Maribel, bir ötedünyalı olarak yeniden doğmuştu. Avrupa’da bir hükümdar olduğu zamanların anılarına sahipti. Önceki hayatında arzuladığı tüm mali güce sahipti; onun gözünde savaş, kullanabileceği sıradan bir piyondan ibaretti.
İhtişamı başkalarının talihsizliği üzerine kurulmuştu. Mermilerin havada uçuştuğu bir savaş meydanı. Öldür ya da öl; kana bulanmış capcanlı bir cehennem tasviri. Kül olan evler, parçalanan aileler, feryat eden insanlar. Ve Maribel tüm bunlara dair zerre kadar pişmanlık duymamıştı. Maribel’in hayatı, eceliyle ömrünü tamamlayana dek hep mutluluk içinde geçmişti.
Ve şimdi de buradaydı; küçük Seltrozzo Krallığı’nda bir prenses olarak dünyaya gelmişti.
Ailesi, Batı Ülkeleri’nde ipleri elinde tutan yönetici sınıfa mensuptu. Canavarlar ve kaosla dolu bu dünyada uluslar birbirleriyle didişmeyi göze alamazdı; bu yüzden Batı Ülkeleri Konseyi gibi bir yapının kurulması son derece doğaldı. Bu konsey yüzlerce yıl önce, Rozzo ailesinin ulu kurucusu ve yaşlanmaz gibi görünen gizemli bir figür olan Granville Rozzo tarafından kurulmuştu.
Batı Ülkeleri’ne kök salmış Rozzo ailesinin reisliğini yürütürken, bir yandan da Konsey’de gerçek gücü elinde tutan Beş Yaşlı’nın en kıdemlisiydi. Granville ile doğrudan kan bağı olan bir prensesin bile onu görme şansı yok denecek kadar azdı. Aslına bakılırsa Maribel’in öz erkek kardeşleri bile daha önce Beş Yaşlı ile hiç yüz yüze gelmemişti. Ancak Maribel farklıydı. Sahip olduğu anılar ve iradesi, Granville’in görmezden gelemeyeceği şeylerdi.

Paranın varlığı olmasaydı medeniyetin ilerlemesi imkânsız olurdu. İnsanlar pirinç ve buğday gibi tarım ürünlerini değişim aracı olarak kullanmaktan para tabanlı bir ekonomiye geçmiş, paranın sunduğu imkânlar sayesinde toplumu devasa adımlarla ileriye taşımıştı.
Paranın değeri de değişebiliyordu. Altın ve gümüş sikkeler, kendi içsel değerine sahip madenlerden basılıyordu ve bu da paranın bizzat kendisinin benzer bir değere sahip olmasını güvenceye alıyordu. Fakat artık ticari işlemlerde makbuz ve senet gibi belgelerin para yerine geçebildiği bir çağdaydık; kâğıt tabanlı bir ekonominin başlangıcıydı bu. Bu durum, serbest takasın vazgeçilmez kaleleri olan bankaların doğmasına önayak olacaktı. Bankalara para yatırırdınız; onlar da parayı başka işlere yönlendirip nakdi olmayanlara borç verir, karşılığında faiz kazanırken size de birer makbuz verirlerdi.
İnsanların nihayetinde ulaştığı iş modeli buydu ve simyadan bile daha sinsi bir büyü türüydü. Faiz kisvesi altındaki para, sanki yoktan var oluyordu. Dünyada tedavüldeki nakit miktarı ile üretilen makbuzların toplam tutarı kıyaslandığında, tahsil edilemeyecek ciddi miktarda fonun ortaya çıkacağı ve borcunu ödeyemediği için başı fena halde belaya girecek insanların olacağı gün gibi ortadaydı.
Borç verip faiz işlettiğiniz sürece bu sorunla her daim karşılaşırdınız. Madeni paradan kâğıt paraya geçiş ise bu süreci yalnızca daha da hızlandırmıştı.
İnsanlar, faiz getirisi yemini sallayarak zenginlerden para topluyordu. Daha da fazla para üretmek için bu parayla yatırımlar yapıyorlardı. Ticari alışverişler artık ulusal sınırların ötesine geçerek dünya çapında bir ölçekte gerçekleşmeye başlamıştı. Devletin her şeye kefil olacağı yönündeki basmakalıp vaatlerle kâğıt para basımındaki sınırlar tamamen kaldırılmıştı. Buna uluslar arasındaki güç farklarından kaynaklanan kambiyo kontrolleri de eklenince, ekonominin boyutu asıl hacminin onlarca katına fırlamıştı; üstelik Maribel piyasayı kontrol ederken tedavüle sokulan para miktarını bile hesaplarına dahil ediyordu.
Bunun büyük kısmı, reel ekonomiden fersah fersah uzak bir kurgudan ibaretti. Er ya da geç patlamaya mahkûm bir balondu.
Önceki hayatında da Maribel bu balonu elinden geldiğince şişirmişti. Tahsil edemediği tüm borçları zayıf ulusların sırtına yükleyip ortadan kaldırmıştı; başka bir deyişle, bilançosunu dengelemek için savaşlar çıkarmıştı. Böylece zayıf uluslar çökerken zenginler daha da zenginleşmişti. Varını yoğunu sömürdüğü kitleler bireylerden koskoca uluslara dönüşmüştü fakat temel işleyiş hep aynı kalmıştı.
Maribel bu işin tartışmasız piriydi. Önceki hayatında finans dünyasının dahi çocuğuydu; hem o günlerden kalan anılara hem de bir hükümdarın o dizginsiz açgözlülüğüne sahipti. Bu durum, insanlığın temel günahlarından birine dayanan ölümcül bir güçte, Açgözlülük adlı Benzersiz Yetenekte tezahür etmişti. Şayet benzersiz bir yetenek somut forma bürünmüş duygu ve arzulardan ibaretse, açgözlülük gibi büyük bir günaha dayananlar benzersizler arasında bile istisnai kabul edilirdi.
Doğduğu günden beri Rozzo ailesinin en güçlü üyesi olan Maribel söz konusu olduğunda, bu gerçek apaçık ortadaydı. Açgözlülük yeteneği insanların arzularına hükmetmesini sağlıyordu; onları resmen görebiliyordu ve arzu ne kadar büyükse, üzerlerinde hâkimiyet kurması da o denli kolaylaşıyordu. Elbette herkesin arzuları vardı ve bu arzuları körüklemek, Maribel’in insanları dilediği gibi parmağında oynatmasına olanak tanıyordu. Ve bunu kullanarak yavaş yavaş kendi sempatizan kitlesini inşa etti.
Harekete geçmek için acele etmesine lüzum yoktu. Çevresindeki insanları gözlemledikçe, bu dünyadaki medeniyet standartlarının bir hayli düşük olduğunu açıkça görebiliyordu. Para odaklı bir ekonomi mevcuttu ama yine de tüm coğrafyada tek bir ortak para birimi dolaşımdaydı. Dil bariyeri yoktu; her şey önceki dünyasından farklıydı fakat bir bakıma bu ortam, sömürüp kendi çıkarına kullanması için adeta biçilmiş kaftandı. Maribel’e göre tüm dünya, içinde dilediğince oynayabileceği bir kum havuzundan farksızdı.
Evet… Evet. Bu dünyaya hakiki hükümdarı olarak inmek benim kaderim.
Bu dünyaya hükmetmek, Maribel için olması son derece doğal bir hedefti. Yaşı ilerleyip söz hakkı kazandığında dünya ayaklarının altına serilecekti; fakat o zamana dek emellerini ne kadar az insan bilirse o kadar iyi olacağını düşünüyordu.
Kimsenin onun gerçek doğasını hâl ve hareketlerinden sezemeyeceğinden son derece titiz bir şekilde emin oldu. Ve üç yaşına bastığında, Granville ile ilk resmi görüşmesini gerçekleştirdi.

“Demek Maribel sensin?”
“Evet, Büyükbaba. Sizinle tanışmak bir şereftir.”
Bu, üç yaşındaki bir çocuğun alışılagelmiş karşılama tarzı değildi fakat Maribel bunu da hesaplarına dahil etmişti. Granville, sarayda fink atan diğer ayak takımına benzemiyordu; zira Maribel’in gözünde öz babası olan kral bile sıradan bir piyondan ibaretti. Erkek kardeşleri, sütannesi, hizmetkârları ve diğer herkes… Arzularını okudukça hepsini adım adım kendi hâkimiyeti altına almıştı.
Ancak Granville farklıydı. Tüm bunların çok ötesindeydi.
“Neden beni kontrol etmeye çalışmadın?” Granville, Maribel’in rol yapmayı hemen bıraktığını görünce böyle sordu. Sesinde ailevi bir şefkatten eser yoktu. Ortada yalnızca yöneten ile yönetilen arasındaki ilişki mevcuttu. Maribel işte o an içgüdülerinin doğru olduğunu anladı. Granville’i kandırmaya kalkışsaydı muhtemelen oracıkta öldürülürdü. Maribel’in Açgözlülük yeteneği bile mutlak kudrete sahip değildi. Ona karşı direnilebilirdi. Tekrarlanan, kademeli denemeler sonucunda Granville’i hâkimiyeti altına alması belki mümkün olabilirdi fakat karşısındaki adam buna izin verecek biri değildi.
Maribel bundan adı gibi emindi, bu yüzden dürüst olmaya karar verdi. Olaylar nasıl gelişirse gelişsin ortaklara ihtiyacı olacaktı ve bu doğrultuda Granville, sahip olabileceği en büyük ortak olma potansiyelini taşıyordu.
“İnsanların arzularını görebiliyorum. Yani kelimenin tam anlamıyla görebiliyorum. Ve bu arzuları körüklemek, onları dilediğim gibi yönetmemi sağlıyor. Fakat sen diğerlerine benzemiyorsun, Büyükbaba. Herkesten daha büyük bir hırsın var ama bunu bastırabilecek kadar güçlü bir iradeye de sahipsin. Bu yüzden…”
“Hmm. Demek o kadarını görebildin, küçük kız… Yoksa sana Maribel mi demeliyim? Sen de kimsin böyle?”
“Ben mi? Ben Maribel. Açgözlü Maribel.”
“Heh-heh… Ha-ha-ha-ha-ha! Bu hoşuma gitti. Karşımda varlığını böyle açıkça haykırıyorsun demek ha?!”
Rozzo ailesinin reisi Maribel’den hoşlanmıştı. Zamanla birbirlerine açıldılar ve bildikleri sırları paylaştılar. Granville, Batı Ülkeleri’ni çevreleyen siyaseti ve dünyayı yöneten iblis krallarını biliyordu. Maribel ise önceki dünyasını ve bu dünyada kazandığı Açgözlülük yeteneğini biliyordu. Onun için bu, hayatının kumarıydı.
Zihni bir yana, bedeni hâlâ üç yaşında bir çocuğa aitti. Tek başına hayatta kalmasının hayli zor olacağını kestirebiliyordu.
Ne pahasına olursa olsun—ne olursa olsun—konumumu sağlamlaştırmalıyım. Ve bunu yapabilmek için…
Bunu yapabilmek için, bu coğrafyanın gizli lideri olan Granville Rozzo’ya işe yarar biri olduğunu kanıtlaması gerekiyordu. Kendini bir hükümdar olarak konumlandırmak adına şu an yapabileceği en doğru hamlenin bu olduğunu içgüdüsel olarak kavramıştı.
Ve kumarı karşılığını verdi.
“Maribel, şayet bana bir şey olursa emellerimi senin devralmanı istiyorum. Bu dünyada arzuladığım tek şey barış. Rozzo ailesinin hâkimiyeti altında, herkesin eşit olduğu bir dünyaya ulaşmalıyız.”
“Evet. Evet Büyükbaba, anlıyorum. Sana elimden gelen tüm desteği vereceğime söz veriyorum.”
Böylece, bu beklenmedik ikili başka kimsenin sahip olamayacağı türden bir bağ kurdu. Ailenin kurucusu ile küçük kız—eski bir Kahraman ile açgözlülüğü sınır tanımayan birinin ittifakı.
Granville sonraki birkaç yılını Maribel’e rehberlik ederek, ona Rozzo ailesinin tüm mal varlığını ve suç ortaklarını öğreterek geçirdi. Ayrıca Tanrı Luminus’un gerçek kimliğini ve kendi sırlarını da açığa vurdu: Yedi Gün Ruhbanı’ndaki koltuğunu korumak için çevirdiği gizli dolapları ve Batı Ülkeleri’ni asıl güvende tutan şeyin İblis Kralı Luminus’un gücü olduğunu anlattı.
Ona her şeyi anlattı. Ve şimdi, on yaşına basan Maribel, güç bakımından Granville’den hemen sonra geliyordu; Rimuru’ya karşı harekete geçmek için yeteneklerini sonuna kadar kullanıyordu.
