Kalan paramın neredeyse tamamını Noise’un büyük kılıcını ve kınını dövmeye yatırdım. Hatta büyülü efsunlar da eklediğim için kılıcının yakın zamanda kırılma ihtimali yok gibiydi.
Devasa kılıcı kucaklayıp adeta dans ederek odasına dönen Noise’u uğurladıktan sonra içimi tuhaf bir başarmışlık hissi kapladı.
Ertesi gün, söz verdiğimiz gibi kahvaltıdan sonra ikimiz birlikte handan çıkıp Maceracılar Loncasına doğru yola koyulduk. Rastgele bir av görevi seçip yaptığım kılıcın keskinliğini ve kullanımını test etmeyi planlıyorduk.
Noise heyecandan pek uyuyamamış olmalıydı. Sabahın ilk ışıklarından itibaren saçma derecede yüksek enerjiliydi. Loncada kendisine yöneltilen ayrımcı bakışları tamamen görmezden gelerek hiç nedensiz oradan oraya zıplayıp duruyordu.
Benim açımdan bu durumla baş etmek daha kolaydı ama… dayanıklılığını biraz fazla hızlı tüketmiyor muydu? Yarı insanlarda gerçekten bu kadar fazla Dayanıklılık stoku var mıydı?
Bu şüpheleri bir kenara bırakıp Noise ile birlikte loncadaki canavar avlama görevini kabul ettim. Kasabadan çıktığımızda, canavar bulmak için çevreyi tarayarak hevesle öne geçti. Ama—
“Gerçekten hiç yoklar, değil mi?” diye sızlandı Noise. “Yani, canavarlardan bahsediyorum.”
Tıpkı dünkü gibi, hemen bir şeyle karşılaşmadık. Orman tekinsiz bir şekilde sessizdi.
“Son zamanlarda buralarda canavarların azaldığına dair bir şey duydun mu?” diye sordum.
“Hmm… Sayıları azalmış gibi ama özel bir şey duymadım.”
“Anladım. O zaman daha derinlere gidelim. Belki de kasabadan daha da uzaklaşmışlardır.”
“Anlaşıldı! Dövüşü bana bırak!” diye haykırdı. “Yaptığın bu kılıçla Merlin, eskisinden çok daha fazlasını yapabilirim!”
“Sadece kendini fazla zorlama.”
Sana gardını düşürmemeni söylediğimi unutmadın, değil mi? Biraz huzursuzdum ama o parlak gülümsemesinin arkasında Noise’un çevresine dikkatle odaklandığı belliydi. Hem motivasyonu hem de neşesi tavan yapmış durumdaydı. Bu gidişle her şey yolunda gidecekti.
O çalılıkları çevik adımlarla ezip geçerken ben de kendi duyularımı keskin tutarak hemen arkasından takip ettim. İşte tam o sırada nihayet bir canavar fark ettik.
“GRAH!”
Yeşil tenli ve insansı bir silüet gördüm —goblinler, tıpkı dün dövüştüklerimizden.
“İşte oradalar! Canavarlar!” diye bağırdı.
Sayıları fazla değildi —sadece üç taneydiler. Noise bu kadarıyla tek başına başa çıkabilir diye düşünüp geride durdum ve izledim. Kılıcı sırtındaki devasa kından çekti. Bir hançer çıkarmaktan farklı olarak, sadece büyük kılıcı kınından sıyırmak bile ezici bir göz korkutuculuk taşıyordu. Goblinler içgüdüsel olarak bir adım geri çekildi.
Ha… Goblinlerin sadece akılsız yaratıklar olduğunu sanıyordum ama görünüşe göre onlar da korku hissedebiliyordu. Noise’a karşı kazanamayacaklarını anlayınca topuklayıp hepsi birden kaçmaya başladı.
“Ahhhhh! Kaçabileceğinizi mi sanıyorsunuz!” Noise ileri fırlayarak peşlerine düştü. Neredeyse kendi boyunda bir kılıç taşımasına rağmen inanılmaz derecede hafif hareket ediyordu. Goblinlere yetişti ve kılıcı savurdu. İnen kılıç havayı yardı ve tok, ağır bir sesle goblinlerin bedenleri ikiye bölündü. Her yere kan sıçradı. Düzgün bir yatay sırada kaçışan goblinlerin hepsi tek bir darbeyle öldürülmüştü. Üç ceset yere yığıldı.
“Oha. Etkileyiciydi, Noise.” Midemden yukarı tırmanan tiksinti dalgasını umutsuzca bastırırken alkışladım.
Bu kadarı da fazla acımasızcaydı Noise. Adamlar resmen ortadan ikiye bölündü! Öğğ!
Tanrısal istatistiklerle reenkarne olmuş olabilirdim ama zihnim hâlâ sıradan bir insanınkiydi. Sadece goblin cesetlerine bakmak bile midemi bulandırmaya yetiyordu.
“Heh heh heh. Hepsi benim için yaptığın silah sayesinde, Merlin!” diye ilan etti Noise. “Bu kılıcı savurması çok kolay, hafif ve kesinlikle muhteşem!”
Konuşurken gözleri parıldıyordu, sanki değerli bir hazinesini gururla sergiler gibiydi.
Senin için yaptım sonuçta. Beğenmene sevindim.
Goblinlere karşı hissettiğim tiksinti biraz olsun hafifledi. Yine de cesetleri öylece bırakmak ziyan olurdu. Kusma isteğimle savaşarak gözlerimi başka yöne çevirdim ve üç goblini de envanterime tıkıştırdım. Öğğ… Elime kan bulaştı. Leş gibi kokuyor…
“Ne yapmak istersin Noise? Hâlâ epey vaktimiz var, eminim kılıcını daha yeterince savurmadığını düşünüyorsundur. Biraz daha canavar avlamak ister misin?”
“Evet! Bir sürü canavar yenip para kazanacağım ve sana olan borcumu ödeyeceğim Merlin!”
“Bayağı hırslanmışsın.”
Öylesine sormuştum ama aslında tamamen gereksiz bir soruymuş. Kılıcındaki kanı silkeleyip tekrar kınına soktu ve yürümeye devam etti.
Oradan sonrası tek taraflı bir katliamdı. Daha fazla goblin grubuyla karşılaştık ve Noise bir fırtına gibi aralarından geçip gitti. En zayıf balçıkları bile acımasızca ezdi; “Buralarda hiç daha güçlü canavar yok mu ya?” diye mırıldanırken kılıcının yan tarafıyla onları patlatıyordu.
Savaş arzusuyla tamamen gözü dönmüştü. Zaten en başından beri canavarlarla ne kadar seyrek karşılaştığımız düşünülürse, birdenbire goblinden daha güçlü bir şeyle karşılaşmamız pek olası değildi. Benim açımdan hiçbir sorun yoktu. Sadece goblin ve balçık avlamak bile bize ödül kazandırıyordu, ayrıca düşmanlar zayıf olursa Noise da yaralanmazdı. Olayların böyle huzur içinde devam etmesini ummaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu.
Ancak gerçekler nadiren dileklerimizle örtüşür. Sanki Noise’un dileğine cevap verircesine, karşımıza devasa siyah bir köpek çıktı.
“Hrrrrrrrr!” Diğer canavarlar gibi onun da kıpkırmızı gözleri vardı ve çenesinden salyalar akıyordu. Açığa çıkan sivri dişleri saf bir öldürme arzusu saçıyordu.
“O-O canavar…” diye kekeledim.
“3. Derece bir tür!” diye haykırdı Noise. “Bir Garm!”
“Garm mı?” Bu ismi daha önce hiç duymamıştım.
Noise, gözlerini yaratıktan bir an olsun ayırmadan, “Goblinler ve balçıklar gibi 4. Derece canavarlardan daha güçlüdür,” diye açıkladı.
“Anladım. Tek başına kazanabileceğini düşünüyor musun?”
“Eski hançerimle olsaydı kesinlikle kaybederdim,” diye yanıtladı. “Ben de daha önce hiç böyle bir şeyle dövüşmedim.”
“O zaman yardım etmemi ister misin? Birlikte çalışırsak muhtemelen kazanabiliriz.”
Goblinlerden ve balçıklardan sadece bir derece yüksekse, o kadar da güçlü olmamalıydı. Dikkatsiz davranmayı planlamıyordum ama benim istatistiklerimle bu bir sorun teşkil etmezdi. Tek ihtiyacım olan Noise’un izniydi.
Ona göz attım. Kısa bir duraksamanın ardından büyük kılıcını çekti ve konuştu. “Hayır! Bunu tek başıma halledeceğim!”
“Pekala.”
Endişeliydim. Bunu sadece ona bırakmak gerçekten sorun değil miydi? Ancak Garm ile kendisi dövüşmeyi seçmişti. Ne kadar endişelenirsem endişeleneyim, kararına saygı duymak zorundaydım. Ayrıca iyileştirme büyüm ve menzilli saldırılarım vardı. Dikkatle izleyecek ve işler tehlikeli bir hal alırsa müdahale edecektim. Kararını kabul ederek geriye çekildim; o sırada Noise öne doğru hamle yaptı.
“Geliyorum!”
Canavara doğru atıldı, hızı anında zirve noktasına ulaştı. Garm’ın menziline girerek büyük kılıcını yatay bir şekilde savurdu —ama Garm onun hareketlerini takip etmişti. Kaçınması neredeyse imkansız olan bir darbe, geriye doğru güçlü bir sıçramayla savuşturuldu. Bir canavardan da bekleneceği üzere… Refleksleri bir insanınkinin katbekat üzerindeydi.
“Çık! Henüz bitmedi!” Noise, kılıcı boş havayı keserken tek bir an bile yavaşlamadan bağırdı. Temposunu ayarlamayı tamamen göz ardı ederek, Garm’ı kovalarken yalnızca hıza ve saldırıya odaklandı. Garm, karşı saldırı yapacak hiçbir açık bulamayarak onun hareketlerine ucu ucuna yetişebiliyordu. Tamamen savunmadaydı.
Ya önce Noise’un dayanıklılığı tükenecekti ya da Noise, Garm’ın odağını ve reflekslerini bastıracaktı. İki taraftan biri ivmesini kaybettiği anda dövüşün kaderi belli olacaktı.
Hangisi kazanacaktı? Artık tahmin yürütemiyordum. Başabaş görünüyorlardı ve Noise tek bir darbe bile alsa muhtemelen ağır şekilde yaralanırdı. Sadece aralarındaki cüsse farkı bile bunu net bir şekilde ortaya koyuyordu —Garm’ın Güç istatistiği devasa olmalıydı. Bu hamleleri izlemek kalbimi küt küt attırıyordu ama tam hızda yapılan dövüşler uzun sürmez.
Odağını ilk kaybeden Garm oldu. Küçücük bir açık verdi. Ayağının altındaki bir ağaç köküne takılınca ivmesi bir anlığına sekteye uğradı. Normalde böyle küçük bir tökezleme önemli olmazdı. Ben bile o açıktan faydalanamazdım.
Ama Noise faydalandı.
“Al bakalım bunu!” Büyük kılıç Garm’ın bedenine dalarken çığlığı yankılandı. Ön bacağı kopmuştu. O anda Noise’un kazandığını anladım.
Nasıl mı?
Çünkü Garm saf istatistikler açısından Noise’tan biraz daha üstün olsa da —saldırılarından sıyrılabilmesinin nedeni de buydu— artık çevikliğini kaybetmişti. Bacağı kesilmişken onun darbelerinden kaçmaya devam etmesinin imkanı yoktu.
Nitekim Noise, artık yavaşlamış olan Garm’ın dibinden ayrılmadı. Onu üzerinden atamıyordu ve büyük kılıcının menzilinden de kaçamıyordu. Garm ızdırap içinde yüzünü buruşturdu ve bir karşı saldırı denedi —mantıklı bir karardı ama—
“Haaa!”
Noise onun hamlesini mükemmel bir şekilde okudu, kapan çenesinden sıyrıldı ve kılıcını yaratığın savunmasız boynuna sapladı. Bir çığlık bile atamayan Garm, kan havuzunun içine yığıldı. Noise gardını düşürmedi. Kılıcı çekip çıkardı ve kan kaybından öldüğünden emin olmak amacıyla nihayetinde Garm’ın kafasını kopardı. Kopan kafa yeşil çim halının üzerinde yuvarlanırken tok bir ses yankılandı.
Dövüş bitmişti.
“Pöf… Kazandım Merlin!” Bana doğru baktığında Noise’un o öldürücü ifadesi yok oldu, yerini her zamanki neşeli gülümsemesine bıraktı. Bu tezatlık benim de yüzümde acı bir tebessüm oluşturdu. El sallayarak ona ne kadar harika bir iş çıkardığını söyledim.
“İnanılmaz bir dövüştü. Bunca zaman öyle hareket etmeye devam edebilmene inanamıyorum.”
“Tamamen odaklanmış durumdaydım,” dedi. “Bir darbe yersem işimin biteceğini biliyordum, bu yüzden sınırıma ulaşana kadar kılıcımı sallamaya devam ettim!”
“Yoruldun mu?” diye sordum. “Biraz dinlenebilirsin.”
Boyutumun iki katından fazla olan cesede yaklaştım ve onu envanterime koydum.
“Evet… Benden istesen bile bir daha dövüşebileceğimi sanmıyorum.”
Noise, bir denizyıldızı gibi yayılarak yere yığıldı. Kılıcını kınına sokacak gücü bile kalmamıştı.
“O kadar büyük bir şeyi devirdikten sonra sana hak vermemek elde değil.”
“Hepsi senin sayende Merlin,” dedi. “Bu devasa kılıç, isteyebileceğim en iyi silah!”
“Böyle düşünmene sevindim. Ama işler kötüye giderse silahı bırakıp kaç, tamam mı? Sana her zaman bir yenisini yapabilirim.”
“Mmm… Ama kılıcımı terk etmektense sonuna kadar dövüşmeyi tercih ederim.”
“Hayır,” diyerek sözünü sertçe kestim. “Senin hayatın her türlü silahtan daha önemli. Ölmeyeceğine dair bana söz ver.”
“Merlin…”
Yüzü gözle görülür şekilde kızardı. Gözlerindeki duygu bir şekilde daha da güçlenmiş gibiydi. Saygı mıydı? Sevgi mi? Tam olarak çıkaramıyordum ama bana daha çok güveniyorsa bunda bir sakınca yoktu. Sözümü tekrarladım.
“Kılıcını bırakman anlamına gelse bile kaçacağına söz ver.”
“Tamam.” Bu sefer itaatkar bir şekilde başını salladı.
Memnun bir şekilde gülümsedim. “Güzel. Dinlendikten sonra kasabaya dönmek ister misin?”
“Hâlâ dövüşebilirim!” diye karşı çıktı.
“Enerjiksin ama… herhangi bir canavar bulabilecek miyiz ki? O kadar patırtıdan sonra her şey kaçışmış gibi görünüyor,” diye belirttim.
“Normalde şimdiye kadar goblinler ve slime’lar etrafımızı sarmış olurdu…”
“Sence bu ormanda bir şey mi oldu?”
Öylesine söylenmiş bir sözdü ama içimi tatsız bir önsezi kapladı. Bütün istediğim huzurlu bir yaşamdı. Yine de bu ormandaki bir şey o huzuru tehdit ediyor gibiydi ve beni kaçınılmaz, belirsiz bir huzursuzlukla baş başa bırakıyordu.
Yine de bu düşünceyi kafamdan attım. Muhtemelen sadece benim kuruntumdu.
*
Merlin ve Noise ormanda canavar ararken, bir başka grup da aynısını yapıyordu.
“Hey, orada durumlar nasıl?” Bir şövalyenin ağır zırhına bürünmüş iri yarı bir adam, önündeki hafif teçhizatlı adama seslendi. Siyah pelerinli kıvrak adam yerleri incelerken başını iki yana salladı.
“İyi değil. Ne bir iz var ne de bir varlık belirtisi. Yakınlarda hiç canavar yok.”
Bu yanıt üzerine iri yarı adam iç geçirdi. “Kahretsin, yine mi? Son zamanlarda Sennion çevresinde gerçekten de pek canavar kalmadı.”
“Daha derinlere gidersek hâlâ birkaç tane bulabiliriz,” dedi bir rahibe gibi beyaz cübbeler giymiş bir kadın. Sıkılmış bir edayla kestane rengi saçlarını dalgın dalgın parmağına doluyordu. “Ama yine de garip bir şeyler var.”
“Kim bilir. Belki de daha yüksek tehlike derecesine sahip bir tür ortaya çıkmıştır,” diye mırıldandı zırhlı adam.
“2. Derece bir tür mü?” diye karşılık verdi rahibe. “Eğer durum buysa, biz bile bunun üstesinden gelemeyiz.”
“E-Evet… bu bayağı zorlu olurdu,” dedi cadıları andıran mor bir cübbe giymiş siyah saçlı kadın, onaylarcasına hızlıca başını sallayarak. Verdiği tepki, bu olasılığın ne kadar ciddi olduğunu açıkça ortaya koyuyordu.
“Yine de tek olasılık bu değil,” diye ekledi iri adam. “Çok sayıda 3. Derece canavarın bütün 4. Derece canavarları avlıyor olması da mümkün.”
“Pek sanmıyorum.” Siyah pelerinli adam pek ikna olmuş gibi tınlamıyordu. “Öyle olsaydı yine de bir şeylerle karşılaşırdık.”
“Haklısın.”
“Ee, ne yapıyoruz?” diye sordu rahibe. “Lonca bugün yarın bir araştırma talebi yayınlayacaktır. Bu iş uzarsa gelirimiz fena düşecek.”
“Şey, şifalı ot toplayan insanlar için harika bir ortam ama…” dedi siyah saçlı kadın, tuhaf bir şekilde ürkütücü bir kıkırdama koyuvererek.
“Ha, doğru ya,” dedi kestane saçlı rahibe, aklına yeni bir şey gelmiş gibi. “Sennion’da öyle birkaç kişi var. Özellikle de şu yarı insan kız… Adı neydi onun?”
“Sophia,” diye yanıtladı iri adam. “Kız kardeşi zor zamanlar geçirmesine rağmen elinden gelenin en iyisini yapıyor. İyi bir kızdır.”
Vurgulu bir şekilde başını salladı. Kestane saçlı kadın ona ters bir bakış fırlattı.
“Ona ‘iyi bir kız’ deyip durma. Koskoca adamsın. Kulağa ürkütücü geliyor.”
“Ha?! Nesi varmış bunun?! İyi bir çocuk ve çok tatlı!”
“Sırf yarı insan olduğu için kasabalılar ona soğuk davranıyor,” dedi siyah pelerinli adam alçak sesle. “Ama o yine de durmadan çabalamaya devam ediyor.”
O da tıpkı zırhlı adam gibi Sophia’ya açıkça sempati duyuyordu.
“Hayat zalim,” diye mırıldandı iri adam. “Elfler insanlara ne yaptı ki sanki?”
“Y-Yarı insanlar için durum ne yazık ki böyle,” dedi siyah saçlı kadın, onu sakinleştirmeye çalışarak yumuşak bir sesle. “Biz ne düşünürsek düşünelim, bu hiçbir şeyi değiştirmeyecek.”
Partilerinin yarı insanlara karşı hiçbir önyargısı yoktu. Onlara göre yarı insanlar tıpkı diğer insanlar gibiydi; kendilerinden hiçbir farkları yoktu. Ama dünya yarı insanlara karşı çok acımasızdı. Bir zamanlar insanlığı neredeyse tamamen yok eden kadim ve kötücül bir ırka benzedikleri için dışlanıyorlardı.
“Durun. Muhabbeti kesin,” dedi siyah pelerinli adam aniden, ormanın derinliklerine dikkatle bakarak. “Bir şey geliyor.”
Diğerleri de onun baktığı yöne döndü. İri yarı adam hemen kılıcını çekti ve kalkanını kaldırdı. Grubun geri kalanı da savaş pozisyonu aldı.
“Bir canavar mı?” diye sordu iri adam.
“Büyük ihtimalle,” diye yanıtladı daha ufak tefek olan adam.
“Nihayet… dövüşecek bir şey,” diye mırıldandı rahibe.
“E-Elimden gelenin en iyisini yapacağım!” dedi siyah saçlı kadın, kendini hazırlayarak.
Dördü de tüm dikkatini savaşa verdi. Yaklaşık bir dakika sonra, ağaçların arasından birden fazla gölge belirdi.
“N-Ne?! O-O şeyler de ne—!”
Karşılarındaki manzara herkesi şaşkına çevirdi. Zırhlı adam, gözleri fal taşı gibi açılmış halde canavarın adını haykırdı.
“Bir Aranea mı?! 3. Derece bir tür…”
Aranea’lar devasa örümcek canavarlarıydı. Tek başlarına, bu grubun iyi bir koordinasyonla kolayca alt edebileceği 3. Derece tehditlerdi. Peki öyleyse neden bu kadar şoke olmuşlardı?
Cevap acı verecek kadar basitti.
“Demek mesele bu…” dedi zırhlı adam. “4. Derece canavarların çoğunun ortadan kaybolmasının sebebi bunlar!”
“Bu kötü, lider,” dedi rahibe endişeyle. “Aranea’lar buradaysa, bu demektir ki…”
“Evet. Hiç şüphe yok,” diye hırladı iri adam. “O şey burada. 2. Derece bir tür… Arachne.”
Onun bu sözleri üzerine grubun diğer üç üyesi, sanki acı bir şey ısırmışlar gibi yüzlerini ekşitti. Tahminleri doğruysa, bu durum tek başlarına üstesinden gelebileceklerinin çok ötesindeydi. Karar anında verildi.
“Herkes kasabaya geri çekilsin!” diye emretti lider. “Ne pahasına olursa olsun bu bilgiyi ulaştırmalıyız!”
“Anlaşıldı!” diye karşılık verdi diğer üçü anında. Düzeni bozup koşmaya başladılar, dördü birden arkalarını dönüp var güçleriyle kaçıştı. Doğal olarak Aranea’lar da peşlerine düştü.
“Eğer bu haberi insanlara ulaştıramazsak Sennion haritadan silinebilir!” diye bağırdı lider. “Ne olursa olsun bu bilgiyi götüreceğiz!!!”
Grup, kararlı bir ciddiyetle koşmaya devam etti. Ormanın içinden zaman zaman birbirine çarpan çelik sesleri yankılanıyordu.
*
“B-Bir Garm mı?!”
Natalie, güm diye önüne bırakılan 3. Derece bir türün postuna şaşkınlıkla bakakaldı.
“S-Siz ikiniz bunu yendiniz mi…?” diye sordu.
“Hayır. Noise yendi,” diye yanıtladım. “Tek başına devirdi.”
“Ehehe!” Sözlerim üzerine Noise, dolgun göğsünü kabartıp kurum satan bir poz verdi. Bu durum Natalie’yi daha da şaşırtmaktan başka bir işe yaramadı.
“T-Tek başına mı…? Orta kademe maceracıların bile zorlandığı bir Garm’ı yendi ha…”
“Bu devasa kılıçla çocuk oyuncağıydı!”
Noise, kılıcı gururla Natalie’nin önünde sergiledi. Söylemeye gerek yok, bu durum resepsiyonistin kafasını daha da karıştırmaktan başka bir işe yaramadı. Noise’un başını hafifçe okşayıp onu arkama yönlendirdim ve ardından sakince talebimi dile getirdim.
“İşte böyle, malzemelerin değerinin biçilmesini istiyoruz.”
Hâlâ sersemlemiş görünen Natalie, zayıf bir şekilde onayladı ve devasa Garm cesedini parçalama alanına götürttü. Amacımız sadece değer biçtirmek olsaydı doğrudan kendimiz de oraya götürebilirdik ama diğer maceracıların Noise’un ne başardığını görmesi için bilerek tezgahta göstermiştim. Ne de olsa av kanıtı her halükarda gerekiyordu.
Sonuç tam da beklediğim gibi oldu; Maceracılar Loncası, Noise hakkındaki dedikodularla çalkalanmaya başladı.
“Ş-Şu yarı insan tek başına 3. Derece bir canavarı mı devirdi?!” diye mırıldandı biri.
“Hadi canım,” dedi bir başkası. “Yarı insan soyunun fiziksel istatistikleri yüksek olsa bile, daha geçen güne kadar sadece 4. Derece canavarları avlıyordu!”
“Bir gecede bu kadar güçlenemezsin ya… Kesin şu cübbeli adam yüzündendir.”
“Evet, dün o devasa kılıcı yoktu.”
“Demek sır o kılıçtaymış…”
Sözde seslerini alçaltarak fısıldaşıyorlardı ama normalde de yaygaracı oldukları için her kelimeleri net bir şekilde duyuluyordu. Noise da onları duymuştu. Köpeğinkini andıran kulakları dikleşti ve yüzüne bir tebessüm yayıldı. Zamanında kendisini hor gören insanları şaşırtmış olmaktan son derece memnun görünüyordu.
“Bu harika Noise,” diye mırıldandım. “İtibarın biraz olsun düzelmiş olabilir.”
“Ehehe… Ama sanki sana karşı biraz haksızlık oluyormuş gibi geliyor Merlin,” dedi.
“Hmm? Nedenmiş o?”
“Çünkü Garm’ı yenebilmemin tek sebebi bana verdiğin devasa kılıç.”
“Yok canım,” diyerek hızla karşı çıktım. Hakikaten, bu kız ne diyordu böyle? Başımı iki yana salladım. “Sana silahı verdiğim doğru ama senin Güç istatistiğini artırmıyor. En fazla, zaten sahip olduğun gücü ortaya çıkarmanı sağlıyordur.”
O bambaşka bir şey.
“Garm’ı kendi gücünle yendin,” diye devam ettim. “Kendinle gurur duymalısın. Harikaydın Noise.”
“Merlin!” Noise’un yüzü daha da aydınlandı. Yaydığı hayranlığı ve saygıyı adeta hissedebiliyordum. Çok yoğundu, neredeyse ezici bir duyguydu. Bu noktada, ne istesem muhtemelen gözünü kırpmadan yapardı. Ama ben de Noise’a ısınmış, onu kanıksamıştım. Birlikte seyahat etmek aramızda doğal olarak duygusal bir bağ oluşturmuştu.
Tanıdığım kızlar arasında en az onun kadar sevimli ve samimi olan tek bir kişi daha vardı. Düşününce, son zamanlarda Sophia’yı pek görmemiştim. Neler yaptığını, nasıl olduğunu merak ettim. Aklım Sophia’ya kayarken, bir yandan da Noise ile değer biçme işleminin bitmesini beklerken sohbet ettik.
Yaklaşık otuz dakika sonra Natalie geri döndü. “Beklediğiniz için teşekkür ederim. İşte Garm malzemelerinin ödemesi ve canavar avı ödülü.”
Tezgahın üzerine onlarca altın sikke koydu, ardından bunları bir keseye doldurmaya başladı. İçten içe dona kalmıştım. Bu-Bu kadar çok mu?!
Noise da şaşkına dönmüştü ama o bunu sesli dile getirdi. “B-Bu çok fazla para!”
“Buyurun.” Natalie ağırlaşmış keseyi bana uzattı.
“Teşekkürler.” Keseyi kaldırmak yerine hemen Noise’a uzattım. “İyi iş çıkardın Noise. Hepsini tek seferde kazandın.”
“Ha?” Noise, gözlerini bir keseye bir de yüzüme dikerek öylece kalakaldı. Sonra gözleri yuvalarından fırlayacakmışçasına açıldı. “N-N-Neden bunu bana veriyorsun?!”
“Çünkü bu senin paran,” dedim ona. “Bunu sen kazandın. Benim değil.”
Şehir dışına çıkıp canavarlarla dövüşen Noise’du. Ben sadece izlemiştim. Hiçbir şey yapmadan pay almak bana doğru gelmezdi ama Noise meseleye böyle bakmıyordu.
“Hayır!” diye bağırdı. “Garm’ı sadece sen orada olduğun için yenebildim Merlin! Hepsini öylece alamam!”
“Şey…”
“Geri adım atmayacağım!”
Ne diyeceğimi bilemedim. Noise pes etmeyi reddederek keseyi inatla bana doğru geri itti.
Ne yapsam ki…? Hepsini kabul etsem içim rahat etmeyecekti. Ama tamamen reddedersem de asla peşini bırakmayacaktı… Pekala. Ufak bir miktar alayım bari.
Keseyi kabul ettim, içinden toplamın yaklaşık yüzde otuzu kadar birkaç altın çıkardım ve kalanını ona geri verdim. “Al bakalım. Sadece izleyen biri için bu kadarı bile fazlasıyla yeterli. Gerisi senin. Nasıl istiyorsan öyle harca.”
“A-Ama—”
“İtiraz istemem. Daha fazla almayacağım. Eğer bu şekilde için rahat etmiyorsa… şuna ne dersin?” Hafifçe gülümsedim. “Bundan sonra birlikte yemek yiyelim. Bana ısmarla.”
Bir yemek tek bir altın sikkeye bile patlamazdı. Adil bir orta yol gibi duruyordu. Noise kısa bir süre tereddüt etti, sonra iç çekip pes etti.
“Mmm… Şaşırtıcı derecede inatçısın Merlin,” dedi bana.
“Ha ha. Senin kadar değil.”
Birbirimize tebessüm edip tezgahtan uzaklaştık. Bakışlar hâlâ üzerimizdeydi ve oldukça yoğundu. Bazıları açıkça düşmancaydı —çoğunlukla Noise’a yöneltilmişti— ama ben yarı insan ayrımcılığına zaten alışkındım. Elimi omzuna koydum ve birlikte Maceracılar Loncası’ndan çıktık.
Rahat bir atmosferi olan bir restoran aradık. Loncaya bağlı bir meyhane vardı ama orası katı önyargıları olan insanlarla doluydu. Noise’u daha sakin bir yere götürmek onun moraline daha iyi gelecekti. Bunu düşünerek bir ara sokağa saptık—
Ve tam o anda tanıdık bir kız gözüme çarptı. Yerde diz çökmüş, boş gözlerle gökyüzüne bakıyordu. Sarı saçlarının tellerinin arasından, yanaklarından süzülen gözyaşlarını fark edebiliyordum.
“Sophia?” Bu dünyada karşılaştığım ilk kızın adını mırıldandım. O da beni fark etti ve yaşlı gözleri bana doğru döndü.
“Ne oldu?” diye sordum, aceleyle yanına gidip onunla aynı göz hizasına gelmek için diz çökerken. “Neden ağlıyorsun?”
Kısık ve boğuk bir sesle yanıtladı Sophia, “Ablam…”
“Ablan mı?”
Hatırlamıştım. Sophia bir ablası olduğunu söylemişti. Çok ters giden bir şeyler vardı. Havanın kendisi bile ağırlaşmış gibi hissettiriyordu.
“Ablam… Ablam ölecek…”
“Ne?” Yüreğim ağzıma geldi. Ablasının pek iyi olmadığını biliyordum ama bunun alt tarafı basit bir soğuk algınlığı olduğunu sanmıştım. Durumun bu kadar ciddi olacağı hiç aklıma gelmemişti.
“Ne oldu Sophia? Anlat bana.”
“Sabah saatlerinden beri kan öksürüyor,” dedi bana. “Yüzü her zamankinden çok daha kötü görünüyor ve artık neredeyse hiç konuşamıyor… Ne yapacağım ben Merlin? Ablam ölecek mi?”
Çaresizlik Sophia’nın yüzünü tamamen esir almıştı. Ablası—onun tek dayanağı, büyük ihtimalle de hayattaki tek ailesi—ölümün eşiğindeydi. Ve Sophia tamamen darmadağın oluyordu.

Yakından bakınca ayaklarının altının pislik içinde olduğu görülüyordu; ablasının hastalığına çare bulabilmek için çaresizce şehirde koşturup durduğunun kanıtıydı bu. Ancak durumuna bakılırsa hiçbir şey bulamamıştı. Ne de olsa, zaten ayrımcılığa maruz kalan Sophia gibi bir yarı insana yardım etmeye pek az kişi yanaşırdı.
Ama ben ne yapabilirdim ki? Benim iyileştirme büyüm sadece dış yaralarda işe yarıyordu. Vücudun içindeki mikropları öldürmek için ilaç gerekiyordu. Sophia’nın bu kadar çaresiz olması sadece iki ihtimal olduğu anlamına geliyordu: Ya ablasının hastalığının nedeni bilinmiyordu ya da Sophia’nın tedaviye gücü yetmiyordu.
“Sakin ol Sophia,” dedim nazikçe. “Ablanın hastalığı için hiç mi ilaç yok?”
“Yok,” diye yanıtladı başını iki yana sallayarak. “Henüz tedavisi olmayan bir hastalık olduğunu söylediler. Bir rahip belki arındırabilirmiş ama… bu kasabadaki rahipler yeterince güçlü değil. Güçlü olsalar bile o kadar parayı asla ödeyemezdim…”
“Bir rahip mi… arındırma mı?” Bu yeni bir bilgiydi. Bakışlarımı hıçkıra hıçkıra ağlayan Sophia’dan çevirip arkamdaki Noise’a baktım. İhtiyacım olan bilgi onda vardı.
“Hastalıklar lanetlerle aynı muameleyi görür,” diye açıkladı Noise. “Kötücül kabul edilirler.”
“Yani bir rahip Sophia’nın ablasını iyileştirebilir mi?” diye sordum.
“Eğer üst düzey kutsal büyü kullanabiliyorsa evet. Ama kutsal büyüye sahip insanlar nadirdir. Ve böyle bir hastalığı iyileştirecek kadar güçlü biri…” Tereddüt etti. “Muhtemelen başkente gitmeniz gerekirdi.”
“Kutsal… büyü…” Kalbim göğsümde küt küt atmaya başladı. Ekrandaki tanrıya içimden sordum: Benim kutsal büyümle Sophia’nın ablasını iyileştirebilir miyim?
Yanıt gecikmedi.
[Yanıt: Sahip olduğunuz Mana niteliğiyle herhangi bir sorun yaşanmaması gerekir.]
Anlaşıldı.
Engel olamadan yüzüme bir sırıtış yayıldı. Yeniden Sophia’ya dönüp elini omzuna koydum ve yumuşak bir sesle konuştum. “Sophia, beni dinle.”
Yüzünü kaldırdı.
“Ben kutsal büyü kullanabiliyorum,” dedim. “Üst düzey arındırma gerçekleştirebiliyor olmalıyım.”
“M-Merlin…?”
Sophia şaşkınlıkla bana bakakaldı. Doğrudan yüzüme bakarken gözyaşları tamamen durdu. Kutsal büyümü biliyordu; ilk tanıştığımızda ona bunu iyileştirme gücü olarak göstermiştim. Ama arındırma da kullanabileceğimi muhtemelen hiç tahmin etmemişti. Lal kırmızısı gözlerinde hafif bir umut kıvılcımı parıldadı.
“Onu iyileştireceğime dair garanti veremem,” dedim dürüstçe. “Ama yine de… ablanı bana emanet eder misin?”
“Ben… Sana her zaman inandım Merlin.” Sophia’nın sesi yanıt verirken titriyordu. “Başarısız olsa bile sana kırılmam. Ne olursa olsun minnettar kalacağım. Bu yüzden, lütfen… lütfen ablamı kurtarmayı dene!”
Tutmayı bıraktığı gözyaşları yeniden boşaldı, altındaki toprağa düşerek küçük karanlık lekeler oluşturdu. Sophia kıyafetlerime sarıldı, onları kırıştıracak kadar sıkı tuttu. Çaresizdi ve bu şaşırtıcı değildi; ablasının hayatı söz konusuydu. Onun bu kararlılığına kendi kararlılığımla karşılık verdim, ciddi ve samimi bir şekilde konuştum.
“Teşekkür ederim Sophia,” dedim. “Elimden gelen her şeyi yapacağım. Ondan sonrası… yapabileceğimiz tek şey dua etmek.”
Elini tuttum ve birlikte ayağa kalktık. Her ihtimale karşı ters bir şey gitmesin diye Noise’u da yanımıza alarak Sophia’nın evine doğru yola koyulduk. Artık her saniyenin önemi vardı.
