Cıvıl cıvıl.
Dışarıdan kuş sesleri süzülüyordu. Ardından gelen insan mırıltıları bilincimi karanlıktan çekip çıkardı.
“Mm… Nngh…”
Gözlerimi açtığımda bulanık kahverengi ahşap desenleri görüşümü kapladı.
Neredeyim ben…?
Bir an duraksadım ve dünün anıları hücum etti.
“Ha, doğru ya. Başka bir dünyaya enkarne olmuştum.”
Kendi kendime mırıldanarak kendimi yukarı itip bedenimi doğrulttum. Engelleyecek bir perde olmadığı için dışarıdan giren güneş ışığı odayı pırıl pırıl aydınlatıyordu. Yorganı üzerimden atıp yataktan kalktım ve pencereye doğru ilerledim.
Ahşap kafesin boşluklarından aşağıya baktığımda, aşağıdaki caddede ilerleyen kalabalık insan gruplarını gördüm.
“İkinci katta olmak mahremiyetimi kıl payı koruyor sanırım,” diye mırıldandım, ardından arkama bir göz attım.
Kapının yanında, duvarda beyaz bir cübbe asılıydı. Yer yer altın ipliklerle dokunmuştu, bu da ona soylu bir hava katıyordu. Onu kapıp zaten üzerimde olan rahip benzeri kıyafetlerin üzerine geçirdim. Şimdi tıpkı dünkü gibi görünüyordum.
Esnememi bastırıp gözlerimi ovuşturduktan sonra odamın kapısını açtım. Koridorda ilerleyip birinci kata inen merdivenlerden aşağı inerken ayaklarımın altındaki zemin tahtaları gıcırdadı.
Aşağısı çoktan oldukça hareketlenmişti. Bu handa kalan tek kişi ben değildim. Aşağıda yemek yiyen ve gürültülü bir şekilde sohbet eden pek çok başka konuk vardı. Ama kimseyle muhatap olmaya niyetim yoktu.
Yemeğimin tadını huzurla çıkarabilmek için tek bir kelime etmeden yemek salonuna girdim ve ortadaki boş bir masaya oturdum.
Bir anda ters bir şeyler olduğunu hissettim.
“Ha?” İnsanlar neden bana dik dik bakıyor?
Sadece müşteriler de değildi. Çalışanlar—özellikle de kadınlar—adeta bakışlarıyla üzerimde delik açıyorlardı. Şaşkın bir ifadeyle, bir yandan menüyü elime alıp ne sipariş edeceğimi düşünürken bir yandan da etrafıma göz gezdirdim. Derken, bir anda nedeni kafama dank etti. Neredeyse yüksek sesle ağzımdan kaçırıyordum. Kapüşonumu takmamışım!
Bunu ancak elim dalgınlıkla yukarı uzanıp saçıma dokunduğunda fark etmiştim. Dünün aksine, parmaklarım bir kumaşa temas etmemişti. İşte o zaman jeton düşmüştü—kapüşonumu yukarı çekmemiştim.
Bütün yemek salonunun—yine, özellikle kadınların—bana bakmasına şaşmamalıydı. Kendi kendime söylemesi ne kadar utanç verici olsa da, görünüşe göre bir tanrı modeli baz alınarak oluşturulan dış görünüşüm karşı cinsin ilgisini çekme yeteneğine sahipti.
Sophia da dik dik bakmıştı ve Sennion kasabasına girdiğimde insanlar bana olağandışı bir ilgi göstermişti. Maceracılar Loncası da aynıydı. Dün hatta çok kışkırtıcı giyinmiş bazı kadınlar tarafından lafa tutulmuştum. Her şey göz önüne alındığında, bu dünyada popüler olduğumu düşünmek yanlış sayılmazdı.
Göze batmak istemediğim için dün bütün gün kapüşonumu kapalı tutmuştum. Ama uyumak için cübbeyi çıkarmıştım ve bu sabah tekrar giymiş olsam da henüz kapüşonu çekme alışkanlığı edinmemiştim. İşte bu duruma bu yüzden düşmüştüm.
Panik içinde, aceleyle kapüşonu başımın üzerine çektim. Yakınlarda bir yerlerde bazı kadınlar hafifçe düş kırıklığı iç çekişleri koyuverdi. Yine de çok geç kalmış gibi hissettiriyordu. Yemek salonundaki hemen hemen herkes açık yüzümü çoktan görmüştü. Rahatlayamıyordum. Göğsümdeki huzursuzluk hissini bastırarak, kısık bir sesle kadın bir çalışana siparişimi verdim.
“Bakar mısınız? Bundan alayım lütfen.”
“E-Evet, tabii ki! Hemen getiriyorum!”
Siparişimi alan kız pembe saçlıydı ve tuhaf derecede yüksek bir coşkuya sahipti. Bu dünyada ortaokul ya da lise çağında görünen kızlar gayet normal işlerde çalışıyordu. Dürüst olmak gerekirse burada ilk etapta okulların var olup olmadığından bile emin değildim.
Böyle içtenlikle gülümsediğini görmek kalbimi tuhaf bir şekilde yatıştırdı.
Gençlerin çok çalışmasını izlemek her zaman çok güzel. Bir dakika. Bu biraz yaşlı bir adamın söyleyeceği bir şeye benzedi.
Kendi kendime alaycı bir şekilde gülümsedim ve yemeğin gelmesini beklerken sessizce ve sistemli bir şekilde günün planlarını zihnimden geçirdim.
Yemeği kısa sürede silip süpürdükten sonra gülümseyen çalışana seslendim. “Elinize sağlık. Buranın yemekleri çok lezzetliymiş.”
“Çok teşekkür ederim!” dedi. “Bunu duyduğuna annemin çok sevineceğini düşünüyorum!”
“Ha? Annen mi yaptı?”
“Evet! Annemin yemekleri tüm Sennion’daki en lezzetli yemeklerdir!”
“Buna inanırım işte.”
Birlikte kıkırdadık. Masama yemeği getiren pembe saçlı garson kız benimle oradan buradan laflamıştı. Yemek yerken mutlak bir sessizliğe ihtiyacım olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmezdim ama yine de çalışanların yemeğin ortasında benimle muhabbet etmesini sıra dışı bulmuştum.
Yine de hoşuma gitmişti, o yüzden benim için sorun yoktu. Ne de olsa etraftaki dik dik bakan gözlerle ortam bayağı tuhaflaşmıştı. Daha da önemlisi, o daha bir çocuktu. Sırf tipim yüzünden bana sırılsıklam aşık olacak hali yoktu ya. Bu açıdan da bana güvende hissettirmişti.
“Pekala, hesabı alayım o zaman,” dedim ona.
“Şey, bir bakayım… Kaç bakır sikke…?”
Pembe saçlı kız yemeğin tutarını hesaplamak için bayağı uğraştı. Toplam tutarı söyleyince parayı uzattım ve hızlıca oturduğum yerden kalktım.
Sıradaki durak Maceracılar Loncası’ydı. Umarım benim bile halledebileceğim basit talepler vardır. Cübbem dalgalanarak tam dönmüş, çıkışa doğru yönelmiştim ki arkamdan yüksek bir ses yükseldi.
“Bayım! Benim adım Camellia! İyi günler dilerim!”
Durup arkama baktım. Pembe saçlı kız enerjik bir şekilde el sallıyordu.
Hafifçe gülümseyerek karşılık olarak elimi kaldırdım.
“Hım-hım. Teşekkürler. Ben kaçtım.”
Ben de ona adımı söylemek istedim ama o kadar insanın önünde kendimi tanıtmak içimden gelmedi. İçimde küçük bir pişmanlık hissiyle konuyu orada kapatıp handan dışarı çıktım.
*
Yemeğimi bitirdikten sonra kapüşonumu güzelce çekip dışarı çıktım.
Hava güzeldi. Güneş tepeden yakıyor olsa da kapüşon göz alıcı ışıktan korunmak için iyi bir iş görüyordu. Bu sayede kimse bana çok dikkatli bakmadı ve bir süre yürüdükten sonra batı bölgesindeki Maceracılar Loncası’na vardım.
Lonca sabah vakti bile her zamanki gibi cıvıl cıvıldı. Girişte birkaç maceracı takılıyordu ve içeriden neşeli sesler yükseliyordu. Muhtemelen yüzümü tanıyan insanların arada bir attığı bakışları üzerimde hissederek dosdoğru binaya girdim.
Çift kanatlı ahşap kapıyı itip açtığımda dün gördüğüm manzarayla karşılaştım.
Pekala… görevler nereye asılıyor?
Etrafıma bakınıp salonu süzdüm. Loncanın birinci katı kabaca resepsiyon alanı ile parçalama salonu arasında ikiye bölünmüştü. Resepsiyon tarafında büyük bir duyuru panosu duruyordu.
Aradığım şey bu olmalıydı. Yakınında epey kalabalık bir maceracı grubu toplanmıştı.
Ben de onların peşinden gidip panonun önünde sıraya girdim. Beklendiği gibi üzeri kağıtlarla dolup taşmıştı, her biri maceracılar için bir iş talebini detaylandırıyordu.
Kabaca yüzde altmışı canavar avlama talepleriydi, çoğunlukla kraliyet başkentinin yakınlarında yaşayan yaratıklarla ilgiliydi. Diğer yüzde otuzu ise kaynak toplama işleriydi—şifalı otlar, madenler ve benzerleri. Sophia’nın yaptığı türden işlerdi bunlar.
Geriye kalan yüzde onluk kısım ise koruma görevleriydi ve bunlarda rütbe gereksinimleri ile diğer koşullar net bir şekilde listelenmişti.
“Düşününce, dün şu trofkesli herif yüzünden doğru düzgün bir açıklama alamamıştım.”
Dün bana verilen maceracı kartını depolama büyümdün çıkardım. Ön yüzünde adım, cinsiyetim ve yaşımın yanı sıra kalın bir E-rütbesi işareti vardı. Maceracı rütbesi dedikleri şey muhtemelen buydu ve koruma işlerini alıp alamayacağınız konusunda kilit bir rol oynadığı açıktı. Temel olarak bu sizin siciliniz, bir nevi güven ölçütünüzdü. Koruma işinin insanların canını korumayı içerdiği düşünülürse, çıtanın diğer taleplere göre daha yüksek olması mantıklıydı.
“Ne olur ne olmaz kuralları ve işleyişi sorsam iyi olacak galiba.”
Ama dürüst olmak gerekirse bu tarz şeylerde berbatımdır.
Şahsen bir an önce dışarı çıkmak istiyordum. Bugün aynı zamanda gücümü gerçekten dizginleyip dizginleyemeyeceğimi test etmek içindi. Kendi içimde bunları tartarken, bir şey cübbemin eteğini çekiştirdi.
“Hmm?”
Kim olabileceğini merak ederek arkamı döndüm. Arkamda, köpek benzeri kulakları dikilmiş siyah saçlı bir kız duruyordu. Evet, tam kafasının üzerinde kulakları—hayvan kulakları—vardı.
Yoksa…?
“Köpek falan mı bu…?” Kendime engel olamadan kelimeler ağzımdan dökülüverdi.
“M-Merhaba!” Mırıldanarak yaptığım yorum üzerine kızın omuzları şaşkınlıkla irkildi ama çabucak toparlanıp neşeli, enerjik bir sesle beni selamladı.

Tepki anındaydı—ve çirkindi.
“Hey, Noise gelmiş,” diye mırıldandı biri.
“Adamım, her zamanki gibi yine çok gürültücü,” diye şikayet etti başka bir ses.
“Canavarlar harbi kokuyor, değil mi?” dedi bir başkası.
Diğer maceracılar kıs kıs güldüler; siyah saçlı kızla açıkça dalga geçiyorlardı. Fısıltıyla söylenmiş olsalar bile, sesleri her bir kelimeyi duyabileceğim kadar net geliyordu.
Kız da duyuyordu tabii.
Onunkiler gibi belirgin kulaklarla bunları kaçırmış olmasına imkan yoktu. Bütün enerjisinin çekildiği gözle görülüyordu; kulakları düşerken duruşu da büzüldü. Daha yakından bakınca bir kuyruğu olduğunu da fark ettim—oldukça büyük, kabarık ve duygularını belli eden türden bir kuyruk. İçimde ona dokunmaya yönelik içgüdüsel bir dürtü belirdi ama kendimi zorla bastırdım. Sonuçta o çok açık bir şekilde bir kadındı, bir köpek değil.
Sakinliğimi koruyarak, hafif ve nötr bir tonla selamına karşılık verdim. “Merhaba. Benden bir şey mi isteyecektin?”
“Ah, şey… yani…” diye mırıldandı. “Sizden bir şey… rica edecektim…”
“Bir rica mı?”
Bu beni hazırlıksız yakaladı. İlk kez karşılaşıyorduk—en azından bu kadar göze çarpan birini hatırlayacağımdan emindim. Sophia’dan biraz daha büyük görünüyordu. Eski dünyamın standartlarına göre lise son sınıf ya da üniversite öğrencisi olabilirdi. Siyah saçları, siyah köpek kulakları ve bunlara uyan kabarık bir kuyruğu vardı. Kıyafeti hafifti ve biraz açıktı; belinde kahverengi bir kese ile bir hançer asılıydı. Teçhizatına bakılırsa kesinlikle bir maceracıydı ve ön saflarda savaşan tiplerden birine benziyordu.
“Şey… dışarıda konuşsak olur mu?” diye sordu. “Burası pek uygun bir yer değil de…”
“Ah… evet,” diye hak verdim. “Bu adamlar bayağı can sıkıcı.”
Hâlâ ona doğru hakaretler ve alaycı laflar savruluyordu.
Demek sadece elf’ler değilmiş. Bu dünyada yarı insanlara karşı da derinlere işlemiş bir önyargı var. Barbar, kokulu, aptal—duyduğum zehir zemberek kelimelerin miktarı mide bulandırıcıydı.
Hesapsızca teklifini kabul ettim ve ikimiz loncanın dışına çıktık. Hâlâ üzerimizde gözler vardı ama içeride kalmaktan katbekat iyiydi. Binayla aramıza biraz mesafe koyduktan sonra durdu, bir nefes aldı ve kararlılıkla konuştu.
“Sizi böyle aniden durdurduğum için özür dilerim… ve sizi buraya kadar sürüklediğim için,” dedi.
“Sorun değil,” dedim ona. “Benimle konuşmak için o kadar uğraştın, ben de önemli bir şeydir diye düşündüm.”
“E-Evet… Bu çok kişisel bir rica ama… be-benimle… bir parti kurar mısınız?”
“Parti mi?” diye tekrarladım. Ciddi görünüyordu ama ne demek istediğini tam olarak kavramadığım için cevabım oldukça ruhsuz çıkmıştı. Aklıma gelen ilk şey doğum günü partisiydi. Ama yabancı birini bir kutlamaya davet etmek düpedüz tuhaf olurdu. Bu resmen asılmak olurdu… ya da daha kötüsü.
Üst üste başını salladı, ardından açıklık getirdi. “Yani bir takım kurmayı kastediyorum! Maceracıların birlikte çalışmasını. Siz Merlin’siniz, değil mi? Hâlâ acemi olduğunuz için bilmemeniz çok normal.”
“Adımı biliyor musun?” Bu beni ricasından daha çok şaşırttı.
“Dün ben de loncadaydım,” diye açıkladı. “O yüzden sizinle konuştum.”
“Noise mı? Adın bu mu?”
“Evet. Geç tanıttığım için özür dilerim. Ben Noise. Bir canavar kızım.”
Doğru ya. Canavar kız.
Ne yazık ki bunun ne anlama geldiği hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Muhtemelen bu dünyada herkesin bildiği bir şeydi ama ben bir yabancıydım. İçimden Tanrı’ya seslendim. Anında gözlerimin önünde tanıdık mavi bir pencere belirdi.
[Yarı insanlar, hayvan özelliklerine sahip olmalarıyla bilinen bir yarı insan türüdür.]
Köpeğimsi özellikleri açıklıyordu bu. Ve dürüst olmak gerekirse sevimli biri. Bayağı da kadınsı duruyordu.
[Yarı insanlar, ırksal özellikler olarak yüksek fiziksel yetenekler ve keskin duyularla doğarlar.]
Kulağa neredeyse hile gibi geliyordu.
[Ancak yarı insanların zekaları genellikle düşüktür ve büyü becerileri edinemezler, bu da önemli bir dezavantajdır.]
Ah… evet. Bu kötüymüş. Eski dünyamda bile savaşlar zeki insanlar olmadan kazanılmıyordu. Sadece kaba kuvvet felakete yol açardı. Büyü de kullanamıyorlarsa, aradaki mesafeyi kapatamadan menzilli saldırılara karşı savunmasız kalırlardı. Dengeli bir dünya, kabul etmek lazımdı.
[Referans olması açısından, elfler büyü becerilerini öğrenmede mükemmeldir ancak fiziksel yetenekleri ve üreme kapasiteleri düşüktür, bu da yarı insanları tek taraflı olarak ezmelerini engeller.]
Anlıyorum. Sophia’yı da açıklıyordu bu. Hiçbir ırk tamamen baskın değildi. Bir savaşa girmeye niyetim olmasa da bilmek güzeldi.
“Merlin?” Noise’un sesi düşüncelerimi bıçak gibi kesti ve gerçekliğe döndüm.
Hay aksi! Ekrana o kadar odaklanmışım ki söylediği tek bir kelimeyi bile duymamışım!
“Ha? Pardon, ne demiştin?”
“Aklın başka yerde gibiydi de,” dedi.
“Kusura bakma, aklıma bir şey takılmıştı. Söylediğini bir daha tekrar eder misin?”
“Tabii. Bir parti kurmamızı teklif ediyordum,” diye tekrarladı. “Normalde canavarları tek başıma avlarım ama hiç verimli olmuyor. Silahlarım kırılıyor ve… bu gidişle kıt kanaat geçinmekten öteye gidemeyeceğim.”
“O yüzden mi yanıma geldin?”
“Yarı insanlara karşı hiçbir önyargın yok gibi görünüyordu.”
Dün beni gördüğünü söylemişti, yani bu mantıklıydı. Haklıydı da, kimseden nefret edip ayrımcılık yapacak hâlim yoktu. Hatta yarı insanları bayağı sevimli buluyordum. Reddetmek için hiçbir sebebim yoktu. Üstelik gözümün önünde çabalayıp duran birine öylece sırtımı dönemezdim. Düzgün bir insan olmanın gereği buydu sonuçta.
Laf olsun diye kısa bir duraklamanın ardından gülümseyip başımla onayladım. “Pekala. Benimle takım olmak senin için sorun değilse yardım ederim ama senin de bana bir konuda yardım etmeni isterim.”
“Ç-Çok teşekkür ederim! Gerçekten çok teşekkürler!” Noise, alıştığı belli olan seri bir hareketle başını öne eğerek derinden bir selam verdi.
Ne yazık ki üzerindeki kıyafet… epey iddialıydı, hatta fazlasıyla açık saçıktı. Göğüsleri zaten… hayli dolgun olduğundan, duruş açısı ve açıklık birleşince ortaya talihsiz bir manzara çıkmıştı. Çok yakın. Fazlasıyla yakın. Yüzüme hücum eden sıcaklığı bastırmaya çalışarak gözlerimi hemen başka yöne çevirdim.
“Ş-Şey, asıl ben teşekkür ederim…” diye aceleyle atıldım. “Yanımda senin olman beni de rahatlatır… Bu işlerde henüz yeniyim çünkü.”
“Çok mütevazısınız, Merlin.”
“Hiç de değil. Gerçekten öyleyim.”
Başını kaldırdı. Dikkatli bir şekilde bakışlarımı tekrar ona çevirdim. İnsan böyle bir şeyin farkına bir kez varınca, en sıradan hareketler bile tehlikeli hissettiriyordu. Yüzüne gereğinden biraz daha uzun süre bakmış olabilirim.
“Bu arada, tam olarak ne yapmak istiyorsun Merlin?” diye sordu Noise.
“Ben mi? Sadece en azından bir kere bir canavarla dövüşmek istiyorum.”
“Sadece bir kere mi?”
“Test etmem gereken bir şey var,” dedim ona. “Endişelenmene gerek yok.”
“Anlaşıldı,” dedi. “O zaman hemen bir görev alıp yola koyulalım! Dövüşmek istediğin özel bir canavar varsa bana söyle!”
“Tamam. Teşekkürler.”
Parıldayan bir gülümsemeyle Noise, tekrar Macera Loncası’na doğru öncülük etti. Etraftaki bakışları görmezden gelmeye çalışarak bir canavar imha görevi aldık. Sonuçta Sophia ile karşılaşamamıştım ama Noise sayesinde hiç de yalnız hissetmiyordum.
*
Noise ve ben Sennion surlarının dışına çıktık.
Adımlarımızın çıtır çıtır sesleriyle yabani otları ezerek ormana adım attığımız an, Noise’un yüz ifadesi keskinleşti. Büyük kulakları bir şeylere tepki vererek defalarca seğirdi.
Tanrı, canavar soylularının olağanüstü duyulara sahip olduğunu söylemişti. Belki de en hafif sesleri bile sezebiliyordu. Sessiz kalıp onu izledim. Aldığımız canavar imha görevi goblinler içindi. Görünüşe göre dünyanın her yerinde rastlanabilen türden canavarlardı; o kadar zayıflardı ki sadece çaylak maceracılar değil, sıradan halk bile işlerini bitirebilirdi.
Bu da dün yaptığım şeyi daha da absürt kılıyordu. Öyle bir şeye karşı araziyi un ufak edecek kadar büyük bir güç kullanmışım.
Ben tam olarak neyim ulan böyle? Aklımdan bu acı hatıra geçerken kendi kendime sordum.
Ben bu huzursuz edici hisle boğuşurken Noise etrafı taramaya devam ediyordu. Sonra birden durdu.
“Noise?” diye seslendim.
“Bir canavar buldum,” diye yanıtladı hemen, sesi eskisinden daha kısıktı. Boğazım düğümlendi, zorlukla yutkundum. Yakında bir canavar vardı. Elimde olmadan vücudum titredi.
Sakin ol oğlum. Ben her canavardan katbekat daha güçlüyüm. Tanrı’nın bana verdikleriyle öyle kolay kolay yaralanacak değilim.
[Doğrulandı. Bu yaratıkla kıyaslandığında siz çok daha büyük bir canavarsınız.]
Hey, ağır ol bakalım! Beni bu hale getiren sensin!
Tanrı’nın kendisiyle hiç alakası yokmuş gibi beni cesaretlendirdiğini duyunca, boğazımdan bir dizi küfür yükseldi. Ve sonra—
Hışırtı.
Yakından bir ses geldi.
“Ah!”
Hem Noise hem de ben tepki verdik. Noise, belindeki kından hançerini sıyırdı. Birkaç metre ilerideki çalılar tekrar titredi.
“Graah!” Hırlayarak bir goblin ortaya çıktı.
“İşte orada! Bir goblin,” dedi Noise. “Ne yapmak istersin, Merlin?” Sadece bir tane var gibi görünüyor. Halletmek ister misin?”
“Bana mı bırakıyorsun?” Dün gördüğüm o aynı çirkin surata gözlerimi dikmişken ona cevap verdim. Gözümün ucuyla başını bir kez salladığını gördüm.
“Tabii ki,” dedi bana. “En azından bir kez dövüşmek istediğini söylemiştin, değil mi?”
“Teşekkürler, Noise.”
İdeal bir durumdu: tek bir düşman ve Noise hemen yakınımda. Gücümü test etmek için bundan daha güvenli bir fırsat olamazdı herhalde. Yumruğumu sıkıp dövüş pozisyonu almaya başladım, sonra aklıma bir şey gelince öylece kalakaldım.
“Ş-Şey, Noise,” dedim.
“Efendim?”
“Silahın… Onu bana ödünç verebilir misin?”
“Ha?” Noise inanamayan, boş bir ses çıkardı; onu hiç suçlayamazdım. Bir an önce dövüşmeye hazırmış gibi öne adım atmış, hemen ardından da silahını ödünç istemiştim.
Normalde teçhizatını önceden hazırlarsın. Bir şeylere ihtiyacım olacağını ben de içten içe biliyordum ama “silah satın almanın” günlük bir kavram olmadığı bir dünyadan reankarne olmuştum ve bu fikir tamamen aklımdan uçup gitmişti. Derin bir mahcubiyetle ona geri döndüm.
“Kusura bakma. Mesele şu ki… Daha önce hiç silah kullanmadım.”
“N-Nasıl hâlâ hayattasın ki…?” diye sordu hayretle.
“Sanırım sadece şanslıydım.”
Ona gerçeği, yani bu dünyada henüz yeni doğmuş bir bebekten farksız olduğumu tam olarak söyleyemezdim. Zoraki bir gülümsemeyle, yaklaşarak uzattığı hançeri kabul ettim.
“Al bakalım,” dedi. “Ucuz bir şey ama hiç yoktan iyidir.”
“Teşekkürler. Kazanacağım,” diyerek onu temin ettim. “Sen bana bırak.”
“Elinden geleni yap.”
Noise’un ses tonu, bir çocuğu bakkala tembihleyerek gönderen bir annenin sıcak şefkatini barındırıyordu. Gözlerimi zorla ondan ayırıp, vuruş mesafesinin hemen dışında tedbirle bekleyen goblineden tekrar odaklandım. Elinde bir sopa tutuyordu. Nereden bulmuştu hiçbir fikrim yoktu ama menzilimiz aşağı yukarı aynıysa, iş yeteneğe ve niteliklere kalacaktı.
İlk hamleyi yapıp öne doğru atılırken içimde hafif bir endişe kırıntısı vardı. Beklediğimden çok daha hızlıydım. Bir anda tam önünde bittim.
“Amanin!”
Hepsi 500 olan niteliklerim bedenimin ritmini bozacak gibi olsa da hançeri savurdum. Hançer havayı yarıp goblinin üzerine kapandı. Goblin beni hiç takip edemiyordu. En azından gözleri içgüdüsel olarak hareket ediyor, umutsuzca beni yakalamaya çalışıyordu ama vücudunun geri kalanı tepki veremiyordu. Doğal olarak saldırım hedefini buldu. Hançer goblinin bedenini dilimledi; pürüzsüzce kesip geçti.
“Ha?”
Hiçbir dirençle karşılaşmayan bıçağım goblini çaprazlama keserek ikiye bölmüştü. Parçalar boğuk bir sesle yere yuvarlandı, etrafa parlak kırmızı bir birikinti fışkırttı. Ama hançer sadece goblini kesmişti. Yer yarılmamıştı; hiçbir şey gereksiz yere paramparça olmamıştı. Görünüşe göre kendimi tutmayı başarmıştım.
Yine de dövüş heyecansız ve sönük geçmişti. Güç niteliğim muhtemelen o kadar yüksekti ki Noise’un ucuz hançeri bile yaratığı tekte ikiye bölmeye yetip de artmıştı. Üstelik hızım, canavar daha tepki bile veremeden vurmamı sağlamıştı. Beklediğim sonuç bu değildi ama yine de iyi bir sonuçtu. Önemli olan kazanmaktı. Gücümü kontrol edebiliyorsam bu yeterliydi.
Ardından gelen ağır sessizlikte dönüp Noise’a baktım. Şoktan büyümüş gözlerle titriyordu.
“M-Merlin… az önceki o hareket…”
“Ah ha ha… sanırım… hallettim denebilir.”
Anlıyorum. Gerçekten anlıyorum. Bizzat ben bile niteliklerimi kafamda sil baştan sindirmeye çalışıyordum. Hepsi 500 olan niteliklerimle ilk dövüşümdü ve dürüst olmak gerekirse, dinamik görme yetim kendi hareketlerime ayak uyduramamış olsaydı başım derde girebilirdi. Ayrıca zihnim de pek iyi durumda sayılmazdı.
Bu dünyaya adım atar atmaz yok ettiğim o ilk goblini hatırladım. O zamanlar öyle tamamen buharlaşmıştı ki midem bulanmamıştı. Bu sefer ise onu bir bıçakla yarıp geçmiştim. Ceset orijinal formuyla hâlâ oradaydı, sadece… ikiye bölünmüştü. Ona tam anlamıyla baktığımda boğazıma doğru bir bulantı tırmandı.
[Öneri: Zihninizi daha dayanıklı hâle getirebilirim, Merlin.]
Hayır. Pas geçiyorum.
[Sorgu: Neden?]
Tanrı’nın bana soru sorması nadir bir durumdu. Tanrı’nın bile anlamadığı şeyler var mıydı yani? Sorusunun cevabı basitti. Canavarca yeteneklerim ve buna uygun canavarca bir zihniyetim olursa, dönüşeceğim şeyden korkuyordum. Belki artık korku bile hissetmezdim ve belki hiçbir şey beni rahatsız etmezdi… ama o noktada işim bitmiş olurdu. Kelimenin tam anlamıyla bir canavar—olacağım şey buydu. Bundan kaçınmak için olduğum gibi kalmak, bir şeyi öldürdükten sonra midesi bulanacak kadar normal kalmak istiyordum. Bu kadarlık bir “sıradanlık” doğru hissettiriyordu.
[Anlaşıldı.] [Tüm kalbimle katılamasam da mantığınızın haklılık payı var.]
İçimden güldüm. Tam da Tanrı’ya yakışır bir cevaptı. Yararlanabileceğim iki bakış açısıyla—benim düz insan düşüncem ve Tanrı’nın mekanik mantığı—muhtemelen pek yolumu şaşırmazdım. Belki bu da bir tür dengeydi.
Kendi düşüncelerime içimden kıkırdarken biraz zaman geçti ve mide bulantım hafifledi.
Tanrısal bastırma yetenekleri filan mı acaba? Ha, tabii ya…
Kafamda bu saçma espriyi yaparken Noise yanıma yaklaştı. Hançerini ona geri uzattım.
“Al bakalım. Hançer için teşekkürler Noise.”
“Ş-Şey, yani… Merlin, bu olmadan da bir goblini rahatça yenebilirdin, değil mi?” diye sordu.
“Muhtemelen yenerdim ama… o surata çıplak yumrukla vurmak pek çekici gelmiyor.”
Keskin bir bıçak, insanı pek çok nahoş hissiyattan kurtarıyordu. Öte yandan bir yumruk, kesinlikle iğrenç bir dokunsal hisle geri dönerdi. Yani evet, hançerini ödünç almak doğru karardı. Tekme atmak da bir seçenekti ama çevreyi tekrar yerle bir etme riskini göze almak istemiyordum. Mümkün olduğunca kaba kuvvetten kaçınmak en iyisiydi.
Bu mantıkla, bir kılıç—ya da hançer—idealdi. Kuvvetin aktarılma şekli farklıydı ve kontrol etmesi daha kolaydı. Benimkiler gibi niteliklerle, gerçekten güçlü bir rakip çıkmadığı sürece kaba güç bile beni sırtlayıp götürürdü. Bunu aklımda tutacaktım.
“Şimdilik bir tanesi gitti!” diye bildirdi Noise. “Harika bir başlangıç!”
“Evet. Geri kalanıyla dövüşmek istersen hepsi senin. Ama ihtiyacın olursa yardım edebilirim.”
“Elimden geleni yapacağım! Sen bana bırak,” dedi. “Biz canavar soyluları savaşı severiz!” Kararlı bir şekilde burnundan soludu.
Bir an parti kurmanın ne anlamı kaldığını sorgular gibi oldum ama daha fazla kişinin güvenliği artırdığı inkâr edilemez bir gerçekti. Belki de teklif etmesinin asıl sebebi buydu. Ne olur ne olmaz diye, o dövüşürken büyü pratiği yapmaya karar verdim. Büyüyü iyi kullanabilirsem, elimde silah olmasa bile ona destek olabilirdim.
Noise hançerini kınına sokarken ormanın daha da derinlerine doğru ilerledik. Adımları hafifti.
[Öneri: Ormanda ateş büyüsü kullanmaktan kaçının.] [Kutsal Büyü kullanmanızı öneririm.]
“Kutsal büyü, ha…”
Bir saatten biraz fazla yürüdükten sonra, Noise etraftaki canavarları adeta domine ediyordu. Belki de doğuştan yüksek Güç ve Hız niteliklerine sahipti, çünkü elinde hançerle engelleri hiçe sayıp ormanda koşturuyor, canavarları birer birer biçiyordu. Onu izlerken ben de büyü pratiği yapıyor ve Tanrı ile mesajlaşıyordum.
“Bu arada, kutsal büyü tam olarak ne kadar kullanışlı?”
Sesimi Noise’un duyamayacağı kadar alçak tuttum. Kafamın içinden de konuşabilirdim ama yüksek sesle söylemek… insan doğası gereğiydi sanırım.
[Kutsal büyünün canavarlara karşı güçlü arındırma etkileri vardır.] [Ayrıca fiziksel saldırılara dirençli hortlak türü düşmanların zayıf noktasıdır.] [Bunun yanı sıra destek ve iyileştirme amacıyla da kullanılabilir.]
“Ooo… yani dehşet derecede kullanışlı.”
[Evet.] [Ancak ham ateş gücü bakımından diğer elementlerden mutlaka daha yüksek değildir ve sizin seviyenizdeki nitelikler olmadan düzgün bir şekilde kullanılamaz.] [Kutsal büyüyü kullanabilen kişi sayısı son derece azdır.]
“Anladım.”
Yani her derde deva değildi ama nadir ve değerliydi; bu da kullanabilirsen büyük bir avantaj demekti. Bu dünya gerçekten dengeliydi. Benim durumumda ise niteliklerim uçuk kaçık olduğu için tereyağından kıl çeker gibi halledebilecekmişim gibi duruyordu. Tarif edildiği gibi denedim ve avcumda bir ışık oluşturdum.
Ampul büyüklüğünde yumuşak bir parıltı titreyerek belirdi.
“Hmm. Kutsal büyü… Demek zihinde canlandırılacak ana unsur ışık.” Kendi kendime mırıldanarak parlayan küreyi yakındaki bir ağaca doğru fırlattım. Bir ışın gibi ileri atıldı ve ısısıyla gövdede küçük bir delik açtı.
Oha. Benim niteliklerimle bu, bir insanın bedenini de aynı kolaylıkla delip geçebilirdi muhtemelen. Sanırım bunu insanlara karşı asla ama asla kullanmamalıyım.
“Az önceki kutsal büyü müydü?!”
Noise kan revan içinde koşturarak geri geldi. Görünüşe göre dövüştüğü her neyse kökünü kazımayı bitirmişti. Tüh. Pratik yaptığımı görmüştü. Tam olarak bir sorun sayılmazdı ama neye benzediğimi zaten bilen biri bir de kutsal büyü kullanabildiğimi öğrenirse… beni daha da tanrımsı göstermez miydi?
Bir dakika. Sakın Tanrı bana tanrımsı görüneyim diye kutsal büyüyü önermiş olmasın? Tanrı?
[Yanlış.]
Yanıt anında geldi—şüphe uyandıracak kadar anında. Ama şu an Noise daha önemliydi, ben de Tanrı’yı beklemeye aldım.
“Eline sağlık Noise,” dedim ona. “Garip bir şey yaparken yakalandığım için kusura bakma.”
“Hiç de garip değil!” diye ilan etti. “Sadece kutsal büyü gibi nadir bir şeyi gördüğüm için şaşırdım!”
“O kadar sıra dışı bir şey mi gerçekten?” diye sordum.
“Evet. Görünüşe göre neredeyse kimsenin buna yatkınlığı yok. Geçenlerde kraliyet başkentindeki Dördüncü Prenses’in kutsal büyü kullanabildiğini duymuştum ama…”
“Ha…”
Dördüncü Prenses—benim gibi bir halktan birinin asla işinin düşmeyeceği biri. Bunu aklımın bir köşesine not edip zihinsel çekmeceyi çarparak kapattım. Kesinlikle benim hayatımla alakası olmayan bir konu.
“İlk defa birinin bunu kanlı canlı kullandığını görüyorum!” diye devam etti Noise. “Canavar soyluların büyüyle arası pek iyi değildir, o yüzden…”
“Ben de öyle duymuştum. Ama fiziksel yeteneklerin inanılmaz. Ve duyuların da öyle.”
“Senden övgü almak, Merlin… ehe he. Kızaracağım şimdi.”
Noise, yanakları kızararak ensesini kaşıdı. Adeta eriyecek gibi duruyordu. Arkasında saçılmış canavar cesetlerinin olması ve tepeden tırnağa kana bulanmışlığı hariç—saygısızlık sayılmazsa yaşından beklenecek türden—çok sevimli bir tepkiydi.
“Noise… o kadar kanı ne yapacaksın?” diye sordum. “Kasabaya böyle mi döneceksin?”
“Bir yerlerde yıkanmak iyi olurdu… sanırım buralarda bir göl olmalıydı!”
“O zaman gidelim. Bize rehberlik edebilir misin?”
“Muhtemelen!” dedi.
“Muhtemelen, ha…?”
Hevesli olması güzeldi. Ama kelime seçimi ürkütücüydü. Yine de Sennion’a bu hâlde yürürse insanların ne diyeceği belli olmazdı. Sırf yarı insan olduğu için zaten yeterince nefret topluyordu. Daha fazlasına kalbim dayanmayabilirdi. Öldürdüğü goblin cesetlerini ortadan kaldırmak için depolama büyüsü kullandım, ardından göle giden yolda önden gitmesini rica ettim.
Lütfen yakınlarda olsun…
Dileğimi yerine getiren Tanrı mıydı yoksa Noise’un hafızası mı iyiydi bilmem ama gölü şaşırtıcı derecede kolay bulduk. Ormanın epey derinlerine gelmişiz gibi görünüyordu. Etrafta kimsenin olmadığı geniş, açık bir alana çıktık ve işte oradaydı: kocaman bir göl.
“Bulduk!” diye haykırdı Noise. “Artık kanı yıkayabilirim!”
“Evet. Önce yüzünle başla—” diye söze başladım ama cümlenin ortasında kendimi kestim. Neden mi? Çünkü Noise gözümün önünde aniden soyunmaya başlamıştı. Bakışlarımı o kadar hızlı yana çevirdim ki bir yerlerimi incittiğime emindim. Yüzüm alev alev yanarken sesim detone olarak bağırdım, “N-Noise! Ben buradayken öylece kıyafetlerini çıkaramazsın!”
“Çıkarmazsam temizlenemem ki,” diye belirtti.
“Yani evet ama… ben bir erkeğim!” diye itiraz ettim.
“Söz konusu sensen sorun değil, Merlin! Sen iyi bir insansın!”
Zerre utanma belirtisi göstermeden, son derece kendinden emin bir şekilde söylemişti bunu. Belki onun için sorun değildi ama benim için sorundu! Bakışlarımı zamanında çevirmiştim çevirmesine ama üstünü çıkardığı an yine de gözüm ilişmişti—
Hayır. Dur. Bunu düşünme!
Bereket versin ki bundan ötesini görmemiştim. Hızlı reflekslerim ve görünüşe göre epey yüksek niteliklerim sayesinde son akıl kırıntıma tutunmayı başarabilmiştim. Sanırım bunun için de Tanrı’ya teşekkür etmeliydim.
[Size gücü bu amaçla bahşetmedim.]
Biliyorum herhalde!
Neyse, kaldığımız yere dönelim. Noise çoktan göle atlamıştı bile. Sadece çıkan şıpırtıdan bile bunu anlayabiliyordum. Suyun altındaysa tekrar bakmak muhtemelen güvenliydi… ama “muhtemelen güvenli” ifadesi pek de rahatlatıcı değildi.
Suyun yüzeyine çıkmaya çalışan müstehcen düşüncelerle savaşarak arkamı suya dönük tuttum ve pozisyonumu korudum. Yakında yıkanmayı bitirirdi.
O zamana kadar ben sadece… büyü pratiği falan yapmalıydım. Başka her şeyden vazgeçerek avcumda yine bir ışık küresi oluşturdum.
Ve sonra…
“Grah?”
“Ha?”
Çalılıklardan iki goblin çıktı ve ikisiyle de göz göze geldim. Hepimiz kalakaldık.
Sonra—
“GRARRR!” diye bağırdı goblinler.
“AAAAH!” diye karşılık verdim.
Goblinler beni tehdit ediyormuşçasına çığlık atmıştı, bense harbi harbi ödüm koptuğu için çığlık atmıştım.
“Ha? Olacak iş değil, burada goblinler var!” diye bir ses geldi Noise’tan. “Onları bana bırak!”
Elinde hançeriyle bir anda gölden fırladı ve çırılçıplak bir hâlde önümde siper aldı.
“AAAAH! Noise, ne yapıyorsun sen?!”

En azından üstünü örtmeye çalış! İçimden avazım çıktığı kadar bağırdım. Birkaç goblini halledebilirim, ciddiyim!
Yüzüm o kadar ısınmıştı ki ejderha gibi ateş püskürtebilirdim. Ama ben paniklemekle meşgulken Noise son derece sakindi. Bir dakika bile geçmeden iki goblini de tertemiz indirdi.
“Of be! Yine goblin kanına bulandım,” dedi. “Tam da gölde yıkanmışken üstelik…”
Hançeri goblinin boynuna saplanmış hâlde duran Noise, üzerindeki kan sıçramalarını eliyle silerken söyleniyordu. Şansıma, üzerindeki kan çıplaklığını bir nebze olsun örtüyordu; en azından kritik hiçbir şey görünmüyordu.
Bakışlarımı inatla başka yöne çevirmeye devam ederek kelimenin tam anlamıyla gövdesini siper ettiği için ona teşekkür ettim. “Benim yerime dövüştüğün için teşekkürler Noise. Kasabaya dönmeden önce bir kez daha yıkanmaya ne dersin?”
“Evet. Bir de cesetler var. Merlin, acaba sen—”
ÇAT.
“Çat mı?” Hiç hoşuma gitmeyen bir ses duydum ve kendime engel olamadan bakışlarım o tarafa kaydı.
Noise, hançerini goblinin boynundan az önce çekip çıkarmıştı ve elindeki hançerin namlusunun neredeyse yarısı yoktu. Yani o keskin ses, silahının kırılma sesiydi.
Noise bir an öylece sessizce elindeki pürüzlü kırığa baktı, ardından…
“H-Hançerim!!!” o kadar avazı çıktığı kadar bağırdı ki havanın kendisi bile titredi sanki, ses kulaklarıma bir bıçak gibi saplandı.
Ben de dona kalmıştım. O hançer artık düzgün bir silah işlevi göremezdi. Noise zayıf canavarları hâlâ çıplak elle halledebilirdi belki ama—
Yüzüne şöyle bir baktım ve gözlerim fal taşı gibi açıldı. Noise’un gözlerinden kocaman damlalar dökülüyor, yanaklarından süzülüp düştükleri toprağı karartıyordu.
“O-O benim son silahımdı!” Çocuksu, gözyaşlarıyla boğulan bir sesle feryat ederek olduğu yere çöktü, omuzları sarsılıyordu. Ne yapacağımı bilemeyerek çaresizce başında dikildim. Böyle bir hançeri tamir etmemin imkânı yoktu… değil mi?
Tanrı’ya zihnimden bir soru fırlattım. Cevap anında geldi.
[Büyü kullanarak silahları tamir edebilirsiniz.]
Oho? Yani mümkün mü?
[Ancak yeni malzemeler olmadan kalite daha da düşecektir.] [Noise’a ait kırık silahı tamir etmek esasen manasızdır.]
Ne diyorsun sen?! İnsanı boşuna heveslendirme be. Yani yeni bir tane satın almak daha iyi bir seçenek.
[Doğrulandı.] [Ancak yeni bir silah satın almaktansa, Merlin olarak tanımlanan bireyin büyü kullanarak yeni bir silah üretmesi daha ucuz olacaktır.]
B-Ben mi… silah mı üreteceğim?
Öneri o kadar beklenmedikti ki sadece kafa karışıklığıyla başımı yana eğebildim.
[Sıradan demircilerin aksine, her türlü büyüyü kullanabildiğiniz için daha yüksek kaliteli bir silahı kendiniz üretebilirsiniz.]
Yani… Noise’a daha sağlam bir silah yapabilirdim. Ya da daha doğrusu, Tanrı bunu yapmam gerektiğini mi söylüyordu?
[Seçim sizin.]
Mesajlar orada kesildi. İyice bir düşündüm. Her şeyden önce, bir silahı kendim yapmak fena bir fikir gibi durmuyordu. Gerçekten daha az maliyetli olacaksa, bu daha da iyiydi. Hem başka bir net faydası daha vardı: Tam Noise’a göre ayarlayabilirdim.
Belli ki güç odaklı bir tipti—dövüş tarzı adeta “Gücü olan kazanır!” diye bağırıyordu. Basit bir hançer onun gücüne dayanamazdı ki zaten. Ona daha büyük bir şey lazımdı, ne bileyim… büyük bir kılıç gibi. Ama silahlar büyüdükçe pahalılaşıyordu: daha fazla malzeme, daha yüksek fiyat. Bu kadar basitti. Ancak asgari maliyetle bir tane yapabilirsem bu sorun çözülürdü.
Silah dövmeye yarayan büyünün neye benzediği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama denemeye değerdi. Yapabileceğımden emin olmasam bile, bu teklifi yapmak en azından yıkılmış hâldeki Noise’u biraz olsun teselli edebilirdi.
Kendimi toparladım ve elimi sağ omzuna koydum.
“Noise, biraz konuşabilir miyiz?” dedim.
“M-Merlin…”
Sesi genizden geliyordu, içim acıdı. İki gözünden de hâlâ sicim gibi yaşlar akıyor, burnu çeşme gibi çekiliyordu. Bir an önce gidip yüzünü gölde yıkamasını istiyordum ama önce onu sakinleştirmek gerekiyordu. Düzgün bir adam gözyaşı döken birini görmezden gelmezdi. Onu yatıştırmaya çalışarak ifademi yumuşak tuttum ve tane tane konuştum.
“Hançerin… Kırıldı sanırım.”
“E-Evet… Gücümü kontrol etme konusunda pek iyi değilim…” diye burnunu çekti. “Silahlarımın yıpranmasını azaltmak için seninle parti kurmuştum ama sonunda dövüşün çoğunu yine ben yaptım…”
“Yok, hayır. Bu senin suçun değil,” diyerek onu rahatlattım. “Silah yeterince dayanıklı değildi sadece. Sana daha sağlam bir şey lazım.”
“O da… zor, çünkü çok pahalı… Sadece yaşamak bile o kadar çok paraya mal oluyor ki pahalı bir silah almaya gücüm yetmez…”
“Anladım. O zaman evet, para önemli bir etken.”
Açıkça daha fazla konuşmak istemiyordu ama zor zamanlar geçirdiği belliydi. Bu da demek oluyordu ki… belki de gerçekten ona bir çıkış yolu sunabilirdim.
“O zaman şöyle yapalım mı?” dedim. “Büyü kullanarak bir silah yapabilirim sanırım.”
“Ha?” Noise gerçekten şoke olmuş görünüyordu. Gözyaşları süzülürken bir anda durdu.
“Daha önce hiç silah yapmadım ama kasabaya döndüğümüzde malzeme satın alabiliriz, ben de sana bir silah yapmayı deneyebilirim,” diye devam ettim. “Sağlam bir şey. Sana bir büyük kılıç yakışabilir.”
“B-Benim için gerçekten bunu yapar mısın?”
“Bunu yapabileceğimden henüz tam olarak emin değilim.”
Yapabilirsin. Kapasiten fazlasıyla yeterli.
Evet, evet. Sakin ol Tanrım. Sadece yapım gereği temkinliyim.
“Benim için bir silah yaparsan… Çok mutlu olurum,” dedi Noise. “Malzeme masraflarını ben karşılarım, bittiğinde de bunu ödemek için bütün hayatımı sana adarım!”
“Bütün bir hayat biraz abartı oldu. Özel efsanevi bir malzeme kullanıyor ya da kader kılıcı dövüyor falan değilim.”
Plan sadece Sennion’da satılan maden cevherlerini alıp onlarla bir şey yapmaktı; mitolojik bir metal ya da kutsal bir eser söz konusu değildi.
Olumsuz. Merlin olarak adlandırılan birey efsun büyüsü de kullanabilir.
Efsun… büyüsü mü?
Tanrı bir anda üzerime bambaşka bir bilgi bombası bırakmıştı.
Efsun büyüsü, bir nesneye özel nitelikler veya etkiler bahşetmeni sağlar. Basitçe söylemek gerekirse: alev saçan bir kılıç, dondurucu soğuk yayan bir mızrak, keskinliği artırılmış bir balta ve benzerleri.
Ciddi misin? Yani az önce önemsiz gördüğüm o “özel silahlardan” birine dönüşebilir mi?
Onaylandı. Normalde efsun büyüsü cüce sınıfının uzmanlık alanıdır. İnsanlar arasında bunu kullanabilen yalnızca seçkin birkaç kişi vardır.
Kulağa tam da başa bela açacak türden bir büyü gibi geliyordu. Herkesin görebileceği bir yerde kullanırsam dedikodular anında yayılırdı. Ama sadece Noise için bir silah yapacaksam, çenesini kapalı tutması konusunda onu uyarmak yeterli olabilirdi. Tereddüt etsem de ona yardım etme isteğim değişmemişti.
Bu sefer daha kararlı bir ses tonuyla tekrar konuştum. “Şey, bu durumda… Büyü pratiği yapmak için bunu bir fırsat olarak kullanmama izin verirsen gerçekten çok makbule geçer, kusura bakma lütfen.”
“Lütfen öyle deme! Ben sadece minnettarım!”
Noise ellerini göğsünün önünde birleştirip dua eder gibi başını eğdi. Dürüst olmak gerekirse durmasını istiyordum. Özellikle bu yüzümle bir tür ilah gibi muamele görmekten hiç hoşlanmıyordum.
Yanağımı kaşıyarak ayağa kalkmasına yardım ettim, kırık hançeri topladım ve Sennion’a dönmeden önce gölde üzerindeki kanı tekrar yıkamasını sağladım.
Gerçekten Noise’un seveceği bir silah yapabilir miydim? Pek kendimden emin değildim ama tuhaf bir şekilde göğsümde hafif, hatta heyecanlı bir his vardı.
*
Birlikte Sennion’a döndük. Hava çoktan akşam olmuştu. Az önce masmavi olan gökyüzü, batan güneşin turuncu çizgileriyle yavaşça renk değiştiriyordu. Silah yapımının ne kadar süreceği hakkında en ufak bir fikrim yoktu ama gece çökmeden bitirebilmeyi umuyordum.
Yan yana yürüyerek kasabanın ana kapısından geçtik ve doğruca demirci dükkanına yöneldik. Anlaşılan oradan maden cevheri satın alınabiliyordu.
“Bu arada Noise,” dedim.
“Efendim?”
“Bu kasabada hiç cüce var mı?”
“Cüce mi…?” Duraksadı, ardından, “Bildiğim kadarıyla yok,” dedi.
“Anladım.”
Demek ki cüceler her yerde değildi; insan olmadıklarına göre yarı insan sayılırlardı, yani böyle bir insan kasabasında yaşamaları pek kolay olmasa gerekti. Bu da beni asıl planıma geri getirdi: Noise’un büyümü kendine saklamasını sağlayacaktım. Gereksiz ilgi çekmeye hiç gerek yoktu.
“O zaman Noise, silahını yapmadan önce senden tek bir söz istiyorum.”
“Bir söz mü?” diye sordu.
“Büyüm hakkında kimseye tek bir laf etmeyeceksin,” dedim ona. “Söz bu.”
“Yeteneklerini ve hünerlerini gizlemek mi istiyorsun, Merlin?”
“Aklı başındasın, değil mi?” Sadece bundan bile niyetimi mükemmel bir şekilde anlamıştı. Başımı salladım. “Ortalığın fazla hengameli ve yoğun olmasını pek sevmem. Tanınmamak için can atıyor falan değilim ama… etrafımdaki işler fazla hareketlenince biraz ağır geliyor.”
Ve benim dış görünüşümle, ihtiyacım olan en son şey dikkat çekmekti. Çenesini sıkı tutmasını istiyordum. Noise gülümsedi ve başparmağını kaldırarak onay verdi.
“Anlaşıldı! Senden kimseye asla bahsetmeyeceğim, Merlin!”
“Teşekkürler. Bu çok makbule geçer.”
Omuzlarımdan bir yük kalkmıştı. Noise’u tanıdığım kadarıyla bir gün ağzından bir şey kaçırabilirdi ama bunu sonsuza dek kusursuz bir sır olarak saklamasını istemek ona karşı mantıksız ve haksızlık olurdu. Ortaya çıkarsa çıkardı. O zaman çaresine bakardım.
Şimdilik tek odaklanmam gereken şey, ona uygun bir silah yapmaktı. Çok geçmeden, önünde demirci tabelası asılı olan bir bina göründü. İçeriden gelen keskin metalik çınlamalar dışarıdan bile duyuluyordu.
Bu saatte hâlâ demir mi dövüyorlar? Ne kadar da çalışkanlar.
Metalin tuhaf bir şekilde rahatlatıcı çınlamasını dinleyerek demircinin kapısını açtım. Anında arka taraftan bir adamın gür sesi gürledi.
“Hey, Louis! Daha sert! Daha hassas! Böyle vurursan demiri eğip bükersin!”
“E-Evet, efendim! Usta!” diye yanıtladı ikinci bir ses.
Ne ciğer var ama. O mesafeden bile kelimeler cam gibi net bir şekilde duyulmuştu.
“Hoş geldiniz. Bugün bir silah mı yoksa zırh mı bakmıştınız?” Hafif bir gülümsemeyle ve arkadaki bağırmalara karşı yüzünü biraz ekşiterek, sanırım çalışanlardan biri olan erkek bir görevli hoş, samimi bir ifadeyle yaklaştı.
“Hayır, aslında,” diye yanıtladım. “Biraz maden cevheri satın almayı umuyordum.”
“C-Cevher mi?” Adam şaşkınlıkla başını yana eğdi. İnsanlar ham maden cevheri almak için bir demirciye pek sık gelmiyordu herhalde. Yani, kendin de demirci olmadığın sürece pek bir anlamı olmazdı zaten.
“Evet,” diye karşılık verdim. “Bir büyük kılıç yapmaya yetecek kadar.”
“Bir büyük kılıç… Tam olarak ne kadar uzunlukta?”
“Galiba… şunun boyundan biraz daha uzun.” Arkamda duran Noise’a doğru bir göz attım.
Görevli de ona baktı fakat gözlerinde ne bir aşağılama, ne bir alay ne de tepeden bakan bir ifade vardı. Bir an için onu ciddiyetle süzdü, ardından arkasını döndü.
“Anlaşıldı. Lütfen biraz bekleyin. Hemen getiriyorum.”
Bunları söyleyip arka tarafa doğru gözden kayboldu. Belki de usta ruhlu biriydi; işine o kadar odaklanmıştı ki yarı insanları falan pek umursamıyordu. Her halükarda, gergin bir durumun içinde kalmayacağımız için rahatlamıştım.
Kısa bir bekleyişin ardından görevli, içi bol miktarda cevherle dolu bir kutu taşıyarak geri döndü.
“İstediğiniz cevherler bunlar. Epeyce çok sayılır. Başka bir arzunuz var mıydı?”
“Evet. Teşekkürler.”
Madeni paraları tezgaha koyup —neredeyse tüm birikimimi sıfırlamıştım— ağır görünen kutuyu sakince adamdan teslim aldım.
“G-Güçlüymüşsünüz… ah ha ha.” Kutuyu sanki hiçbir şey değilmiş gibi kaldırmamı izlerken zoraki bir şekilde kıkırdadı. Güç istatistiğim sıradan bir insanınkinden katbekat yüksekti. Ağırlığını neredeyse hissetmiyordum bile. Kutuyu envanterime kaldırdığımda görevlinin gözleri bir kez daha fal taşı gibi açıldı.
“O-O da neydi… depolama türü bir beceri mi?!”
“Evet.” Başımı salladım.
“Vay be… İnanılmaz kıskandım. Tüccarların uğruna canını vereceği türden bir beceri bu.”
“Eşya taşımayı çok daha kolaylaştırıyor,” diyerek onayladım.
“Gerçekten öyle.” Görevli vurgulu bir şekilde başıyla onayladı. Cevherin kendisi makul bir fiyattaydı. Pahalı olan kısmı işleme süreciydi. Yine de kesem şu an neredeyse tamamen boşalmıştı.
Eğilerek selam veren görevliye el sallayıp Noise ile birlikte demirci dükkanından ayrıldık.
“Ş-Şey… bu yeterli olur mu?”
Caddede yürürken Noise kıyafetlerinin içinden birkaç altın çıkardı. Muhtemelen elinde avucunda ne varsa oydu. Eli hafifçe titriyordu.
“Hmm… Tek bir altın madeni para yeterli,” dedim ona.
“N-Ne? A-Ama…”
“Bunun karşılığında, benimle takım olmaya ve birlikte görevler almaya devam etmeni istiyorum. Etrafımda olman kendimi çok daha güvende hissettiriyor.”
“Merlin…” Bana baktığında gözlerinde bariz bir güven —ve hürmete yakın bir şey— vardı.
Şu an parasını almanın pek bir anlamı yoktu. Aksine, bir bağ kurup birlikte çalışmaya devam etmek çok daha faydalıydı. Bunu tercih etmemin kendimce sebepleri vardı. Noise’un bu şekilde ifade edilmesinden hoşlanmayabilir ama… daha yeni edindiğim bir arkadaşımı öylece bırakmak istemiyordum. Ayrıca macera görevleri almaya devam edersek masraflar bizi mahvetmezdi.
Sonuç olarak ondan sadece tek bir altın para kabul ettim ve kaldığım hana doğru yola koyuldum. Tamamen tesadüf eseri Noise da aynı handa kalıyordu. Farklı odalardaydık ama yine de bunda kaderin bir parmağı olduğunu düşünmeden edemiyordum.
Silah dövme işlemimin gözden uzak bir yerde gerçekleşmesi gerekiyordu. Bunu odamda yapmaya karar verdim, bu yüzden birlikte oraya geçtik.
Kapıyı açıp zeminin tam ortasına oturduktan sonra, satın aldığım cevheri envanterimden çıkardım.
“Pekala… daha önce hiç demircilik büyüsü kullanmadım, bunu tam olarak nasıl yapmam gerekiyor?” Kendi kendime konuşur gibi Tanrı’ya sordum. Ardından—
Bütün büyüler aynıdır. Onu zihninde canlandır. Cevheri büyü gücüyle erit ve ona bir büyük kılıç şekli ver.
“Hmm.”
Denileni yaptım.
İlk olarak manamı cevherin içine akıttım. Zihnimde “eritme” imgesini oluşturduğum anda cevher koyu, kıvamlı bir sıvıya dönüştü. İşin püf noktası o sıvıyı havada süzülür halde tutmaktı. Demircilik büyüsü, karmaşık katmanlı imgeler ve aynı anda birkaç adım gerektiriyordu. Yine de bir şekilde bunu yapabiliyordum. Belki de yüksek Mana istatistiğim sayesindeydi… ya da belki de Tanrı bana büyüyü zahmetsizce kullanma lütfunu bahşetmişti.
İkisi de doğru.
Ben de öyle düşünmüştüm. Şahsen bu düşünceli tavrı takdir etmiştim. Cevherin geri kalanını da aynı şekilde eritip havada asılı tuttum. Birden fazla sıvı birikintisi birbiri etrafında dönerek yayıldı ve büyüdü.
Ardından sıvıya bir kılıç şekli verdim. Önemli olan dış görünüşü değil, performansıydı. Noise’un gücüne dayanabilmesi —uzun süre dayanması— için kılıcın ağzını kalın yaptım… ama aynı zamanda uzun da yaptım.
Satın aldığım devasa miktardaki cevher, parça parça sıvıya dönüşerek büyük kılıcın gövdesini oluşturdu. Belki de mana kontrolüm olağanüstü derecede hassas olduğu için kılıcın şekli beklediğimden çok daha hızlı ortaya çıktı.
Şekil belirlendikten sonra sıvının katıya dönüştüğünü imgele. Daha basitçe söylemek gerekirse: Yeniden cevhere dönüştüğünü zihninde canlandır. Sertleştir onu.
Dile kolay tabii. Ama temel olarak katı, sert bir kılıç yapmam gerekiyor, değil mi? Kulağa o kadar da zor gelmiyor.
Tamamlanmış kılıcı zihnimde canlandırdım. Manam neredeyse kendiliğinden harekete geçti. Kılıç şeklindeki sıvı sıkıca sıkıştı, katılaştı ve yoğunlaştı.
Yaklaşık bir dakika sonra, sertleşen kılıcın namlusuna parmağımla hafifçe vurdum. Çınn. Derinden gelen metalik bir çınlama sesiyle karşılık verdi.
Mükemmel. Aldığım his, malzemenin orijinal sertliğine geri döndüğünü söylüyordu —hayır, hatta daha fazlasıydı. Büyüyle kaplanıp güçlendirildiği için kılıcın işlenmemiş cevherden bile daha sert bir hale geldiğini hissedebiliyordum.
Süslemelerle pek uğraşmadım. Demirci dükkanında sergilenen silahların genel tarzını kopyalamıştım, bu yüzden muhtemelen yeterince normal görünüyordu.
“Sanırım bitti… şimdilik yani?” Mana akışını kestim ve havada asılı duran kılıcın kabzasını yakaladım. “Evet. Ağırlığı da hiç fena değil.”
Ağırlık, dayanıklılığın bir ölçütü olabilirdi. Daha ağır olması genellikle daha sağlam olduğu anlamına gelirdi, bu da her savuruşun arkasında daha fazla güç olması demekti. Ama çok ağır olursa, kullanması zorlaşırdı.
Bu yüzden son adıma geçtim: Tanrı’nın bana bahsettiği efsun büyüsüne. Eğer efsunlar bir nesneye farklı etkiler ekleyebiliyorsa, kılıcın ağırlığını azaltmam da gayet mantıklıydı. İki efsun uygulamayı planlıyordum çünkü…
Bu kılıçta kullanılan cevher ikiden fazla efsuna dayanamaz.
Anlaşılan malzemenin sınırları vardı.
Seçtiğim etkiler hafifletme ve sertleştirme oldu. Hafifletme ağırlığı azaltıyordu. Sertleştirme ise nesnenin dayanıklılığını artırıyordu. Bu ikisi sayesinde Noise, hem kolayca kullanabileceği hem de kendi gücüne dayanabilecek kadar sağlam bir silaha kavuşacaktı.
Kılıcı tutarak, efsunların imgelerini kılıcın üzerine katman katman aktardım. Efsun kolayca işledi. Büyü kılıca yerleştikçe namlu hafifçe parıldadı.
“İ-İnanılmaz… Parlıyor.” Bu adeta masalsı manzara karşısında Noise hayranlıkla nefesini tuttu.
Ben de şaşırmıştım. Büyü kılıca tamamen işleyene kadar parıltı sönmedi. Efsun nihayet tamamen bütünleştiğinde, ışık yavaş yavaş zayıfladı ve kayboldu.
Bu da tamamlandığı anlamına geliyor olmalıydı. Kılıcı yavaşça kaldırdım. Bana… saçma derecede hafif gelmişti… büyük ihtimalle. Dürüst olmak gerekirse, daha öncesinde de bana zaten hafif geldiği için aradaki farkı pek anlayamamıştım. Düzgünce test etmesi için kılıcı Noise’a uzattım.
“Al bakalım Noise. Bu senin yeni silahın.”
“Ç-Çok teşekkür ederim!” Neredeyse korkarak, kılıcı temkinli bir şekilde teslim aldı. İsteğim üzerine iki eliyle kavradı ve orta seviye bir duruşa geçerek kılıcı kaldırdı.
“Nasıl?” diye sordum. “Hafifletme ekledim, bu yüzden göründüğü kadar ağır hissettirmemeli.”
“E-Evet! Daha önce kullandığım hançerden pek de farklı hissettirmiyor… Ş-Şoke oldu.”
Güldüm. “Yani, bir hançerle birebir aynı olamaz tabii. Ama yine de oldukça iyi bir sonuç.”
Şimdi büyük kılıcın dayanıklılığını test etmek istiyordum. Belki de yarın gidip birkaç canavar biçmeliydik.
“Yarın tekrar ava çıkalım,” diye öneride bulundum.
“Elimden gelenin en iyisini yapacağım!” diye bağırdı. “Bu kılıçla her şeyi yenebilirim!”
“Rehavete kapılma Noise,” diye uyardım. “O kılıç seni daha güçlü yapmaz. Gerçek yeteneğin veya becerin değişmedi.”
Kendini kaptırmadığından emin olmam gerekiyordu. Doğru silahı bulmanın heyecanını anlıyordum ama bu dünya acımasızdı. İnsanlar kolayca ölüyordu. Dikkatsizlik en büyük düşmandı. Kibir, Noise’un geleceğini bir anda karartabilirdi. Belki de o da bunu anlamıştı çünkü kılıcı indirip özür diledi.
“Haklısın… Özür dilerim. Aptalcaydı.”
Kulakları ve kuyruğu aşağı düştü. Moralinin son derece bozulduğu her halinden belliydi. Gülümseyerek yüz ifademi yumuşattım.
“Anladığın sürece sorun yok,” dedim ona. “Ölmeni istemiyorum Noise.”
“Dikkatli olmam gerek, değil mi?”
“Evet.”
Başını kaldırdı, her zamanki enerjisi yerine gelmişti. Bu iş de çözülmüştü. Ortamı değiştirmek için iki kez el çırptım.
“Pekala, silah bitti, artık tek ihtiyacımız olan bir kın— Ha.” Ve işte o an jeton düştü: kendi dikkatsizliğim.
“Kın için malzeme almayı unuttum!”
“Aaa,” dedi Noise. “Doğru ya. Ben de unuttum.”
Birbirimize baktık… ve aynı anda güldük.
“Elden ne gelir. Şimdi demirciye geri döneceğim. Sen odanda bekleyebilirsin, Noise. İhtiyacımız olan şeyi satın alıp geleceğim.”
“Ş-Şey… bir süre bu odada kalmamın bir sakıncası var mı?” diye sordu.
“Benim odamda mı? Ben sorun etmem ama…”
Garip bir istekti. Verimlilik açısından bakarsak, evet, mantıklıydı. Oraya buraya gitmesinin bir anlamı yoktu. Yine de, başkasının odasında rahat edemeyebilir diye düşünüp incelik yapmaya çalışıyordum. Belki de bu durum onu hiç rahatsız etmiyordu.
“Aman, her neyse,” dedim.
Derinlemesine düşünmeden onu odada bırakıp demirci dükkanına geri döndüm.
