Overlord – Kayıp Ülkenin Vampir Prensesi (Yan Hikaye) – Bölüm 3 / Beş Yıllık Hazırlık

Beş Yıllık Hazırlık

1

Gece Lich’leri, büyük miktarda mana emerek Üst Lich konumunun ötesine geçmiş varlıklardı. Tarih boyunca böyle durumlar nadiren yaşanmıştı ki canlılar da buna minnettardı.

Çünkü Gece Lich’leri son derece güçlüydü.

İnsanlık sınırlarının ötesindeki inanılmaz yüksek kademeli büyüleri —sözde altıncı kademeyi— kullanmakta uzmandılar. Savaşta yaşlı Ejderhalarla bile boy ölçüşebilirlerdi. Ayrıca pek çok özel yeteneğe, namevt mürit sürülerine, yüksek bir zekaya sahip olup kat kat geçilmez kalelerde yaşarlardı.

Namevt krallar olarak ulusları yönetebilecek kapasitedeydiler.

Doğrusu, bilinen üç Gece Lich’i vardı—

Ejderha Gece Lich’i, Guphandera Argoros.

Titan Gece Lich’i, Siyern.

İsimsiz Gece Lich’i, Dehşet olarak bilinen gölgelerin lordu.

Küçük bir ülke büyüklüğünde bir bölgeyi yönetiyorlardı ve çevre uluslar onları dehşet figürleri olarak tanıyordu.

Bu nedenle “Gece Lich’i” ismi yalnızca korku dolu, kısık seslerle telaffuz edilirdi. Doğal afetlerle kıyaslanabilecek efsanevi varlıklar oldukları söylenebilirdi.

Ve tam şu anda, o korkunç Gece Lich’lerinden birinin, kendini dünyadan soyutlayıp karanlıkta pusuda bekleyen Kunivela’nın önünde, sanki bir anda yoktan var olmuşçasına iki figür belirdi.

Biri cüppeliydi. Diğeri de cüppeliydi ancak sanki bir yetişkin ve bir çocukmuşçasına boyları birbirinden çok farklıydı.

Namevt Kunivela bile, bu gizemli ikili hiçbir ön uyarı olmaksızın aniden karşısında belirdiğinde kısa bir şaşkınlık yaşadı.

Araştırmaları verimli geçmişti, engin bir büyü bilgisine sahipti ve kendi alanında oldukça ünlüydü. Dünyadaki pek çok insanın muhtemelen haberinin bile olmadığı bir gerçeği, dünyada dokuzuncu kademe büyülerin bulunabileceğini kavramıştı. Yine de kendisi bile ne olduğunu anlayamamıştı.

Kunivela inini, yıkılmış bir şehirdeki bir evin altına kazdığı mahzene kurmuştu.

Örgüt dâhil hiç kimsenin burayı bilmemesi gerekiyordu. Üstelik şehrin dört bir yanına namevt hizmetkârlar konuşlandırmıştı. Onların gözlerinden kaçıp tüm büyü tuzaklarını aşarak buraya nasıl ulaşmışlardı? Ne de olsa Kunivela kendini korumak için kehanet büyüsü de kullanmıştı.

Yine de Kunivela, aniden karşısında belirmeden önce hiçbir şey hissetmemişti.

Ancak kafa karışıklığı hızla dağıldı. Yerini alan şey ise korkuydu.

Bu dünyada Gece Lich’leri var olan en güçlü varlıklardandı. Üstün varlıkların başkalarına tepeden bakması gibi, başkalarından korkmaları da imkânsız olurdu. Bu durum, onun ezici gücünü kavrayan kişiler için özellikle geçerliydi.

Tabii bunun bir yıl önce yaşandığı varsayılırsa.

Kunivela’nın zihninde tek bir düşünce belirdi.

Bu, “Beni öldürmeye çalışıyorlar” düşüncesiydi.

Aniden beliren bu iki kişiyle konuşmaya hiç niyeti yoktu. Kunivela hemen bir büyü yaptı. Saldırı ya da savunma büyüsü değil, [Teleportasyon] büyüsünü seçti.

Bu şehri terk etti ve hiçbir tereddüt göstermeden, güvenli olduğunu düşündüğü —ki buranın da güvenli olduğunu düşünmüştü— uzak bir üsse ışınlandı.

Savaşmak bir seçenek değildi. Seçemeyeceği tek yol buydu. Bunu gerçekten yapmak tam bir aptallık olurdu.

İkisinin de dışarıya bir güç aurası yaymadığı doğruydu. Onlardan herhangi bir mana bile hissedemiyordu.

Ama işte bu yüzden bu kadar korkunçtular.

Normal şartlar altında, karşısında durma aptallığını onlara öğretmek için onları bir saldırı büyüsüyle karşılardı.

Ancak bu iki kişi Gece Lich’i Kunivela’nın gözetleme ağını yarıp geçmişti. Bu nedenle, bu ikisinin Kunivela’nın hissettiremeyeceği kadar ötesinde olduğunu varsaymak tek mantıklı şeydi.

Örgütün namevtleri, Gece Lich’i Kunivela’nın her şeyi bırakıp hemen kaçmayı seçtiğini duysalardı kesinlikle onunla alay ederlerdi. Ancak böyle bir tepkiyi yalnızca bir yıl önce alabilirdi.

Şu an ise örgüt üyeleri oy birliğiyle Kunivela’nın seçimini destekler ve kararının doğruluğuna kefil olurlardı.

“Cehennem Külliyatı” adında bir örgüt vardı.

Namevt büyü kullanıcılarından oluşan bir gruptu. Karşılıklı çıkarlar doğrultusunda çalışmak ve çatışmalardan kaçınmak amacıyla kurulmuştu.

Bunun sebebi, sınırsız ömre sahip varlıklar olan namevtler birlikte büyü çalıştıklarında sürtüşmelerin çıkmaya meyilli olmasıydı.

Üç büyük dürtüden —yemek, dinlenme ve seks— yoksun olan namevtler, kaçınılmaz olarak başka güçlü arzular geliştirirlerdi ve namevt büyü kullanıcıları durumunda genel olarak bilgiye susarlardı. Bu nedenle, bilgi üzerine bir çatışma başladığında tırmanma eğiliminde olurdu. Taraflardan biri yok edilene kadar sürecek bir imha savaşına dönüşmeden kimse durmazdı.

Canlıların üç büyük dürtüsü tek bir arzuda toplansaydı, o tek arzu şüphesiz kontrol edilemez hale gelirdi. Namevtlerin bu şekilde yok olması çok yaygındı; hatta canlılar, onlar kan davasına dalmışken her iki tarafı da yok edebilirdi.

Bu yüzden zamanla, bilgi ve büyülü eşyalar yüzünden karşılıklı yok oluşa sürüklenmek yerine takas yapmanın ve makul ölçüde iş birliği kurmanın daha akıllıca olduğunu anlayan namevtler ortaya çıktı. Sonunda bir isim listesi hazırlandı.

Katılımcıların isimlerinin bilinmeyen bir büyüyle kazındığı efsunsuz bir taş tabletti; sonradan “Graniezzo Yazıtı” olarak bilinecekti.

O zamanlar yalnızca dört Gece Lich’i ve üç Üst Lich’in isimlerini barındırıyordu. Kurallar azdı ve kuralları çiğneyenlere diğerleri birleşip saldırırdı. Aralarındaki ilişki işte bu kadar gevşekti.

Fakat bundan 200 yıl sonra giderek tam teşekküllü bir örgüte dönüştü.

Artan namevt üye sayısı sayesinde o yedi kişi 48 kişi daha büyüyerek 55 üyeli dev bir örgüte dönüştü; ilk yedi kişinin her biri zorluk derecesi 150 olan namevt yaratıklardı.

Yine de bu örgütü çok az kişi biliyordu.

Üyeleri kabaca iki tipe ayrılabilirdi.

Bir taraf canlılar arasındaki nüfuzunu geliştirir ve amaçlarına ulaşmak için onları kullanırdı. Diğer tarafın ise canlılarla hiç işi olmaz, dünyada kendi amaçları doğrultusunda sessizce çalışırdı.

İlki gibi düşünen kişi sayısı çok azdı, bu yüzden üyelerinin çoğu ikinci kategoriye giriyordu. Sonuç olarak canlı toplumunda pek bir dalgalanmaya yol açmıyorlardı.

Canlılar arasında nüfuz kurmayı planlayanlara gelince, bununla birlikte düşman sayısı da artıyordu. Özellikle namevtler yaşayan her şeyin düşmanı olduğundan, canlıların onları yok etmek için uluslararası ittifaklar kurduğu zamanlar oluyordu. Bu nedenle, ilk gruptaki üyelerin sayısı daha da azdı. Elbette canlı dünyasının karanlığında kök salmış olanlar da vardı ancak bu kadar yetenekli namevtler kırk yılda bir çıkardı.

Sonunda “Cehennem Külliyatı” yalnızca söylentilerde var olan bir gruba dönüştü. Bahsi geçen üç Gece Lich’ini aralarına katılmaya zorlamamalarının sebebi, bunu yaptıklarında dikkat çekmekten kaçınmaktı.

Sorunun keşfedilmesinin bu kadar uzun sürmesinin sebebi de buydu.

Bu sorunu ilk fark eden, iç çemberin en eski üyelerinden biriydi. Örgütün kurucularından biriydi; “Uçurum” olarak da bilinen Benjeli Ansis.

Altı kollu, iki başlı bir Gece Lich’iydi; altıncı kademe arkan büyülerinde ve diğer geleneklerin altıncı kademe büyülerinde uzmandı ve insanlığın galip gelemeyeceği korkunç bir varlıktı. Gün ışığına çıkmaya hevesli olsaydı bahsi geçen üç Gece Lich’inin sayısı dörde yükselirdi.

O gün iç çemberden bir üye ve sekizinci kademe uygulayıcısı olan Granz Locke’un kalesine doğru gidiyordu.

Çeşitli bedeller ödedikten sonra Granz’ın sekizinci kademeye nasıl ulaştığını öğrenmeyi amaçlıyordu. Ancak Granz o gün ortaya çıkmamıştı. Bu yüzden Benjeli, Granz’ın kalesine gitti.

Azami ömrü olmayan namevtlerin kendilerini araştırmaya kaptırmaları olağandışı bir durum değildi. Granz da öyle olmuş olmalıydı; Benjeli hedefine ulaştığında böyle düşünmüştü. Ancak Benjeli, hem koruması hem de binek hayvanı olan Namevt Ejderhası’ndan indiğinde, Granz’ın kalesindeki havanın garipliği yüzünden olduğu yerde donakaldı.

Granz’ın nöbet görevinde onlarca Üst Lich’i vardı ve onları hizmetkârları olarak acımasızca çalıştırıyordu. Normalde o geldikten hemen sonra biri ortaya çıkıp Benjeli’ye yolu gösterirdi fakat bir süre beklemesine rağmen kimse gelmedi.

Benjeli kendi hizmetkârlarını çağırdı ve temkinli bir şekilde kaleye girdi; orada ne olduğunu hemen anladı.

Her şey alınmıştı. Araştırmaları ve serveti iz bırakmadan yok olmuştu.

Namevtler canlıların düşmanıydı, bu yüzden bir namevtin yok edilmesi olağandışı değildi. Böyle güçlü namevt varlıklar bile zaman zaman kendilerinden çok daha güçlü canlı varlıklar tarafından katledilirdi. Fakat garip olan şey, ortada hiçbir savaş izinin bulunmamasıydı. Sanki bir anda dışarı çıkıvermiş gibiydi.

Granz bir Gece Lich’iydi. Başka bir deyişle, namevtlerin en üst kademesindendi. Böyle biri direnme fırsatı bile bulamadan yok edilmiş olabilir miydi?

İçinde tuhaf bir huzursuzlukla Benjeli, örgütün tüm üyelerinin durumunu kontrol etti.

Ve ardından — örgüt sarsıldı.

55 üyesinden 21’iyle iletişim tamamen kesilmişti. Bu durum sadece dış çember üyeleriyle sınırlı değildi; iç çemberin kurucu üyelerini bile kapsıyordu.

Kimse ne olduğunu anlamadan, grubun neredeyse %40’ı yok edilmişti. Korkunun ne demek olduğunu bilmemesi gereken bu namevtlerin sırtı ürperdi; ülkeleri yok edebilecek güçteki üyelerinin arkalarında tek bir mesaj veya bilgi bile bırakmamış olması, tek taraflı olarak silinip süpürüldükleri anlamına geliyordu.

Güçlü bireyler olarak her biri tek başına bir ülkeyi çökertebilirdi. Her biri böylesine bir kibirle doluydu; bu yüzden nadiren birlikte çalışırlar ve “Cehennem Külliyatı” bir grup olarak hiçbir zaman ortak hareket etmezdi. Ancak artık böyle bir lüksleri kalmamıştı.

Herkes bilgisini paylaştı, birbirini gözetti ve güçlerini birleştirdi. Bir zamanlar, yıllar arayla yapılan toplantılarına pek çok üyenin katılmadığı bu örgüt, artık her ay toplanıyordu.

Yine de sayıları giderek azalmaya devam etti.

Bilinmeyen bir varlık, örgütün üyelerini yavaş yavaş, adım adım avlıyordu.

Asrı devirmiş bu varlıklar, hayatlarında ilk kez korkuyu tattı.

Artık itibar ya da gurur düşünecek durumda değillerdi.

İlk başlarda ayda bir toplanmaya başlamışlardı ama sayıları düştükçe iki günde bir toplanır olmuşlardı. O toplantılarda herkesi eksiksiz görmek içlerini rahatlatıyordu ama biri eksik olsa sıranın kendilerine geleceğinden korkuyor, her günü dehşet içinde geçiriyorlardı. Hatta bazıları bir arada yaşamaya başlamıştı.

Bilgi toplamak için ellerinden geleni yapsalar da bulabildikleri tek şey gizemlerdi.

Neden saldırıya uğradıklarını bilmiyorlardı. Nefret, intikam ya da başka bir duygu yüzünden miydi? Yoksa araştırmalarının meyveleri, servet ya da benzeri maddi şeyler için miydi? Ama en önemli soru şuydu—

Bunu kim yapıyordu?

Amaçlarının artık bir önemi yoktu. Mevcut durum karşısında varabildikleri yeni karar, kayıtsız şartsız teslim olmak ve cansız varlıklarını bağışlamaları için yalvarmaktı. İlk başlarda bazıları savaşmayı önermiş olsa da bu noktada hepsi savaşma arzusunu kaybetmişti.

“Cehennem Külliyatı” olarak bilinen Gece Lich’i örgütü, artık bilinmeyen bir dehşetin pençesindeydi.

Kunivela işte bu şartlar altında [Teleportasyon] büyüsünü kullanmaya karar vermişti.

Kaçabileceğini düşündüğü için teslim olmaktan vazgeçmiş değildi. Aksine, onlarla konuşabilecek kadar zihnini toparlamaya ihtiyacı vardı. Ayrıca onlarla tek başına konuşmak istemiyordu. Önce geri çekilip ardından grup halinde teslim olmak daha iyi olur diye düşündü Kunivela.

Ancak [Teleportasyon] etkisini gösterdikten hemen sonra Kunivela donakaldı.

Hâlâ bu iki gizemli kişinin karşısındaydı. [Teleportasyon] gerçekleşmemişti. Belki de bir büyü onu etkisiz kılmıştı.

Bir namevt olan Kunivela, sadece bugün bile daha önce hiç görmediği pek çok şeye tanık olmuştu. İçindeki korku yeniden tırmandı ve karşısındaki ikiliyi incelerken gözleri fal taşı gibi açıldı.

Cübbeli uzun boylu figür elini uzattı.

Bu iskeletten bir eldi.

Zihninden pek çok iskelet büyü kullanıcısının adı geçti ama hepsi de tuhaf tiplerdi. Hiçbiri Gece Lich’i Kunivela’yı yenebilecek güçte değildi. Öyleyse bu varlık da neydi — düşünceleri bu noktaya geldiğinde donup kaldı.

Zihin kontrolü altına alınmıştı.

Direnme şansı bile olmamıştı.

Gece Lich’i Kunivela, adeta bir Zombi veya İskelet gibi boyunduruk altına alınmıştı. Zihni ve ruhu, karşısındaki varlığı çoktan yöneticisi — Efendisi — olarak kabul etmişti. Korku nesnesi olması gereken kişi, sadakat borçlu olduğu bir Efendi’ye dönüşmüştü.

Bunun namevtlere hükmetme yeteneği olduğunu anlayabiliyordu; kendisinin de sahip olduğu bir yetenek. Ancak bu yetenek yalnızca kendisinden daha zayıf namevtler üzerinde etkiliydi — bu da Efendisi’nin Kunivela’dan katbekat daha güçlü olduğu anlamına geliyordu. Boyunduruğu altına girdikten sonra, karşı taraf kontrolü bırakmak istemediği sürece Kunivela’nın bundan kurtulma şansı yoktu. Artık geriye kalan tek şey ona — Efendisi’ne — merhamet etmesi için yalvarmaktı.

Efendi, yüzünü gizleyen kukuletayı geriye çekti.

Ortaya kemikten bir kafatası çıktı. Az önce uzattığı iskelet ele bakılırsa, bu bir maske değil, öz yüzüydü.

Kunivela’yı öldürmeyip kontrol altına almayı seçmesinin ardında bir anlam olmalıydı. Bunu onu öldürmenin ziyan olacağını — hayatta tutmanın daha iyi olacağını düşündüğü için yapmış olması en iyisi olurdu, diye düşündü hükmedilen Kunivela.

“Pekala, öncelikle — tüm araştırma notlarını ve hazineni teslim etmekle başla.”

“Teslim et!”

Yan taraftaki daha kısa boylu figür de kukuletasını çıkardı.

Sarı saçları ve kırmızı gözleri vardı.

İnsan bir çocuk gibi görünüyordu ama aşikâr şekilde bir namevtti. Zekâsı ve görünüşü göz önüne alındığında, insandan türetilmiş bir Vampir olduğu kanaatine vardı. Efendisi’nin bir yoldaşı olduğu için ona karşı en ufak bir düşmanlık besleyemiyordu.

“Emredersiniz, itaat ediyorum. Şimdi hazinemle başlıyorum.”

Kunivela bir anahtar kullanarak odasındaki hazine odasının kilidini açtı ve içindeki tüm çuvalları çıkardı.

Toplamda 15 çuval vardı. Her birinde bin altın sikke bulunuyordu, toplamda 15.000 sikke — ki bu da toplam 150 kilogram ağırlığındaydı. Namevtlerin doğrudan paraya ihtiyacı olmasa da canlıların bir kısmının — genellikle toplumun karanlık tarafındaki insanların — onlarla iş yapmaya razı olduğu zamanlar olurdu. İsteklerini yerine getirmek onları altınla ödüllendirirdi ve altın da onlarla pazarlık yaparken değerli bir eşyaydı, bu yüzden doğal olarak epey bir birikim yapmıştı.

Bunlara ek olarak bir torba da değerli taş vardı. Masada ayrıca büyü parşömenleri, efsunlu değnekler ve diğer büyülü eşyalar duruyordu.

“Bu üsse ek olarak üç üssüm daha var. Servetimin diğer yarısı oralarda bulunuyor.”

Hükmedildiği için Efendisi’nin kazancını en üst düzeye çıkarmak amacıyla gizli tüm hazinesinin yerini dürüstçe açıkladı.

“Hoho, oldukça fazlaymış.”

“Gerçekten öyle!”

“… Haneye Tecavüzcü İki Numaralı… biraz kendini tutman gerektiğini düşünmüyor musun? İyice saldın kendini, değil mi? Bunca zamandır aklımdan geçse de… bugün bunu söylemek zorundayım. Daha çok bir prenses gibi davranman gerekmez mi? Seninle ilk karşılaştığımızda öyleydin.”

“—Bir Numaralı. Beş yıldır birlikte seyahat ediyoruz, biliyorsun değil mi? Bunca şey yaşadıktan sonra namevtler bile bir dereceye kadar değişir.”

“Umu. Bundan şüpheliyim. Mantıken namevtlerin zihinsel düzeyde değişmemesi gerekir — bu aynı zamanda asla olgunlaşmayacakları anlamına mı geliyor? “Yani kişiliğin her zaman böyle miydi, İki Numaralı?”

“Bana pek öyle gelmiyor… hem işin özüne bakarsan, hepsi senin yüzünden, Bir Numaralı. O imkânsız büyüler, her biri tek başına koca bir krallık değerinde olan büyülü eşyalar ve sanki tek başlarına bütün bir ülkeyi yerle bir edebilecekmiş gibi duran canavarlar çağırmalar…”

Efendi, gevezelik eden kızı duymazdan gelip çuvallardan birini açtı ve içinden birkaç altın sikke çıkardı.

“… Demek hepsi ticaret akçesi? Bu işimi son derece kolaylaştırır. Ne de olsa büyük miktarda parayı bozdurmak hayli zahmetlidir.”

Her ülkenin altın sikkesindeki altın oranını hesaplamak büyük bir külfet olduğundan, Kunivela kolayca ticaret yapabilmek adına yalnızca bu sikkeleri kullanıyordu.

“Bunca zamandır yeniden dökülmüş Yggdrasil sikkelerini kullanmanın sebebi bu muydu, Bir Numaralı?”

“Onları daha önce görmüştün, değil mi? Aynen öyle, İki Numaralı. Şimdi gelelim asıl meseleye. İlk sorum şu: Örgütünüzün hareketleri ne durumda? Bana karşı ne kadar temkinliler?”

“Size karşı tedbirliyiz elbette fakat bu noktada herkes esasen kayıtsız şartsız teslim olmaya hazır. Görünüşe göre bazıları gruptan kaçmış bile.”

“İsimlerini ver.”

Kunivela kaçan eski üyelerin listesini tek tek saydı. Toplamda altı kişi kadardılar.

“Ne düşünüyorsun, İki Numaralı?”

Kız elindeki kâğıda bakıp başını salladı.

“İki tanesi kaçmayı başarmış gibi görünüyor. Ne yapalım, Bir Numaralı?”

“İzlerini sürüp öldürün. Köklerini kazımazsak asla rahat bir uyku çekemeyiz.”

“—Bu harika, Bir Numaralı! Şaka yapma konusunda kendini geliştirmişsin! Bak işte, namevtler de gelişebiliyormuş! Bir dahakine de isim takma zevkinin üstünde çalışmamız gerekecek!”

“… Şaka yapmıyordum.”

“Ah, şey…”

Efendi konuşmadı. Kız dudağını ısırıp Efendi’ye kaçamak bir bakış attı.

Efendi’ye yapılan saygısızlık kabul edilemezdi ama Kunivela’ya saldırma izni verilmemişti.

Hem ayrıca…

Kaçan o iki kişi şanslı mıydı yoksa şanssız mı? Az önceki konuşmaya bakılırsa onları bağışlayacak gibi görünmüyorlardı…

“Seçtiğim isimler gerçekten o kadar kötü mü?”

“… Dürüst olmak gerekirse, evet. Ah, ama Başkalaşım Hayvanat Bahçesi oldukça iyiydi. Komikti.”

“Komikti, demek…”

“Yine de Sarıkafa berbattı!” Kız ellerini kalçasına koydu. “O zamanlar o muhafızlar bana öyle tuhaf tuhaf bakıyorlardı ki rezil olmuştum!”

“Ama hiçbir şey söylemediler ki…”

“Bunun sebebi isimlerin farklı ırklar arasında farklı anlamlar taşıması; birinin ismiyle dalga geçtiği için öldürülmek de yeni bir şey değil. Karışık nüfuslu şehirlerde insanlar bu meseleye karşı daha hassastır. Yine de akıllarından geçenleri gizleyemediler…”

“Ama daha sonra oraya bir daha gitmedik ki—”

“—Bağışlayın, Efendim?” Kunivela tedirginlikle sordu. İkisinin de bakışları — Kunivela yalnızca Efendisi’nin bakışını önemsiyordu — ona döndü. “‘Cehennem Külliyatı’na mensup tüm namevt büyü kullanıcıları size teslim olmaya hazır, Efendim. Bu sizi memnun eder mi?”

“Ah, evet, önce bu taraftaki işleri halledelim. Bir soruya başka bir soruyla cevap vermek nezaketsizlik olsa da sormak zorundayım: Bunu neden kabul etmek zorundayım?”

Kunivela, Efendisi’nin şüphesi karşısında yutkundu.

“Sizler böyle söylüyor olabilirsiniz ama içinizde kesinlikle bir kin barındıracaksınız. Sizi neden bağışlayayım? Gelecekteki sorunları ancak kökünüzü kazıyarak ortadan kaldırabilirim.”

“Biz asla öyle bir şey yapmayız. Karşı gelmeyi aklımızdan bile geçiremeyiz—”

“—Ah, bunu yeterince dinledim. Peki ya zayıflığımızı öğrenseydiniz ne olurdu?”

Efendisi’nin talepleri karşısında hiçbir şeyi gizleyemezdi.

“Düşmanımızın zayıflığını yakaladıktan sonra onu yok etmek işimize yarayacaksa, bunu yapardık.”

“Gördün mü?”

“Yalnızca, bizi vasalınız olarak kabul etmeniz durumunda Efendimizin zararlı gördüğü hususlara ilişkin olarak kesinlikle fayda sağlarız. Örneğin, birlikte çalıştığımız sürece diğer tüm düşünce kuruluşlarından daha iyi performans göstereceğimizi garanti edebilirim ve elbette düşmanlarınıza karşı birlik olarak hizmet edebiliriz. Efendim, gücünüz eşsiz olsa da sayıca üstünlük kesinlikle bir avantaj sağlayabilir—”

Kunivela çaresizce kendi değerini kanıtlamaya çalışıyordu.

“Hmm, bu doğru. Araştırılması gereken bir meselem var. Fakat daha önce ortadan kaldırdığım meslektaşlarınıza göre bunu kimse yapamıyor. Bu doğru mu?”

Örgüt içinde kimin ne çalıştığı hakkında herkesin aşağı yukarı bir fikri vardı. Birbirlerinin çabalarını tekrarlamak yüzünden kaynaklar için çekişmekten kaçınmak adına bilgilerini paylaşıyorlardı. Ancak her kişinin araştırma içeriği hakkında doğruyu söylediğinin bir garantisi yoktu. Kunivela’nın kendisi de gizli araştırmalar yürütüyordu.

Belki de bu gizli materyal bir pazarlık malzemesi olarak kullanılabilirdi. Eğer “herkesin kendine özel gizli konuları var” derse, Efendi gidip herkesi sorgulamak zorunda kalacak, bu da örgüte yönelik saldırılarını artırabileceği anlamına gelecekti. Belki diğerleri de bunu düşünmüş, bu yüzden tek kelime etmeden öldürülmeyi seçmişlerdi. Efendi’nin konuyu açmamasının sebebi belki de buydu.

“—Öyleyse, size her yıl sabit bir miktar ödemeyi teklif etsek? Büyük miktarda parayla, araştırmaları yürütmeye yardımcı olmaları için yaşayanlardan daha fazla kişiyi tutabilirsiniz—”

“Paraya ihtiyacım yok.”

“Hı-hı.”

Yanındaki kız başıyla onayladı.

“Öyleyse, öyleyse neden önce hazinelerimi teslim ettirdiniz?”

Bu çok garip değil miydi? Kunivela’nın sorusuna karşılık Efendi umursamazca omuz silkti.

“Sadece aralarında nadir eşyalarınız var mı diye bakıyordum. Ah, bir de bir zindanı temizledikten sonra hazine elde etmenin o maceracı ruhunu tatmak istedim.”

Kunivela “maceracı ruhu” derken neyi kastettiğini merak etmekten kendini alamadı.

Sırf bunun için mi hepsini silip süpürecekti?

Hükmedilmiş olmasaydı kesinlikle tüm gücüyle karşı koyardı. Elbette bu, anlamsız bir hayalden başka bir şey değildi.

“Sana soracak başka sorularım da var. Kontrolüm altında olduğuna göre, örgütünün diğer üyeleri seni kurtarmaya gelir mi yoksa bu sığınak bir süre sonra kendi kendini mi yok eder — yani burada kalmamızın bize herhangi bir zararı var mı?”

Bu zararların ne olduğunu açıklamak zordu.

Kunivela ortadan kaybolursa diğerleri başına bir şey geldiğini varsayardı. Ama dünyada kim kendisini böyle bir riske atardı ki? Belki hepsi gelebilirdi ama muhtemelen Kunivela’yı kurtarmak ya da Efendi’ye saldırmak için değil. Teslim olmayı teklif etmeleri veya müzakere talep etmeleri daha olasıydı.

Her durumda, Efendi için hemen olumsuz sonuç doğuracak bir şey yoktu. Yine de bundan sonra ortaya çıkabilecek dezavantajlı gelişmeleri göz ardı etmek mümkün değildi.

“Hiç yok. Ancak bu yalnızca önümüzdeki bir gün kadar bir süre için geçerli. Birkaç gün geçerse — ne kadar zaman geçerse, birilerinin ters bir şeyler olduğunu düşünme olasılığı o kadar artar. Ayrıca bu üste hâlâ hükmedilmiş namevtler bulunuyor. Onlar ne olacak? Hâlâ etraftalarsa saldırıya geçebilirler.”

Kunivela kontrol altına alınmış olabilirdi ama bu sadece onun için geçerliydi. Kendi yarattığı namevtler ise farklı bir meseleydi. Efendi’yi gördükleri anda muhtemelen tüm davetsiz misafirleri öldürme emirlerini yerine getireceklerdi.

Öte yandan, Kunivela artık kontrol altında olduğundan, onun hakimiyeti altındaki namevtler bu kontrolden kurtulmuş olacaktı. O namevtler muhtemelen şu anda kaçmaya çalışıyorlardı ve herhangi bir düşmanlık başlatmaya kalkışmazlardı.

“Ah, eğer sadece buradaki namevtlerse, hepsi birden bana saldırsa bile hepsinin icabına kolayca bakabilirim. Bu konuda endişelenmeye gerek yok.”

“Efendim!”

Kunivela başını eğdi.

Bunu zaten anlıyordu ama Efendi’nin üstünlüğünden bizzat bahsettiğini duymak onu nutku tutulmuş halde bıraktı.

“Şimdi, edindiğin bulguları İki Numaralı’ya açıkla. Çabuk ol.”

“Anlaşıldı.”

“Cehennem Külliyatı” üyeleri için araştırmalarının temel amacı büyük bir büyülü güce ulaşmaktı. Kızın anlayacağını düşünmese de yine de anlattı.

Bu sırada Efendi, tüm hazineyi büyüyle oluşturulmuş bir cep boyutuna depoladı.

“… Hepsi bu kadar.”

“Pekala, emeğin için teşekkürler. Şimdi sıradaki soru: Örgütünün tüm üyeleri hakkında bildiğin her şeyi anlat. Yetenekleri, konumları, dikkat edilmesi gereken noktalar vesaire.”

Demek mesele buydu. Diğerlerini kontrol altına almak için bu gücü kullanmış, ardından hepsini tek tek yok etmeden önce ellerindeki her şeyi anlattırmıştı.

Geçmişte hepsi bireysel hareket ederdi fakat artık birbirlerine durumlarını bildirdikleri için sanki herkes görünmez iplerle birbirine bağlanmış gibiydi. Efendi’nin avının yaklaştığını hissettiğinde ürünü toplamaktansa yapması gereken tek şey o ipi çekip onları kendine çekmekti.

Konuşmak istemiyordu ama Kunivela bildiği her şeyi anlattı. Namevt hakimiyetinin etkileri sayesinde hiçbir şeyi saklayamaz veya yalan söyleyemezdi.

Kız zaman zaman ona iğneleyici sorular yöneltiyordu. Muhtemelen daha önce yok edilen üyelerden öğrendikleri şeylerle uyuşup uyuşmadığını kontrol etmek içindi.

“Teşekkür ederim.” Efendi, açık konuştuğu için Kunivela’ya teşekkür etmiş olsa da muhtemelen bunda samimi değildi.

“Şimdi, bu son soru—”

“Son soru” lafı Kunivela’yı paniğe sürükledi. Henüz bir işe yaradığını gösterememişti ve bu böyle devam ederse sonu felaket olacaktı.

“—Yeter, Bir Numaralı.”

Kız yorgunluk ya da tükenmiş bir canlılık hissettiren bir tonla söze girdi.

“Bu kadar yeter, Bir Numaralı. Ne de olsa kendi başıma epey araştırma yaptım ve artık anlıyorum… iki yıl önce artık kendimi kandırmayacağımı söylediğim şeyi biliyorsun, değil mi?”

“… Güneşin İlahi Bakiresi ile mi ilgili? Ama bu sadece senin için değil, İki Numaralı. Sana defalarca söyledim, bu aynı zamanda benim kişisel merakım için. Senin için değil, benim için.”

Kızın yüzündeki ifade tuhaftı; aynı anda hem yalnız hem de mutlu görünüyordu. Kunivela bunu anlayamıyordu.

“Ben sorayım öyleyse. Inveria ülkesinin, tüm halkının Zombi’ye dönüşmesiyle nasıl yok edildiğine dair bir şey biliyor musun?”

Inveria kelimesini duyduktan sonra hafızasını yokladı ama bildiği tek şey uzak bir ülke olduğuydu.

“Hayır, hiçbir şey bilmiyorum.”

“Öyle mi… Peki, Zombi’ye dönüşmüş bir insanı tekrar normale — yani canlı bir varlığa — döndürmenin bir yolunu biliyor musun? İhtimali çok düşük olsa bile fark etmez.”

Kunivela bunun değerini kanıtlamak için iyi bir fırsat olduğunu hissetse de konu hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Eğer zihin kontrolü altında olmasaydı, muhtemelen canını kurtarmak için bir şeyler uydurmaya çalışır ya da bu konuda araştırmalara başlamak üzere olduğu yalanını söylerdi.

“Hayır, bilmiyorum. Fakat Ejderha Lordları gibi efsanevi varlıkların bu konuda bir şeyler bilmesi gerektiği söylenir.”

“Bu isim sık sık geçiyor. Gökte süzülen o devasa varlık ve aynı zamanda Parlaklık Ejderha Lordu.”

“Ayrıca şunlar da var—”

Bildiği tüm Ejderha Lordları’nın isimlerini sıraladı. Ancak nerede olduklarından veya gerçekten var olup olmadıklarından emin olmadığını da ekledi.

Kunivela bunun kendisi için bir şans olduğunu hissetti ve çaresizce kendini pazarlamaya çalıştı.

“Bana zaman verirseniz bu Ejderha Lordları’nın konumlarını derhal bulurum.”

“İyi bir öneri ama seni yine de yok edeceğim.”

Cevap anında geldi.

“Ama, ama neden? Sizin için yararlı değil miyim?”

“Çünkü başkalarının hakkımızda bilgi sahibi olmasının bize pek çok zararı olur. Bizim hakkımızda hiçbir şey bilmediğiniz içindi ki bizimle başa çıkmanın doğru yolunu bulamadınız.”

“Ama herkesi kontrol altına alma yeteneğinizi kullanırsanız size ihanet etmemiz imkânsız olur.”

“Gerçekten de öyle. Fakat bildiğin gibi, hem üst sınır hem de toplam sayı açısından [Namevt Hakimiyeti] yeteneğinin bir sınırı var. Bana asla ihanet etmeyeceğini kesin olarak garanti etmenin bir yolu olmadığı sürece, seni kontrol altında tutma lüksünü göze almam için çok fazla sakıncası var.”

“Asla ihanet etmeyiz—”

“Sana az önce açıkladım, değil mi?”

Kunivela sözlerini yuttu.

Karşısındaki namevt varlığa fikrini değiştirebilecek gösterebileceği hiçbir şey yoktu.

“Şimdi, bu işe bir son verelim.”

2

Suzuki Satoru ile Keno üstü kapalı at arabalarında yollarına devam ettiler.

Bu, Keno’nun memleketi Inveria’dan “satın aldıkları” at arabası değil, yaklaşık bir yıl önce aldıkları başka bir arabaydı. Bu arada, bu tarz dördüncü arabalarıydı; ilki yok edilmiş, ikincisi bir saldırıda yakılmış, üçüncüsü ise terk edilmişti.

Sürücü koltuğundaki iki kişi — elinde dizgin tutan Suzuki Satoru ile dizlerinin üzerinde büyülü bir ciltle hemen yanında oturan Keno — sessiz ovada ilerlerken her zamanki gibi öylesine sohbet ediyorlardı.

Keno’nun narin, porselen gibi boynuna dökülen saçları rüzgârda dalgalanıyordu.

Saçlarını kesmesi için Suzuki Satoru’dan ricada bulunmuş olsa da Satoru onun bir kukuleta takmasının daha iyi olacağını düşünüyordu. Bunun sebebi, havadaki toprak ve toz kokusunun kızın saçlarına sinip sinmeyeceğinden emin olamamasıydı.

Ancak bunu dile getirecek değildi.

Keno şu anda zor bir yaştaydı.

Suzuki Satoru bunu lafa dökecek olsa kız “Hımpf~” diyerek yanaklarını şişirirdi. Keno kendisine çocuk gibi muamele edilmediğinde keyifleniyordu, bu yüzden Satoru da öyle konuşmamaya gayret ediyordu.

Kırk yıl boyunca yalnız kalmıştı, beş yıldır da ikisi birlikteydi. Bu sürenin son kısmında zihniyetinin daha da olgunlaşmış olması gerekirdi. Ne var ki hiç olgunlaşmış gibi görünmüyordu.

Atın sağrısına çarpan dizginleri salladı.

Bu hareketin hiçbir anlamı yoktu. Arabayı çeken at, o zamanlar da arabalarını çeken aynı Golem’di. Ama hepsi rolün bir parçasıydı. Yolculukları boyunca ikisi de bolca rol yapmıştı.

İkisinin de namevt olduğu ve bir Golem At’a sahip oldukları bir gerçekti. Hiçbirinin uyumaya ihtiyacı yoktu ve hepsi karanlıkta görebiliyordu. Yine de şüphe çekmemek için geceleri çadır kuruyorlardı. Elbette uyumalarına gerek olmadığından, ikisi genelde şafak sökene kadar çadırlarında sohbet ederlerdi.

Keno’nun gerçek yaşı Suzuki Satoru’nunkini aşsa da şehirden hiç ayrılmadığı için pek yaşam tecrübesi yoktu. Memleketi dışına hiç çıkmamış on yaşında bir mirasyediydi. Bu da konuşacak konularının çabucak tükenmesi ve yalnızca öğrendiği bilgilerle yetinmek zorunda kalması demekti.

Öte yandan Suzuki Satoru’nun anlattığı hikâyeler Keno tarafından son derece ilgiyle karşılanıyordu. Suzuki Satoru’nun yaşadığı gerçek dünyaya — yoğun bir bulut tabakasıyla kaplı o dünyaya — ait hikâyeler değil, Yggdrasil masalları.

Kılıç ve büyünün hüküm sürdüğü bir dünyada yaşayan bir kız için, Suzuki Satoru’nun Yggdrasil’deki maceraları gözlerini heyecanla parlatan şeydi.

İlk başlarda Keno’nun kaşlarını çatmasına neden olan pek çok şey vardı. Bunlar ona fazla abartılı ve saçma geliyordu. Ama Suzuki Satoru’nun elinde kanıt vardı. Eksiksiz bir kayıt olmasa da Suzuki Satoru’nun fotoğraf albümleri bahsettiği şeylerin resimlerini içeriyordu.

Fotoğrafın ne olduğunu bilmeyen Keno, onları enfes portreler olarak değerlendiriyor gibiydi. Ancak Satoru ile kendisinin çekilmiş bir fotoğrafını gördükten sonra, bunların manzaranın birebir tasvirleri olduğunu kabul etmişti.

Bundan sonrası kolaydı.

Keno’yu dehşete düşüren maceraların Suzuki Satoru’nun bizzat yaşadığı olaylar olduğu kanıtlanmıştı. Başka bir deyişle, yüce büyü kullanıcısı Suzuki Satoru’nun maceraları gerçekti.

Keno’nun gözlerindeki hayranlık kısa sürede parıldayan bir saygıya dönüştü ve Suzuki Satoru bunu gördü. Bu durum keyfini son derece yerine getirdi ve coşkuyla anlatmaya başladı. Çok geçmeden Keno, Ainz Ooal Gown’un maceralarını avucunun içi gibi öğrenmişti.

Beş yıllarını işte böyle geçirmişlerdi.

Ve bugün de araba sarsılırken aynı hikâye sona erdi.

“Ve böylece Ainz Ooal Gown’dan herkes bir başka efsaneye daha imza attı. Harikasın, Satoru.”

“Fufu, o kadar da büyütülecek bir şey değil, Keno. Öyle üyelerle bunu başarmak çocuk oyuncağıydı. İşte o zamandan bir fotoğraf.”

Suzuki Satoru dizginleri bıraktı ve Golem At’a sözlü emir verdi.

Boşa çıkan elleriyle fotoğraf albümünü çıkarıp sayfaları karıştırdı. Bunu yaparken, “Neredeydi acaba?” diye mırıldanıyordu. Ateş Dev Lordu Surtr’u yendikten sonra çekildikleri bir resmi buldu ve ona gösterdi.

“Vay canına!” Keno neşeyle haykırdı. “Harikasın… Böylesine güçlü bir devi yenmeyi başardığına inanamıyorum… Hımm, hayır. Ainz Ooal Gown’daki herkes sayesinde bu mümkündü. Ne de olsa böylesine güçlü ve alevli bir asa kullanan bir Dev Lordu’nu başka kim yenebilirdi ki?”

“Evet… bu doğru olabilir.”

Resmi geri alıp yerine koyduktan sonra, Surtr’u defalarca kez nasıl yendiklerini hatırladı.

Elemental dirençleri son derece tek bir alana odaklı olduğu için pek de zor olmamıştı ama Suzuki Satoru bunu söyleyip kızın hayallerini yıkmak ve onu hayal kırıklığına uğratmak istemedi. Bu yüzden Suzuki Satoru sadece gülümsedi.

“Kesinlikle! Sen ve arkadaşların harikaydınız, Satoru!” Keyfi yerine gelen Suzuki Satoru, Keno’nun heyecanına ortak oldu.

“Gerçekten öyle! Sanırım öyle! Kılıcını fırlatıp Lævateinn’i çıkardıktan sonra herkesin ölümden kaçınmayı ve dayanmayı başarması gerçekten takdire şayandı.”

“Evet! Herkes harikaydı! Senin sayende kazandılar, Satoru!”

“Öyle mi düşünüyorsun? Hahaha!”

Suzuki Satoru neşeli bir edayla kahkaha attı.

“Sen ve arkadaşların gerçekten tüm o harika maceraları defalarca yaşadınız mı, Satoru?”

“Gerçekten de yaşadık. Ve şimdi biz de kendi büyük maceramıza atılıyoruz, değil mi?” Keno buruk bir şekilde gülümsedi.

“Gerçekten mi? Ama öyle şaşaalı bir macera gibi hissettirmiyor.”

“Her şey ona nasıl baktığına bağlı değil mi? Senin ülkenden yola çıkalı beş yıl oldu. Pek çok ülkeye gidip pek çok gizeme tanık olmadık mı? Savaşmak her şey demek değil, biliyorsun.”

Bilinmeyenin tadını çıkarmak.

Bir yolculuğa çıkıp dünyayı kendi gözlerinle görmek — Yggdrasil’in aradığı gerçek macera bu değil miydi? Şimdilerde Dünya Arayıcıları’nın ne hissettiğini bir nevi anlayabiliyordu.

Elbette arkadaşlarının yanında savaşmak ve oyunu oynamak kötü bir şey değildi. Ancak Suzuki Satoru, Keno ile yaptığı bu yolculuğun ikisinin çıkması gereken asıl yolculuk olduğunu rahatlıkla söyleyebilirdi.

“Sanırım… öyle. Şu Yedi Yanık Ovası ile Berrak Göl gerçekten harikaydı.”

“Kendi adıma, Yedi Yanık Ovası bana biraz tiksindirici gelmişti ama Berrak Göl çok güzeldi. Tıpkı cam gibi görünüyordu.”

“Evet. Gerçekten muhteşimdi!”

Yollarına devam ederken ikisi de o güzel manzarayı yad etmeyi sürdürdü.

“O manzaraları keşke bir kez daha görebilsem.”

“Yapacak bir işimiz yoksa tekrar gidebiliriz. Ne de olsa ömrümüz sınırsız.”

“Doğru,” diye karşılık verdi Keno.

“Ve ayrıca…” “…eskisine kıyasla daha da güçlendin Keno. Güçlü bir düşmanla kapışmayı denemek ister misin?”

Yolculuk ve savaş birbirine kopmaz bağlarla bağlıydı. Bu sadece bir güvenlik meselesi değildi; insan nüfusunun az olduğu bölgelere gidildiğinde kişiyi av olarak gören canavarlar ortaya çıkar, manzaralı yerleri ziyaret ederken de güçlü düşmanlarla karşılaşma ihtimali bulunurdu. Yine de Suzuki Satoru, güçlü sayılabilecek tek bir rakiple karşılaşmıştı. Fakat Keno yalnız olsaydı onu anında öldürecek sayısız düşman vardı.

Kaba kuvvet işinden Suzuki Satoru sorumluydu, zekâ gerektiren işleri ise Keno hallederdi; yine de Keno’nun güçlü bir varlıktan darbe aldığında ayakta kalabilecek kadar dayanıklı olması önemliydi.

“Beni… beni bu işe katma lütfen… ah! Benim için endişelendiğini biliyorum Satoru ve buna minnettarım! Hatta bana birkaç harika eşya da ödünç verdin! Ama ne deniyordu ona? Ha, seviye kasmak [grinding – tecrübe puanı kasma], bu işe yaramıyor gibi sanki, değil mi? Yani, elime bir sopa alıp tüm uzuvları kesilmiş, can çekişen bir Ejderha’ya defalarca vurmaktan pek hoşlanmıyorum… Senin planından bahsetmiyorum, daha çok onun merhamet dileklerini sürekli görmezden gelmen… şey, evet, bu biraz yürek burkucuydu — hayır, öyle demek istemedim. Elbette senin de böyle şeylerden hoşlanmadığını ve bunu sadece benim için yaptığını biliyorum. Hem bana ödünç verdiğin o güzel giysileri kirletmek istemiyorum. Sadece belki bir dahakine başka bir yol olabileceğini düşünüyorum.”

Keno tüm bu kelimeleri gereksiz bir aceleyle ağzından döküvermeyi başardı.

Anlaşılan Ejderha üzerinde antrenman yaptığı o olaydan pek hoşlanmamıştı. Bir kıza böyle bir şey yaptırmak biraz insanlık dışıydı; Suzuki Satoru pişmanlık duydu. Belki de bir dahakine hırpalamaktan çekinmeyeceği bir rakip bulmalıyım, diye düşündü. Hırsızlar ve merhamete layık olmayan diğerleri konuşabildikleri için muhtemelen daha sonraya bırakılmalıydı. Konuşamayan bir yaratık ya da cansız bir nesne belki daha iyi olabilirdi. Suzuki Satoru ardından çeşitli canavarları değerlendirmeye başladı. Şahsi fikrince, dev böcekler ve benzerleri iyi birer aday gibi görünüyordu.

“Anladım Keno. Bir dahakine seviye kasmaya çıktığımızda bunu daha iyi planlayacağım.”

Gülümsedi ve başparmağını kaldırarak onay verdi. Keno kelimelerle tarif etmesi zor bir ifadeyle karşılık verdi. Bu, yılda ancak bir kez görebileceği değerli bir bakıştı. Hayır, ilk yola çıktıklarında bunu bundan daha sık gördüğünü hissediyordu ama beş yıl önceki olaylardan pek de emin değildi.

“Umu. Yine de karma değerinin nasıl değiştiğini bilmiyorum. Ancak benimki negatif olduğuna göre, dengelemek adına seninkinin pozitif olmasını umuyorum. Durum böyleyken negatif karma değerine sahip rakipleri katletmek en iyisi olacaktır.”

“Ah, şey? Hayır, o, şey… Satoru, bunu daha sonra konuşalım. Bak, şehri şimdiden görebiliyorsun. Gerçekten çok göze çarpıyor.”

“Ahhh, gerçekten de öyle.”

Suzuki Satoru önündeki şehri görebiliyordu. Söylentilerden duymuştu ama gerçekten de oldukça büyük, etrafı surlarla çevrili bir şehirdi. Buradaki “büyük” kelimesi ölçeğini değil, kelimenin tam anlamıyla boyutunu ifade ediyordu; binaların ve şehir surlarının fiziki büyüklüğü muazzamdı. Özellikle kapıların iki yanında duran devasa kayalar dikkat çekiciydi. Yaklaşık 150 metre yüksekliğindeydiler. İki yanına yerleştirilmiş kayalar şehir surlarının bir parçası hâline gelmişti.

Şehir surları bu kayaların yanında yer aldıkları için inşa edilmiş değildi. Aksine, yakınlarda yaşayan Devler bunları bir dostluk göstergesi olarak kendi yurtlarından taşıyıp getirmişlerdi. Ondan sonra, o devlerle kurulan dostane ilişkiler sayesinde şehrin her bir parçası — binalar, şehir düzeni ve benzeri şeyler — devlerin rahatsızlık duymayacağı boyutlarda tasarlanmıştı; en azından Suzuki Satoru’nun duyduğu şey buydu.

Bunları taşımak kaç Dev gerektirmişti ve bunu nasıl başarmışlardı?

Suzuki Satoru konuyu büyüyen bir merakla değerlendirirken kukuletalı Keno’ya taktığı yüzükleri değiştirmesi gerektiğini işaret etti.

Bir Vampir olarak Keno, güneş ışığı altında yaptığı tüm eylemlerde ceza alıyordu. Ancak güneş ışığı karşıtı bir yüzük takarak bunu etkisiz hâle getirmeyi başarmıştı. İşaret, o yüzüğü başka bir şeyle değiştirmesi içindi. Kukuleta takmak bile cezayı sıfırlamazdı ve yine de yorgun hissederdi ancak bu kadarcık şeye bile dayanamazsa işler sarpa sarardı.

Keno’ya dört yüzük ödünç vermişti: “güneş ışığı cezasını azaltan yüzük”, Suzuki Satoru’nun bile ona hükmedememesi için “namevt kontrolü ve defedilmesine karşı koruma yüzüğü”, “kehanet büyüsüne karşı koruma yüzüğü” ve “bağlama ile diğer hareket kısıtlamalarına karşı bağışıklık yüzüğü”. Duruma göre ona yenilerini de verirdi.

Bu sefer şehre girerken son derece önemli olan “namevt kontrolü ve defedilmesine karşı koruma yüzüğü” ile “kehanet büyüsüne karşı koruma yüzüğü”nü takacaktı.

Buna karşılık Suzuki Satoru kemikli çehresini gizlemek için hiçbir çaba sar etmedi. Ne de olsa beş yıllık yolculuğu boyunca şehir kapılarından yüzü açık şekilde girmek için pratik yaptığı söylenebilirdi. Ayrıca şehirlere girmeye çalışırken gerçek yüzünü göstermenin daha iyi olacağı söylenmişti. Eğer açık sözlü olur ve kendini gizlemeye çalışmazsa blöfle yoluna devam etmesi daha kolay olurdu.

Daha önce kendisini gizlemek için yanılsama büyüsü kullanmayı denemişti ancak talihsiz bir kazadan sonra artık onlara güvenmiyordu.

“Lafı açılmışken, Satoru.”

“Hm?”

“Neden bu tarafa geri dönüyoruz?”

Keno’nun memleketi buranın biraz ötesindeydi. Satoru son beş yıl boyunca onu buraya getirmemişti.

“Hm? Dünyanın her yerini gezdik ama buraya gelmedik, değil mi? Uzakta belirsizce seçebildiğimiz şu dağlara tırmanmak iyi olmaz mıydı?”

“Anlıyorum.”

Ses tonuna bakılırsa Keno bu açıklamaya pek inanmış gibi görünmüyordu. Beş yıldır birlikte seyahat ettikleri düşünüldüğünde Suzuki Satoru bunu anlayabiliyordu. Ancak bu şehre geliş nedenini Keno’ya söylemeye hiç niyeti yoktu.

Golem At tarafından çekilen araba, ikisini yavaşlamadan ana kapıya kadar taşıdı. Belki zamanlamaları iyiydi ama Suzuki Satoru ve yanındakinden başka kimse yoktu orada.

Kapı muhafızları toplanmıştı, havada tehlike kokusu vardı. Herkes mızrağını doğrultmuş bekliyordu. Surlara göz attığında oraya toplanmış okçuları gördü. Söylemeye gerek yok, hepsi de Suzuki Satoru’ya karşı tedbirliydi.

“Dur!”

Sert bir ses onlara seslendi. Bir tür muhafız kaptanına ait gibi görünüyordu. Suzuki Satoru bunu umursamazca görmezden geldi ve neşeli, canlı bir tonla karşılık verdi.

“Selam, hava ne güzel böyle.”

Muhafızlar arasında hemen bir kafa karışıklığı yayıldı ancak kısa sürede sert tavırlarına geri döndüler.

“Burada ne işin var, namevt?!”

“Namevt mi? Nerede?”

Suzuki Satoru mahsustan yapıyormuşçasına etrafına bakındı.

“Sen ne saçmalıyorsun—”

“—Yoksa beni bir namevtle mi karıştırdınız?!”

Askerlerin bağırışlarını keserek onlara karşılık haykırdı.

“Ben namevt değilim! Ben Yaşlıkemik Satoru’yum!”

“Yaşlı… kemik mi?”

Askerler birbirlerine baktı, ardından başlarını iki yana salladılar. Birbirlerine, “Daha önce böyle bir şey duymuş muydun?” diye sorduklarını işitebiliyordu. “Yok artık, ben de ilk defa duyuyorum.”

“Şanlı Yaşlıkemikler’den birini bir namevt mahlukla karıştırmak sizce de çok büyük bir nezaketsizlik değil mi? Ulusumuza yapılan ağır bir hakarettir bu!”

Kapı muhafızları bir kez daha bakıştılar. Kaptan —şimdilik ona böyle hitap edecekti— son derece kafası karışmış bir tonla yanıt verdi. Yine de silahını indirmeye niyetli görünmüyordu. Zaten bu kadarı beklenen bir şeydi.

“Yani… namevt değil misiniz?”

“Söyledim ya! Ben şanlı Yaşlıkemikler’den Satoru’yum!”

“Hayır, ah, bağışlayın. Cahilliğimi bağışlayın fakat daha önce Yaşlıkemik adını hiç duymamıştım.”

“Ne?! Büyük ve yüce Yaşlıkemikler’i de mi bilmiyorsunuz? Nasıl bir taşra kasabası burası böyle…”

Mağrur kapı muhafızları, köylü muamelesi görmekten doğal olarak incinmişlerdi. Bu durumdan hoşnut kalmasalar da, temkini büyük ölçüde elden bırakmış gibi görünüyorlardı.

Bu dünyada pek çok ırk vardı. İnsansılar bir yana, tuhaf görünümlere sahip pek çok yarı-insan ve heteromorf da mevcuttu. Bu ırkların mensuplarına karşı ayrımcılık yapmak, mensup oldukları ulusların gazabını çekebilirdi. Bu durum bir savaşa yol açarsa, taraflardan birinin yok olmasıyla sonuçlanabilirdi. Nitekim birkaç ülke bu şekilde yıkıma uğramıştı.

Bu sebeple kapı muhafızlarından, duruma uygun şekilde hareket etmeleri istenirdi. Bir ulus ne kadar çok türle temas kurarsa, muhafızları da o kadar sıkı eğitilirdi.

Başka bir deyişle, karşısındakinin bir namevt değil de Yaşlıkemik ırkının bir üyesi olduğunu düşünürlerse fevri hareket etmezlerdi.

Bundan sonrası için kafa karışıklıklarından yararlanmak ve durumu kontrol altına almak kritik önem taşıyordu.

“Görünüşe göre siz cahil köylülere biz Yaşlıkemikler’in yüceliğini öğretmem gerekecek. Daha önce de söylediğim gibi, ben Yaşlıkemikler’in ulu başkenti Büyük-Tokyo’dan gelen Satoru’yum. Buraya… değerli bir şeyler bulmaya geldim; gerçi burada ilgimi çekecek kayda değer bir şey olduğunu sanmıyorum.”

“… Tüccar mısınız?”

“Öyleyim. Yine de gözüme çarpan bir şey olmazsa hiçbir şey satın almam.”

“Önce bagajınızı kontrol etmemiz gerekiyor ama ondan önce, gerçekten şey yapmamız lazım… neydi o… ah… sizi muayene etmemiz gerek. Anlıyorsunuz, değil mi? Anlıyorsanız… lütfen orada bekleyin. Gidip rahibi çağıracağım.”

Kaptan’ın üslubu, yavaş yavaş Suzuki Satoru’ya boyun eğen bir hal alıyordu.

“Anlıyorum. Yaşlıkemikler’i namevtlerle karıştıracak kadar nasıl birer ilkel olduğunuzu merak etsem de bizler gayet alicenabızdır.”

“Peki ya şuradaki kız?”

“Yoldaşımdır, o da bir Yaşlıkemik.”

“Ha?”

Kaptan, şaşkınlıkla Keno’ya baktı, ardından onu Satoru ile kıyaslamaya başladı. “Kızın da Yaşlıkemik olduğunu mu söylemek istiyor?” ve “Birbirlerinden tamamen farklılar, değil mi?” gibi soruları kendi kendine mırıldandığı duyuluyordu.

“Neresi farklı, gayet benziyorlar işte?”

“… Ah, şey.”

Kaptan mahcup olmuş bir edayla başını öne eğdi.

Çok geçmeden Suzuki Satoru, bir askerin yanında bir rahip getirdiğini gördü. Birazcık koşsa nefessiz kalacakmış gibi görünen şişman bir adamdı.

Vardığında, rahip bir mendille terini sildi ve nefes almakta zorlanıyormuşçasına derin derin soludu.

Kaptan, “Müsaadenizle,” deyip rahibin yanına gitti.

“Rahip-dono, buralara kadar yorulduğunuz için teşekkür ederim.”

“Ne diyorsunuz, Kaptan-dono? Bu bizim görevimiz. Yine de umarım bir dahakine beni bu kadar acele ettirmezsiniz. Buraya varmadan tanrıların tahtının önüne sürüklenmek istemiyorum.”

Rahip hıçkırığı andıran nefesler arasında yanıt verdi.

İkisi de seslerini olabildiğince alçaltmaya çalışıyorlardı ve biraz uzaktaydılar ancak Suzuki Satoru onları yine de duyabiliyordu.

“Yine de tapınakta hiç at yok mu?”

“Ne diyorsunuz Kaptan-dono? Bindiğim herhangi bir ata acımaz mıydınız?”

“Rahip-dono… ata binmeyi öğrenseniz iyi olabilir.”

“Kalçamı ve uyluklarımı acıtır, bu yüzden müsaadenizle kalsın!” Kaptan’ın “Ama şifa büyünüz var,” yanıtını görmezden gelen rahip, dik dik Suzuki Satoru’ya baktı. “Pekala, buraya çağrılma amacımı yerine getireceğim. [Turn Unde— ”

“Hayır, o kişiler Yaşlıkemik olduklarını iddia ediyorlar. Namevt gibi görünmüyorlar.”

“Ha? Yaşlıkemik mi? … Ama bana daha çok namevt gibi geldiler.”

“Öyle mi? Yine de gerçekten namevt değillerse işler ciddi şekilde sarpa sarar…”

“Hm — pekala. Ne de olsa tapınağımıza bağışta bulunabilecek kişileri kovarsam kötü olur, üstlerimin beni nasıl azarlayacağını kimbilir. En sonunda bir köy rahibine dönüşürsem — öhöm!”

“Hayır, sorun bu değil, Rahip-dono.”

“Hayır, sorun tam olarak bu, Kaptan-dono. Burası Marki’nin toprakları dahilinde bulunuyor. Bize belli bir özerklik tanımış olsa bile, ulusun çıkarlarını gözetmeden kafamıza göre hareket edersek yine biz zarar görürüz. Dahası, bir şekilde başka bir ırkın yüksek kademeden bir üyesi çıkan birini gücendirirsek olay büyür. Kaptan-dono, adınızın tarihe ulusun yıkımına yol açan bir savaşı başlatan aptal olarak geçmesini istemezsiniz, değil mi? Şahsen ben böyle bir şeyi pas geçerim. Üstelik böyle bir şey gerçekleşirse, herkes için her türlü derde yol açar!”

“… Demek durumu anlıyorsunuz. O halde, gerçekten namevt olup olmadıklarını kontrol etmeniz için sizi rahatsız edebilir miyim?”

“Çok zahmetli, onları öylece salıp gitseniz olmaz mı?” “Bir askere, refakatçiymiş gibi davranıp onlara göz kulak olmasını söyleyin falan işte.”

İkisi bakıştı ve sonunda rahip yenilgiyi kabul ederek omuzlarını düşürdü.

“İyi, iyi, anladım.”

Rahip bedavaya büyü yapmak zorunda kaldığı için söylenerek Suzuki Satoru’ya doğru yürüdü ve onu neşeli bir tebessümle selamladı.

“Selamlar, saygıdeğer Yaşlıkemik misafirlerimiz. Ben bu şehirdeki tapınağın bir hizmetkârıyım. Sözlerinize inansam da başkalarının şüphelerini gidermek adına bir büyü yapmam gerekiyor. Lütfen buna karşı koymayın.”

Adını bile belirtmemiş olması, beladan kaçınmak için ne kadar çaresiz olduğunu açıkça gösteriyordu. Tam da Suzuki Satoru’nun planladığı gibi gittiği söylenebilirdi.

“Anlıyorum. Lütfen devam edin, Rahip-dono.”

(Namevt Saptama) — Anlaşıldı. Gerçekten de namevt değilmiş Kaptan-dono, nitekim hiçbir tepki vermedi. Ayrıca — yaah!”

Rahip elini kaldırdı. Suzuki kendisini iten tuhaf bir güç hissetti. Muhtemelen bir tür namevt yok etme yeteneğiydi. Ancak Suzuki Satoru ve Keno üzerinde tamamen etkisizdi. Seviye farkları bunun bir nedeni olsa da asıl sebep sahip oldukları büyülü eşyalardı.

“Tahmin ettiğim gibi, hiç tepki vermedi. Bu adam bir namevt mahluk değil.”

“Gerçekten mi?”

“Söylemiştim, değil mi? Ben Yaşlıkemikler’den Satoru’yum. Bana namevt muamelesi yapılması oldukça sinir bozucu.”

Etrafındaki muhafızların mızraklarını indirdiğini gördü. Hâlâ etrafını sarmış durumdalardı fakat artık havadaki o gerginlik kaybolmuştu.

“Bu durum görevimi tamamladığım anlamına geliyor, değil mi? Ahh, böylesine sakin ve dost canlısı bir namevti nerede bulacaksınız ki? Buraya gelmeden önce bile onun namevt olamayacağını düşünüyordum zaten,” dedi rahip tüm muhafızlara göz gezdirerek. “Yine de beni buraya çağırdınız. Bunu sırf bana eziyet etmek istemenize bağlayabilirim ancak!”

Rahip sözlerini şakacı bir tonla bitirdi. Kaptan adamlarına baktı ve benzer şekilde neşeli bir havayla yanıt verdi.

“Rahip-dono’yu buraya kadar koşturmayı iyi becerdiniz! Zaten göbeği yüzünden bir sorunu olduğunu düşünüyordum. Gelecekte de onu böyle koşturmak için fırsatları değerlendirmeye devam edin!”

Kaptan ve rahip karşılıklı kahkaha attılar. Aslında akıllarından başka bir şey geçiyormuş gibi, dişlerini gıcırdatır gibi çıkan türden bir kahkahaydı bu.

İkisi de sanki gülmekten bıkmış gibi duraksadı. Rahip Suzuki Satoru’ya arkasını dönüp kasabaya doğru yönelirken, Kaptan bir kez daha Suzuki Satoru’nun karşısına geçti.

“Bağışlayın Satoru-dono, Yaşlıkemik tüccarı. Pekala öyleyse — lütfen bagajınızı incelememize izin verin.”

“Elbette. Ancak alışveriş yapmaya geldiğim için yanımda neredeyse hiçbir şey yok.”

Suzuki Satoru ile Keno atlarından indiler; onların ardından, kapı muhafızlarından biraz farklı görünen ama tamamen iş odaklı bir grup insan vagonun üzerine çıktı. Bunlar, bagajları kontrol etmek ve geçiş ücreti toplamakla görevli değerlendirme memurlarıydı.

Vagonun içindekilerin %90’ı tahıldı — hacimsel olarak %90’ını oluştursa da vagonun yüklü ağırlığının sadece onda biriydi. Hacimsel olarak hesaplansa bile bu miktardaki tahılın vergisi oldukça düşük olacaktı.

Suzuki Satoru ve Keno, üzerlerinde kaçak mal taşımadıklarından emin olunması için kısa bir üst aramasından geçti. Tam o sırada vagonda arama yapan görevliler geri döndü. İçlerinden biri küçük bir sandık tutuyordu.

“Bu hazine sandığının kilidini açabilir misiniz?”

“Elbette.”

Suzuki Satoru sandığı açtı ve dışarıya altının parıltısı saçıldı. Sandıkta 500 adet ticari altın para vardı. Ayrıca içinde epeyce değerli taşın bulunduğu deri bir kese de yer alıyordu. Bu büyük bir paraydı ancak uzaklardan gelen bir tüccarın yanında bulundurması için sıradan bir miktardı.

Görevli kolunu sıvayıp sandığın içini kontrol etmek için elini içeri uzattı.

“—İçinde başka bir şey yok. Vagonda da gizli bir bölme bulunmuyor. Tek mesele, atın canlı bir varlık olmaması.”

“O bir Golem At.”

“… Yaşlıkemikler gerçekten böyle şeyleri kontrol edebiliyor mu?”

“Elbette. Onlar yemeye, içmeye ya da boşaltım yapmaya ihtiyaç duymayan Golem Atlar. Korkunç canavarların karşısında bile sinmezler. Bu da onları taşımacılık için mükemmel kılmaz mı? … Bunlara sahip olmamanız işte bu yüzden taşralı olduğunuzun kanıtı.”

Suzuki Satoru, sanki insanların kendisine ‘artık bir kes’ demesini istiyormuşçasına laf çarpmaya devam etti. Bu da rolün bir parçasıydı ve içten içe onlardan özür diliyordu.

Görevliler bunu duyduktan sonra aralarında tartışmak için bir araya geldiler. Emsali olmadığı için Golem At’tan ne kadar vergi alacaklarını konuşuyor olmalıydılar. Kısa bir görüşmenin ardından, ona da normal bir atla aynı vergiyi uygulamaya ve geri kalanını daha sonra Marki ile görüşmeye karar verdiler.

Suzuki Satoru, Keno, bir at ve tahıl için geçiş ücretini ödedikten sonra şehre giriş izni aldılar.

Kaptan, dizginleri eline alıp atını sürmeye hazırlanan Suzuki Satoru’ya seslendi.

“Şey, evet. Bunu söylemem gerekiyor. Yaşlıkemik tüccarı… Sadede geleceğim. Bu kasabada yüzünüzü pek göstermemeniz iyi olur.”

“Nedenmiş o… Ahh, insanların beni bir namevt sanacağını düşündüğünüz için mi? Beni bir—”

“Ahhh, anladım, anladım.”

Suzuki Satoru sesini yükseltirken Kaptan, son derece rahatsız olmuş bir tavırla elini sallayarak onu susturdu.

“… Yanlış kimlik tespiti çok kötü olurdu. Yine de… namevtlerden nefret etmemiz çok doğal olsa da tepkiniz biraz fazla görünüyor, bir şey mi oldu?”

“Ahhh, evet oldu. Ancak bu 20 yıldan uzun bir süre önceydi. Bir zamanlar bu ulusu çok sayıda namevt istila etmişti ve bu olay Namevt Felaketi olarak biliniyordu. Bu olay büyük bir yıkıma yol açtı ve bu şehir doğrudan etkilenmemiş olsa da burada hâlâ ailesini ve dostlarını kaybeden insanlar var. Anlıyor musunuz?”

“Namevt Felaketi mi dediniz?”

Keno’nun ülkesindeki halkı Zombiye dönüştüren olayla bağlantılı gibi görünüyordu.

O olay sadece Keno’nun ülkesinde yaşanmamıştı. Zombileşme, 250 kilometrelik bir yarıçap içindeki her şeyi etkilemişti. Suzuki Satoru’nun yıllar süren araştırmaları sonucunda vardığı kanı, bu olayın dört ulusun çöküşüne yol açtığı yönündeydi.

Ancak bu ülke oradan epey uzaktaydı ve aralarında başka bir ülke daha vardı. Ayrıca o şehrin Zombileri sadece etrafta öylece dolanıyorlardı. Neden bu ülkeye kadar taşmışlardı ki?

Belki de hemen bir sonuca varmak için henüz erkendi.

“Dahası da var. Buradan kuzeybatıya doğru ilerleyip bir sonraki ülkeye geçerseniz, aynı sayıda hatta daha fazla namevt görebilirsiniz. Baş edemeyecekleri kadar çok namevt ortaya çıkmış gibi görünüyor.”

Burası Suzuki Satoru ile Keno’nun geldikleri yönün, yani Keno’nun ülkesinin ters istikametindeydi.

“Hm—” Suzuki Satoru dolaylı bir soru sordu. “Bunca namevt mahlukun ortaya çıkmasının bir sebebi olmalı diye düşünüyorum. Büyük bir savaş falan mı çıktı? Savaş alanında bırakılan cesetlerin harekete geçmesi sık görülen bir durumdur.”

Kaptan başını iki yana salladı.

“Emin değilim. Tek bildiğim, namevtlerin aniden ortaya çıktığı. Kontrolden çıkan bir büyü yüzünden olduğunu söyleyen dedikodular var… gerçi alt tarafı dedikodu işte. Komşu ülkelerin, namevt saldırılarına karşı savunma yapmak için sınır boylarına birlikler sevk ettiğini duyuyorum.”

Suzuki Satoru hiç düşünmeden yanıt verdi. Bu ülkenin yönetimi hâlâ oldukça akıllı sayılırdı; nitekim kendileri adına namevtleri püskürten komşularını işgal etmek için bu fırsattan yararlanmaya kalkışmamışlardı. Yok, namevtler ortak düşmanları olduğu için kendi kuvvetlerini de destek amacıyla göndermiş olmaları muhtemeldi.

“Her neyse, işte bu yüzden namevtler konusunda bu kadar temkinliyiz. Bu yüzden başkalarının sizi yanlış anlamasına yol açacak bir şey yapmayacağınızı umuyorum.”

“Pekala… ah, bağışlayın,” Suzuki Satoru hafifçe öksürdü. “Ne demek istediğinizi anlıyorum. Öyleyse yüzümü bir maskeyle kapatayım… ama bana bir iyilik yapabilir misiniz?”

“Ne gibi?”

“Tavsiye edebileceğiniz lüks bir han varsa, benim için bir ayak işi yapması adına bir adamınızı göndermenizi rica edebilir miyim? Kendilerine Yaşlıkemikler’den bir tüccarın konaklamak üzere geleceğini söylesin. Bu sayede pek çok sorunun önüne geçilmiş olur. Ne de olsa hanların çoğu maskeli, şüpheli misafirleri kabul etmez.”

Kaptan’ın yüzü bir anlığına ekşidi. Sıradan bir tüccar için kapı muhafızlarını getir götür işlerinde koşturmak istemiyordu muhtemelen.

“Bana yardımcı olursanız, biz Yaşlıkemikler’in bu şehir hakkındaki düşünceleri olumlu yönde gelişir, bilirsiniz.”

“… Ah, pekala öyleyse. Yapacak bir şey yok. Sizi namevtlerden biri sanmamın özrü olarak kabul edin bunu. Hey!” diye bağırdı yakındaki bir muhafıza. “Sen, Gölgelik Hanı’na git.”

Emrini alan asker koşarak uzaklaştı.

Kaptan’ın hana nasıl gideceğini tarif etmesini dinledikten sonra Suzuki Satoru deri bir kese çıkardı ve Kaptan’a bir altın sikke uzattı.

“Çok müteşekkirim. Uşaklara içecek bir şeyler alırsınız.”

“Anladım. Siz Yaşlıkemikler gerçekten de namevtlerden farklıymışsınız. Kendinize iyi bakın küçük ha— yani, Matmazel.”

“Teşekkür ederim.”

Baştan beri sessizliğini koruyan Keno ona başıyla onay verdi ve vagon şehir kapılarından içeri girdi.

3

Han çok büyüktü.

Bu büyüklük kapladığı alanla değil, binanın genel boyutlarıyla ilgiliydi; kapıların her biri en az dört metre yüksekliğindeydi. Yine de Devler gibi iri ırkları ağırlamak için yeterli değildi; açıkça söylemek gerekirse, herkese hitap etme çabaları kimseyi kazanamamalarıyla sonuçlanmıştı.

Suzuki Satoru ağır kapıları iterek açtı.

Görünüşlerinin aksine, kapılar kolayca açılıverdi. Çok fazla güç uygulamamıştı; bir çocuk bile rahatlıkla itip açabilirdi.

Gün ortasında etrafta oturup içki içen insanlar olduğuna bakılırsa, burası muhtemelen hem han hem de restorandı. Suzuki Satoru’nun maskesini görünce şaşırmış gibiydiler.

Onların bu tepkisini görmezden geldi ve ardından barmeni fark etti. “Anlaşıldı, hanın neden bu kadar büyük inşa edildiğine şaşmamalı,” diye düşündü Suzuki Satoru.

Barmen iki buçuk metreden uzun, devasa bir adamdı ve alnından göğe doğru uzanan kocaman bir boynuzu vardı.

Müthiş kaslıydı; iyice gelişmiş göğüs kasları beyaz üniformasından dışarı fırlıyordu. Sahibinden ziyade bir fedaiyi andırıyordu, doğrusunu söylemek gerekirse tam da öyle olabilirdi.

Onun karşısında Suzuki Satoru yine bir çocuk gibi kalıyordu. Doğruca adama doğru yürüdü ve biraz çaba sarf ederek barın yanındaki taburelerden birine tırmandı.

“Bir geceliğine iki kişilik bir oda istiyorum. Bir sorun olur mu?”

“Hiç sorun değil — ayrıca özür dilemeliyim bücür adam, buradaki sandalyelerimiz pek küçük kişilere göre sayılmaz.”

Benimle dalga mı geçiyor? diye düşündü Suzuki Satoru. Ancak yüz ifadesi öyle bir niyeti olmadığını gösteriyordu, bu da samimi olduğu anlamına geliyordu.

“Sorun değil, takılma buna.”

“Ufaklığın boyuna bakılırsa sana başka birkaç iyi han tavsiye edebilirdim ama onlar da senin için pek uygun olmaz, bücür adam. Senin için iri adamlara uygun hanlar da var… fakat onların standartları daha düşük. Sakıncası yoksa sana onlardan bahsedebilirim.”

“Konaklama standartlarımı düşürmeye hiç niyetim yok.”

Bir yolculuk sırasında eğlenmenin pek çok yolu olsa da lezzetli yemeklerin tadını çıkaramadıkları için lüks içinde yaşamak bu ikili adına elzemdi; bu yüzden bir şehre gittiklerinde her zaman en üst düzey hanlarda konaklarlardı.

“Öyle mi? O halde oda meselesine ne dersin? Tek kişilik bir odadaki yatak bile ikinize yeter de artar, hem daha ucuza gelir.”

“Gerek yok. Para sıkıntım yok. Bana iki kişilik bir oda ver.”

Hancı ıslık çaldı.

“Tıpkı senin gibi canımın istediğini yapabilmeyi isterdim. Madem öyle, paranı üzerime saç bakalım. Bakalım…” Hancı eğildi, tekrar doğrulduğunda elinde bir anahtar vardı. “Al bunu. Ha evet, siz iki saygıdeğer konuğun buraya nasıl geldiğini sorabilir miyim?”

“Üstü kapalı bir vagonla geldik. Az önce uğrayan asker onunla ilgileniyor. Mallarımız ise sadece birkaç çuval tahıldan ibaret.”

“Aha, peki ya vagonu çeken binek canavar ne olacak? Yem masrafı ayrı alınır, seyisin ilgilenmesi de öyle.”

“O bir Golem At. Bakıma da yeme de ihtiyacı yok.”

“Ha!” Hancı aniden nida attı. “Demek böyle şeyler de varmış. Sanırım ben bu konularda biraz geride kaldım. Aferin valla.”

Suzuki Satoru, başlangıçta sessizce içkilerini yudumlayan müşterilerin artık tüm dikkatlerini kendi üzerinde topladıklarını hissedebiliyordu. Golem konusu mu ilgilerini çekmişti, yoksa hancının sesini yükseltmesine refleks olarak bilincinde olmadan mı dönüp bakmışlardı?

Bir süre geçmesine rağmen gözlerini kaçırmadıklarına göre ilki olmalıydı, diye düşündü Suzuki Satoru.

İkincisi olsaydı ilgilerini çabucak kaybederlerdi. Bakışlarını çekmediklerine göre Golemler hakkında bir şeyler biliyor olmalıydılar.

Şehirde çalışan Golemler olduğu için miydi, yoksa bütün gezginler böyle şeyleri duymuş muydular?

“Bu Golem At’ı edinmek bana epey tuzluya patladı. Bu arada, oda ücreti ne kadar? Ah evet, yemek masrafını düşebilir misiniz? Yerel lezzetlerin tadına bakmak için dışarı çıkmayı planlıyoruz.”

Hancının içine bir anlık şüphe düşse de Suzuki Satoru’nun açıklamasını hemen kabul etti. Muhafızların Suzuki Satoru hakkındaki tarifini hatırlamış olabilirdi.

“Ah, demek öyle olacak bücür adam. Şey — evet, böylesi daha iyi olabilir. Sen belki dayanabilirsin ama bence ufak yoldaşın kaldıramaz.”

“Kaldıramaz mı?”

“Şey, bizim porsiyonlarımız karnımızı iyice doyuracak türdendir. Büyük bir porsiyon iki kilo kadar gelir. O kadarını bitirebilir misin?”

“İmkânsız.”

Hancı, Suzuki Satoru’nun bu seri yanıtını duyunca yüksek sesle “Vahaha!” diye bir kahkaha patlattı. Ardından fiyatı söyledi; bu fiyat, yolculukları boyunca karşılaştıkları diğer tüm yerlere kıyasla oldukça düşüktü.

Tabii bu fiyatın makul olup olmadığını zaman gösterecekti. Ne de olsa eşyaların fiyatı şehirden şehire değişiyordu ve bu durum kendilerine verilen odadan da etkilenirdi. Buranın Marki’nin topraklarındaki büyük bir şehir olduğu göz önüne alındığında mesele daha da karmaşık bir hal alıyordu. Ancak ülke başkentlerindeki en üst düzey hanlarda genellikle çok az boş oda bulunurdu ve orada bir gece konaklamanın masrafı buranın beş ila on katı kadar tutardı.

Fiyatın neden bu kadar düşük olduğunu sorduğunda aldığı yanıt, “Bu yemek ücreti hariç fiyatı,” oldu.

Görünüşe göre bu han sadece bol miktarda yemek sunmakla kalmıyor, aynı zamanda mutfaklarının kalitesine de son derece güveniyordu. Suzuki Satoru yemek yiyemediği için aniden içini kaplayan bir pişmanlık duydu. Hayır, daha kesin konuşmak gerekirse, ne zaman yeni bir ülkeye, yeni bir pazara ya da yeni bir meydana gitse aynı şeyleri hissediyordu.

“Keno.”

“Hıhı.”

Keno’nun Suzuki Satoru’nun niyetini anlaması için tek bir kelime bile fazlasıyla yeterliydi. Bir kese çıkararak hancının talep ettiği miktarı teslim etti. Söylemeye gerek yok ki bu sadece bir depozitoydu.

“Yine bekleriz!”

Hancı kocaman bir anahtar uzattı ve Suzuki Satoru’ya odanın konumu hakkında kısaca bilgi verdi. Ardından Suzuki Satoru ile Keno, ikinci kattaki odalarına çıkan merdivenleri tırmandılar.

Her bir basamak çok yüksekti, bu yüzden Keno merdivenleri tırmanırken Suzuki Satoru’ya kıyasla daha çok zorlanıyordu. Yine de ikisi de namevtti ve bir kat merdiven çıkmak onları yormaya yetmezdi. Odaları oldukça ferah bir yerdi ve dikkatlerini çeken ilk şey tavanın çok yüksek olmasıydı. Ardından, odanın tam ortasına kurulmuş —battal boydan bile büyük— iki devasa yatağı, sonrasında da son derece büyük dolabı ve bankları fark ettiler.

Keno sevinçle çığlık atıp kendini yatağa attı, fakat ardından — yüzündeki ifade kelimelerle tarif edilemez bir hal aldı. Yatağın üzerine atladıktan sonra yukarı doğru yaylanmayı beklemiş olmalıydı ama içinde hiç yay yoktu, bunun yerine hissettiği şey sert bir histi.

Yine de tertemiz beyaz çarşaflar tek başına geçer not almaya fazlasıyla yetiyordu.

“Peki, pazara ne zaman gideceğiz Satoru?”

Yeni bir şehre geldiklerinde pazarları ziyaret etmek ikisi için bir gelenek haline gelmişti. Bu sadece yolculukları için gerekli eşyaları satın alma ihtiyacını karşılamakla kalmıyor, aynı zamanda piyasayı incelemelerine de olanak tanıyordu.

“Şey, o konu hakkında… şehir sokaklarında gezinmek eğlenceli, hem tahıllar çürümeden bir pazar bulup durumun nabzını tutmamız gerekiyor. Yine de çevre ülkeler hakkında daha fazla bilgi edinmeyi umuyordum. Ne de olsa senin bilgilerin güncelliğini yitirmiş Keno.”

Bunu duyan Keno gözlerini hafifçe kıstı.

Lanet çenem, diye hayıflandı Suzuki Satoru onun bu tepkisini görünce. Ancak şimdi özür dilemek muhtemelen durumu daha da kötüleştirirdi, bu yüzden fark etmemiş gibi yapmak daha iyiydi.

“—O halde bir ozan, tüccardan daha iyi olmaz mı?”

“Doğru. Bir ozan daha uygun olurdu.”

Görünüşe göre pek de kızmamıştı. Keno’nun bu çabuk yanıtını duyunca Suzuki Satoru’nun yüreğine su serpildi.

Gezgin bir tüccar, bir ozan ya da bu işlerle ilgili başka bir esnaf muhtemelen civarı en iyi bilen kişiler olurdu. Bir paralı asker yakın ülkedeki duruma dikkat edebilirdi ama bir tüccar daha uzak diyarlarda yaşananların dedikodularını duymuş olurdu; ozanlar ise daha da uzaklardan gelmiş olabilirdi.

İkisi arasında doğru bilgi açısından tüccarlar daha iyiydi fakat genel konular söz konusu olduğunda ozanlar açık ara öne geçiyordu.

Taraflı bilgi büyük kayıplara yol açabileceğinden, tüccarlar genellikle aldıkları haberlerin güvenilir olduğundan emin olmak için çok çaba sarf ederlerdi. Buna karşılık ozanlar daha uzak yerlerden hikayeler ararlardı ancak doğruluk hususuna pek takılmazlardı. İlgi çekici olması kâfiydi. Yine de sahte gibi görünen bazı hikayelerin —uzak diyarlardan gelen ilgi çekici havadislerin— gerçekte yaşandığı durumlar da olmuyor değildi.

Kısacası Suzuki Satoru ile Keno daha fazla şey öğrenmek istedikleri için bir ozan seçecekleri açıktı.

Elde ettikleri haberler sahte ya da sadece dedikodudan ibaret çıksa bile, bu durum sadece pişmanlıkla iç çekip “Ahhh, ne yazık, bunca yolu boşuna gelmişim gibi görünüyor. Şimdi nereye gitsem acaba?” demekten ibaret olacaktı. Bunun sebebi namevt olmalarıydı — sonsuz bir yaşam süresine sahip olduklarından, bu kadar umursamaz davranma lüksüne sahiptiler.

Namevt oldukları için bu durumun tadını çıkarabildikleri de söylenebilirdi.

Boşuna çaba göstermenin keyfi.

Ayrıca ozan seçmek için başka bir sebep daha vardı.

Ozanlar hikaye anlatmayı bir iş olarak görürlerdi. Parası ödendiği takdirde bunu hevesle yaparlardı.

Diğer yandan tüccarlar, sahip oldukları bilgiler kendi çıkarlarını ilgilendiren türden insanlardı. Bazen ağızlarından laf almak zor olurdu ve Suzuki Satoru ile Keno yabancı oldukları için bildiklerini onlarla dürüstçe paylaşmayabilirlerdi. Bir tüccar loncası aracılığıyla tanışmaya çalışsalar, sorunlardan biri ticari mal sayısı kadar lonca bulunmasıydı; bir diğeri ise lonca üyelerinin gizlilik sözleşmeleri ve lonca kuralları gibi gerekçeleri öne sürerek yabancılara karşı genellikle kestirip atan bir tavır sergilemeleriydi. Bu durum genellikle çok zahmetli bir hal alırdı.

Ozanların da loncaları olsa da yönetimleri tüccar loncaları kadar katı değildi. Elbette bazılarının katı kuralları vardı ancak uzak diyarlardan gelen deneyimli gezginler —başka bir deyişle daha yüksek seviyeli ozanlar— loncalarda genellikle daha rahat ederdi. Yine de Suzuki Satoru ile Keno bu tür detaylarla ilgilenmiyorlardı.

“Bir ozan tutacağız öyleyse. Hem o son gruptan birkaç ömür harcamaya yetecek kadar bir sürü hazine elde ettik, bu yüzden ödemeler konusunda daha cömert davranırız.”

Suzuki Satoru kendi kendine sırıttı ve Keno bunu görmemiş gibiydi. Ancak Keno başka bir sebepten dolayı kaşlarını çattı ve acı acı gülümsedi.

Suzuki Satoru onun bu ifadesinin arkasında başka bir anlam olduğunu hissetti ve az önceki namevt esprisi için kendisine puan vermesini istemeye karar verdi.

“Otuz küsur puan falan mı?”

“Gerçekten mi… Ucuza kaçtığına emin misin?”

“Bence gayet uygundu. Pek komik ya da akılda kalıcı değildi.”

“Eiii…”

Kas kas üstüne bindirecek kadar komik bir fıkra olmasını beklemiyor olsa da bu kadar düşük bir puan almak yine de hayal kırıklığı yaratmıştı. Bu bir performans değerlendirmesi ya da departman hedefi falan olsaydı, Suzuki Satoru muhtemelen patronuyla pazarlığa otururdu.

“Pekala, modumuzu değiştirelim ve bir ozan bulalım. Önce gidip bunu hancıya soralım.”

Hancıya komisyon ücretini ödedikten sonra adam, tavsiye ettiği ozanı kısa sürede getirdi. Söz konusu ozan, bu han kadar gösterişli giysiler giymişti ve buraya biraz uzak bir diyardan gelen Dört Gözlü insansı ırkın bir üyesiydi. Kendisiyle yapılan kısa bir sohbet, onun oldukça çok gezmiş bir ozan olduğunu —başka bir deyişle, epey yüksek seviyeli biri olduğunu— ortaya çıkardı. Yine de seviyesi Suzuki Satoru’nunkinin yanından bile geçemezdi.

Tabii ki yolculukları boyunca kendi gücüne kıyaslanabilecek sadece tek bir varlıkla karşılaşmıştı.

O da insanların kıtanın en yükseği dediği zirvede ikamet eden, Yaban Büyüsü denen yüce güce hükmeden heybetli bir düşmandı — Suzuki Satoru ile karşılaşması berabere biten Parlaklık Ejderha Lordu.

Suzuki Satoru ve Keno, ozanın anlattığı masalları dinlediler.

Neden böyle olduğuna dair hiçbir fikirleri olmasa da bu dünyadaki yabancı sözlü diller otomatik olarak anlaşılır bir biçime çevriliyordu. Özel isimler orijinal okunuşlarını koruyor, fakat anlam taşıyan diğer kelimeler çevriliyordu. Bunu kimin ve nasıl yaptığı sorusu çözümsüz kalan bir gizemdi. Şarkı sözlerinin çevirisinin arkasındaki mantık ise daha bulanıktı; yeteneksiz bir şarkıcının sözleri kulağa anlamsız, kırık dökük bir saçmalık gibi gelirdi. Üstelik tek kriter icracının yeteneği de değildi; dinleyicinin de belirli bir kültür ve anlayış düzeyine sahip olması gerekiyordu. Keno’ya göre, bir şarkıyı doğru bir şekilde anlayabilmek yüksek sosyetede bir statü göstergesiydi ve hatta bu tür şeyler için özel dersler vardı.

Her halükarda, Suzuki Satoru gibi sadece zevksiz olmakla kalmayıp üstüne bir de kültürsüz olan bir hödük, şarkıcı ne kadar yetenekli olursa olsun, “Bu adam ne halt söylüyor böyle?” diye düşünmekten öteye gidemezdi. Elbette otomatik olarak çevrilmeselerdi, yani birisi şarkıları Japonca söyleseydi kelimeleri anlayabilirdi. Ancak dışarılarda koşturduğu bunca yıl boyunca Japonca konuşan tek bir kişiyi bile duymamıştı.

Yine de burada Suzuki Satoru’nun dünyasının dillerini hiç kimsenin kullanmadığı sonucuna varmak aceleci bir karar olurdu.

Bunların kırıntıları tarih boyunca nesilden nesile aktarılmıştı ve Suzuki Satoru da varlıklarını kanıtlayan eşyaları bizzat görmüştü.

Suzuki Satoru’nun zihni bu tür meselelere odaklanmış olduğundan, ozanın şarkısı bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu; fakat kraliyet eğitimi almış olan Keno için durum farklıydı. Güzel müziğin içinde kaybolmuştu, bu yüzden Suzuki Satoru da şarkıyı dinliyormuş gibi yaptı.

Ozanın ne söylediği hakkında en ufak bir fikri olmasa da her şarkının sonunda Keno ile birlikte alkış tutuyordu. Bunu inanılmaz derecede sıkıcı bulsa da renk vermemek bir maaşlı çalışan için temel bir görgü kuralıydı.

Birkaç şarkının ardından nihayet Suzuki Satoru’nun uzun zamandır dört gözle beklediği sohbet kısmına sıra geldi.

Suzuki Satoru vakit kaybetmeden ona çevre ülkelerden gelen dedikoduları ve buraya gelirken yolda neler gördüğünü sormaya başladı.

Yaklaşık üç saatin ardından Suzuki Satoru ozandan yeterince şey öğrendiğini hissetti ve bir süreliğine yerinden ayrıldı. Geri döndüğünde masanın üzerine deri bir kese bıraktı.

“Aman Tanrım! Bunca para benim için mi?”

Ozan keseden altın sikkeleri çıkarırken şaşkınlığını gizlemeye çalışmadı.

“Miktarı yanlış mı tuttunuz acaba?” Ozanın bu sorusuna karşılık Suzuki Satoru’nun tavrı açık yürekli bir cömertliğe dönüştü.

“Bana kalırsa o harika sesiniz için bu miktar az bile…”

Keno başıyla onaylayarak mırıltılar çıkardı. Suzuki Satoru ona önemsiz bir meblağ ödemiş olsaydı, onu ödüllendirmek için muhtemelen kendi kesesini çıkarırdı — Suzuki Satoru onun ozanı ödüllendirme arzusunu çoktan sezmişti.

Suzuki Satoru’nun kendi cüzdanının dolu olduğunu söylemeye gerek yoktu ama Keno da bayağı zengindi. “Cehennem Külliyatı”nın çeşitli üyelerinden elde ettikleri fonları aralarında eşit olarak bölüşmüşlerdi. Keno başlangıçta reddetmişti ama birlikte seyahat ettiklerine göre bu, eşit ortaklar oldukları anlamına geliyordu.

Yine de çalıntı paranın çoğundan Suzuki Satoru sorumluydu, değerli taşları ve benzerlerini ise Keno’ya vermişti. Bu düzenlemenin belirli bir sebebi vardı ve Keno da bundan hoşnutsuz görünmüyordu.

“Siz, çok naziksiniz, performansımın bu kadar beğenileceğini düşünmemiştim. Teşekkür ederim!”

Ozanın ağzı kulaklarına varıyordu, gülümsemesini gizleyemiyordu.

Az önce ozana ödediği miktar şartlara göre normal tarifeden fazla olsa da ozanın becerilerini takdir ettiği için böyle yaptığını söylerse muhtemelen şüphe uyandırmazdı.

Suzuki Satoru’nun bu takdirine karşılık karşı taraf da ona karşı büyük bir hüsnüniyet geliştirmişti. Bu, uygun bir para hediyesinin insanı başkalarına nasıl sevdirebileceğinin bir örneğiydi; yolculukları sırasında öğrendikleri bir dersti.

Doğal olarak, on altın sikke Suzuki Satoru için bozuk paradan farksızdı. Niyeti olsaydı, bunun birkaç yüz katını ödemek bile kaşını bile çatmasına sebep olmazdı. Ancak işler böyle yürütülmezdi. Hak ettiğinden fazla ödeme yapmak, özellikle de piyasa fiyatının çok üzerinde ödemek, kötü niyetli ve hesapçı insanların dikkatini çekme ve onların peşinden getirdiği tüm belaları davet etme eğilimindeydi.

“O sizin söyleyişinizi çok beğendi, bense bilginizden etkilendim. Önümüzdeki birkaç gün boyunca burada kalacağız. Bu süre zarfında bilgi toplamaya devam edeceğinizi umuyorum; hoşuma giderse ödeme yapmaya devam edeceğim.”

Bunu duyan ozanın gözleri parıldadı.

Suzuki Satoru, durumu öğrenmek için farklı farklı insanların peşinde koşma enerjisinden tasarruf edip bu görevi ozana devretmenin daha iyi olacağını hissetti. Tüccarlar söz konusu olduğunda ozanlar onlar kadar şüphe uyandırmazdı ve ozan bilginin güvenilir olup olmadığını değerlendirme konusunda daha başarılı olurdu.

Başka bir deyişle Suzuki Satoru az önceki o büyük meblağı ozanı kendi tarafına çekmek ve bilgi toplama görevine kendisini dört elle adamasını sağlamak için ödemişti.

“Anlıyorum. Öyleyse bugünlük müsaadenizi isteyeyim.”

“Pekala. Ah, evet, cüsseniz bizimkine benzediğine göre nerede konakladığınızı sorabilir miyim?”

“Anlıyorum! Şey, bu şehrin ağırladığı konukların çoğunun iri yarı tarafta olduğu doğru. Lonca tarafından işletilen bir handa kalıyorum.”

“Öyleyse oraya gidemeyeceğiz gibi görünüyor. Anlıyorum. Bu durumda, üç gün sonra sizi buraya tekrar davet edebilir miyiz?”

“Elbette! O iş bende!”

Ozan neşeli bir edayla handan ayrıldı. Cebi dolu insanların varlığı adımlarını epey hafifletmişti.

Odanın kapısını kapattıktan sonra Keno heyecanla Suzuki Satoru’ya baktı.

“Ne kadar da kendinden emindi bak! Gerçekten çok iyiydi!”

“Evet, öyleydi.”

Keno böyle söylediğine göre büyük ihtimalle doğruydu.

Namevt olduğum için mi bilmiyorum ama sanat eserlerinden duygulanmıyorum.

Yine kendisi gibi bir namevt olan Keno şarkıdan etkilenmişti, dolayısıyla sebep bu olamazdı. Yine de Suzuki Satoru böyle düşünmekten kendini alamıyordu. Keno, Suzuki Satoru’nun ne düşündüğünü fark etmeden konuşmaya devam etti. Normaldeki Keno belki yoldaşının aklından geçenleri sezebilirdi ama şu an böyle şeyleri umursayamayacak kadar heyecanlıydı.

“Üç gün sonrasını iple çeksem de — yeni bir şarkı yazarsa az önceki standarta ulaşabileceğini sanmıyorum.”

“Hmm, sanırım.”

Onaylar gibi konuşmuş olabilirdi ama Suzuki Satoru bu şarkılardan zerre kadar anlamıyordu. Keno gözlerini kısarak ona baktı.

“Yalancı.”

“Hıng!”

“Aman neyse, bu seferlik seni affediyorum. Ee, sonrasında sokaklarda gezecek miyiz?”

“Asıl plan oydu ama—” Suzuki Satoru, fazla ışık geçirmeyen kalın camlarla kaplı pencereden dışarı baktı. “Güneş çoktan battı.” Bayağı uzun süre onu dinledik.”

“Özür dilerim. Hepsi benim yüzümden—”

“Hayır, hayır, hayır! Beni yanlış anlama Keno, senden şikâyet ediyor değilim. Böylesine harika bir müzikte kendini kaybetmek, insanın nadiren tadabileceği bir zevktir. Sadece zamanın nasıl geçtiğine daha iyi dikkat etsek daha iyi olurdu demek istiyordum. Hem geç kalmış olmamız, sadece senin dışarı çıkamayacağın anlamına geliyor.”

Keno yanaklarını şişirip dudak büktü.

“Bunun sebebi henüz yetişkin olmamam değil mi?! … Buldum, ya çoktan erginliğe ulaşmış bir ırktan olduğum yalanını söylersem?”

Teoride imkânsız değildi. Ne de olsa, bu hana sıkça uğrayan iri ırklar gibi minyon ırklar da vardı. Keno’nun boyuna bakarak çocuk olduğunu anlamak mümkün olmasa da, narin ve küçük hatlarıyla böyle bir blöfü yutturması imkânsızdı. Planının başlarına epey dert açacağı kesindi. Kapı muhafızları, İhtiyar Kemikler’i namevtlerle karıştırdıkları için duydukları suçluluk yüzünden konunun üzerine gitmeyebilirlerdi ancak onlara hak ettikleri saygıyı göstermezlerse muhtemelen yine şüphelenirlerdi.

Ayrıca birinin yüzüne bakarak, ufak tefek olsa bile reşit olup olmadığını anlamak mümkündü. Yine de, dış görünüşten bu farkı genellikle sadece birbirine benzeyen ırklar anlayabilirdi. Örneğin, yarı-insan birinin gülümsemesi, insansı bir ırk tarafından tehdit olarak algılanabilirdi.

Her kârda, Keno’nun yetişkin olduğunu iddia etselerdi yarı-insanlar bunu ayırt edemeyebilirdi ama insansıların çoğu muhtemelen yutmazdı.

“Bu şehirde çok fazla insansı var, o yüzden işe yaramaz.”

“O zaman bir maske taksam nasıl olur?”

“Onları ne kadar şüphelendirmek istiyorsun ki?”

“Doğru…”

Dini bir festival düzenlemiyorlarsa sokakta maskeyle dolaşmak, yoldan geçenlerin şüpheci bakışlarını üzerine çekerdi. Aslına bakılırsa Suzuki Satoru’nun siması zaten birçok bakışı üzerinde topluyordu; yüzünü gizlemek için yanılsama büyüsü kullanmayı deneyip başarısız olduğu o sefer olmasaydı, o da yüzünü açıkta bırakarak dolaşmak istemezdi.

“Bir dahakine hiç insansı olmayan ya da çok az olan bir yere gittiğimizde bunu deneyebiliriz. İnsanların bu bahaneyi yutup yutmayacağını görmek için bir deney sayılır.”

Keno’nun yüzünde çiçekler açtı.

“Ama bu sefer değil.”

Keno’nun yüzü yine asıldı.

“Uuu… ah, Satoru…”

“Bu numarayı yemem. Hem gece vakti ana caddede yanımda bir çocukla dolaşırsam insanlar bana nasıl bakar?

Aslında, kimsesiz çocukların her yerde görülebileceği fakir mahallelerinde dolaşıyor olsaydı Suzuki Satoru’nun söyledikleri tam olarak doğru sayılmazdı. Orada eski püskü kıyafetlerle dolanmak en fazla şöyle bir bakılmasına sebep olurdu.

Fakat Keno temiz kıyafetler giydiği için bu epey dikkat çekerdi. Ana caddelerdeki güvenlik iyi olsa bile gece vakti işler tamamen değişirdi.

Üstelik Keno’nun paçavralar içinde olması da epey sorun yaratırdı. Üstü başı yırtık pırtık bir çocuk, normal giyinimli bir yetişkinle dolaşıyor olsaydı, o yetişkin büyük ihtimalle kendine çocuk fahişe satın almış yozlaşmış bir sapık olarak görülürdü.

Doğal olarak Suzuki Satoru böyle biri olarak düşünülmek istemiyordu. Kesinlikle istemiyordu!

Ama o zaman Keno’nun gece sokaklarında doğal bir şekilde yürümesini nasıl sağlayabilirdi?

Cevap, hem Suzuki Satoru’nun hem de Keno’nun hırpani giyinmesi gerektiğiydi.

Böylece fakir mahallesindeki insanlar muhtemelen onları umursamazdı.

Ne var ki bu gece biriyle buluşmak üzere sözleşmişlerdi, bu yüzden o seçenek de elenmişti. Dolayısıyla bu gece Keno ile dışarı çıkamazdı.

Yine de mevcut şartlar altında Suzuki Satoru ve Keno’nun tek yapması gereken ayrı ayrı hareket etmekti.

Paçavralar giydiği sürece Keno gece vakti dikkat çekmeden sokaklarda yürüyebilirdi. Hem Keno ufak tefek biri olsa da neticede bir Vampir’di. Fiziksel özellikleri ortalama bir yetişkininkini katbekat aşıyordu. Son beş yılda büyü yeteneklerindeki gelişmeyle birlikte, karşısına çıkacak her türlü durumun üstesinden gelebilmeliydi. Üstelik Suzuki Satoru’nun ona ödünç verdiği büyülü eşyalar da vardı; böylece kendinden daha güçlü biriyle karşılaşsa bile yine de kaçabilirdi.

Yine de ikisi de dışarı çıkıp başlarına dert çekmek istemiyordu.

Namevtler yaşayanların düşmanıydı; bir sorun çıkarsa kimse onları dinlemezdi.

“Ama…”

“Ne hissettiğini anlıyorum ve bu durumdan hoşnutsuz olduğunu biliyorum. Yine de güneş tekrar doğana kadar bu gece burada kalman konusunda ısrarcıyım.”

Suzuki Satoru, Keno’nun ne düşündüğünü biliyordu. Uykuya veya dinlenmeye ihtiyaç duymayan namevtler için sıkıcı geceleri geçirmek zordu. Ayrıca şehrin geceki hali epey ilgi çekici görünüyordu; gündüzden oldukça farklı pek çok manzaraya tanık olunabilirdi. Bazen daha tehlikeli olsa da bu durum heyecanı artırıyordu; özellikle söz konusu tehlikeler ikisi için tamamen önemsizken bu heyecanları tatmak epey eğlenceliydi.

“Keno, sana başından beri bunu söylemiyor muyum? Bir kasabaya ilk gittiğimizde durum kavranana kadar gece yerimizden kımıldamamalıyız.”

Dahası Keno kendini koruyacak kadar savaş gücüne sahip olsa da kahraman seviyesinde bir düşmanla karşılaşmak yine de çok tehlikeliydi.

Bunca zamandır, şehirde onun başa çıkamayacağı hiçbir şey olmadığından emin olana kadar hep yerinde durmasını sağlamıştı.

“O zaman sen de kalıp benimle konuş, Satoru.”

Son beş yıldır, güneşin gökyüzünde olmadığı geceleri sohbet ederek geçirmişlerdi.

Dinlenmeye ihtiyaç duymamak, birlikte daha fazla zaman geçirmeleri anlamına geliyordu; insan ilişkileri açısından bakıldığında, sanki on küsur yıldır birlikte seyahat ediyor gibiydiler.

Böyle bir plan uygulamasının sebebi de buydu.

Belki normal günlerde pes edip onun dediğine boyun eğebilirdi ama bugün Suzuki Satoru dik durup başını iki yana salladı.

“O da güzel bir fikir ama ben her zaman yaptığım şeyi yapıp gece sokaklarından bilgi toplayacağım.”

Keno şaşkın bir ifadeyle ona baktı.

“Ha? Genelde durum değerlendirmesini gündüz yapmaz mısın?”

“Evet, normalde öyle yapardım ama bugün canım çok sıkılıyor.”

“Seni gıcık!”

“İşte bu yüzden evde kalıp eve göz kulak olmanı istiyorum Küçük Hanım Keno. Anladın mı?”

“… İyi, anladım. Yürüttüğümüz araştırma notlarından birkaçını okumaya gideceğim. Herhangi bir deney yapmam gerekirse bana yardım etmek zorundasın, tamam mı?”

“Elbette.”

“Cehennem Külliyatı” üyelerinden ele geçirdikleri araştırma notlarının hepsi daha güçlü namevtleri hüküm altına alma yeteneklerini geliştirmek, daha yüksek kademelerden büyüler yapmayı öğrenmek, namevtlerin özelliklerini artırmak ve benzeri konular üzerindeydi. Bu nedenle Keno, bu konulardan birini tamamlamanın Suzuki Satoru’yu güçlendirebileceği umuduyla Suzuki Satoru’ya destek olma rolüne kendini adamıştı.

Ne yazık ki girişimlerinin hiçbiri başarılı olamadı.

Ancak bu, Suzuki Satoru’nun durumu için geçerliydi.

Keno’nun kendisi bunlardan faydalanmıştı. Biraz daha güçlenmiş gibi görünüyordu. Hatta –aslen namevtleri hüküm altına alma yeteneğinden yoksun olan– Keno, artık böyle bir yeteneğe sahipti. Yggdrasil’in ırk ve meslek sınıfı sistemleri açısından bakıldığında bu imkânsız olmalıydı.

O halde bu neden Suzuki Satoru’da işe yaramamıştı?

İki olasılık vardı.

Biri, Suzuki Satoru’nun artık yeni yetenekler öğrenemiyor olmasıydı —başka bir deyişle, eksiksizdi.

Diğeri ise Suzuki Satoru seviyesindeki birini güçlendirmek için daha derinlemesine araştırmaların gerekli olmasıydı.

Her kârda, bu araştırma Suzuki Satoru’nun kendisi tarafından yapılamazdı; bu yüzden Keno kendini bu işe gözü kapalı adamakta bir keyif buluyordu.

Suzuki Satoru, Keno’yu pek de memnun etmemiş gibi görünen bir “Elinden geleni yap” temennisiyle baş başa bırakıp odalarından çıktı.

4

Yolda yüzünü bir yanılsamayla gizleyip kıyafetlerini değiştirmekten başka çaresi kalmayan Suzuki Satoru, gösterilen dükkân kapısını açtığında hafifçe şaşırmıştı.

Burası bir bardı.

Ancak burası ne handaki gece restoranına benziyordu ne de bir kulübe; daha ziyade müşterilerin huzur içinde kaliteli şarapları tadabileceği bir yere, yani lüks bir mekâna benziyordu.

Son derece kaliteli bir yerdi ve atmosferi bambaşkaydı.

Anlaşıldı. Suzuki Satoru neden burada buluşmak istediklerini anlamıştı.

Yolculukları boyunca böyle bir yere hiç girmemişti. Yiyip içemeyen bir namevt olarak Suzuki Satoru’nun buraya gitmeye ihtiyacı olmadığı gibi, çocuk gibi görünen Keno’yu yanına getirmekten bahsetmeye bile gerek yoktu. Önceki dünyasında bile böyle yerlere sadece iki kez, müşterileri ağırlamak amacıyla gitmişti.

Başka bir deyişle, Suzuki Satoru burada nasıl davranması gerektiği konusunda hiçbir fikre sahip değildi. Yine de ne gerekiyorsa yapmalıydı. Burada rezil olması kötü olurdu. Suzuki Satoru tam ne yapacağını bilemez haldeyken şık kıyafetli bir görevli ona doğru yaklaştı.

“Hoş geldiniz.”

Görevli başıyla selam verdi.

Adam yanına yaklaşmadan önce Suzuki Satoru onun kıyafetlerini süzdüğünü hissetmişti. Bara girmek için uygun bulunmasaydı muhtemelen kibarca ayrılması istenirdi. Yani kapıdan geçmeyi başarmıştı.

Önlem olarak, buranın atmosferini duyduktan sonra üstünü değiştirmişti. Görünüşe göre doğru bir karar vermişti.

Yine de sokak ortasında [Kusursuz Bilinemez] koruması altında üstünü değiştirdiğinden bahsetmemeliydi.

Loş barın içine baktı —bir namevt olan Suzuki Satoru için bunu yapmak hiç sorun değildi— ve kanepede oturan bir adamın kendisine el salladığını gördü.

Adam keskin bakışlıydı ve kıyafetleri kaslı vücudunu açıkça gözler önüne seriyordu. Kafasında kristalinsi bir boynuz vardı. Keskin Boynuzlar olarak bilinen insansı ırklardan birine mensuptu.

Suzuki Satoru adamı hemen fark etmemiş gibi davrandı ve yanına yürümeden önce bir süre etrafı süzmeye devam etti.

Adamın karşısındaki kanepeye oturdu.

“Beklettiğim için kusura bakma.”

Bir güç gösterisi olarak kibirli bir tavır takınmayı seçmişti; adam bundan rahatsız olmuş gibi görünmüyordu ama bu zaten beklenen bir şeydi. İşveren —daha doğrusu para— patrondu; hangi dünyada olunursa olunsun bu durum değişmezdi.

“Yok yok, tam zamanında geldiniz. Ben sadece fazla erken geldim.”

Adamın önündeki masada kadeh yoktu ama etrafındaki alkol kokusundan birkaç kadeh devirdiği açıkça belliydi. Adam burası son derece lüks bir yer olduğu ve hesabı Suzuki Satoru ödeyeceği için erken gelmişti. Elbette tek sebep bu değildi.

Yetenekli bir paralı asker izci grubunun lideriydi. Burayı seçmesinin içki içmek dışında başka bir sebebi daha olmalıydı.

Bu izciler onlarca ya da yüzlerce kişiden oluşan paralı asker bölüklerine benzemiyordu. Bir kere gruplarında hepsi seçkin olmak üzere on kişiden az insan vardı. Devlet sadakatine bağlı kalmaksızın iş alıyorlardı. Kabul ettikleri görevler devletler arası savaşları, canavar yuvası olduğu söylenen kalıntıları araştırmayı, canavarları temizlemeyi ve şiddet içeren diğer çeşitli işleri kapsıyordu. İyimser yaklaşılsa onlara seçkin paralı askerler denebilirdi. Aksi takdirde bir haydut çetesinden farksızdılar.

Bir aydan uzun bir süre önce yakındaki bir şehirde Suzuki Satoru bir araştırma yürütmeleri için onları kiralamıştı. Bugün buraya yaptıkları işin sonuçlarını öğrenmeye gelmişti.

“Anlat öyleyse.”

“Hey, hey. Bir süredir bunu düşünüyordum da siz içmiyor musunuz? Tek başıma içersem kendimi kötü hissederim, bilirsiniz. İçmek müzakereleri de kolaylaştırır.”

Adam bir tür atasözü kullanıyor gibiydi ama Suzuki Satoru bunu daha önce hiç duymamıştı. Elbette Suzuki Satoru bilgi açısından yetersiz olduğunu biliyordu, bu yüzden bu sadece normal bir konuşma tarzı da olabilirdi. Adam el işareti yaptı ve bir garson sessizce yaklaştı.

“Bu ihtiyara — ah, bağışlayın. Cömert işverenime içecek bir şeyler verin.”

“Gerek yok,” diye soğukça reddetti Suzuki Satoru.

Tıpkı az önceki gibi bu da bir roldü. Muhtelif teklifleri reddedip durmaktan kaçınmak için böyle davranmak onun adına daha kolaydı. Yetişkin perspektifinden bakıldığında, içki davetleri sürekli reddedilirse eninde sonunda insanlar sizi davet etmeyi bırakırdı.

“Ah, bana bakmayın siz, keyfinize bakın için.”

“Az önce dediğim gibi…” Adam başını kaşıyarak lafını yarıda kesti. “Ahhh, o zaman ben bir Clare alayım.”

“Pekala. Hangi rekolte?”

“Sekizinci yıl. Sek servis edin.”

“Emredersiniz.”

Suzuki Satoru garsonun uzaklaşmasını izledi, adam ise sesini alçaltarak konuşmaya başladı.

“Şimdi — edindiğimiz bulguları bildireyim. Araştırmamız istenen şehir Zombiler tarafından ele geçirilmiş. Orada yaşayan tek bir kişi bile kalıp kalmadığı meçhul.”

“Öyle mi?”

Beklediği sonuç buydu, bu yüzden Suzuki Satoru’nun sesi sakindi. Belki de adam bu durumdan hoşnut kalmamıştı, zira ses tonunu değiştirdi. Yine de rol yapıyor da olabilirdi. Sarhoşken bile gerçek duygularını belli etmeyecek türden biriydi. Bu yüzden muhtemelen ne hissettiğini vurgulamaya çalışıyordu.

“Kontrol etmemizi istediğiniz, Zombilerin istila ettiği üçüncü şehir bu, biliyorsunuz değil mi? … Sebebini açıklamanızın vakti gelmedi mi artık? Neden şehirlere girip ayrıntılı araştırma yapmamıza izin vermiyorsunuz? Amacınız ne?”

Bu soruyu cevaplamasına gerek olmasa da kendi başlarına içeri dalmaya karar vermiş olsalardı kötü olurdu. Niyetini belli etmeyen ve konuya olan ilgilerini yok eden bir cevap vermesi en iyisiydi.

“O halde sorunuza bir soruyla cevap vereyim. ‘Şehre girmeyeceksiniz,’ diye kesin bir kural koymuştum. Girdiniz mi?”

“Hayır.”

“Peki size neden inanayım?”

“İşverenimizin bize verdiği talimatlara uyarız. Buna garanti veririm. Ne de olsa bize epey cömert bir ödeme yapıyorsunuz.”

Suzuki Satoru buna zerre kadar güvenemezdi. Şehre girip hazinelerini yağmalamış olsalardı, Suzuki Satoru’nun ödemeyi kabul ettiği miktar bunun yanında çerez gibi kalırdı.

Gerçeği Zihin Kontrolü büyüleriyle öğrenmenin zamanı henüz gelmemişti. Bunlar iyi bir seçim değildi; büyü sona erdiğinde başları derde girerdi. Adamı yakalayıp üzerinde [Alter Memory] (Hafıza Değiştirme) kullanabilirdi ama büyüyle hafızaları ayarlama yeteneğine güvenmiyordu.

Bu tür değişikliklerde ustalaşmak çok uzun zaman alırdı ve pratiği de insanları bitkisel hayata sokmayı gerektirirdi. Düzgün bir üsse sahip olmadığı düşünülürse, bu hiç gerçekçi bir yöntem değildi.

Adamı susturmalı mıydı yoksa ona güvenmeli miydi?

Suzuki Satoru onu susturmak istiyordu.

Zombileri öldürüp şehrin hazinelerini yağmalamaları, Keno’nun ülkesi için bir tehdit oluşturabilirdi. Eylemlerini kontrol etmesi son derece güç olan özel gruplar için bu durum özellikle geçerliydi.

Görünüşe göre Inveria’nın etrafındaki ülkeler bu şehirleri bastırmak için ordularını göndermemişti.

Ancak bu ülkelerin, komşularının vatandaşlarının tamamen Zombi’ye dönüştüğünden haberdar olmaları gerekirdi. Bu ülkelerden bazılarının halkının başına da aynı şey gelmiş olabilirdi. Bu ülkelerin askeri Harekâta geçmeyi seçip seçmedikleri ya da buna hazırlanıp hazırlanmadıkları henüz belirsizdi.

Ne yazık ki bunu doğrulamanın bir yolu yoktu. Suzuki Satoru gibi bir gezgin, ne kadar para öderse ödesin böyle devlet sırlarını öğrenemezdi. Yine de çevre ülkelerin neden henüz harekete geçmediğine dair aklına birkaç sebep geliyordu.

Namevtler tüm canlıların düşmanı olduğundan, onları yok etmenin doğrudan bir faydası yoktu.

Zombileri kökünden kazıyıp bir şehri özgürleştirseler bile tek kazanacakları iş gücünden yoksun bir toprak parçası olurdu. Böyle bir toprak işlerine yaramazdı.

Belki nüfus fazlalıkları ve bolca insan güçleri olsaydı işe yarayabilirdi. Fakat o kadar nüfusları yoksa, gereksiz toprakları ele geçirip elde tutmak sadece bir yük haline gelirdi; nitekim toprak genişledikçe daha büyük garnizon kuvvetlerine ihtiyaç duyulurdu.

Ancak namevtleri kendi hallerine bıraksalardı bu durum daha güçlü namevtlerin ortaya çıkmasına yol açabilirdi, bu yüzden eninde sonunda ordularını göndermek zorunda kalacaklardı. Ne var ki birliklerini kaydırırken komşularını kışkırtmamak için müzakereler gerekecek, sonrasında da soylular temizlik operasyonlarına katılma sorumluluğunu birbirlerinin üzerine atacaktı. Bu tür meseleler çok uzun zaman alırdı.

Bir diğer husus da durumun sebebi bilinmediği sürece, askerlerini içeri göndermenin onların da namevte dönüşmesine yol açabileceğiydi. Kafası çalışan herkes bunu anlayabilirdi.

Bu yüzden, arzularının peşinden giden bu başıboş adamlar burada çok daha tehditkâr bir rakipti.

Bu nedenle, yalan söylemek anlamına gelse bile önleyici bir tedbirle onları bu düşünceden vazgeçirmesi gerekecekti.

“Anlıyorum… bu güzel,” dedi Suzuki Satoru bilerek sesini alçaltarak. “Söylesene, şehirdeki insanların neden namevte dönüştüğünü düşünüyorsun?”

“Bir canavar ortaya çıktığı için değil miydi yani? Hani, bir Soul Eater gibi? Belli bir ülkede o canavar ortaya çıktığında pek çok insanın öldüğünü duymuştum.”

Yani evet, yeteneği etkinken sokakta yürüse elbette pek çok insan ölürdü, diye içinden acı acı gülümsedi Suzuki Satoru. Gerçi bu tür namevt varlıklar onun için özel bir şey değildi ama görünüşe göre bu dünyada oldukça güçlüydüler.

Cehennem Külliyatı üyeleri arasında bir Soul Eater’a binen bir büyü savaşçısı olduğunu hatırlıyorum ama inanılmaz derecede zayıftı. Neyse…

“Pek sanmıyorum. Biz burada bir tür salgının ya da lanetin etkili olabileceğine inanıyoruz.” Adam “biz” kelimesini duyduğunda ifadesini bozmadı. Suzuki Satoru onu umursamadan konuşmaya devam etti. “Muhtemelen zehir değil. Bütün bir şehri kaplayabilecek zehirli bir bulut olsaydı —canlıları namevte dönüştüren bir bulut elbette başka bir şey olurdu— fakat daha önce hiç böyle bir şey duymadım.”

“O zaman salgın da olamaz, değil mi?”

“Hayır, zehirden daha muhtemel. Ne de olsa namevtlere özgü salgınlar var. Belki de bu Zombi salgını öyle bir şeydir —son derece bulaşıcı, hava yoluyla yayılan ve [Hastalık İyileştirme] ile tedavi edilemeyen… Lanetli bir hastalık.”

“Ah, ah — anlıyorum. İblis Humması gibi yani. Bu yüzden içeri girmemizi istemediniz.”

Zokayı yutmuş gibi görünüyordu.

“Anlamana sevindim. Normalde bulaşıcı organizmaların bunca zamandan sonra ölmüş olması gerekirdi ancak görünüşe göre işler normal seyretmiyor. Bu özel hastalık diğerlerinden farklı ve Zombilerin bedenlerinde pusuya yatmış olabilir. Ayrıca bunlar sıradan Zombiler değil, Zombilerin yeni ve bulaşıcı bir türü de olabilir.”

Adam sessizce dinledi, Suzuki Satoru ise hikâyesini dokumaya devam etti.

“Sebebini bilmesek de sizden birinin de enfekte olmuş olması muhtemel. Orada anında Zombi’ye dönüşmüş olsaydınız yeterince kötü olurdu ama en kötü senaryo, sabit bir kuluçka süresine sahip olmasıdır. Bu baş ağrıtır. Enfeksiyon bu şehre ve çevre köylere yayılabilir.”

“Hey hey hey hey, patron. Bize bu tehlikeden önceden bahsetmeliydiniz, değil mi?”

“Anlatsaydım işi kim alırdı? Ayrıca bir ölüm, şehrin güvenli olup olmadığını kanıtlardı. Her kârda, talimatlara uymadığınız için ölüp gitseniz gözüme uyku girmez.”

Adamın bakışları keskinleşti.

“Demek biz madenci kanaryasıyız…”

Suzuki Satoru soğukça gülümsedi ama cevap vermedi.

“O zaman tekrar sorayım. İçeri girdiniz mi?”

“Girmedik. Sözünün eri bir adamımdır… ve gelecekte de sözümü tutmaya devam edeceğime yemin ederim.”

Adamın cevabı anında geldi. Tereddüt veya huzursuzluk belirtisi görmeyen Suzuki Satoru, adamın yalan söylemediğinden emin oldu.

“Yazık oldu — ah, büyük bir meblağ kazanma şansını, yani bütün bir şehrin servetini toplama fırsatını kaçırdığınızı kastettim.”

Adam bilerek yaparmış gibi kaşlarını çattı.

“İyi ödeme yapıyorsunuz — ama berbat bir patronsunuz.”

“Öyle mi? Gerçekten berbat bir patron olsaydım, sizi şehre girmeye teşvik etmez miydim? Nadir bir eşya yemliğiyle sizi tavlamaya çalışırdım, değil mi?”

Adam bu mantığı kabullenmiş gibi görünüyordu.

Tam o sırada garson şarabı getirdi.

Adam bir yudum aldı ve ardından alkol kokulu nefesini gürültüyle dışarı verdi.

“Pekala, iş için teşekkürler. O zaman anlaştığımız gibi ödemeyi alalım.”

Suzuki Satoru masaya küçük bir kese bıraktı. Ardından masaya şıngırdayan büyük bir torba koydu.

Adam küçük keseyi açtı, içinde dört büyük değerli taş olduğunu kontrol etti ve sonra tekrar kapattı.

Altın sikkeler çok ağır olduğu için büyük işlemler genellikle değerli taşlar ve benzerleriyle yapılırdı. Bazı ülkeler mücevher parası adında son derece yüksek değerli bir para birimi yapmak için değerli taşlar kullanır ya da mithril veya adamantitten sikkeler veya ağırlıklarının ötesinde değere sahip “altın plakalar” yaparlardı ancak bu ülke bunları kullanmıyordu.

“Ve… bu nedir?”

Adam torbayı çoktan açmış ve içindeki altın sikkeleri kontrol etmişti. Büyük bir meblağdı.

“İki kese birlikte işin ödemesidir. Alın.”

“O zaman her iki kese için de değerli taş kullanabilirdiniz. Sarhoşken bunları eve taşımak zor oluyor.”

“Kusura bakmayın ama idare edin lütfen. Bu para değerli bir taş almaya tam yetmiyor.” Suzuki Satoru ardından kendi kendine fısıldadı, “Mali durum benim tarafımda da epey sıkışık…”

Böyle bir uydurmanın belki de hiçbir anlamı yoktu ama denemeye değerdi. Adamı birazcık bile oyalayabildiği sürece sorun olmazdı.

“O zaman birlikte bir ekspertize gidelim. Değerli taşların değeri—”

“—Ah, buna hiç gerek yok. Yanlış anlamayın ama size güveniyorum, biliyor musunuz? Ne de olsa bizi üçüncü kez kiralıyorsunuz; bir kez olsun ödemeden kaçmadınız veya fiyatı çok fazla düşürmeye çalışmadınız. Buna rağmen sizden şüphe etseydim epey yüzsüzlük etmiş olurdum.”

“Hayır, bana inanmasanız da önemli değil. Sorun yaşamamak için aramızda hiçbir pürüz kalmadığından emin olmalıyız.”

Suzuki Satoru böyle söyleyince adam kahkahayı bastı.

Bir süre güldü, ardından yüzünde hâlâ neşesinin kalıntılarıyla Satoru’ya seslendi.

“Asıl bize güvenmeyen sizsiniz, değil mi? Pekala, elden ne gelir. Haha! O zaman dürüst olayım. Az önce sizinle gitmek istemedim çünkü burası lüks bir mekân ve buraya sık sık gelme şansı bulamıyorum; bu yüzden bana birkaç kadeh daha ısmarlamanızı istedim.”

Anlaşıldı… başka bir deyişle hesabı benim ödememi istiyordu. Pekala, sorun değil…

“Neyse, bu kadar öyleyse. Ben önden dönüyorum.”

Suzuki Satoru oturduğu yerden kalktı. Adam kadehini kaldırdı ve gidişini izledi.

“Bize iş vermeye devam edin lütfen.”

Ama bir dahaki sefer olacak mıydı? Zihninde bu düşünceyle Suzuki Satoru son derece manidar bir şekilde gülümsedi.

Aynı izcileri tutmak şüphe uyandırabilirdi, bu yüzden bu adamın ekibini bir daha kiralamaya niyeti yoktu. Altınla ödeme yapmasının sebebi de buydu.

Değerli taşlarla ödemek son derece basit olurdu fakat “Cehennem Külliyatı”ndan çaldığı altınları adama aktarmak istediği için böyle yapmamıştı.

Bazı kehanet büyülerinin işaretlenmiş eşyaların konumunu belirleyebildiğini hatırlıyordu. Büyünün kademesi ne kadar yüksekse, o konumu o kadar isabetli takip edebiliyorlardı. Ancak bu dünyaya girdikten sonra, seri üretim diğer eşyalardan bariz bir şekilde farklı olmadıkları sürece böyle bir işaret koyamazdı.

Örneğin bir külçeyi takip etmek isteseydi, diğer külçelerden açıkça farklı olması gerekirdi; bu yüzden üzerine belirgin bir çizik veya başka bir işaret bırakmak gibi küçük şeyler önemliydi.

Ne var ki kullanılan büyü o kadar yüksek bir kademeden değilse, kapalı bir konteynere veya başka bir yere —örneğin envanterine— konulduğunda bulunamaz hale gelirdi. Yüksek kademeli büyüler bile uygun büyülü savunmalar ardındayken onu tespit edemezdi.

Yine de başkalarının kendi konumunu takip etmesine izin verme ihtimalini ufacık bile taşıyan herhangi bir şeyi elinde tutmanın tehlikesini düşünen Suzuki Satoru, bu sikkeleri her tarafa dağıtmaya karar vermişti. Bunu Keno’dan gizli tutmuştu.

Doğal olarak, “Cehennem Külliyatı” üyelerini hüküm altına almışken eşyaların takip cihazı olarak kullanılıp kullanılamayacağını onlara birkaç kez sormuştu. Ancak hiçbiri böyle bir şey yapan birini duymamıştı. Yine de Suzuki Satoru bile böyle bir tuzağı akıl edebiliyorsa, “Cehennem Külliyatı”nın namevt üyelerinin aynısını yapamayacağını kim söyleyebilirdi?

Benim yapabildiğimi başkaları da yapabilir… kimbilir, dışarıda beni [Undead Domination] (Namevt Hükümranlığı) ile kontrol edebilecek bir varlık bile olabilir.

Hem kendisi hem de Keno, [Undead Domination] direncini artıran ekipmanlarla donatılmıştı ama bu hiçbir şekilde kesin bir koruma garantisi değildi. Üst düzey uzmanlaşmış bir nekromanser olan Suzuki Satoru bile bunu iddia edemezdi. Üstelik Suzuki Satoru’nun bilgisi Yggdrasil’e dayanıyordu.

Yggdrasil hakkındaki bilgilerinin çoğunun son beş yılda doğru olduğunun kanıtlandığı bir gerçekti ve bu da Suzuki Satoru’ya epey yardımcı olmuştu. Fakat belirli şeylerin —örneğin [Wish Upon A Star] büyüsünün nasıl çalıştığı gibi— değiştiği de bir gerçekti. O halde dışarıda 100. seviye bir namevt varlığı hüküm altına almanın bir yolu olması mümkündü.

Dikkatsizlik aptallara özgüydü.

“Cehennem Külliyatı” o adamı sorgulamak için yakalasa bile Suzuki Satoru’nun umurunda olmazdı.

Adam Suzuki Satoru’nun gerçek yüzünü bilmiyordu ve ona söylediği şeylerin çoğu yalandı. Ondan öğrenebilecekleri her şey en nihayetinde Suzuki Satoru’yu korumaya yarardı.

Suzuki Satoru’nun onu ne için tuttuğunu öğrenseler bile sorun olmazdı. “Cehennem Külliyatı” üyeleri bunu planlarında kullanmaya kalkışırlarsa, bu sadece Suzuki Satoru’nun ekmeğine yağ sürerdi. Ne de olsa bunun sonucunda onlara saldırdığında onlardan daha fazla şey öğrenme şansı elde edebilirdi.

Ama şimdiye kadar başlarına hiçbir şey gelmedi. Onlara zaten iki kez ödeme yaptım… ah neyse, çabalarım boşa gitse bile bir şey kaybetmem. Ama şu an içinde bulunduğum durum… para aklama mı oluyor?

Tüm bunları dalgın dalgın düşünürken Suzuki Satoru, adamın o ana kadar içtiği şeylerin değerinin üç katını barmene ödedi.

Daha ne kadar içeceğini kestirmek zordu ama zaten adama bu kadar çok para vermişken yetmezse üzerini kendi cebinden ödeyebilirdi. Zihninde bu düşünceyle Suzuki Satoru bardan ayrıldı.

Adam —Bez Ku Broven (Ku kabilesinden Broven oğlu Bez)— epey içmişti ve alkolün vücudunda dolaştığını hissedebiliyordu. Yine de ayaklarını yerden kesecek kadar değildi. Sadece düşünmesini yavaşlatıyorsa hâlâ sorun yoktu. Yeterince düşman edinmiş bir paralı asker olarak Bez kimseye zayıflık göstermezdi.

Düşmanı ortaya çıkarmak için bilerek sarhoş olduğu zamanlar olmuştu ama o zaman yanında arkadaşları vardı. Bugün ise yanında hiçbir arkadaşı yoktu.

Müşteriyi takip ettirmek istemiştim ama… bunu gerçekten yapmak aptallık olurdu.

Paralı askerlik içgüdüleri, bunu yapmanın bir Ejderha’nın kuyruğuna basmak olacağını söylüyordu.

Bez garsonu çağırdı.

“Hesap lütfen.”

İç cebinde bir kese ve yanında taşınması zor olacak kadar dolu bir torba vardı. Müşterisinin ona verdiğinin yanında buradaki masrafları hiç kalırdı.

“Hayır, buna hiç gerek yok.”

Yanına gelen garsonun söylediği şeyi duyan Bez keyifle güldü.

“Ooh, kusura bakmayın o zaman.”

Az önce sadece şaka yapıyordu ama müşterisinin kendine tek bir kadeh bile söylemeden Bez’in hesabını ödeyebilmesine bakılırsa, mali açıdan hiçbir sıkıntısı yok gibi görünüyordu.

Müşterisine teşekkür etmek için kadeh kaldırmayı çok isterdi ama önündeki kadeh boşalmıştı ve yenisini isteyecek havasında değildi.

O halde kalkalım, diye düşündü. Ancak ayağa kalktığında garsonun hâlâ önünden çekilmediğini fark etti.

Garson tam konuşmaya başladığı sırada nedense adamın gözlerine tehlikeli bir bakış yerleşti.

“Değerli müşterimiz. Az önceki konuğun kim olduğunu öğrenebilir miyim?”

“Hm?”

Bez’in kaşları hoşnutsuzlukla çatıldı. Bir müşteri hakkında kişisel bilgi isteyeceğini düşünmek —burası elemanlarını nasıl eğitiyordu böyle?

Şehrin gözden uzak bir meyhanesi olsaydı belki bu soruyu umursamazdı. Fakat burası farklıydı. Burada el değiştiren miktarlara yaraşır şekilde müşterinin gizliliğine saygı gösterilmesi gerekirdi. Muhtemelen burayı destekleyen oldukça güçlü bir lonca olmalıydı. Ayak takımını kovmak için belirli bir düzeyde güç gerekirdi. Belki de kaba müşterilerle kolayca başa çıkabilmek için yasadışı örgütlerle bağlantıları vardı.

“Çok özür dilerim. O konuk son derece zarif kıyafetler giymişti, bu yüzden nasıl biri olduğunu merak ettim. Pek ilgimi çekti de.”

Bez hiçbir şey söylemediği halde garson tüm bunları anlatmıştı. Başka bir deyişle, “Biz de size bilgi verelim, siz de bize bir şeyler açıklayın,” demeye getiriyorlardı.

“Ah, kıyafetleri, ah—”

“Terziliği, dikişleri, kumaşı… hepsi mükemmeldi. Muhtemelen şimdiye kadar buraya gelen en şık giyimli müşterilerimizden biriydi — hatta en iyisiydi. Doğrusu, o kıyafetlerin neyden yapıldığı hakkında en ufak bir fikrim bile yok.”

Buranın çalışanları bile bilmiyorsa, o halde gerçekten olağanüstü bir şey olmalıydı.

Bez buraya ilk kez gelmiş olsa da mekânın en üst tabakadan vatandaşlar tarafından tercih edildiğini duymuştu. Belki de kabile şefleri —kral seviyesindeki kişiler— buraya geliyordu.

Vay be, nasıl muazzam bir kıyafetti öyle… ama dürüst olmak gerekirse, o adam nereden çıkıp gelmişti ki?

Yani bir kabile şefinden bile daha mı muazzamdı? Bunu sormak istedi ama bu durum bir bilgi alışverişini kabul etmek olarak algılanabilirdi. Bez olayı daha ileri götürmeye niyetli değildi, bu yüzden omuz silkti.

“Tüccar olduğunu duydum.” Kulağa inanılmaz derecede sahte geliyor, diye düşündü Bez, ama yine de söylemişti işte. “Sanırım uzak bir diyarın kumaşından yapılmış. Kimbilir, belki de oralarda sıradan bir şeydir.”

“Şaka yapıyor olmalısınız. Dediğiniz gibi gerçekten ucuz bir şeyse, o zaman çok gelişmiş uluslarla ticaret yapmış olmalı… kesinlikle bu bölgedeki bir ülkeyle değil.”

“O zaman gerçekten çok uzak bir yerden gelmiş olması gerekmez mi?”

Bunu söylese de Bez’in işverenine son derece ilgi duyduğu bir gerçekti.

Bez, adamın tüccar olduğunu söylemenin gerçekten çok da uzak olmadığını hissediyordu. Çünkü işvereninde en ufak bir şiddet kırıntısı bile hissetmiyordu — tıpkı sıradan biri gibi geliyordu.

Onları ilk kez kiraladığında, Bez’in arkadaşlarından biri olan canavar savaşçı burun kıvırmış ve adamın kolayca yenilebilecek bir rakip olduğuna kanaat getirmişti. Ancak ikinci turda şüphe duymaya başlamıştı.

Bir kere oturup düşünüldüğünde, bu görevin içeriği epey tuhaftı. Sanki bulunacak bir şeyler olduğunu bildiği için onları içeri gönderiyor gibiydi. Üstelik işverenlerinin bunu öğrenmekten ne çıkarı olacaktı?

Az önce sanki bilerek bilgi sızdırıyor gibiydi.

Bez’in konuyu daha fazla kurcalamasını engellemek için önlem alıyor gibiydi ama bir yandan da onu kandırıyormuş hissi veriyordu. Eğer ilkiyse kalbindeki şüpheleri yatıştırırdı ancak ikincisiyse içindeki dehşet asla yok olmazdı.

Yine de—

“Kusura bakmayın. Şikâyet etmeden ödemesini yapan, üstüne bir de içkilerimin hesabını ödeyen bir işveren, isteyebileceğim en iyi işverendir. Size anlatabileceğim hiçbir şey yok.”

Ejderha’nın kuyruğuna basmaya hiç gerek yoktu.

Bir şehrin —hayır, üç şehrin— serveti ağzının suyunu akıtmaya yeterdi. Fakat o adamın arkasında bir ülke varsa, adama kin besletmek kötü olurdu.

Hazineyi alıp başka bir ülkeye kaçmak bir şeydi ama mesele o kadar basit değildi. Bazen nefret, hayal bile edilemeyecek bir güç ortaya çıkarabilirdi. Bez hayatının geri kalanını bir ülke tarafından tutulmuş seçkin suikastçılar tarafından avlanarak geçirmek istemiyordu.

Karşıdaki adam ona ihanet etmediği sürece Bez de ona ihanet etmezdi. Bez’in mutluluk sırrı buydu.

“Öyle mi? O halde özür dilerim.”

Garson içi para dolu bir torba çıkardı. Bu da nedir? Bez gözleriyle sordu, bunun üzerine garson cevap verdi: “İçkiler müesseseden, bu yüzden ödemeyi size iade ediyorum. Lütfen tekrar gelin ve bizim adımıza işvereninize teşekkürlerimizi iletin.”

Bu muhtemelen barın bir müşteri hakkında burnunu soktuğu için dilediği bir özürdü, yoksa bir sus payı mıydı?

Bir an için Bez bunu reddetmek istedi. Fakat bunun kötü bir hamle olacağına ve kendisiyle bu bar arasında düşmanlık tohumları ekeceğine karar verdi.

Bunun hemen hayati bir tehdit oluşturacağını düşünmese de bu durum barın o işveren hakkında ne düşündüğüne bağlıydı. O işverenle bağlarını korumak istiyorlarsa, Bez işverene gereksiz şeyler anlatamadan önce başına bir şey gelebilirdi.

Susturulmasını önlemek için bunu alması gerekiyordu.

O halde bu meseleyi kurcalamasam iyi olur.

Bez biraz huzursuz bir halde keseyi kaptı.

“Tekrar geleceğim.”

Kibar olmaktan zarar gelmezdi.

“Bekliyor olacağız.”

Garsonun arkasından konuştuğunu duyan Bez dışarı çıktı.

Yolda dükkân görevlisinin kendisine verdiği keseyi açtı ve altın sikkelerin arasında değerli görünen bir mücevher gördü. İşvereni muhtemelen bunu içkilerin parasını ödemek için dükkâna vermemişti, bu yüzden bunu bir sus payı olarak kabul etmek en iyisi gibi görünüyordu.

Bez bir korucunun (ranger) veya bir hırsızın keskin duyularına sahip değildi ama birçok savaştan sonra bilenmiş kendine has duyuları vardı. Bu duyularını sonuna kadar kullandı ve takip edilip edilmediğini kontrol etmek için kendi hanına dönmeden önce yolu uzattı.

Hanın birinci katının bir kısmı yemekhaneydi ve arkadaşları bir köşede içiyordu.

“Selam.”

Şarap şişesinin etiketine şöyle bir bakınca bunun her zamanki şeylerden daha iyi olduğunu anladı — hanın elindeki en iyi içkiydi. Elbette Bez’in az önce içki içtiği barın yanından bile geçemezdi.

“Hoş geldin — görünüşe göre işler olaysız bitmiş. Keyfin yerinde görünüyor, buram buram içki kokuyorsun ve geç döndün.”

Bunu söyleyen adam yaklaşık 120 santimetre boyundaydı. Bir çocuk değil, tam manasıyla bir yetişkindi. Tepelik Cüceler olarak bilinen insansı ırka mensuptu. Cüceler’in akrabaları olsalar da korucu (ranger) mesleğine yatkınlıkları ve keskin yön duyguları vardı.

“Ne de olsa bir şey olsaydı daha erken dönerdin.”

Konuşan kişi, mızrağı duvara yaslanmış olan bir adamdı. Yılan kafasına sahipti ve tüm vücudu pullarla kaplıydı. Yılan-Adam’dı, bir yarı-insan ırkı.

“Ahhh, söz verdiği miktarı ödedi. Yine de fazladan bir şey ödemedi.”

“Hah, ödeseydi bile onu da içkiye yatırırdın gibi geliyor. Ben alkole dokunmam, o yüzden bunu grup fonundan düşme.”

“Ama sen bir yığın taze et yedin, değil mi? Onu grup fonundan düşmeme bir itirazın yoktur herhalde?”

Bunu söyleyen kişi, ırkı Ork’ların akrabası olan bir insansı erkekti. Kaslı vücudu onu Bez’in iki katı büyüklüğünde gösteriyordu. Irkına Ork’ların akrabaları denebilirse de tıpkı Hobgoblinler ile Goblinler arasındaki ilişki gibi, daha ziyade onların üstün örnekleri gibiydiler.

Belindeki silah iki metreden uzundu ve ōdachi olarak biliniyordu. Bir rōnin olarak onu ustalıkla kullanabiliyordu.

Bu üçünün yanı sıra, orada bulunmayan diğer iki kişi Bez’in yoldaşlarını oluşturuyordu.

“Tamam tamam, hadi değerini biçelim. Bez. çıkar şu mücevherleri.”

Bez, mücevherlerin olduğu keseyi Tepelik Cüce’ye uzattı. Tepelik Cüce kesenin içindekileri masaya boşalttı ve gaz lambasının ışığında onları incelemeye başladı. İşini bitirene kadar her biri için bir dakika harcadı. O zamana kadar arkadaşları altın sikkeleri saymayı çoktan bitirmiş ve miktarı ona bildirmişti.

“Doğru. Miktar anlaştığımız gibi. Mücevherler alıcıya göre biraz daha pahalıya veya ucuza satılabilir ama bu müşterimizin suçu değil.”

Yılanadam, başını insanların yapamayacağı bir açıyla burarak Bez’e baktı. Hiçbir duygu belirtisi göstermeyen o gözlere bakmaya alışkın olsa da bu durum Bez’i yine de rahatsız ediyordu.

“Peki, böylesine basit bir iş için neden bu kadar çok ödeme yapsın ki? Onunla birkaç kadeh içtikten sonra bir şey öğrenebildin mi?”

İşte bu yüzden o derece lüks bir mekânda buluşmayı seçmişlerdi.

İşin tek amacının bir şehri kontrol etmek olduğu göz önüne alındığında —sadece Zombi seviyesinde bile olsa namevtlerle dolup taşsa dahi— bu saçma derecede cömert bir miktardı. Bez’in kafasını kurcalayan ve müşterilerinin gerçek niyetinden şüphelenmesine yol açan şey de buydu.

Ancak—

“Hiç de bile.”

Bez omuz silkti. Çünkü bu meseleyi fazla derinlemesine kurcalamamanın daha güvenli olacağı sonucuna varmıştı.

“Hey hey… yakında peşimize suikastçıların takılması mümkün değil mi?”

“Bana sorma.” Buradaki “toplayıcılar” tabiri suikastçıları ve benzerlerini ifade ediyordu. “İşimizi iyi yaptık. Bizi öldürtmektense kullanmayı tercih edeceğini düşünmüyor musun?”

“Peki, yeni bir iş almak beni biraz olsun rahatlatırdı.”

“Ne yazık. Kendimi göstermek için elimden geleni yaptım ama müşterinin hemen verecek yeni bir işi yoktu. Patronuyla konuşuyor olabilir.”

Arkadaşlarının gözlerindeki ciddi ifadeyi teyit eden Bez, bardaki konuşmalarını ve kendi varsayımlarını anlatmaya başladı.

“Ah~ bu durumda, ulaştığın sonucun isabetli olduğunu düşünüyorum Bez. Aklıma başka bir şey gelmiyor doğrusu.”

“Evet. Belli ki bir ülkeden geliyor. Ah~ üç şehrin hazinesini yağmalamak sadece bir hayal mi yani~”

Tepelik Cüce, Ork’un sözlerine katıldı. Bez’in paralı asker bölüğü uzmanlardan oluşan bir gruptu ve bölgedeki birliklere yenilmeyeceklerinden emindiler. Ancak tıpkı Bez gibi onlar da ömürlerini kaçarak geçirmek istemiyorlardı.

“Peki şimdi ne yapmalıyız? Burada pek çok iş aldık. Tepkiler birikmeye başladı.”

“Doğru. Belki de Soba’ya doğru yola çıkmalıyız. Doğu ülkelerinin Çar’ının yetenekli paralı askerler topladığını duydum. Oraya gitmek iyi bir fikir olabilir. Her halükarda yola çıkmaya hazırlanmalıyız.”

Yoldaşlarının onayladığını duyan Bez başıyla onayladı.

Suzuki Satoru, bardan ayrıldıktan sonra kısa bir mesafe yürüdü ve ardından küçük bir ara sokağa saptı.

Orada kimsenin olmadığından emin olduktan sonra [Kusursuz Bilinemez] büyüsünü yaptı.

Yaklaşık bir dakika boyunca orada bekledi ancak o küçük ara sokağa kimse girmedi.

Görünüşe göre takip edilmediğinden emin olabilirdi. Suzuki Satoru edindiği tecrübelerle, bu dünyada bu kademedeki büyülerin ardını görecek kadar güçlü çok az varlık olduğunu iyi biliyordu.

Suzuki Satoru sırasıyla [Uç] ve [Büyük Işınlanma] büyülerini yaptı.

Varış noktası, şehrin bir kilometre üzerindeki bir noktaydı.

Gecenin patırtısı o kadar yükseğe ulaşamıyordu. Burası yalnızca ayın yumuşak ışığıyla aydınlanan bir yerdi.

Suzuki Satoru havada bacaklarını beceriyle bağdaş kurdu ve envanterinden bir harita çıkarıp bacaklarının üzerine koydu.

Şimdi… burası da namevte dönüştürülmüştü. Demek oluyor ki…

Bir kalem çıkarıp paralı askerlerin ziyaret ettiği şehirleri işaretledi.

Keno bunu görseydi gözleri fal taşı gibi açılırdı. Harita zarifçe çizilmişti ve Keno’nun memleketinin yakınındaki ülkeleri tasvir ediyordu. “Cehennem Külliyatı”ndan çalınan bol miktardaki altın sikke harcanarak yaptırılmıştı. Komşu ülkelerin istihbarat görevlileri bunu görseydi, elde etmek için seve seve avuç dolusu para harcarlardı.

Yolculuğa çıkmalarından bu yana geçen beş yıl boyunca Suzuki Satoru araştırmalara büyük zaman ayırmıştı ve Zombileşmenin çok geniş bir alanı etkilediğini keşfetmişti. Her bir Zombileşmenin tam olarak ne zaman gerçekleştiğinden emin olamasa da topladığı bilgilerin analizi, her vak’a arasındaki zaman farkının çok büyük olmadığını gösteriyordu.

Bunu kimin yaptığı ve amaçlarının ne olduğu sorusu belirsizliğini koruyordu ancak hedefin Keno olmadığı görünüyordu ve bunu “Cehennem Külliyatı”nın yapmış olma ihtimali son derece düşüktü. Eğer “Cehennem Külliyatı” bu kadar geniş bir alanda böyle bir fenomeni tetikleyebilecek bir büyü kullanıcısına sahip olsaydı, teker teker bu kadar kolay avlanmazlardı.

Bunun “Cehennem Külliyatı” üyelerinin kişisel güçleriyle değil de bir yerden elde edilen bir eşya sayesinde gerçekleşmiş olma olasılığı da aynı şekilde çok düşüktü. Bu nedenle, “Cehennem Külliyatı”nı avlamanın amacının fon sağlamak ve o namevt varlıkların derlemek için bu kadar zaman harcadığı araştırmaları çalmak olduğunu Keno’ya söylememek muhtemelen en iyisiydi.

Bütün bunları Keno’dan saklamıştı çünkü kız basitçe çok yumuşak kalpliydi.

Kendisi ve Keno dışında hiç kimse Suzuki Satoru’nun umurunda değildi. O sadece kendi çıkarlarını önceliklendirerek hareket ediyordu. Ancak Keno olayları bu kadar basit düşünmezdi. Bu yüzden böyle davranmak, kızı gereksiz bir suçluluk duygusuyla yüklemekten kaçınmak içindi aynı zamanda.

Bu durumda — en şüpheli yer neresi? Topladığım bilgileri analiz ettikten sonra Zombileşme sanki bu bölgeyle sınırlı gibi görünüyor.

Suzuki Satoru’nun parmağı, işaretlenmemiş güvenli şehirleri gösterdi.

Demek oluyor ki—

Suzuki Satoru’nun bakışları kaydı ve ardından haritanın bir köşesinde durdu.

Zombileşme fenomeni oradaki dağ sırasının belirli bir noktasından yayılıyordu.

O dağları çevreleyen bir efsane vardı.

Dağlarda bir yerde bir bilgelik çeşmesi vardı ve orada yıkanmak kişiye bilgelik kazandırırdı. Fakat oraya giden yolda pek çok sınav dikiliyordu ve kimsenin oradan sağ dönemediği söylenirdi.

Ancak o dağ sırası aynı zamanda Wyvern’lar ve diğer güçlü canavarlar için bir in olduğundan, bu canavarların, daha o sınavlar uğruna canını ortaya koyamadan her türlü girişimi dönüşü olmayan bir yolculuğa dönüştürme olasılığı çok yüksekti.

Vakti olsaydı bu efsaneyi doğrulamak eğlenceli olabilirdi ama öncesinde yapması gereken bir şey vardı.

Suzuki Satoru o dağ sırasının en yüksek zirvesinin adını sessizce söyledi.

“Kaidinias, ha.”

Fenomenin kaynağının orası olduğuna dair bir kanıtı yoktu. Sadece kıtanın en yüksek zirvesinde ikamet eden Parıltı Ejderha Lordu’nu hatırlamıştı.

Sonuçta yayılımın merkezini arıyor olsa bile haritanın ölçeği düşünüldüğünde çok büyük bir hata payı vardı.

Eğer gerçekten oradaysa, fenomenin kaynağı büyülü bir eşyaysa ve taşınma sırasında Zombileşmeyi tetiklediyse, o zaman gerçekten hiç umut kalmazdı. Onu bulmanın zorluğu çölde bir inci aramaya benzerdi.

Ve birisi tarafından gerçekleştirilmiş olsa bile muhtemelen o zamana kadar çok uzaklara kaçıp saklanmış olurlardı.

Bu durumda, yakındaki ulusların bilgelerinin Suzuki Satoru’nun bile fark edeceği bir şeyi düşünememiş olmalarına imkân yoktu.

Yine de bu mümkündü.

Evet, gerçekten mümkündü.

Kimsenin inceleme ekipleri göndermemiş olması mümkündü.

Suzuki Satoru, çevre ülkeler arasında seyahat etmek için [Büyük Işınlanma] kullanmış, büyük miktarda kaynak harcamış ve anında bir getirisi olmamasına rağmen inceleme yapmak üzere insan bile kiralamıştı.

Suzuki Satoru’nun yaptığını başka biri yapsaydı, onlar da aynı sonuca varabilirlerdi. Ancak bugüne kadar muhtemelen bunu yapan tek bir kişi bile yoktu. Bilgilerini doğrulamak için harekete geçmek isteyen insanlar olsa bile, Suzuki Satoru’nun sahip olduğu standarttaki bilgiye ulaşmaları onun aldığından daha uzun sürerdi.

Bu da Suzuki Satoru’nun muhtemelen bu gizemi çözmeye en yakın kişi olduğu anlamına geliyordu.

Öyleyse, orada ipucu olabilecek geride bırakılmış bir şeyler bulabilirdi.

Ne var ki oraya gitmek de son derece zahmetli olacaktı. Çünkü daha önce hiç bulunmadığı bir yere ışınlanamazdı. Sadece ulaşabileceği bir şehre ışınlanabilir, ardından oradan yürüyerek devam edebilirdi. Doğal olarak bu çok fazla zaman kaybına yol açacak, bu yüzden Keno’ya çeşitli şeyleri açıklamak zorunda kalacaktı. Şimdiye kadar durumu idare etmeyi zorlukla başarmıştı ve bunu düşündükçe Suzuki Satoru’nun başı ağrıyordu.

Keno, iki yıldan beri memleketinden hiç bahsetmemişti.

Ondan öncesinde Zombileşmeyi iyileştirmenin ve halkına yardım etmenin bir yolunu arıyordu. Ama o günden beri —hayır, o günden birkaç gün öncesinden beri bu konuyu bir daha açmamıştı. Sonrasında, birlikte maceralara devam etmekten memnun görünüyordu.

Gerçekten vazgeçmiş miydi, yoksa sadece bunu zihninin derinliklerine mi gömmüştü? Suzuki Satoru hangisinin doğru olduğunu kestiremiyordu. Belki de Keno bunu çok iyi saklıyordu ya da Suzuki Satoru başkalarının kalbini okuma konusunda çok beceriksizdi. Başkalarının duygularını fazla deşmek de iyi bir şey değildi; zaten buraya kadar bu şekilde gelebilmişlerdi.

Sorsaydım bir şey olmazdı herhalde. Yine de hiçbir şey yapmadım. Bir yol arkadaşının acısını hafifletememenin çaresizliğini hissetmek istemediğim için miydi?

Suzuki Satoru için bunca zaman boyunca maceralarında kendisine eşlik eden tek kişiler Ainz Ooal Gown üyeleriydi ve Keno, sadece süre bakımından onları bile geride bırakmıştı. Bu yüzden, duygularının huzurlu bir alanda kalmasını sağlamak adına konuyu deşmemeyi tercih etmişti.

Gerçekten işe yaramazın tekiyim… ama bundan sonra ne yapacağım?

Bu bilgileri toplamak onun açısından sadece bir merak meselesiydi. Aynı zamanda, Keno’nun acısını az da olsa hafifletmenin bir yolunu bulmak içindi. Fakat bu kadar bilgi toplayıp şüpheli bir konumu nokta atışıyla belirledikten sonra tereddüt etmeye başlamıştı.

Bunu yapmanın bir faydası olup olmayacağını bilmiyordu. Yine de aklına pek çok olumsuz yanı geliyordu.

Eğer orada bu fenomeni —insanlara ayrım gözetmeksizin felaket getiren geniş çaplı bir olayı— tetikleyen biri varsa, o kişinin normal olmasına imkân yoktu. Eğer o kişiyle gerçekten karşılaşırsa, savaşın kaçınılmaz olacağı kesindi.

Yggdrasil büyüsünün bile erişmeyi umamayacağı büyüklükte bir alanı etkileyebilen birine karşı koymanın herhangi bir kazancı var mıydı?

Zombileşmenin tekrarlayacağı falan yoktu ve tekrarlasa bile bunun Suzuki Satoru ile Keno’yu etkileme olasılığı son derece düşüktü.

Ayrıca bu değişim Overlord’ları ve Vampirleri bile Zombilere dönüştürebiliyorsa, böylesine tehlikeli kişilerden uzak durmak en güvenlisiydi.

Sadece bir eşyanın olağandışı çalışmasından kaynaklanıyorsa, onu ele geçirmek iyi bir fikir olabilirdi… Bilinmeyen bir Dünya Eşyası’nı kesinlikle ele geçirmek istiyorum. Ancak bunu biri kasten yaptıysa, böyle bir fenomeni tetiklemekteki amacı ne olabilirdi?

Karşı tarafın amacını bilseydi belki bir karşılık hazırlayabilirdi ancak şu anda sadece yeterince şey bilmiyordu.

Suzuki Satoru karnındaki Dünya Eşyası’na dokundu.

Hangisi daha tehlikeli, kendi haline bırakmak mı yoksa araştırmak mı?

Eğer birileri gerçekten gölgelerde dolaplar çeviriyorsa, onlara zaman tanımak kötü bir fikir olurdu.

Eğer Parıltı Ejderha Lordu seviyesindelerse ve o da arkasına yaslanıp daha da güçlenmelerini izlerse, yapabileceği tek şey kaçıp saklanmak olurdu.

Görünüşe göre Ejderha Lordları Yggdrasil Oyuncularına düşman… böyle biri güçlenmeye devam ederse, tek başıma üstesinden gelemem, değil mi? Parıltı Ejderha Lordu ile başa baş kaldım —hayır, sadece kaçtığım için berabere bitti… neyse, eğer sınırı buysa, bir dahaki sefere onu yenebilirim.

Kötü bir kaybeden gibi davranmıyor ya da inatçılık etmiyordu.

Hem kozlarını saklaması hem de rakibinin tek taraflı taarruzuna katlanması bir sonraki savaşa hazırlık içindi.

Suzuki Satoru, Yggdrasil’de PVP yaparken her zaman böyle davranırdı. Üç maçtan ikisini kazananın galip geldiği kuralı yüzünden, ilk savaşı kaybetmek sorun teşkil etmiyordu. Bu dünyadaki ölüm kalım mücadelesinde bile bu durum değişmemişti.

Öldükten sonra dirilip dirilemeyeceğini bilmemek gibi aşırı şartlar altında savaşırken bile bu dövüş tarzının avantajı geçerliliğini koruyordu.

Eski arkadaşının ona öğrettiği kesin zafer stratejisi şimdi bile değişmemişti.

Hayır.

Tam da bu kadar vahim bir durumda savaştığı için eski arkadaşlarına daha da çok güvenmeliydi.

Yine de Suzuki Satoru o seviyedeki bir düşmanla bir daha savaşmak istemiyordu. Tehlikeden kaçınmak en iyisiydi.

Akıllıca olan, sadece kazanacağından emin olduğu savaşlara girmek ve kaybedecekse kaçmayı seçmekti.

Suzuki Satoru dünyaya baktı.

Geceleyin dünya sessizliğe bürünmüş olsa da parlak ışık noktaları varlığını sürdürüyordu.

Belki eski arkadaşları “Bu güzel dünyayı korumak istiyorum!” ya da buna benzer bir şey söylerlerdi. Ancak Suzuki Satoru’nun kalbinde böyle bir duygu taşmıyordu.

Yine de.

“Bu gerçekten canımı sıkıyor,” diye mırıldandı kendi kendine.

Gerçekten de öyleydi.

Şu anda Suzuki Satoru tam anlamıyla tepesi atmış durumdaydı.

1. Loki tarafından işlenmiş bir silah. İskandinav mitolojisinin farklı yorumlarına göre Lævateinn bir fırlatma mızrağı, bir kılıç ya da bir değnek olabilir.

Overlord – Kayıp Ülkenin Vampir Prensesi (Yan Hikaye)

Overlord – Kayıp Ülkenin Vampir Prensesi (Yan Hikaye)

Overlord: The Vampire Princess of the Lost Country
Puan 7.8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Anadil: Japonca
Overlord: Kayıp Ülkenin Vampir Prensesi, yazar Kugane Maruyama'nın kaleme aldığı, ana seriden bağımsız alternatif bir " ...olursa ne olur" evren hikayesidir. Momonga'nın Nazarick hizmetkarları olmadan 200 yıl önce yalnız başına Yeni Dünya'ya ışınlandığı bu senaryoda, Suziki Satoru kimliğiyle vampir prenses Keno Fasris Invern ile olan maceraları ve kurduğu dostluk anlatılmaktadır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla