Tensei Shitara Slime Datta Ken Cilt 1 – Bölüm 7 / Kız ve Kahraman

Kız ve Kahraman

Tık, tık, tık…

Sessiz adımlar kalenin içinde yankılandı.

İblis kralı, arkasında kalan kalesini terk ederek çoktan kaçmıştı. Ben artçı birliktim. Kurbanlık bir koyun. Beni son anıma kadar bir alet gibi kullanmış, bu süreçte bana zerre kadar duygu göstermemişti. Sanırım bana gösterdiği tek incelik, bana ismimle hitap ettiği andı.

Bunun için ondan nefret ediyor muydum? Dürüst olmak gerekirse emin değildim. Ona hizmet etmemi sağlayan şey üst düzey alev ruhu Ifrit’in iradesi miydi, yoksa benimki mi?

Hâlâ bilmiyorum. Üstelik kurban edilmek de pek umurumda değildi. Artık hiçbir şeyin önemi kalmamış gibiydi.

Anlaşılan bu kale bir nevi deney tesisiydi. Ancak burayı terk etmek, iblis kralının gözünde pek de büyük bir kayıp gibi görünmüyordu. Beni kafası karışık halde bırakan şey, beni burada bırakmaktaki amacıydı. Gelen kimseyle çatışmaya girmeden öylece geri çekilebilirdim ama o bana kalmamı emretmişti.

Aklında belki bir plan vardı ama düşünceleri benim için bir gizem olarak kaldı.

Gelen kişi, kahraman denen biriydi.

Arkasında toplanmış koyu gümüş rengi uzun saçları vardı ve hafif teçhizatı tek tip siyah bir tondaydı. Güzelliği iblis kralınınkiyle yarışıyordu. Tek fark bir kadın olmasıydı. Genç bir kadın.

Onu gördüğüm an anlamıştım. Kazanma şansım yoktu. Yine de onunla sonuna kadar dövüşmek istiyordum —bir insan olarak değil, alev güçlerine sahip bir büyü doğumlu olarak. Bunca zamandır yaşamış olmanın günahını ödemek için yapabileceğim en küçük şey bu, diye düşündüm.

Yoğunlaştırılmış alevden kılıcım, kahramanın kılıcı tarafından kolayca karşılandı. Silahım önüne çıkan her şeyi yarıp geçebilecek şiddetli bir ısıyla yanıyordu ama onun kavisli basit kılıcı bunu durdurmuştu. Gözlerime inanamadım. Şüphe yok ki bu, kılıcın kendisinden ziyade onu kullananın gücüydü.

İblis kralının güvendiği kara şövalyenin altında aldığım eğitim sayesinde kılıç ustalığında belli bir seviyeye ulaşmışım. Bu, Ifrit’in asla öğrenmediği bir şeydi. Şövalyenin beni nasıl övdüğünü, bunun tamamen kendi yeteneğimin eseri olduğunu söylediğini hatırladım.

Bir büyü doğumlu olarak, Leon’un muhafızlarının üst kademelerinde yer alabilecek kadar fiziksel olarak güçlüydüm. Üstelik kara şövalyenin rehberliğinde kılıç yeteneklerinde ustalaşmıştım. Beni iblis kralının bu kadar yakın bir sırdaşı yapan şey Ifrit’in gücünden çok daha fazlasıydı.

Yine de —yaptığım hiçbir şey kahramanı etkilemedi. Kusursuzlaştırmak için sonsuz çaba harcadığım darbe ve kesişlerin hepsi zahmetsizce savuşturuldu. Kılıçlarımız daha tam anlamıyla çarpışamadan bile nazikçe bir kenara savruluyordu.

Ifrit’in kavurucu alevleri tüm bedenimi sardığında bile kahraman sakinliğini korudu, tek bir damla bile ter dökmedi. Tam da ilk düşündüğüm gibi, o bambaşka bir varoluş seviyesindeydi.

Sonra Ifrit’in bedenimde uykuya daldığını hissettim; aşırı büyü zerrecikleri tüketmenin bir yan etkisiydi bu. Dövüşmeye devam etmek imkânsızdı. Tek bir darbe bile indiremeden kaybettim. İblis kralına olan borcumu ödediğimden emin bir şekilde yere yığıldım. Biraz daha yaşayabilmeyi isterdim আসলে ama bir kahramanın benim gibi bir büyü doğumluya merhamet göstereceğinden şüpheliydim.

“Bitti mi?” dediğini duydum. “Neden buradasın?” Bu biraz şaşırtıcıydı. Bir sonraki saniyede ölümün gelmesini bekliyordum. Başımı ona doğru kaldırdım. Kahraman bir kötülük avcısıydı ve ben de onun düşmanı olan bir büyü doğumluydum. Beni şu anda biçseydi şikayet edecek hiçbir şeyim olmazdı.

Hangi hevesi onu bu soruları sormaya yöneltmişti ki? Çekingen bir şekilde ağzımı açtım. Sonra ona bu dünyaya nasıl çağrıldığımı, bugüne kadar nasıl yaşadığımı anlattım… Neler yaptığımı.

Bencillik ediyordum. Artık bir büyü doğumluydum. Bana inanılmasını beklemeye hiçbir hakkım yoktu. Ama yine de birinin benimle ilgilenip hikâyemi dinlemesi beni mutlu etmişti; bu bir gerçekti. Bunca zamandır yaşamış olduğumun su götürmez bir kanıtını bırakıyordu geride. Sadece birinin hafızasında bile kalsa, göğsümü gere gere dünyaya yaşadığımı haykırabilirdim. Yapmak istediğim şey buydu.

Kahramanın bir büyü doğumlunun masalına inanacağından şüpheliydim. Ama sorun değildi. Hafızasında yer edecek küçük bir köşe edinebilsem bu yeterdi. Ve yine de:

“Artık her şey yolunda. Neler çekmişsin böyle.”

Bana inanmıştı.

Sözleri gözlerimi yaşarttı. Ne olduğunu anlayamadan ona sarılmış, ağlıyordum. Bu dünyaya geldiğimden beri ilk kez, gerçek duygularımı birine açarken içimi tarifsiz bir rahatlama kapladı.

Sonunda kahramanın koruması altına girdim.

Yanık izlerimi görünce yüzü karardı. Ben o izlere alışıktım; vücudumun yarısını kaplamaları yaşadığımın bir kanıtıydı.

Kahraman, iyileştirme büyüsü kullanarak onlardan kurtulmam için çabaladı. Fakat bir işe yarar görünmüyordu. Ifrit ile birleşmek, bedenimi izler de dâhil olmak üzere bu mevcut hâlinde sabitlemişti. Bir an düşündü ve ardından çantasından güzel bir maske çıkardı.

“Biliyor musun,” dedi, “bu maske büyüye karşı direncini artırmaya yarıyor. İçindeki Ifrit’i dizginlemek için belki bunu kullanabilirsin.” Maskeyi sevgiyle okşadıktan sonra bana uzattı.

Büyü Direnci Maskesi‘ni taktığım anda içimdeki Ifrit etkisiz hâle geldi ve bedenimdeki yanık izleri gizlendi. Üstelik hepsi bu kadar da değildi. Ifrit’in iradesi artık benimkine baskın gelmediği için, yıllardır içimde bastırdığım tüm duygular bir anda dışarı fışkırdı. Yalnızlığın getirdiği sızılar, büyü doğumlu bir yaratığa dönüşmenin korkusu… Edindiğim ilk arkadaşı öldürmüş olmanın derin utancı… Bu adaletsiz dünyaya karşı beslediğim yoğun nefret… O maskeyi takmak, çocukluğumla birlikte geride bıraktığımı sandığım duyguları yeniden kazanmamı sağladı.

Sakinleşene kadar kahraman bana sımsıkı sarıldı. Sonrasında bir süre ne kadar korktuğumu hatırlıyorum; öyle korkuyordum ki kahraman dışında kimseyle konuşamıyordum bile. Ama o tek bir kez bile şikâyet etmedi. Bana daima sıcak davrandı. Ve azar azar, yüreğimi bağlayan düğümleri çözerek başkalarıyla yeniden nasıl iletişim kuracağımı öğretti.

Bütün vücudumu örten bir cüppenin ardına saklanarak, gittiği her yerde kahramana eşlik ettim. Beni arkasında bırakıp gitmesinden korktuğum için sürekli peşindeydim. Macera Loncası ile tanışmam da aşağı yukarı bu dönemde oldu. O zamanki insanların tabiriyle, yüzünü her daim maskeyle örten sessiz bir kızdım. Kahramanın gölgesinin dışına asla adım atmayan biri… İşe yaramaz bir yük parçası.

Bir gün, kahramanla birlikte birkaç kez ziyaret ettiğim loncada başıma bir olay geldi. Onunla birlikte tüm canavar avı görevlerine katıldığımı görüp endişelenen bir adam dile geldi. “Şu maskeli çocuk kız mı?” diye sordu. “Bu seferlik burada kalsa daha iyi olmaz mı? Bu iş oldukça tehlikeli olacak.”

Bu fikir karşısında yapabildiğim tek şey titremekti. O zamanlar kahraman, bu gezegende güvenme cesaretini gösterebildiğim tek kişiydi. Kahraman benim için her şey demekti ve ondan ayrılma fikrine katlanamıyordum. Yetişkinlerin büyü doğumlu olduğumu öğrenirlerse beni öldüreceklerinden emindim. En azından bu kadar mantığa sahiptim.

Kahraman bana hafifçe gülümsedi. “Her şey yolunda gidecek,” dedi rahatlatıcı bir ses tonuyla. “Buradaki herkes gerçekten çok iyi kalpli, tamam mı? Sen de güçlü bir kızsın. Her şey güzel olacak.”

Sanırım beni harekete geçiren şey bu oldu. Kahramanın beklentilerini boşa çıkarmamak istiyordum ve bu durumun sonsuza kadar böyle süremeyeceğini biliyordum. Ayrıca konuşma tarzında daima güven saçan bir şeyler vardı. Söylediği her şeyin doğru olduğuna inanmamı sağlıyordu.

İşte o gün, tuhaf bir huzur hissiyle ondan ayrı düştüm.

Loncanın danışma masasının yanındaki bekleme odasında çalışmaya başladım.

Blumund Krallığı’nda olduğumu öğrendiğim zamanlar da aşağı yukarı o zamana denk gelir. Jura Ormanı çevresinde yakında başka birçok ulusun bulunduğunu keşfettim. Dahası da vardı. Lonca işleriyle ilgilenmedikleri zamanlarda oradaki çalışanlar bana matematiğin yanı sıra birkaç farklı yazı sistemini de öğrettiler.

Gelip geçen maceracıların komşu ülkeler hakkında konuşmalarını can kulağıyla dinledim. Bu diğer devletler ve aralarındaki güç dengesi hakkındaki bilgim ilk başlarda zayıftı ama yine de işime yarayacak kadar bir anlayış kazandım. Okul yüzü neredeyse hiç görmemiş benim gibi biri için lonca, bir eğitim yuvası hâline gelmişti.

Büyü de çalıştım. Lonca; büyücülere, şamanlara, efsunculara ve büyü yollarında uzmanlaşmış daha pek çok kişiye ev sahipliği yapıyordu. Onlarla dostluk kuracak kadar şanslıydım; onlar da karşılığında bana dünyanın gizemlerini öğrettiler.

Söyledikleri şeylerin pek çoğu bana akıl almaz geliyordu. Fakat her şeyden çok ihtiyacım olan şey, elemental ruhlarla nasıl başa çıkacağımı öğrenmekti. Üst düzey bir elemental ruh olan Ifrit benimle birleşmişti. Görünüşe göre bu durum, onunla bir mukavele yapma prosedürüne gerek kalmadan yeteneklerini dizginlememi sağlıyordu. Ama unutmayın; yüzümde hâlen Büyü Direnci Maskesi vardı.

Dikkatli bir şekilde Ifrit’e ulaşmanın bir yolunu aradım. Çok geçmeden kendi bedenime bir yük bindirmeden onun yeteneklerini yönlendirmenin yollarını keşfettim.

Zamanla “Alevlerin Hakimi” olarak tanınmaya başladım. Ateş ve patlama büyüsü sanatlarında yetenekli bir ruh çağırıcısıydım ve artık kimsenin kahramanla maceralara atılmam konusunda endişelenmeyeceği bir seviyeye gelmiştim. Hatta o da beni artık sadece bir yol arkadaşı olarak değil, tam anlamıyla yetkin bir ortak olarak kabul etmişti.

Bu beni o kadar mutlu etmişti ki. Ona yardımcı olabilmek, hayatımı kurtaran kadının beni ben olduğum için kabul etmesini sağlamak uğruna uzun zaman çok çabalamıştım. Verdiğim tüm emekler meyvesini vermişti. Hayat güzeldi.

Ne var ki birkaç yıl sonra kahraman bir yolculuğa çıktı. Beni yanına almadan.

Nedenini bilmiyordum. Tıpkı benim kendime göre sebeplerim olduğu gibi, kahramanın da elbet kendine göre nedenleri olmalıydı. Bir gün kendim de yola koyulmayı hedeflediğim için bu konuda şikâyet etmeye hakkım yoktu.

Yoksa hizmet ettiğim iblis kralını katletmek mi istiyordu? Hayır, işin aslı…

Beni kurtarmıştı, sonrasındaysa bırakıp gitmişti. Belki de sadece bunun nedenini öğrenmek ve beni bir kez daha kabul etmesini sağlamak istiyordum. Yaşadığımı, hâlâ bir insan olduğumu göstermek istiyordum. Onu yolundan alıkoymaya hakkım olmadığını kanıtlayan da tam olarak bu bencilce umudumdu.

Ben artık büyümüştüm; dünyanın hâlinden habersiz toy bir çocuk değildim. Maskenin altından süzülen o damlalar tamamen benim hayal ürünümdü sanırım. Onun uzaklaşmasını izlerken kendimi buna inandırdım.

“Çünkü seninle yeniden karşılaşacağımı biliyorum…”

Bu düşünce, içimde daha önce hiç olmadığı kadar güçlenme isteği uyandırdı.

Beni bıraktıktan sonra pek çok ülke gezerek yolculuğuma devam ettim. Tıpkı onun yaptığı gibi, insanların ihtiyaç duydukları anlarda yardımına koşmak istiyordum.

Ifrit’in üzerimdeki etkisinden miydi bilinmez, bedenim on altı veya on yedi yaşlarındayken büyümesini durdurmuştu. İblis kralının lanetlerinden biri diye düşündüm; yine de yollardayken fazlasıyla işime yaradı.

Maceracıların büyük bir kısmı başkalarının angarya işlerini halletmekle meşguldü; ormanda nadir bitkiler aramak, canavarları katledip kullanışlı malzemelerini toplamak vesaire. Kalıplaşmış algıya göre iri yarı, hantal bedenler ve bir o kadar da şişkin kaslar gerektiren bir meslekti bu. Yaşamla ölüm arasındaki o ince çizgide dans eden bir işte ayakta kalabilmek anlamına geldiği için, kaba kuvvet başkalarının saygısını ve güvenini kazandırırdı.

Macera Loncası, özgür bir hayat süren ve tek bir ülkeye asla bağlanmayan türden insanları kendine çekiyordu. Bir canavarla savaşırken yaralanırlarsa, herhangi bir devletten yardım bekleme lüksleri yoktu. Ülkelerin zaten kendilerini koruyacak şövalye orduları vardı. Kirli bir maceracının yardımına ihtiyaçları yoktu.

Bazen yerel bir lord, kendi topraklarından veya köylerinden bir canavarı temizlemek için yardım isterdi; fakat ülkeler ile maceracılar arasındaki iş birliğini teşvik edecek resmî bir sistem bulunmuyordu. Bu durum, ülkelerin yalnızca ordularının fiziken koruyabildiği alan kadar genişleyebilmesi demekti; yaban hayatın ortasındaki küçücük medeniyet adacıkları yani.

Kasabaların güçlü canavarların saldırısına uğradığı zamanlar olurdu. Üç başlı yılanlar, kanatlı aslanlar ve benzerleri… Bu sözde felaketler ne zaman bir yerleşimin yakınında belirse, en az topyekün bir savaş kadar büyük bir dehşet ve karmaşaya yol açardı.

Tabii ki insan, hükümetlerin iş birliği yapmasını ve ulusal sınırların ötesine geçen destek sistemleri kurmasını bekleyebilirdi. Ve bu tür anlaşmalar vardı da; ancak böyle bir destek her zaman ortalık yatıştıktan sonra gelirdi. O vakte kadar söz konusu canavarı yenmek, ülkenin kendi sorumluluğu olarak görülürdü.

Şehir sakini olarak tüm haklara sahip olanlara ayrıcalıklı muamele gösterilmesinin, diğerlerinin ise surların etrafındaki tehlikeli bölgelerde kurulan mahallelerdeki yaşamla yetinmek zorunda kalmasının sebebi buydu. Bu insanlar zamanla yağmalanıp sömürüldükleri bir hayata alışırlardı. Aralarından daha güçlü olanlar, kendilerini korumanın bir yolu olarak maceracılık mesleğine sarılırdı.

Zenginle fakir arasındaki gelir uçurumu hızla büyüdü. Güçsüzlerin hiçbir sığınağının olmadığı, acımasız ve vahşi bir dünyaydı bu. Onları korumak istiyordum. Tıpkı bana o çok arzuladığım kurtuluşu sunan kahraman gibi… Eğer onları yüzüstü bıraksaydım, hizmet ettiğim iblis kralından hiçbir farkım kalmazdı.

Bu yüzden zayıfların yanında olabilmek için elimden gelen tüm gayreti gösterdim. Ve zamanla insanlar bana güvenmeye, sırtlarını bana dayamaya başladılar. Bana kahraman demeye başladılar.

Bir ejderha, tek başına koca bir orduya bedel bir güçle kasabaya saldırdı. Kesinlikle felaket seviyesinde bir düşmandı. Blumund derhal olağanüstü hâl ilan etti ve ülkeyi yüksek alarma geçirdi. Göreve çağırdıkları birçok insandan biri de bendim.

Felaket sınıfı bir canavar genelde birkaç yılda bir ortaya çıkardı, ama bu farklıydı. Yarım yamalak hiçbir saldırı bir ejderhayı yıldıramazdı; üstelik ülkenin şövalye birliği destek sağlayamayacak kadar hücum gücünden yoksundu. Bu mücadelede elimden gelen tüm saldırı gücünü ortaya koydum; ancak kılıcım böyle bir düşmana karşı pek bir şey yapamıyordu ve neredeyse hiç tehdit oluşturmuyordum.

Bir şey yapılmazsa, en nihayetinde binlerce insanın ölümüne yol açacaktı. Bu yüzden bunca zamandır bedenimin içinde uyuyan Ifrit’i çağırmaya karar verdim.

Ejderhanın taşları bile eriten nefesi bedenimi sardı—fakat Ifrit ile birleşmiş olduğum için bu, gelip geçen hafif bir esintiden farksız hissettirdi. Nefesine karşı bağışık olduğumu—korkulması gereken bir güç olduğumu—fark ettiğinde artık çok geçti. Ellerimden fışkıran akkor hâldeki alev dalgaları, ejderha kaçamadan onu bağlayıp hapsetti. Birkaç an sonra canlı canlı yanıp kül olmuştu.

Bense sonrasında bir hafta boyunca komada kaldım. Bu çaba büyü gücümü tüketmişti. Artık yaşlanıyordum ve ruhuma eski yıllardaki gibi odaklanamıyordum. Ruhum zayıfladıkça, büyüm de zayıflıyordu. Ifrit ve onunla olan bağım bana kullanabileceğimden çok daha fazla büyü enerjisi sağlıyordu; fakat bunu yönlendirmek için ihtiyacım olan yaşam enerjisi tükeniyordu. Bedenimin yaşlanmaması sayesinde, bu enerjinin çekilip gittiğini fark edememiştim. Bunca zaman Ifrit’i baskı altında tutmuştum—bu kadar çok enerji tüketmiş olmama şaşmamalıydı.

Sonu iyi biten her şey iyidir—sonuçta ejderha yenilmişti—ancak bir adım daha ileri gitmiş olsaydım, her türlü ejderhadan çok daha korkunç bir tehdit olan gazap dolu bir Ifrit’i serbest bırakabilirdim. Yüzüm gergin ve solgun bir hâlde geçmişi hatırladım. Dikkatli olmazsam, korumaya yemin ettiğim insanları pekâlâ küle çevirebilirdim.

Artık bu işi bırakma vaktimin gelmiş olabileceğini düşündüm. Kendimi daha fazla zayıflatırsam, Ifrit kontrolümden çıkıp çıldırabilirdi. Emeklilik, er ya da geç değerlendirmem gereken bir şeydi.

Konuyu, Macera Loncası’ndaki işleri yürüten yöneticilerden biri olan Heinz ile konuştum. “Eğer durum buysa,” dedi, “Englesia Krallığı’na seyahat etmeni tavsiye ederim. Orada temel savaş teknikleri öğretecek öğretmenler arıyorlar. Piyasada bir sürü eski maceracı var ama yeteneklerini insanlara aktarabilirsen asla işsiz kalmazsın.”

Bana kullanabileceğim bir referans mektubu uzattı.

“Teşekkür ederim,” diye karşılık verdim. “Bana çok iyiliğiniz dokundu.”

“Ah, boş ver gitsin,” diye itiraz etti. “Asıl sana teşekkür etmesi gerekenler biziz, Shizu! Hepimiz için sarsılmaz bir dayanak oldun.” Yüzü kızardı. “Şey, iyi yolculuklar o zaman sanırım. Boş vaktin olursa geri gelip bizi ziyaret et.”

Temelli ayrılmadan önce hepsi beni uğurladı. Bu bana sanki buraya aitmişim gibi hissettirdi. Yıllardır aitmişim gibi… Beni ne kadar mutlu ettiğine inanamıyordum.

Böylece, kariyerimin sonlarına doğru maceracılıktan eğitmenliğe geçiş yapmış oldum.

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Slime Olarak Reenkarne Olduğum Zaman (LN)

Tensei Shitara Slime Datta Ken (LN), Regarding Reincarnated to Slime (LN), Tensura (LN), That Time I Got Reincarnated as a Slime (LN), 关于我转生后成为史莱姆的那件事简介, 転生したらスライムだった件
Puan 8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: , Yayınlanma Tarihi: 2014 Anadil: Japanese
Bir adam, iş arkadaşını ve iş arkadaşının yeni nişanlısını yolun dışına ittikten sonra kaçan bir soyguncu tarafından bıçaklanır. Kanlar içinde yerde can çekişirken bir ses duyar. Bu ses tuhaftır ve ona [Büyük Bilge] eşsiz becerisini vererek bakire olmaktan duyduğu pişmanlığı sonlandırır! Onunla dalga mı geçiliyor?!!

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla