İmparatorluk Başkenti, İmparatorluğun gücünün somut bir göstergesiydi ve pek çok şaşırtıcı manzaraya sahipti. Yine de şehri ziyaret eden hemen herkes en çok tek bir şeye hayran kalırdı: Neredeyse bütün yollar tuğla veya taşla döşenmişti.
Çevredeki ülkelerin hiçbiri, hatta çoğundan daha gelişmiş olan Teokrasi bile bu yolların kalitesine ulaşamıyordu. İmparatorluktaki her şehir aynı şekilde düzenlenmiş değildi; fakat yalnızca başkenti görmek bile ziyarete gelen diplomatların İmparatorluğun potansiyelini anlayıp takdir etmesine yetiyordu.
Ana cadde özellikle görkemliydi. İmparatorluk Başkenti’nin en geniş yollarından biri olan bu cadde, şehirler arası ana yola bağlanıyordu. Sıradan yollarda olduğu gibi arabalar ve atlar ortadan ilerliyor, yayalar ise kenarlardan yürüyordu.
Onu diğer yollardan ayıran şey, çeşitli güvenlik önlemleriydi. Kaldırımla cadde arasındaki sınıra basit bir korkuluk yerleştirilmişti. Kaldırımın bir basamak yüksekte olması yayalara ek koruma sağlıyordu. Ayrıca yol kenarında geceleri sokakları büyülü ışıkla aydınlatan lambalar ve devriye gezen pek çok şövalye vardı.
İmparatorluğun en güvenli yolu olan bu caddede, yüzünde aptalca bir sırıtışla neşeli bir ezgi mırıldanan bir adam yürüyordu.
Boyu yaklaşık bir metre yetmişti. Yaşı da muhtemelen yirmiye yakındı.
Sarı saçlı, mavi gözlü ve sağlıklı biçimde bronzlaşmış tenliydi; İmparatorluğun her yerinde rastlanabilecek özelliklere sahip bir adamdı.
Yakışıklı değildi. Son derece sıradandı ve kalabalığın içinde dikkat çekmezdi. Yine de insana hoş gelen bir yanı vardı. Belki de bunun nedeni yüzündeki hafif, neşeli gülümseme ve kendinden emin duruşuydu.
Her adımında ve kollarını her sallayışında, kusursuz durumdaki kaliteli giysilerinin altından birbirine sürtünen zincir halkalarının sesi geliyordu. Dikkatli bir yoldan geçen, zincir zırh giydiğini anlayabilirdi.
Her iki kalçasında da birer kılıç vardı; uzunluklarına bakılırsa bunlar kısa kılıçtı. Kabzaları el koruyucularıyla tamamen kaplanmıştı. Kınları gösterişli değildi, ama ucuz da görünmüyordu. Kılıçların arkasında kör bir silah, bir topuz taşıyordu. Ayrıca bir zırh delici de vardı.
Bu dünyada bir veya iki silah taşımak son derece doğaldı, fakat delme, kesme ve ezme olmak üzere üç ayrı saldırı türünü kullanmaya hazır pek fazla insan yoktu.
Biraz bilgi sahibi olan biri onun maceracı olduğunu düşünürdü. Daha bilgili biri ise maceracıların genellikle boyunlarında taşıdığı plakanın yokluğunu mutlaka fark eder ve onun bir “Bağımsız Kâşif” olduğunu anlardı.
Bağımsız Kâşifler… Maceracılık sisteminden ayrılanlar.
Maceracılara verilecek işler Lonca tarafından alınır, incelenir ve uygun rütbedeki maceracılara atanırdı. Başka bir deyişle Lonca, taleplerin uygun olup olmadığını daha ilk aşamada denetlerdi. Sivillerin güvenliğini tehlikeye atan ya da suç içeren kuşkulu işleri reddeder, bazen talebi veren kişiyi kara listeye alırdı. Örneğin uyuşturucu yapımında kullanılan bitkilerin toplanmasına yönelik talepleri engellemek için elinden geleni yapardı.
Lonca, ekosistemin dengesini bozacak işleri de reddederdi. Örneğin maceracıları bir ormanın besin zincirinin tepesindeki canavarı özellikle öldürmeye göndermezdi. O canavar öldürülürse ekosistemin dengesi bozulabilir ve canavarlar ormanın dışında ortaya çıkabilirdi. Lonca bundan kaçınmak istiyordu. Elbette besin zincirinin tepesindeki canavar ormandan ayrılıp insanların yaşadığı bir bölgeye girerse durum farklıydı.
Başka bir deyişle maceracılar adaletin müttefikleri gibiydi.
Fakat dünya yalnızca güzel ideallerle dönmezdi.
Yalnızca para isteyen, iyi bir ödül için tehlikeli işler yapmaya hazır insanlar vardı. Sırf canavar öldürmekten zevk alanlar bile bulunuyordu.
Aydınlık yerine karanlığı seçen ve maceracılık sisteminden ayrılan bu kişilere halk, küçümseme ile temkinin birbirine karıştığı bir tavırla Bağımsız Kâşif diyordu.
Ancak bu, Bağımsız Kâşif olan herkesin böyle biri olduğu anlamına gelmiyordu.
Örneğin belirli bir köyde bir çocuğun ağır yaralandığını varsayalım. Oradan geçmekte olan bir maceracı onun yaralarını büyüyle bedelsiz olarak iyileştirebilir miydi?
Cevap hayırdı.
Maceracıların belirlenen ücreti almadan şifa büyüsü kullanmasını yasaklayan bir kural vardı.
Şifa hizmetleri normalde mabetlerin yetki alanına girerdi. Hastalar bir bağış yapar ve karşılığında şifa büyülerinin etkisinden yararlanırdı. Maceracılar bunu hiçe sayarak insanları bedelsiz iyileştirirse mabetler varlıklarını sürdüremezdi.
Bu nedenle mabetler, böyle bir durumun önüne geçmesi için Lonca’ya kesin bir talepte bulunmuştu.
Bu tür bir kurala karşı çıkanların Bağımsız Kâşif olmaktan başka seçeneği yoktu.
Bu açıdan bakınca mabetler neredeyse kötü tarafmış gibi görünüyordu. Fakat siyasete fazla karışmadan halk için çalışabilmeleri tam da şifa hizmetlerinden gelir elde etmeleri sayesinde mümkündü. Rahipleri eğitmek, namevtleri kovmak, yeni şifa büyüleri geliştirmek ve genel olarak insanların hayatını daha mutlu ve güvenli kılmak için gereken para da bu gelirden sağlanıyordu.
Maceracılar şifa büyüsünü bedelsiz kullanırsa mabetler zamanla dünyevi kurumlara dönüşür ve inançları lekelenirdi.
Her şeyin bir ön, bir de arka yüzü vardı. Bu, Bağımsız Kâşifler için de geçerliydi. İnsanlara yardım edecek daha ucuz ilaçlar üretmek için para kazanmak isteyen ve bu nedenle gereğinden fazla avlanan Bağımsız Kâşifler de yok değildi.
Yüzünde geniş bir sırıtış bulunan Hekkeran Termite, meslek olarak Bağımsız Kâşiflik yapıyordu.
“Acaba ne alsam…?”
İstediği büyülü eşyaların listesi bitmek bilmiyordu. Şimdilik savunmaya yönelik aksesuarları önceliklendirmesinin daha iyi olacağını düşünüyordu. Gerçi istediği bir şey daha vardı. Konuyla ilgisizdi ama onu da istiyordu.
“Onun için ayrıca para biriktireyim… Kalanıyla da maceralarda kullanacağım büyülü eşyaları alırım. Yoksa ters mi oldu? Önce eşyaları alır, artanı onun için ayırırım.”
Hekkeran başını kaşıdı.
Ama o zaman…
“Ön safta olduğuma göre büyü direncimi artırmam gerek. Belki de birikimimi harcamanın zamanı gelmiştir. Ah, ama Katze Ovaları’na gidip namevtleri yok ederek para kazanacağımızı varsayarsam zehirlere ve benzeri şeylere karşı dikkatli olmalıyım. Belki zehir, felç ve hastalık direncini artıran eşyalar daha iyi olur.”
Büyülü eşyalar son derece pahalıydı. Maceracıların istemesi muhtemel olan, yani savaşta işe yarayan türlerin fiyatı daha da yüksek olurdu. Benzersiz eşyalar, Hekkeran’ın karşılayamayacağı fiyatlara satılırdı.
Şu anda aklındaki eşyalar o kadar uçuk değildi, ama yine de sıradan bir insanın yıllık maaşının birkaç katına mal olacaktı. Pahalı bir alışverişti. Kararını dikkatle vermesi gerekiyordu.
Bol para harcayacağı için heyecanlaşan ifadesi, gözleri bir şövalyeninkiyle buluştuğu anda ciddileşti.
Biri ağır, diğeri hafif zırh giymiş iki şövalye köşede durup bölgeyi gözetliyordu.
Dört Tanrı’nın mabetlerinin bulunduğu bu bölge sıkı güvenlik önlemleriyle tanınıyordu. Şövalyeler sıradan yoldan geçenleri sorgulamazdı, fakat Hekkeran onların bakışlarının kalçalarındaki silahlara yöneldiğini hissetti.
Maceracılar için durumun nasıl olduğunu bilmiyordu, ama arkasında bir kurumun desteği olmayan Bağımsız Kâşif olarak bir şövalyeyle kesinlikle çatışmak istemezdi.
Dileği kabul oldu ve şövalyeler arananlar ilanlarındaki yüzlerle kendisininkini karşılaştırırken onu durdurmadan mabetler bölgesinden geçmeyi başardı.
Hekkeran’ın kesinlikle saklayacak şeyleri vardı. Rahatlayarak yolun ilerisine baktı ve oldukça uzakta tuhaf bir yapı gördü. Aynı anda rüzgârın taşıdığı bir tezahürat ve kana susamış bir savaş narasını andıran başka bir ses duydu.
Bu benzersiz yapı yalnızca İmparatorluk Başkenti’nde bulunabilirdi: Büyük Arena. Şehrin en gözde yerlerinden biriydi.
Mesleği gereği arenaya gitmeden de yeterince kan gördüğü ve kumarla ilgilenmediği için bu yer ona pek çekici gelmiyordu. Yine de halkın en sevdiği eğlence olan arenada—soylular tiyatroyu yeğliyordu—tezahürata bakılırsa bütün koltuklar doluydu.
“Bu gürültüye bakılırsa ana karşılaşmanın final turu olmalı.”
Hekkeran’ın liderliğindeki Bağımsız Kâşif ekibi, bir zamanlar art arda büyülü canavarlarla karşılaştırıldıkları bir gösteride iş için arenaya çıkmıştı. Canavarlarla yapılan dövüşlerde teslim olmaya izin verilmezdi; başka bir deyişle yenilgi ölüm demekti. Elbette insanlar arasındaki dövüşlerde de ölenler olurdu. Arenadaki bir günün hiç ölüm yaşanmadan bitmesi nadirdi. Hayır, ne kadar çok insan ölürse ortam o kadar coşkulu hâle gelirdi.
Bütün bu ölümcül etkinliklerin arasında en gözde olanı turnuvaydı.
Hekkeran omuz silkti.
Bütün ilgisini kaybetmişti. İzin gününde kanlı ve pis kokulu bir savaş alanına bakmak istemiyordu. Arenadaki etkinliği aklından çıkaramamasının tek nedeni, pek çok yerde iyi bir sohbet konusu olmasıydı.
Bir daha asla arenaya gitmek istemiyorum, ama sonra döndüğümde birine etkinlikleri sormak kötü fikir olmaz.
Bunu zihnine not eden Hekkeran, iki yanı dükkânlarla çevrili caddede yürümeye devam etti. Çok geçmeden Şarkı Söyleyen Elma’nın tanıdık tabelasına ulaştı.
Burasının, elma ağacından yapılmış enstrümanlar çalan ozanların bir araya gelmesiyle kurulduğu söylenen bir meyhane ve han olduğu biliniyordu. İçerisi şaşırtıcı derecede güzeldi. Esinti girmiyor, zeminler parlayacak kadar temiz tutuluyordu. Gerçi ücreti de epey yüksekti, ama karşılayamayacakları kadar değildi. Hekkeran’ın grubu, hayır, genel olarak Bağımsız Kâşifler için en iyi han olduğu bile söylenebilirdi.
İmparatorluk Başkenti’nin sunduğu en üst sınıf hanla karşılaştırılırsa elbette her yönden daha kötüydü. Fakat o gösterişli yerler Bağımsız Kâşifler için değil, maceracılar için kusursuzdu.
Her şeyden önce Bağımsız Kâşiflere gelen işlerin çoğu kirliydi. Bu yüzden talepte bulunanlar, ziyaret ettikleri zaman dikkat çekecek bir yere gelmekten çekinirdi. Öte yandan şehrin kötü bir bölgesini merkez olarak kullanmak da başlarına bela açabilirdi.
Talepte bulunanların Şarkı Söyleyen Elma’yı tercih etmesinin diğer nedeni, birden fazla Bağımsız Kâşif ekibinin burada kalabilmesiydi. Bağımsız Kâşiflerin maceracılar gibi bir Loncası olmadığından bir ekip kiralamak isteyenler onları kendi başlarına bulmak zorundaydı. Her yana dağılmış olsalardı iş yapmak zorlaşırdı.
Bağımsız Kâşiflerin aynı handa kalmasının bir avantajı, aralarında yakınlık duygusu gelişmesi ve sonunda birbirlerini öldürmeyi gerektirecek işlerden kaçınmalarıydı.
Son olarak, Şarkı Söyleyen Elma’nın yemekleri son derece lezzetliydi.
Hekkeran, aklında akşam yemeğiyle kapıdan içeri girdi. En sevdiği yemek olan domuz yahnisini sunarlarsa harika olacağını düşünüyordu.
İçeri girdiğinde kulağına çarpan sözler, arkadaşlarının “Hoş geldin” ya da “Günün nasıl geçti?” demesi değildi.
“—Ben de bu yüzden bilmediğimi söyledim!”
“Yine de—”
“Onun velisi falan değilim. Aile de değiliz. Nerede olduğunu nereden bileyim?”
“Arkadaş değil misiniz? Bilmediğinizi söyleseniz bile ‘Anlıyorum’ deyip gidemem. Bu, işimle ilgili.”
Bir adamla bir kadın, birinci kattaki meyhane ve yemek salonunun ortasında birbirlerine dik dik bakıyordu.
Hekkeran kadını çok iyi tanıyordu.
Kadının yüzünde ve şu anki düşmanca ifadesinde özel bir şey yoktu. En çok dikkat çeken yanı, normalden uzun kulaklarıydı. Yine de kulakları bir elfin ancak yarısı kadar uzundu. Evet, o bir Yarı-Elf’ti.
Elfler insanlardan daha narin yaratıklardı ve onun da elf kanı taşıdığı ilk bakışta anlaşılıyordu. Bedeni genel olarak inceydi; ne göğsünde ne de kalçalarında kadınlara özgü yumuşak kıvrımlardan eser vardı. Tahta kadar düzdü. Yalnızca beden yapısına bakılırsa yakından bile erkek sanılabilirdi.
Bedenine oturan deri bir zırh giymişti. Her zamanki yayı ile sadağı yanında değildi; bunun yerine kalçasında bir hançer asılıydı.
Adı Imina’ydı. Hekkeran’ın ekip arkadaşlarından biriydi.
Ancak karşısındaki adamı tanımıyordu.
Adam af dilemek için sürekli başını eğip kaldırıyordu, fakat gözlerinde en küçük bir pişmanlık bile yoktu. Tam tersine, bakışları rahatsız ediciydi. Yine de alçak gönüllü tavrına bakılırsa tamamen aptal biri değildi.
Kolları ve göğsü neredeyse patlayacak kadar kaslıydı; yalnızca görünüşü bile tehdit oluşturuyordu. Muhtemelen şiddete başvurmaktan çekinmeyecek biriydi, fakat Imina’yı zor kullanarak etkileyebileceğini umamazdı.
Neden mi? Narin görünmesine rağmen içinde, kendini beğenmiş bir haydudu hiç zorlanmadan öldürebilecek bir güç saklıydı.
“Ama size durmadan aynı şeyi söylüyorum!”
Bu ince ve son derece öfkeli çığlığı duyan Hekkeran araya girdi. “Imina, ne yapıyorsun?”
Imina ancak onun sesini duyunca geldiğini fark edip arkasını döndü ve şaşkın bir ifadeyle baktı.
Anlaşılan üstün korucu duyularına rağmen konuşmaya kendini kaptırmış ve Hekkeran’ı fark edememişti. Bu dikkatsizlik, ne kadar telaşlı olduğunu gösteriyordu.
“…Sen ne istiyorsun?” diye tehditkâr bir sesle sordu adam. Hekkeran’ın araya girdiğini düşündüğü açıktı. Gözleri düşmancaydı ve her an yumruk atmaya başlayacakmış gibi görünüyordu. Elbette vahşi canavarlarla yüzleşip hayatta kalmış Hekkeran’a göre adamın tehdidi ancak buruk bir gülümsemeye değerdi.
“…O bizim liderimiz.”
“Oo, öyleyse mesele değişir. Hekkeran Termite, doğru mu? Hakkınızda çok şey duydum.”
Adamın ifadesi bir anda yağcı bir gülümsemeye dönüştü. Bu da Hekkeran’ın ondan biraz nefret etmesine yol açtı.
Adamın neden geldiğini bilmiyordu, ama buraya, yani merkezlerine kadar gelmişti. Hekkeran’ı tanımıyor olması neredeyse imkânsızdı.
Adamın sesindeki tehdit, muhtemelen Hekkeran’ın nasıl biri olduğunu ölçmek içindi. Hekkeran azıcık bile geri adım atsaydı adam büyük ihtimalle tepeden bakan tavrını sürdürecekti.
Bazı Bağımsız Kâşifler ve maceracılar canavar öldürmekte zorlanmaz, fakat insanlarla karşı karşıya gelmekten çekinirdi. Elbette çoğu en küçük zayıflığı gördüğünde bundan sonuna kadar yararlanır ve öldürmek için saldırırdı.
Daha ilk karşılaşmamızda kimin üstün olduğunu belirlemek için beni tehdit mi ediyor? Bu tür adamlardan… bir türlü hoşlanamıyorum.
Hekkeran bunun yalnızca bir pazarlık yöntemi, son derece açık bir taktik olduğunu biliyordu. Ancak bu tür pazarlıktan hoşlanmıyordu. İşlerin gizli amaçlar olmadan açıkça yürütülmesini seviyordu.
“Şşt. Burasının bir han olduğunu biliyorsun. Başka müşteriler de var; biraz daha alçak sesle konuşur musun?”
Böyle söylemişti, ama aslında ortalıkta başka bir müşteri, hatta herhangi bir çalışan bile yoktu.
Saklanıyor değillerdi. Bağımsız Kâşifler için bu kadar kargaşa, içkilerinin yanında tüketilecek bir meze gibiydi. Ortalıkta hiç kimsenin olmaması tamamen tesadüftü.
Hekkeran adama sertçe baktı. Maceracı olsaydı mitril rütbesinde bulunacak bir savaşçının delici bakışları karşısında dimdik durmak kolay değildi. Yabancı adam, büyülü bir canavarla karşılaşmış gibi küçüldü.
“Hayır, hayır, olmaz. Özür dilerim ama bunu yapamam.” Adam sesini biraz alçalttı ve devam etmek üzereydi. Hekkeran’ın bakışları altında bile bunu yapabilmesi, güç kullanmayı gerektiren bir işte—büyük ihtimalle şiddet içeren bir işte—çalıştığı anlamına geliyordu.
Böyle bir adamın burada ne işi var?
Gerçi kendisi de yeraltı dünyasında iş yapıyordu, fakat bu adamı tanımıyor ve ondan neden böyle küstah bir tavır gördüğünü bilmiyordu. Adam kesinlikle bir talebi yerine getirmeye gelmiş gibi görünmüyordu.
Kafası karışan Hekkeran bakışlarını yumuşattı ve adamın kendisinden dinlemeye karar verdi. “Sen kimsin?”
“Şöyle ya. Bir tanıdığınızla görüşmeye geldim, Termite Bey; Furt Hanım’la.”
Furt adıyla aklına yalnızca bir kişi geliyordu.
Onun bu adamla herhangi bir ilgisi olduğunu düşünemiyorum. Onunla birlikte sayısız ölüm kalım savaşından geçmiş bir arkadaşı olarak Hekkeran’ın vardığı sonuç buydu. Öyleyse başına bir bela gelmiş olmalı.
“Arché mi? Ona ne olmuş?”
“Arché…? Ah, doğru. Ona yalnızca Furt Hanım dediğimiz için bir an kafam karıştı. Arché Eeb Rile Furt, evet.”
“Ee?! Ona ne olmuş?”
“Şey, kendisiyle yalnızca birkaç kelime konuşmak istiyorum… Bu özel bir mesele; ne zaman döneceğini söyleyebilir misiniz?”
“Ben nereden bileyim?” Hekkeran konuşmayı sertçe bitirdi. O kadar baskın konuşmuştu ki adam birkaç kez gözlerini kırpıştırdı. “Konuşmamız bitti mi?”
“B-Başka seçeneğim yok galiba. Biraz daha beklerim—”
“Defol.” Hekkeran çenesiyle girişi işaret etti.
Adamın göz kapakları yine titredi.
“Açıkça söyleyeyim. Senden hoşlanmıyorum ve bundan sonra da hoşlanacakmışım gibi görünmüyor. Senin gibileri gözümün önünde görmeye katlanamıyorum.”
“Burası bir meyhane ve ben—”
“Evet. Haklısın, burası bir meyhane. İnsanların sarhoş olup kavga çıkardığı bir yer…” Hekkeran adama sırıttı. “Rahat ol. Kavgaya karışıp ağır yaralansan bile şifa büyüsü kullanabilen bir rahibimiz var. Parayı ödemen yeter; seni iyileştiririz.”
“Elbette ek ücret alırız. Yoksa mabetler rahatsız olur. Peşimize bir suikastçı göndermelerini hiç istemem,” diye araya giren Imina’nın yüzünde kötücül bir sırıtış vardı. “Ama senin için indirim yapabiliriz. Buna minnettar kalırsın, değil mi?”
“Duydun onu.”
“Beni tehdit mi edi…?” Adamın sözleri yarıda kesildi; çünkü Bağımsız Kâşif’in ifadesinin bir anda değiştiğini görmüştü.
Hekkeran ileriye doğru büyük bir adım attı. Birbirlerinin görüş alanını tamamen dolduracak kadar yaklaştılar.
“Ha? Tehdit mi? Ben mi? Meyhanede kavga çıkması pek nadir değil, öyle değil mi? Sana dostça bir uyarıda bulunuyorum, sen ise seni tehdit ettiğimi söylüyorsun. Yoksa… kavga mı arıyorsun?”
Alnındaki damarlar kabaran Hekkeran’ın yüzü, sayısız ölüm kalım savaşından sağ çıkmış bir adamın yüzüydü.
Yenilgiyi kabul eden adam bir adım geri çekildi, fakat son bir direniş olarak dilini şaklattı. Sonra aceleyle kapıya yöneldi. Görünüşünü korumak için çaresizce uğraşıyordu, ama bu tavrın hemen altında korkuya kapıldığı ilk bakışta anlaşılıyordu. Kapıya ulaşınca yalnızca başını çevirdi ve Hekkeran ile Imina’ya sertçe seslendi. “Furt kızına süresinin dolduğunu söyleyin!”
“Öyle mi?”
Hekkeran’ın neredeyse hırlamayı andıran sesi üzerine adam handan çıkarken az kalsın kendi ayaklarına takılacaktı.
Baş belâsı haydut gidince Hekkeran’ın ifadesi tamamen normale döndü. Değişim o kadar ani oldu ki yalnızca etki yaratmak için yüzünü çarpıttığını söylese inanılabilirdi. Gerçekten de Imina onu alkışladı.
“Peki bütün bunlar neydi?”
“Bilmiyorum. Yalnızca az önce duyduğun şeyleri sordu.”
“Ah, kahretsin. Öyleyse onu göndermeden önce ağzından biraz daha laf almalıydık.”
Lanet olsun. Bir elini yüzüne kapattı.
“Arché döndüğünde ona soramaz mıyız?”
“…Ama özel hayatına burnumu sokmak istemiyorum.”
“Bunu anlıyorum ama liderimiz sensin. Katlanacaksın.”
“Liderlik yetkimi kullanarak bir kadın olarak ona senin sormanı emrediyorum.”
“Hadi oradan! Ben de yapmak istemiyorum.”
İkisi de birbirine bakıp yüzünü buruşturdu.
Hem maceracıların hem de Bağımsız Kâşiflerin uygunsuz saydığı birkaç davranış vardı.
Birincisi: Birbirlerinin geçmişini sormak ya da araştırmak.
İkincisi: Aşırı arzularını açıkça sergilemek.
Pek çok kişi hırsları nedeniyle Bağımsız Kâşif olduğu için biraz açgözlülük kaçınılmazdı. Fakat bu duygu açıkça ölçüyü aştığında kişinin ekip üyesi olarak işlevini kaybetme tehlikesi vardı. Örneğin her gün ne kadar çok para istediğinden söz eden birinin, ortada büyük miktarda para bulunan bir işi yerine getireceğine ya da önemli bir sırrı saklayacağına güvenmek ne kadar kolay olurdu? Sürekli karşı cinse duyduğu arzuyu anlatan biriyle aynı odada uyumak mümkün müydü? Ekip arkadaşları, hayatlarının tehlikede olduğu durumlarda birbirlerinin arkasını kollardı. Aralarında en azından belirli bir güven düzeyi bulunmak zorundaydı.
Arché’nin açıkça başının dertte olması, ona duydukları güveni ciddi biçimde sarsıyordu. Bu, kolayca taviz verebilecekleri bir konu değildi.
Birlikte hayatlarını tehlikeye attıkları için en küçük bir belirsizliğin bile kalmasına izin veremezlerdi.
Sinirlenen Hekkeran hırsla başını kaşıdı. Yüzüne bu iş berbat der gibi bir ifade takınmayı da unutmadı. “Başka çare yok galiba. Birinin ona sorması gerek.”
“Teşekküüürler!”
Imina gülümseyip el sallarken Hekkeran ona ifadesizce baktı. “Ne oldu? Kaçmaya mı çalışıyorsun? Benimle birlikte sen de soracaksın.”
“Neee?” Imina yüzünü buruşturdu, fakat Hekkeran’ın ifadesinin hiç değişmediğini görünce pes etti. “Pekâlâ. Umarım fazla moral bozucu bir şey değildir…”
“Peki nereye gitti?”
“Hm? Ah, o işi araştırıyor.”
“Bunu benimle Rober’ın yapması gerekmiyor muydu?”
Katze Ovaları’ndaki bir namevt yok etme görevini tamamlayıp İmparatorluk Başkenti’ne dönmüş ve dinlenmeye çekilmişlerdi ki karşılarına yeni bir talep çıkmıştı. Koşulları kötü olmadığı için kabul etmeye eğilimliydiler.
Plana göre aralarında en iyi konuşan Roberdyck talepte bulunan kişinin geçmişini ve işin niteliğini araştıracaktı. Hekkeran ise devlet tarafından yürütülen namevt yok etme işinin ödülünü almak için İmparatorluk devlet dairesine uğrayacak, ardından Roberdyck’le aynı konuları farklı kaynaklardan araştıracaktı.
Imina ile Arché’nin handa beklemesi gerekiyordu.
“Yalnızca bunu değil. Bölgenin tarihi ve gidilecek yerin çevresindeki mevcut koşullar gibi şeyleri de araştırıyor.”
Hekkeran anladığını göstermek için başını salladı. Arché, İmparatorluk Büyü Akademisi’ni yarıda bırakmış olsa da hâlâ bazı bağlantılara sahipti. Akademik bilgi toplama konusunda en uygun kişi oydu. Belki de Büyücü Loncası’ndaki belgeleri inceliyordu.
“Bu yüzden Rober’la birlikte araştırma yapacağını söyledi. Rober’ın da oldukça geniş bilgisi ve mabetlerde bağlantıları var, biliyorsun. Peki sen ne öğrendin?”
“O konuya gelince…” diyen Hekkeran oturdu. Sonra sesini alçalttı. “Neden Bağımsız Kâşif kiraladıklarını anlayabiliyorum. En azından konum düşünülürse maceracı kiralamaları imkânsız. Fakat talepte bulunan kişinin de söylediği gibi başka ekiplerle de görüştükleri doğru gibi görünüyor.”
“Demek gerçekten ortak bir iş olacak? Bu harabelere daha önce hiç kimsenin ayak basmadığı düşünülürse talebi veren kişi epey büyük bir kazanç bekliyor olmalı.”
“Gringham’ın ekibi de aynı talebi almış; o da aynı şeyi söyledi. Ağır Ezici de gitmeyi düşünüyormuş. Bizim de yarına kadar karar vermemiz gerek.”
Hekkeran’ın ekibi yalnızca talebi almış, henüz kabul etmemişti. Cevap vermek için ertesi güne kadar süreleri vardı, fakat gideceklerse yapmaları gereken pek çok hazırlık bulunuyordu.
“Tam da bütün bunlar olurken bu sorun ortaya çıktı… Acaba aralarında bir bağlantı var mı?”
“Başka ekiplerin bu işten büyük para kazanabileceklerini düşünüp bir şeyler planlamadığından emin olamam, ama önce Arché’yle konuşmalıyız. Başka ekiplerden biri ona sorun çıkarıyorsa ya işi reddetmeli ya da kavgaya hazır biçimde kabul etmeliyiz.”
“Kavga etmeliyiz, değil mi? Biri bize bulaşmaya çalışırsa bir daha aynı şeyi yapamasın diye bütün dişleri kırılana kadar dövmemiz gerek.”
“Bu biraz aşırı gibi…”
Imina göründüğünden daha acımasızdı, fakat Hekkeran onun önerisinin kötü olduğunu düşünmüyordu.
Küçümsenirlerse meslek hayatlarının biteceğini söylemek abartı olurdu, ancak insanların gözünde değerleri kesinlikle azalırdı. Yeraltı dünyasına bir adım atmış olan Bağımsız Kâşiflerin bundan kaçınması gerekirdi.
Gözlerinde sert bir parıltıyla sessizce başını salladığı anda meyhanede bir gıcırtı yankılandı. Ardına kadar açılan kapıdan iki kişi içeri girdi.
“Selam.”
“Döndük.”
Önce bir kadının hafif sesi duyuldu. Onun sözünü kesmemek için biraz bekleyen terbiyeli bir adamın sesi de hemen ardından geldi.
İçeri ilk giren, kız sözünün hâlâ daha uygun olabileceği kadar genç ve zayıf bir kadındı.
Muhtemelen on beş ile on dokuz yaşları arasındaydı. Parlak saçları omuz hizasında kesilmişti ve son derece güzel bir yüze sahipti. Çarpıcı bir güzel olmaktan çok zarif bir güzeldi. Oyuncak bebeği andıran, neredeyse cansız bir yanı vardı.
Boyundan daha uzun demir bir asa taşıyordu. Asanın üzerine harfe ya da simgeye benzeyen pek çok işaret kazınmıştı. Bol bir cübbe giymişti. Cübbesinin altında kendisine belirli ölçüde koruma sağlayan kalın giysiler vardı. Görünüşü, bir büyü kullanıcısı olduğunu açıkça belli ediyordu.
Adam kapalı miğfer takmamıştı ama onun dışında baştan ayağa plaka zırhla kaplıydı. Zırhın üzerinde bir amblemle süslü giysi vardı. Kalçasından bir sabah yıldızı sarkıyor, boynunda da giysisindekinin aynısı olan bir amblem asılı duruyordu.
Yüzü sert hatlıydı, fakat kısa saçı ve düzgünce kesilmiş kısa sakalı ona bakımlı bir görünüm veriyordu. Otuz yaşlarında görünüyordu.
Bunlar Hekkeran’ın diğer ekip arkadaşları Arché Eeb Rile Furt ile Roberdyck Goltron’du.
“Ah, hoş geldiniz,” diye gergin bir sesle karşılık verdi Hekkeran. Zamanlama iyi mi oldu, berbat mı?
“İkinizin bir sorunu mu var?” Roberdyck, grubun en yaşlı üyesinden beklenenden daha kibar bir sesle konuştu. Bu, hem kişiliğinden hem de Bağımsız Kâşif olarak hepsinin eşit olmasından kaynaklanıyordu.
“H-Hayır, hiçbir şey yok.”
“E-Evet. Onun dediği gibi.”
Arché ile Roberdyck, ellerini telaşla sallayan Hekkeran ve Imina’ya gözlerini kısarak baktı.
“Şey, burada konuşmak biraz tuhaf. Şu tarafa geçsek nasıl olur?”
Hekkeran ciddi bir ifadeyle doğrudan konuya girdi ve meyhanenin arkasındaki yuvarlak bir masayı gösterdi. “Ama önce içecek bir şeyler alalım. Imina, hancı nerede?”
Imina’nın ifadesi Bunu sonunda mı soruyorsun? der gibiydi. “Alışverişe gitti. Ben de onun yerine hana bakıyorum.”
“Gerçekten mi? Peki ne yapacağız? İçkileri kendimiz mi alacağız?”
“Ben içmesem de olur.”
“Evet, ben de istemiyorum.”
“…Pekâlâ… O zaman… şey, toplantımıza başlayalım mı, Öngörü?”
Bunun üzerine herkes yüzündeki önceki ifadeyi tamamen sildi. Masanın çevresine eğilerek yüzlerini birbirlerine yaklaştırdılar. Etrafta kimse yokken bile bir komplo kurar gibi konuşmaları meslek hastalığına benziyordu.
“Önce talebin içeriğini gözden geçirelim.”
Hekkeran bütün bakışların kendisine yöneldiğinden emin olduktan sonra devam etti. Ses tonu şimdiye kadar kullandığından tamamen farklıydı. İş ciddiye bindiğinde o da ciddileşirdi; bir lider için bu son derece doğaldı.
“Bu kez talepte bulunan kişi Kont Vemeer. Bizden Krallık topraklarındaki bazı harabeleri, yeraltına uzanan büyük bir yapıyı—muhtemelen bir mezarı—incelememizi istiyor. Ödülün iki yüzü peşin, yüz ellisi iş bittikten sonra verilecek. Bir sözleşmede bu kadar yüksek bir avans bulunması nadirdir; toplam miktar da oldukça büyük. İncelemenin sonucuna göre ek ödeme yapılabilir. Ancak bulunan bütün büyülü eşyalar konta ait olacak. Eşyayı bulanların onu piyasa değerinin yarısına konta satmasına izin verilecek. Mücevherler, değerli metaller ve sanat eserleri değerleri belirlendikten sonra yarı yarıya paylaşılacak. Başka ekiplerle de görüşüyor ve birden fazla ekip kiralayabilir; bunu doğruladık.”
Hekkeran, Arché ile Roberdyck’e duyduklarını anlattıktan sonra talebin içeriğini gözden geçirmeye devam etti.
“İnceleme en fazla üç gün sürecek. Görev, harabeleri farklı açılardan incelemek. En önemli nokta, kontun orada canavarlar bulunduğunu düşünmesi ve türlerini öğrenmek istemesi. Sanırım oldukça sıradan bir harabe incelemesi…”
Terk edilmiş şehirlerde ve harabelerde canavarların yuva kurması oldukça yaygındı. Bu nedenle Bağımsız Kâşif ekiplerinin yaptığı incelemeler genellikle çatışmaya hazır keşif görevlerine benzerdi.
“…Fakat önemli bir fark var. Söylentiye göre bu mezar henüz keşfedilmemiş.”
Bunu söylediği anda ortamın havası değişti.
İki yüz yıl önce İblis Tanrılar öfkeyle saldırıp pek çok ülkeyi yok etmişti. Yok edilenler yalnızca insan ülkeleri değil, yarı-insanların ve tuhaf ırkların kurduğu devletlerdi. Harabelerinde bazen olağanüstü hazineler, genellikle de büyülü eşyalar uyuyor olurdu. Bu hazineleri bulmak her maceracının ve Bağımsız Kâşif’in hayaliydi.
Bu nedenle hepsi daha önce hiç kimsenin yağmalamadığı harabeleri arardı. Şimdi Öngörü’nün fırsatı hemen önlerinde duruyordu.
“Ayrıca kont gidiş ve dönüş yolculuğunu, bunun yanında yol boyunca yiyeceklerimizi de karşılayacak. Sanırım hepsi bu. Arché, Roberdyck, şimdi de sizin raporunuzu dinleyelim.” Ekip arkadaşlarının gözlerindeki parıltıyı fark eden Hekkeran sözü bilgi toplamaya giden ikiliye, önce Arché’ye verdi.
“Öyleyse önce ben konuşayım. Kont Vemeer’in saraydaki konumu pek iyi değil. Kanlı İmparator’un ona soğuk davrandığına dair bir söylenti vardı. Para sıkıntısı çekmediğini de duydum.”
“Krallık topraklarındaki bu harabeleri incelememiz gerekiyor, ancak Arché ile ikimiz ne kadar araştırsak araştıralım o bölgede harabe olduğuna dair bir söylenti ya da geçmişte orada bir şehir bulunduğunu gösteren bir iz bulamadık. Gerçekten bir mezar varsa ardında bazı bilgiler kalması tuhaf olmazdı, ama… açıkçası var olması bile mantıklı değil. Coğrafi açıdan orada yalnızca küçük bir köy var. Köyde soru sorarsak bir şeyler öğrenebiliriz, ama…”
“Bunu yapamayız. Mümkün olduğunca gizli hareket etmemiz gerekiyor. Gerçi kont bizi görenlere bir şey yapmamıza gerek olmadığını ve bunu tercih etmeyeceğini de söyledi.”
“Mantıklı. Bölge doğrudan Krallık yönetiminde. Tek bir yanlış adımda Vaiself Hanesi’ni ve bütün ülkeyi karşımıza alabiliriz.”
Başka bir ülkenin topraklarındaki harabeleri incelemek neredeyse suç sayılırdı. Talebin maceracılara değil, Bağımsız Kâşiflere gelmesinin nedeni buydu.
“Demek sıradan bir kirli iş?”
“Evet, ama küçük bir sorun var,” dedi Roberdyck.
“Doğru. İmparatorluktan gelen Bağımsız Kâşifler Krallık’ta sorun çıkarırsa her türlü mesele doğar. Dikkatli olmazsak yaşanan olayın izleri konta kadar sürülebilir.”
“Öyleyse bir soru var.”
“Harabelere dair bilginin nereden geldiğini mi soruyorsun?”
“Evet. Nereden bakarsan bak tuhaf.”
“Gerçekten mi? Büyük Tob Ormanı’nın yakınında, değil mi? Orman temizlenirken tesadüfen keşfedilmiş olamaz mı?”
“Hayır, bu mantıklı değil. Şuna bak.” Arché bir harita açıp bir noktanın çevresine daire çizdi. “Ayrıntıları bilmiyorum ama söylentiye göre buralarda bir yerde.” Küçük parmağını hareket ettirip haritaya vurdu. “Burada da bir köy var, ama oldukça küçük. Daha çok bir mezraya benziyor. O köydeki insanların ormanı temizleyecek gücü bulunduğundan ciddi biçimde kuşkuluyum.”
“Hm, haklısın. Böyle küçük bir köyün tehlikeli ormanı temizlemesi neredeyse imkânsız olurdu… Krallık orman temizliğini bir devlet projesi olarak üstlenmiş olabilir, fakat bölgenin konumuna bakılırsa burayla ilgilenmeleri için bir neden düşünemiyorum. Zaten böyle bir projeye dair ortada hiçbir bilgi yok.”
Dördü de zihinlerini zorladı. Bu işi gerçekten kabul etmeli miyiz?
Maceracı Loncası gibi bir kurumun desteğine sahip olmadıkları için her işin ayrıntılarını dikkatle incelemek zorundaydılar. Önce talepte bulunan kişinin geçmişini inceler, ardından gidilecek yeri araştırırlardı. Ancak bundan sonra talebin içeriğini değerlendirip işi kabul ederlerdi. Bu kadar dikkatli olmalarına rağmen sık sık sorunla karşılaşırlardı.
Bağımsız Kâşifler işlerinde hayatlarını tehlikeye atardı. Ne kadar araştırırlarsa araştırsınlar asla yeterli gelmezdi; yine de dikkatli olmadan bu mesleği sürdüremezlerdi. Bir iş başa çıkamayacakları kadar tehlikeli görünürse koşullar ne kadar iyi olursa olsun teklifi reddetmek zorundaydılar.
“…Ödemeyi doğrulamak istediğimde avansı verdi…” Hekkeran masaya altın bir plaka koydu. Üzerine çok sayıda küçük harf kazınmıştı. İşi reddederlerse onu geri vermeleri gerekiyordu. “Altın senedi bankada kontrol ettim; paranın tamamı yatırılmış. İstediğimiz an bozdurabiliriz.”
İmparatorluk tarafından yönetilen ve banka tarafından güvence altına alınan altın senetler çeke benziyordu.
Sahte olarak üretilmelerini zorlaştırmak için oldukça ayrıntılı hazırlanmaları, yapımlarının zaman alması ve bir ücret gerektirmesi olumsuz yanlarıydı; ancak sağladıkları yararlar saymakla bitmezdi.
Çevredeki ülkelerde bu işi genellikle Maceracı Loncası yapardı, fakat İmparatorluk’ta senetler devlet güvencesi altındaydı.
“Demek bu bir tuzak değil… Altın senedi verdiklerine göre ciddi olduklarını varsayabiliriz.”
Bu bir tuzak olsaydı böyle yüksek bir avans ödemelerine gerek kalmazdı. Elbette bunu düşünmelerini sağlayıp gardlarını düşürmek için kurulmuş bir oyun olabilirdi. Ancak Hekkeran, daha önce hiç karşılaşmadığı bir soylunun kendisine kin duyması için bir neden bulamıyordu.
“Bence—”
“Bekle. Imina, daha sözüm bitmedi. Biraz daha açık fikirli olmanı istiyorum.”
“Pekâlâ. Öyleyse söyle: Acele bir iş olsa bile anlamadığım birkaç şey var. Örneğin birden fazla ekip kiralaması. Bunu neden yapıyor?”
Imina’nın söylediği doğruydu. Herkesle iletişim kurmanın alacağı zaman düşünülürse iş aceleyse birden fazla ekip kiralamak tuhaftı.
“Emin değilim. En başta işin neden acele olduğunu bilmiyorum. Tanıdıklarından birinin başına acil bir durum geldiğine dair bir şey duymadım. Birkaç gün içinde yapılacak bir tören de yok. Krallık’ın harabeleri keşfetmesinden kaygılandığını düşünüyorum. Daha fazla ekip kiralamak başarı ihtimalini artırıyor olabilir.”
“Hekkeran, Gringham’ın ekibinin herhangi bir fikri var mıydı?”
“Olsa bana söyleyeceğini mi sanıyorsun? Üstelik kendisine ulaşılıp ulaşılmadığını sorarken edindiğimiz bilgileri ağzımdan kaçırmamakla fazlasıyla meşguldüm.” Hekkeran, başka ne yapabilirdim der gibi omuz silkti.
“Kontun bir rakibi olabilir.”
“Bu da mümkün. Hem aceleyi hem de Bağımsız Kâşif sayısının fazlalığını açıklar. Ah, doğru. Kısa süre önce Krallık’ta büyük bir olay yaşandı. Gerçi E-Rantel bölgesindeki bu harabelerle ilgisi yok gibi görünüyor…”
“Yine de anlat, Rober…”
Roberdyck, “Bu konuda pek bilgi bulamadım” ve “Temelde bir söylenti” diyerek söze başladı. Ardından Kraliyet Başkenti’nde yaşanan büyük olayı kuşkulu bir dille anlattı. Daha fazlasını söyleyebilmek için zamana ihtiyacı olduğunu belirtti; gerçekten de şu anki anlatımı son derece güvenilmez ve parçalıydı.
“Hm. İlgili de olabilir, ilgisiz de. Şimdilik Arché’nin fikri en olası açıklama gibi görünüyor. Sen de katıldın, Rober.”
“Bunu doğru kabul edersek… birden fazla ekip bulunduğunu ve işin Krallık topraklarında yapılacağını düşününce orada resmî bir talep üzerine gönderilen Krallık maceracılarıyla karşılaşmamız mümkün. İmparatorluk’ta soru sorarak bunu öğrenemeyiz.”
“Dikkat etmemiz gereken bir diğer şey de başkası tarafından görevlendirilmiş bir ekip, yani gizli bir tehdit. Tam hedefimize ulaştığımızı düşünürken uykumda başımın kesilmesine hiç niyetim yok.”
“Maceracılar tehdit mi sayılır? Diğer seçenekten daha iyiler. En azından maceracılarla pazarlık edilebilir ve işler çirkinleşmez.”
“Karşımızdakiler Bağımsız Kâşif olursa insanlar ölür.”
“Sen ne düşünüyorsun, patron?”
Söylenmedik hiçbir şey kalmamıştı. Artık yapabilecekleri tek şey tahminde bulunup olasılıkları hesaplamaktı.
“Karar vermeden önce söylemem, daha doğrusu sormam gereken bir şey var.”
Hekkeran derin bir iç çekti. Imina ise sessizce nefesini tuttu.
“Arché, seni görmeye tuhaf bir adam geldi.”
Arché’nin neredeyse yapay duran ifadesinde çok az duygu vardı, fakat şimdi kaşları hafifçe seğirdi. Hekkeran bu tepkiden adamı tanıdığı sonucunu çıkardı.
“Giderken şöyle dedi… Şey, ne demişti?”
Imina’ya döndüğünde kadın ona Sen neden bahsediyorsun? der gibi baktı. Sonra gerçekten hatırlayamadığını anlayınca bezgin bir sesle konuştu. “‘Furt kızına süresinin dolduğunu söyleyin’ dedi.”
“Evet, buydu.”
Herkesin bakışları Arché’ye yöneldi. Genç kadın derin bir nefes alıp isteksizce konuştu. “Borcum var.”
“Borcun mu var?!” Hekkeran kendini tutamayıp haykırdı. Şaşıran elbette yalnızca o değildi. Imina ile Roberdyck de hayrete düşmüş görünüyordu. Ödülleri eşit paylaştıkları için her üyenin Bağımsız Kâşif olarak ne kadar kazandığını biliyorlardı. Ceplerine bu kadar çok para girerken borçlanması akıl almazdı.
“Ne kadar?!”
“Üç yüz altın…”
Diğerleri yeniden birbirlerine baktı.
Sıradan bir maaşla karşılaştırılırsa bu inanılmaz bir miktardı. Onların seviyesindeki Bağımsız Kâşifler bile bunu tek bir işte kazanamazdı. Evet, bu işin toplam ödülü üç yüz elli altındı, fakat bu bütün ekibin ödülüydü. Buradan ortak kullanılan sarf malzemeleri ve ekip adına yapılan diğer harcamalar gibi zorunlu giderler düşülecekti. Sonunda her biri yaklaşık altmış altın alırdı.
Ekipleri, Bağımsız Kâşif ekipleri arasında oldukça seçkin sayılırdı. Maceracı ölçüleriyle mitril rütbeli bir ekibe denk güçleri vardı. Kendi sınıflarındakilerin bile tek işte kapatamayacağı kadar büyük bir borca nasıl girmişti?
Arché muhtemelen kendisine yönelen şaşkın bakışların hepsini hissetmişti. Yüzü karardı.
Elbette bundan söz etmek istemiyordu. Fakat anlatmaktan kaçınamazdı. Sohbeti burada keserse ekipten atılması şaşırtıcı olmazdı.
Bunu anlamış olacak ki sonunda yeniden konuştu. “Ailem için utanç verici olduğundan size söyleyemedim. Kanlı İmparator soyluluk unvanımızı elimizden aldı.”
Kanlı İmparator—Jircniv Rune Farlord El Nix.
Lâkabının da belirttiği gibi elleri kana bulanmış bir imparatordu.
Tuhaf bir kazada ölen bir önceki imparator olan babasının yasını tuttuktan hemen sonra tahta çıkmıştı. İmparatorun ölümünün hemen ardından, beş büyük soylu haneden biri olan annesinin ailesiyle ilişkisini kesmişti; çünkü imparatora suikast düzenlediklerinden kuşkulanıyordu. Sonra kardeşlerinin her birini birer birer ortadan kaldırmıştı. Annesi de sanki ülkenin her yanında esen ölüm rüzgârına kapılmış gibi o sıralarda bir kazada ölmüştü.
Elbette karşı çıkanlar oldu. Ancak şövalyelerin gücünü elinde tutan dönemin veliaht prensiyle başa çıkamadılar. Bu ezici askerî güç arkasındayken soyluları ekin biçer gibi temizledi. Sonunda içten olsun ya da olmasın imparatora sadakat yemini edenlerden başka kimse kalmadı ve mutlak merkezî yönetimi tamamlandı.
Ancak Kanlı İmparator burada durmadı. “İşe yaramaz insanlara ihtiyacımız yok,” diyerek pek çok soylunun unvanını elinden aldı. Bunun yerine halktan olanlar dâhil yetenek sahibi herkesi yüksek makamlara getirerek otoritesini daha da sağlamlaştırdı.
Bu konuda herkesi hayrete düşüren iki şey vardı. Birincisi, akıl almaz bir ölçekte yürütülen muhalif soyluları temizleme işleminin, ülkenin gücünü azaltmayacak kadar ustaca ve verimli biçimde yapılmasıydı. İkincisi ise bunu başaran imparatorun hâlâ ergenlik çağında genç bir delikanlı olmasıydı.
Bu adamın mahvettiği soylulara rastlamak zor değildi, ama—
“Sorun şu ki annemle babam hâlâ soyluymuş gibi yaşıyor. Elbette buna yetecek paraları yok. Aradaki farkı kapatmak için bu tür kötü adamlardan borç alıyorlar.”
Diğer üçü birbirine baktı.
Bunu iyi saklıyorlardı, fakat rahatsızlıklarını, hoşnutsuzluklarını ve öfkelerini yine de fark etmek mümkündü.
Ben iyi bir büyü kullanıcısıyım. Size katılmak istiyorum, demişti kendi boyundan daha uzun bir asa taşıyan zayıf bir çocuk. O zaman ne kadar şaşırdıklarını ve neler yapabildiğini öğrendiklerinde nasıl hayrete düştüklerini hatırlayan yalnızca Hekkeran değildi.
O günden beri, tek bir yanlış adımın ölüm anlamına geldiği maceralarla dolu iki yıldan fazla zaman geçmişti. Ne kadar para kazanırlarsa kazansınlar Arché’nin teçhizatı neredeyse hiç değişmemiş gibiydi.
Şimdi bunun nedenini sonunda anlamışlardı.
“Ciddi misin?! Gidip onlara akıllarını başlarına getirecek bir konuşma yapmamı ister misin?”
“Onlara tanrıların sözlerini öğretmeliyiz. Ya da belki önce yumruklarımızla başlamalıyız.”
“Belki kulaklarında delik yoktur ve işe birkaç delik açarak başlamamız gerekir!”
“Lütfen bekleyin. Bu kadarını söylediğime göre şunu da anlatmalıyım… Yaşanacaklara bağlı olarak küçük kız kardeşlerimi alıp gidebilirim.”
“Küçük kız kardeşlerin mi var?”
Arché başını salladı, diğer üçü yeniden birbirine baktı. Bunu dile getiremiyorlardı, ama hepsi onu bu mesleği bırakmaya zorlamalarının daha iyi olabileceğini düşünüyordu.
Bağımsız Kâşifler elbette maceracılardan daha fazla para kazanırdı, fakat bunun karşılığında işler son derece tehlikeli olabilirdi. Öngörü, yalnızca güvenli olduğundan emin olduktan sonra iş seçmek demekti; yine de beklenmedik sorunlar her zaman ortaya çıkardı.
İşler kötü giderse Arché’nin ölmesi ve kız kardeşlerini geride bırakması son derece mümkündü. Fakat herkes onun özel hayatına daha fazla karışmamaları gerektiğini hissediyordu.
“Anlıyorum… En azından şimdilik sorununu anladık. Bunu çözmeyi sana bırakacağız. Fakat bu işi kabul edip etmemeye gelince…” Bu kadarını söyledikten sonra Arché’ye soğuk bir bakış attı. “Arché, özür dilerim ama bu kez oy kullanmayacaksın.”
“Özür dilemene gerek yok. Sorun değil. Para sıkıntım yüzünden doğru kararı veremeyebileceğimi biliyorum.”
Para insanın gözünü kör edebilir.
“Açıkçası yalnızca ekipten atılmadığıma seviniyorum.”
“Senin kadar yetenekli bir büyü kullanıcısına sahip olduğumuz için şanslıyız. Neden böyle konuşuyorsun?”
Yalnızca kibar davranmıyordu. Söylediği gerçekti.
Özellikle doğuştan sahip olduğu Talent söz konusu olduğunda. Hekkeran ile ekip, onun mucizevi gözleri sayesinde birkaç kez kurtulmuştu.
Arché’nin özel yeteneğine bir ad vermek gerekirse “büyü algılama gözleri” denebilirdi.
Görünüşe göre arkan büyü kullanıcılarının çevresinde görünmez bir büyülü enerji aurası bulunurdu. Arché bu aurayı görebiliyor ve onların hangi Kademe büyüleri kullanabileceğini anlayabiliyordu.
Bir rakibin gücünü ölçebilmenin ne kadar yararlı olduğunu açıklamaya gerek yoktu.
Hekkeran ile diğerlerinin bildiği kadarıyla İmparatorluk’ta bu yeteneğe sahip yalnızca bir kişi daha vardı: ülkenin en büyük ve en güçlü büyü ustası Fluder Paradyne.
Başka bir deyişle yalnızca gözlerinden söz edildiğinde Arché, Fluder’la eşitti.
“Büyü Akademisi’nin böylesine başarılı bir öğrenciyi elinden kaçırmasına inanamıyorum.”
“Gerçekten de öyle. Bu kadar genç olmana rağmen benimle aynı Kademeyi kullanabiliyorsun. Belki bir gün altıncı Kademeye ulaşırsın.”
“Zor görünüyor, ama en küçük bir ihtimal bile varsa mutlu olurum.”
Ortam biraz rahatlayınca Hekkeran ellerini birbirine vurdu. Kuru ses herkesin bakışlarını ona çevirdi.
“Peki bu işi kabul edecek miyiz, etmeyecek miyiz? Roberdyck?”
“Benim için uygun.”
“Imina?”
“Neden olmasın? Uzun zamandır doğru dürüst bir iş almadık.”
Bağımsız Kâşiflerin önüne sık sık iş gelmezdi. Gerçi bir önceki hafta Katze Ovaları’nda namevtleri yok etmişlerdi, fakat yalnızca öldürdükleri sayısı kadar para almışlardı. Birinin talebini üstlenmek biraz farklıydı.
“Öyleyse—”
“Benim için endişeleniyorsanız lütfen etmeyin. Bu işi kabul etmesek bile para kazanmanın başka bir yolunu bulurum.”
Üçü birbirine baktı, sonra Imina sırıttı. “Olur mu öyle şey! Aklımızdan bile geçmedi. Yani bu kötü bir iş değil. O büyük ödülü istiyoruz! Değil mi, Roberdyck?”
“Doğru. Bunu senin için değil, keşfedilmemiş harabelerde uyuyan sayısız eşya için yapıyoruz. Öyle değil mi, Hekkeran?”
“Adamın söylediği gibi, Arché. Gerçi harabeleri keşfeden kişiler olarak ün kazanamayacak olmamız üzücü.”
“Hepinize teşekkür ederim.”
Arché başını hızla eğip kaldırdı. Diğerleri de birbirlerine bakarak gülümsedi.
“Pekâlâ, Arché altın senedi bozdurmak için benimle gelecek. Siz ikiniz de macera için gerekli malzemeleri hazırlamaya başlayın.”
Büyülü eşyaları kontrol etmek, ip ve yağın bulunduğundan emin olmak gibi yolculuk için gerekli bütün teçhizatı hazırlarken gevşek davranamazlardı. Bu iş, titiz Roberdyck ile hırsız yeteneklerine sahip Imina’ya uygundu. Ya da belki Hekkeran bu konuda son derece beceriksizdi.
“Pekâlâ, gidelim. Ama Arché…”
Arché Ne oldu? der gibi başını yana eğince Hekkeran aklındaki soruyu sordu.
“Biliyorsun, bu işten borçlarını kapatacak kadar para kazanamayacağız.”
“Sorun değil. Bu kadarını ödersem biraz daha beklemesini sağlayabilirim.”
“Kalanını sana biz borç verebiliriz!” diye araya girdi Imina.
“Elbette. Bir sonraki işten sonra bize geri ödersin,” diye ekledi Roberdyck.
Parayı karşılıksız vermeyecekleri açıktı. Öngörü’nün bütün üyeleri eşitti.
“Kabul etmeyeceğim. Aslında borcu annemle babamın ödemesi gerek, ama ben çalışıp evlatlık görevimi yerine getireceğim.”
“Mantıklı.”
Dördü birbirine baktıktan sonra kendi görevlerini yerine getirmeye koyuldu.
