Yakınlarda bir kız çığlık attı. İrkilerek ben de sesimi yükselttim.
“H-Hey, ekran şeysi! Neler oluyor?!”
[Karşıdan bir insan ve bir canavar yaklaşıyor.] [Lütfen dikkatli olun.]
“‘Lütfen dikkatli olun’ demek yetmez! Böyle şeyleri bana daha önce söylesene!”
[Ben yalnızca bir rehberim.] [Açıklamaları ben yaparım ancak her şeyinizle ben ilgilenmem.]
“Ha, öyle mi…” Cık. Görünüşe göre başıma kusurlu bir model musallat edilmişti.
Ayak altında kırılan dallarla birlikte cılız ayak sesleri duyulur hale geldi. On saniye sonra karartıları seçebiliyordum. Birileri gerçekten de tuhaf, tiksindirici bir yaratık tarafından kovalanıyordu. Her iki figürü de gördüğüm anda omuzlarım şiddetle sarsıldı.
“Oha!” Canavar, çirkin mi çirkin küçük bir goblindi.
Kovalanan kişi bir kız çocuğuydu; ortaokul veya lise çağında gibi görünüyordu. Kızdan biraz daha kısa olan canavarın kendine has bir görünüşü vardı: Bütün vücudu yeşildi, kan kırmızı gözleri parıldıyordu ve yamuk yumuk dişleriyle haince sırıtırken sağ elinde bir bıçak sallıyordu. İnsansıydı ama insan olmadığı besbelliydi.
[Bir goblinle karşılaştınız.] [Lütfen onu ortadan kaldırın.]
Şu lanet ekran! “Onu ortadan kaldırın.” Sanki çocuk oyuncağıymış gibi…
Dürüst olmak gerekirse, son derece sıradan biri olarak ilk dürtüm kuyruğumu kıstırıp canım pahasına kaçmak oldu. Kaçmamamın tek sebebi, avlanan kıza duyduğum katıksız merhametti. Bacaklarım titriyordu ama kız bana ulaştığında bir elimi ona doğru zorla uzattım.
“Tutun bana!”
Bal sarısı saçlı kız bir an için şaşkın görünse de hayatta kalma ümidiyle elimi yakaladı. Narin ve ince, küçük bir el hissettim. Sonra onu hızla arkama çektim.
Ekrana göre onu kovalayan yaratık bir goblindi, hani şu klasik fantastik kurgu canavarlarından. Goblin avı elinden alınınca hüsranla duraksadı, ardından beni—yeni avını—fark edip ağzını ayırarak sırıttı.
“Ha… ha ha… Demek sıradaki benim, ha…?”
Ekran niteliklerimin epey yüksek olduğunu, bu bölgedeki hiçbir şeyin bana zarar bile veremeyeceğini söylemişti ama yine de… bu kesinlikle dehşet vericiydi! Az önce küçük bir kızı parçalamaya çalışan yaratık şimdi benim üzerime geliyordu. Bacaklarımın titremesi bir türlü durmuyordu.
Ama kaçmak bir seçenek değildi. Ben kaçarken küçük bir kızın saldırıya uğramasına izin mi verecektim? Bu acınası olmanın da ötesindeydi. Bazen erkekler sırf hava atmak ve havalı görünmek için aptalca şeyler yaparlar.
Dişlerimi sıkarak ayaklarımı goblin’in yoluna sıkıca bastım. Goblin kılıcını başının üzerine kaldırıp sıçradı, ben de içgüdüsel olarak kızı korumak için kollarımı siper ettim.
Lütfen acımasın! diye yalvardım ama korku ayaklarımı yere çivilemişti. Goblin’in saldırısı doğrudan bana isabet etti.
“Ha?” Bana vurdu mu gerçekten?
Acıya hazırlanmak için gözlerimi sımsıkı yummuş, çenemi kenetlemiştim ama birkaç saniye sonra hissettiğim tek şey en hafifinden bir darbe etkisiydi.
Gözlerimi açtım. Goblin’in kılıcı koluma bastırılmış, gömleğimi kırıştırmıştı—ama bıçak kumaşı kesmemişti bile. En ufak bir acı bile hissetmiyordum.
“N-Neler oluyor?”
Mavi pencere yanıtladı:
[Merlin, goblin’in Güç değerini katbe kat aşan bir Dayanıklılık değerine sahiptir.] [Hasar almayacaksınız.]
“C-Cidden mi?”
Şaka yapmıyordu. Dayanıklılığım tavan yapmış durumdaydı. Saldıran yaratık küçük olsa bile, boyutu ne olursa olsun bir silaha karşı tamamen dayanıklı olmam çılgıncaydı. Kıyafetlerim bile zedelenmemişti, sökülmüş tek bir ip parçası dahi yoktu.
“Nngh! Gah!” Goblin paniğe kapılıp iki, üç kez daha savurdu kılıcını—ama tenimi geçtim, giysilerimi bir kez olsun çizemedi bile. Titremem hafifledi. Karşı saldırıya geçmek için bir adım öne çıktım.
“Al bakalım bunu!” Ne bir duruş ne bir teknik—sadece önümdeki goblin’e doğru çaresizce savrulmuş tam güçte bir tekmeydi. Bir kılıcın bana zarar veremeyeceği kadar dayanıklıysam, aynı nitelik gücümü de desteklediğine göre… tekmem nasıl bir güce sahipti acaba?
Ancak gücümü test etmenin kötü bir fikir olduğunu hemen anladım.
Sonuç basitti. Ayağımın goblin’e değdiği anda devasa bir şok dalgası etrafı kasıp kavurdu. Gök gürültüsünü andıran bir uğultuyla, goblin ve etrafındaki arazi tuzla buz oldu. Önümdeki toprak, çimenler, çiçekler ve ağaçlar tamamen yok oldu; kulakları sağır eden bir patlama onlarca metre dışarıya doğru yayıldı.
Goblin mi? Arkasında en ufak bir iz bile kalmamıştı. Geriye kalan tek şey, bir zamanlar ormanın bulunduğu yerde açılan devasa bir krater, şaşkınlıktan kıçımın üstüne oturmuş ben ve hala arkamda saklanan kızdı.
Bütün vücudum titriyordu. “N-Ne… ne oldu az önce böyle…?”
Ağzımdan dökülen bu sözler ekrana yönelikti. Ama hiçbir yanıt gelmedi. Seni gidi pislik! Beni ne kadar güçlü yaptın sen böyle?! Bu kadarı da fazla ama! Tek bir tekme ve ortalık Godzilla ezip geçmiş gibi görünüyordu.
Pekala… en azından goblin yok olmuştu. Sonuç olarak… her şey tatlıya bağlanmıştı. Eğer bu konu üzerine fazla düşünürsem kafayı yerdim. Daha da önemlisi—
Arkama göz attım.
“Ayy!” Sarı saçlı kız göz göze geldiğimiz an şiddetle irkildi. Amacım onu korkutmak değildi ama durum göz önüne alındığında ona hak vermemek elde değildi. Umutsuzca tehditkar görünmemeye çalıştım.
“Şey… merhaba. Bir yerin yaralandı mı?” Öf. Çok şüpheliydi! Onun yerinde olsaydım panik butonuna basıp polise bağırırdım.
Ama kız dehşetten değil, tamamen donakalarak yüzüme bakakaldı.
“T-Tanrı mı…?” diye fısıldadı.
“Ha?”
Çığlıkları dışında ondan duyduğum ilk şey buydu. Sesi çok güzeldi ama şu an onu tamamen saçma sapan bir şey söylemek için kullanıyordu.
“Tanrı mı?” diye tekrarladım. “Neden bahsediyorsun sen?”
“S-Siz… bir tanrı mısınız?” diye sordu.
“Ben mi? Yok artık! “Bana bak! Ben sadece sıradan bir insanım.”
“Bakıyorum ve tek gördüğüm şey bir tanrı!” diye karşılık verdi.
“Ne demek yani bu?” Israrı karşısında gerçekten şaşkına dönerek sordum. Anlamamama şaşırmış gibi görünüyordu ama benim kafamın karışıklığı onunkini katlamıştı.
Az önceki tekmeyi görüp de benim tanrı olduğuma karar verdiyse, belki de biraz fazla ileri gitmiştim. Belki de kötücül bir ilah olduğumu düşünüyordu. Bu düşünceden hiç hoşlanmamıştım. Cevabını duymaktan biraz korkuyordum açıkçası.
Ama verdiği cevap konuşmayı bambaşka, tamamen beklenmedik bir yöne çekti.
“Okuduğum eski bir masal kitabında çizilen tanrıya tıpatıp benziyorsunuz,” diye cevap verdi.
“Ben mi?”
“Evet.” Kararlı bir şekilde başını salladı.
İçimden ekrana doğru çığlık atıyordum: Ne demek bu yani? Ne demek bu? Ne demek bu şimdi?! Açıkla, açıkla, çabuk açıkla!
Belki de bu feryadıma yanıt olarak, sessiz duran mavi pencere parıldadı.
[Merlin’in bedenini oluştururken kendi görünüşümü referans aldım.] [Birebir aynısı değildir; lütfen endişelenmeyin.]
“Nasıl endişelenmeyeyim?!” diye bağırdım.
“Ayy!” diye bir çığlık attı kız. “Ne oldu?”
“A-Ah, özür dilerim. Önemli bir şey yok.” Kahretsin. Bağırarak kızı korkutmuştum. Ağzımı kapatıp sesimi kıstım. “Kusura bakma ama ben senin tanrın falan değilim—sadece bir insanım.”
“Ama saçlarınız ve gözleriniz birebir aynı…” dedi.
“Y-Yani, yok, gerçekten değilim.” Hey, Tanrı! Bu bedeni ne kadar umarsızca tasarladın sen böyle? Sırf kafana göre takılmak için kendi nüfuzunu hiçe mi saydın?
Üstelik artık kesin olarak emin olmuştum: Bana mesaj gönderen kişi bu dünyanın tanrısıydı. Bu iyi bir haber miydi yoksa kötü bir haber mi? Bunu söylemek zordu. Neyse, en azından kızı kurtarmıştım. Şimdilik buna odaklanalım.
“Her neyse, bir yerin acımıyor ya?” diye tekrar sordum. “O canavar tarafından kovalanmak korkunç olmalı.”
“Ş-Şey… sadece kollarımda ve bacaklarımda birkaç sıyrık var,” dedi.
O söyleyince fark ettim ki kollarında ve bacaklarında kızarık şişlikler ve küçük kesikler vardı. Muhtemelen ağaç dallarının çizikleriydi. Keşke envanterimde iyileştirici bir merhem olsaydı…
[Merhem yok ancak iyileştirme büyüsü kullanabilirsiniz.]
“İyileştirme büyüsü mü?” diye tekrarladım.
“Efendim? N-Ne dediniz?” Kafası karışmış gibiydi.
“Ah, affedersin. Bu pencere iyileştirme büyüsü kullanabileceğimi söylüyor.”
“Ne penceresi?” Sarı saçlı kız başını yana eğdi, gözleri sanki ekranı hiç göremiyormuş gibi havayı taradı.
Yok artık…
“Sen… havada duran bu mavi paneli göremiyor musun?”
“H-Hayır. Orada hiçbir şey yok ki…”
“Anladım.” Demek bu pencere sadece bana görünüyordu. Tanrısal bir hile yeteneği herhalde.
[Bir “yetenek” değil, ama evet, benzer bir şey.]
Tahmin etmiştim. Delirmiş gibi görünmek istemiyorsam insanların önünde onunla sesli konuşmaktan kaçınmalıydım.
“Bir şey görebiliyorsunuz, değil mi Tanrı Efendim?” diye sordu kız.
“Sana söyledim ya, tanrı falan değilim ben. Benim adım—” Eski dünyadaki adımı söylemek üzereyken duraksadım… muhtemelen. Ama ağzımdan hiçbir şey çıkmadı çünkü adımı hatırlayamıyordum. Durum ekranımdaki isim şu anki ismim olmalıydı, bu yüzden o ismi kullanarak kendimi düzgünce tanıttım.
“Merlin,” diye tamamladım. “Adım Merlin.”
“Lort… Merlin.”
“‘Lort’ demene gerek yok,” dedim ona.
Fazlasıyla resmi hissettiriyordu. Ama başını iki yana salladı.
“Hayatımı kurtardınız,” dedi. “Size saygımı göstermeliyim. Lütfen size Lort Merlin dememe izin verin.”
“P-Peki… olur.”
Sadece “Bey” de diyebilirdi ama tartışmamaya karar verdim. Sonra aklıma bir şey dank etti—gerçekten çok önemli bir şey.
“Şey… senin adın ne?” diye sordum sonunda kıza. “Bana pek insan gibi görünmüyorsun da.”
“Ah!” Kız anında kapüşonuna sarıldı. “K-Kapüşonum!”
Üstündeki yırtık pırtık kıyafetlerin bir kapüşonu vardı ama koşarken kayıp düşmüş, insan kulağından çok daha uzun kulaklarını gözler önüne sermişti.
“Ö-Özür dilerim!” diye kekeledi.
“Ha?”
Aniden yüzü kireç gibi kesilmiş ve kafasını neredeyse toprağa gömecek kadar yerlere kadar eğilmeye başlamıştı. Aceleyle başını kaldırmasını söyledim.
“Neden özür diliyorsun ki? Kızgın falan değilim,” diyerek onu yatıştırdım. Alt tarafı adını sormuştum. Neden bu kadar paniklemişti ki? Başını kaldırmadı ve aradaki rahatsız edici sessizlik çekilmez bir hal almaya başladı.
[O, elf denilen uzun kulaklı bir ırka mensup.] [Bu dünyada onlar “yarı insan” olarak kabul edilir ve hor görülürler.]
Ne-Ne?! Yani Dünya’daki azınlıklar gibi zulüm mü görüyorlar…?
[Doğru.] [Görünüşleri canavarlara veya iblis soyuna benzediği için korkulan bir ırk haline gelmişlerdir.] [Açıklamak gerekirse, onlar da insandır, sadece görsel olarak farklıdırlar.]
Demek bu kız sırf elf olduğu için acı çekmişti—öyle ki kulaklarının görünmesi bile onu dehşete düşürüyordu.
Ekran bu düşünceme yanıt vermedi ama sessizliği yeterli bir cevaptı. Yumruğum sıkıldı. Başkalarının yanlış anlamaları yüzünden zulüm görmek… ne kadar korkunç. Üstündeki döküntü kıyafetler de muhtemelen bu zor koşulların bir sonucuydu. Ama öfkem şu an ona bir fayda sağlamazdı. Sakinleşip titreyen omzuna nazikçe elimi koydum. Sadece dokunmamla bile irkildi.
Çok şey yaşamıştı. Ama bunun devam etmesine izin vermeyecektim.
“Lütfen başını kaldır,” diye üsteledim.
“A-Ama…”
“Sorun yok. Elflere karşı hiçbir önyargım yok. Sana zarar vermeyeceğim.”
“Lort… Merlin…” Sonunda yüzünü kaldırdı, dolan gözleriyle birlikte gözbebekleri de titriyor gibiydi. Kolumla gözyaşlarını sildim.
“Bana adını söyler misin?” diye sordum.
“Sophia,” dedi sonunda. “Benim adım Sophia.”
“Sophia,” diye tekrarladım. “Çok güzel bir isim. Bir saniye kıpırdama.”
“Ha? T-Tamam…”
Sophia nedense gözlerini kapattı. Ona vuracak değildim, sadece büyü yapacaktım. Ekrana iyileştirme büyüsünü nasıl kullanacağımı sordum.
[Tüm büyüler zihninizde imgeler oluşturmaya dayanır.] [Yaranın iyileştiğini hayal edin.]
İyileşmek… ha. Depolama büyüsü kolaydı. Örnek alabileceğim pek çok referansım vardı. Ama iyileştirme mi? Yola çıkabileceğim hiçbir şey yoktu elimde. Keşke bir ipucu olsaydı…
Bir yol gösterici diledim ve aniden zihnimde can canlı ve net bir imge belirdi—yangıların azaldığı, kesiklerin kapandığı… Harika, Tanrı’m. Yardım edeceğini biliyordum…
[Yanlış.] [Ben bir şey yapmadım.]
Ne?
[Yüksek Mana niteliğiniz zihinsel imgeler oluşturmanızı kolaylaştırıyor.]
Demek öyle. Eh, yine de bana bu nitelikleri veren tanrıya teşekkür etmeye değerdi.
[O halde işte size bir bonus ipucu.]
Bonus ipucu mu?
[Depolama büyüsünün aksine, iyileştirme büyüsü doğrudan uygulanmalıdır.] [Mana akışını kontrol etmeyi öğrenmelisiniz.]
Mana akışını kontrol etmek mi?! Büyüsüz bir dünyadan gelen biri bunu nasıl—
[Çok basit.] [Büyünün kalbinizden sağ elinize doğru aktığını hayal edin.] [Kan gibi.]
Anlaşıldı.
Denedim. Avcumun içinde sıcak bir ışık filizlendi. Işık Sophia’yı sarıp sarmaladı ve saniyeler içinde yaralarını iyileştirdi.
“Vay canına… iyileştirme büyüsü demek böyle bir şeymiş,” diye mırıldandım.
“İyileştirme… büyüsü mü?” Sophia gözlerini açtı. Lekesiz, pürüzsüz cildini görünce nefesi kesildi. “N-Nasıl…? Az önce iyileştirme büyüsü mü yaptınız, Lort Merlin…?”
“Elimden geliyor işte öyle.” Sorularını elimle geçiştirdim. “Nasıl hissediyorsun?”
“İyiyim… ama…”
“Ama?”
Tereddüt etti ve ardından gözyaşlarına boğuldu.
“A-Aman!” diye kekeledim panikle. “Sophia? Bir yerin mi acıyor?!”
“H-Hayır!” diye haykırdı gözyaşları arasından. “Sadece… ilk defa biri beni iyileştiriyor… Benim gibi pis bir yarı insanı…”
Gözyaşları tutulamaz bir şekilde akıyordu. Çok acı çekmişti—bu acı bir şekilde ortadaydı. İçimde babacan bir koruma içgüdüsü kabardı. Doğal olarak elimi uzatıp onun parıl parıl parlayan sarı saçlarını okşadım.
“Çok zor zamanlar geçirmişsin,” diye mırıldandım. “Çok acı çekmişsin. Ama kendine ‘pis bir yarı insan’ dememelisin. Bu kadar tatlı bir yüzün varken hem de.”
“Lort Merlin!” Duygu selinin kapakları açıldı ve hıçkırıklara boğularak kendini göğsüme attı.
“Off—” Onu yakalayıp nazikçe sarıldım. “Sorun yok. İstediğin kadar ağla. İhtiyacın olduğu sürece göğsümde ağlayabilirsin.”
“T-Teşekkür… ederim…!” Sesi genizden ve pürüzlü geliyordu ama duyguları gayet netti. Sonunda sakinleşene kadar sırtını sıvazladım.
Sophia’nın ne kadar süre ağladığı hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ekran saati göstermiyordu, ormanın sık ağaç örtüsü de güneşi saklıyordu. Sophia sonunda beni bırakıp telaşlı bir nefesle geri çekilene kadar boş boş yapraklara baktım.
“Ç-Çok ö-özür dilerim! Benim gibi pis bir elf kıyafetlerinizi mahv—”
“Derin nefes al, Sophia,” diyerek sözünü kestim. Panikli kekelemesi bozuk bir radyo gibiydi. Yüzü dakikalardır göğsüme basılı duruyordu ama kıyafetlerimde tek bir leke bile yoktu.
[Merlin’e bahşedilen kıyafetler ilahi korumaya sahiptir.] [Kirlenmezler.]
Vay be, Tanrı beni harbiden el üstünde tutuyor! Tehlikeli bir ormanın ortasına gönderilmem dışında tabii…
“Gördün mü?” Ona gösterdim. “Hiç leke tutmuyor. İstediğin kadar ağlayabilirsin.”
“Bu… bu bir Eser mi?” diye sordu.
“Eser mi? O da ne?” diye sordum, başımı yana eğerek.
“Özel bir güce sahip bir eşya,” diye açıkladı. “Ekipman Eserleri son derece nadirdir. Tek bir kıyafet, kraliyet başkentinde bir malikane inşa ettirecek kadar pahalıdır! Ablam söylemişti.”
“Ablan mı var?”
“Evet! Şu an hasta ama onu çok seviyorum!”
“Hmm.” Kardeş sevgisi. Ne kadar tatlı.
“Eskiden o bana bakardı, bu yüzden şimdi ona bakmak için elimden geleni yapıyorum,” dedikten sonra ekledi: “Gerçi siz olmasaydınız az önce hayatta kalamazdım.”
“Bu arada,” diye sordum, “senin gibi küçük bir kızın bu tehlikeli ormanda ne işi var? Buralarda canavarlar geziyor.”
“Yaşamak için… paraya ihtiyacım var,” dedi sade bir dille.
“Çalışıyor musun? Dur bir dakika, sen maceracı mısın?”
“Evet,” dedi. “Pek göstermeyebilirim ama bir maceracıyım.”
“Ooo, etkileyici.”
Tanrı bana maceracılardan ve canavar avladıklarından bahsetmişti. Tehlikeli bir iş gibi duruyordu. Muhtemelen toplayıcı tipte biriydi; aksi takdirde tek bir goblinden kaçmazdı.
“E-Etkileyici falan değil!” diye itiraz etti. “Siz çok daha harikasınız, Lort Merlin!”
“Ha ha. Teşekkürler, Sophia.” Mantıksız kaba kuvvetim yüzünden övülmeyi pek sevmiyordum açıkçası… ama övgü güzel bir kızdan gelince iş değişiyordu tabii.
“Peki Sophia, Sennion adında bir kasabada mı yaşıyorsun?” diye sordum.
“Ha? E-Evet, orada yaşıyorum.”
“Ne tesadüf. Ben de tam oraya gidiyordum. Birlikte gitmeye ne dersin? Dönüş yolunda seni koruyabilirim.” Yine de dövüşmekten kaçınmayı tercih ederdim. Canavarlar korkunçtu, hem bir şeye tekrar tekme atarsam onunla birlikte tüm dünyayı yok edebilirdim.
“Özür dilerim… Hayatta kalabilmek için yapmam gereken bir şey var.” Sophia mahcup bir şekilde başını öne eğdi.
“Ne yapman gerekiyor?”
“Şifalı ot toplamak,” dedi. “Goblinden kaçarken elimdeki her şeyi düşürdüm…”
“Anladım. O zaman otları birlikte toplayalım.”
“Ne?! H-Hayır! Size daha fazla yük olamam!”
“Yük olmak da ne demek,” dedim ona. “Aslına bakarsan, seni yalnız bırakmak beni çok daha fazla endişelendirir.”
“A-Ama…” Kararsız kaldı.
Ne kadar da iyi, alçakgönüllü bir kız. Uğradığı tüm ayrımcılığa rağmen muhtemelen ablası sayesindeydi. Gülümseyerek kabul edebileceği bir şart ekledim.
“Eğer bu seni rahatsız ediyorsa, o zaman… bana bir konuda yardım edebilir misin?”
“Yardım mı? Ne konuda?” diye sordu.
“Bu bölge hakkında hiçbir şey bilmiyorum,” diye açıkladım. “Bana rehberlik edip Sennion hakkında bilgi verebilir misin?”
“T-Tek istediğiniz bu mu?”
“Evet. Benim gibi buraya yeni gelen biri için bu tür bilgiler gerçekten çok değerli. Bu yüzden evet, eğer sen de istersen seninle gelmeyi çok isterim.”
“Lort Merlin…” Hâlâ ikilemde kalmış gibi görünüyordu… ama gülümsememi görünce söyleyeceği sözleri yuttu.
Elimi uzattım. “Ortak olduk, anlaştık mı? Bundan sonra dost kalalım, Sophia.”
“Evet! Çok teşekkür ederim, Lort Merlin!”
Ve Sophia bana o günkü en parlak gülümsemesini sundu.
