Geç Ateş Ayı’nın 3’ü (Eylül), 06.22
Gazef’in yanından ayrılıp nemli bir havluyla üstünü başını sildikten sonra Climb, büyük eğitim salonundan çok farklı bir yere gitti.
Bu oda da çıktığı eğitim alanı kadar genişti. Birçok kişi sıralarda oturmuş sohbet ediyordu. Sıcak ortama iştah açıcı bir koku yayılmıştı.
Burası yemekhaneydi.
Climb, gürültünün arasından geçip salonu boydan boya aşarak birkaç kişinin arkasındaki sıraya girdi.
Önündekileri takip ederek düzenli yığınlardan tabaklarını aldı. Tepsisine ahşap bir tabak, yahni için ahşap bir kâse ve ardından ahşap bir bardak koydu.
Herkese sırayla yemeği veriliyordu.
Buharda pişmiş büyük bir patates, esmer ekmek, bol malzemeli beyaz bir yahni, lahana turşusu ve bir sosis… Climb’e göre oldukça lüks bir öğündü.
Tepsisindeki çeşit çeşit yemekten davetkâr kokular yükseliyordu. Birden acıktığını fark eden Climb yemekhaneye göz gezdirdi.
Askerler gürültü patırtı içinde yemek yiyor; yanlarındakilerle bir sonraki izin gününde ne yapacakları, yemekler, aileleri ve işlerindeki sıradan olaylar hakkında sohbet ediyorlardı.
Climb boş bir yer buldu ve kalabalık salonun içinden oraya ilerledi.
Sıranın üzerine ata biner gibi geçip oturdu. İki yanında arkadaşlarıyla hoş bir sohbete dalmış askerler vardı. Climb oturunca ona en yakın olanlar sadece bir kez baktı, sonra ilgilenmiyormuş gibi gözlerini çevirdi.
Sanki yalnızca Climb’in çevresine bir sessizlik çökmüştü.
Dışarıdan bakıldığında bu tuhaf görünüyordu.
Climb’in çevresinde canlı sohbetler sürüyordu, ama tek bir kişi bile ona seslenmedi. Elbette çoğu insan durup dururken bir yabancıyla konuşmazdı. Fakat aynı yerde görev yapan ve görev başındayken hayatlarını birbirlerine emanet eden askerler oldukları düşünülünce, bu tavır biraz garipti.
Sanki Climb orada yoktu.
Climb de kimseyle konuşmaya çalışmadı. Konumunun farkındaydı.
Ro-Lente Kalesi’nin muhafızları sıradan askerler değildi.
Krallığın “askerleri” arasında toprak sahibi soyluların silahlandırdığı zorunlu askerler, ücretleri şehir yöneticileri tarafından ödenen özel ordu benzeri birlikler ve çoğunlukla şehirde devriye gezen muhafızlar bulunuyordu. Hepsinin ortak bir yanı vardı: Halktan geliyorlardı.
Ancak kökeni belirsiz köylülere kalenin güvenliğini emanet etmek, onları kraliyet ailesine ve krallığın hassas bilgilerine bu kadar yaklaştırmak çeşitli sorunlara yol açabilirdi. Bu nedenle Ro-Lente Kalesi’ni koruyan askerlerin bir soylunun tavsiyesine ihtiyacı vardı. Bir asker sorun çıkarırsa ona kefil olan soylu sorumlu tutulduğundan, adayların kimliği mutlaka açıkça belli olmalı ve düşünce ya da davranışlarında sorun olduğuna dair hiçbir belirti bulunmamalıydı.
Fakat bu sistemin sonucunda bir şey ortaya çıkmıştı.
Fraksiyonlar.
Kale muhafızlığı için aday gösteren soyluların her biri şu ya da bu fraksiyona bağlıydı. Doğal olarak askerler de kendilerini hamilerinin bağlı olduğu fraksiyonla bir tutuyordu. Soylusuna karşı gelecek biri zaten baştan seçilmeyeceği için, fraksiyonculuktan uzak duran neredeyse hiçbir asker olmadığını söylemek abartı sayılmazdı.
İlk bakışta bu düzen tümüyle zararlı görünüyordu. Yine de bir yararı varsa, fraksiyonlar arasındaki çatışma savaşa yol açabileceğinden askerlerden işlerine özenle sarılmalarının beklenmesiydi. İmparatorluğun şövalyeleriyle boy ölçüşemeseler bile kaleyi koruyan askerler oldukça yetenekliydi.
Elbette Climb onlardan birkaç basamak üstündeydi. Soyluların ona öfke duymasının bir başka nedeni de buydu: Destekledikleri askerlerden daha güçlüydü.
Hiçbir fraksiyona bağlı olmayan bir soylunun asker önermesi de mümkündü. Ancak Kraliyet Fraksiyonu ile Soylular Fraksiyonu arasındaki mevcut iktidar mücadelesinde, bir yarasa gibi iki taraf arasında ustaca gidip gelebilecek kadar becerikli yalnızca tek bir soylu vardı.
Askerler arasında da o sıra dışı soylunun desteklediği birlikler dışında iki fraksiyondan hiçbirine katılmamış yalnızca bir kişi vardı.
Bu kişi Climb’di.
Climb’in konumu oldukça zordu.
Normalde Climb’in geçmişine sahip biri Renner’in kişisel hizmetkârı olamazdı. Kraliyet ailesinin bir üyesini korumak, düşük sınıftan bir halk mensubu için asla düşünülebilecek bir görev değildi. Genelde kraliyet ailesini korumaya yalnızca soylu rütbesindeki kişilerin uygun olduğu kabul edilirdi.
Fakat krallığın en güçlü askeri Gazef Stronoff ile seçkin adamları bunun istisnasıydı. Ayrıca, daha da önemlisi, Prenses Renner bir şeyi çok güçlü biçimde isterse ona açıkça karşı çıkabilecek fazla kişi yoktu. Belki bir akrabası onunla açıkça konuşabilirdi, ama kral onay verdikten sonra hiç kimse itiraz edemezdi.
Climb’in kendine ait bir odası olmasının nedeni de bu zorlu konumdu.
Sıradan bir asker olsaydı büyük bir koğuşu başkalarıyla paylaşırdı.
Renner’in kesin emri ona özel bir oda verilmesinin nedenlerinden biriydi; diğeriyse onu yalnız tutmaktı. Bir fraksiyona bağlı olmadığı için onu nereye yerleştireceklerini bilemiyorlardı. Climb bir sorundu.
Climb’in şartları ve konumu düşünüldüğünde doğal olarak Kraliyet Fraksiyonu’na bağlı olması gerekirdi. Ancak Kraliyet Fraksiyonu’nun çoğunu krala bağlılık yemini etmiş soylular oluşturuyordu. Climb ise soyluların varlığından kesinlikle hoşlanmayacağı sıradan biriydi.
Dolayısıyla onu aralarına alırlarsa nasıl davranacaklarını bilemezlerdi; kendi hâline bıraktıklarında ise zaten onlarla iş birliği yapardı. Soylular açısından Climb’i kendi yanlarına çekmek büyük bir kazanç sayılırdı, ama aynı zamanda tehlikeliydi.
Yine de her fraksiyonda sayısız soylu vardı. Hepsinin aynı düşünce ve görüşlere sahip olduğu söylenemezdi. Sonuçta bir fraksiyon, benzer düşünen ve bir araya gelmenin getirdiği üstünlükten yararlanmak isteyen insanların topluluğundan başka bir şey değildi. Bu yüzden Kraliyet Fraksiyonu’nda, geçmişi belirsiz bir köylü olmasına rağmen güzel Altın Prenses’in en yakın yardımcısı olan Climb’den nefret edenler de vardı; karşı taraftaki Soylular Fraksiyonu’nda onunla dost olmak isteyenler de.
Her hâlükârda şimdiye kadar hiç kimse tek bir adam yüzünden kendi fraksiyonunda bölünme yaratacak kadar düşüncesiz davranmamıştı.
Sonuçta herkes onun karşı tarafa geçmesini önlemek istiyor, ama kendi yanlarına alacak kadar da ileri gitmek istemiyordu.
İşte bu nedenle hiç kimse onunla konuşmuyor ve Climb yemeklerini yalnız yiyordu.
Kimseyle sohbet etmeden yemeğini yedi, sağına soluna bakmadı. Kahvaltısını on dakikadan kısa sürede bitirdi.
“Pekâlâ, artık gitsem iyi olacak.” Karnı doyan Climb ayağa kalkarken, çok fazla yalnız kaldığı için giderek alışkanlık hâline gelen bir biçimde kendi kendine mırıldandı. Tam o sırada yanından geçen bir asker ona çarptı.
Adamın dirseği, o sabah Gazef’le yaptığı antrenmanda incittiği bir yere saplandı. Yüzündeki ifade değişmese de acıyla bir an durakladı.
Ona çarpan asker hiçbir şey söylemeden yoluna devam etti. Elbette çevredeki askerlerin hiçbiri de sesini çıkarmadı. Olanları görenlerden bazıları kaşlarını hafifçe çattı, ama yine de tek bir kişi konuşmak için harekete geçmedi.
Climb yavaşça nefes verdi ve boş tabaklarını götürmek üzere yürüdü.
Böyle zorbalıklar onun için fazlasıyla sıradandı. En azından kâsesinde sıcak yahni varken yaşanmadığına seviniyordu.
Biri ayağını uzatıp ona çelme takar, bir başkası kazaymış gibi yapıp ona çarpardı. Bunlar sürekli yaşanıyordu.
Yine de—
Ne olmuş yani?
Climb aldırmadan yürümeye devam etti. Üstelik bu kadar çok kişinin izlediği yemekhane gibi bir yerde bundan fazlasını yapamazlardı.
Climb göğsünü gere gere yürüdü. Gözlerini karşıya çevirdi ve başını dik tuttu.
Utanç verici bir şey yaparsa efendisi Renner’in başına iş açardı. Kendini bütünüyle adadığı kadının itibarı buna bağlıydı.
