Kapalı göz kapaklarımın arasından süzülen bembeyaz bir güneş ışığıyla uyandım. Ama gözlerimi açtığımda kendimi hiç tanımadığım bir ormanın ortasında buldum.
“Ha?”
Zihnim yavaş yavaş berraklaşıyordu. Beynimin çarkları dönmeye başladı ve aklıma son derece önemli bir soru takıldı.
“Neredeyim ben?”
Doğrularak etrafıma bakındım ama bu ormanın neresi olduğuna dair en ufak bir fikrim yoktu. Zaten en başta neden orada yattığımı bile bilmiyordum. Hafif bir panikle, ne olduğuna dair en ufak bir hatıra bulabilmek için umutsuzca hafızamı taradım.
“Galiba… işten çıkmış, akşam yemeğimi yemiş ve sonra da… ha?”
Tam olarak hatırlayamıyordum. Bir şeyleri —herhangi bir şeyi— hatırlamak için kendimi ne kadar zorlasam da her şey zihnimden o kadar kayıp gidiyordu.
Neydi bu zihnimi kaplayan puslu hava? Dünya gezegenini, Japonya’yı ve hatta yaşadığım yerin adını bile hatırlayabiliyordum ama bizzat kim olduğumu bir türlü çıkaramıyordum.
“Adım neydi benim ya…?”
Adım bile sadece hayal meyal bir anıdan ibaretti. Adım oldukça yaygın, soyadım ise biraz sıra dışı gibi geliyordu ama…
“Nafile. Anılarımın hepsi darmadağınık. Sanırım bu ormandan çıkıp bir hastane falan bulmam gerekecek.”
Derin bir iç çekip yorgun bedenimi yerden kaldırarak ayağa dikildim—fakat tam o anda üstümde başımda bir tuhaflık olduğunu fark ettim.
“Ha? Benim böyle kıyafetlerim var mıydı ki?”
Aşağı bakıp üzerimdeki giysileri inceledim. Üstümdekiler bambaşka bir beyazlıktaydı. En dışta, yer yer altın rengi ipliklerle işlenmiş, garip bir şekilde soylu bir hava katan kar beyazı bir bornoz vardı. Batı yapımı filmlerde buna benzer şeyler görmüştüm. Altında ise egzotik süslemeleri olan başka bir beyaz giysi vardı. Fantastik romanlardaki keşişlerin veya rahiplerin giydiği şeyleri andırıyordu.
Pantolon ise tenime yapışacak kadar dar bir şeydi. Siyah skinny jean’lere benziyordu ve bacaklarımı daha uzun gösteriyor gibiydi—ya da ona benzer bir şey işte. Kıyafetlerden pek anladığım söylenemezdi.
Baştan aşağı beyaza bürünmüştüm—göz alıcı bir beyaz ve altın rengi kombinasyonu.
“Bildiğin cosplay yapıyorum resmen…”
Büyücü gibiyim ya da tapınakta çalışan bir rahip falan, diye kendi kendime takılarak olduğum yerde etrafımda döndüm. Cübbemin etekleri havalanarak rüzgarda dalgalandı. Bu kostüm bana gerçekten de bir şekilde başka birine dönüşmüşüm hissi veriyordu.
“Önceki hayatımda cosplayer falan mıydım acaba?”
Hatırlayabildiğim anılar anime, manga ve hafif romanlarla ilgiliydi. Başka bir deyişle, muhtemelen otaku denebilecek türden biriydim. Geçmişim kesin bir şey söylemek için fazla bulanıktı ama bu kılıkta ormanda dolandığıma göre ya kaçığın tekiydim ya da cosplayer.
“Bu çok kötü… Hastaneye gerçekten bu kılıkta mı gitmek zorundayım? Kesin tımarhanelik bir kaçık olduğumu düşünecekler.”
Beni muayene eden doktor ben olsaydım, gördüğüm şeye inanamazdım herhalde. Tabii ki herkes istediği gibi giyinmekte özgürdü ama pat diye cosplay kıyafetiyle biri belirince insanların şaşırması da gayet doğaldı. İçimde katlanılmaz bir utanç duygusu kabarmaya başladı.
Yanaklarım kızarmaya başladığı anda, tam önümde yarı şeffaf bir ekran belirdi. Bilgisayardaki tarayıcı penceresine benzeyen küçük bir paneli andırıyordu. Mavi panelin üzerinde beyaz yazılar akmaya başladı.
[Reenkarnasyon tamamlandı.] [Başka bir dünyaya hoş geldiniz.]
“Ha?”
Eski gerçekliğimi geride bıraktığıma dair bu aniden gelen bildirim başımı döndürdü.
“Re-Reenkarnasyon mu? Başka bir dünya mı?” Sesim kısılarak hafif bir çığlık attım ve kafa karışıklığıyla gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım.
Bu garip mavi panel neyden bahsediyordu böyle? Üstelik burası bir oyun bile değilken gözlerimin önünde nasıl yarı şeffaf bir pencere yüzebiliyordu?
Gözlerimi aşağı indirip etrafımı taramak için telaşla sağa sola bakındım. Ayaklarımın dibinde hologram falan yansıtan bir cihaz olmalıydı…
Ancak ne kadar ararsam arayayım, gözlerimi ne kadar kısarsam kısayım, orada hiçbir şey yoktu. Derken mavi penceredeki yazılar silindi ve yerini yeni beyaz metinlere bıraktı.
[Burası bildiğiniz Dünya değil.] [Farklı bir boyuttaki bir dünyadır.] [Sönüp giden yaşamınız yeni bir bedende enkarne edildi.]
“‘Sönüp giden’ mi…? Dur, yok artık…”
Ekranda sıradan bir şeymiş gibi yazılmıştı ama o satırı okuduğum anda göğsümdeki kalbim küt küt atmaya başladı. Eğer yanlış yorumlamıyorsam, bu demektir ki… Dünya’dayken ölmüştüm.
Fikir zırvalıktan ibaretti—doğrudan reddetmesi kolay bir şeydi. Ama anılarımın çoğu silindiği için kesin bir dille hiçbir şey söyleyecek kadar somut bilgiye sahip değildim. İnanmak için bir neden bulamıyordum… ama bu mesajın bana yalan söylemekle uğraşması için de bir neden göremiyordum.
Neler oluyordu? Bu da neydi böyle?
İmkansız bilgiler art arda yüzüme çarpıp duruyordu ve beynim buna yetişemiyordu. Zihnim tamamen boşalmış halde, bir süre boş gözlerle mavi pencereye bakakaldım. Şaşkınlıktan donakalmış vaziyette dikilirken dakikalar akar gitti.
Bu iddiaları kabul etmek veya reddetmek için elimde yeterince kanıt yoktu. Düşüncelerimin yatışmasına fırsat bile kalmadan bir sonraki saçmalık sökün etti. Sonunda, başka çarem kalmadığı için bunun yeni gerçekliğim olduğunu gönülsüzce kabul ettim.
“Beni izleyen bir şey varsa kanıtlasın o zaman,” diye denedim şansımı. “Buranın gerçekten başka bir dünya olduğunu kanıtlayın.”
Kiminle konuşuyordum ki ben? Bilmiyordum. Yine de sanki diğer tarafta biri varmış gibi yarı şeffaf pencereye doğru konuştum—ve anında, yanıt olarak yeni yazılar belirdi:
[Lütfen yüksek sesle “Durumu Göster” deyin.]
“Durumu… Göster mi?” Sözcükleri adeta içgüdüsel olarak tekrarladım. İfade ağzımdan çıktığı anda, mesaj penceresinden daha büyük yeni bir mavi pencere belirdi. Üzerinde şunlar yazılıydı:
[İsim: Merlin]
[Cinsiyet: Erkek]
[Yaş: 29]
[Karakter Sınıfı: İnsan]
[Seviye: 10.000]
[İstatistikler]
[Güç: 10.000]
[Dayanıklılık: 10.000]
[Hız: 10.000]
[Mana: 10.000]
“Iıı… Neee?!”
Bu da neyin nesi böyle? Tıpkı bir video oyunundaki durum ekranına benziyordu. Eğer bu gerçekten benim durum panelimse, ortada çok ciddi bir gariplik vardı; sayılar akılalmaz derecede yüksekti. Burada en az bir iki tane fazladan basamak yok mu ya? Yoksa bu sözde başka dünyada her nitelikte on bin puana sahip olmak sıradan bir şey miydi?
Karşılaştırabileceğim hiçbir şey olmadığı için kesin bir şey diyemiyordum. Ama bu saatten sonra? Mavi pencerenin iddialarını reddetmek, onlara inanmaktan daha zorlama gelmeye başlamıştı.
“Ben gerçekten… başka bir dünyada mı enkarne oldum?”
Nedenini bilmiyordum. Nasıl olduğunu da bilmiyordum. Ama görünen o ki, şu an üzerinde durduğum yer Dünya değildi. Dizlerimin bağı çözüldü ve güm diye yere çöktüm.
“Ben şimdi ne yapacağım…?”
İnternet romanlarında ana karakterler genelde tam bu noktada geçmiş anılarını hatırlar ve gizli bir gücü uyandırırdı. Ya da fakir veya eziyet gören bir ailede doğar, hemen kendi başlarının çaresine bakmaya karar verirlerdi.
Ama ben sadece… bendim. Kimliğim yok, anılarım yok, en ufak bir fikrim bile yok halde bir ormanın ortasında uyanmışım. Durum ekranında adımın “Merlin” olduğu yazıyordu ama bu bana hiçbir şey çağrıştırmıyordu. Gerçi ünlü bir büyücünün adıyla aynıydı… en azından Dünya’dayken öyleydi. Bir de “Mana” istatistiği olduğuna göre, belki bu dünyada büyü de vardır.
[Bu dünyada büyü mevcuttur.]
“Vay canına! Hey, zihnimi okuma!”
Bir süredir sessiz olan mesaj penceresi, sesli olarak asla söylemediğim bir düşünceme aniden yanıt vermişti. Bayağı bayağı zihnimi okuyordu… ki bu da bu mesajları gönderen şeyin insan olmadığını—en azından sadece insan olmadığını gösteriyordu. Tanrı gibi bir şeydi belki de. Aksi takdirde birinin düşüncelerine nasıl göz atabilirdi ki? Belki ben de büyü öğrenirsem böyle bir şey yapabilirim?
[Ne yazık ki bu dünyada zihin okuma büyüsü bulunmamaktadır.]
“Cık.” Cevap verdiği için minnettardım tabii ama hayallerimi bu kadar çabuk yıkmak zorunda mıydı? En azından umutlanmama izin verirmiş gibi yapamaz mıydı?
[Şimdi daha acil konulara odaklanalım.]
“Acil konular mı?”
[Siz, Merlin, enkarne edildiniz.] [Bundan böyle sizi özgür bir yaşam bekliyor.]
“Özgür bir yaşam, ha…”
Kağıt üzerinde kulağa hoş gelıyordu. Ya da… ekranda. Gerçekte ise sanki kendi isteğim dışında farklı bir dünyaya fırlatılmış gibi hissediyordum. Yani bana yeni bir hayat verildiği için minnettardım… muhtemelen. Ama anılarım bu kadar darmadağınıkken bu minneti içtenlikle hissedemiyordum.
Bildiğim kadarıyla, belki de karanlık bir amaç için kullanılıyordum. Bu mesajları her kim—ya da her ne—gönderiyorsa kendi çıkarları olabilir. Onlara körü körüne güvenecek değildim ama şu an için elimdeki tek şey onlardı. Kısa bir değerlendirmeden sonra bir sonraki mesajı beklemek için duraksadım. Neredeyse anında geldi; sanki sadece sakinleşmemi bekliyordu.
[Acil hayatta kalmanız için gerekli tüm hazırlıklar yapılmıştır.] [Büyüye ilgi gösterdiğinize göre, gelin kullanmayı deneyelim.]
“Büyü mü? Ben şimdiden büyü kullanabiliyor muyum yani?”
[Doğru.] [Bedeninize bu dünyada yaşamanız için gerekli güç bağışlandı.] [Özellikle de büyü yeteneği.]
“Büyü yeteneği, ha…?” Sağ elime dik dik baktım. Gerçekten alev falan fırlatabilir miydim?
[Ormanda ateş büyüsü kullanmak tehlikelidir.] [Lütfen element dışı büyü kullanın.]
“Element dışı mı?”
[Element dışı büyü; Ateş, Su, Rüzgar, Toprak, Kutsal veya Karanlık şeklindeki altı elementin kapsamına girmeyen büyüleri ifade eder.]
“Anladım… Peki neyi denemeliyim?”
[Boyutlararası depolama büyüsü ile başlamanız önerilir.]
“Kulaklara amma da havalı gelen bir isim.” İfadeden anlaşıldığı kadarıyla bu muhtemelen “eşya kutusu” veya “envanter” yeteneği gibi klasik bir fantastik kurgu ögesiydi.
[Anlayışınız doğru.]
Pekala, işte bu şüpheliydi. Fantastik kurgu kalıpları hakkında nereden bilgin olabilirdi ki? Ama anılarımı okuduysa oyunları ve animeleri de biliyor olmalıydı.
[Öncelikle, farklı bir uzamsal alan hayal edin.] [Ardından orada bir delik açtığınızı ve içinden bir şey çıkardığınızı imgeleyin.]
“Bir delik… farklı bir alan… çıkarmak…”
Zihnimde o imgeyi oluşturmaya çalışırken kendi kendime mırıldandım. Şaşırtıcı derecede kolaydı. Bir eşya kutusunun tam olarak neye benzemesi gerektiğini bilecek kadar anime ve oyun görmüştüm. Havada mavi bir ışık halkası genişledi. Çerçevesi hafifçe mavi renkte parlarken iç kısmı bulanık, siyah bir pusla dalgalanıyordu. Bu pus havayı büküyor, duman gibi şekil değiştiriyordu.
“Demek boyutlararası depolama büyüsü bu?”
[Evet.] [Lütfen elinizi karanlık sisin içine sokun ve çıkarmak istediğiniz eşyayı hayal edin.]
“İçinde ne olduğunu bile bilmiyorum ki,” diye itiraz ettim.
[Eliniz içeri girdiğinde, içerik otomatik olarak zihninizde belirecektir.]
“Ha. Pekala.” Elimi temkinli bir şekilde dalgalanan karanlığın içine soktum. Anında zihnimde kahverengi bir kese görüntüsü belirdi. İçinde para olduğunu hissettim. İmgeye odaklanıp elimi dışarı çektim. Elimin içinde madeni paralarla dolu bir kese duruyordu. “Vay be. Tamam, bu harbi harbi fantastik romanlardan fırlamış bir şeydi.”
Bağcığı çözüp içine göz attım. Altın, gümüş ve bakır sikkeler bana ışıldıyordu.
[Altın sikkelerin her biri on gümüş değerindedir.] [Gümüş sikkelerin her biri ise on bakır değerindedir.]
“Gayet basit ve anlaşılır. Bunu sevdim.”
[Ayrıca Büyük Altın Sikke adı verilen daha büyük bir altın sikke de mevcuttur ancak bunlar nadiren kullanılır.]
“Yani temel olarak bir süre bununla idare edebilirim,” diye tahminde bulundum.
[Bu fonlar eninde sonunda tükenecektir.] [Lütfen bu gerçekleşmeden önce kendinize bir iş bulun.]
“Cidden mi?” Omuzlarım hafifçe çöktü. Durum ekranına göre yirmi dokuz yaşındaydım. Muhtemelen ölmeden önceki yaşımla aynıydı. Dünya’da yirmi dokuz yaşındaki birinin çalışması beklenirdi; ölüp reenkarnasyon geçirmek de görünüşe göre beni bu sorumluluktan muaf kılmıyordu. Para dünyayı döndürüyordu, başka bir dünyada bile.
[Tavsiye edilen mesleğiniz Maceracı’dır.]
“Maceracı mı?”
[Maceracılar canavar avlamak, şifalı otlar toplamak ve önemli şahıslara korumalık yapmak gibi görevler üstlenirler.] Bir nevi genel maksatlı yüklenici gibi.
“Yani bu dünyada canavarlar var…? Bayağı canlı kanlı yaratıklar mı?”
[Doğru.] [Canavarlar insanlardan ve hayvanlardan farklıdır.] [Bu dünyaya özgüdürler, son derece saldırgandırlar ve genellikle diğer yaşam formlarına hücum ederler.]
“Vay anasını, pekala. Bu korkunç.”
[Bu arada, şu an içinde bulunduğunuz orman canavarlar barındırmaktadır.]
“NE?!” Cırladım. “O zaman beni neden burada enkarne ettin ki?!”
Bu bilginin çok daha önce gelmesi gerekiyordu! Beni enkarne edecektin madem, daha güvenli bir yer seçemez miydin? Güzel, boş bir arazi gibi? Ya da bir kasaba meydanı?
[Kasabanın ortasında aniden birinin belirmesi paniğe yol açardı.] [Etrafınızdaki herkesin rahatı için tenhalarda bir alan seçilmiştir.]
“Mekan seçerken lütfen benim de rahatımı göz önünde bulundurun…” diye mırıldandım. Yakınlarda canavarlar olduğunu öğrendiğim için küçük bir kuşun cıvıltısı bile omuzlarımı sıçratmaya yetti.
[Sakin olun.]
“Gerçekten olamıyorum!”
[Bedeniniz son derece güçlüdür.] [Yüksek büyü yatkınlığınız sayesinde bu bölgedeki hiçbir şey size zarar veremez.]
“Yine de ne idüğü belirsiz canavarları daha az korkunç yapmıyor bu!”
[O halde buradan ayrılalım.] [Yakınlarda bir insan yerleşimi bulunmaktadır.]
“Ooo! Demek güvenliğimi en azından birazcık düşündün.” Ama dürüst olmak gerekirse beni doğrudan kasabanın hemen dışına bıraksaydı beni büyük bir kaygıdan kurtarmış olurdu. Tekrar ayağa kalktım ve anında yeni bir pencere belirdi.
“Harita mı?”
[Doğru.] [En yakın kasabanın adı Sennion’dur.] [Oraya doğru yol alalım.]
“Pek pratikmiş.”
Haritadaki parlayan işareti takip ederek gür, sık ağaçlı ormanın içinde büyük adımlarla ilerledim. Bedenim inanılmaz derecede hafif hissettiriyordu. Yıllarca kendimi helak edercesine çalıştıktan sonra, yepyeni bir bedene sahip olmak dağlar kadar fark yaratmıştı. Görünürdeki yaşım önceki hayatımla aynı olmasına rağmen en ufak bir yorgunluk hissetmiyordum. Belki de bu, yüksek niteliklerin eseriydi.
İlerlerken uzun otları kenara itiyordum ki aniden kulakları tırmalayan bir çığlık ormanı yarıp geçti.
“AAAAA!”
Genç bir kızın sesiydi.
