Overlord – Kayıp Ülkenin Vampir Prensesi (Yan Hikaye) – Bölüm 1 / Kayıp Ülkede Karşılaşma

Kayıp Ülkede Karşılaşma

1

Şimdi, diye düşündü Suzuki Satoru.

Bu Keno denen kızın nasıl biri olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Yine de kız kesinlikle önemli bir bilgi kaynağıydı. Daha rahat konuşabilmesi için gardını indirmesini sağlaması gerekecekti.

Başlangıç olarak, verdiği tepkiye bakılırsa bir Oyuncu değil, bu dünyanın sakiniydi. Bunu doğrulamak istese de bu amaca nasıl ulaşacağı konusunda hiçbir fikri yoktu.

Ayrıca güvenilir olup olmadığını da anlayamıyordu. Her an sahte bilgiler öğrenme riskiyle karşı karşıya kalabilirdi. Şu an için onun güvenini kazanacak adımlar atmalıydı.

Aklında bu düşüncelerle Suzuki Satoru işe bir iş insanı tebessümü takınarak başladı, fakat hemen ardından mevcut hâliyle bunu yapamayacağını fark etti. Bu yüzden ses tonunu yumuşatmaya çalıştı. Sesi öyle pek sevimli ve tatlı olmasa da olabildiğince nazik bir şekilde konuşmaya gayret etti.

“Ah… Ben… az önce adımı vermiş olsam da baştan başlayalım. Ben Suzuki Satoru.”

“Satoru… sama?”

Suzuki Satoru gözlerini açmaktan kendini alamadı — gerçi bu bedende bu durum, göz çukurlarında alevler tutuşmuş gibi görünüyordu. Kızın ona hemen adıyla hitap etmeye başlamasını beklemiyordu. Bayağı samimi davranıyor, diye düşündü Suzuki Satoru. Ayrıca o da adını söylemişti. Onu aklımda tutsam iyi olur. Kız da tam olarak bu noktayı vurgulamak için öyle yapmış olmalıydı.

“-san demeniz kafidir. Şimdi… siz Keno-san’sınız, değil mi?”

Şimdi gözlerini faltaşı gibi açma sırası kızdaydı. Suzuki Satoru uygunsuz bir şey söyleyip söylemediğini merak etti.

Keno Fasris Invern.

Keno onun ilk adı, Invern de muhtemelen soyadı olmalıydı. Yoksa Fasris-Invern miydi? Hangisinin ne olduğundan emin olamasa da kızın yüzündeki şaşkın ifade, muhtemelen kendisi ona ismiyle hitap etmişken Suzuki Satoru’nun bunun yerine soyadını kullanmış olmasından kaynaklanıyordu. Belki de bunu iyi niyetinin reddedilmesi olarak yorumlamıştı.

Yoksa bir çocuk olmasına rağmen isminin sonuna -san saygı ekini getirdiği için miydi?

“Ah, e-evet…”

“O halde lütfen ayağa kalkın. Sonrasında da — burada konuşmak biraz… nasıl desem. Şey, evet. Büyüyle bir kule yaratabilirim… fakat bu etraftaki binalardan daha yüksek olur. Benzer yeteneklere sahip büyülü eşyalarım da var ama… fazla dikkat çekmek istemezsiniz, değil mi?”

Keno, Suzuki Satoru onu yukarı çektikten sonra güç bela ayağa kalkabildi ve çekingen bir şekilde başını salladı.

Anlıyorum — Suzuki Satoru zihninde gözlerini kısar gibi oldu.

Bu durumda Keno büyülü eşyaları biliyor demekti. Bu, bu dünya sakinleri için genel bir bilgi miydi, yoksa sadece kendisinin sahip olduğu mesleki bir bilgi mi? Yoksa ne de olsa Yggdrasil ile bağlantılı biri miydi?

Yine de Zombilerin kaynadığı bir şehirde bulduğu namevt bir kızda sıradan nitelikler aramaya çalışmasında yanlış bir şeyler olduğunu hissetti.

Dikkat çekmekten kaçınmak istemesinin sebebine gelince — bu şehirde Zombiler dışında akıllı namevtler olduğu için miydi, yoksa etrafta düşman varlıklar bulunduğu ve burası güvenli olmadığı için mi? Bu kulağa daha mantıklı geliyordu.

“O halde güvenli bir yer biliyorsanız beni oraya götürebilir misiniz?”

Keno’nun bedeni titredi.

Kızın ne hissettiğini anlayabiliyordu.

Suzuki Satoru’nun durumunda da insan, PK (Oyuncu Katili) olma ihtimali bulunan birini — bu olayda şüpheli görünümlü bir iskeleti — kendi güvenli sığınağına götürmek istemezdi. Bu yüzden bir adım geri atmalı ve sakince konuşabilecekleri bir yere gitmekle yetinmeliydi. Yoksa Keno’nun yedek bir gizlenme yeri yok muştu?

“Yeterince dikkatli değilsin” demek kolaydı fakat Keno’nun neler atlattığını bilmediği için böyle bir şey söylemeye hakkı yoktu. Suzuki Satoru bile diğer arkadaşlarıyla karşılaşmamış olsaydı Yggdrasil oynamaya devam etmezdi. Bir başka deyişle, bir insanın eylemleri deneyimlerine ve geçmişine dayanıyordu. Belki de Keno’nun günlük hayatında bu kadar temkinli olmasına gerek kalmamıştı.

Suzuki, tecrübesiz bir çömeze seslenen bir Yggdrasil Oyuncusu edasıyla onunla konuştu.

“Beni ana üssünüze götürmenize gerek yok. Güvenli sayabileceğiniz başka bir yer biliyor musunuz? Mesela yakınlardaki evler veya benzeri bir yer?”

Doğrusunu söylemek gerekirse ana üssünün nerede olduğunu öğrenmek istiyordu. Fakat Suzuki Satoru, acemi birine tavsiye veren tecrübeli bir kıdemlinin ahlaki sorumluluğuyla doluydu, bu yüzden samimi bir alternatif sundu.

Ayrıca o üste tek başına olmayabilirdi de. Yoksa orası, Satoru’nun arkadaşları onun için ne kadar önemliyse kız için de o kadar önemli bir yer miydi? Suzuki Satoru, arkadaşlarını tehlikeye atmak istememe duygusunu gayet iyi anlayabiliyordu.

“Kendi başınıza karar veremiyorsanız üstlerinizle konuştuktan sonra geri dönmenizin benim için bir mahzuru yok. Öyle olursa yakınlarda bir yerde beklerim… namevtlerin bulunmadığı bir yerde.”

Her ne kadar kaçmasına izin vermek istemese de peşine düşüp zorla bilgi sızdırmaya çalışmak da istemiyordu. Yüksek seviyeli bir Oyuncu olma sorumluluk duygusu yeniden ön plana çıkarken Suzuki Satoru, kızın kendisine güvenmesine izin vermenin kötü bir şey olmadığını yüce gönüllülükle içinden geçirdi.

Keno çekingen, içe dönük bir edayla yürümeye başladı.

“Çok teşekkür ederim, Keno-san.”

Suzuki Satoru’nun arkasından söylediği bu sözleri duyan Keno’nun omuzları seğirdi. Ardından telaşla arkasını dönüp ona baktı.

“Hm? Ne, ne oldu?”

“Ah, hayır, ş-şey yok…”

Keno sessizce mırıldandı ve yürümeye devam etti.

Neler oluyor? diye düşündü Suzuki Satoru. Sadece tedbirli mi davranıyordu, yoksa kendisi gerçekten o kadar korkutucu muydun?

Nitekim Keno kendisi de bir namevt olmasına rağmen dar bir sokaktan Zombileri gözetliyordu. Bir zamanlar düşman olduklarını mı varsaymalıydı?

O halde kendisi nasıl bir namevt türüydü?

Kırmızı gözlere sahip pek çok namevt türü vardı — bir bakıma Suzuki Satoru bile bunlara dahildi. Fakat pek azı Keno kadar eli yüzü düzgün görünüyordu. Aklına Vampire Bride (Vampir Gelin) kelimeleri gelse de kız onlardan biriymiş gibi hissettirmiyordu.

Tam da bu anda Suzuki Satoru, katıksız cahilliği karşısında nutku tutulmuş hâlde kaldı.

Eğer burası gerçekten başka bir dünyaysa, buraya özgü namevtler içermesi son derece mümkündü. Yine de Yggdrasil ile tamamen bağlantısız olduğunu söyleyemezdi. Aksi takdirde Momonga’nın kendi yeteneklerini ve Yggdrasil büyülerini neden kullanabildiğini açıklamanın hiçbir yolu olamazdı.

Suzuki Satoru bu konu üzerinde daha fazla düşünmekten vazgeçti. Ne de olsa şu an bildiklerinin azlığı düşünülürse ne kadar kafa yorarsa yorsun bir cevaba ulaşamayacaktı.

Neyse ki ikili birkaç dakika boyunca sessizlik içinde yürürken hiçbir Zombi ile karşılaşmadı. Keno şehir surlarının yakınlarına ulaştığında durdu. Orada aşağıya doğru inen merdivenleri olan tek katlı küçük bir bina vardı. Yol üzerindeki kemere baklava desenli demir bir ızgara yerleştirilmişti.

Bu da ne? Yeraltındaki bir mahzene çıkıyorsa binanın içinde yer alması gerekmez miydi? Yeraltı su kanalı mıydı? Yoksa kanalizasyon mu demeliydi?

Keno başını çevirdi.

“Ah, burası, o yer.”

Yaşam alanının ne kadar külüstür olmasından utanıyormuş gibi gözlerini öne eğmişti.

Bir kız çocuğunun kalması gereken bir yere hiç benzemediği doğruydu. Yine de Suzuki Satoru’nun dünyasındaki evden kaçan çocukların da benzer yerlerde yaşadığı görülüyordu.

“Anlıyorum. Yeraltındaki sıcaklık değişimlerinin yüzeydekine kıyasla çok daha az sert olduğunu duymuştum. Güzel bir yer seçmişsiniz.”

Çoğu namevt soğuğa karşı oldukça yüksek dirence sahipti ve sıcaklık düşüşleri onları rahatsız etmemeliydi. Bu yüzden Suzuki Satoru, onun sözlerini acemice onaylamadan önce bir süre sıkıntı çekmişti.

“Sizden başka burada yaşayan biri var mı?”

Keno, Suzuki Satoru’nun sorusuna yanıt olarak yavaşça başını salladı.

“Anlıyorum… o halde lütfen öncülük edin.”

Keno metal ızgarayı kenara itti. Namevt gücünü ya da özel bir yetenek veya büyü kullanmış gibi görünmüyordu; sadece kilit açık bırakılmıştı. Ve kilidin açık olduğunu bilmesi de burayı üssü olarak bellediğinin kanıtıydı.

Keno önünde merdivenlerden aşağı inmeye devam etti.

Ay ışığı hızla gözden kaybolsa da bu durum ikisi için de bir engel teşkil etmedi. Ne de olsa namevtlerin hepsi [Dark Vision] (Karanlık Görüş) yeteneğine sahipti.

Merdivenlerin dibine ulaştılar ve görünüşe göre burası gerçekten de bir kanalizasyondu. Fakat Suzuki Satoru yol boyunca burada hiçbir pis su kokusu olmadığını fark etti. Aslına bakılırsa akan hiçbir su yoktu, havada sadece hafif nemli bir his vardı.

Belki de bu, şehir sakinlerinin namevt haline gelmesinin üzerinden uzun zaman geçmesinden kaynaklanıyordu. Buraya zaman zaman yağmur suyu girse de taze atık su bu yoldan geçmemişti.

Keno’nun sığınağı kanalizasyonda bulunmasına rağmen kanalizasyon kokmamasının sebebi muhtemelen buydu.

Suzuki Satoru’nun içinden aniden bir duygu sızısı geçti.

Yaşadığı çağda yağmur asidik ve kötü kokuluydu. Fakat Keno’nun bedeni asidik bir koku taşımıyordu, bu da bu dünyanın yağmur suyunun hâlâ geçmişte olduğu kadar saf ve temiz olduğunu gösteriyordu.

“Blue Planet-san burada olsaydı belki duygulanırdı.”

Keno, Suzuki Satoru’nun kendi kendine konuştuğunu duyunca arkasını döndü ve yüzünde ürkek bir ifadeyle ona baktı.

“Üzgünüm, sadece kendi kendime konuşuyordum.”

“Ah, oh, anlıyorum.”

Keno’nun kelimelerini anlamak giderek kolaylaşırken Suzuki Satoru sesinde kendisine karşı duyduğu korkuyu hissedebiliyordu.

Oysa bunca zamandır ona o kadar iyi davranmıştım, diye söylenmekten alamadı kendini Suzuki Satoru. Elbette iskeletimsi görünümünün yarattığı etkiyi unutmuş değildi. Ne de olsa ilk izlenimleri değiştirmek zordu.

Yüzünü örtüp örtmeyeceğini düşündüğü sırada varacakları yere ulaştılar. Fakat bu durum uzun zamandır düşünüyor olmasından değil, kanalizasyona girdikleri yerden pek uzak olmamasından kaynaklanıyordu.

Kanalizasyona girdikten sonra yaklaşık 20 metre ilerlemişler, sola dönmüşler ve kenardaki bir kapıya ulaşmadan önce 20 metre daha gitmişlerdi. Metalden yapılmış gibi görünen kapıyı açtı, kapı gıcırdadı.

“Burası.”

Suzuki Satoru, Keno’nun peşinden odaya girdi.

Pek geniş sayılmazdı. Bu oda muhtemelen kanalizasyon tamiratlarını yapmak için gereken aletleri depolamak için kullanılmıştı, köşede kazma ve diğer aletlerden oluşan bir yığın vardı.

Karşısında ise yere serilmiş — lekelerden değil ama eskilikten — biraz kirli görünen bir kumaş parçası duruyordu.

Burada ayrıca eski ve sade bir masa ile sandalye vardı.

Odanın mobilya adına sahip olduğu tek şey bunlardı. Yaşamaya hiç de uygun görünmüyordu. Her türlü eğlence veya ev eşyasından yoksun bir oda olduğu söylenebilirdi.

Namevt olduğu düşünüldüğünde ne hissettiğini anlayabilse de Suzuki Satoru böyle tenha ve kasvetli bir yerde ne kadar olursa olsun kalmak istemezdi. Bir dakika—

İçinde birden güçlü bir yakınlık hissi kabardı. Düşününce, gerçek hayattaki evi de aşağı yukarı böyleydi.

Yine de bu odada dikkatini çeken şey bir kitap ve parşömen yığını oldu. Kitapların sırtında Suzuki Satoru’nun daha önce hiç görmediği karakterler yazılıydı, fakat gerçek şu ki kendisi temel olarak Japonca dışında hiçbir dil bilmiyordu.

“Işığa veya sandalyeye ihtiyacınız var mı?”

Envanterinden batı tarzı bir lamba çıkardı ve kapaklarını açarak etrafa beyaz ışığın süzülmesini sağladı.

Bu, içine [Continual Light] (Sürekli Işık) büyüsü işlenmiş bir büyülü eşyaydı.

Elbette elinin altında aydınlatma için daha üst düzey büyülü eşyalar vardı. Ancak Suzuki Satoru daha güçlü bir şeyi sergilemeye gerek olmadığına karar verdi. Elini açık etmenin zamanı değildi. Ayrıca bunlardan biri güneş gibi ışık yayabiliyordu ki bu da Vampirlere olumsuz durum etkileri uygulardı. Eğer Keno bir Vampirse, bunu düşmanca bir eylem olarak değerlendirebilirdi. Bu yüzden ne olursa olsun onu çıkaramazdı.

Lamba ışığı Keno’nun yüzünü aydınlattı fakat aşırı derecede şaşırmış görünmüyordu. Ancak bunun nedeni daha önce böyle bir büyülü eşya görmüş olması mı yoksa [Continual Light] büyüsünü bilmesi miydi anlayamadı.

(İkizlenmiş Büyü – Üstün Eşya Yarat) büyüsünü uyguladı.

Bu büyü aslen silah üretmek amacıyla tasarlanmıştı, ancak Suzuki Satoru’nun içinde — daha önce yaşadığından farklı olduğu varsayılırsa — bu dünyada bu büyünün daha geniş uygulama alanlarına sahip olacağına dair gizli bir şüphe vardı. Büyünün sonuçları onun tahminleriyle uyuşuyordu.

Beklediği gibi bir çift siyah metal sandalye belirdi.

Keno bu mucizevi olaya tanıklık ederken gözleri faltaşı gibi açıldı. İfadesi şaşkınlık doluydu. Suzuki Satoru kızla olabildiğince şefkatli bir tonla konuştu.

“Ah — bunlar büyüyle yarattığım önemsiz birkaç eşyadan ibaret. Dilediğiniz gibi oturabilirsiniz.”

Keno dolaylı yoldan reddetmek için elinden geleni yaptı ama sonunda oturdu. Suzuki Satoru ancak o oturduktan sonra yerini aldı, çünkü önce müşterinin oturmasına izin verme iş nezaketi benliğine iyice işlemişti.

Ancak oturduktan hemen sonra bir hata yaptığını fark etti.

Sandalye olması gereken bir şey için kalçasının altındaki metalik his son derece rahatsız ediciydi, fakat minder çağırmasını sağlayacak hiçbir büyü öğrenmemişti.

Az önce tek başına oturmanın son derece kaba olacağını düşünmüş, bu yüzden iki sandalye çağırmıştı. Onu o soğuk ve sert sandalyeye oturması için nasıl ikna ettiğini düşündükçe yerin dibine girmek isteyecek kadar utandı.

Şu anki tek teselli kaynağı, söze odadaki sandalyelerin oldukça güzel göründüğünü söyleyerek ya da buna benzer boş bir nezaketle başlamamış olmasıydı. Gerçekten öyle söylemiş olsaydı, Keno ile arasında kurmak istediği her türlü ilişkiyi muhtemelen mahvetmiş olurdu.

Suzuki Satoru alelacele envanterinden yeterince yumuşak hissettiren bir cüppe çıkardı ve konuşurken onu katlamaya başladı.

“Çok özür dilerim. Bu sandalye gerçekten çok sert. Lütfen bunu minder olarak kullanın.”

Keno, Suzuki Satoru’nun kendisine sunduğu cübbeye şaşkınlıkla bakakaldı ve ardından başını hızla iki yana salladı.

“Eh, ama, ben nasıl, böyle güzel kıyafetler, hiç gerek yok. Ben, benim normalde kullandığım bir, battaniyem var.”

“Hayır hayır, resmiyete gerek yok, küçük bir şey sadece.”

Cüppe şatafatlı görünmüş olabilir fakat hepsi bundan ibaretti. Nadir veri kristalleri içermeyen bir eşyaydı.

Böylece Suzuki Satoru ve Keno’nun birbirine öncelik verme mücadelesi yeniden alevlendi. Sonunda Keno, Suzuki Satoru’nun iyi niyetini sakınarak kabul etti ve minyon kalçasını katlanmış cüppenin üzerine yerleştirdi.

“Şimdi, doğrudan konuya girdiğim için kusura bakmayın lütfen. Keno-san, bu şehre ne olduğunu elinizden geldiğince bana anlatmanızı istiyorum. Elbette bunu tek taraflı bir etkileşim haline getirme niyetinde değilim. Ben de size kendi samimiyetimin kanıtını sunacağım. Bununla birlikte, normalde sizinle eşit değerde bilgi alışverişinde bulunacak olsam da durum hakkında ne yazık ki çok az şey biliyorum, bu yüzden bunun yerine size büyülü eşyalarla veya nakit parayla ödeme yapmayı planlıyorum. Bu düzenleme hakkında ne düşündüğünüzü öğrenebilir miyim?”

Keno dudağını ısırdı ve ardından gözlerinde nefret gibi görünen bir ifadeyle Suzuki Satoru’ya dik dik baktı.

Suzuki Satoru şaşkınlığını gizleyemedi.

Ondan böyle bir tepki beklemiyordu.

Fakat bunun nedenini soramadan Keno yere baktı ve cılız, titrek bir sesle konuşmaya başladı.

2

Sıkıca kapalı göz kapaklarının arkasında — perdelerin ve yatak cibinliği görevi gören ince ipeklerin oluşturduğu çift katmanlı engelin ardında — üzerine vuran güneş ışınlarını hissedebiliyordu. “Günaydın, kalkma vakti” ve “Bırak biraz daha uyuyayım” — içindeki bu iki taraf, bedeninin kontrolünü ele geçirmek için çekişip duruyordu.

Tam uykuyla uyanıklık arasında süzülürken odanın kapısı sessizce açıldı ve içeri biri girdi. Zemini kaplayan kalın halı ayak seslerini boğsa da odada birinin hareket ettiğini hâlâ sezebiliyordu.

Bu kişi yatağının kenarına kadar yürüyüp durdu.

“Günaydın, Keno-sama. Bugün de hava çok güzel.”

“Uuu, mmm, mhm…”

Gözleri son derece isteksizce açıldı ve hizmetçi Nastasha’nın tanıdık tebessümü görüş alanına girdi.

Bu ülkenin prensesi olan Keno’ya adıyla hitap etmesine izin verilmiş olması, Keno’nun özel hizmetçisi olmasından kaynaklanıyordu.

Nastasha şatodaki üst düzey hizmetçilerden biriydi ve gençliğinde bir sonraki başhizmetçi olacağına dair söylentiler vardı. Yetenekleri olağanüstüydü, hatta derinlemesine büyü eğitimi bile almıştı; mevcut konumuna kadar her şeyin tıkırında gittiği söylenebilirdi.

Keno babasının tek kızı olduğu için Nastasha’nın Keno’nun yanında durmasına izin verilmişti — ki bu da gördüğü iltifatın bir işaretiydi. Ancak Keno, onun muhtemelen başhizmetçi olmayacağını, soylu birinin ilk eşi olup görevinden istifa edeceğini düşünüyordu.

Keno’nun zaten kalkmış olduğunu gören Nastasha pencereye doğru gitti ve pencereyi kararlı bir hareketle açtı. Az önce tarif ettiği gibi, oda göz kamaştırıcı güneş ışığıyla doldu.

Tatlı rüyalar diyarından henüz yeni ayrılmış olan gözleri ışıkla acıyla yandı ve gözlerini tekrar sıkıca kapatmaktan kendini alamadı. Göz kapaklarının arasından süzülen güneş ışığına alıştıktan sonra Keno gözlerini yavaşça tekrar açtı.

Sıcak güneş ışığı, sanki bugün de sıcaklık dolu, huzurlu ve harika bir gün olacağını müjdelermişçesine odaya doluyordu.

“Pekala, Keno-sama. Sizin için hemen su hazırlayayım.”

Küçük yuvarlak masanın üzerinde boş bir gümüş leğen duruyordu. Nastasha üzerine bir büyü yaptıktan sonra leğen derhal temiz suyla doldu.

Nastasha az önce [Create Water] (Su Yaratma) adıyla bilinen, birinci kademe bir gündelik yaşam büyüsü — aynı zamanda gündelik yaşam büyüsü geleneği olarak da bilinir — uygulamıştı. Sıfırıncı kademe büyüler de içilebilir su yaratabilse de bu büyüyle yaratılan suyun tadı daha güzeldi.

İkisi de aynı miktarda mana tükettiğinden, içme amacıyla yaratılmamış olsa bile tadı daha güzel olan suyun daha üstün olduğu genel bir kanaatti. Görünüşe göre Nastasha da aynı şekilde hissediyordu.

Birinci kademe bir büyü olan [Create Water] ile üretilen su, sadece tek bir leğeni doldurmakla sınırlı değildi. Bir zaman sınırı olsa da yaratılan toplam su miktarı — ki büyü kullanıcısının yetenekleriyle birlikte artardı — birden fazla zamana bölünebilirdi. Bu yüzden büyüyü leğene uygulasa bile dökülme ve israf olmazdı.

Bu arada Nastasha, ikinci kademeye ulaşmış bir büyü kullanıcısıydı. Soğuk günlerde, suyun sıcaklığını rahat bir seviyeye getirmek veya doğrudan odayı ısıtmak için ikinci kademe gündelik yaşam büyüsü olan [Temperature Change] (Sıcaklık Değişimi) büyüsünü kullanabiliyordu.

Keno bir kitaptan [Hot Spring] (Kaplıca) adlı üçüncü kademe bir gündelik yaşam büyüsü olduğunu okumuştu. Görünüşe göre druid büyüsü [Geyser] (Gayzer) büyüsünün bir taklidiydi. Kitabın yazarı “Gerçekten harika hissettiriyor” diye yazmıştı, bu yüzden Keno bunu bizzat bir kez denemek istiyordu.

Ne yazık ki şatodaki hizmetçilerin hiçbiri bu kadar yüksek kademeli bir gündelik yaşam büyüsü yapamıyordu. Bu yüzden Keno, [Hot Spring] büyüsünün etkilerini sadece kitaplarından okuyabiliyordu.

Şatoda üçüncü kademe büyü yapabilen büyü kullanıcıları olsa da bu kişiler genellikle savaş büyüleri çalışıyor ve üstüne gündelik yaşam büyüsü öğrenmeye vakit bulamıyorlardı.

“O halde kendim öğrenirim!” Keno bir keresinde etrafındakilere — özellikle de büyü eğitmenlerine — böyle söylemişti. O zamanlar Keno şimdikinden daha küçüktü, henüz birinci kademe büyüleri zar zor yapabildiği bir yaştaydı. Genellikle doğuştan yeteneklilerin harcı olan üçüncü kademe bir büyü yapmak istediğini söyleyen küçük bir kızı duyan birinin, bunu bir çocuğun toy beyanları olarak değerlendirmesi olağandışı olmazdı.

Tabi eğer o çocuk Keno olmasaydı.

Keno’nun ebeveynleri — babası dördüncü kademe büyüleri, annesi ise daha da ileri gidip beşinci kademe büyüleri yapabiliyordu — olağanüstü yeteneğe sahip dahi büyü kullanıcılarıydı. Bu yüzden, her iki soyun da filizi olarak, herkes onun sözlerini yerine getirme olasılığının son derece yüksek olduğuna inanıyordu.

Bu nedenle, bu açıklamayı yaptıktan iki saat sonra babasının huzuruna çağrılmış ve sert bir şekilde azarlanmıştı. Herkesin öğrenebileceği büyü sayısının bir sınırı vardı ve kraliyet mensubu olarak daha yararlı büyüler öğrenmeliydi.

Küçük Keno ise sırf kraliyet mensubu olduğu için saldırı, savunma veya kehanet büyüleri öğrenmemesi, bunun yerine herkesi mutlu edecek büyüler öğrenmesi gerektiğini söyleyerek karşılık vermişti.

Ancak babası şöyle demişti: “Ülkemiz huzurlu bir ülke değil. Bu sessiz, huzurlu günlerin ne zaman sona ereceği ve bir kralın ne zaman bizzat savaş alanına gitmek zorunda kalacağı belli olmaz. Bu yüzden, olağanüstü bir büyü kullanıcısı olma potansiyeline sahip herkes savaşta etkili büyüler öğrenmelidir.”

Babasının yanıtını duyduktan sonra Keno, [Hot Spring] büyüsünü öğrenme planlarından vazgeçti.

Babasının sözleri gayet mantıklıydı ve Keno henüz onun ne demek istediğini tam olarak kavrayacak yaşta değildi. Bir yandan sert babasına karşı koyacak cesaretten yoksundu, diğer yandan da kaplıca tutkusu o kadar da takıntı derecesinde değildi.

Dahası, babasının krallara yakışır konuşma tarzı, ona bir zamanlar Nastasha’nın okuduğu kahramanlık macerası hikayelerini hatırlatıyordu. Tıpkı oradaki kahramanlar gibi konuşuyordu ve bu kalbinde derin bir iz bırakmıştı.

O günden sonra Keno, kimseden bahsetmediği gizli bir dilek tuttu; bir gün masallardaki kahramanlar gibi — ya da babası gibi — güçlenecek ve halkı için yiğitçe savaşacaktı.

Kalbinde bu hayali taşıyan kız yataktan kalktı, Nastasha’nın yanına gitti ve yüzünü yıkamaya başladı. Sıçrayan sular etrafı ıslatıyordu ama bunu umursamadı.

Büyü kullanıcısının iradesine göre belirli bir yarıçap içinde serbestçe oluşturulabilen [Create Water] ile hazırlanmış, sıcaklığı ayarlanmış su, Keno’nun uykusunu silip süpürdü.

Keno, Nastasha’nın uzattığı havluyla yüzünü kuruladı ve dişlerini fırçalamaya başladı. Ardından bardağındaki suyla çalkalayıp ağzını çalkaladı ve leğene tükürdü.

Keno’nun tüm bunları yaptığını gören Nastasha [Destruction Water] (Su İmhası) büyüsünü uyguladı.

Leğendeki su ve etrafa sıçrayan sular sanki bir illüzyondan ibaretmiş gibi ortadan kayboldu.

Bu birinci kademe büyü, gündelik yaşam büyüsü değil, dört büyük gelenekten — elemental gelenekler olarak da bilinir — birine aitti ve saldırı amacıyla kullanılabiliyordu.

Canlı varlıklara karşı kullanıldığında, aynı kademedeki diğer büyülere kıyasla daha az hasar veriyordu. Ancak Su Elementalleri ve su elementiyle yakından ilişkili diğer yaratıklara önemli miktarda hasar verebiliyordu. Üçüncü kademedeki daha yüksek seviyeli versiyonları Slime’ları da bir dereceye kadar etkileyebiliyordu. Dördüncü kademe bir büyü olan [Dehydration] (Sıvı Kaybı) tüm canlı varlıklara büyük hasar verebiliyordu.

Bu büyülerin daha düşük kademeli versiyonları genellikle suyu bu şekilde yok etmek için kullanılırdı.

Ağzını çalkaladıktan sonra Keno, yaklaşık kendi boyundaki giyinme aynasının yanına yürüdü ve Nastasha’nın uzattığı kıyafetleri üstüne çabucak geçirdi.

Bazı soylular giyinmelerini vasallarının halletmesine bile izin verirken, Keno’nun ailesi kendilerinin giyinmesi konusunda ısrarcıydı. Bu, savaşa hazırlanmalarına yardımcı olmak için konulmuş bir aile kuralıydı; böylece zırhları tek başlarına giyebileceklerdi — tam plaka zırhın giyilmesi için yaverlerin yardımına ihtiyaç duyulduğu gerçeği bir yana.

Yine de üstünü değiştirirken başkalarının saçını taramasına yardım etmesine izin vermek tamamen kabul edilebilirdi. Nastasha, Keno’nun bukleli saçlarını [Create Water] ile ıslattıktan sonra nemli bir havluyla bastırdı. Nastasha havluyu çektiğinde saç düzleşmişti.

Ve böylece Kral Fasris’in tek kızı Keno Fasris Invern ortaya çıktı.

Aynada yansımasını gördüğü tanıdık görüntü, gözlerinde gökkuşağının tüm renklerini yansıtan bir kız çocuğuydu.

Bu gökkuşağı gözleri Keno’ya özgü değildi. Son kontrolleri yaparken Keno’ya bakan hizmetçi Nastasha da bu gözlere sahipti. Bunlara Gökkuşağı Gözleri deniyordu ve Gökkuşağı Gözlü İnsanlar ülkesinde sıkça görülen bir durumdu. Aksine, bu gözlere sahip olmayan insanlar nadirdi.

“Şimdi, lütfen yemek salonuna geçin, Keno-sama.”

“… İkisi de bugün orada mı?”

“Evet. İkisi de sizi bekliyor, Keno-sama.”

Keno için yemek vakitleri neşeli anlar olsa da aynı zamanda üzerinde baskı oluşturan zamanlardı.

Çünkü babasını o zaman görebiliyordu.

Babası, çalışmaya olan arzusu nedeniyle hem Kraliyet Başkenti’nde hem de diğer şehirlerde sık sık iş gezisinde olurdu. Öz kızı Keno bile onu günlerce hiç göremediği zamanlar yaşardı. Bu yüzden babasıyla karşılaşmaktan büyük mutluluk duyardı. Ancak babası ona karşı çok sertti; bu yüzden her karşılaştıklarında genellikle onu azarlar, bu da Keno’yu huzursuz ederdi.

Yine de bundan kaçamazdı.

Nastasha’nın peşinden giden Keno, yemek salonuna doğru yürüdü.

Tam Nastasha’nın dediği gibi, anne ve babası yemek salonunda onu bekliyordu. Doğal olarak hizmetçileri de oradaydı. Özellikle başhizmetçi ile yardımcısı, babasının ve annesinin arkasında dikiliyordu.

Keno’nun annesinin yüzünde sıcak, nazik bir ifade vardı — doğrusunu söylemek gerekirse kişiliği de tamamen böyleydi ve Keno onun tarafından azarlandığına dair çok az şey hatırlıyordu — ayrıca dışarıdan bakıldığında belli olmasa da bu ülkenin üst düzey bir büyü kullanıcısıydı.

Babası ise tam tersiydi.

Gökkuşağı Gözlü insanlar genelde ince yapılı olmaya ve dört elemental gelenekte yetenekli bulunmaya meyilliydi; bu da onları büyü kullanan uygun mesleklere yönlendirirdi. Bu nedenle fiziksel yeteneklerden ziyade büyü yapma yeteneğine odaklanır, kaslı bir bedene sahip olmaktan uzak kalırlardı. Ancak Keno’nun babası göze çarpan bir istisnaydı. Sadece güçlü bir Ateş Elementalist’i olmakla kalmıyor, aynı zamanda “güç abidesi” kelimesinin tam karşılığı olan kaslı bir bünyeye sahipti; sert çehresine derin çatık kaşları eşlik ediyordu.

Yemek yesin ya da yemesin, sol kolunda her zaman bir Grifon’un pençelerini andıran bir zırh eldiveni taşırdı.

Bu, Grifon Lordu’nun Zırh Eldiveni olarak bilinen ulusal bir hazineydi. Bir haftalık süre zarfında toplam 24 saatliğine bir Grifon Lordu çağırabilen büyülü bir eşyaydı. Çağrılan Grifon Lordu öldürülse bile bir hafta içinde tekrar çağrılabildiği için, nesiller boyu krallar bunu kendilerine öncü bir birlik çağırmak amacıyla kullanmıştı. Fakat Keno’nun babası onu bu şekilde kullanmayan tek kişiydi.

“Günaydın Baba, Anne.”

“Günaydın Keno.”

Annesinin nazik selamının aksine babası yalnızca kaşlarını çatıp kısaca başıyla onayladı; ancak bu onun her zamanki haliydi. Hatta annesi gibi gülümseseydi Keno’nun kafası karışırdı.

Nastasha, Keno’nun oturması için sandalyeyi geriye çekti, ardından kahvaltı servis edildi.

Bu ülkede gelişmiş bir süt ürünleri hayvancılığı vardı, bu yüzden kraliyet başkentinde taze peynir eksik olmazdı. Özellikle kraliyet hanesinin yemek masasında en az üç farklı çeşit peynir bulunması beklenen bir durumdu. Ayrıca ekşi krema, süt ile taze sıkılmış dört farklı meyve suyunun karışımından yapılan içecekler ve benzeri şeyler vardı. Ayrıca eşit şekilde kızartılmış kalın jambon dilimleri de mevcuttu. Beyaz ekmekle dolu tabaklara, baş döndürücü güzellikte altın sarısı tereyağı parçaları eşlik ediyordu.

Keno — yemek yemekte olan babası ve annesiyle birlikte — sağ elindeki yüzüğe baktı, ancak üzerindeki safir mavisi değerli taş renk değiştirmedi.

Yemeğe başladılar.

Yemek yemek, görgü kurallarının sergilendiği bir alandı. Aklı ermeye başladığı andan itibaren bu kurallar zihnine kazındığı için çoktan benliğinin bir parçası haline gelmişti.

Sessizlik içinde yerlerken babası çatalını hafif bir tıkırtıyla masaya bıraktı. Göz ucuyla baktığında babasının ağzını silmek için peçetesini aldığını gördü.

“Pekala Annie. Büyü yetenekleri ne derece gelişti?”

Annie, Keno’nun annesinin adıydı. Tam adı Annie Fasris Invern’di.

Annie de çatalını bırakıp ağzını sildi.

“Kocacığım, şu an için bu çocuk ikinci kademeyi kavramış gibi görünüyor. Kimbilir, yakında temel esaslarını kullanabilir hale gelebilir.”

“Bunu iki hafta önce de duymuştum. Başka bir deyişle hiçbir gelişme yok, haksız mıyım? Keno, sen ne düşünüyorsun? Kendini eskisine göre daha güçlü hissediyor musun?”

Keno lokmasını yuttu, ardından annesi gibi çatalını bırakıp ağzını sildi. Bu sırada babasına nasıl cevap vereceğini düşündü; fakat gerçek şu ki, şimdiki hali ile iki hafta önceki hali arasında pek bir fark hissetmiyordu. Ölçüm yapmadan kimsenin her gün ne kadar büyüdüğünü hissedememesi gibi bir şeydi bu.

Birinci kademe büyüleri ilk yapabilir hale geldiğinde garip bir şey hissettiği doğruydu. Bedeninin içinde dişlilerin birbirine geçmesi gibiydi. Ancak bundan önce hiçbir belirti olmamıştı.

Bu yüzden sadece dürüstçe cevap verebildi.

“Emin değilim.”

“Anlıyorum. Dürüstlük güzel bir erdemdir fakat tek başına yeterli olamaz. Sen benim ilk çocuğumsun. Gelecekte küçük erkek ve kız kardeşlerin doğacak, onlara örnek olmak zorundasın.”

“Kralım… o henüz çok küçük—”

“—Kapa çeneni.”

Babası, annesinin gelmekte olan itirazını soğuk bir şekilde kesti.

“Ne kadar küçük olursa olsun o hâlâ bir soyludur.”

Kral’ın bakışları Keno’ya dönerken keskindi. Korkudan sinen Keno, yalvaran gözlerle annesine baktı.

“O bir kız çocuğu—”

“—O sadece bir kız çocuğu değil, bir prenses, kraliyet kanından geliyor. Herkesi geride bırakmasına gerek olmasa da gölgede kalması sıkıntı yaratır. Ne de olsa sen benden daha iyi bir büyü kullanıcısısın.”

Babası kimsenin olmadığı bir yöne dönüp öksürdü. “Bu yüzden evlendik zaten, değil mi,” diye mırıldandı. Ardından çelik gibi gözleriyle tekrar Keno’ya baktı.

“İşte bu yüzden onu eğitmen için sana verdim fakat bence eğitimi konusunda fazla gevşek davrandın. Gerçek dövüş en iyi eğitim biçimidir. Henüz çocuk olsa ve tam büyümemiş bulunsa da silah eğitimine de başlamalı, değil mi? O alanda da yetenekli olup olmadığını görmek önemli.”

Keno’nun babasının bir büyü kullanıcısı olarak annesinden geride olduğu doğruydu. Ancak babası bir mızrakla savaşabildiği için daha iyi bir dövüşçüydü.

“Buna karşıyım. Gördüğüm kadarıyla bu çocuğun senin gibi silahlarda yetenekli olduğunu düşünmüyorum. Dört büyük güçten birine karşı yatkınlığı uyanana kadar onu büyü kullanıcısı olarak eğitmeye devam etmeliyiz. Daha da önemlisi, gerçek dövüş gibi tehlikeli bir şeye katılmasına kesinlikle izin vermiyorum.”

“O zamanlar—”

“—Koşullar farklıydı. İki elle de yazmayı öğrenmektense—”

“—Tek elle öğrenmek daha hızlıdır; ne söylemek istediğini biliyorum. Yine de yeteneklerinin nerede yattığını bilmiyoruz. Her şeyi denemesine izin vermek daha iyi olmaz mı? Bunun, çocuğun geleceğe hazırlanmasına yardımcı olmak açısından daha doğru olacağını düşünüyorum.”

“O konuda hemfikirim. Fakat bence en azından önce ikinci kademeye ulaşana kadar beklenmeli. Dövüş eğitimi almasını istiyorsan en azından bedeni tam gelişene kadar beklenmeli.”

İkisi de geri adım atmadan bakışlarını birbirine dikti.

Bir süre sonra babası bakışlarını kaçırdı.

“Anladım. “Eğitimini sana emanet etmeye devam edeceğim.”

“Minnettarım, Kralım.”

“—Keno.”

Keno, babasının çelik gibi sert sesini duyunca irkildi. Babası bunu fark etti ama görmezden gelip konuşmaya başladı.

“Bu ülkenin kraliyet ailesi olarak lüks bir yaşam sürüyor ve pek çok insanın sadakatine mazhar oluyoruz. Bunların hepsi, ulusun kraliyeti olarak görevimizi yerine getirmemiz sayesindedir. Bu yüzden her şeyi öğrenip özümsemeli ve bunu en iyi şekilde kullanmalısın. Ülkemizin şu an barış içinde olduğu doğru. Ancak kim bilir, günün birinde işgale uğrayabiliriz. Bu nedenle zengin bir ulusa ve güçlü bir orduya ihtiyacımız var.”

“… Başka insanları işgal etmek istemiyorum.”

Babasının yüzü hafifçe çarpıldı.

Sinirli miydi, gülüyor muydun yoksa üzgün müydü? Anlaması zor, karmaşık bir ifadeydi. Yine de sonraki sözlerinde bir sertlik yoktu.

“Başkalarını işgal etmeye gerek yok. Güçlü bir ordu caydırıcı bir güçtür. Lakin düşüncesizce yapılan gözdağı çatışmaya yol açar. Diğer uluslar hakkında bilgi edinmek, bir denge kurmak ve ülkesinin gücünü artırmaya çalışmak bir liderin görevidir. Askeri gücün gereksiz olduğunu mu düşünüyorsun?”

“Hayır.”

Keno başını salladı.

Birçok ırk göz önüne alındığında — ki bu kıyaslamanın %90’ını Gökkuşağı Gözlüler oluşturuyordu — beş milyon nüfuslu bir ulus pek de büyük sayılmazdı. Yine de dengenin sağlanabilmesi yalnızca çevre ülkelerin de aşağı yukarı aynı büyüklükte olması sayesindeydi. Son yarım yüzyılda yakın uluslarda da büyük çaplı bir savaş yaşanmamıştı. Fakat bu yalnızca fetih savaşlarının olmadığı anlamına geliyordu. Yüksek kişisel güce sahip bir canavar ortaya çıktığında, bir ulusun kaderi işte o zaman belirlenirdi — ve koşullara bağlı olarak bir ittifak kurulması gerekebilirdi.

Örneğin, bir Behemoth ortaya çıktığında 50.000’den fazla kayıp verilmişti ve bunun anısı pek çok kişinin zihninde hâlâ tazeydi. Keno, bu tür rakiplerle başa çıkmak için güçlüleri bir araya getirmenin ne kadar önemli olduğunu çok iyi biliyordu.

“Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin. Güvendiğin insanları etrafına topla ve onların gücünden yararlan. Tarihteki pek çok kral arasında güç bakımından eşsiz biri değilim ama benim bile güvendiğim insanlar var.”

Kraliyet ailesinin tarihine bakılsa bile, babası gibi kahramanlar alanına adım attı övgüsünü kazanan kişilere muhtemelen yalnızca ilk nesilde rastlanabilirdi.

“Bu nedenle güçlüleri toplamak ve seninkinden farklı bir yönde yatan bir güç aramak doğru yol olabilir. Ama bu ne anlama geliyor? Belki de herkesi mutlu eden büyüler öğrenmek bunun yollarından biri olabilir. Yine de bu babanın sana bir tavsiyesidir. Kendi gücünü ihmal edemezsin. İnsanlar güçlülerin koruması altında huzur duyar. Kraliyet ailesinin bir üyesi olmak, kitleleri kendine çeken bir güç biçimidir. Doğal olarak böyle bir güç; çekiciliğe, zenginliğe ve otoriteye sahip olmayı gerektirir. Ancak en uç noktaya taşıyacak olursan, bir kralın kişisel gücü her şeyden daha kolay anlaşılan bir güçtür — ve güvenliğini daha iyi sağlayabilir. Ne de olsa çekicilik, zenginlik ve otorite bazen herkesin güvenliğini sağlamakta yetersiz kalabilir.”

“Evet, Baba,” diye yanıtladı Keno.

“Güzel,” diye karşılık verdi Kral, çatalını tekrar eline alırken. Başka bir deyişle, yemeğe devam edeceği anlamına geliyordu. Annesi de çabucak ona uydu ve Keno da tekrar yemeye başladı.

Yemeklerini bitirdikten sonra hizmetçiler üç tane açık mor renkte içecek servis etti. Bu, içine hafifçe süt eklenmiş mor çaydı. Yanında az şekerli bisküviler eşlik ediyordu.

Üçü de yüzüklerine baktı ve ardından ikramlardan aldı.

Hassas bir dile sahip olan Keno, soğumuş çaydan bir yudum aldı. İki kişinin kendisine baktığını ancak o zaman fark etti.

Görgü kurallarından birini mi çiğnemişti? Keno ne olup bittiğini anlayamamıştı. Yine de bu tür şeyler zaman zaman olurdu. Keno sessizce yemeğini yer ama onlar gözlerini ona dikerdi. Nadiren görebildiği babasıyla bu durum daha sık yaşanırdı.

Bir bakmak için gözlerini yukarı kaydırdı ama babası öfkeli görünmüyordu. Peki o halde ne oluyordu? Keno başını yana eğdi — ya da en azından içinden öyle yaptı — ve mor çayını içti. Çayın, ağzında kalan o tatlı bisküvi tadını silip süpürmesine izin verdi. Yine de çok fazla içmek açgözlülük olurdu. Çay ile bisküvi arasındaki dengeyi şaşırmamalıydı.

Keno sırayla bisküvi ve çayı ağzına götürmeye odaklandı, böylece babasının bakışları da üzerinden çekildi.

“—Peki, bugün Keno için başka ne planladın?”

“Bu yemekten sonra, öğle yemeğine kadar benim odamda büyü öğreneceğiz. Ondan sonra her zamanki gibi Balen-sensei ona ders verecek.”

“Anlıyorum. Öyleyse bugün derse ben de katılayım. Keno’nun dersleri nasıl işlediğini oldukça merak ediyorum.”

Keno şaşkınlığını gizleyemedi.

Bu muhtemelen babasının onun ders çalışmasını izlemek istediği ilk seferdi.

“… Hehe.”

Annesi gülümsedi, babasının kaşları arasındaki kırışıklıklar ise derinleşti.

“Bunda komik olan ne var?”

“Durup dururken neden böyle bir şey söylediğini merak ediyordum. Heh…”

“Öylesine aklıma geldi. Başka bir sebebi yok.”

“Peki, peki. Hehe… o halde gelişinizi sessizce bekleyeceğim, Kralım.”

“Beni beklemene gerek yok. Keno’nun eğitimini bölmek istemiyorum.”

“Biliyorum. Yine de hâlâ önce Keno için bir talip seçmenin en iyisi olduğunu düşünüyorum. Bir prenses için biraz geç bile kalındı… soylu bir varis için bile. O zamanlar sekiz yaşında olduğumu hatırlıyorum.”

“Hayır. Dokuz yaşındaydın.”

“Aaa, öyle miydi? Hâlâ hatırladığına inanamıyorum.”

Annesi gülümserken babası kaşlarını çattı.

“Öhöm! Ne demeye çalıştığını biliyorum. Yine de Keno soyumuzun tek çocuğu. Bu konuda baştan savma davranamayız. Biraz daha beklememiz gerekmez mi?”

“Bunu erkenden düşünmeye başlamazsak, o zamana kadar bütün iyi adaylar eş bulmuş olur. Sonra da çocuğumuz kimsenin almak istemediği bir evde kalmışa döner.”

“Evde kalmaktan, almaktan bahsetme… Birkaç yaş küçük olmasının ne mahzuru var ki? O meseleyi enine boyuna düşüneceğim. Anlaşıldı mı? Bu konu burada kapanmıştır.”

“Peki, peki, peki…”

Annesinin fısıltıyla “Bu konuda çok çabalaman lazım,” dediğini işitti. Babası kaşlarını çattı, etraftaki hizmetçilere şöyle bir baktı ve ardından tatlılara uzandı.

Tatlı bittikten sonra Keno kendi odasına döndü, birkaç ders kitabı alıp annesinin odasına geçti.

Annesinin odasının kapısını çaldı; kapıyı açan kişi, hem başhizmetçi yardımcısı hem de kaledeki iki numaralı hizmetçi olan annesinin özel hizmetçisiydi.

Odaya girdi ve annesiyle dersine başladı.

Hangi büyü geleneği öğrenilirse öğrenilsin, başlangıçta önemli olan şey o hissi yakalamaktı. Büyü kullanmayı öğrenen insanların çoğu, bunu dünyayla temas kurma hissi sayesinde başarmıştı. Bu deneyime sahip olmayan hiç kimse büyü yapamazdı. Ancak bu kısmı öğrencilerine yeterince detaylı öğretebilecek hiçbir öğretmen yoktu, bu yüzden pek çok insan burada takılıp kalırdı.

Yine de Keno bu engeli çoktan aşmıştı. Bu nedenle gelecekteki meslekleri için bilmesi gerekenleri öğreniyordu.

Keno’nun annesi bir vizarttı, bu yüzden kendi arkan büyü kullanma yeteneğini geliştirmeye odaklanmıştı; Keno ise bir Büyücü olarak yetenekliydi, dolayısıyla aldığı dersler Büyücülük yeteneğini geliştirmeye yönelikti.

Vizartlarla kıyaslandığında, Büyücüler hislere çok daha fazla dayanırdı. Bu yüzden Keno’nun eğitimi; gözlerini kapatıp annesinin büyü yaparken yaydığı dalgaları kalbiyle hissetmeye odaklanıyordu.

Ders başladıktan sonra ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu.

Aniden, Keno bir şey hissetti.

Bu hissi kelimelerle tarif etmek zordu. Ancak annesinden çok daha güçlüydü; devasa bir dalga gibi, kelimelere sığmayan bir şeydi.

Bu daha önce hiç yaşamadığı bir histi ve Keno elinde olmadan gözlerini açtı.

Kızının aniden gözlerini açmasına şaşıran annesini gördü. Ve tam o anda—

Keno’ya keskin bir acı saplandı.

Daha önce hiç tatmadığı, hiçbir anlam veremediği bir ızdıraptı bu.

Keno, sanki içinden bir şey sökülüp alınıyormuşçasına acı içinde yere yığıldı.

O kadar çok canı yanıyordu ki konuşamıyordu bile. Keno dünyada hiçbir şeyin bu kadar acı verebileceğine inanamıyordu.

Acıdan gözyaşlarına boğuldu. Gözyaşlarıyla buğulanan görüş alanında, yüzleri acı ve ızdıraptan tanınmaz hale gelmiş iki hizmetçinin de yere yığıldığını görebiliyordu. Yanı başında annesi de aynı şeyleri çekiyordu.

Annesinin yüzü ızdıraptan buruşmuş, alnı boncuk boncuk terle kaplanmıştı. Ama yine de—

(Zırh Takviyesi)!”

Annesi Keno’nun üzerine bir büyü yaptı.

Ancak hissettiği acıya hiçbir faydası olmadı. En ufak bir azalma bile göstermedi. Annesi bunu Keno’nun yüz ifadesinden anlamış olmalıydı.

(Kötülüğe Karşı Koruma).”

Keno acıya karşı dişlerini sıktı ve inlememeye çalıştı; tam o sırada annesinin üzerine bir büyü daha yaptığını hissetti. Fakat bu da bedenini kavuran ızdıraba zerre kadar etki etmedi.

“Ruh… mu? Yoksa beden mi? (Namevt Formu).”

[Mind of Undeath] (Namevt Zihni) büyüsünün gelişmiş bir versiyonu olan bu büyü, hedefine kısa süreliğine namevtlerin hem faydalı hem de zararlı çeşitli özelliklerini kazandırabiliyordu. Büyü Keno’nun üzerinde etkisini gösterdi ama yine de acısını dindirmedi.

“Ahhh! Sadece, bu… kız!”

Annesi dudağını ısırdı — kıpkırmızı kan anında fışkırdı — ve Keno’nun kolunu kavradı. Annesi aşırı güç uyguladığı için normalde Keno acıdan inlerdi. Ancak tüm bedenini kaplayan ızdırap o kadar şiddetliydi ki Keno kolundaki acıyı hiç hissetmedi bile.

Annesi Keno’yu sürüklüyormuş gibi yürüdü — hayır, Keno’yu gerçekten sürüklüyordu — kapıya doğru ilerledi. Hayır. Yürüdüğünü söylemek yanlış olurdu. Annesi dört ayak üstündeydi, çaresizce öne doğru emekliyordu.

“Uwaaaaahhhhh!”

Acı dolu bir feryat işitti. Daha önce hiç duymadığı bu derinden gelen sesin sahibi Nastasha’ydı. Her zamanki sakin ve zarif sesinden tamamen farklıydı. Nastasha yerde yuvarlanıyordu ve kapıya kadar ulaşmıştı.

“Uuuooooohhh!”

Boğuk, kaba bir sesle kükredi, ardından doğrulup kapıya yaslandı; kulpu kavrayıp kapıyı hafifçe araladı. Ancak bu kadarcık hareketin ardından Nastasha sessizce inleyip yere yığıldı.

Sanki acıdan bayılmış ya da ölmüş gibi bir daha kıpırdamadı.

Annesi, Nastasha’nın kendini feda ederek açtığı o küçücük aralığa doğru ilerledi. Keno’nun bedenini kavuran acı bir insanı bayıltacak, hatta öldürecek kadar şiddetliydi; çığlık atacak ya da ağlayacak gücü bile elinden alıyordu. Yine de annesi o acıya katlanıyor, hâlâ onu alıp kaçırmak için çabalıyordu.

Sadece birkaç metre ilerlemek kim bilir kaç dakika sürmüş olsa da annesi vazgeçme belirtisi göstermiyordu.

Kapı diğer taraftan yavaşça açıldı ve Nastasha’nın kafasına çarpıp durdu.

Annesi Keno’nun elini kavradı ve sıktı.

Belki de annesi bu akıl almaz işin arkasındaki failin ortaya çıkmak üzere olduğuna inanıyordu ama öyle olmadı.

Annesinin karşısına çıkan kişi babasıydı.

Bir anda onlarca yıl yaşlanmış gibi görünüyordu. Mızrağını baston gibi kullanarak ikisinin önüne geçti.

“Kral… ım…”

“Ke — iyi mi…?”

Babası da acı çekiyor gibi görünüyordu. Yine de insan sınırlarının ötesinde bir güce sahip olduğu için buraya kadar gelmeyi başarmıştı.

“Bütün… şehirde. Kullan… …”

“Anla… dım…”

Devasa acıya direnirken babasının konuşması kesik kesikti. Ancak Keno’nun annesi, babasının ne demek istediğini tam olarak anlamış gibiydi.

Annesinin yüzündeki çaresizlik dehşete dönüştü. Bu yalnızca çektiği acıdan kaynaklanmıyordu. Üst kademe büyüler daha büyük bir odaklanma gerektiriyordu. Doğal olarak söz konusu yüksek seviyeli büyüleri yapabilen bir büyü kullanıcısı, genellikle benzer şekilde güçlü bir konsantrasyon yeteneği geliştirmiş olurdu. Normal koşullar altında bu bir sorun teşkil etmezdi. Fakat bunun gibi özel durumlarda bile odaklanmaları gereken anlar olurdu.

Belki de çektiği acı yüzünden ya da bir büyü için kendini odaklaması gerektiğinden, annesinin alnında daha da çok ter damlası birikti. Ve sonra—

Büyü gerçekleşmedi.

“Ağğh. Başarısızlık… değil. Bu — müdahale!”

“Ne—”

Keno’nun buğulu görüş alanında, babasının acısını unutup yüzünün şaşkınlıkla kaplandığını gördü. Ardından ikisi, sanki Keno’yu korumak için üzerine kapanırcasına üzerine yığıldılar.

Ağırdı.

Fakat Keno anne babasının hislerini anlıyordu.

Keno kendisini ne kadar güçlü bir sevgiyle sevdiklerini hissedebiliyordu; gözlerinden süzülen yaşlar artık acıdan değildi.

Yine de ızdırap dinmedi. Onların sevgisini hiçe sayıyor gibiydi, Keno’ya az öncekiyle aynı eziyeti çektirmeye devam ediyordu.

Canı o kadar çok yanıyordu ki zaman kavramını yitirdi.

Üzerindeki bedenlerinin ağırlığını bile hissedemez olmuştu. Bedenindeki tüm hissi kaybetmişti. Geriye kalan tek şey, giderek şiddetlenen acıydı.

Ölmüş olmalıydı.

Neden—

Neden böyle bir şey—

Ne—

Kim—

Kim böyle korkunç bir şey yapardı ki—

Zihninde sorular köpürüp duruyordu ama baloncuklar gibi — patlayıp yok oluyorlardı. Aynı anda bilinci de — tam o anda, Keno aniden devasa bir şeyle temas kurduğunu hissetti. Büyü yaptığı anki hisse çok benziyordu ama tam olarak aynı değildi.

Bu hissi de kelimelerle tarif etmek imkânsızdı. Yine de Keno; babasını, annesini, Nastasha’yı ve kalede çalışan tüm insanları hissedebiliyordu.

Hepsi buydu.

Ve bununla birlikte Keno bayıldı.

Kendine geldiğinde ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu.

Az önceki acı, sanki hepsi bir yalandan ibaretmişçesine kaybolmuştu. Hatta rüya görüp görmediğini sorgulamasına neden oldu.

Keno aniden anne babasını merak etti.

Bakışlarını çevirdi ve onları anında fark etti.

Annesi ve babası oradaydı. İkisi de odada ayakta duruyordu.

“An—”

Keno kelimenin ancak yarısını çıkarabildi. Diğer yarısı boğazında tıkandı, çıkmak bilmedi.

Çünkü babasının, annesinin ve iki hizmetçinin tuhaflığını görmüştü. Fakat içinde kabaran dehşet anında söndü.

Keno ruh halindeki o son derece tatsız değişimi bastırdı ve dördünün yüzüne baktı.

Demans veya akıl yitimi değildi. Dördü de sanki akıllarını kaybetmiş gibi sallanarak hareket ediyordu. Bu hareket tarzları, Keno’nun canavar bilgisi derslerinde öğrendiği belli bir tür namevt varlığa son derece benziyordu.

Keno yüzüne dokundu.

Soğuktu.

Nabzını kontrol etti.

Atış yoktu.

Yanlış yere dokunmuş olabileceğinden şüphelenip bileğindeki parmağını kaydırdı ama neresini kontrol ederse etsin nabız bulamadı.

Panikleyen Keno odanın etrafına bakındı ve bir tuvalet aynası buldu. Kendine baktı. İlk bakışta hiçbir şey değişmemiş gibi görünüyordu. Ama tamamen farklı olan tek bir yer vardı.

O da kıpkırmızı gözleriydi.

3

“Bu benim — hayır, Kızıl Gözlü Namevt Keno Fasris Invern’in hikâyesi. Ya da en azından, her şeyin başladığı günün hikâyesi.”

Keno bir noktada net bir şekilde konuşmaya başlamıştı ve özetlediği şey buydu. İlk karşılaştıklarındaki geveleyerek konuşması muhtemelen uzun süredir konuşmamış olmasından kaynaklanıyordu. Yine de bir namevt olarak bedeni yaşlanmayacaktı, bu yüzden konuşmaya başladığında hızla toparlanmıştı.

“Anlıyorum,” diye yanıtladı Suzuki Satoru ve ardından Keno o günden beri yaşananlara dair hikâyesini anlatmaya devam etti.

Sadece odadaki insanların değil, kalenin ve tüm şehrin bilincini yitirmiş namevtlere — bir başka deyişle Zombilere — dönüştüğünü anladıktan sonra Keno’nun önünde iki yol vardı.

Biri bu şehri terk edip halkını kurtarmak için başkalarından yardım istemekti.

Diğeri ise burada kalıp diğer şehirlerden yardım gelmesini beklemekti.

Anlaşılan Keno kalmayı seçmişti.

Keno yaşayanlardan nefret etmese de namevtler özünde yaşayanlardan nefret eden varlıklardı. Böyle bir varlık yaşayanlardan nasıl yardım isteyebilirdi ki? Keno’yu görselerdi, onu yok etmek amacıyla saldıracaklarına şüphe yoktu. Ayrıca namevt olduktan sonra bile Keno ailesini öylece yüzüstü bırakıp gidemezdi.

Daha da önemlisi Keno zayıftı ve canavarların ya da mahlukların saldırılarına direnemezdi; bu yüzden yakınlardaki bir şehre ulaşma şansı düşüktü. Üstelik burası kraliyet başkenti olduğundan, diğer şehirlerin araştırma yapmak için geleceğine dair zayıf bir umut ışığına tutunuyordu.

Fakat — kimse gelmedi.

Bir yıl, iki yıl geçmesine rağmen şehir kapısının etrafında kimseyi görmemişti.

Belki de bu garip namevte dönüşme olgusu yakın şehirlere yayılmış, hatta tüm ülkeyi etkisi altına almıştı. Bu düşünce aklına geldiğinde Keno ciddi bir şekilde çalışmaya başladı; bir yandan kurtarılmayı beklerken bir yandan da herkesin eski haline dönmesine yardımcı olabilmek adına namevte dönüşme olgusunu anlamak için ülkesinin namevt sakinlerini inceledi.

Bir keresinde “Ben ne yapabilirim ki? Ben sadece bir çocuğum,” diye düşünmüştü ama Keno’nun başka çaresi yoktu.

Keno zaman zaman kaleden dışarı çıkıp incelemek üzere çeşitli kitaplar getiriyordu. Aynı zamanda daha güçlü büyüler kullanmak için kendini eğitiyordu. Dinlenmeye ihtiyacı olmayan bir namevt olarak Keno, çabalarında kelimenin tam anlamıyla gece boyunca çalışabiliyordu.

Yıllar geçti, belki de onlarca yıl — zaman algısının bile bozulmasına yetecek kadar uzun bir süre geçmişti. Görünüşe göre Keno herkesi eski haline döndürmenin bir yolunu arayarak tek başına yaşamıştı.

Bu süre zarfında Keno, henüz Zombiye dönüşmemiş göçmen kuşlar görmüştü; bu da dış dünyada hâlâ yaşayan varlıkların olduğuna emin olmasını sağlamıştı. Ancak şehir kapılarını gözetlediğinde tek gördüğü, Zombiler tarafından saldırıya uğramış hayvanların ara sıra rastlanan cesetleriydi ve nihayetinde canlı insan ziyaretçilerle hiç karşılaşmamıştı.

Keno’nun hikâyesini dinledikten sonra Suzuki Satoru, Keno’nun ağırbaşlı konuşma tarzı ile genç görünümü arasında neden bu kadar büyük bir fark olduğunu nihayet anladı.

Sakince düşündüğünde bu son derece anlaşılır bir durumdu. Namevt olduğu için, dış görünüşündeki yaş ile yaşadığı gerçek süre arasında bir kopukluk olması son derece doğaldı (bunun ne kadar doğru olduğu hususu şimdilik bir kenara bırakılırsa). Başka bir deyişle, bedeni değişmemiş olabilirdi ama zihni olgunlaşmıştı. Korkuyu ve diğer duyguları insanın kalbinden tamamen silmek imkânsızdı, bu yüzden zamanla zihni de kademeli olarak değişmişti.

Durum böyleyken ona bir çocuk gibi davranmak kabalık olmaz mıydı? Suzuki Satoru düşündü. Tercihini belirtmesini beklesem iyi olacak, diye bir sonuca vardı. Bugüne kadarki tüm hayat tecrübesi, kadınlara yaşlı davranmaktansa daha gençmiş gibi davranmanın daha iyi olduğunu öğretmişti.

Ve böylece hikâyesi sona erdi.

Kalede araştırmalarını yürüten Keno, artık kanalizasyonda yaşıyordu.

Çünkü — kaçmıştı.

O zamanlar, şehrin dışında kendisinden ve hatta anne babasından bile daha güçlü, kudretli bir namevt varlığın belirdiğini hissetmiş, ardından o varlık kaleye girmişti. Savaşta zafer kazanma yeteneğine zerre kadar inancı yoktu; bu yüzden taşıyabileceği her şeyi alıp kaleden buraya kaçmıştı.

Ve ardından, bugünkü olaylar yaşanmıştı.

Kaleden büyüyle ilgili bazı kaynakları almak için dışarı çıkmayı planlarken aniden havada kıyaslanamayacak kadar güçlü bir namevt varlık — Suzuki Satoru — görmüş ve bu da mevcut duruma yol açmıştı.

“Anlıyorum…”

Artık onun mevcut durumunu ve şehrin halini anlamıştı. Ancak neden burada belirdiğine ya da kızın ve şehrin neden bu hale geldiğine dair hiçbir fikri yoktu.

Yine de bu dünya, Suzuki Satoru’nun gelişi üzerine yaratılmış gibi görünmüyordu. Beklendiği üzere, belirsiz de olsa bir nedenden ötürü Suzuki Satoru’nun başka bir dünyaya getirildiğini düşünmek daha mantıklıydı.

Bu arada…

Suzuki Satoru, küçük bir kız şeklindeki o namevt varlığa, Keno’ya dik dik baktı.

Bu dünyanın nasıl işlediğini bilen biriyle karşılaşabildiğim için gerçekten şanslıyım. Üstelik namevt olması şansımı ikiye katlıyor.

Hikâyesinde bundan bahsetmişti fakat Suzuki Satoru detaylıca sorduktan sonra namevtlerin yaşayanlar tarafından evrensel olarak hor görüldüğünü ve bulunduklarında yok edilmelerinin sıradan bir durum olduğunu öğrenmişti. Bu nedenle yardım alması çok zor olacaktı. Bu da Keno’nun çok önemli bir kişi olduğu anlamına geliyordu.

Suzuki Satoru’nun en çok öğrenmek istediği şeyin eski arkadaşları ve Nazarick Büyük Yeraltı Mezarlığı olduğu doğruydu. Ancak Keno onlar hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Yine de bu durum onu değersiz kılmıyordu. Ne de olsa onlar hakkında bilgi sahibi olmaması gayet doğaldı. Buraya yalnızca Suzuki Satoru’nun geldiğini ve geri kalan her şeyin oyunla birlikte yok olduğunu düşünmek daha mantıklıydı.

Mümkünse onun güvenini kazanmak ve bu dünya hakkında daha fazla şey öğrenmek isterim. En azından bildiklerim ile bu dünyanın işleyişi arasındaki boşlukları doldurmak isterim… bu uzun zaman alabilir. Onu insanların dünyasına çıkarmak bu süreyi kısaltır, ben de tecrübe ve bilgi kazanabilirim… ama onu kendime bu derece nasıl borçlandırabilirim ki?

Suzuki Satoru tam da bu sorun üzerine kafa patlatırken—

“—Herkes, herkes benim için çok önemli.”

Keno, Suzuki Satoru’nun önünde diz çöktü, avuçlarını yere dayayarak başını öne eğdi.

“Lütfen, yalvarırım. Lütfen herkesi eski haline döndürün.”

“—Ha?”

Tam olarak ne demek istiyordu?

Hayır, öyle söylesen bile — Suzuki Satoru’nun ilk tepkisi bu oldu.

Yggdrasil oyununda Momonga, namevt bir arkan büyü kullanıcısıydı. Bu akıl almaz başka dünyada da aynı güce sahip olması gerekirdi.

Ancak namevtleri eski haline döndürme yeteneğine sahip değildi.

Eğer şehir halkı olumsuz bir durum (debuff) yüzünden Zombi’ye dönüşmüş olsaydı, belki onları öldürüp ardından büyüyle diriltmek işe yarayabilirdi.

Oyunda bu şekilde kullanılamasa da görünüşe göre diğer oyunlarda böyle bir taktik vardı; yani iyileştirilemez bir durum etkisi alan birini öldürmek — açıkça söylemek gerekirse, koma sınırına kadar dövüp ardından dirilterek olumsuz durum etkisini ortadan kaldırmak.

Fakat böyle bir durumun yokluğunda, Suzuki Satoru’nun repertuarındaki büyülerin hiçbiri namevt haline gelmiş insanları eski haline döndürme yeteneği içermiyordu. Kulağa garip gelebilir ama bir süre önce HP’si (Can Puanı) 0’a düşmüş namevt yaratıklar üzerinde kullanılabilen diriltme eşyaları ve büyüleri bile, onları namevt olmadan önceki hallerine döndüremezdi.

Yine de ırk değiştirme eşyalarının burada bir şansı olabilirdi. Ne yazık ki bir kez namevt bir yaratık olunduğunda, çoğu ırk değiştirme eşyası kişinin namevt durumunu değiştiremezdi. Eğer mümkünse, bunu yapabilecek tek şey Dünya Eşyası seviyesindeki nesneler olurdu.

Eğer kişi bir Oyuncu olsaydı, karakterini silip yenisini baştan yaratmak daha hızlı olurdu.

Elimde hiç olmamasına ve olsa bile kullanmayacak olmama rağmen, belki de “Dünya Ağacı’nın Tohumları” namevtlerin bile ırklarını özgürce değiştirmelerine izin verebilirdi — tabii Dünya Eşyaları’nın burada da oyundakiyle aynı etkiye sahip olduğu varsayılırsa. Ya da [Wish Upon A Star] (Yıldıza Dilek Dile) kullanmak, hepsi olmasa bile en azından bazılarını eski haline döndürmemi sağlar mıydı?

Her halükarda, Suzuki Satoru’nun sınırlı kullanıma sahip kozlarından hiçbirini harcamaya niyeti yoktu.

Suzuki Satoru düşünmeye devam ederken Keno da adeta kanlı gözyaşları döküyormuşçasına yalvarmayı sürdürdü.

“Neden, neden bize bunu yaptınız? Hiçbir fikrim yok. Belki de benim suçumdu. Günahlarımın bedelini ödeyeceğim, bu yüzden lütfen herkesi bağışlayın!”

“—Hm?” Duymazdan gelemeyeceği bir şey işitmişti. “Bunu size ben mi yaptım?”

Suzuki Satoru farkında olmadan şehirdeki herkesi namevt varlıklara mı dönüştürmüştü? Hayır, daha önce Yggdrasil’de bile böyle bir şey yapmamıştı.

Kafası karışan Suzuki Satoru, sessiz bir şok içinde kalakaldı. Keno başını hafifçe kaldırıp Suzuki Satoru’ya kaçamak bir bakış attı.

“… Bağışlayın. Doğrusu, ne dediğinizi tam olarak anlayamıyorum. Ben böyle bir şey mi yaptım?”

“—Ha?”

Tıpkı az önce Suzuki Satoru’nun yaptığı gibi, Keno da şaşkın bir ses çıkardı.

“Ha?”

“Ha?”

İkisi de birbirine baktı.

Kız, sanki gücü kesilmiş gibi donakaldı. Bir süre bekledi ama kızın ona cevap vermeye niyeti var gibi görünmüyordu. Durum böyle olunca Suzuki Satoru meselenin kendi tarafını anlatmaya başladı. Yine de elbette başka bir dünyanın sakini olduğunu falan söyleyemezdi. Bu yüzden hikâyesini, büyülü bir deney yürütürken aniden şehrin üzerindeki gökyüzüne [Teleportasyon] ile ışınlandığı şeklinde değiştirdi.

“Yani, eğer uzun zamandır bu şehirde yaşıyorsan, bunun benimle kesinlikle hiçbir ilgisi olmadığına inanabilirim, değil mi?”

“Ah, şey, o zaman sizin gücünüz yüzünden değil miydi, Satoru-sama?”

“Güç derken, bu şehirdeki herkesi namevt yaratıklara dönüştürmekten mi bahsediyorsun? Hayır, bu konuda hiçbir şey bilmiyorum — ah, gerçekten bilmiyorum, anlıyor musun? Şimdiyse, sana bir soru sorma sırası bana gelebilir mi? Tüm bunlara benim sebep olduğuma dair herhangi bir kanıtın veya dayanağın var mı?”

Doğrusu, Suzuki Satoru’nun hafızası henüz yeni uyanmıştı. Eğer bedeni o ana kadar bilincinde olmadan çevresine dehşet saçmışsa, savunmasında söyleyebileceği hiçbir şey olmazdı.

“……”

Yüz ifadesi yavaşça değişti; şaşkınlıktan kırgınlığa evrildi.

Bir çocuk gibi, yüzündeki değişimi gizleyemiyordu. Onca yıl yaşamış olmasına rağmen — Suzuki Satoru’nun sözleri — namevtlerin duygusal bastırmasına karşın — yine de üzerinde büyük bir etki yaratmıştı.

“A-Ah, şehirde tek başımayken güçlü bir namevt yaratık belirdi… Korktum ve bu yüzden kaçtım.”

Keno’nun az önce bahsettiği, üssünü kaleden buraya taşımasının nedeni olan namevt yaratıktı bu. Bu namevt varlık hakkındaki detayları henüz duymamıştı—

“—Ahhh, anlıyorum, yani o namevt varlık bana çok benziyordu… ve hepsi bu kadar, öyle mi?”

“Evet.”

Keno’nun kaybolmanın eşiğindeymişçesine zayıf çıkan sesi, yüzündeki kabullenme ifadesiyle birleşerek Suzuki Satoru’nun yüreğinden büyük bir yük kaldırdı.

Bunu yapan, Suzuki Satoru’nun zihninden yoksun bir Momonga değildi. Bu durum, kendisinin bu dünyada ancak o anda belirdiğinden daha da emin olmasını sağladı. Aynı zamanda Suzuki Satoru, Keno’nun söylediklerine bu derece inanması karşısında şaşırmaktan kendini alamadı.

Elbette Suzuki Satoru, onun güvenini kazanabilme umuduyla kendisine karşı oldukça açık ve dürüst davranmıştı. Yine de ona güvenip güvenmeme hususunda nihai kararı verecek olan kişi Keno’nun kendisiydi. Başka bir deyişle, ilk kez karşılaştığı bir namevtin sözlerine inanmıştı.

Madem kız ona bu kadar güvenmişti, o halde kendisi de aynı şekilde karşılık vermeliydi. İki kişi arasında sağlıklı bir ilişki kurabilmek için bu şarttı.

“A-Ah, kızdınız mı? Özür dilerim… Yanlış anladığım için çok özür dilerim, Satoru-sama!”

“Aah, hiç gerek yok. Endişelenmeyin. Lafı açılmışken… O namevt yaratığın, bu şehrin halkını Zombilere dönüştüren asıl fail olduğuna emin misiniz?”

“Hayır, emin değilim. Fakat bir bağlantı olması gerektiğini düşünüyorum, aksi takdirde bu namevt şehrinde ortaya çıkmazdı.”

“Anlıyorum, belli bir mantığı var.”

Sözlü olarak onu onaylasa da Suzuki Satoru’nun zihninde hâlâ şüpheler vardı.

Bu varsayım delik deşikti.

O namevt yaratık hemen ortaya çıkmış olsaydı bu ihtimal daha yüksek olabilirdi. Oysa o belirene kadar Keno zaman algısını neredeyse yitirmişti; en azından yıllar geçmiş olmalıydı. Bu durum, yaratığın olayla hiçbir ilgisinin olmama ihtimalini oldukça yükseltmiyor muydu?

Ayrıca geliş sebebi olarak, en muhtemel gerekçe burayı mesken tutmak istemesi olmaz mıydı? Kendisi de bir namevt olduğu için düşük seviyeli namevtlerin saldırısına uğramazdı ve canlılar da bu bölgeden uzak dururdu. Canlıların saldırma ihtimali bir kenara bırakılırsa, böyle bir yer bir namevt için en konforlu yaşam alanı sayılmaz mıydı?

Yine de bu teorilerden Keno’ya bahsetmeye niyeti yoktu.

Suzuki Satoru’nun bile hemen çıkarsayabileceği bir şeyi Keno’nun fark etmemiş olmasına imkân yoktu.

Bahsi geçen namevt yaratığın tüm bunların arkasındaki beyin olduğuna hâlâ inanmak istiyor olması çok muhtemeldi. Suzuki Satoru’yu o varlıkla karıştırdığı için ondan özür dilemesinin sebebi de buydu.

Hâlâ herkesi kurtarmanın bir yolu olduğuna inanmak istiyordu.

Suzuki Satoru odadaki kitap yığınlarına göz gezdirdi. Hepsi lekelenmişti; bu da gösterdiği yoğun çabanın bir kanıtıydı. Ancak muhtemelen onları kurtaramayacağını anladığı ya da araştırmaları kendisine bir yol göstermediği için böyle bir inanca tutunmuştu.

O gün olanları anlatışı son derece ayrıntılıydı.

Hikâyesinin ilk yarısı, o gün yaşananların tasviri oldukça somut ve netti; hatta o andaki kendi duygularını bile açıkça resmetmişti. Buna karşılık hikâyesinin ikinci yarısı —bir namevte dönüştükten sonrası— birbirine karışmış gibiydi. Belki de onun için sonraki günlerde pek bir değişim yaşanmamıştı, bu yüzden anlatacak fazla bir şeyi yoktu.

Ama elbette farklı olacaklardı.

İnsan olduğu son an sabah kahvaltısıydı.

Sahip olduğu en parlak anılar onlardı; bu yüzden onlar hakkında bu kadar uzun ve ayrıntılı konuşabiliyordu.

Suzuki Satoru, Ainz Ooal Gown Asası’nı okşadı. Keno’nun şaşkınlıkla nefesini tuttuğunu duydu ama aldırış etmedi.

Sert bir soğukluk hissetti.

Evet, işte böyledir.

Keno’nun ne hissettiğini anlayabiliyordu.

Keno’nun anne babasını barındıran ve büyümesine tanıklık eden bu şehre karşı hissettikleri, Suzuki Satoru’nun Ainz Ooal Gown loncasına karşı hissettiklerinin aynısıydı. Eğer Suzuki Satoru’nun o parlak günlere dönmesine yardım edebilecek biri olsaydı, seve seve önünde secde eder ve yardımı için yalvarırdı.

İçinde kabaran duygunun adı suçluluktu.

Suzuki Satoru’dan bu kadar çok şey beklediği için kızın haksız olduğunu söylemek kolaydı.

Fakat—

“Aah, evet,” dedi Suzuki Satoru asasını sıkarken. “—Keno-san.”

Keno’nun omuzlarının seğirdiğini gördü fakat Suzuki Satoru bunu görmezden gelip konuşmaya devam etti.

“Eğer o namevt yaratığı yok etmek şehirdeki insanların dönüşümünü tersine çevirecekse, size memnuniyetle yardım ederim.”

Suzuki Satoru’nun önceki teorisi tamamen Yggdrasil hakkındaki bilgisine dayanıyordu. Eğer o namevt varlık gerçekten fail ise, onu yenerek veya başka bir yöntem kullanarak insanları eski haline döndürmek mümkün olabilirdi.

Bir şehirdeki her canlı namevte dönüşmüşse, “Bunu kim yapmış olabilir ki?” diye kestirip atmak doğru olmazdı.

“Eğer inandığınız gibiyse Keno-san ve rakibimiz koca bir şehrin insanlarını namevte dönüştürebilecek biriyse, kesinlikle kolay bir düşman olmayacaktır. Bu nedenle onları tek parça hâlinde ele geçirmenin zor olacağını ama yok etmenin yine de mümkün olabileceğini düşünüyorum.”

Suzuki Satoru bunları Keno’ya söylerken içinden kendi kendini azarladı, Aptal mısın sen?

En iyi ihtimalle Suzuki Satoru’ya benzeyen bir namevt varlık Overlord olurdu. Eğer Yggdrasil bilgisinin tamamı burada geçerliyse, icabına bakacak bir yol düşünebilirdi. Ancak bu dünyada bir Overlord’un yerel karşılığının 1000+ Seviye bir rakip olması tamamen mümkündü.

Yine de bu rakibin Suzuki Satoru’nun beklentilerini aşma ihtimali pek yüksek görünmüyordu.

Bunun sebebi Keno’nun anne babasını anlatış biçimiydi. Şarkılarda ve hikâyelerde övülen babası dördüncü kademe büyüler kullanabiliyordu; beşinci kademe büyü kullanabilen annesi ise bir dâhi olarak görülüyordu. Bu açıdan bakıldığında Yggdrasil ile pek bir fark yoktu; hatta Yggdrasil’e kıyasla burada daha fazla zayıf halka vardı.

Yine de onları yenip yenemeyeceği belirsizdi.

Kendiyle alay etmesi, bilgi eksikliğinin yanı sıra bir oyundaki deneyimi gerçek hayattaki dövüş deneyimiyle bir tuttuktan sonra söylediği aptalca sözlere yönelikti.

Mümkünse Keno’yu bir süreliğine bu şehirden uzaklaştırmak ve rakibine meydan okumak için kusursuz bir strateji hazırlamadan önce düşmanı hakkında toplayabildiği kadar bilgi toplamak amacıyla bu dünyada namevtleri tanıyan kişilerle iletişime geçmek isterdi.

Bir kere rakibinin gücünü bilmiyordu. Keno belki sadece o tek namevt yaratığı görmüştü fakat yaratık o zamandan beri şehir içinde savaş gücünü geliştirmeye devam etmiş olabilirdi.

Bu durumda ilk önceliği bilgi toplamak olmalıydı ve ardından —hazırlıklar için çok fazla zaman ve çaba harcaması gerekecekti.

Ne var ki Keno’nun bu fikri kabul edeceğini sanmıyordu. Korkunç namevtlerle dolu bir şehri terk etmeyi reddeden bir kız, üçüncü bir şahıstan gelen basit bir “Hadi buradan gidelim” teklifini bu kadar kolay kabul etmezdi. Yine de denemeye değerdi.

“Ancak bu konuda iyice düşünmenizi isterim. Onu yok etmek gerçekten doğru mu? O namevt yaratığı yok etseniz bile kasaba halkının normale dönmeme ihtimali var, değil mi?”

Keno başını iki yana salladı ve kitap yığınlarının arasından bir eser çıkardı.

Üstüne yığılmış kitaplar devrilip düştü fakat o dönüp bakmadan kitabı getirdi ve Suzuki Satoru’ya göstermek için bir sayfa açtı.

Aklından geçen ilk düşünce şuydu: Ne de olsa Japonca değil.

Suzuki Satoru büyülü eşyalarından birini ararken Keno kitaptaki bir pasajı işaret edip okudu.

“Bu kısımda katledilen bir namevt yaratığı diriltmenin son derece güçlü diriltme büyüleri gerektirdiği ve diriltildikten sonra bile hâlâ namevt olacağı yazıyor. Ancak efendi namevt yok edilirse, şansları varsa kurbanlarının eski hâllerine dönme ihtimali bulunuyor. Burada yazan bu.”

Çoğu bakımdan bu durum Yggdrasil ile aynıydı. Fakat Yggdrasil’de namevt olmuş bir karakterin tekrar insan olabilmesi için bir Dünya Eşyası gerekiyordu, oysa bu dünyada durum böyle değildi. İki dünya arasındaki farkları anladıkça Keno’nun önemi daha da artıyordu.

Kahretsin, diye düşündü Suzuki Satoru.

Eğer Keno, “Belki de eski hâllerine dönmezler” diye cevap verseydi, Suzuki Satoru konuşmayı “O zaman önce onu yok etmeyelim ve başka bir yol bulalım. Yeterince şey bilmediğimize göre, neden bir süreliğine bu şehirden ayrılıp bilgi toplamak için dışarı çıkmıyoruz?” şeklinde yönlendirebilirdi. Planını bu şekilde yapmıştı.

Fakat planı suya düşmüştü. Yine de elden bir şey gelmezdi.

Bu durumda onu yok etmekten başka çaresi kalmıyordu.

O namevt varlığı yok etmek.

Elbette—

Sadece başarabilirsem.

“Anlıyorum. O hâlde —aah, evet, bir ödeme olmalı.”

“Evet.”

“Ödeme ise şu olacak — her türlü şeyi öğrenmek istiyorum. Bildiğin her şeyi öğrenmek istiyorum.”

Keno’nun yüzündeki ifade sanki “Ha?” der gibiydi.

“Bununla tatmin olacak mısınız?”

“Evet. Şimdiye kadar biriktirdiğin bilgilerin son derece değerli olduğunu düşünüyorum.”

Suzuki Satoru gözlerini Keno’nun tuttuğu kitaptan çekip odadaki diğer kitap yığınlarına çevirdi. Asıl istediği bu dünya hakkında temel bilgilerdi fakat bunu açıkça söylerse Keno muhtemelen tedirgin olacaktı. Bu yüzden, kızın kendisinin büyü bilgisi aradığını sanmasına yol açacak bir tavır takınmıştı. Keno’nun tepkisine bakılırsa numarayı tamamen yutmuştu.

“P-Pekala, ama tüm bu bilgi herkesi kurtarmaya yetmedi, biliyorsunuz değil mi?”

“Sorun değil. Durum böyle olsa bile benim için hâlâ değerli.”

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandı Keno ve önünde eğildi.

“Ayrıca — ayırabileceğin her türlü para veya büyü eşyası da çok iyi olur,” dedi Suzuki Satoru, kayıtsızca bir Yggdrasil altın parası çıkarırken. “Bunları bu ülkede harcayabilir miyim?”

Keno parayı aldı, elinde evirip çevirdikten sonra Suzuki Satoru’ya geri verdi.

“Evet, harcayabilirsiniz. Ya da en azından harcayabilirdiniz. İçindeki altın oranını kontrol etmeden tam olarak ne kadar değer taşıdığını bilmesem de…”

“Anlıyorum. O hâlde çevre bölgede kullanılabilecek buna benzer daha fazla altın para alabilirsem memnun olurum.”

“Ben, Keno Fasris Invern, arzuladığınız her neyse size ödeyeceğime ant içerim, Satoru-sama.”

Suzuki Satoru sessizce derin bir nefes çekti.

Keno’nun o asil, prensesvari duruşu, Suzuki Satoru’nun tanıdığı en başarılı tezgahtardan bile üstün bir etki bırakıyordu.

“O hâlde çok minnettarım. Böylece anlaşmamız kurulmuş oldu. Bu durumda—”

Gücünü nasıl kullanacağını öğrenmek için Yggdrasil büyülerinin bu dünyanın büyüsüyle nasıl bir etkileşime girdiğini anlaması gerekiyordu.

“Bu arada, Keno-san. Onuncu kademe büyüler yapabildiğimi belirtmeliyim.”

“—Anlıyorum.”

Keno hafifçe sıkıntılı görünen bir tebessüm etti.

Neden, neden böyle gülümsüyor ki? … Beşinci kademe büyü yapabiliyorsan dahi kabul edilmiyor musun? Ben bunu ikiye katladım be! Neden bu kadar sakin — namevt olduğu için mi?

Namevt dönüştükten sonra Suzuki Satoru, duygularının belirli bir eşiğe ulaştığında nasıl bastırıldığını bizzat tecrübe etmişti. Aynı şey Keno için de geçerli miydi?

Sakın bana onuncu kademe büyülerin ahım şahım bir şey olmadığını söyleme? Ya kademeler ondan başlayıp sayılar küçüldükçe daha güçlü hâle geliyorsa? Bir dakika, o zaman ben birinci kademe bir büyü kullanıcısı olmuyor muyum?

“Ah… [Fireball] (Ateş Topu) adında üçüncü kademe bir büyü var mı?”

“Ha? Evet. Nasıl kullanılacağını bilmesem de böyle bir büyü var.”

“Ailen dördüncü ve beşinci kademe büyüler yapabiliyordu, bu yüzden bunu yapmakta zorlanmazlardı değil mi?”

“Annem öğrenmemiş olabilir ama babam yapabiliyordu.”

“Anlıyorum. Sırası gelmişken, [Lightning] (Yıldırım) büyüsü de üçüncü kademeden, değil mi?”

Keno bunun doğru olduğunu onayladı.

Demek ki bu dünyadaki büyüler de Yggdrasil ile aynı kademeleri işgal ediyordu. Başka bir deyişle, Suzuki Satoru’nun büyü bilgisi doğrudan uygulanabilirdi.

Bu harika bir haberdi ama yine de doğrulaması gerekiyordu.

“O hâlde Keno-san, büyülerinden birini kullanabilir misin — şuna ne dersin, üzerimde birinci kademe bir büyü kullanabilir misin? Bir saldırı büyüsü en iyisi olur.”

“Ehhhh?!”

Keno’nun fal taşı gibi açılan gözlerini görünce ancak yeterince detaylı açıklama yapmadığını fark etti.

“Ahhh. Güçlerimin normal çalışıp çalışmadığını görmek istiyorum. Saldırı büyülerini bir gösterge olarak kullanmak istiyorum, Keno-san.”

Sonuçta sadece adları ve kademeleri benzer olup etki ve yıkım güçleri tamamen farklı çıksaydı bu dert olurdu.

“Eh, ah, anlıyorum. Kavradım.”

Keno kararlılığını toplayıp ayağa kalktı ve Suzuki Satoru’ya döndü.

Hiç tereddüt etmemesi Suzuki Satoru’nun tüylerini ürpertti. Çoğu insan bir anlığına da olsa duraksar ya da tedirgin olurdu, değil mi?

Bu da mı bir namevt özelliğiydi? O bu soruyu zihninde tartarken Keno büyüsünü yaptı. Yggdrasil’deki ile aynı özel efektlerle bir çift [Büyülü Ok] ona doğru fırladı. Ve sonra — Suzuki Satoru’nun bedenine dokundukları anda yok oldular.

“Ehhhh?!” Keno şaşkınlıkla haykırdı.

Suzuki Satoru — hayır, Momonga [High-Tier Magic Immunity] (Üst Kademe Büyü Bağışıklığı) olarak bilinen bir yeteneğe sahipti. Bu, altıncı kademe ve altındaki tüm büyüleri etkisiz kılan bir güçtü. Bu yetenek etkinken, birinci kademe sıradan bir büyü tamamen yararsızdı.

“Beni koruyan güç sorunsuz çalışıyor gibi görünüyor. Şimdi, tekrar dene. Bu sefer savunmamı indireceğim.”

Pasif yeteneğini (passive skill) devreden çıkardı. Nedense kendini bir silahın namlusu önünde çırılçıplakmış gibi hissetti.

Bir lonca üyesi vaktiyle, deri altına kurşungeçirmez lifler naklettirmiş olsa bile kendisine silah doğrultulmasından korktuğunu söylemişti. Şimdi onların ne hissettiğini anlayabiliyordu. Namevtlerin güçlü duyguları bastırılsa da o eşiğe ulaşmayan duygulara dokunulmadığı anlaşılıyordu.

“Anlıyorum,” dedi Keno ve tek bir an bile tereddüt etmeden büyüsünü bir kez daha ona doğru savurdu.

“[Büyülü Ok].”

Işık okları tekrar fırladı ve Satoru’yu tam ortasından vurdu.

Canı yanmamıştı. Hayır, acı sayılabilecek bir şey vardı ama buna acı demek sözcüğün kendisine hakaret olurdu.

Namevt olduğu için duyuları mı körelmişti? Ama düşününce, etten, sinirden hatta deriden yoksun, sadece kemikten oluşan bir bedenin ilk etapta nasıl acı hissedebileceği düşüncesine alayla gülmek istiyordu. Bu mantıkla, ses telleri veya akciğerleri olmayan bir beden nasıl konuşmayı başarabiliyordu ki?

Nefes almayan Keno için de durum aynıydı. İşler sadece bu şekilde yürüyordu ve bunları kabullenmekten başka çaresi yoktu.

Kıza gizlice baktı; Suzuki Satoru’ya iki kez saldırdıktan sonra bile Keno’nun yüzü sakindi. Hatta ifadesi sanki başından beri bunu bekliyormuş gibiydi.

Nesi vardı bu kızın…

Kendisine yardım eden Suzuki Satoru’ya nasıl hiç tereddüt etmeden saldırabiliyordu? Bir psikopat olduğu için miydi, namevt olduğu için miydi, yoksa bu dünyanın işleyiş şekli sadece bu muydu? Zihninden sayısız olasılık geçip gitti.

Sakın bana… beni öldürmek için bir fırsat doğduğunu düşündüğünü söyleme? Yoksa “Ölürsen demek ki bu kadarmışsın” gibi acımasızca bir düşünceye mi sahipti?

Kendisinin iş birliği yapmaya yetecek kadar güçlü olup olmaması meselesi Keno için son derece önemli olmalıydı. Bu yüzden ona hiç tereddüt etmeden saldırabilmişti.

Yine de ben onun müttefikiyim… dolayısıyla biraz tereddüt etmesini beklemek hakkımdı sanırım… neyse, yapacak bir şey yok.

Ne kadar düşünürse düşünsün bir cevaba ulaşamayacaktı. Şimdilik onu ürkütücü küçük bir kız olarak kabul etmekle yetinmeliydi. Genç görünümüne ve güzel yüzüne kanmasına izin veremezdi. İçinde tehlikeli bir şeyler barındıran bir kızdı.

Her halükarda, daha fazla deney yapmadan savaşa girmenin çok tehlikeli bir şey olduğunu artık biliyordu. Eğer bu dünya Yggdrasil’den farklıysa ve ölüm nihai bir son anlamına geliyorsa, hasar almanın — acı çekmenin nasıl bir his olduğunu öğrenmesi gerekiyordu. Savaşta acı çekme korkusu, kazanabileceği bir savaşı kaybetmesine yol açabilirdi.

“Keno-san, geçmişte ikinci kademe büyüler kullanabildiğini söylemiştin, peki ya şimdi? Hâlâ yapabileceğinin en iyisi ikinci kademe mi?”

“Evet… Büyü kullanma yeteneklerimi geliştirmek yerine bilgimi genişletmeye odaklandım, bu yüzden…”

“Anlıyorum. Bu demektir ki…”

Keno’nun seviyesi ve yetenek puanları bilinmese de bildiği ikinci kademe büyülerle nasıl saldırmaya çalışırsa çalışsın, Overlord seviyesinde olduğu tahmin edilen düşmanının kullanacağı saldırı büyüleriyle kıyaslandığında ona en ufak bir acı bile veremezdi. Bu amaç doğrultusunda kız tamamen kullanışsızdı.

“Bu durumda üzgünüm ama testlerime devam etmek istiyorum. Kendimi merkeze alan saldırı büyüleri kullanmam gerekiyor. Bu yüzden, bunu yapmanın nispeten güvenli olacağı açık bir alan olup olmadığını söyleyebilir misin?”

Suzuki Satoru’nun kendi büyüleri kendisine belli bir derecede hasar verebilmeliydi. Ayrıca netleştirmesi gereken bir şey daha vardı.

O da dost ateşinin geçerli olup olmadığını görmekti. Cevabın evet ya da hayır olmasına bağlı olarak savaş tarzı değişecekti. Alan etkili büyülerin nasıl kullanılacağı gibi şeyler.

“Açık bir alan mı dediniz? Ne kadar büyük olması gerekiyor? Kanalizasyonda bildiğim en büyük alan… evet, yaklaşık 50 metre genişliğinde.”

“50 metre, ha…”

Alan etkili geri savurma büyülerinden ve duvarlara ya da diğer nesnelere karşı son derece etkili olan büyülerden kaçınması gerekecekti. Ancak o zaman böyle bir boyut yeterli kabul edilebilirdi.

Şehir dışına ışınlanıp testlerini orada gerçekleştirmek daha akıllıca olurdu. Ancak durumun bu noktaya varacağını tahmin etmediği için şehir dışında herhangi bir ışınlanma varış noktasını ezberlememişti.

Yggdrasil’de bir işaret bırakılırdı ama bu dünyada görünüşe göre bunun yerine konum ezberleniyordu.

Bunu öğrendikten sonra kafasının içindeki durum ne hâldeydi? Lafları açılmışken, bu bedende bir beyni bile var mıydı ki? Bu gereksiz konuyu zihninde tartmaya başlayınca Satoru başını salladı ve bu yararsız düşünceyi aklından çıkarıp Keno’ya cevap verdi.

“Hmm. Anlıyorum. Beni oraya götürebilir misin?”

Götürüldüğü yer gerçekten de oldukça genişti. Muhtemelen ana hatlardan ve tali kanalizasyon borularından akan atık suların toplandığı merkezi bir biriktirme deposuydu. Ancak onlarca yıl öncesinden kalan izler haricinde artık boştu.

Zombilerin varlığını kontrol etmek için yeteneğini etkinleştirdi.

Etrafta zombi sıçanlar veya benzeri şeyler varsa başı ağrırdı. Deney sırasında öldürülürlerse şehirdeki tüm Zombilerin nefretini (aggro) üzerine çekebilirdi.

Bu arada, slime Zombi diye bir şey yoktu. Her ırk Zombi veya iskelete dönüştürülebilse de belirli istisnalar vardı. İskelet sistemi olmayan ırklar zombileştirilemez veya iskeletleştirilemezdi. Yggdrasil’de sistem böyle işliyordu ve Keno’ya sorduktan sonra bu dünyada da işlerin böyle yürüdüğünü doğruladı.

Kontrollerini bitirdikten sonra daha yüksek bir yerde duran Keno’ya kaçamak bir bakış attı.

Hiç kaçma belirtisi göstermiyordu. Ona güvendiği için miydi, bir işe yaradığını hissettiği için miydi, yoksa kaçmanın bir anlamı olmadığını düşündüğü için miydi?

O hâlde başlayalım.

!”

Bu dokuzuncu kademe büyü, en yüksek kademeli tek hedefli yıldırım büyüsüydü. Alev türü bir büyü de aynı derecede işe yarayabilirdi ama ateşten bir nebze korkuyordu — ne de olsa zayıf yönlerinden biriydi — bu yüzden onun yerine bu büyüyü seçmişti. Tabi ki beşinci kademe büyü gibi daha zayıf bir şey de kullanabilirdi ama dokuzuncu kademe bir büyünün kendisine ne kadar hasar vereceğini ve ne kadar acıtacağını öğrenmek istediği için üst kademe bir büyü seçmişti.

Ayrıca bu, bir Overlord’un yaygın olarak kullanacağı büyülerden biriydi ve tek hedefli büyüleri kendisine yönlendirip yönlendiremeyeceğini de görmek istiyordu.

Kalın bir yıldırım sütunu aşağı inerek kanalizasyonun içini göz alıcı bir ışıkla aydınlattı.

Ve sonra — Suzuki Satoru acı hissetmiş olsa da bu acının katlanılmaz olmadığını da fark etti.

Acı hissi de bastırılmış gibi görünüyordu. Bu da mı bir namevt varlığa dönüşmenin bir etkisiydi?

Suzuki Satoru gülmeden edemedi.

Namevt bir beden kazanmak Suzuki Satoru’yu biraz sarsmış olsa da tüm yeteneklerini sergileyebilmesi tam da böyle bir bedene sahip olmasından kaynaklanıyordu.

Eğer hâlâ normal şekilde acı hissedebilen etten kemikten bir bedene sahip olsaydı, Suzuki Satoru savaştan daha çok korkar ve hatta savaşmaktan kaçınmayı bile seçebilirdi.

Bunun ardından Suzuki Satoru envanterinden bir parşömen çıkardı. Parşömenleri normal şekilde kullanıp kullanamayacağını kontrol etmeliydi.

Parşömenin içinde barınan gücü serbest bıraktı ve kavurucu alevler göğe doğru yükseldi.

Bu [Napalm] büyüsüydü.

Göğü yaran bir gürleme duyuldu.

Onu gökyüzünü kavuran bir alev takip etti.

Keno Fasris Invern’i bir heyecan ve korku dalgası kapladı.

“Büyü kullanıcısı” ya da “namevt” kelimeleri artık bunu tanımlamaya yetmiyordu. Bu, ancak her ikisinden de üstün bir varlığın kullanabileceği bir güçtü. Başka bir deyişle bu büyü tanrılara veya benzer varlıklara aitti; Keno buna tutkuyla inanıyordu.

Invern kraliyet ailesi, çevre ülkelerde de inananları bulunan Na Bel inancına mensuptu. Bu, elinde bir mücevher tutan güneş tanrısı Bei Niala ve mücevherli bir asa taşıyan ay tanrıçası Lu Kinis’in başını çektiği bir panteondu.

Ancak nihayetinde bu, içten gelen bir bağlılıktan ziyade devlet dini olduğu için benimsenmiş bir inançtı. Bu ülkede Gökkuşağı Gözlüler dışındaki insanlar da yaşıyordu ve devlet dini olan Na Bel inancı, çeşitli etnik gruplar arasındaki bağları güçlendirmek için kullanılıyordu. Hatta daha da ileri giderek, çevre uluslarla bağ kurmak için dini kullandıkları bile söylenebilirdi.

O zamanlar Keno gençti ve bu şeyleri bilmiyordu, bu yüzden tanrılara tüm kalbiyle inanmıştı.

Ancak o gün ve onu takip eden her gün, tanrılar onları kurtarmak için el uzatmamıştı. Bu yüzden Keno artık tanrılara inanmıyordu. Yine de tanrıların gücü farklı bir meseleydi.

İlahi büyü kullanıcılarının varlığı, tanrıların güçlerinin varlığını kanıtlıyordu. Bu nedenle Keno, herkesi normale döndürmek amacıyla tanrıların gücünü ödünç almak, ele geçirmek ya da çalmak için araştırmalar yapmıştı. Ancak denediği hiçbir şey işe yaramamıştı —belki de o alanda yetenekli değildi— ve bu yüzden bu konudaki araştırmasını durdurmuştu.

Bu araştırmayı ve yıllar süren çalışmayı bıraktıktan sonra, bir tapınaktan ödünç aldığı kitapları geri verirken Keno, şehre giren bir namevt varlığa tanık olmuştu.

Bedeninde tek bir et parçası bile olmayan iskeletimsi bir namevtti; hem giydiği cübbe hem de tuttuğu büyü asası güçlü büyülü eşyalar gibi görünüyordu. Yalnızca güçlülerin arasında bulunan bir kudret aurası yayıyordu ve Keno’nun babasından bile daha güçlü görünüyordu.

Keno, elinde birkaç kitapla hemen oradan kaçmıştı.

Güvenli bir yere ulaştıktan sonra yaptığından pişmanlık duymaya başladı. Müzakere etmeye çalışıp halkı için bir kurtuluş aramalı değil miydi?

Pişmanlığı o günden beri hiç dinmemişti. Şimdi denese bile kesinlikle çok geç kalmış sayılmazdı, değil mi? Bu düşünce defalarca göğsünün patlayacakmış gibi hissettirmesine neden olmuştu.

Ama sonra, bugün gelip çatmıştı.

Gece gökyüzünde süzülen o figürü gördüğü an, Keno bir kez daha kaçmıştı.

Uzaktan bile, görkemli cübbesinin büyülü güçle dolup taştığını anlayabiliyordu. Ve sonra, insan eliyle yapılması imkânsız olan bu giysiler, o altın asanın yanında sönük kalıyordu. Asanın tek başına varlığı bile, kalbindeki acı pişmanlığı ve kararlılığı geride hiçbir şey kalmayana dek silip süpürmüştü.

Keno onun —Suzuki Satoru’nun— ezici bir güce hükmettiğine inanıyordu. Bu yüzden adam kendisinden bir büyü yapmasını istediğinde, hiç tereddüt etmeden denileni yapmıştı. Kendi cılız büyülerinin ona en ufak bir zarar bile veremeyeceğine inanıyordu — ki nitekim öyle de olmuştu.

“Baba, Anne, Nastasha. En nihayetinde herkesi kurtarmanın bir yolu olabilir.”

Keno’nun şimdiye kadarki zamanı boşa gitmişti.

Öğrenimini ilerletmek için uyumayan bedeninden sonuna kadar faydalanarak her türlü büyü kitabını incelemiş ve araştırmalar yapmıştı. Kendi kendine öğrenmiş olsa da sıradan bir büyü kullanıcısından çok daha fazla bilgiye sahip olmalıydı.

Belki de Keno Fasris Invern, bu şehirde ne kadar çabalarsa çabalasın herkesi tek başına kurtarmayı başaramayacaktı.

Fakat o yüce adam herkesi kurtarabilecekse, bu krallığın hayatta kalan tek soylusu olarak, kendi sonunu getirecek olsa bile onun her talebini kabul ederdi.

Yine de ona sunmaya değer bir şeye sahip olduğumu sanmıyorum… bana acıdığı için mi bilgi istedi acaba? Anlamıyorum. Elimden gelen tek şey inanmak.

Keno Fasris Invern sahip olduğu her şeyi bu güçlü namevt varlığın üzerine yatırdı.

Bunun zaferle mi yoksa trajediyle mi sonuçlanacağını, ya da dünyada daha önce hiç görülmemiş bir kahramanlık destanına dönüşüp dönüşmeyeceğini bilmiyordu.

Her halükarda Keno’nun hikâyesinde yeni bir sayfa açılmıştı.

Overlord – Kayıp Ülkenin Vampir Prensesi (Yan Hikaye)

Overlord – Kayıp Ülkenin Vampir Prensesi (Yan Hikaye)

Overlord: The Vampire Princess of the Lost Country
Puan 7.8
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Anadil: Japonca
Overlord: Kayıp Ülkenin Vampir Prensesi, yazar Kugane Maruyama'nın kaleme aldığı, ana seriden bağımsız alternatif bir " ...olursa ne olur" evren hikayesidir. Momonga'nın Nazarick hizmetkarları olmadan 200 yıl önce yalnız başına Yeni Dünya'ya ışınlandığı bu senaryoda, Suziki Satoru kimliğiyle vampir prenses Keno Fasris Invern ile olan maceraları ve kurduğu dostluk anlatılmaktadır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla