İşte buradaydık. Tekrar Goblin köyündeydik. Yalnızca iki hafta kadar olmuştu ama cidden özlemeye başlamıştım. Tabii buraya bir köy denilebilirse. Daha çok etrafı çitle çevrilmiş boş bir alandan ibaretti.
Biz yokken etrafa birkaç basit çadır kurulmuştu. En azından bir gelişme belirtisi vardı. Merkezdeki kamp ateşinin kalıntıları üzerinde duran büyük, demir bir kazan gözüme çarptı. Goblin mutfağı eskiden sırf şişte kızartmadan ibaretti, ama şimdi işin içine haşlamayı da eklemişlerdi!
Bu gerçekten takdire şayan bir gelişmeydi. Onu nereden bulmuşlardı acaba? Yakından bakınca büyük bir kaplumbağanın kabuğundan yapıldığını fark ettim. Vay be, ben yokken avlanma alanlarını ne kadar genişletmişlerdi böyle? En azından ana üslerini güvende tuttuklarına sevinmiştim.
Köyde yaşayan hobgoblinler dönen grubumuzu hemen fark edip bizi tezahüratlar ve alkışlarla karşıladılar. Hediye getirmeyi kabalık edip unutmuştum ama orada burada kurumaya bırakılmış canavar kürklerini ve diğer şeyleri görünce —şüphesiz avlarından elde ettikleri ganimetlerdi— cücelerin çok geçmeden herkesi giydirip kuşatacağından emindim. İleride goblinlerin bu eşyaları kendilerinin yapmasını isterdim ama her şeyi adım adım halletmek lazımdı.
Cüceleri onunla tanıştırmak için etrafta Rigurd’u aradım. Buna gerek kalmadı. Doğruca bana doğru koştu. Bizi gördüğü için heyecanlandığını sanmıştım ama meğer canını sıkan bir şey varmış.
“Hoş geldiniz!” ben daha bir şey soramadan söze girdi. “Daha yeni dönmüşken sizi rahatsız etmek istemezdim Rimuru-sama, fakat misafirlerimiz var…”
Misafirler mi? … İyi de hiç arkadaşım olduğunu hatırlamıyordum ki.
Cücelerin kendi başlarına etrafı gezmelerine karar verdim. Bir süre burada yaşayacaklardı ve eminim buranın nasıl bir yer olduğunu merak ediyorlardı. Yanımda getirdiğim aletleri de boş bir çadıra koydum; en azından dış etkenlerden korur diye düşündüm.
Yeni sakinlerimizi Rigur’a emanet edip yaşlı adamın beni misafirlere götürmesini sağladım. Beni bir nevi toplantı odasına dönüştürülmüş daha büyük çadırlardan birine götürdü. Kim olabilirdi ki? İçeri zıplayarak girerken, nasıl olsa öğrenirim diye düşündüm.
Çadırın kapısını geçince duraksadım. İçeride bir sürü goblin vardı —bildiğimiz sıradan olanlardan. Birkaçı oldukça şık giyinmişti ve her birinin yanında birkaç hizmetkar bulunuyordu. Birkaç yaşlı ve korumaları mıydı acaba? Kimse silahlı değildi. Bu duruma itirazım yoktu tabii.
Neler olduğunu soramadan, goblinler yerlere kadar kapandı.
“Sizinle tanışmak bir onurdur, ey yüce efendimiz!” hepsi bir ağızdan bağırdı. “Lütfen en içten dileklerimize kulak verin!”
Yüce efendi mi? Benden bahsettiklerini tahmin ediyordum ama bu kadarı da fazlaydı. Yine de buna yürekten inandıkları belliydi. Gözleri bundan daha arzulu veya kararlı olamazdı. Ne istediklerini kestirmek imkansızdı ama yine de onları dinlemeye karar verdim.
“Pekala. Sizi dinliyorum.”
“Ah, cömertliğiniz için minnettarız!” diye bağırdı yaşlılardan biri. “Buradaki herkes sizin tabiniz olmak istiyor, efendim!”
“Lütfen o yüce merhametinizi bizden esirgemeyin!!” dedi diğerleri de yerlere kapanıp gözlerini bana dikerek, ardından tekrar derin bir saygıyla eğildiler.
Dürüst olmak gerekirse, hiç uğraşasım yoktu.
Daha burada yeniden yapılanma sürecine yeni başlıyoruz arkadaşlar. Size ayıracak vaktim yok benim!
Onları öylece başımdan savmak harika olurdu. Ama buralarda iş gücü eksikliğimiz olduğu da bir gerçekti. Ayrıca bu tiplerin er ya da geç başımıza saracağı bölge savaşlarını şimdiden görebiliyordum. Belki de hazır fırsatımız varken onları bünyemize katmak en iyisiydi.
Eğer sonrasında bize arkadan bıçak saplarlarsa, hepsini gebertiriz olur biter.
Hainlere hiç acımazdım. Bir canavar sürüsüne liderlik ederken pembe gözlükler takmak sadece işinizi zorlaştırırdı. Onların yanında soğukkanlılığınızı korumanız gerekiyordu. Bu goblinleri kabul etmeye istekli olmamın nedenlerinden biri de buydu; işi ne kadar ciddiye aldığımı kendime kanıtlamak istiyordum.
Kendime bir kez daha hatırlattım: Eğer bu tipler hain çıkarsa, her birini kendi ellerimle geberteceğim. Öte yandan, öğle yemeğinde ne yiyeceğimi düşünür gibi can almaktan bahsetmem cidden şaşırtıcıydı. Bu benim için sürpriz olmuştu ama neyse ne —verdiğim her hayati kararda mırın kırın etmekten çok daha iyiydi. İşi basit tutuyordu.
Bu arada, bunlar sadece elçilerse, toplamda kaç goblinden bahsediyorduk acaba? Derin bir iç çektim. Yakında düşünecek bir dünya isim bulmam gerekecekti.
Goblin yaşlılarına eşlik eden korumalar, haber vermek üzere kendi köylerine dönmüşlerdi. Peki anlatacak neleri vardı?
Özetlemek gerekirse, hikayeleri aşağı yukarı şöyleydi…
Her şey ormandaki düzenin son zamanlarda bozulmasıyla başlamıştı. Diğer köyler, korkunç kurt saldırısı sırasında Rigurd’unkini fiilen kaderine terk etmişlerdi; bunun bir nedeni de oraya ayıracak hiçbir savaş güçlerinin kalmamış olmasıydı.
Bu ormandaki tüm akıllı ırklar —orklar, kertenkele-adamlar ve ogre’lar da dahil— öne çıkmaya ve bu ormanda hak iddia etmeye başlıyorlardı. Daha önce de bu doğrultuda ufak tefek tartışmalar yaşanmıştı ama kimsenin işi silahlı çatışmaya dökmeyeceğine dair zımni bir anlaşma da vardı. Ancak ormanın tek ve gerçek gözetleyicisi artık ortalarda olmadığı için hırsını çıkarmaya hazır epeyce ırk vardı.
Canavarlar genel olarak kabarmaya ve düzenli güç gösterileri yapmaya meyilliydi. Şimdi ormandaki her köy, hızla birilerinin canına okumaya hazırlanıyordu. Bir şeylerin fitili ateşlemesi an meselesiydi. Mahallenin en ezik çocukları olan goblinler ise bu diğer ırkların çoğu tarafından darmadağın edilmeye mahkumdu.
Bu durum doğal olarak diğer goblin yaşlılarının çoğunu telaşlandırdı. Ormanı saran bu bölge savaşına dahil oldukları an işleri biterdi. Bu yüzden bir kurul toplayıp günlerce tartıştılar ama hepsi de kayda değer bir fikir üretemeyecek kadar kalın kafalıydı.
Zaten aksini de beklemezdim ya…
Yaklaşan korkunç kurt saldırısının haberi tam da bu sırada geldi ama onların dikkati başka bir yere odaklanmıştı. Rigurd’un köyü ölüme terk edilmiş ve neredeyse unutulmuştu. Ortada hiçbir mucize yokken görüşmeleri devam etti.
Tam köylerin yiyecek stokları tükenmeye başlarken, ormanda yeni bir tehdidin daha haberi yayıldı —sırtlarına binen kişilerce sürülen devasa, karanlık canavarların söylentileri. Sanki düz ovada ilerliyorlarmışçasına ağaçların arasından hızla geçiyor ve ormanın daha güçlü canavarlarını tamamen bozguna uğratıyorlardı. Kimdi bunlar? Bu düşünce goblinleri korku ve şaşkınlıkla titretti.
Anlaşılan bunlar… eski goblinlerdi.
Bu durumla nasıl başa çıkılacağı konusunda fikirler bölündü. Bazıları hemen oraya gidip koruma için yalvarmayı teklif etti. Diğerleri ise bunun bir tuzak olabileceğinden endişelenerek anlatılanları yutulamayacak kadar olağanüstü buldu ve eski goblinlerin kendilerini kandırmak için bir nedeni olmadığına inanmayı reddetti.
Ancak tuzak olsun ya da olmasın, bu yeni ırkın onları kabul edeceğinin garantisi yoktu. Özellikle de Rigurd’un köyünü yüzüstü bıraktıktan sonra. Bağışlanmak, yaşlıların çoğu için beyhude bir umut gibi görünüyordu. Meğer goblinler bile utanç duyabiliyormuş.
Sonunda zekalarının sınırına ulaştıklarını fark ettiklerinde kurul, somut bir karara varamadan dağıldı. Bu yüzden korumamızı isteyen taraf buraya gelmeye karar vermiş.
Şimdi her şey mantığa bürünmüştü. Yine de bayağı bencilce bir davranıştı, değil mi? Ama zayıf, aptal ve çaresiz goblinlerden bahsediyoruz, bunu zaten tahmin etmeliydim. Üstelik onları kabul etmeyi zaten onaylamıştım.
“Bize katılmak isteyen kim varsa buyursun gelsin,” dedim goblin temsilcilerine. Bu, şimdilik onları evlerine geri göndermeye yetti.

İşte sorunlarım tam da burada başladı.
Kalabalık goblin sürüsüne şöyle bir bakarken içimden geçirdim: Bu sanki… …biraz fazla değil mi? Köyün alanına sığdırılamayacak kadar çoklardı.
Zaten bu niye benim sorunum olmak zorundaydı ki?
Son birkaç gündür balta yapmakla, o baltalarla odun için ağaç kesmekle falan uğraşıp duruyorduk. Daha ev yapmaya başlayamamıştık bile. Yapılacak çok fazla iş vardı.
Kaijin ahşap işleriyle ilgilenirken, üç cüce kardeş de hayvan kürklerini işleyip hobgoblin giysisi haline getirmekle uğraşıyordu. Dişilere attıkları bakışlar pek de hoş değildi ama. Her şeyden önce onları bu işe koşmanın en iyisi olacağını düşünmüştüm.
Biz tam da bu hengamenin ortasındayken goblinler çıkageldi. Dört kabile, toplamda beş yüz kadar goblin. Geri kalanlar ise yerlerinde kalmayı tercih eden yaşlılarla birlikte hâlâ kendi köylerindeydi.
Pekala, taşınma vakti gelmişti. Eğer hemen şimdi yaparsak, iş yükü açısından pek bir şey değişmezdi. Bölgenin zihnimdeki haritasını kontrol ettim. Tercihen yakınında su olan ve tarıma uygun temizlenmiş bir arazi isterdim. Etrafta dolaşırken en ideal konumun… …dışarı fırladığım mağaranın hemen yanı başındaki alan olduğunu fark ettim. Hımm.
Rigurd’a oradaki durumların nasıl olduğunu sormaya karar verdim. “Orası yasaklı bölge olarak kabul edilirdi,” diye bildirdi. “Ormanın aksine, güçlü canavarların adeta yuvasıydı…”
“O zaman orada bir sorun yok. Yani, ben orada yaşıyordum.”
“N-ne dediniz?!”
“Yani, sanırım ben oralarda doğdum, bu yüzden… …sorun olmamalı.”
“… Bizi sürekli hayrete düşürüyorsunuz Rimuru-sama. Gerçekten büyülenmiş durumdayım.”
Böyle söylemesi komikti. Bir mağarada doğmanın hayrete düşülecek nesi vardı ki? Ama onun için sorun yoksa benim için de yoktu.
Ardından üç kardeşin en küçüğü olan Mildo’yu çağırdım ve geldiğim dünyadaki mimarinin nasıl işlediğine dair elimden geldiğince çok şey anlattım. Bu dünyadaki haritacılık ve ölçüm işleri, büyü sayesinde aslında oldukça hassastı. Bu imkanlar ve benim masaya koyduğum acemi düzeydeki bilgiler birleşince, bölge için bir haritacılık projesi başlatmaya karar verdik.
Kurtların pek ihtiyacı yoktu ama goblinler ve cüceler için bir atık yönetim tesisi şarttı. Atıkları depolayıp gübreye dönüştürebilecek çakma bir foseptik sistemi kurabilirsek harika olur diye düşündüm. Ayrıca bulaşıcı hastalıkları uzak tutacak bir şeylere ihtiyacımız vardı. Mildo’nun listesine eklediğim bir diğer şey de buydu.
Yine de goblinler hasta olur muydu ki? Merak etmiştim. Cevap evetti —herkes gibi onlar da hastalıklara karşı hassastı. Bana sorarsanız oldukça ezik canavarlardı. Ben ortaya çıkmadan önce yaşadıkları pislik düşünülürse, hiç şaşmamalı…
Çok fazla kayıp veriyorlardı ama bunu bolca bebek yaparak telafi ediyorlardı. Basit matematik. Yine de hobgoblinlerde durum pek böyle değildi —tek seferde daha az yavru dünyaya getiriyorlardı, ki ömürlerinin daha uzun olduğunu varsaymamın bir diğer nedeni de buydu.
Her halükarda, hastalıktan çok fazla kayıp verirsek nüfusumuzu koruyamazdık. Tıp konusunda sıfır bilgiye sahiptim; iksirlerin halledemediği her şey beni aşıyordu ve hiç büyücü şifacımız da yoktu.
Ben de hazır bir inşaat çılgınlığına girişmişken, hijyen konusunu da sonuna kadar halletmeye karar verdim. Mildo ise aslında bu tarz atık sistemleri hakkında epey bilgi sahibiydi. İnsanlarla bu konuları konuşan tek öteki dünyalı ben olamazdım herhalde.
Bu dünyada ise “ruh mühendisliği” adı verilen, her türlü tuhaf keşfe yol açan benzersiz bir çalışma alanı vardı. Sunmadığı tek şey ise insanların dışkısından gübre yapmanın bir yoluydu. Mildo bu fikri benden duyduğunda hayretler içinde kaldı.
Yine de biraz düşündükten sonra onu köyümüzün inşaat işlerinin başı ilan ettim ve her şeyi ona bıraktım.
Kendi adıma söylemek gerekirse, yine klasik bir sorumluluktan kaçma vakasıydı.
Rigurd’un Mildo’nun ekibine birkaç kişi atamasını sağladıktan sonra, yeni yuvamız olabilecek yeri incelemeleri için hepsini gönderdim. Ne olur ne olmaz diye Ranga da onlara katıldı. Canavarların mağaradan çıkıp üzerlerine üşüşeceğini sanmıyordum ama asla belli olmazdı. Ranga karşısına çıkan her şeyin üstesinden gelebilecek güçte olmalıydı, bu yüzden tedbiri elden bırakmamak en iyisiydi.
Bu mesele hallolmuştu ama önümde daha büyük bir sorun vardı: isim bahşetme. Sadece bunu düşünmek bile içimi karartıyordu. Beş yüz kadar goblinin yarısına geldiğimde alfabeyi sırayla saymaya başlayacağıma dair içimde kötü bir his vardı. Yine de “Abcdef” ismini telaffuz etmek biraz zor olurdu.
Yine de bir yerden başlamam gerekiyordu. Arada kısa bir uyku moduna geçerek hepsini bitirmek yaklaşık dört günümü aldı ve cidden hakkımı vermem lazımdı —sonuna kadar dayanmışım. Geçen seferki kadar yorucu değildi ama yakın zamanda tekrarlamak isteyeceğim bir süreç de değildi.
Kabile yaşlılarını yanıma çağırdım. Heybetli hobgoblin edalarıyla diz çöktüler. Rigurd oradaydı ve onun izinden giden, daha yeni isim bahşettiğim üç kişi daha vardı: Rugurd, Regurd ve Rogurd.
Bütün liderleri bir araya getirince, evet! Beş sesli harfin hepsini tamamlamış oluyordunuz!
Ranga’nın “a” harfi olması tamamen tesadüftü.
Yani belki en süper fikrim değildi ama gayet idare ederdi! Nasıl olsa asla öğrenemeyeceklerdi. Bu işe ne kadar emek harcadığımı unutmayın ama.
Kendime bu tarz bahaneler uydurmada üstüme yoktur zaten.
Geriye isimsiz tek bir yaşlı kalmıştı, o da bir kadındı. Kulağa kadınsı gelen bir isim en iyisidir diye düşünüp Lilina’yı seçtim. Herkesin hobgoblin olmasının bir avantajı da cinsiyetlerini en azından ayırt edebiliyor oluşumdu. Büyü Algısı sayesinde sıradan goblinlerde bunu çözebiliyordum ama çıplak gözle bakınca tam bir işkenceydi.
Acaba “Lilina” isminden de yeni bir isim serisi çıkarabilir miydim? Biraz düşündüm ama gelecek hakkında şimdiden çok fazla kafa yormamaya karar verdim. Buna vaktim yoktu.
Neticede buradaydık işte. Yüzlerce hobgoblin. Galiba onlar için bir sınıf sistemi kurmamızın vakti gelmişti. Bu kadar kalabalıkken onlara “Haydi hepiniz dostça takılın, iyi geçinin” deyip de buna uymalarını bekleyemezdim. Özellikle de canavarların güce ne kadar değer verdiği düşünülürse, net bir komuta zinciri şarttı.
“Pekala,” diye ilan ettim, “hepinize rütbe veriyorum!”
Rigurd, goblin kralı statüsüne terfi ederek güzel bir unvan kaptı; diğer dört yaşlı ise goblin lordu oldu. Köydeki diğer goblinler hemen onların önünde eğildi; insanın içini ürperten bir manzaraydı.
“E-emredersiniz, efendimiz!!” diye bir ağızdan yankılandı yaşlıların sesi. Ardından kopan tezahüratlar kulakları sağır edecek cinstendi. Farkında olmadan goblin tarihinde yepyeni bir sayfa açmıştım meğer.
Kaijin sağ olsun, ihtiyacı olan tüm marangozluk aletlerini yanında getirmişti. Garm ve Dold da kıyafet üretimi cephesinde yetenekli birer komutan olduklarını kanıtlıyorlardı. Köydeki boş bir alanda işlenmiş kerestelerden minyatür bir kule inşa ediyorduk. Hazırlıklar tıkırında ilerliyordu.
Tüm goblinleri evrimleştirip kimseyi atlamadığımdan emin olduğum sırada Mildo köye geri döndü. Keşif ve haritacılık işi sorunsuz halledilmişti. Her şey hazırdı. Planladığı yerleşimin farklı parsellerini inceledim. Sıradan bir köyden ziyade tam anlamıyla bir kasabaydı burası. Hepimiz için yeni bir yuva.
Her şeyin yerli yerinde olduğundan emin olduktan sonra yola koyulduk. Yeni bir diyara doğru attığımız ilk adımdı bu. Bizim için yepyeni bir ulusa doğru!

Adamın adı Fuze’du ve Blumund Krallığı’ndaki Serbest Lonca şubesinin lonca lideriydi.
Görevindeki yetkinliği tartışılmazdı; hatta bundan öncesinde de bir maceracı olarak gösterdiği hünerler onu A-eksi rütbesine kadar yükseltmişti.
Ve Baron Veryard’a söz verdiği gibi, vakit kaybetmeden kendi soruşturmasını yürütmeye koyuldu. Ancak çeşitli istihbarat kaynaklarının söylediğine göre İmparatorluk şu anda hiçbir hamle yapmıyordu. Tabii durum böyle de kalabilirdi—Fuze’un içindeki his buydu—fakat hataya hiç yer yoktu.
Adamlarına İmparatorluk’u gözlemlemeye devam etmelerini emretti. Bu onun alışılagelmiş işi değildi ama en azından şimdilik bir istisna yapmaya razıydı.
Bir gün, başka bir araştırma ekibinin şehrine geri döndüğü haberini aldı. Odasına gitti ve gizli görüşmeler için her zaman kullandığı kabul odasındaki kanepeye oldukça ağır ve temkinli bir şekilde oturdu. Karşısında üç kişi oturuyordu—ikisi erkek, biri kadın; hepsi B-rütbeli maceracılardı.
Bu grubu zaten gayet iyi tanıyordu. Keşif konusunda uzmanlaşmış bir hırsız olan Gido vardı. Öte yandan Kabal, savunma konusunda bir ustaydı. Dövüşçü sınıfından olduğu için grubunun geri kalanı için gönüllü olarak bir kalkan görevi görüyor ve işini hakkıyla yapıyordu. Çok şaka yapma eğilimindeydi ama kesinlikle boş biri değildi. Son olarak, yetenek kümesi daha özgün büyü türlerine yönelik olan büyücü Elen vardı. Elinin altında çok çeşitli büyüler vardı fakat asıl uzmanlığı doğaüstü şekilde güçlendirilmiş hareket yeteneğinde yatıyordu. Ayrıca dikkatli planlamasının, grubun hayatta kalma şansını artırma konusunda her zaman harikalar yarattığını da belirtmek gerekirdi.
Fuze’un bir zamanlar Veldora’nın mühürlenmiş olduğu mağarayı incelemek üzere gönderdiği ekip işte buydu. Onları gördüğündeki ilk tepkisi, sapasağlam olduklarına dair hafif bir şaşkınlıktı. O mağara daha çok B-artı veya daha yüksek rütbeli kişiler için uygundu; hele de mağaranın efendisini hesaba katarsanız, bir iki A-eksi gezgin bulmak genellikle en güvenli yoldu. Fuze kendisi girmeye kalkışsa bile—ki bugünlerde lonca sorumlulukları buna asla izin vermezdi—tek başına gittiği takdirde muhtemelen epey zorlanırdı.
Rütbelerine bakılmaksızın, Fuze’un Veldora ile ilgili son durumu öğrenmek için gönderdiği kişiler bunlardı. Bu kararı, onların hayatta kalma konusundaki olağanüstü becerileri yüzünden vermişti. Bu durumda, istihbarat toplarken savaştan kaçınma yeteneği, B-artı seviyesinde güçlü birini görevlendirmekten çok daha değerliydi.
Yine de başlarına bir şey gelseydi, lonca lideri olarak ihale Fuze’a kalacaktı. İnsanları rütbelerinin yetersiz kaldığı bölgelere göndermek, lonca kurallarının açık bir ihlaliydi. Bir şube başkanının böyle bir şeye cüret etmesi, olayın duyulması halinde büyük bir skandala yol açardı.
Fakat Fuze’un istediği grup tam olarak buydu ve şu an onların geri döndüğünü görmekten ondan daha çok sevinen kimse olamazdı.
“Raporu dinleyelim bakalım,” dedi, duygularını belli etmemeye her zamanki gibi özen göstererek. İçten içe ne kadar minnettar olursa olsun, onlara rahatlatıcı tek bir söz bile söylememeyi ilke edinmişti. Üçlü bu duruma alışkındı.
“Korkunçtu be adamım!” diye patlayıverdi Kabal.
“Acilen banyo yapmam lazım…” diye katıldı Elen.
“Evet, en zor kısmı bu ikisinin birbirini parçalamasını engellemeye çalışmaktı bence…” diye yorum yaptı Gido.
Bilgilendirme toplantıları hemen her zaman böyle başlardı. Ancak gözleri son derece ciddiydi. Gerçekten de korkunç olmalı, diye düşündü Fuze.
Rapor, mağarada karşılaştıkları canavarların tanımıyla başladı. Bölgenin muhafızı olan fırtına yılanını blöfle atlattıktan sonra mühür kapısının ötesine geçmişlerdi. Veldora’nın gittiği daha en başından belliydi ancak ne olur ne olmaz diye bir hafta kadar daha mağarayı keşfetmeye devam etmişlerdi. Nihai sonuç: İçeride bahsedilecek tek bir muhafız ya da lider bile kesinlikle yoktu.
Fakat en çok dikkatlerini çeken bir şey vardı.
“Ama asıl mesele şu,” dedi Kabal. “İncelememizi bitirip kapıdan dışarı çıktığımızda…” “…fırtına yılanı ortadan kaybolmuştu.”
“Aynen, evet!” diye bağırdı Elen. “Kapının içindeyken Kaçış yeteneğini etkinleştiremiyordum, bu yüzden ondan nasıl kaçacağımızı düşünmekle o kadar vakit harcadım…” “Kendimi tam bir aptal gibi hissediyorum!”
“Evet,” dedi Gido. “Yanımda bir illüzyon ve ısı üreten bir tuzak getirmiştim ama onları kullanmadım bile. Yine de en azından biraz zaman kazanmamızı sağladı. Girerken onu atlatmak bir şeydi ama çıkarken atlatmak bambaşka bir şey olurdu.”
Bu ne anlama geliyordu? Bu fırtına yılanının tahmini seviyesi A-eksiydi. Kesinlikle mağaradaki en güçlü varlıktı. Fuze bile ona karşı şansını pek yüksek görmüyordu. Bu üçlünün görevi başarıyla tamamlama şansı konusunda endişelenmesinin yegâne sebebi de buydu.
Orada kesinlikle bir şeyler olmuştu. Fuze bu kadarlarını anlayabiliyordu. Ve ne olduğunu öğrenmesi gerekiyordu.
“Pekala, çocuklar. Üç gün kadar dinlenmenize izin vereceğim ama sonrasında sizi tekrar ormanda görmek istiyorum. Bu sefer mağaranın içinde değil—bunun yerine etrafındaki alanı inceleyeceksiniz. Orada bakılmadık taş bırakmanızı istemiyorum, anlaşıldı mı? Titiz olun. Bu kadar.”
“‘Bu kadar’mış!”
“Üç gün mü? Bu kadar mı yani?! Bize en azından bir hafta ver!”
“Aynen, aynen… Bizi dinlemeyeceğini biliyorsunuz, çocuklar.”
Fuze itirazların moralini bozmasına izin vermedi. Üzerinde kafa yorması gereken yeni bilgiler vardı. O ormanda neler oluyordu acaba…? Bir an için düşüncelere daldı… ardından gözlerini açtı, ancak kendisini sitem dolu üç çift gözün süzdüğünü gördü. Bu herifler… İç çekti, sonra her zamanki gibi onlara bağırdı.
“Hâlâ ne duruyorsunuz burada? Çıkın dışarı! Çabuk!”
Üçlü alelacele müsaade isteyip odadan çıktı.
Üç gün sonra Kabal, Elen ve Gido orman yolculukları için hazırlanıyordu.
“Neredeyse hiç dinlenemedik bile… ,” diye sızlandı Elen.
“Çok haklısın kızım,” diye karşılık verdi Gido.
“Bir an olsun şikâyet etmeyi bırakamaz mısınız çocuklar?” Sözde liderleri olan Kabal, aslında kendisinin de onlara katıldığını belli eden inançsız bir edayla onları azarladı. “İçimi karartıyorsunuz sadece.”
Ormana girmek için seçebilecekleri pek fazla rota yoktu. Canavarlar son günlerde o kadar inanılmaz derecede aktifleşmişti ki tüccarlar bile ormana at arabası göndermeye yanaşmıyordu. Koruma tutmak söz konusu bile değildi; öyle yapsalardı bu işten zarar ederlerdi. Ormana gitmek istiyorlarsa şimdilik yürüyerek gitmek zorundaydılar. “Mühürlü Mağara”ya giden yol at arabasıyla gidilemeyecek kadar engebeli olduğu için eninde sonunda bir miktar yürümeleri gerekecekti zaten.
Sonuç olarak, kilit nokta iyi bir hazırlıktı. Birkaç haftalık dayanıklı gıda temin etmek başlı başına bir dertti ama bu olmadan daha hedeflerine ulaşamadan açlıktan ölme ihtimalleri çok yüksekti. En azından Elen’in büyüsü, ne zaman ihtiyaç duysalar onlara içme suyu garantisi veriyordu.
Hazırlıkları büyük ölçüde tamamlanıp yola çıkma vakti geldiğinde; gençle yaşlı, erkekle kadın arasında bir sese sahip olan biri yanlarına yaklaştı.
“Affedersiniz. Eğer ormana gidiyorsanız, yol boyunca size katılabilir miyim?”
Şahsın taktığı maske, arkasındaki yüz hakkında herhangi bir tahminde bulunmayı imkânsız kılıyordu. Süslü, güzel bir maskeydi ama üzerinde hiçbir ifade taşımıyordu. Bu görünüşün genelinde belirsiz bir şekilde huzursuz edici bir şey vardı, ama…
“Bana uyar.”
“N-ne! Burada lider benim, Elen! Neyin var senin?!”
“Ahh, bilirsin onu. Bir şeye karar verdi mi fikrini değiştiremezsin.”
“Teşekkür ederim.”
Maskeli kişinin söylediği tek şey bu minnet sözü oldu ve ardından sessizce peşlerine takıldı. Böylece Kabal ve ekibi ormana doğru ilerlerken yanlarında yeni bir yol arkadaşıyla buldular kendilerini.

Ağaç kesme ve çekiç sesleri ormanın dört bir yanında yankılanıyordu. Yavaş yavaş, yeni kasaba ve evleri şekil almaya başlıyordu. En azından zihnimizde. Hâlâ su ve kanalizasyon sistemini yerleştirmekle meşguldük, bu yüzden şimdilik burası sadece açık bir alandan ibaretti.
Bu sistem, akış yönünü hemen yanımızdaki nehirden alıyordu. Henüz yapım aşamasında olsa da zamanla bir su arıtma tesisi kurmayı planlıyorduk. Nehir suyu orada arıtılıp insanların evlerine dağıtılacaktı.
Kanalizasyon tarafında ise toprağa gömmeyi planladığımız ahşaptan büyük bir hazne inşa ettik. Ahşabın iç yüzeyleri çürümeye karşı direncini artırmak için işlenecek, ardından çimentoyla güçlendirilecekti. Şu anda üzerinde çalıştığımız şey tam olarak buydu. Şansımız yaver gitmiş ve yakındaki bir tepede sönmemiş kireç benzeri bir malzeme bulmuştuk.
Bu sırada kasabanın dışındaki başka bir bina atık işleme tesisimiz olacaktı; burada ihtiyacımız olan gübreyi üretmeyi planlıyorduk.
Buna ek olarak ekibe, inşaat süresince içinde uyuyabilecekleri spor salonu tarzı büyük, geçici bir bina yaptırıyordum. Kalıcı kılmak gibi bir niyetimiz olmadığı için epey baştan savmaydı ama iş görüyordu.
Çeşitli mahalle bölümlerinin sınırlarını belirleme işi iyi gidiyordu. Benim kalacağım ev de dâhil olmak üzere üst sınıf evler, mağara ağzının yakınına inşa edilecekti. Kabile büyükleri için ayrılmış bir dizi ev olacak, diğer konutlar ise bunların etrafına yayılacaktı.
Bunu her şeyden önce yaptığımız için kasaba planını ortalığı karıştırıp kalabalıklaştırmadan düzenlemek kolay oluyordu. Temelde, geniş bir ana caddeye sahip bir haç şeklinde inşa ediliyordu; bu da ihtiyaç duyulduğunda kasaba halkının grup halinde çalışmasını kolaylaştırıyordu. Birbirinin aynı uzun sokak dizileri oluşturmamaya dikkat etmemiz gerekecekti—bu kaybolmayı kolaylaştırırdı—ama bu çok da büyük bir endişe kaynağı değildi.
Bu yerleşimin tek gerçek dezavantajı, bir işgal durumunda düşmanların hareket etmesinin kolaylaşabilecek olmasıydı—ama eğer gerçekten kasabanın merkezine kadar ulaşabilirlerse, o zamana kadar diğer pek çok şey zaten başarısız olmuş demekti.
Bu senaryo üzerinde durmanın bir anlamı yoktu. Yerle bir olsak bile her zaman yeniden inşa edebilirdik.
Yine de tüm goblinlere isim verip onları Hobgoblin‘e dönüştürmek kesinlikle harika bir fikirdi. Zekâ seviyelerinde harikalar yaratmıştı ve hepsi şaşırtıcı derecede hızlı öğreniyordu. Güçleri de artmıştı. Cüceler sıradan goblinleri direkt F-rütbeli canavarlar olarak tanımlarken, hobgoblinler çoğunlukla C ile D rütbesi arasında gidip geliyordu. Eskisine kıyasla insanlara daha çok benzedikleri kesindi. Sınıfları ve büyü sanatları bir yana, silahlarına ve zırhlarına bağlı olarak gelişim için epey alan vardı.
Bu noktada, hobgoblinlerin boyutlarında ve güçlerinde önemli farklılıklar görüyordum. Mesela az önce isimlendirdiğim dört Goblin Lordu, sıradan üyelere kıyasla hayatta daha yetenekli görünüyordu. Bu sırada Goblin Kralı Rigurd ise…
“Oh, orada mıydınız Rimuru-sama? Ben de sizi arıyordum!”
Kimdi bu herif? Şu noktada adeta kas yığını bir doğa harikasıydı; devasa bir cüssesi vardı ve neredeyse bir Ogre boyutundaydı. “Hatta daha bile büyük!” Kaijin’in deyimiyle. Sanırım ona bir ismin yanı sıra bir unvan verişimin sonucuydu bu.
Valla bu canavarların biyolojisi benim için tam bir muammaydı. Ne olacağını görmek için birkaç unvan daha atamayı denemeliydim.
“Ne oldu?”
“Rapor vermek için geldim efendim. Şüpheli birkaç kişiyi yakaladık.”
“Şüpheli mi? Canavar sürüsü falan mı?”
“Hayır efendim, insan. Emrettiğiniz gibi onlarla çatışmaya girmedik.”
“İnsan mı? Burada ne işleri var?”
Vay be! Harika! Bir an önce gözlerine girsek iyi olur! Cüce kapısındaki o üç salaksa onları doğrayıp inşaat ekibimize yedirmekten zevk duyardım ama…
“Görünüşe göre dev karıncalardan oluşan bir grupla savaşıyorlardı. Rigur ve güvenlik ekibi onları kurtarıp buraya getirdi ama… …anlaşılan bölgede bir inceleme yaptıklarından şüpheleniyor. Fikrinizi almak için yanınıza geleyim dedim…”
Hımm. Buraları araştırmaya gelen bir ülke mi var? Jura Ormanı’nın hiçbir ulus tarafından sahiplenilmeyen tarafsız bir bölge kabul edildiğini cücelerden zaten biliyordum. Kendine katmak için yeni bir bölge bulmaya çalışan bir keşif birliği olmaları muhtemel görünüyordu. Bu baş ağrıtabilirdi ama onları dinlemeden endişelenmenin âlemi yoktu. Sonrasında ne yapacağımı düşünebilirdim.
“Pekala. Götür beni onların yanına!” Rigurd’un omzuna zıplarken öyle dedim.
Ranga’nın devriyede olması yeni kasabamızdaki ulaşımı biraz dert haline getiriyordu. Yeterince rahat yürüyebiliyordum ama tek başımayken boyumun kısalığı sorun oluyordu. Biriyle ne zaman karşılaşsam bana tepeden bakılması hissinden her zaman nefret etmişimdir. İnsanların beni selamlamak için diz çökmesi de asıl işlerin aksamasına sebep oluyordu. Üstelik korumam gereken bir itibarım vardı ve sürekli insanların aşağısında kalmak istemiyordum. Belki de bunu fazla dert ediyordum ama bela daha başlamadan ondan kaçınmanın her zaman daha iyi olduğunu düşünürdüm.
Bu yüzden bugünlerde etrafta genelde birilerinin omuzlarında dolaşma eğilimindeydim.
Böylece Rigurd’un omzuna kurulmuş halde bu maceracıları görmeye gittim. Kim bunlar acaba? Ben böyle düşünürken (temsilî) kulaklarıma bir konuşma çalındı.
“V-vay! Hey! Onu ben istiyordum!”
“Bu yapılan hiç adil değil ama! Bu eti kendi ellerimle yetiştirdim ben!”
“Efendim, üzülerek belirtmeliyim ki bu yemeği teslim etmeye hiç niyetim yok!”
“Ham hum.”
Belli ki içeride oldukça heyecanlı bir durum yaşanıyordu.
“…”
Rigurd, sessizce sorduğum soruya karşılık verdi. “B-bağışlayın Lord Rimuru. Görünüşe göre karıncalar bagajlarının çoğunu kapıp kaçmış… zaten ondan öncesinde de ne zamandır doğru düzgün bir şey yememişler, ben de kendilerine biraz yemek getirttim.”
Hımm. Goblin kralından beklenecek nazik bir davranıştı doğrusu. “Ah, sorun değil,” diye karşılık verdim. “Hatta fark ettiğin iyi olmuş. Zor durumdaki birine yardım etmek güzel bir şeydir, biliyorsun değil mi?”
Onu övmenin gayet yerinde olacağını düşündüm. Giderek gerçek bir lider gibi davranmaya başlıyordu; artık her ufak meselede gelip bana danışmıyordu. Bu güzel bir gelişmeydi.
“Ha-ha! Yönetimimi daha da geliştirip size olabildiğince az yük olmak için elimden gelenin en iyisini yapacağım, Lord Rimuru!”
Basit bir çadıra doğru yaklaşırken, keşke bana karşı her zaman bu kadar resmi olmasa diye geçirdim içimden. Nöbet tutan hobgoblin çadırın kapısını bizim için açtı.
İçeri adım attığımız an, tüm gözlerin üzerimde toplandığını hissettim. Yere kurulmuş dört maceracı, ağızları çeşit çeşit et ve sebzeyle dolu halde oturuyordu. Gözleri fal taşı gibi açılmış, bana dik dik bakıyorlardı. Kendileri muhtemelen farkında değildi ama dışarıdan bakınca komik bir manzaraydı.
Hım? Ben bunları daha önce bir yerde görmüş olabilir miyim? … Ah, doğru ya. Mağarada yanlarından geçip gittiğim maceracılardı bunlar, ama aralarından biri bana yabancıydı. Bu kişinin yüzündeki maskeden yemeğin içeri nasıl girdiğini merak ettim doğrusu.
“Ham hum, çiğnem çiğnem…”
Bir süre orada öylece oturup yemeklerini çiğnemeye devam ettiler. Bayağı bir ağırdan alıyorlardı.
Taze kızarmış et… Mmm. Keşke bir tat alma duyum olsaydı. Ahh… Fazladan tat tomurcuğu olan var mı acaba…?
Hoppala, kafam biraz dağıldı sanki. Odak noktamı tekrar önümüzdeki meseleye çevirdim.
Rigurd kenardaki yüksekçe bir koltuğa doğru yürüyüp beni üzerine yerleştirdi. Yanıma otururken gür sesiyle, “Değerli konuklarım,” dedi, “Umarım rahatınız yerindedir. Müsaadenizle sizi efendimiz Lord Rimuru ile tanıştırayım!”
Ağızlarındaki lokmaları yuttuklarını duyabiliyordum. Ardından hep bir ağızdan:
“““Ha? Bir balçık mı?!”””
“Ham hum.”
Hepsi büyük bir şaşkınlıkla tepki verdi.
Yani, en sonuncusu için pek emin değildim aslında. Her neyse.
“Tanıştığımıza memnun oldum. Ben Rimuru, bir balçığım. Fena bir balçık sayılmam yani!”
Maskenin altından püskürme benzeri bir ses geldi. O elemanın çiğnediği o kadar yemek düşünüldüğünde, ortaya pek de hoş bir manzara çıkmamış olmalıydı.
Kaba herif.
Bir balçığın konuştuğunu duymak şaşırtıcı gelmiş olmalıydı tabii. Diğer üçü de en az onun kadar şaşkın görünüyordu ama en azından o sırada ağızları tıka basa dolu değildi.
Ee. Kimdi bu ziyaretçiler? Umarım iyi çocuklardır.
“Şey, kusura bakmayın artık. Bir canavar kabilesi tarafından kurtarılacağımızı hiç tahmin etmemiştim.”
“Ah! Bu arada biz insan maceracılarız ve bu et cidden harika! Sanırım son üç gündür durmadan kaçıyorduk, o yüzden doğru düzgün bir şey yemek nasip olmadı… Çok teşekkür ederiz!”
“Aynen, teşekkürler. Birkaç hobgoblinin buralarda bir köy kuruyor olmasını kesinlikle beklemiyordum.”
“Gıık… Öhö! Lıkır lıkır.”
“Şey,” dedim, “lütfen rahatınıza bakın, yemeğinizin tadını çıkarın. Sonrasında konuşuruz.”
Hobgoblinlerin beni insanlar tıkınmayı bitirdikten sonra çağırmış olmalarını dilerdim ama ne de olsa görgü kuralları konusunda hâlâ orada burada eksikleri vardı. İnsanların şaşırdığı kesindi ama içimden bir ses yakın zamanda görgü kuralları üzerine bir seminer düzenlemem gerekeceğini söylüyordu.

Böylece, yerde yemek yemelerini izlemeye pek meraklı olmadığımdan, bu insan konukları (ya da duruma göre tutsakları) elde etme şansıma şaşırarak çadırdan ayrıldım. Çıkarken muhafızlarına, yemekleri bittiğinde onları mağaranın yakınındaki kişisel kapıma getirmesini söyledim.
Yürürken, yüzü asılmış görünen Rigurd’a güven vererek, “Dert etme,” dedim. “Görgü kuralları üzerine sonra çalışırız.” Ne de olsa devasa adımlarla gelişiyorlardı. Bu hobgoblinlerle her diplomatik girişimin kusursuz ilerlemesini beklemiyordum zaten.
Kendi çadırıma dönüp yerleşerek sabırla beklemeye başladım. Rigurd, kadın yardımcılarından birine bizim için çay hazırlattı. Onlardan en son denediğim içeceğe kıyasla daha iştah açıcı görünüyordu ama tadı hakkında ancak tahminde bulunabiliyordum. Evrimin böyle detayları bile etkilemesi harikaydı doğrusu.
Yavaş yavaş gerçekten medeni bir topluma dönüşüyorduk. Bu çayda beni buna ikna eden bir şeyler vardı.

Birkaç an sonra dört maceracı içeri daldı ve girer girmez, içtenlikle “Kusura bakmayın ya!” dediler. Hepsi içeri girince çadır biraz daralmıştı.
Rehberlik eden goblin çıktıktan sonra, bir başkası grup için taze çay getirdi. Bak gördün mü? Durup dururken gerçek bir hizmet. Bunu cücelerden öğrenmiş olmalıydılar; nitekim geceleri onlarla içki içip toplumlarını ve kültürlerini öğrendiklerini biliyordum.
“Ah, sizi yeniden görmek güzel. Benim adım Rimuru, bu küçük grubun lideriyim. Sizi buralara getiren nedir acaba?”
Gayet yerinde bir soru olduğunu düşünüyordum. Birbirlerine başlarıyla onay verdiler—bunu bekliyor olmalıydılar—ve konuşmaya başladılar.
“Tanıştığıma memnun oldum Rimuru. Benim adım Kabal, bu ekibin lideriyim… aşağı yukarı yani. Bu Elen, şuradaki de Gido. Bizler B-seviye maceracılarız—bunun ne anlama geldiğini biliyorsundur herhalde?”
“Selam! Ben Elen!”
“Ben Gido, efendim. Memnun oldum.”
Demek bir partiydiler. B-seviye olmak onları üst kademelere taşıyordu elbette, ama yine de mağarada zorlu anlar yaşamış olmalılardı, değil mi? Belki de sadece canavarlardan saklanma konusunda ustaydılar ya da öyle bir şey. Peki ya aralarındaki diğer kişi? Mağarada sadece üç kişi olduklarından emindim.
“Bu da Shizu, bu görev için ekibimize geçici olarak katıldı.”
“Shizu. Memnun oldum.”
Sadece sesinden cinsiyetini veya yaşını çıkarmak zordu. Ancak goblinleri birbirinden ayırt etmeye çalışırken yeteneklerimi geliştirdiğim için hemen anlayabilmiştim; o bir kadındı. Ve eğer hislerimde yanılmıyorsam, belki de bir Japondur? Bende bıraktığı izlenim bu yöndeydi.
Çay fincanını tutuşu ve ayaklarının üstünü yere düzce yaslayarak diz çöküş biçimi. Bu oturuş pozisyonunun bu diyarda nadir olması gerektiğini düşündüm; nitekim üç arkadaşı hiç öyle şeylerle uğraşmıyordu—erkekler yerdeki kurt postu kilimin üzerinde bağdaş kurmuş oturuyor, Elen ise bacaklarını bir yana çekmeyi tercih ediyordu.
Ah, her neyse. Bu gezegenin bir yerlerinde Japonya’nınkine benzeyen bir kültürün bulunması garip olmazdı. Bu düşünce silsilesini daha sonra kurcalayacaktım.
Yine de aklıma takıldı—bana mı öyle geliyordu, yoksa bu maceracılar şu anda kendi güvenlikleri konusunda fazla mı umarsız davranıyorlardı? Şu ana kadar burada geçirdikleri vaktin tadını sonuna kadar çıkarıyor gibiydiler—yiyip içiyor, birbirleriyle gülüşüyorlardı. Burası içine dalıverdikleri bir canavar ininden ibaretti. Bunun farkındaydılar, değil mi? Belki de sadece tahtaları eksikti, bilemiyorum.
Hoppala. Yine konumdan saptım. Sohbeti sürdürme vakti.
“Ben de memnun oldum, teşekkürler. Eee…”
………
……
…
Hikayeleri konusunda aşırı derecede açık sözlüydüler; nitekim niyetlerimden zerre kadar şüphe duymuyor gibi görünüyorlardı. Lonca ustaları onları mağaranın etrafındaki alanı incelemeleri ve şüpheli bir şeylerin yaşanıp yaşanmadığını kontrol etmeleri için göndermişti… fakat bu görev onları bayağı tıkayıp zora sokuyordu.
“Evet, olay da bu zaten!” diye devam etti Kabal. “Buralarda ‘şüpheli’ şeyler arıyoruz ama ‘şüpheli’ de ne demek oluyor Allah aşkına? Hiçbir fikrimiz yok ki!”
“Kesinlikle!” diye lafa girdi Elen. “Böyle muğlak bırakmak yerine keşke ‘Şunu, bunu ya da ötekini arayın’ falan deseydi!”
“İyi gözcüler falan olabiliriz ama her şeyi de yapamayız, bilirsiniz ya?” diye ekledi Gido.
Ve böylece dünya umurlarında değilmişçesine lonca ustalarının arkasından sallayıp durdular. Adam için neredeyse üzülecektim.
Yol boyunca bu grup, ortasında delik olan büyük, şüpheli görünümlü bir kayaya toslamıştı. İşte bu! diye düşünmüş olmalılardı, çünkü kılıçlarını çekip kayayı biraz dürtüklemişlerdi… fakat sonuç olarak koca bir dev karınca yuvasını uyandırmaktan başka bir işe yaramamışlardı. Vay arkadaş. Ne diyeceğimi bilemiyordum.
Hayatta olmaları mucizeydi—sonraki üç günü sürekli kaçarak ve yolda tüm eşyalarını kaybederek geçirdikten sonra buraya ulaşabilmişlerdi. Bunu başarabilmiş olmalarından dolayı haklarını teslim etmem gerekiyordu doğrusu.
“Şey,” dedim, “buralarda o kadar da ‘şüpheli’ bir şeylerin döndüğünü söyleyemem, yok. Esas olarak mağara var sanırım?”
Elen başını iki yana salladı. “Ama orada da hiçbir şey bulamadık ki, cidden. O mağaranın arkasındaki hikayeyi biliyor musun? İçinde mühürlenmiş kocaman, kötü bir ejderha olması gerekiyordu ama iki hafta boyunca o mağarayı altüst ettik, yine de tık yok! İki hafta boyunca banyo bile yapamadık ve elimize geçen neredeyse koca bir hiç oldu…”
“Yavaş ol yahu!” diye çıkıştı huzursuzlanan Kabal. “Onlara bu kadar çok şey anlatıp duramayız!”
“Sana ne oluyor ki?” diye karşılık verdi Gido. “Ağzından kaçıran o!” “Beni bağlamaz!”
Erkekler, Elen’in farkında olmadan yaptığı bu ifşa karşısında tamamen paniğe kapılmışlardı.
Tabii ki ben onlarla son karşılaşmam sayesinde bunu zaten biliyordum. Demek bu insanlar arada bir yıkanmayı seviyordu, ha? Belki de buralara bir hamam yaptırmam gerekecekti.
Her neyse, konumuza dönelim.
“Peki, tam olarak ne arıyordunuz o mağarada?”
Sonuçta aradıkları şey hazine olamazdı.
Kabal yanıt olarak kasvetli bir şekilde başını salladı. “Madem o kadarını söyledi, artık saklamanın bir anlamı yok. Dediği gibi, içerideki ejderhanın artık tepki vermediğine dair bir söylenti dolaşıyordu…”
Hımm. Benim bilmeme imkan yoktu tabii ama Veldora’nın ortadan kaybolması insanları bayağı bir telaşa sürüklemiş olmalıydı. Güvenli bir şekilde mühürlenmiş olmasına rağmen böyle kaybolması devasa bir haberdi—her ne kadar bana bazen sohbet etmeyi seven iyi bir adam gibi görünmüş olsa da ne de olsa çılgınca güçlü bir ejderhaydı sanırım.
Yine de insanlar arama ekipleri gönderdiğine göre bayağı önemli bir mesele olmalıydı. Bu şehri mağara ağzının yakınına kurmak bir hata mıydı acaba?
“Bize mağaranın adeta büyü zerrecikleriyle (magicules) kaynadığını söyledikleri için yanımızda bir Reaksiyon Taşı da getirmiştik… ama düşündüğümüz şeyin yanından bile geçmiyordu. Yani, yoğunluk sıradan bir mağaraya göre biraz daha fazla ama artık normalin dışına çıkan bir durum yok. Ve bu da oldukça sıra dışı bir şey, yani en azından elimizde eve dönecek bir bilgi var ama…”
“Yine de hâlâ güçlü canavarlarla dolu, bu yüzden seçeneğim olsa bir daha asla içeri girmek istemem,” dedi Elen. “Kayda değer bir hazine de yok, büyü cevheri de. O kadar canavar kesip biçiyorsun ama karşılığında zerre kadar ödül yok!”
“Evet,” diye ekledi Gido, “biraz ararsan birkaç haydut teçhizatı bulabilirsin belki ama yolunu değiştirmeye değecek bir şey yok.”
Hoppala. Cevher yok demek, ha? Peki, size önceden orada ondan bolca olduğunu… ve hepsini yuttuğumu söyleseydim? Ya da oradaki büyünün azalmasının sebebinin, o büyüyü üreten adam olan Veldora’yı yutmam olduğunu söyleseydim? Temelde hepsi benim suçum, değil mi?
Neyse canım. Bilmedikleri şeyden zarar gelmezdi.
Bir süre daha konuşmaya devam ettik. Kabal’ın da belirttiği gibi zaten gereğinden fazla şey söylemişlerdi, bu yüzden madem öyle sonuna kadar gidelim demişlerdi. Bu adamlar ilk başta hak ettiğini düşündüğümden çok daha iyi niyetliydiler.
Ve eğer mağara artık ilgi çeken bir yer değilse, belki de sonuçta odak noktası haline gelmezdik. En kötü ihtimalle şehri başka bir yere taşımayı düşünüyordum ama artık buna gerek kalacağından şüpheliydim. Hiçbir ülkenin bu topraklar üzerinde yasal bir hakkı yoktu, yani kimsenin bizi buradan zorla çıkarabileceği bir durum söz konusu değildi.
Yine de ne olur ne olmaz diye loncanın burada bir şehir kurmamızla ilgili herhangi bir sorun çıkarıp çıkarmayacağını sormaya karar verdim.
“Şey… sorun olmaz herhalde, değil mi?” dedi Kabal.
“Evet,” diyerek onayladı Elen. “Zaten ilk etapta loncanın meselesi değil bu. Ama yerel yönetimler ne der, orası başka?”
“Ooh, orasını söylemek bana düşmez,” fikrinde bulundu Gido.
Tabii ki lonca, bağlı oldukları ulusların ne düşündüğünü bilemezdi. Ayrıca, içlerinden biri harekete geçecek olsa, komşu uluslara karşı hak iddiasını kanıtlamak zorunda kalacaktı. Buna değmezdi.
Sonra, ben bunlar üzerine düşünürken, tüm bu süre boyunca orada oturup dinleyen Shizu’da bir gariplik olduğunu fark ettim. Aniden bilincini kaybederek yere yığıldı. Hepimiz hemen yanına gelip onu doğrultmaya çalışırken…
“Nhh… Nraaaaahhhhhh!!”
Bundan sonra olaylar hızla gelişti.

Shizu’nin iniltisi sona erdiğinde çadırı mutlak bir sessizlik kapladı.
Maskesinde çatlaklar belirmeye başlamıştı, altından mistik bir güç yayılıyordu. Hepimiz kötü bir şeylerin dönmekte olduğunu anlayabiliyorduk.
“Çağırma büyüsü mü?!” Elen şaşkınlıkla bağırdı.
“Vay canına, ciddi misin? Bu da nereden çıktı böyle? Seviyesi ne?”
“… Şey, büyü çemberinin büyüklüğüne bakılırsa, B-artı veya daha yüksek olduğunu tahmin ediyorum.”
“Pekala, öylece oturup izleyemeyiz patron. Onu durdurmamız gerek!”
Demek icap ettiğinde tecrübeli birer maceracı gibi davranabiliyorlardı. Birkaç kelime teati edip vakit kaybetmeden harekete geçtiler.
“Ulu Toprak, ona prangalarını vur! Çamur El!”
“Urrrrrraaahhh! Deviriş!!”
Önce Elen onu bağladı. Ardından Kabal var gücüyle bir darbe indirdi. Gido ise tehlike anında müdahale etmeye hazır bir şekilde arkalarını kolluyordu. Hım. B seviyesi maceracılara göre takım çalışmaları mükemmeldi. Gereksiz tek bir hareket bile yoktu.
Fakat Shizu’nun işaret parmağının ucunu şöyle bir kaldırması, etrafında küçük bir patlamayı tetiklemeye yetti de arttı bile. Çadırım güme gitmişti —ki bunu pek umursamıyordum ama ya o üçü ne durumdaydı? Yaralanmışlar mıydı? Ortaya küçük bir şok dalgası yayılmıştı ancak ben yara almamıştım.
Elen, Shizu’yu bağladıktan sonra ona Deviriş ile saldıran Kabal ise maalesef patlamanın tüm yükünü kendi bedeniyle göğüslemişti. Patlama onu geriye savurmuştu. Yine de Gido iyiydi; tehlikeyi erkenden sezip Elen’i de kenara iterek emniyete almıştı.
“İyi misiniz?”
“Biz gayet iyiyiz, evet!”
“Şey, benim her yerim sızlıyor ama!” Elen itiraz etti. “Bunun için bize yıpranma tazminatı verseler iyi ederler!”
Kabal ise çoktan ayağa kalkmıştı bile. “Ahhh… Millet, en azından birazcık lideriniz için endişelenebilir misiniz?” Gerçekten sağlam bir kumaştan yapılmış olmalıydı.
“Shizu’nun bir büyü kullanıcısı olduğunu biliyordum ama çağırma büyüsü de mi…?”
“Sahi, ne çağırdı ki?”
“Hayır, hayır,” diye söze girdi Gido, “olay sadece bu değil. Bildim kadarıyla, bir çağırma ayini sırasında ilahi okumadan büyü yapamazsın—”
Cümlesini tamamlayamadan duraksadı ve gözlerine inanamıyormuş gibi Shizu’ya baktı. Aklına aniden bir şey gelmişti.
“Dur bir dakika… Yok artık… Alevlerin Fatihi mi?”
Shizu halen büyü yapmaktaydı. Bütün bedeni kıpkırmızı parıldıyor, havada hafifçe süzülüyordu. Cübbesinden dökülen uzun siyah saçlarının ortasında yüzündeki maske hâlâ bariz bir şekilde duruyordu. Ne yapmaya çalışıyor? Bütün bunlar yaşanmadan az önce de bana bir garip gelmişti zaten…
“Rigurd, herkesi kasabadan çıkar! Kimsenin buraya yaklaşmasına izin verme!” diye bağırdım.
“Ama…”
“Bu bir emirdir! Tahliye tamamlanınca Ranga’yı buraya getir!”
“Emredersiniz Rimuru Hazretleri!”
Goblin Kral hızla uzaklaştı.
Ne kendisinin ne de ırkının buna karşı yapabileceği pek bir şey olmadığını görebiliyordum. Boşu boşuna sayısız can kaybı olurdu. Ranga’yı da dövüş arkadaşı olsun diye çağırmamıştım. Onu çağırmamın tek sebebi, tüm bunların maceracıların dikkatimizi dağıtmak için sahnelediği bir oyundan ibaret olma ihtimalini düşünmüş olmamdı. En başından beri bizi canlı bırakmaya niyetleri yoksa, ağızlarının bu kadar gevşek olması çok daha mantıklı geliyordu. Ya da gerçekten o kadar aptal da olabilirlerdi tabii, ama…
Eğer bu bir oyunsa, ben Shizu’yla boğuşurken beni arkamdan bıçaklamaya kalkışabilirlerdi. Ranga işte bunun için lazımdı. Belki de fazla detaylı düşünüyordum ama tedbiri elde bırakmamak gerekirdi.
“Hey, Gido! Şu Alevlerin Fatihi mevzusu da ne?”
“O bir kahraman falan değil miydi?” İlk söze giren Elen oldu. “Sanırım elli yıl kadar önce aktifti, değil mi?”
Ünlü biri demek? diye geçirdim içimden. Ardından Shizu’nun maskesi yüzünden düştü.
Alevler göğe doğru fışkırdı.
Gökyüzünde üç alev salamanderi belirdi. Shizu’nun gerçek yüzünü bize göstermesi için korkunç bir yoldu bu. Siyah saçları şok dalgasıyla dışarı doğru savruluyor, cehennemî alevlerin önünde görkemli bir şekilde parıldıyordu. Hüznü andıran, gelip geçici bir güzelliğe sahipti—ancak gözlerinden kötücül bir ışık saçılıyor, dudaklarının kenarları tanık olduğu katliamdan büyük bir keyif alıyormuşçasına yukarı doğru kıvrılıyordu.
Bu işte tam olarak tarif edemediğim son derece doğal olmayan bir şeyler vardı. Derken…
【Benzersiz yetenek “Sapkın” çalıştırılıyor.】
Dünyanın sesi etrafımızda yankılandı. Ve tam o anda, o güzel genç kız saf ateşten devasa bir varlığa dönüştü.
“Şüpheye yer yok,” diye bağırdı Gido. “Bu Alevlerin Fatihi, dev Ifrit’in efendisi…” “Dünyanın en güçlü elementalisti!”
Ateş devi Ifrit. Yoluna çıkan her şeyi yakıp kül edebilen ateşin lordu. Ölümlü ya da ilahi, her türlü soylunun üstünde bir seviye.
“Gahh! Ifrit mi? O ruh A seviyesinin falan üzerinde değil miydi?!” diye bağırdı Kabal.
“Of… Onu ilk defa görüyorum,” dedi Elen. “Ama… böyle bir şeyi nasıl yenebiliriz ki?!”
“Yenemeyiz zaten,” diye karşılık verdi Gido. “Hepimiz burada öleceğiz… Kısa bir hayat oldu doğrusu.”
Yanındaki üç alev salamanderiyle birlikte Alevlerin Fatihi, etki alanını süzdü. Üçünün de bu kadar paniğe kapılmasına şaşmamak gerekirdi. Tek bir salamander bile B-artı gücüne sahipti. Ama… Shizu’nun durumu neydi böyle? Bana kalırsa tüm bunları Shizu kontrol ediyor gibi görünmüyordu—daha çok Ifrit Shizu’yu kontrol ediyor gibiydi.
Shizu—ya da Ifrit—muazzam bir büyü gücü selini serbest bırakırken ortalığı bir şok dalgası kapladı.
Bu garipti. Kimseye hedef alınmamıştı, öldürme amacı taşımıyordu—sadece küçük bir şiddet gösterisiydi, her ne kadar “küçük” denecek hiçbir yanı olmasa da. Özgür bir zihnin eseri gibi durmuyordu; saldırı sanki birisi tarafından önceden programlanmış gibi görünüyordu. Artık hiç şüphe kalmamıştı. Burada devrede olan Shizu’nun kendi iradesi değildi. Ifrit’in onun kontrolünde olması gerekiyordu ama şimdi kontrolden çıkmıştı.
Bu teorinin doğru olup olmaması şu an önemli değildi. Asıl sorun, bu saldırıların arkasındaki güçtü. Ölümcül olmanın da ötesindeydi. İnşaat halindeki tüm binalarımızı anında yakacak kadar sıcak olan soluk kırmızı şok dalgaları etrafa yayıldı.
Kahretsin! Daha yeni başlamıştık üstelik!
Üç maceracı saldırıyı engellemek için Büyü Bariyeri kullanmaya çalıştı sanırım ama bariyer tek bir şok dalgasına bile dayanamadı. Ölmemişlerdi ama pek iyi durumda da sayılmazlardı—bilinçleri yerindeydi ama muhtemelen artık hareket edemiyorlardı.
“Millet, kıpırdamayın!” diye bağırdım onlara. “Yoksa hedef olacaksınız!”
Birbirlerine sokulup hem Büyü Bariyeri hem de Aura Kalkanı açarak karşılık verdiler. Sanırım bu bir tiyatro değildi. Kendilerini ciddiyetle savunuyorlardı. “Bütün canavarları katledelim” teorisi de böylece çöp olmuştu.
Ama ne güç ama. Ifrit’in hiç büyü hazırlık süresi gerektirmeden saldığı büyü gücü, etrafımızdaki onlarca metrelik alana yakıcı derecede sıcak rüzgarlar savuruyordu. Eğer bunlarla—Ifrit ve şu üç alev salamanderiyle—savaşmazsam, hepimiz ayvayı yiyecektik. Ne büyük dert ama.
Fakat gariptir ki.
Bu çetin durumda bile korkudan tir tir titriyor falan değildim. Belki de artık bir canavar olduğum içindi. Yani, Veldora ve şu siyah yılan başlangıçta beni biraz tırstırmıştı ama ikisi de günün sonunda iyi birer tecrübeye dönüşmüştü.
“Hey. Ne yapmaya çalışıyorsun?”
“…”
Paaat!
Arkamda bir patlama meydana geldi. Ifrit ile tatlı dille anlaşmaya çalışmanın işe yaramayacağını tahmin etmeliydim. Sorumu bana doğru gönderdiği köz gibi sıcak başka bir darbeyle yanıtladı.
Bu sefer, az önceki hedefsiz şok dalgasının aksine, açıkça beni öldürmeye çalışıyordu ve saf ısıdan oluşan ışınları yolları üstünde temas ettikleri her şeyi buharlaştırıyordu. Arkalarındaki güç, o ilk büyü gücü salınımını fersah fersah aşıyordu—ama hey, bana çarpmadıkları sürece sorun yoktu. O ışınları çoktan atlatmıştım bile; Keskin Duyularım sayesinde ses hızında gelen şeyleri seçebiliyordum.
Bir bakıma, kasabanın inşaatını henüz bitirmemiş olmamıza sevindim. Muhtemelen karşımdaki ateş devine daha çok kafa yormam gerekirdi ama yine de aklıma gelen ilk düşünce bu oldu. Çadırlarımız ve geçici kulübelerimiz yok olmuştu ama bu bir felaket sayılmazdı.
Açıklığı genişletmek için etraftaki ağaçları çoktan kesmiştik; ormanda olsaydık muhtemelen şimdiye kadar devasa bir orman yangını çıkardı. Her işte bir hayır vardır işte. Yığdığımız keresteler ve diğer erzaklar için biraz endişeleniyordum ama şu an yapabileceğim pek bir şey yoktu.
Ama bu devdeki de ne cüretti böyle! Bu tavrına bakılırsa, beni yoluna çıkmış can sıkıcı küçük bir böcekten başka bir şey olarak görmediğine emindim. Beni küçümsüyordu ve bu, onun benden nefret kazanmasına fazlasıyla yeterliydi. Ifrit düşmanımdı ve artık karşı saldırıya geçme vaktinin geldiğine karar verdim. Bütün bunlara sebep olurken muhtemelen Shizu’dan beslendiği için onunla ilgili endişelerim vardı ama saldırmazsam bu iş asla bitmeyecekti.
Ifrit’i bastırmak birinci önceliğimdi; Shizu’nun durumuna daha sonra bakabilirdim. Belli mi olur, belki de Shizu hiç kontrol edilmiyordur bile.
Ifrit’in karnına doğru bir Su Bıçağı fırlattım. Bıçak ateş devine ulaşamadan hemen önce buharlaştı; spiral şeklinde yükselen bir alev sütunu onu kesip attı. Hım. Anlaşılan bu işe yaramayacak. Ama bunu düşünecek vaktim yoktu çünkü salamanderler saldırıma az önce karşılık vermişti.
“Buzul Mızrağı!!”
Elen’in buz büyüsü salamanderlerden birini delip geçti. Ona şöyle bir baktığımda, çoktan Büyü Bariyeri‘nin kendi köşesine doğru kaçışıyordu.
Zekice bir hamleydi. Büyüyü yapan kişinin pek odaklanmasına gerek kalmadan bariyer gayet iyi dayanıyor gibi görünüyordu. Fakat o salamanderleri indirmek için bir Buzul Mızrağı’ndan fazlası gerekiyordu.
Onlardan biri doğruca maceracı üçlüye doğru atıldı.
“İyi misiniz?!”
“Ben halledebilirim!” dedi Elen. “Hayatımızı riske atmak bizim için yeni bir şey değil!”
“Hadi ama,” diye sızlandı Kabal, “liderinizin ben olduğunu sanıyordum! Neyse, öyle olsun bakalım. Şunlardan birini indireceğim!”
“Öyle mi?” diye yapıştırdı cevabı Gido. “Daha önce bir haydutun elemental bir ruhla dövüştüğünü duymamıştım. Sanırım hepimiz aynı gemideyiz, ha?”
Birbirlerine gerçekten güvenip güvenmediklerini kestirmek zordu.
Madem Kabal “birini indirmeye” bu kadar hevesliydi, izin verebilirdim. Ama ölürse bu vicdanıma yük olurdu.
“Pekala,” dedim. “Siz onu halledin. Ama fazla zorlamayın! Yaralanırsanız bunları kullanın.”
Açıklama yapmayı atlayıp birkaç iyileşme iksiri tükürdüm ve onlara doğru fırlattım. Gido iksirleri havada yakalamayı başardı.
“Şey… Rimuru? Bunlar da ne?”
“İyileşme iksirleri! Bayağı iyilerdir, o yüzden yaralanırsanız kullanın!”
Detaylar için vaktimiz yoktu. Tekrar harekete geçtim, o üçü de alev salamanderiyle uğraşmaktan konuşmaya fırsat bulamıyordu. Tek bir tanesi bile onlar için zorlu bir rakip olacaktı. Umarım idare edebilirler.
Bu sırada diğer iki salamander bana doğru ilerlemeye başlamıştı. Ifrit’in kendisi de sakince ilerliyordu.
Şimdi ne yapmalı?
Tam bunu düşünürken Ranga nihayet çıkageldi. Maceracılara göz kulak olmasını isteyeceğimi düşünmüştüm ama artık buna gerek yoktu. Bunun yerine binek hayvanım olarak hizmet edecekti.
“Beni çağırdınız, Efendim!”
Doğruca sırtına atladım. En azından artık biraz hıza sahiptim. Salamanderler yukarıda oldukça hızlıydı ama Ranga kadar hızlı değillerdi.
“Sadece onlardan kaçınmaya odaklanmanı istiyorum,” diye emrettim. “Saldırmana hiç gerek yok. O işi ben halledeceğim!”
“Anlaşıldı!”
Kelimelere dökülmeyen bir bağımız vardı adeta. Ranga ne yapmak istediğimi anında anladı. Ve fırladık.
İki salamander, gökyüzündeki iki alev makinesi gibi üzerimize düz Alev Nefesi püskürttü. Şahlanıp ısının menzilinden çıkmak Ranga için çocuk oyuncağıydı. Ateş güçlü görünüyordu ve şansımı zorlamak istemiyordum. Hâlâ bir insan olsaydım, muhtemelen beni yerde simsiyah bir çukura çevirirlerdi.
Ifrit’in icabına bakmadan önce şu ikisini halletsem iyi olacaktı. Bu yüzden birkaç Su Bıçağı denedim. Ateş devinin aksine salamanderler saldırıyı hedefine ulaşmadan engelleyemedi. Bir uzvunu kesmeyi başardım… ama saçma bir şekilde, herif onu anında yeniden çıkardı. Her şey gibi o da ateşten yapılmış olmalıydı. Sadece kesip atmak pek bir işe yaramayacaktı. Siyah yılan muhtemelen bunlardan daha fazla ham güç saçıyordu ama salamanderlerin özel güçleri onları yenmeyi biraz daha çetrefilli kılıyordu.
“… Efendim, fiziksel saldırılar ruhani düşmanlara karşı işe yaramaz. Elemental zayıflıklarına saldırmak ya da büyü kullanmak işe yarayacaktır,” diye açıkladı Ranga.
Haaa. Doğru ya. Bir elemental ruha kılıçla vurmak pek bir işe yaramaz, değil mi?
Peki ya üzerine bir ton su fırlatsam nasıl olur? “Midem”de yeraltı gölünden kalma en az o kadar su depolanmıştı. Bu, herifin hızını kesmeye yeter miydi acaba?
【Anlaşıldı.】 【Büyük miktarda su salınımı yapmak mümkündür.】 【Bu işlem, salamander ile temas anında bir buhar patlamasına yol açacaktır. Yine de devam edilsin mi?】
Evet
Hayır
Ha? Buhar… patlaması mı…? Ne…?
【Anlaşıldı.】 【Bir alev salamanderi, toplanmış ısı enerjisinden oluşur.】 【Suya maruz kalması anında buharlaşmaya neden olacak ve salamanderin bedenini kaplayan bir buhar tabakası oluşturacaktır.】 【Bu durum aynı zamanda yüksek sıcaklıkta, son derece sıkıştırılmış bir basınç dalgasını tetikleyerek zincirleme patlamalara yol açacaktır.】
Eee? Bu salamanderi yener mi?
【Anlaşıldı.】 【Basınç çarpanı hacim, salınan su miktarı çarpanı buhar sabitine eşittir…】
Duuuurrr! Anlayabileceğim bir dille anlat!
【Anlaşıldı.】 【Büyük bir patlamayı tetikleyecek ve salamanderin iz bırakmadan yok olması mümkün olacaktır.】 【Ancak sonuçlar, muhtemelen bulunduğunuz bölgeyi çorak bir arsaya dönüştürecektir.】
Hadi ama! O zaman ne anlamı kaldı ki? İntihara meyilli falan değilim ben!
Ama o da olmazsa başka ne yapabilirim? Su Bıçağı‘nın bunlara pek bir etkisi olmuyor…
“Buzul Mızrağı!!”

Ortada Elen büyü yaparken, hayatta kalmak için ellerinden geleni yapan üçlüye bir kez daha gözüm kaydı.
Bir dakika ya. Su Bıçağı işe yaramıyor, çünkü büyü değil sanırım. Yani tek ihtiyacım olan şey büyü mü?
“Elen! Bana bir Buzul Mızrağı fırlat! Bir tane yeterli!”
“Haa?! Şey, bu biraz…”
“Sadece yap!”
Bu isteğim onu bir an tereddütte bıraktıysa da bir saniye sonra büyüyü söylemeye başladı. Kısa bir süre sonra, dondurucu büyü Buzul Mızrağı fırlatıldı.
“Sonradan bana söylenmek yok ama! Buzul Mızrağı!!”
Büyüyü haykırmasıyla birlikte bana doğru bir buz sütunu fırladı. Bu büyüyü muhtemelen Yutucu yeteneğimle yakalayabilirdim.
Ve eğer yakalayabilirsem—
【Rapor. Benzersiz Yetenek “Yutucu” etkinleştiriliyor. Buzul Mızrağı’nın Yutulması ve Tahlil edilmesi başarılı.】
Harika! Tam da düşündüğüm gibi.
Açıkçası bana açıklanırken pek inanamamıştım ama bu Yutucu harbiden kural tanımaz bir yetenekti. O büyü muhtemelen epey güçlüydü ama Yutucu hepsini emdi, beni tek bir çizik bile almadan bıraktı ve üstüne bir de büyüyü öğrenmiş oldum.
“Heeh?! Büyüme ne oldu öyle?!”
Kusura bakma Elen. Açıklayamam.
Tahlil göz açıp kapayıncaya kadar tamamlandı, artık büyüyü sadece düşünerek bile yapabiliyordum. Büyü sözlerine gerek yoktu; bu da Yutucu‘nun bir başka güzel yan etkisiydi.
“Buzul Mızrağı!”
Hazırlık süresini atlayarak büyüyü doğrudan semendere doğru fırlattım. İşte o anda anladım; büyünün arkasındaki teoriyi ve her şeyin nasıl işlediğini. Su Bıçağı‘m yaratığı boydan boya kesse bile semendere hiç zarar vermiyordu ama Elen’in büyüsü işe yaramıştı.
Sebebi şaşırtıcı derecede basitti. Büyü yapmak, çevrene fiziksel bir olayla müdahale etmekten ibaret değildi; daha çok bir şeyi hayal edip onu gerçek dünyada yaratmak gibiydi.
Bir bakıma, hedefin ısısını çalma etkisine sahip bir enerji küresi fırlatıyordum. O enerji küresi şans eseri enerji emen bir buz sütunu şeklini almıştı ama işi yapan buzun kendisi değildi. İçindeki enerjiydi. Dolayısıyla kendi enerjisi ısı ve alev şeklinde olan bir semendere zarar verebiliyordu.
Ve az önce fırlattığım—mızrak denemeyecek kadar devasa—birden fazla buz sütunu, iki alev semenderini şişlemişti bile. Görünüşe göre bütün büyü güçlerini yok etmek için bu kadarı yetmişti. Bir duman bulutu gibi anında buharlaşıp yok oldular.
“İşte bu! Burası tamam. Durun size yardım edeyim—”
Elen’e üzerimde bir büyü harcattığım için onlara yardım edeyim demiştim ama çok geç kalmışım.
“Ah, kahretsin,” dedi Kabal, “kendini patlatacak!” İlk savunma hattı olarak bir Aura Kalkanı fırlattı ama semenderin intihar patlaması bunu darmadağın etmeye yetti de arttı bile. Üçü de yoğun ısıya maruz kalarak havada geriye doğru savruldu.
Panik içinde Ranga’yı yanlarına koşturdum. Düşündüğümden çok daha ağır yanmışlardı. Bilinçleri yerindeydi ama hareket edecek halleri kalmamıştı; en önde duran Kabal darbenin en ağırını almıştı. Kalkanı olmasaydı, nispeten savunmasız olan Elen ve Gido rahatlıkla ölebilirdi.
“Kahretsin… Ranga, şunları koru. Güvenli bir yere götür onları!”
“Ama…”
Bu emir onu bir an tereddütte bıraktı ama belki de yaydığım mistik gücü hissederek sus pus oldu. Vahşi içgüdüleri ona itiraz etmeye izin verilmeyeceğini söylüyordu şüphesiz.
“Bu bir emirdir! Dediğimi yap! Üzerlerinde iyileştirme iksirleri var, onları güvenli bir yere götürüp iyileştir.”
“Nasıl emrederseniz. Mücadeleniz zaferle sonuçlansın!”
“Merak etme. Ifrit bende!”
Bu sözler Ranga’yı ikna etmeye yetti. Başını salladı, üçünü de ağzıyla kavradı ve bana son bir saygı dolu bakış fırlatarak hızla uzaklaştı. Niyetimi yanlış anlamış olabilirdi ama öyle ya da böyle, geriye sadece Ifrit kalmıştı. Artık çekinmeden dövüşebilirdim. Başkasının bu işe sürüklenmesini dert etmeme gerek kalmamıştı.
Alev devine dik dik bakarken, ‘Şu maskaralığı bitirelim artık,’ diye düşündüm.
Alevler havada şiddetle dönüp duruyordu. Ifrit gözlerimin önünde çoğalmıştı. Artık kaçış yollarımı kapatan birden fazla dev vardı. Çetrefilli numaraları vardı ama pek endişeli değildim.
Algı yeteneklerim alevlerin nereye yöneleceğini tam olarak kestirebiliyordu. Birden fazla Ifrit aynı anda saldırsa bile, alevlerinin tehlike seviyesini sıcaklığından kolayca belirleyip uygun hamleyi yapabilirdim. Hepsinin aynı seviyede olmadığını zaten biliyordum.
Ifrit’in bana herhangi bir etkili saldırıyla vurabileceğinden ciddi şekilde şüphe duyuyordum. Ama aynı zamanda, elimdeki hiçbir şey Ifrit’e karşı başarılı olamıyordu. O alevler çetindi. Gülünç derecede yüksek sıcaklığın ortasında zemin magmaya dönüşüyordu. Sınıfımı “yanmış slime” olarak değiştirmek istemiyorsam oradan öylece yürüyüp geçmemin imkânı yoktu.
Şimdi ne yapmalı…?
Felç Edici Nefes ve Zehirli Nefes yalnızca dokuz metre mesafeye kadar etkiliydi. Nefes saldırılarımı Ifrit’in bizzat bu mesafesindeyken fırlatmam gerekiyordu ki bu da gerçekleşecek gibi değildi. Beni güvenli bir mesafede tutarken ona belirleyici bir darbe vuracak bir saldırıya ihtiyacım vardı. Aklıma gelen tek şey yeni oyuncağım Buz Mızrağı oldu.
“Al bakalım!” “Buz Mızrağı!!”
Ifrit klonlarına birkaç buz mızrağı fırlattım ve birkaç tanesini başarıyla buharlaştırdım. Buzla buharlaştırmak kulağa biraz tuhaf geliyor ama saldırılar hedefine ulaştıktan sonra çıkan su buharı bulutlarını düşününce durumu tanımlamanın en iyi yolu buydu. Mızraklarımla klonları teker teker devirerek bu küçük hedef vurma oyununa kendimi kaptırmaya başladım.
Ama—
“Hadi ya, kahretsin!” diye düşündüğümde, iş işten çoktan geçmişti. Bunu hissettiğim an, çoktan etrafım sarılmıştı. Beni tuzağa düşürecek geniş alanlı bir bariyer mi? Ifrit’in doğal yeteneklerinden biri mi?
Bir anda yerde, söylenmesi gereken hiçbir büyü sözü olmadan aktifleşen bir büyü çemberi belirdi. Bunu yapabilen tek kişinin ben olmadığını unutmuştum. Kendi bedenini gaza dönüştürmüş ve yüz metrelik bir yarıçapı kavurucu bir alev denizine çevirmişti. Muhtemelen Ifrit’in üst düzey menzilli saldırılarından biriydi ve daha da kötüsü, alan yendiğim Ifrit klonlarının enerjisiyle dolup taşıyordu.
“Alev Çemberi!”
Tam olarak çözemediğim bir ses duydum. Erkek mi, kadın mı, genç mi, yaşlı mı? Kestirmesi zordu.
Artık… kaçış yoktu. Düşmanımın büyüsünün insafına kalmış durumdaydım. Ifrit o klonlara bilerek saldırtmıştı beni. Onlar hem dikkat dağıtıcı bir unsur hem de onun enerjisini doldurma yöntemiydi.
Zihnen kendimi ölüme hazırladım.
Dahh… Gardımı indirdiğimi sanmıyordum ama durumu daha iyi idare edebilirdim. Üstelik tam da düşmanın oyununa gelmiştim! Tamamen rezalet bir durum.
Belki de bu kadar bencillik edip tek başıma halletmeye çalışmamalıydım. Hep birlikte üstüne gitmeliydik. Ya da belki kara kurt formuma girip hızımla kafasını karıştırabilir, sonra da ne kadar yanarsam yanayım üzerine atılabilirdim. Veya bir doz Kara Yıldırım işini görmeye yeterdi. Öylece oturup olayların nasıl gelişeceğini izlemek mi? Hiç iyi değildi.
Zihnimi başka pişmanlıklar da kurcalamaya başladı…
Yine de duyularımın aşırı hızlı olduğunu biliyordum ama hasarın ulaşması cidden bayağı zaman alıyordu. Acısız bir ölüme itirazım olacağından değil tabii, illaki öleceksem…
Harbi harbi, bu iş biraz yavaş ilerlemiyor muydu?
Kafa mı buluyordu benimle?
Garip… Çoktan alevler tarafından yutulmuş olmam gerekiyordu.
Hmmm…?

I encountered an error doing what you asked. Could you try again?

Bu bir rüya mıydı?
Annemin eli, soğuktu.
Bana bakan o soğuk gözleri.
Sıcak bir gülümseme ve bir yığın bembeyaz kül.
Tüm bu anılar bana eziyet etmekten başka bir işe yaramıyordu. Onları hatırlamak istemiyordum—
Ama yürüdüğüm yol buydu.
O kahramanla karşılaşmamış olsaydım, ruhumun asla kurtarılabileceğini sanmıyordum… Ama onun gibi birine dönüşmek için fazla beceriksiz, fazla yeteneksizdim. Üstelik bana bel bağlayan o kadar çok insan varken…
Sadece—
Maceracılık hayatımdan emekli olmamın üzerinden birkaç yıl geçmişti. Mesleğimizin gelecek nesline yol gösterirken cemiyetin işlerine de yardım eden tam teşekküllü bir öğretmendim.
Sınırları aşan ve tek bir hükümetin denetiminin ötesine geçen bir topluluk olan Maceracılar Cemiyeti, merkezini Englesia Krallığı’nda kurmuştu. Artık bir maceracı değildim ama onlar için yapabileceğim bir şey varsa yardım etmek istiyordum. Nihayetinde, gidecek başka hiçbir yerim yokken bana bir nevi yuva sunan şey bu cemiyet olmuştu.
Orada yetenekli birçok öğrenciye ders verme fırsatı buldum. Gözleri katıksız bir saflıkla parıldayan genç bir adam. Bakışlarına umutsuzluk sinmiş bir kız. Tıpkı benim gibi, diğer dünyadan gelen başkaları olduğunu tahmin ediyordum.
İkisi pek çok açıdan birbirinin tam zıddıydı. Yuuki neşeli, iyimser bir çocukken; Hinata, sanki dünyadaki tüm karanlığı üzerinde taşıyormuşçasına içine kapanık ve mesafeliydi.
Buraya geldiğinde haydutların saldırısına uğramıştı. O zamanlar, günler geçtikçe ısınacağını ve kendine geleceğini düşünmüştüm. Haydutlar başka bir saldırganın elinde can vermiş ve bu da Hinata’nın hayatını kurtarmıştı ama eminim ki bu olay onda derin bir iz bırakmıştı.
Ne de olsa o kızda biraz kendimi görüyordum. Ona karşı bir yakınlık hissediyordum. Görünüşe göre bu tek taraflıydı.
“Bana öğrettiğin her şey için teşekkür ederim,” dedi. “Senden öğrenebileceğim başka bir şey kalmadı. Tekrar karşılaşacağımızı sanmıyorum.” Sonra arkasını dönüp gitti.
Peşinden gitmenin en doğrusu olabileceğini düşündüm ama kasabadan ayrılmayı göze alamadım. Cemiyet, Englesia ile aslen Yuuki tarafından önerilen yeni bir örgütsel yapı, ortak bir yardım programı kuruyordu. Eski bir kahraman olarak, gerekli müzakerelerde cemiyeti temsil etme konumuna getirildim. Cemiyetin gelecekteki yönünü nasıl belirleyeceği düşünüldüğünde, başarılı olduğunu görmek istediğim bir şeydi.
Bu yüzden sonunda, tek yapabildiğim onu uğurlamak oldu. “Eğer bir gün yolunu kaybedersen,” diye seslendim ona, “bana bel bağlamanı istiyorum.”
Uzun uzun kafa yorduktan sonra, Hinata yerine Yuuki’yi desteklemeye karar verdim. Kız benimkine benzer bir yoldan yürümüştü ama her zaman benden çok daha iradeliydi. Ona inanmam gerektiğini düşündüm. Demir iradesinin ruhundaki karanlığı temizleyip onu harika bir kadına dönüştürebileceğini umuyordum.
Sadece birkaç yıl sonra Kilise’de önemli bir konuma yükseldiğini öğrendiğimde pek şaşırmadım. Biraz gururlu, biraz yalnız hissettim… ve birazcık da endişeli.
Hinata kendini yalnız hissetmiyordur, değil mi? Hayatı yolunda gidiyor mudur?
Bu sorular beni boğuyordu ama bunları sormaya hakkım olmadığını düşündüm. Bir zamanlar onun elini tutma şansım vardı ve ben bunu reddetmiştim.
Tek yapabildiğim Hinata’nın güvende kalması için dua etmekti.
Yuuki ise diğer yandan çok daha dinamikti.
Maceracılar Cemiyeti’nin şimdiki adı olan Özgür Lonca sistemini kuran kişi Yuuki’ydi. Onun sayesinde lonca, dünyanın dört bir yanındaki uluslarla başarılı bir iş birliği ilişkisi kurabildi. Hükümetlerle yeni antlaşmalar imzalayarak loncanın onların en üst düzey konseylerinde yer edinmesini sağladı. Çabaları örgütü her zamankinden daha güçlü kılmıştı.
Zaten daha azını beklememeliydim. O zamana kadar her ulus yalnızca kendi sınırlarını korumaya odaklanmıştı. Özgür Lonca, canavar imha görevlerini üstlenmeye başladığında, dünyadaki tüm diğer hükümetlerin yükünü hafifletti. Ve hepsi bu kadar da değildi. Maceracılar —tek bir ülkeye bağlı kalmadan dünyayı dolaşan insanlar— yolculukları hakkında rapor sunmakla yükümlüydüler. Özgür Lonca daha sonra canavarların dünya çapında nasıl dağıldığını anlamak için bu raporları bir araya getirdi. Her bölgeye tehlike seviyeleri atandı, bu da insanların nispeten huzur içinde seyahat etmesini sağladı.
Sistemin bir büyük etkisi daha vardı. Canavarların ne zaman ve nerede ortaya çıkacağını bilmek, anormallikleri hızlıca tespit etmeyi mümkün kılıyordu; böylece insanlar daha önce görülmemiş canavarları keşfedip rapor edebiliyor veya sayıları çok arttığında sürüleri kısa sürede ortadan kaldırabiliyordu.
Belli bir bölgede normalde görünmeyen bir canavar aniden yakındaki bir kasabayı tehdit ettiğinde, lonca sebebini anlamak için bir keşif birliği göndermekle de yükümlüydü. İşin kökenine erkenden inmek, loncanın ve yerel hükümetlerin bir müfrezeyi eskisine kıyasla çok daha verimli bir şekilde bir araya getirmesini sağlıyordu.
Böyle bir örgüte sahip olmak insanların hayatlarını hem daha güvenli hem de daha konforlu hale getirdi. İnsanlık şehirlerini genişletirken buldu kendini ve genel nüfus son yıllarda hızla arttı. Canavarlara atanan derecelendirme sistemi de ölümlerin sayısını azaltmada büyük rol oynadı.
Yeni çömezleri eğitmekle görevli biri olarak, hiçbir şey beni bundan daha mutlu edemezdi. Yuuki sayesinde Özgür Lonca artık ne dünya uluslarının ne de insanların vazgeçebileceği bir örgüt haline gelmişti.
Yuuki ise bu durumu sadece gülüp geçiştiriyordu. “Oynadığım bir video oyununda gördüklerimi taklit ediyordum sadece,” derdi. “Tabii bir oyunda istediğin her şeyi yapabilirsin. Sana ‘Kötü bir slime değilim ben, biliyorsun’ diyen canavarların bile olabilir… Hatta onları partine bile katabilirsin!”
Her zaman böyle şakacı biriydi. Canavarların seninle arkadaş olması mı? Böyle bir şey ancak rüyalarında olabilirdi.
Doğduğum dünya savaş yüzünden neredeyse yerle bir olmuştu. I seem to be encountering an error. Can I try something else for you?
Canavarlar tarafından kurtarılmak mı? Daha önce başıma hiç böyle bir şey gelmemişti.
Bunlar, büyü kurtlarına binmiş hobgoblinlerdi. İnsan dilinden çat pat üç beş kelime anlasalar neyse ama bunlar zeki yaratıklardı; üstelik üst düzey bir canavar türünü evcilleştirmişlerdi. Bu macera üçlüsünün araştırması için gönderildiği türden “şüpheli bir olay”dı tam olarak, diye düşündüm.
Benim varış noktam ise İblis Kralı Leon’un şatosuydu. Onun hüküm sürdüğü topraklar ormanın hemen ötesindeydi. Tam da o anda onların grubundan ayrılmalıydım. Ama… Bilmiyorum. Sanırım ben de bu maceracılarla birlikte canavarların kendilerine nasıl bir yuva kurduklarını görmek istedim.
Kurtarıcılarımızın yaşadığı bu kasaba gerçekten de tuhaf bir yerdi. Rutubetli bir sığınak ya da pis, kokulu bir in değildi. Burayı tanımlamanın tek yolu bir “kasaba” demekti.
Hissettiğim şaşkınlığı anlatmaya kelimeler yetmezdi. Burası derme çatma bir barınak ya da dağda süslenmiş bir delik değildi. Sıfırdan kendi elleriyle inşa ettikleri, derli toplu gerçek bir kasabaydı.
Tabii hâlâ yapım aşamasında olduğunu da eklemeliyim. Haritası çıkarılmış, planlanmış ve inşaat malzemeleri her bir bölüme evlere dönüştürülmek üzere hazır hâlde yerleştirilmişti. Henüz ortalıkta bina yoktu; canavarlar hâlâ düzenli sıralar hâlinde dizilmiş çadırlarda yaşıyorlardı. Ama işe altyapıdan başlamışlardı bile. Bu gezegende böyle bir şeyi daha önce hiç duymamıştım.
Sıra dışı bir yerleşimdi.
Ama cıvıl cıvıldı, enerji dolup taşıyordu. Sakinleri, canavar olmalarına rağmen, bu işte çalışmaktan gerçekten keyif alıyor gibiydi. Çoğunluğu hobgoblinler oluşturuyordu ama topraklarını siyah fırtına kurtlarıyla paylaşıyor gibiydiler. Bildiğim kurtlardan biraz farklıydılar ve bunun kuruntum olmadığını biliyordum.
Hobgoblinlerin lideri benimle son derece akıcı bir şekilde konuştu. Muhtemelen aralarındaki en zeki olanı oydu. Bize yemek bile hazırladı. Şaşırtıcı bir şekilde, asıl liderin o olmadığı ortaya çıktı. Bunun yerine yanına bir slime geldi; yüksek tahtında kurulmuş, dünyanın kralıymış gibi davranan bir slime. Bir slime’ın herhangi bir şeye “kurulup yayılabileceğini” söylemek garip kaçabilir belki ama yaydığı his tam olarak buydu.
En tuhafı da bu slime’dı; çünkü aslında tüm bu canavarların lideri oydu.
Komik bir durumdu.
Konuştuğunda içtiğimi püskürtmekten kendimi alamadım. Kendini tanımlamak için seçtiği ifade “Ben kötü bir slime değilim” oldu! Tıpkı Yuuki’nin söz ettiği “video oyunu” gibiydi. Bunun bir tesadüf olup olmadığını merak etmeye başladım.
Yine de bu slime’ın yarattığı ortamda insanı çeken sıcak bir şey vardı. Bu tuhaf varlık bir şekilde bana kendi memleketimin anılarını hatırlattı. Kalbim huzurla doldu. Artık kendi yolumdan sapmaya karar verdiğime memnundum. Bu karşılaşmanın kaderin bir cilvesi olduğunu düşündüm. Yine de—
Keyifle geçirdiğimiz o saatler aniden bıçak gibi kesildi. Ömrüm tükenmek üzereydi. Henüz varış noktama ulaşamamıştım, amacıma varamamıştım ama işte sonum gelmişti.
Ifrit bu anı bekliyordu. İradesinin benimkine üstün geldiğini hissedebiliyordum. Gerçekleşiyor… Burayı da mahvedeceğim…
Keşke son bir kez olsun—
Dev yaratık, aptallığımla alay edercesine tecessüm etti.
Bilincim yavaşça karardı.

Durumuna bakmaya gittim. Fazla zamanı kalmamıştı. Hatta bilinci bir daha hiç yerine gelmeyebilirdi. Yine de, benim gibi başka bir dünyadan gelen bu insana sonuna kadar göz kulak olmak istiyordum.
Yaralanan maceracıların hepsi çok şükür iyileşmişti; gerçi yarı yarıya yanarak can vermekten kurtulmalarını sadece tehlike tazminatının karşılayamayacağından sızlanıp duruyorlardı.
“Hey, bu ne iş böyle?” diye sordu Elen. “Yanık izi falan hiç kalmamış… Cildim resmen bir bebeğinki gibi yumuşacık ve ışıl ışıl olmuş!”
“Vay anasını,” diye ekledi Kabal. “Ben de en az bir hafta daha kıpırdayamam sanıyordum.”
“Aynen, ben de çok şaşırdım. Adamdaki iksir ne iksirdi ama!”
Haklılardı. O iksir hepsini turp gibi yapmıştı.
“Yalnız biliyor musunuz… Bu durum, tehlike tazminatı talebimizi reddedecekleri anlamına geliyor, değil mi?” Elen sızlandı.
“Maalesef. Kimse bize inanmayacak ki…” diye yanıtladı Kabal.
“Kader artık. Yine de yataklara düşmekten iyidir!” diye yorum yaptı Gido.
Bu üçlünün kendi bencil çıkarları yüzünden birbiriyle atışmaya başlaması hiç uzun sürmezdi zaten. Acaba kendi dışlarında herhangi birini gerçekten düşünüyorlar mıydı merak ettim. En azından canavarlara karşı bir garezleri yoktu.
“Biliyor musunuz,” diye öneride bulundum, “ortalık biraz yatışınca belki sizin kasabanızı ziyarete gelebilirim.”
“Ooo, öyleyse lonca ustasına senin için bir haber iletebilirim!”
Tam da duymak istediğim şeydi. Kabal içimi ferahlatmıştı. Maceracılara bir nevi özeniyordum aslında. Yanımda herhangi bir kimlik belgesi yoktu gerçi, canavarların loncaya kaydolmasına izin verip vermeyeceklerini bile bilmiyordum ama… yine de eğlenceli olabilirdi.
Böylece Kabal, sadece “Rimuru” adını vermemin yeterli olacağına, lonca ustasının bunu en kısa sürede öğreneceğine dair bana söz verdi. İyi çocuktu valla. Keyfim o kadar yerindeydi ki onlara bir uğurlama hediyesi vermeye karar verdim—cüce kardeşlerin taze taze yaptığı birkaç parça ekipman. Hepsi kendi temin ettikleri malzemelerle yapılmış test modelleriydi ama kaliteleri gayet kayda değerdi.
Örümcek Cübbesi:
Örümcek ipeğiyle dokunmuş, bembeyaz bir cübbe.
Pul Zırh:
Bir kertenkelenin kabuğundan yapılmış ağır zırh. Göründüğünden çok daha hafif.
Sert Deri Zırh:
Yerel canavarların derilerinden yapılmış. Büyü direnci de dâhil.
Her ihtimale karşı yanlarına biraz yiyecek ve on tane de iyileşme iksiri ekledim.
“Ooo! Şu cübbeye bak! O kadar hafif ki, sağlamlığına inanamıyorum! Üstelik çok da güzel!”
“Vay be! Hep gerçek bir pul zırhım olsun istemişimdir! Bu… Biiir dakika, bunu Garm Usta mı yaptı yoksa?! Bu benim için aile yadigarı gibi bir şey olacak!”
“Şey, bunları gerçekten alabilir miyiz? Benim gibiler için fazla bile iyi bu. Yani, gerçek fırtına kurdu kürkü mü bu?”
Kısa bir süreliğine küçük bir kutlama havası esti. Ama yani, alevler bütün ekipmanlarını kül etmişti ve aldıkları maaşla hepsini öyle kolayca yenileyebileceklerini sanmıyordum. Tam olarak benim suçum sayılmazdı ama yine de onlara biraz acımadan edemedim. Ekipmanların hepsi, Cüceler seri üretime geçmeden önce üretilmiş prototiplerdi ama gayet iş görür durumdalardı.
Hem baksanıza ne kadar mutlu oldular. Adımı iletmeyi unutmayacaklarından emindim artık. Zaten diğerleriyle birlikte onlar da bana “Patron” demeye başlamışlardı.
Üçünün de Shizu’ya olanlar hakkında içlerinde ukde kalan şeyler vardı, ancak bu durum üç günlük dinlenmenin ardından yeniden yola koyulmalarına engel olmadı. Teslim etmeleri gereken bir rapor ve yaklaşan bir son teslim tarihi vardı. Hatta aslına bakarsanız, davetsiz bir şekilde aralarına kaynayan bir kadın için üç gün endişelenmek oldukça cömert bir süreydi bile.
Yine de hepsine onunla ilgileneceğime dair söz verdim ve bu da içlerinin rahat etmesine yetti.

Shizu yeniden uyandığında aradan bir hafta geçmişti.
“Burası…?” “Ah.” “Ben…” “özür dilerim.”
Dönüşüme rağmen tüm anılarını hâlâ koruyordu.
“Rüya görüyordum,” dedi bana. “Geçmişi görüyordum.” “Yaşadığım şehri…” “Bir daha asla dönemeyeceğim bir yeri.”
Japonya mı?
“Söyle bana slime.” “Adın ne?”
Hımm. Belki de birdenbire yaşlanması en nihayetinde hafızasını etkiliyordu. Yanındayken kendimi tanıttığımı biliyordum. “Rimuru, hanımefendi,” diye cevap verdim.
Shizu, bir şeyi enine boyuna düşünüyormuş gibi gözlerini kapattı. “Bana gerçek adını söyleyebilir misin?” dedi.
Baştan beri biliyor olmalıydı. Bir an tereddüt ettim.
“Hımm,” deyiverdim. “Nasıl olsa bu dünyada pek vaktin kalmadı.” “Söyleyeyim.” “Satoru Mikami.”
Gerçek adım. Bir daha asla kullanmayacağımı düşündüğüm bir isim.
“Ah.” “Benim memleketimdensin, değil mi…?” “Öyle olabileceğini düşünmüştüm.” “Sende bunu hissetmiştim.” Bir anlığına sessizliğe büründü. “Öğrencilerimden de duymuştum.” “Şehir şimdi çok daha mı iyi?” “Daha mı güzel?” “Ben en son oradayken etrafımda alevlerden başka bir şey yoktu.”
“Evet.” “İstersen sana gösterebilirim.”
Tam olarak bunu yapmak için Düşünce İletişimi’ni kullandım. Böyle anlarda sahip olunası oldukça kullanışlı bir şeydi. Hoşuma gitmişti.
“Ahh…” Bu manzara Shizu’nun gözünden bir damla yaş süzülmesine neden oldu. “Dinle slime…” “ya da Satoru demeliyim sanırım.” “Senden bir ricam var.” “Beni dinler misin?”
“Nasıl bir rica?”
Pek yapılabilecek bir şey olmadığına emindim. Ama sonuna kadar onunla ilgileneceğime dair söz vermiştim. Dinlenilmeyi hak ediyordu.
“Beni yemeni istiyorum…”
Hı? Bu yaşlı kadın az önce ne dedi?
“Üzerimdeki laneti…” “yuttun, değil mi…?” “Ondan kurtulduğuma o kadar sevindim ki…” Sesi kısıldı. “Keşke şansım olsaydı—yapabileceğimi sanmıyordum ama keşke o laneti üzerime koyan kişiyle bir kez daha yüzleşme şansım olsaydı…” “Bu yüzden senden tek bir ricam var—senin içinde uyumama izin verir misin?”
Gözlerindeki bir şey, bir türlü vazgeçemediği o kararlılık beni yakaladı. Çok saçma, çok acımasızca görünüyordu…
“Sana söylemeliyim ki—bu dünyaya karşı kin duymaktan başka bir şey yapamıyorum.” “Ama yine de ondan nefret etmeyi kendime yediremedim.” “O adama karşı hissettiklerimle aynı…” “Belki de etrafıma baktığımda onu düşünmekten kendimi alamıyorum.” “Bu yüzden ben…” “Burada toprağa karışmak istemiyorum.” “Lütfen…” “Bunun yerine beni yemeni umuyordum…”
Hımm. Pekala, bu yeterince kolay.
Ricasını yerine getirmek hiç şüphe yok ki beni bağlayacak ve bana kendime ait bir lanet yükleyecekti. Onun çaresizliğini ve nefretini üstlenmekle görevlendirilecektim.
Yine de bu konuda tereddüt etmeye gerek var mıydı? Eğer ahireti zihni huzur içinde görmesini istiyorsam—cevap belliydi.
“Pekala.” “Duygularını sırtlanmaktan memnuniyet duyarım.” “Peki o adamın adı neydi…” “…seni inciten adamın?”
Bu soru karşısında Shizu gözlerini açtı, yanık izleriyle kaplı yüzünü büzüştürdü ve birkaç damla gözyaşı daha döktü. “Leon Cromwell,” dedi. “En güçlü iblis krallarından biri.”
Bana yalvaran gözlerle baktı.
“Söz veriyorum!” diye ilan ettim. “Satoru Mikami veya Rimuru Tempest adımla, artık senin için hangisi en doğrusuysa, Leon Cromwell’e ona karşı hissettiğin her şeyi bildireceğime söz veriyorum. Ona yaşadığı her andan pişmanlık duyduracağım!”
“Teşekkür ederim,” diye fısıldadı ve ardından gözlerini kapattı, uykuya dalarken nefesi sığlaştı.
Benzersiz Yetenek “Yutucu” kullanılsın mı?
Evet
Hayır
Öyleyse umarım benim içimde biraz olsun huzur bulursun.
Evet, ona bir nevi dua eder gibi içimden geçirdim bunu—içimdeki rüyalarının sonsuza dek mutlu kalması umuduyla. Bir daha asla acı bir şekilde uykusundan uyandırılmamak üzere.

Pıt, pıt, pıt, pıt…
Yüzünde gençliğin masumiyetiyle başını yukarı kaldırdı. Yüzünde beliren tebessümle birlikte içini bir rahatlama kapladı.
“İşte buradasın!” “Beni bir daha öyle tek başıma bırakma, tamam mı?”
Ancak siluet başını iki yana salladı ve uzaklarda bir yeri işaret etti. Kız o tarafa döndü, yüzündeki ifade aniden tereddütlü bir hüzünle gölgelendi.
Ve orada gördüğü—
“Anne!!”
Annesine doğru atılırken tüm bedenini ani bir mutluluk dalgası kapladı. Siluet, kızın pıtı pıtı koşarak uzaklaşmasını bir süre izledi—ardından sanki o alanda daha önce hiçbir şey yokmuşçasına gözden kayboldu. Belki de bu, sadece kızın anılarının yarattığı bir hayalden ibaretti.
Böylece küçük kız, annesiyle yeniden bir araya geldi.
Bu an, çok ama çok uzun bir yolculuğun sonuydu.

