Overlord Cilt 7 – Bölüm 3 / Ölüme Davet (3. Kısım)

Ölüme Davet (3. Kısım)

İmparatorluk Başkenti’nin bir bölgesinde, geniş araziler üzerine kurulmuş eski ama sağlam, bir zamanlar göz kamaştıran malikânelerin sıralandığı üst sınıf bir yerleşim alanı vardı. Bekleneceği gibi tarihî olan ama kesinlikle çağın gerisinde kalmayan bu evlerin sahiplerinin çoğu soyluydu.

Bir soylunun evi onun konumunu gösteren bir simgeydi. Para israfı olduğunu düşünerek evini süslemeyen biri alaya alınırdı.

Mobilyalar, mücevherler, giysiler, ev ve bahçe; zarifçe süslenmiş bütün bunlar, soylular toplumunun savaş alanındaki askerî güç gibiydi. Yalnızca bir soylunun servetini değil, toplumsal bağlarının genişliğini ve derinliğini de doğru biçimde aktarırdı. Eski ve bakımsız bir evde yaşamak, küçümsenmek için yeterliydi. Bu nedenle askerî bir kişiliğe sahip olup siyasetle neredeyse hiç ilgilenmeyenler dışında bütün soylular hem kendilerini hem de evlerini gösterişli hâle getirirdi. Bu bir bakıma yalnızca yeterli nüfuza sahip kişilerin yapabileceği bir güç gösterisiydi.

Bölgeye bakıldığında birkaç şey hemen anlaşılıyordu.

Mahalle başkentin son derece güvenli bir yerindeydi ve sessizdi, fakat bu sessizliğin başka bir nedeni varmış gibi görünüyordu. Pek çok evde insan yaşadığına dair hiçbir belirti yoktu.

Gerçekten de o evlerde kimse yaşamıyordu. Kanlı İmparator tarafından unvanları ellerinden alınan eski soylular artık bakımlarını karşılayamadıkları için evlerini terk etmişti.

Bu boş kutuların arasında hâlâ insanların yaşadığı bazı evler de vardı; ama dış duvarları bakımsızlıktan harap olmuş, bahçedeki ağaçları budama işi savsaklanmıştı.

Arché, bu evlerden birinin oturma odasında sert bir ifadeyle annesi ile babasının karşısına çıktı. İkisinin de yüzü iyi yetiştirilmiş soyluları andırıyor, üzerlerindeki giysiler bedenlerine kusursuzca oturuyordu.

“Ah, hoş geldin, Arché.”

“Hoş geldin.”

Onlara cevap vermeden önce bakışlarını masadaki cam esere çevirdi. Kupa biçimindeki son derece ayrıntılı bir heykeldi ve lüks eşyalara özgü ağırbaşlı bir havası vardı.

Onu daha önce hiç görmediği için kaşı seğirdi.

“Bu nedir?”

“Ah, bu sanatçı Jean’ın bir eseri—”

“Bunu sormuyorum. Daha önce burada değildi. Şimdi neden burada?”

“Çünkü bu sabah satın aldık.”

Babasının hava durumundan bahsediyormuş kadar rahat söylediği bu sözler Arché’nin bedenini sarsan bir şok dalgasına dönüştü.

“Ne kadara?”

“Hm… Sanırım on beş altındı. Neredeyse bedavaya aldık, sence de öyle değil mi?”

Arché’nin omuzları düştü. Aldığı avansla borcun bir kısmını ödeyip eve döndüğünde aynı borcun yeniden arttığını gören herkes aynı tepkiyi verirdi.

“Bunu neden aldınız?”

“Her soylu böyle şeylere para harcamazsa alay konusu olur.”

Arché, yüzünde gururlu bir ifadeyle duran babasına düşmanca bakmaktan kendini alamadı.

“Biz artık soylu değiliz.”

Bu sözler üzerine babasının yüzü gerildi ve kızardı. “Yanılıyorsun.” Yumruğunu masaya vurdu. Oturma odasındaki masa o kadar kalındı ki cam kupanın yerinden oynamaması belki de şanstı. Arché kırılmasına aldırmazdı, ama bu muhtemelen babasını da etkilemezdi. Yalnızca Neyse, on beş altındı… diye düşünürdü.

Arché rahatsızlığını bastırırken babası ağzından tükürükler saçarak bağırmaya devam etti. “O sefil aptal öldüğünde ailemiz soyluluk konumuna geri dönecek! Hanemiz yüz yılı aşkın süredir İmparatorluğa hizmet ediyor! Görkemli tarihimizin bu şekilde kesintiye uğramasını affetmeyeceğim! Bu, geleceğe yapılan bir yatırım. Ayrıca gücümüzü bu şekilde göstererek o haine boyun eğmeyeceğimiz mesajını verebiliriz!”

Aptal.

Arché’nin heyecanlı ve kibirli babası hakkındaki düşüncesi buydu. “O hain” dediği kişi kesinlikle Kanlı İmparator’du, fakat imparator muhtemelen ailelerini zerre kadar umursamıyordu. Hem ona karşılık vermenin daha iyi bir yolu yok muydu?

Kendi küçük dünyasına hapsolan babası dışarısını göremiyordu.

Arché güçsüzce başını iki yana salladı.

“İkiniz de kavga etmeyi bırakır mısınız?”

Annesinin sakin sesi geçici bir ateşkes sağladı.

Ayağa kalkıp Arché’ye küçük bir şişe uzattı. “Arché, sana parfüm aldım.”

“Ne kadardı?”

“Üç altın.”

“Ah… teşekkür ederim.”

Toplam on sekiz etti. Annesine teşekkür ederken toplamı zihninden hesapladı, içinde neredeyse hiçbir şey bulunmayan şişeyi aldı ve güvenli bir cebine koydu.

Arché annesine soğuk davranmakta zorlanıyordu. Belirli bir açıdan bakıldığında parfüm ve makyaj malzemeleri gibi şeyler akıllıca alımlar olarak da görülebilirdi.

Güzelce giyinip doğru davete katılırsa güçlü bir soylu ona âşık olabilirdi. Bir kadının mutluluğunun evlenmekte, hamile kalmakta ve çocuk yetiştirmekte yattığı düşüncesi çoğu soylu tarafından doğru kabul edilirdi. Bu sonuca yatırım yapmak için bu tür şeyler satın almak tamamen yanlış değildi.

Yine de ailesinin durumu düşünülürse şu anda parfüme para harcamayı uygun bulmuyordu. Sıradan bir aile üç altınla bir ay geçinebilirdi.

“Size milyonlarca kez söyledim; para harcamamalısınız. Yalnızca gündelik hayatta gereken en temel şeyleri alın.”

“Ama az önce söyledim! Bu zaten bir ihtiyaç!”

Babası öfkeden lekelenmiş yüzüyle ona bezgin bir bakış attı. Bu konuşmayı defalarca yapmış ve her seferinde bir uzlaşmayla bitirmişlerdi. Arché, durumun bu kadar kötüye gitmesinde kendisini de bir ölçüde suçluyordu. Daha önce kararlı bir adım atmış olsaydı bunlar yaşanmaz, Öngörü’deki ekip arkadaşlarına da sorun çıkarmazdı.

“Bu eve artık para vermeyeceğim. Kız kardeşlerimi alıp gidiyorum.”

Sessizce yaptığı bu açıklama babasını çileden çıkardı. Herhâlde aklına gelen ilk şey “O zaman parayı kim kazanacak?” olmuştur, diye soğukça düşündü.

“Şimdiye kadar seni kimin geçindirdiğini sanıyorsun?!”

“Size olan borcumu ödedim,” dedi kesin bir dille. Onlara şimdiye kadar verdiği para zaten oldukça büyük bir miktardı. Üstelik bu, maceralarda kazanılan ve arkadaşlarıyla birlikte güçlenmek için kullanılması gereken paraydı. Elbette herkes ödülünü istediği gibi kullanmakta özgürdü, fakat paranın önemli bir kısmını güçlenmeye ayırmaları gerektiğine dair söylenmemiş bir anlayış vardı.

Yeni teçhizat almadığını gören arkadaşları onun hakkında ne düşünmüştü?

Teçhizatını geliştirmemesi, ekibin bir üyesinin diğerlerinden daha zayıf kalması demekti.

Fakat kimse bu konuda ona tek söz etmemişti. Arché onların iyi niyetinden yararlanmıştı.

Arché kaşlarını sertçe çattı. Bakışları sarsılmaz iradesini gösteriyordu ve babası korkakça gözlerini kaçırdı. Elbette kaçıracaktı. Sayısız ölüm kalım savaşından sağ çıkan Arché’nin aptal bir soyluya yenilmesi mümkün değildi.

Söyleyecek başka sözü kalmayan babasına kısaca baktıktan sonra Arché odadan ayrıldı.

Kapıyı arkasından kapatıp içini çekti. Tam o anda, sanki bu fırsatı bekliyormuş gibi bir ses ona seslendi.

“Küçük Hanım.”

“Jimes, ne oldu?”

Jimes ailenin uzun yıllardır hizmet eden uşağıydı. Kırışık yüzü kaygıyla gerilmişti. Arché bunun nedenini hemen anladı; çünkü babasının soyluluk unvanı elinden alındığından beri aynı ifadeyi birkaç kez görmüştü.

“Küçük Hanım, bu tür bir konuyu size açmak bana acı veriyor, ama…”

Arché bir elini kaldırarak sözünü kesti ve daha fazlasını söylemesine gerek olmadığını belirtti. Ancak bu konuşmayı oturma odasının hemen dışında yapmamaları gerektiğini hissediyordu; bu yüzden biraz uzaklaştılar.

Arché göğüs cebinden küçük bir deri kese çıkarıp açtı. İçeride farklı renklerde parıltılar vardı. Çoğu gümüş, sonra da bakır rengiydi. Altın olanların sayısı çok azdı.

“Bu bir şekilde yeterli olur mu?”

Jimes keseyi alıp içindekileri inceleyince yüzü biraz rahatladı. “Bu… maaşımı ve tüccara olan borcu ödemeye yetecektir.”

“Güzel.” Aile iflasın eşiğinde dolaşıyor olsa da gelirle gideri bir şekilde denkleştirebildikleri için Arché rahatlayarak içini çekti.

“Alışveriş yapmasını engelleyemedin mi?”

“Hayır. Satıcı, tanıdığı bir soyluyla birlikte geldi. Birkaç kez engellemeye çalıştım, ama…”

“Anlıyorum…”

İkisi birden içini çekti.

“Sana bir şey sormak istiyorum… Bütün hizmetkârları işten çıkarırsam en az ne kadar para hazırlamam gerekir?”

Jimes’ın gözleri hafifçe açıldı, sonra hüzünlü bir gülümseme belirdi. Sarsılmaması, bunu beklediği anlamına geliyordu.

“Yaklaşık bir hesap yapıp size daha sonra bilgi vereceğim.”

“Teşekkür ederim.”

Tam o sırada koridorda hızla yaklaşan küçük ayak sesleri duydular. Arché’nin kim olduğunu anlamak için bakmasına gerek yoktu.

Dudakları hafif bir gülümsemeyle gevşedi. Arkasını döndüğünde kendisine doğru koşan birini gördü. Küçük kız hiç yavaşlamadan doğrudan ona çarptı.

Üzerine atlayan, boyu bir metreyi ancak geçen küçük bir kızdı. Yaklaşık beş yaşında olmalıydı. Gözleri Arché’ninkilere çok benziyordu. Hoşnutsuzlukla pembe yanaklarını şişirdi.

“Çok sertsiniz!”

Arché’nin göğsünün düz olduğunu söylemiyordu.

Bol miktarda işlenmiş deri kullanılan macera giysileri iyi bir savunma sağlıyordu. Arché’nin göğsünü ve karnını kaplayan kısımlar özellikle sertti. Küçük kız da tam oraya atlamıştı; muhtemelen ezilmiş gibi hissetmişti.

“İyi misin?” Arché onun yüzünü okşadı ve başını sıvazladı.

“Evet, iyiyim, Arché!” Küçük kız genişçe güldü, Arché de kız kardeşine gülümsedi.

“…Müsaadenizle.”

Uşak ikisini yalnız bırakmak için uzaklaşırken Arché başını salladı, sonra kız kardeşinin saçlarını karıştırdı.

“Uré, koridorda koşman…” Bu kadarını söyledikten sonra duraksadı. Soylu bir ailenin kızının koridorda koşması kesinlikle uygun değildi, fakat babasına söylediği gibi artık soylu değillerdi. Öyleyse istediği gibi koşmasına izin vermekte sakınca yok muydu?

Arché’nin eli bu sırada durmamıştı. Saçları karıştırılan küçük kız kaygısızca kıkırdamaya başladı.

Arché çevresine bakıp diğerinin orada olmadığını gördü. “Koudé nerede?”

“Odamızda!”

“Öyle mi? …İkinizle konuşmak istediğim bir şey var. Onu bulmaya gidelim.”

“Olur!”

Gülümsemesi ne kadar neşeli. Onu korumak benim görevim. Arché bu güçlü sorumluluk duygusuyla kız kardeşinin elini tuttu.

Kendi elinin tamamen sardığı küçük elin sıcaklığını hissedebiliyordu.

“Elleriniz çok sert, Arché.”

Arché boşta kalan eline baktı. Maceralar sırasında defalarca kesilip nasır tutmuş elleri artık soylu bir ailenin kızına ait değildi. Yine de bundan pişmanlık duymuyordu. Elleri, arkadaşlarıyla ve Öngörü’yle geçirdiği zamanın kanıtıydı.

“Ama ben ellerinizi seviyorum!”

Kız kardeşi elini sıkarken Arché gülümsedi. “Teşekkür ederim.”

İmparatorluk Başkenti’nin kuzey pazarı her zamanki gibi hareketliydi. Ancak buraya alışveriş için gelenlerin çoğu sıradan insanlar olmadığından kalabalık merkez pazardaki gibi tıklım tıklım değildi. Burada tezgâhların arasında insanlara çarpmadan yürüyüp mallara bakmak mümkündü.

Hekkeran ile Roberdyck oraya geldi ve tanıdık ortamda rahatça dolaşmaya başladı. O kadar rahatlardı ki tetikte ol sözleri sözlüklerinden silinmiş gibiydi. Çünkü orada yankesici veya başka hırsızlar yoktu; burası zaten güvenli olan başkentin en güvenli yeri olabilirdi.

“Peki Hekkeran, ne alacağız?”

“Önce şifa eşyaları. Fiyat açısından [Hafif Yara İyileştirme] değneklerini veya belki [Orta Seviye Yara İyileştirme] değneklerini hedefliyorum… Ama kullanım haklarının yalnızca yarısı kalmışsa olmaz. Bir mezara gideceğimiz için onları namevtler üzerinde de kullanmamız gerekebilir. Bunların yanında temel namevt karşı önlemleriyle zehir ve hastalığa karşı işe yarayacak eşyalar da gerekiyor. Mümkünse negatif enerjiye ve bedensiz namevtlere karşı kullanılacak şeylerimiz de olsun isterim… Kalıcı büyüler taşıyan eşyalar pahalı, bu yüzden doğru büyüyü içeren parşömenler de yeterli olur.”

Değnekler bir büyünün birden fazla kullanımını içeren eşyalardı. Bu nedenle her kullanımın maliyeti, tek kullanımlık parşömenlerden daha düşük olurdu. Yaraları iyileştiren büyüler gibi sık kullanılan büyülerin değneklerini satın alarak para biriktirmek mümkündü.

“Öyle mi? Bir hediye almak için buraya geldiğini ve fikrimi almak üzere beni davet ettiğini düşünmüştüm.”

“Hediye mi?”

“…Boş ver, Hekkeran. Şu uygun fiyatlı eşyaları bulalım!”

“…P-Pekâlâ.”

Bu açık hava pazarındaki dükkânlarda yıpranmış görünen pek çok eşya vardı.

Tezgâhların çoğu, üzerinde yalnızca tek bir eşyanın bulunduğu ince bir tahtadan ibaretti. Neredeyse hiçbir şey yeni değildi. Çoğu eski, yıpranmış ve ikinci eldi.

Bu dükkânların sahiplerinin çoğu da oldukça yetenekli görünüyordu. Kalın pazuları veya büyü kullanıcısına benzeyen görünümleriyle bu satıcılar, fiyat belirlemekten ve pazarlık etmekten çok savaşmakta iyiymiş gibi duruyordu. İlk bakışta dükkânları güvenlik görevlileri işletiyor sanılabilirdi, ama gerçekten de—yalnızca bugünlüğüne—dükkân sahipleri onlardı. Normalde maceracı ya da Bağımsız Kâşif olarak geçinirlerdi. Başka bir deyişle Hekkeran ile Roberdyck’le aynı işi yapıyorlardı.

Kullanmakta oldukları eski eşyaları veya maceralarında buldukları hâlde ekiplerindeki hiç kimsenin kullanmayacağı şeyleri, yani ihtiyaç duymadıkları eşyaları satıyorlardı. Ticaret Loncası’na tezgâh açmak için ödenen küçük ücret hesaba katılsa bile, büyülü eşya satışında uzmanlaşmış bir tüccara veya Büyücü Loncası’na satmak yerine alıcıyı kendilerinin bulması hem satıcı hem de alıcı için daha iyiydi; çünkü aracılık ücreti yoktu.

Bu nedenle Hekkeran ve arkadaşları gibi Bağımsız Kâşiflerin ve maceracıların çoğu ilk olarak buraya gelirdi. Başkentte kaldıkları süre boyunca uygun fiyatlı eşya aramak için her gün gelenler bile vardı.

Kuzey pazarında neredeyse hiç suç işlenmemesinin nedeni de buydu. Savaşta uzmanlaşmış dükkân sahiplerine kim isteyerek saldırmaya kalkardı? Başlarına gelecek her türlü korkunç şeyi hak etmiş olurlardı.

Hekkeran ile Roberdyck bir süre çevreye baktıktan sonra ne kasvetli ne de neşeli bir ifadeye sahipti.

“Hiçbir şey yok, ha?”

“Hiçbir şey yok.”

Satışa sunulanlar sahiplerinin ihtiyaç duymadığı eşyalardı; doğal olarak Hekkeran ve ekibi de bunların çoğuna ihtiyaç duymuyordu. Daha düşük rütbeli maceracılar veya deneyimsiz Bağımsız Kâşifler olsalardı bazılarını alabilirlerdi. Ne yazık ki diğer iki ekip arkadaşlarının ihtiyaçları hesaba katıldığında bile istedikleri bir şey yoktu.

“Yazık oldu. Belki de ihtiyaçlarımızı normal bir mağazadan almak daha hızlı olurdu.”

“Buraya uygun fiyatlı eşya bulma umuduyla geldik. Bulamazsak yapacak bir şey yok. Bu tür ısrarlı tutumluluk para biriktirmenin ilk adımıdır.”

“Para biriktirmek, ha…? Sence ne olacak, Hekkeran?”

“Yalnızca bunu söylemenden neyi kastettiğini anlasaydım üstün yetenekli bir büyü kullanıcısı olurdum… Arché’yi soruyorsun, değil mi?”

“Bak, anladın işte.”

“Sohbetimizin gidişinden bir şekilde tahmin edebildim…”

“Öyleyse ne demeye çalıştığımı biliyorsun, değil mi?”

“Bunun son maceramız olabileceğini mi söylüyorsun?”

“Lütfen bu kadar moral bozucu söyleme.” Roberdyck yüzünü buruşturdu. “Fakat gerçekten de pek yanılmıyorsun. Arché küçük kız kardeşlerini yanına almaktan söz ediyordu. Böyle olursa maceralara çıkması pek kolay olmaz.”

“Evet, herhâlde öyle. Bir meslek edinmesi ya da yolculuk yapmadan para kazanabileceği bir iş bulması gerekecek.”

“Kısa sürede bir iş bulacağından eminim. Üçüncü Kademe büyüleri kullanabilen bir büyü kullanıcısı. Kaç küçük kız kardeşi olduğunu bilmiyorum, ama üç veya dört kişilik bir aileyi geçindirecek kadar para kazanabilir.”

“Evet, büyük ihtimalle. Bunu yapabilecek durumda olmasa onları yanına alacağını söylemezdi.”

“O zaman sorun yaşayacak olan biziz. Ekibimizdeki büyü ustası ayrılırsa yeni bir üye bulmak için ne yapacağız?”

“Acaba boşta olan Üçüncü Kademe arkan büyü kullanıcısı var mı?”

“Lütfen hayal kurmayı uyku saatine bırak… Maceracı olsaydık Lonca bizim için birini bulabilirdi. Kendi başımıza ararsak her şey büyük ölçüde şansa bağlı olur.”

İkisi birbirine baktı ve aynı anda içini çekti.

Bir arkadaşın ölmesi, ekibin hızına ayak uyduramamak ya da diğer üyelerden daha yetenekli hâle gelmek; maceracıların ve Bağımsız Kâşiflerin ekiplerini bırakma nedenleri genellikle bunlardı. Bu kesinlikle ender görülen bir durum değildi. Tam tersine, meslek hayatı boyunca aynı ekipte kalmak son derece nadirdi ve çoğu kişi iki ya da üç kez ekip değiştirirdi.

Hekkeran, Roberdyck ve Imina için de durum böyleydi.

Fakat bu, Üçüncü Kademe büyüler kullanabilen bir arkan büyü kullanıcısını kolayca bulup bulamayacaklarından tamamen farklı bir meseleydi.

“İkinci Kademeyi kullanabilen birini alıp eğitsek?”

“Bu son çaremiz olmalı, değil mi? Mümkünse birini eğitmekle uğraşmak istemem.”

“Birini başka ekipten ayartmak zor olur. Hem pek çok Bağımsız Kâşif zaten ahlaki değerlerden yoksun. Ekibimize alacağımız kişiyi gerçekten dikkatle seçmeliyiz. Savaş delisi veya benzeri biri olamaz…”

“Bu açıdan bakılırsa ekibimiz bir tür mucize.”

“Yalnızca para istediğimiz için bir araya gelen bir ekibin sıra dışı örneğiyiz. Gerçi Arché’nin sorunlarını sonradan öğrendik, o yüzden tam olarak öyle sayılmaz.”

“Arché Hanım, son üyemiz konusunda ne yapacağımızı düşündüğümüz anda karşımıza çıkmıştı…” Roberdyck uzaklara bakıyordu.

Hekkeran kendi bakışlarının da aynı şekilde uzaklaşmış olması gerektiğini düşündü.

“O gün ne içtiğimi bile hatırlıyorum… Tam zamanında karşımıza çıkması, ekibimizi tanrıların kurduğunu düşünmeme yol açmıştı.”

“Gerçekten mi? Vay canına. Ben senin kadar iyi hatırlamıyorum, Rober. Ne içiyordun?”

“Su.”

“Sen zaten hep onu içiyorsun! Sert içkilere neredeyse hiç dokunmuyorsun. Imina kadar çok içsen bundan nefret ederdim ama…”

“Imina sarhoş olduğunda gerçekten başa bela oluyor. Her neyse, içkiyi kaldıramamam benim hatam değil.”

“Doğru, tek bir kadehle önce kırmızıya, sonra maviye, en sonunda da bembeyaza dönüyorsun. İlk kez içtiğinde kendini zehre karşı korumamış olsaydın acaba ne olurdu?”

“Belki de şu anda burada benim yerime başka bir ekip arkadaşın dururdu. Bazı insanlar içkiden ölür.” Roberdyck omuz silkti. “Elimizdeki konuya dönelim. Arché ayrılırsa ne yapacağız? Ekibi dağıtma ihtimalimiz var mı?”

“Başka bir üye bulamazsak tek seçeneğimiz bu olur, değil mi? Yalnızca üç kişiyle iş almak fazla tehlikeli… Belki yeniden maceracı olabiliriz?”

“Tek istediğim insanları kurtarmakken mabetlerin kurallarına uymayı kesinlikle reddediyorum. O noktaya gelirsek mesleği tamamen bırakırım.”

“Mesleği bırakmak mı…? O da o kadar kötü olmazdı.”

“Biraz para biriktirdim. Yararlı olacak, zayıflara yardım edecek bir iş yapmak isterim. Sınırdaki bir köyde tarlalarda çalışıp rahip yerine geçmek benim için sorun olmaz. Senin planın ne olurdu, Hekkeran?”

“Hm, ben ne yapardım?”

Roberdyck’in dudaklarının kenarları yukarı kıvrıldı. “…Buna tek başına karar vermen doğru olur mu?”

Roberdyck’in neyi ima ettiğini anlaması biraz zaman aldı. Sonunda sözlerinin anlamını kavrayınca yüzü seğirdi. “Ne?!”

“Heh heh.” Kötücül bir kahkahaydı. “Fark etmeyeceğimizi mi sandın?”

“Ah, ah. Ah! Ah! Ama bunu saklamaya çalışmıyorduk. Yalnızca doğru zaman değildi, anlıyorsun ya? …Demek hediyeyle ilgili söylediğin şey buydu.”

“İlk adımı kim attı?”

“Roberdyck! Şu tarafa bak!”

Hekkeran, görkemli bir çadırda eşyaları inceleyen iki kişiyi gösteriyordu.

Bunlardan biri kuzgun karası zırh giymiş bir savaşçıydı. Büyük kılıçların üzerinden geçen kızıl bir pelerin sırtından aşağı sarkıyordu.

“Konuyu değiştirmek için oldukça yapmacık bir yol… Neyse, sorun değil. Bana her şeyi daha sonra anlatacaksın. Hm, bunlar etkileyici teçhizatlar. İçindeki kişi onları taşımaya layıksa son derece yetenekli bir savaşçıdır. Tanıdığımız biri yeni zırh mı aldı acaba?”

“Emin değilim ama onu daha önce İmparatorluk Başkenti’nde gördüğümü sanmıyorum. Ayrıca biraz gizlenmiş gibi duran şu kadını görüyor musun? O yeni biri.”

“Bulunduğum yerden iyi göremiyorum. O mu daha güzel, Imina Hanım mı?”

“O konuya hiç girme. Böyle bir soruya cevap veremem… Ama dürüst olmak gerekirse orada duran hanımefendi daha güzel.”

“Imina Hanım oldukça güzel bir kadındır. Ona sırılsıklam âşık olan sen bile böyle söylüyorsan… Anlıyorum. Buraya yolu düşen gezginler veya maceracılar olmalılar. Belki de şehirde yeni bir merkez kuracaklar.”

“Ama gündelik kullanıma yönelik büyülü eşyaları inceliyorlar. Bu tuhaf değil mi?”

Görkemli çadırın içinde her türlü büyülenmiş eşya vardı. Ancak bunlar maceracıların veya Bağımsız Kâşiflerin kullanacağı türden değil, daha çok gündelik hayata yönelik eşyalardı. Örneğin içine soğuk doldurulabilen ve böylece eşyaları koruyan bir kutu olan Buzdolabı vardı. Hoş bir esinti yaratan Vantilatör de bulunuyordu.

Bu eşyaların çoğunu iki yüz yıl önce Laf Bilgesi olarak bilinen minotor düşünmüştü.

O bir savaşçıydı. Lakabını, pek çok eşya önermesine rağmen onları üretecek yeteneğe sahip olmamasından almıştı. Üstelik neden bu şekle sahip olduklarını veya hangi mantıkla bu fikirlere vardığını da açıklayamıyordu.

Yine de birinci sınıf bir savaşçı olduğu söyleniyordu. Baltasını tek bir kez sallayarak hortumlar yaratabildiği ve yere vurduğunda toprağı ikiye ayırdığı gibi kuşkulu efsaneler hâlâ anlatılıyordu. İnsanları yalnızca yiyecek olarak gören büyük minotor ülkesini harekete geçirip insan ırkını köle işçi konumuna yükselttiği de biliniyordu.

Maceracılar genellikle hanlarda yaşardı. Bu yüzden birinin, o yarı-insanın tasarladığı ev eşyalarını satın almakla ilgilenmesi nadirdi. Bu eşyaları maceralarda taşımak zordu.

“O kadar tuhaf değil. İmparatorluğun büyü teknolojisi oldukça gelişmiş. Eşyaları başka ülkelerdekinden daha ucuza alabilirsin. Belki de aldıklarını evlerine taşıma zahmetini hesaba katıp yine de alışveriş yapmaya değeceğini düşünüyorlar.”

“Ah, anlıyorum. Öyle olabilir.”

“Bizi olağan müşteri sayarsan bu elbette tuhaf olurdu. Fakat buradan geçmekte olan biri için o kadar garip olduğunu sanmıyorum.”

“Evet, mantıklı. Böyle düşününce neden bu kadar dikkatli baktıklarını anlıyorum.”

Zırhlı savaşçı bütün büyülü eşyaları son derece dikkatli inceliyordu; kapakları açıp kapatıyor, eşyaları kaldırıp altlarını çeviriyordu. Hekkeran tüccarın alnında ter damlaları oluşmaya başladığını görebildiğini düşündü.

“Belki de kendi aramamıza biz de bu kadar kendimizi vermeliyiz.”

“Evet.”

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla