamladığım eşyalardan birini çıkardım. Elimde tuttuğum şeye Veldora, Ramiris ve Milim meraklı bakışlar fırlattılar.
“Herkes buraya baksın! Elimde bir süredir üzerinde çalıştığım özel bir eşya var. Şahsen çığır açıcı bir şey olduğunu düşünüyorum. Hem labirentte karşılaştığımız sorunları çözmemize yardım edecek hem de hayatımıza biraz daha eğlence katacak.”
Üçüne de birer tane verdim. Milim’in bugün geleceğini tahmin etmemiştim gerçi ama işe yarar bir şeyler çıkar çıkmaz onu davet etmeyi planlıyordum, bu yüzden onunkisi de hazırdı.
Bu fikir, Başdük Erald’ın daha önce kullandığı homunculustan çıkmıştı. Geçici bedenlere erişebilmenin bayağı havalı işler yapmaya olanak tanıyacağını akıl etmiştim.
“Bu da ne?”
“Bunu daha önce hiç görmemiştim. Yeniyor mu bu?”
“Hmm… Bana sanki bir ruh kabı ya da ona benzer bir şeymiş gibi geldi.”
Milim, Ramiris ve Veldora eşit derecede meraklanmış görünüyorlardı. Hayır Ramiris, yenmiyordu. Yanlarında getirdiğim her şeyin yemek olduğunu falan mı sanıyordu bu kız? Neyse, boş ver.
Veldora doğru cevaba epey yaklaşmıştı. Bu nesneler ruhlar için bir nevi geçici bölmelerdi. Bilincini bir homunculusa aktarırken, büyü kullanılarak onunla ruhun arasında bir koridor kurulurdu. O büyünün temel bileşenlerini Tahlil ve Değerlendirme süzgecinden geçirmiş, ardından kendi ihtiyaçlarıma göre uyarlamıştım. Treyni’ye verdiğim şey de buydu—kaos çekirdeği için bir kap. Ben buna sahte ruh adını vermiştim.
“Veldora neredeyse bildi. Bu aygıt bir ruh kabını taklit ediyor. Bizzat bir ruh sağlayamadığım için onun yerine ruhu taklit eden bir ikame yaratmayı denedim.”
“Hohh. Peki bunu neden yaptın?”
Veldora, doğru tahmin etmenin verdiği gururla olsa gerek, olabildiğince bilge görünmeye çalışıyordu. Havalara girmeme gerek yoktu; amacımı doğrudan söyleyebilirdim ama öncesinde onları biraz şaşırtmak istiyordum. Bunca emekten sonra biraz eğlenmeyi hak ettiğimi düşünüyordum.
“Hey, acele etmeyin, acele etmeyin. Her şeyi anlatacağım, tamam mı? Ama sırada bir de bu var. Bunu alın ve zihninizde bir canavar hayal etmeye çalışın. Herhangi biri olabilir.”
Ardından her biri yumruk büyüklüğünde bir dizi siyah küre çıkarıp dinleyicilerime uzattım.
Veldora tuhaf bir bakış attı. “Hmm? Ne tür olursa olsun mu?”
“Evet. İster var olan bir şey olsun ister aklına gelen çılgınca bir fikir.”
“Yani bir goblin ya da bir ork mu? Yoksa boynuzlu bir tavşan mı, devasa bir ayı mı, ne olursa mı?”
“Hmm? Olur. Ama sevdiğiniz bir şey olduğundan emin olun. Sonradan seçiminiz yüzünden sızlanmanızı istemem.”
“Pekala. Demek bir canavar, ha? Bunlar labirentteki meydan okuyanları püskürtmek için kullanacağın canavarları mı yaratıyor…?”
“Aşağı yukarı öyle.”
Böyle konularda kafası her zaman zehir gibi çalışırdı.
Yönlendirmemden tatmin olan üçlü, siyah kürelerini alıp derin düşüncelere daldılar. Bu eşyalara master core deniyordu ve geliştirilmelerinde Charybdis’in büyü çekirdeği epey işe yaramıştı. Onu Midemde tecrit altında tutuyordum ama Raphael sonunda analizini bitirmişti. Bu devasa bir canavarın çekirdeği ve gücünün kaynağıydı; görünüşe göre iblis kralına dönüşürken içindeki tüm negatif enerjiyi tüketmiştim, bu yüzden artık boş bir kabuktan ibaretti. Bu da onu bir ruh kabını barındırmak için biçilmiş kaftan yapıyordu… ve işte nihayet buradaydık.
Birkaç an sonra havadaki büyü zerrecikleri (magicules) master core’lar ile etkileşime girerek her birinin hayal ettiği canavarları birebir var etmeye başladı.
“Nasıl? Bayağı havalı, değil mi? Veldora’nın dediği gibi, labirente giren gruplarla kapışmak için bu canavarları kullanabiliriz. Hepinizi buraya toplama sebebim buydu.”
Tek sebep bu değildi gerçi ama zaten kimse beni dinlemiyordu. Hepsi yarattıkları canavarlara hayranlıkla bakıyordu.
Bu sırada ben de kendi canavarımı yaratmakla meşguldüm—havada süzülen, bedensiz ve saydam bir ruh olan bir hayalet. Değerlerini geçiyorum ama sahip olduğu özel yeteneklerden biri Fiziksel Saldırı İptali idi—bir hayalet olduğu için hiçbir fiziksel saldırı ona işlemiyordu. Tabii kendisi de fiziksel saldırı yapamıyordu; yegane saldırı aracı büyüydü.
Sırada Veldora vardı. Yanında dikilen bir iskelet belirmişti. Büyü yapamıyordu gerçi ama sonradan öğrenebilirdi—doğru evrimle birlikte Savaş İradesi’nde de ustalaşabilirdi.
Milim ise bu sırada yaylanan, parlak bir pelte oluşturmuştu. Hiçbir uzvu yoktu ve rengi göz alıcı, dikkat çeken bir kırmızıydı. Bu bir slime’dı.
Şey…
“Neden bir slime yaptın ki? Benimle dalga mı geçiyorsun?!”
“H-hayır, şey, sevdiğin bir şey seç demiştin ya. Ne var ki bunda?”
Şimdi de bana laf yetiştiriyordu. Neyse ne. En azından fazlasıyla mutlu olduğu belliydi, gözleri resmen “Slime!” diye bas bas bağırıyordu. Yine de o fosforlu kırmızı rengi merak etmiyor değildim.
Son olarak Ramiris’e geldik. Bu da neydi böyle? Bir şövalye mi? Yoksa bir zırh takımı mı? Evet, tam olarak yaşayan bir zırhtı—tam plaka zırh kuşanmıştı ama nedense epey yıpranmış görünüyordu. Yine de yarattığımız dört canavar arasındaki en büyüğü oydu. Belki de Ramiris’in boyutuyla ilgili takıntıları, onu devasa bir şey hayal etmeye itmişti. İçinin tamamen boş olması da tam ona yakışır bir detaydı.
Herkes az önce zihinlerinde canlandırıp var ettikleri bu canavarları pürdikkat inceledi. Fakat sürprizler daha yeni başlıyordu.
“Pekala, beni dinleyin. Veldora’nın da belirttiği gibi, yarattığımız bu canavarları labirentimize sızan davetsiz misafirleri bertaraf etmek için kullanmayı düşünüyorum.”
“Hı? Davetsiz misafirler mi…?”
“Evet. Bu canavarlar labirentin muhafızları olduğuna göre, içeri adım atan herkes davetsiz misafir sayılmaz mı?”
“Ah, anladım.”
“Ha? Nasıl yani?”
“Mmm, hakikaten öyle. Unutma Ramiris, bu labirenti biz işletiyoruz. Düşünecek olursan, onlara ‘meydan okuyanlar’ demek biraz garip kaçıyor.”
“Evet… Sen öyle söyleyince mantıklı geldi, haklısın!”
“Aynen, ben de tam öyle düşünüyordum.”
Veldora’nın durumu açıklamak için araya girmesi Ramiris’i ikna etmeye yetti. Milim ise sanki başından beri biliyormuş gibi yapıyordu. Zerre bildiğini sanmıyordum ama konuyu ilerletmem gerekiyordu.
“Güzel. Demek ki davetsiz misafirlerin karşısına bunlarla çıkacağız… fakat sizce bu şekilde bir şansımız var mı?”
“Elbette yok. Fazlasıyla zayıflar.”
“Zırhım bayağı havalı görünüyor ama ben de pek umutlu değilim, cık.”
“Rimuru, beni hayal kırıklığına uğrattın! Bunlardan bir şey beklemeyecek kadar akıllı bir kız olduğumu biliyorsun.”
Heh-heh-heh. Tam da düşündüğüm gibi, akıllarına ne gelirse savurup duruyorlardı. Ramiris ile Milim neden bana karşı bu kadar kibirli davranıyordu ki? Bu biraz canımı sıktı ama burada olgun davranmam gerekiyordu.
“Eh, hikâye onları yaratmanızla bitmiyor. Asıl gösteri şimdi başlıyor, bu yüzden hepinizin oturup rahatlamasını istiyorum, tamam mı? Şimdi yapmanızı istediğim şey, sahte ruhlarınızı canavarlarınıza doğrultup yüksek sesle ‘Ele Geçir!’ diye haykırmanız.”
Kuşkulu bakışlar atsalar da hepsi benim için koltuklarına yerleşti. Bu toplantı odasında oldukça rahat koltuklarımız vardı; minderleri mükemmeldi.
Ardından, hep bir ağızdan:
“““Ele Geçir!”””
Hep birlikte söylediğimiz anda, ellerimizdeki sahte ruhlar parıldayarak canavarların içine çekildi ve içlerindeki master core’lar ile kaynaştı. Böylece ortaya eksiksiz bir avatar çekirdeği çıktı—ve işlem tamamlandığında bilincim karardı.
Bir an sonra görüşüm tamamen değişmişti. Her daim açık tuttuğum Büyü Algım menzilini anında daraltarak görüşümü ciddi şekilde etkiledi. Artık beş simüle duyum vardı, bu yüzden bu dünyadaki ilk günlerime kıyasla durumum hâlâ çok daha iyiydi; fakat diğer üçü böyle bir şeyi daha önce hiç tecrübe etmediği için bununla başa çıkmak onlar adına tam bir eziyet olmalıydı.
Bunu düşünürken etrafıma göz gezdirdim. Bulanık görüşümün içinde bacaklarını esneten bir iskelet, şaşırtıcı bir hızla etrafta fırıldak gibi dönen bir slime ve klasik bir kurmalı robot gibi aheste aheste paytak adımlarla yürüyen bir yaşayan zırh görebiliyordum. Üçü de canavarlarını başarıyla “ele geçirmişti”.
Şu anda bile bu duruma alıştığımı hissedebiliyordum. Beklediğimden çok daha doğal geliyordu—sanki kendi bedenimmiş gibi. Ancak kendi bedenimden çok daha yetersiz bir gövdeydi, bu yüzden hareket etmek zordu. Fakat nasıl hareket ettiğini çözdüğünüzde, bedeninizin iradenize nasıl tepki vereceğini tahmin etmek kolaylaşıyordu. Onu tam olarak amaçladığınız gibi hareket ettirmek hiç de uzun sürmüyordu.
Aynı şey diğer üçü için de geçerliydi.
“““Bu harika!”””
Yeni bedenlerini birkaç dakika test ettikten sonra hep bir ağızdan haykırdılar.
“Değil mi? Araştırmamı nasıl buldunuz bakalım?”
“Muazzam. Gerçekten muazzam, Rimuru!” diye haykırdı Veldora.
“Tam da Rimuru’dan beklenecek hareket, değil mi? Boşuna senin harika bir adam olduğunu düşünmemişim!” Ramiris de onayladı.
“Başından beri biliyordum,” dedi Milim. “Sana her zaman inanmıştım!!”
Resmen avucumun içine düşmüşlerdi. Ama neyse, mutlu olmalarına sevindim. “Eh, görünüşe göre büyük bir başarı elde ettik. Madem hepiniz bu canavarların içine geçtiniz, artık ne yapmamız gerektiğini açıklamama gerek yok sanırım, değil mi?”
“Heh-heh-heh… diye kıkırdadı Veldora. “Ne kadar da anlamsız bir soru. Yani canavarların bizim yerimize iş görmesi yerine, ipleri kendi elimize mi alıyoruz? Ne kadar da yaratıcı bir fikir, Rimuru.”
“Aynen öyle!” diye yanıtladım. “Gerçi, bu formla labirenti fethetmeyi denemeyi de isterdim…”
“Demek video oyunu dedikleri şey böyle bir his? Bunu duymuştum!”
“Ne? Doğru mu bu, Veldora?!” dedi Milim.
“Usta! Yani düşmanı bu haldeyken mi pataklayacağız? Üstelik bu bedenlere yeni şeyler de öğretebiliriz, değil mi…?” Ramiris hemen lafa atladı.
Veldora’nın hakkını vermek lazımdı. Ne yapmak istediğimi anında tahmin etmişti. Evet, bu temelde sahte bir MMORPG gibi bir şeydi—gerçi dört kişilik partimizin pek de “devasa” bir tarafı yoktu. Belki de sadece bir MORPG demeliydim? Fark etmezdi. Buradaki asıl mesele, asıl konsept; onca emek verip inşa ettiğimiz labirentin tadını artık bizzat çıkarabilecek olmamızdı.
“Hi-hi-hi! Güzel dedin, Veldora. Görüyorum ki neredeyse aklımı okuyorsun. Ama hemen yanlış fikre kapılmayın. Evet, bunu labirenti bir oyun gibi oynamayı hedefleyerek geliştirdim ama öncelikle halletmemiz gereken başka bir iş var, değil mi?”
“Kwah-ha-ha-ha, elbette var! O halde bu bedenleri kullanarak bize sorun çıkaran meydan okuyanları—yani davetsiz misafirleri bertaraf etmemiz gerekiyor, öyle mi?”
Konuyu gayet iyi anlamıştı. Evet, bu “avatarları”, yani canavar bedenlerini kullanarak Yeşil Öfke’nin (Green Fury) hızlı ilerleyişine çomak sokmayı düşünmüştüm. Ramiris’in de dediği gibi, bu bedenlerin tadını çıkarmak için aklıma pek çok yol gelmişti—seviye atlatıp onları evrimleştirmek, sahip oldukları kısıtlı yeteneklerle nasıl dövüşeceklerini öğrenmek ve benzeri şeyler. Yine de asıl yapmak istediğim şey gidip canavarları ve meydan okuyanları pataklayarak eğlenmekti—sırf bunu gerçekleştirebilmek adına bu kadar kullanışlı bir şey icat edeceğimi hiç tahmin etmemiştim.
“Elbette, her şey hazır olduğunda kendi labirentimizi fethetmenin tadını da çıkarabiliriz diye düşünüyordum,” dedim.
“Ah, doğru. Kendi emeğimizi test edebileceğiz yani, ha?”
“Hı-hım. Üstelik bu avatarlarla tüm gücümüzü kullanamıyoruz, değil mi? Bu yüzden labirentteki sorunlara farklı bir bakış açısı getirmemize yardımcı olacağını düşündüm.”
“Evet… Doğru. Ayrıca labirentin efendisinin bizzat meydan okuyanların karşısına çıkması—bazılarına uygunsuz görünebilir. Fakat ruhumu böylesine zayıf bir canavara kopyalamak…”
“Aynen öyle! Bu sayede Gerçek Ejderhalar veya iblis kralları olarak değil, labirentin sıradan sakinleri olarak davetsiz misafirleri pataklayabiliriz.”
“Şimdi anladım! Kulağa çok eğlenceli geliyor!!” Milim kesinlikle ikna olmuştu. Sürekli savurduğu o neredeyse sınırsız güç düşünüldüğünde, çok daha kullanışsız bir form ona oldukça yeni ve taze gelmiş olmalıydı. Bayağı heyecanlanmış görünüyordu.
“Pekala, harekete geçelim mi?”
“Evet, kendi oyunumuzun tadını çıkarmadan önce şu çöpleri neden temizlemeyelim ki?” dedi Veldora.
“Kollarımı doya doya esnetmenin vakti geldi çattı diyebilirim!” dedi Ramiris. “Kırk sekiz bitirici hareketimin hepsini test etmek için sabırsızlanıyorum!”
“Bütün bunların nasıl işlediğinden pek emin değilim ama bana bayağı eğlenceli geldi!” diye neşeyle bağırdı Milim.
Hepimiz zafer edasıyla ayağa kalktık. Aşağı inme, Yeşil Öfke’nin (Green Fury) yoluna taş koyma ve bir süre daha en alt katlara meydan okuyamamalarını sağlama vakti gelmişti. Bunu nasıl mı yapacaktık? Eh, aklımda birkaç numara daha vardı.

Öncelikle avatarlarımıza alışmamız gerekiyordu. Ondan sonraki en önemli mesele ise ekipmandı. Hepimiz sonsuz kullanım hakkına sahip Diriliş Bileklikleri takmıştık, bu da dilediğimiz kadar ölebileceğimizi garanti ediyordu—fakat bu kadarı yeterli değildi. Avatarlarımız henüz yeni doğmuştu ve seviyeleri son derece düşüktü. Bizim gibi çerez rakipler, onları ne kadar iyi pusuya düşürürsek düşürelim, Yeşil Öfke’yi (Green Fury) yıldıramazdı. Yine de elimizde adamakıllı ekipmanlar olsaydı…
“Pekala, kesinlikle biraz ekipman toplamamız gerekecek. Kurobe’nin yanına gidelim de bize birkaç silah ve zırh dövsün!”
“Ha evet, kesinlikle! Ne de olsa şu halimle kuru bir iskeletten ibaretim.”
“Hi-hi! Sizi aptallar! Ben artık hız ve çeviklik için yaratılmış bir balçığım! Labirentte bu halimle bile harikalar yaratırım!”
“Şey, ben sadece bir zırhtan ibaretim… Bunun üstüne daha fazla zırh giyebilir miyim ki?”
“Aa, bir çaresine bakarız. Hadi hemen oraya gidelim. Ekipmana ihtiyacın yoksa Milim, sen burada kalıver.”
“S-saçmalamayı kes! Bu halimle de başımın çaresine bakabilirim ama yine de biraz teçhizata ihtiyacım var!”
Bencilliğin bu kadarına da pes doğrusu. En baştan öyle deseydi ya. Benim de biraz ekipmana ihtiyacım vardı, bu yüzden Ele Geçirmeyi sonlandırıp yola koyulmaya hazırlandım.
“Geri dönmek için zihninizde sadece ‘ayrıl’ kelimesini canlandırın. Bu sizi geri döndürecektir.”
Onlara öğretirken avatar çekirdeğini cebime atıp ufak bir gösteri yaptım. Bu avatar çekirdeklerinin her birine tek bir canavar kodlanmıştı ve farklı kişiler arasında paylaşılamıyorlardı. Bu çekirdekler aslında insanın ikinci “benliği” sayılırdı, bu yüzden herkesin onlara gözü gibi bakmasını istiyordum.
“Bunlar sayesinde,” diye ekledim, “istediğiniz an ikinci formunuzu çağırabileceksiniz.”
“Kesinlikle epey kullanışlı bir eşya. Ele Geçirme ile meşgulken onları ne yapacağımızı da düşünmemiz gerekecek.”
Asıl bedenlerine dönen Veldora ile Ramiris sandalyelerinden kalktılar.
“Kaybetmemek için Bilekliklerimize taksak nasıl olur?” diye öneride bulundu Veldora.
“Bu harika bir fikir. Ben öyle yapacağım!” dedi Ramiris.
İkisi de ellerindeki avatar çekirdekleriyle oynayıp duruyordu. Sanırım ben de kendiminkine aynısını yapacaktım. Peki ya Milim ne âlemdeydi?
“Hey, Mili—”
“Ben böyle gideceğim!”
Ben daha ona seslenemeden Milim—balçık formunda—cebimin içine cup diye dalmıştı bile. “Pekala, hadi gidelim!” diye bağırarak bana emirler yağdırdı ve beni dinlemeye zerre kadar niyeti olmadığını açıkça gösterdi. O bedeni gerçekten çok sevmiş olmalıydı. Ne kadar da çocukça bir tavır… Gerçi evet, zaten bir çocuktu. Bir çocuğa çocuksu demek pek yapıcı bir yaklaşım sayılmazdı, bu yüzden onu azarlamaktan vazgeçip yola koyuldum.
Kurobe’nin atölyesine varmıştık.
“Orada mısın Kurobe?”
“Aa, Efendi Rimuru? Sizi bugün buralara hangi rüzgâr attı?”
Seslendiğim anda Kurobe hemen yanıma geldi. Veldora ve Ramiris’i yanımda görünce şaşırmıştı.
İçeri adım atarken, “Şey, biraz silaha bakacaktık,” dedim. Bir süredir buralara uğramamıştım ama atölyede canavarlar da dâhil kesinlikle daha fazla kişi vardı. Her zamanki gibi kavurucu bir sıcaklık hâkimdi. Sıcaklık beni etkilemediği için sorun yoktu ama burada çalışmak diğerleri için fazlasıyla meşakkatli olmalıydı.
“Görünüşe göre yanına yeni çıraklar almışsın.”
“Evet, şansıma! Hâlâ biraz pişmeleri gerek ama aralarında epey yetenekli olanlar var.”
Atölyedeki konuşmalarımızı duyan çıraklardan bazıları başını kaldırıp baktı. Kim olduğumu anlar anlamaz derhal ayağa fırlayıp önümde eğildiler. Hepsini birden aynı anda bunu yaparken görmek beni biraz irkiltti ama Kurobe bu duruma alışkındı.
“Mola vakti gelmedi daha! İşinizin başına dönün!”
Huysuzca kükremesi çalışanların derhal işlerine geri dönmesini sağladı. Ancak onların bu hâlini bir bakıma anlayabiliyordum. Çalışma masanızda otururken bir anda içeri tepe yöneticiniz (CEO) dalsa siz de gerilirdiniz—hele ki basamağın en altındaysanız. Bana pek öyle gelmese de neticede bu ülkenin hükümdarıydım. Şimdiye kadar pek umursamamıştım ama belki de bir kural olarak önceden haber vermeliydim.
Böyle uluorta çat kapı gelmek herkes için sadece zahmet yaratıyor olabilirdi. Eski dünyamda ne zaman bir bölge müdürü falan iş yerimizi teftişe gelecek olsa, hazırlık olsun diye bir önceki günü tüm ofisi köşe bucak temizlemekle geçirirdik. Gelen şirket başkanıysa hiçbir hataya asla müsamaha gösterilmezdi. İnsan mevkide ne kadar yükselirse, astlarına karşı sergilediği laubali ve rahat tavırlar onları o kadar çok tedirgin ediyordu herhalde.
Yine de her bir dışarı çıkışımın tantana ve resmiyetle dolup taşmasını istemiyordum. Kurobe’yi yoğun çalışma temposundan alıkoymayı sevmiyordum; onun yerine müsait olduğu anlarda bizzat çat kapı gelmem çok daha iyiydi.
“Haber vermeden öylece damladığım için kusura bakma. Bir süre bunu alışkanlık haline getireceğim gibi görünüyor, o yüzden öyle kaskatı kesilmenize gerek yok, tamam mı?”
Böylece çalışanlara seslenmeye karar verdim. Benimle fazla laubali olmaları belki sorun teşkil edebilirdi ama etrafımdayken diken üstünde oturmalarına da hiç gerek yoktu. Patronluk taslamaya bayılırdım ama insanları zora sokmayı kendime hobi edinmiş değildim. Karşımdaki kişi bana tepki veremeyecek kadar gerilince bu durum beni de rahatsız ediyordu. Gobta’nın o dünyadan bihaber pişkinliği tam kıvamındaydı. Sadece TPO kısaltmasını—zaman, mekân ve durum kuralını—akılda tutmak bile doğru tavrı takınmayı kolaylaştırıyordu.
Bu tavsiyem çalışanları biraz olsun rahatlatmış gibiydi. Bundan emin olduktan sonra başımla onaylayıp atölyenin daha iç kısımlarındaki bir odaya geçtim.
Bu arada o sırada farkında değildim ama çırakların bu kadar gerilmesinin tek sebebi bir iblis kralı olmam değildi.
Ben farkında değilken birileri Tempest’te bir popülerlik yarışması düzenlemişti ve görünüşe göre Shuna ile Shion’un yanında ben de ilk üç idol arasına seçilmiştim. Bana söylendiğine göre epey şaşırtıcı bir sonuçmuş. Ramiris ile Milim de sıralamadaydı; tam olarak kaçıncı sırada olduklarını söylemeyecek olsam da Milim ile benim Ramiris’e fersah fersah fark attığımızı söyleyebilirim.
Buna sızlansam mı yoksa kasabamın ne kadar büyüdüğüne hayran mı kalsam bilemiyordum. Her halükarda, bunu sonradan öğrenmek gözlerimi devirmeme sebep olmuştu.

“Eee, ne tür şeylere ihtiyacınız var?”
Kurobe, şahsi odasında doğrudan konuya girdi.
“Şey…”
Hepimiz kafamızdaki beklentileri teker teker anlattık.
“Zırhları Garm’a yaptırmayı düşünüyorum, o yüzden ikiniz yine ortaklaşa çalışsanız harika olur.”
“Hımm, doğru. Pekala. Gidip Garm’ın da başının etini yiyelim o zaman.”
Böylece konuşa konuşa Kurobe’yi de yanımıza alıp Garm’ın atölyesine geçmeye karar verdik. Orada da benzer bir kargaşaya yol açtım gerçi ama orasını anlatmayı es geçeceğim.
“Canavarlar için ekipman mı?! Vay canına. Bana her zaman en akılalmaz projelerle geliyorsunuz, değil mi?”
Garm böyle söylenirken dördümüz de ona göstermek amacıyla avatarlarımıza Ele Geçirme uyguladık.
“Pekala. Tam istediğiniz şeyi yapacağız—yok, hatta çok daha iyisini!”
“Evet, iş bizde. Böyle yaratıcı projelere bayılırım; bir insanda asla işe yaramayacak şeyler dövmeyi deneyeceğim!”
Hem Kurobe hem de Garm projeyi hevesle kabul etti. Doğrusu, ortaya ne çıkaracaklarını görmek için sabırsızlanıyordum.
İşin birkaç güne biteceğini söylediler; biz de bu arada avatarlarımıza daha iyi alışabilmek için antrenman yaptık. Çok karmaşık bir şey değildi—labirentin üst katlarındaki canavarlarla dövüşüyor, acemi olduğu apaçık belli olan maceracılara saldırıyorduk.
Geçen birkaç gün içinde rollerimizi paylaşma konusunda epey ustalaşmıştık. Ancak o noktaya gelmek tam bir eziyetti. Başlarda en üst katlardaki acemi gruplara bile yenilmiştik.
Sonradan dönüp baktığımızda muhtemelen güleceğimiz ama o sırada hiç de komik olmayan tuzaklara yakalanıp telef oluyor ve daha nice saçmalıklar yapıyorduk. Hatta tuzakların tetiklenmesini engellemek için büyülü eşyalar kullanmayı bile denemiştik. Tuzakları durmaksızın tetikleyen Ramiris’ti; talihsiz kurban olarak ceremesini çeken ise genelde Veldora oluyordu. Bu esnada ben havada süzülüyor, Milim ise tavana tutunabiliyordu—çukur tuzakları ikimiz için dert olmadığından diğerlerini bu konuda uyarmayı unutuyorduk.
Bunun bir hata olduğunu kabul ediyorum ama Ramiris… Cidden mi? Sen niye tuzakları tetikliyorsun ki? Bu yüzden ona güzelce bir fırça kaydık ve bence bunu sonuna kadar hak etmişti.
Çektiğimiz tüm acılara rağmen uykudan kısıp antrenman yapmaya devam ettik. Savaşta en önemli şey takım çalışmasıydı. Normal gruplar birbiriyle konuşur veya bakışlarıyla işaretleşirdi ama bizde bu tür becerilerin zerresi yoktu. Ne de olsa yanımızda tek başlarına dünyanın en güçlüleri arasında yer alan iki kişi, Veldora ve Milim vardı.
Ancak elimizde hile sayılabilecek seviyede bir yetenek vardı: Düşünce İletişimi. Bu sayede sürekli iletişimde kalabiliyor ve kusursuz bir netlikle emirler verebiliyorduk. Grubun komuta merkezi bendim; Veldora, Milim ve Ramiris ise elim ayağım olarak hareket ediyordu. Bu sayede hızla kendimizi geliştirmeye başladık ve nihayetinde adamakıllı tecrübe ve yetenek kazandık.
Ayaklarımız yere sağlam basınca takım çalışmamıza ince ayar çekerek sabırla ekipmanlarımızı beklemeye koyulduk. Tam o sıralarda Yeşil Öfke (Green Fury) ekibinin 40. Katı temizlediği haberini aldık.
“Aman tanrım,” dedi Ramiris. “Fırtına yılanını da hakladılar demek, ha?”
“Epey temkinli bir yaklaşım sergilediler. İlk takım sadece istihbarat topladı, ikincisi enerjisini tüketti ve ardından as takım işini bitirdi,” dedi Veldora.
Kat canavarları elbette düzenli olarak diriliyordu. Ancak kat canavarı bir grubu alt etmeyi başarsa bile bu durum aldığı hasarı veya bitkinliğini silmiyordu. Doğru takım çalışmasına sahip bir grup için bu durum bariz bir avantaj sağlıyordu.
“Bu bir hataydı. Kat canavarlarının kesinlikle bir iyileşme yöntemine ihtiyacı var…”
“Evet ama o canavarlar tamamen içgüdüleriyle hareket ediyor, o yüzden…”
Veldora’nın bakış açısına göre, zaten iyileştirme eşyalarını kullanacak zekâdan yoksundular, bu da tartışmayı anlamsız kılıyordu. Haklıydı ama seçeneklerimiz tükenmiş değildi.
“Bunu neden Treyni’ye açmıyoruz?” diye bir öneride bulundum. “Labirent yöneticileri canavarları iyileştirebiliyor, değil mi?”
“Aa, doğru ya. Hemen ilgileniyorum!”
Böylece kat canavarları art arda gelen savaşlara girdiklerinde Treyni’nin kız kardeşlerinin onları iyileştirmesine karar verdik.
Yavaş yavaş labirentin sorunlarını ele alıp çözüme kavuşturuyorduk. Ve sonra:
“Neredeyse 49. Kata ulaşmak üzereler. Ne yapacağız Rimuru?” Milim paniğin eşiğindeydi. Ama haklıydı. Yeşil Öfke (Green Fury) en geç yarına kadar şimdiye kadarki en kritik savaşlarına varmış olacaktı.
“Şey, şu an ekipmanlarımız olmayabilir ama bence takım çalışmamız kusursuz,” dedi Veldora. “Gidip onlarla kapışmayı deneyelim mi ne dersiniz?”
“Ben varım! Çelik kollarımı kullanıp pestillerini çıkarma vakti!” diye böbürlendi Ramiris.
O ikisi her zaman kana susamıştı. Doğrusunu söylemek gerekirse dürüst bir kavgada pek şansımız olduğunu sanmıyordum. Şimdilik, şimdiye kadar tasarladığım en sinsi tuzaklarla dolu 49. Kat, onların ayağını kaydırmak için elimizdeki tek gerçek fırsattı.
“Madem öyle, yapacak bir şey yok. Belki sağdan soldan birkaç silah bulup buluşturabiliriz…”
Kurobe ile Garm bize mümkün olan en iyi teçhizatı sağlasalar bile muhtemelen onlara karşı doğrudan cepheden saldırmazdık. Şansımızı kesinlikle çok artırırdı ama öyle ya da böyle başımızın çaresine bakabilirdik. Fakat tam kararımı vermek üzereyken toplantı odasının kapısının çalındığını duydum.
“Efendi Rimuru,” diye Shion’un ferahlatıcı sesi duyuldu, “Kurobe hazır olduğunu söyledi.”
Grubumuzdakiler birbirine bakıp sırıttı.
Avatarlarımıza özel ekipmanlar tamamlanmıştı.
Bana hayaletlerin bile kuşanabileceği iki büyülü eşya olan Ölüm Tırpanı ve Cehennem Cübbesi verildi. Veldora ise Ölüm Kılıcı ve Cehennem Zırhı’nın yanı sıra tabloyu tamamlamak adına Cehennem Kapısı Kalkanı’nı aldı.
Bir balçık olarak Milim yalnızca basit nesneleri kuşanabiliyordu; bir Ölüm Hançeri’ni yutup gövdesini Al Pelerin ile kapladı. Bunu yaptığı anda gövdesinden bir çift kan kırmızısı kanat filizlendi—epey fiyakalı bir dönüşümdü. “Gördünüz mü?” diye neşeyle haykırdı. “Gerçekten de doğruymuş! Eşyalarını kuşanman gerekiyor, yoksa bir işe yaramıyorlar!”
Evet, harika. O mutluysa ben de mutluydum.
Son olarak Ramiris vardı. Bir sanat eserini andıran Ağır Levha Zırh sipariş etmişti fakat onu kuşanıp kuşanamayacağından bile emin değildik. Gergin bir şekilde yaşayan zırhına Ele Geçirme uygulayıp yeni zırhı kuşanmayı denedi—ve tam o anda zırhını değiştirdi. Eski teneke takımı gürültüyle yere çarptı, toza dönüşüp rüzgârda savrularak yok oldu. Yaşayan zırhtan ağır yaşayan zırha terfi etmişti—bu bir evrimden ziyade tamamen gövde değişimi gibiydi.
“V-vay canına! Bunun içinde hareket etmek çok daha kolay!”
Haklıydı. Eski gıcırdayan yürüyüşünün yerini pürüzsüz ve bir ninjayı andıran adımlar almıştı. Bunun takım çalışmasına çok büyük fayda sağlayacağından emindim. Yine de bir zırh takımının özelliklerinin hareket kabiliyetinizi bu denli etkileyebileceğini düşünmek ilginçti. Bir bakıma beklenmedik bir keşif olmuştu.
Sevincinden havalara uçan Ramiris’in şimdi de bir silah ve kalkan seçmesi gerekiyordu.
“Ha-ha! Aptal bir kalkana falan ihtiyacım yok benim!”
görüşünde olduğundan, kalkan yerine devasa iki elli bir silahı—Ölüm Baltası’nı seçti. Barındırdığı güç onu silahların doruk noktası yapıyordu—kullanması biraz zahmetliydi gerçi ama neyse; benim sorunum değildi. Sürekli pısırık diye dalga geçildiği için bu belki egosunu biraz olsun tatmin ederdi. Kişiliğinin böyle anlarda ortaya çıkıp durması ne komikti.
Böylece hepimiz baştan aşağı yepyeni ekipmanlarla donatılmış olduk. Bu silahlar ve zırhlar Benzersiz seviyedeki eşyalar ayarındaydı fakat canavarların kullanımı için tepeden tırnağa modifiye edildiklerinden, her şeyden önce nevzuhur deneysel eşyalardı. Yine de bizim gibi çömezler için çılgınca güçlü, haddinden fazla üstün eşyalardı. Dahası, üzerlerine isimlerimizi kaydeden bir tür lanet işlenmişti—bu sayede asla çalınamazlardı.
Şu an için isteyebileceğimiz en iyi ekipmanlardı ve her şeye yepyeni bir gözle bakmamızı sağlamışlardı. Kozlarımızı paylaşma vakti neredeyse gelmişti ve daha heyecanlı olamazdık.
Avatarlarımızı hızlıca bir gözden geçirme vaktiydi. Benim hayaletim fiziksel saldırıdan feragat edip büyü ve ruhani saldırılara odaklanmıştı. Sınıfı büyücüydü; zamanla ona ruh ve ilüzyon büyüleri öğreterek tam teşekküllü bir büyü üstadına dönüştürmek istiyordum. Kutsal büyü de fena bir ekleme olmazdı hani—onu kullanmak için kendime inansam ne olurdu acaba? Eğlenceli bir deney olurdu doğrusu.
Veldora’nın iskeleti her işe yatkın, türlü türlü saldırıyı yapabilen çok yönlü bir savaşçıydı. Sınıfı dövüşçüydü ve sanırım Veldora ileride büyü şövalyesine dönüşebilsin diye ona büyü öğretmek istiyordu.
Milim’in balçığı ise tamamen hıza—ve tek bir vuruşta öldürücü darbeler indirmeye—yönelikti. Onun için bir nevi hevesini alma yöntemiydi sanırım. Sınıfı suikastçıydı; belki Souei’nin onu biraz eğitmesini sağlayabilirdim ama buradaki saçma çocuk oyunumuzla onun vaktini çalmak istemiyordum. Temel stratejisi tavandan düşmanların tepesine inmekti—işe yararsa güçlü bir darbeydi fakat ya yaramazsa ne yapmayı planlıyordu? Kaçmayı herhalde; nitekim bunun için fazlasıyla hızlıydı. Bir bakıma ideal balçık savaşçısıydı.
Son olarak, tahmin edeceğiniz üzere Ramiris’in ağır yaşayan zırhı, savunması fazlasıyla yeterli bir saldırgandı ve ona ilk başta biçtiğim değerden çok daha sağlam bir dengeye sahipti. Sınıfı berserkerdı; gerçi gözü dönmüş bir savaşçı sayılmazdı ama Ramiris’in yaklaşımında kendini savunmak hiçbir zaman öncelik olmamıştı. Tehlikeli, tamamen hücum odaklı bir yaratık olduğu için ona bu isim layık görülmüştü. İşe iyice alıştığında Veldora ile birlikte çifte savunma duvarı ören bir tank olduğunu gözümün önüne getirebiliyordum.

Artık harekete geçmeye tamamen hazırdık. Asla acıkmadığımız düşünülürse, uzayıp giden yıpratma savaşları bizim tek ve en büyük avantajımızdı. Yeşil Öfke’nin ayağına dolanmak için elimizden gelenin en iyisini yapalım bakalım.
Yola koyulurken aklımızdan bunlar geçiyordu geçmesine ama… şey… onları öyle bir arkalarına bakmadan kaçırttık ki asıl savaş tam bir hayal kırıklığı oldu.
Tüm duyguları bir kenara bırakıp avatarlarımız üzerinde tamamen tarafsız, üçüncü şahıs gözüyle bir Tahlil ve Değerlendirme yapsaydınız, muhtemelen çoktan A rütbesini zorladığımızı fark ederdiniz. Bunun sebebinin yarıdan fazlası ekipmanlarımızdı fakat onlar olmasa bile güçlerimizi doğru kullandığımız sürece önümüzde hiçbir şey duramazdı.
Gözden kaçırdığımız asıl nokta, bizzat edindiğimiz şahsi savaş tecrübesinin avatarlarımıza da yansımasıydı. Tüm yeteneklerimizi kullanamıyorduk lakin Düşünce İletişimi ve Düşünce Hızlandırma gibi şeyler bile bize kesin bir üstünlük sağlamaya yetip de artıyordu. Üstelik büyüleri o kadar hızlı yapabiliyorduk ki bu durum resmen haksızlıktı. Kısıtlı büyü zerreciklerimiz (magicules) pek çoğunu kullanmamıza engel oluyordu fakat gerekli bilgiye sahiptik; bu sayede büyüyü sıradan bir saray büyücüsünden bile çok daha ustaca idare edebiliyorduk. Hazırlık süresi de gerekmediğinden, neredeyse sıfır gecikmeyle peş peşe büyü saldırıları kurgulayabiliyorduk; düşmanlarımızın tepki vermeye fırsatı bile olmuyordu.
Bu esnada Veldora kılıç kullanmada öyle bir dahi kesilmişti ki sanki ensesinde bile gözü vardı.
“Kwah-ha-ha-ha! Benim Veldora Tarzı Ölüm Duruşum, sayısız kılıç tekniğine anında erişmemi sağlar! … A, bir saniye, bu işe yaramıyormuş…”
Okuduğu mangalarda gördüğü hareketleri taklit etmeye çalışıyordu. Sadece dalga geçtiğini sanıyordum ama bazı hareketleri gerçekten de bir nebze mantıklıydı. Gerçi gücü zaten en başından beri ölçülemez derecedeydi, bu yüzden ondan her şeyi beklemeliydim. Tüm bu meseleyi ciddiye almak bile artık saçma geliyordu.
Milim ise tam da amaçladığı gibi göz açıp kapayıncaya kadar hızlıydı. Başkalarının kontrol etme şansının dahi olmadığı hızlar, onun refleksleri sayesinde çocuk oyuncağına dönüyordu. Bir slime’ın istese bu kadar hızlı hareket edebileceği aklımın ucundan bile geçmezdi; yerde sürtünmesizce kayıyor, duvarlardan sekip düşmanların üzerine atılacak kadar muazzam bir esneklik sergiliyordu. Aynı numara tavanda da tıkır tıkır işliyordu. Sıradan bir insan onu gözleriyle takip etmekte bile zorlanırdı. Bizzat bir slime olarak bu yeni keşifler benim için büyük bir şok olmuştu.
“Ah-ha-ha-ha-ha! Yavaş! Çok yavaş! Gazabımla yüzleş bakalım, seni ezik!”
Düşmanlarının sırtına inip Ölüm Hançeri ile art arda saplarken kendini fena halde kaptırmıştı. Çoğu savaşı bitirmek için bu kadarı yetiyordu. Bedeni fiziksel saldırılara karşı büyük ölçüde bağışıklıydı; ona karşı büyü yapmak istiyorsanız da önce onu görüş alanınıza alabilmeniz gerekiyordu. Biraz düşününce, Milim’in slime’ının yüzleşilmesi hayli korkutucu bir düşman olduğunu anlardınız.
Fakat Veldora ve Milim’in asıl parlamasını sağlayan, ekibin gizli kahramanı olan Ramiris’ti.
“Hraahhh! Ezilme vaktiniz geldi!!”
Ramiris’in savaş stratejisi son derece basitti: Bir düşman bul, dosdoğru üzerine koş ve doğrudan cepheden saldır. Çoğu kişi için bu berbat, aptalca bir strateji olurdu ama bizim durumumuzda tam aradığımız yöntemdi. Zaten tavsiyelerimin hiçbirini dinlemiyordu; ben de ondan faydalanabileceğimizi düşündüm: Tankımız ve dikkat dağıtıcımız olacaktı, böylece grubun geri kalanı da taarruza geçebilecekti.
Normalde bu pek işe yaramazdı ama Ramiris kendini savunma zahmetine bile girmeden gözü kara bir şekilde oradan oraya koşuyordu; koskoca bir zırh takımı ellerinde Ölüm Baltası savurarak üstünüze doğru depar atıyordu. Bunu gören herkes onunla ilgilenmek zorunda kalıyordu ve Ramiris savunmayı umursamadığı için saldırıları çoğunlukla hedefini buluyordu. (Ayrıca Acı İptali yeteneğine de sahipti ki bu çok yardımcı oluyordu.)
Üstelik zırhın kendisi de bir hayli sağlamdı. Ağır Tam Zırh için sanki bir araba dolusu büyü çeliği (magisteel) kullanılmış gibiydi; ağırlık kaygıları tamamen bir kenara atılmıştı. Ayrıca Kendini Onarma işlevi de vardı, bu yüzden çoğu hasar sorun teşkil etmiyordu. Sıradan bir insan onu giyseydi muhtemelen yerinden bile kıpırdayamazdı. Üzerinize böylesine devasa bir büyü çeliği kütlesinin gelmesi… Şahsen onun düşmanı olmak istemezdim.
Dahası, bende İyileştirme Büyüsü vardı.
İşimin bir parçası olarak kutsal büyü üzerinde denemeler yapıyordum ve uygulaması şaşırtıcı derecede kolaydı. Mesele “kendime inanmak”tan ziyade, normalde bana kapalı olan ruh parçacıkları üzerindeki kontrol karşılığında dualar sunmaktı. Benim durumumda, bir hayalet olarak sahip olduğum büyü gücüm, dua sözleriyle birlikte “gerçek” benliğime iletiliyordu. Özünde büyü yapmak için ana bedenimden güç ödünç alıyordum.
Bu “dua sözleri” esasen zihinde bir imge oluşturmaktan ibaretti. Ruh parçacıklarıyla çalışırken, sürekli müritlerinin ne istediğini sorup ona göre hareket etseydin hiçbir yere varamazdın; çok fazla hesaplama gerektirirdi. Bütün bu işlem yükü ise bunun yerine sana inanan insanlara yükleniyordu. Böyle ne kadar çok müridin olursa o kadar çok büyü gücü elde ediyordun; başka bir deyişle, bir tanrı olarak merteben yükseliyordu. Ayrıca inananlarına bağlıydın ve hesaplama kapasiteni genişletmek için bu inananların zihinlerini kullanabiliyordun; büyü gücünden ve zamandan tasarruf sağlayan bir nevi ikame hilesiydi.
Luminus’un neden kendine daha fazla inanan toplamaya çalıştığını şimdi anlıyordum. Yeterince devasa sayıda inanana sahip olduğunda, anlık bir hevesle bile devasa ölçekli büyüler yaratabilirdi. Gerçekten de “inanç ve lütuf gizli teknikleri” tam olarak buydu. Bana öğrettiği şey cidden korkutucuydu.
Fakat bu kadar lakırdı yeter. Kısacası kutsal büyüye sahiptim ve bir parti olarak son derece heybetli bir güç sergiliyorduk; üstelik az önce, kötülüğün ete kemiğe bürünmüş hali gibi, kırk dokuzuncu kattaki Yeşil Öfke Takımı’nı tamamen silip süpürmüştük.
Sanırım yeni şeyler denemekten asla korkmamak gerekiyordu. Doğrudan saldırımız başarısız olunca takım çalışmamızı geliştirdik ve tuzaklardan yararlandık.
Üzerlerine Balçık Kuklası’nı salarak silahlarına hasar verdim. Odaklarını bozup onları yıpratmak için Balçık Yağmuru’nu kullandım, ardından saldırıp onları Balçık Havuzu’na fırlattık. Ramiris’in bağırışları dikkatlerini çekerken, Milim gizlice yaklaşıp takım uyumlarını bozdu; bu sırada Veldora saflarını yarıp arka desteklerini izole etti. Devasa balçığımız savunmasız büyücülerini ve hırsızlarını ezip geçerken, Veldora ile Ramiris geri kalan kilit üyeleri sımsıkı kavrayıp dosdoğru Balçık Havuzu’na batırdı. Amacımız silahlarını asitli balçığın içinde eritip yok etmekti; Yeşil Öfke’nin ana silahları aşınıp işe yaramaz parçalara dönüştüğünde zindanı fethetme hızları büyük bir darbe alacaktı.
“Aaaah! Onca ganimeti toplamıştık bir de!!”
Bozkırın Evlatları’nın ellerinde eriyen ekipmanlar yüzünden sızlanan liderinin bir kadın olduğu ortaya çıktı. Bu beni şaşırttı ama yoldaşlarının bir sonraki sözleri kadar değil.
“Neyse, belki de bu zamanlama böylesi için en iyisidir. Zaten toparlanmanın tam vaktiydi.”
“Aynen öyle, hem ana vatanımız da bizi çağırıyor zaten.”
Takımdan sağ kurtulanlardan birinin lidere bunu söylediğini kesinlikle duymuştum. Bozkırın Evlatları’nın başka hiçbir ulusa bağlı olmayan, bağımsız bir paralı asker birliği olduğunu sanıyordum. Aldığım raporlar Englesia’dan biri tarafından finanse edildiklerini söylüyordu fakat belki de bu durum daha çok uzun vadeli bir iş gibiydi? “Ana vatan” ifadesi, Englesia’ya karşı basit bir işveren-çalışan ilişkisinden daha derin bir sadakat besliyor olabileceklerini gösteriyordu. Gözümü üzerlerinde tutmam gerekecekti.
İnsanları Zindan’a girmeye teşvik ettiğimiz sürece, geçmişi karanlık ziyaretçilerin gelmesi son derece doğaldı. Bunu zaten en başından beri bekliyordum ama yine de herkesi bu konuda bir kez daha uyarmamız iyi olacaktı. Bu Yeşil Öfke meselesi bana her şeyi baştan hatırlatmıştı.
Dahası:
“Başardık.”
“Evet. Zafer bizim!”
“Neden olmasın ki? Biz dünyanın en güçlüleriyiz!!”
Bu aptallara haddini bildirip dizginlemeseydim, önlerindeki bir sonraki zaferin rehavetine kapılıp hemen dağılacaklardı. Aklımdan bunlar geçiyordu geçmesine ama—en azından şu anlık—sevincime gölge düşürmelerine izin vermedim. Görev başarıyla tamamlanmıştı.
