Overlord Cilt 5 – Bölüm 3 / Bir Çocuğun Duyguları (3. Kısım)

Bir Çocuğun Duyguları (3. Kısım)

Geç Ateş Ayı’nın 3’ü (Eylül), 04.35

Climb, kulenin bütün birinci katını kaplayan ve eğitim alanı olarak kullanılan büyük salona yöneldi.

Salon normalde askerlerin beden sıcaklığıyla dolardı, ama sabahın bu kadar erken saatinde elbette kimse yoktu. Boş alan o kadar sessizdi ki sessizliğin kendisi neredeyse duyuluyordu. Oda taşlarla çevrili olduğundan Climb’in ayak sesleri yüksek biçimde yankılandı.

Yarı kalıcı büyülü ışıklar salonu parlak biçimde aydınlatıyordu. İçeride direklere sabitlenmiş ayakta duran zırh takımları ve okçuluk hedefi olarak kullanılan saman kuklalar vardı. Duvarların önündeki raflarda ise çeşitli köreltilmiş silahlar sıralanmıştı.

Normalde dışarıda bulunan bir eğitim alanının içeriye yapılmasının bir nedeni vardı. Valancia Sarayı, Ro-Lente Kalesi’nin arazisi içindeydi. Askerler açıkta eğitim yaparsa ziyarete gelen elçilerin onları görmesi mümkündü. Bunun pek saygın bir görüntü olmadığı düşünüldüğünden kulelerin içine birkaç tesis kurulmuştu.

Askerlerin erkeksi eğitimini göstermek diplomatik bir taktik olarak da kullanılabilirdi, ama bu krallığın tarzı değildi. Ülkeyi zarif, görkemli ve soylu bir görüntüyle sunma anlayışı ağır basıyordu.

Yine de dışarıda yapılması gereken bazı çalışmalar vardı. Bunlar arazinin kuytu bir köşesinde, surların ötesindeki idman sahasında ya da başkentten tamamen uzakta gizlice gerçekleştirilirdi.

Climb soğuk havayı yararak sessiz odaya girdi ve bir köşede ağır ağır esnemeye başladı.

Otuz dakika boyunca bütün bedenini iyice esnettiğinde Climb’in yüzü epey kızarmıştı. Alnında ter damlaları birikmiş, verdiği soluk fazla ısıyla dolmuştu.

Elini alnına götürüp terini sildikten sonra silah rafına yaklaştı ve oldukça kalın, büyük, köreltilmiş demir bir idman kılıcı seçti. Kılıcı saran eli, defalarca su toplayıp kabuk bağladığı için sertleşmişti. Avucuna kusursuzca oturanı bulana dek birkaç kılıcı denedi.

Ardından ceplerine metal parçaları yerleştirip düşmemeleri için düğmelerini ilikledi. Birkaç parça koyduğunda yelek tam bir zırh takımı kadar ağırlaştı. Sıradan tam plaka zırh sağlam olmasına sağlamdı, fakat ağırdı ve hareket alanını kısıtlaması da bir dezavantajdı. Gerçek çarpışmaya benzer koşullarda çalışmak isteyen biri için zırhla eğitim yapmak idealdi. Ancak Climb yalnızca idman uğruna tam zırh takımını pek sık çıkarmazdı. Üstelik kendisine verilen beyaz zırhı eğitimde kullanamazdı. Bu nedenle onun yerine bu yönteme başvuruyordu.

Climb, büyük kılıçtan bile iri demir silahı sıkıca kavradı. Başının üzerine kaldırdı ve soluğunu verirken yavaşça indirdi. Ucu zemine değmek üzereyken nefes alarak yeniden yukarı kaldırdı. İdman savuruşlarını giderek hızlandırırken bütün dikkatini topladı ve boşluğa delici bakışlarla baktı.

Üç yüzden fazla tekrar yaptı.

Climb’in yüzü kıpkırmızıydı ve ter yüzünden aşağı damlıyordu. Bedeninde biriken ısı, verdiği soluğun sıcaklığını büyük ölçüde artırmıştı.

Climb oldukça yapılı bir askerdi, ancak olağanüstü büyük kılıcın ağırlığı yine de çok fazlaydı. Özellikle kılıcın ucunun yere değmemesi için onu yavaşlatmak zordu; bunun gerektirdiği güç hiç de az değildi.

Beş yüz tekrardan sonra iki koluna da sanki yardım için haykırıyormuş gibi kramplar girmeye başladı. Yüzünden şelale gibi ter akıyordu.

Climb sınırına ulaştığının farkındaydı. Yine de durmak ister gibi görünmüyordu.

Fakat—

“Artık yeter, sence de öyle değil mi?” Başka biri ona seslendi.

Climb telaşla sesin geldiği yöne döndü ve adamı hemen fark etti.

Onu anlatmaya heybetli sözünden daha uygun bir kelime yoktu. Çeliğin vücut bulmuş hâline benziyordu. Sert yüzü kaşlarını çattığında oluşan kırışıklıklar, onu gerçek yaşından büyük gösteriyordu. Şişkin kasları sıradan biri olmadığını açıkça belli ediyordu.

Krallıkta bu adamı tanımayan tek bir asker bile yoktu.

“—Kaptan Stronoff.”

Kraliyet Seçkinleri’nin kaptanı Gazef Stronoff. Ülkenin en güçlü savaşçısıydı ve komşu diyarlarda da denginin olmadığı söyleniyordu.

“Daha fazlası aşırıya kaçar. Kendini öldürmenin bir anlamı yok.”

Climb kılıcını indirip kasılan kollarına baktı. “Haklısınız. Kendimi biraz fazla zorlamış olabilirim.”

Yaşlı adam omuzlarını silkerken Climb ifadesiz bir yüzle ona teşekkür etti. “Bunu gerçekten düşünüyorsan aynı şeyi bana her seferinde söyletmesen harika olurdu. Kaçıncı kez söyledim acaba…”

“Özür dilerim.”

Gazef, özür dileyerek başını eğen çocuğa bakıp bir kez daha omuz silkti.

İkisi bu sözleri neredeyse selamlaşır gibi defalarca tekrarlamıştı. Normalde konuşma burada biter ve ikisi de kendi eğitimine dalardı, ama bugün farklıydı.

“Ne dersin Climb? Bir idman maçı yapmak ister misin?”

Climb’in ifadesiz maskesi bir anlığına çatlayacak gibi oldu.

İkisi daha önce de burada karşılaşmış, ama hiç idman maçı yapmamıştı. Bu yazılı olmayan bir kuraldı. Birlikte eğitim yapmalarının yararı yoktu. Hayır, yararı vardı, fakat sakıncaları çok daha fazlaydı.

Krallıkta şu anda altı büyük soylu aileden üçünün oluşturduğu Soylular Fraksiyonu ile Kraliyet Fraksiyonu arasında iktidar mücadelesi yaşanıyordu. Ülkenin durumu o kadar ağırdı ki her şeyi bir arada tutan tek şeyin İmparatorluk’la yapılan yıllık savaş olduğuna inananlar vardı.

Kralın sağ kolu olan Kraliyet Seçkinleri Kaptanı Gazef Stronoff’un kaybetmesi mümkün değildi. Fakat olur da yenilirse karşılarındaki Soylular Fraksiyonu mevcut koşullarda bunu krala saldırmak için koz olarak kullanırdı.

Aynı şekilde Climb yenilirse soylular, prensesi koruması konusunda ona güvenilemeyeceğini ileri sürmek için bunu fırsat bilirdi. Soyu sopu belirsiz sıradan bir askerin, eşi benzeri olmayan güzellikteki bekâr prensesi korumakla görevlendirilmesi birçok soyluyu rahatsız ediyordu.

Bu nedenle konumları ikisinin de yenilmesine izin vermiyordu.

Zayıflık göstermek, hayati bir açık vermek ya da saldırılabilecek boşluklar bırakmak söz konusu bile olamazdı. İkisi de efendilerine sorun çıkarmamak için son derece dikkatli davranıyordu; halktan gelmeleri nedeniyle aynı önceliği paylaşıyorlardı.

Gazef’in bu kuralı çiğnemek için nasıl bir nedeni olabilirdi?

Climb çevresine baktı.

Sebep yalnızca çevrede başka kimsenin olmaması olamazdı. Burada duvarların bile gözü vardı. Birilerinin uzaktan ya da gölgelerin arasından onları izliyor olma ihtimali yüksekti. Fakat aklına başka bir açıklama gelmiyordu.

Bunun iyi mi yoksa kötü mü bir neden olduğunu kestiremeyen Climb’in kafası karıştı ve sarsıldı, ancak yüzüne hiçbir şey yansıtmadı.

Çocuğun karşısında krallığın en güçlüsü olduğu söylenen savaşçı duruyordu. Gazef, normal insanların doğal olarak kaçıracağı o bir anlık duygu dalgalanmasını keskin biçimde fark edip yanıt verdi. “Kısa süre önce ne kadar deneyimsiz olduğumu gördüm. Bana biraz olsun meydan okuyabilecek biriyle çalışmak istiyorum.”

“Siz mi deneyimsizsiniz, efendim?”

Gazef nasıl bir durumda “hâlâ deneyimsiz” olduğunu öğrenmiş olabilirdi? Tam o sırada Climb, komuta ettiği birliğin son zamanlarda birkaç üyesinin eksik olduğunu hatırladı.

Climb’in yakın arkadaşı olmadığından yalnızca yemekhanede dolaşan söylentileri duymuştu. Görünüşe göre Kraliyet Seçkinleri bir olaya karışmış ve birkaç adam kaybetmişti.

“Evet. O yardımsever büyü kullanıcısı bana yardım etmeseydi muhtemelen şu anda burada olmazdım…”

Bunu duyan Climb, demir maskesinin parçalandığını hissetti; elinde değildi. Buna kim şaşırmazdı ki? Merakına yenilip, “Yardımsever bir büyü kullanıcısı mı?” diye sordu.

“…Adı Ainz Ooal Gown’dı. Emin değilim ama İmparatorluk’un canavar gibi güçlü büyü kullanıcılarıyla aynı düzeyde olduğunu düşünüyorum.”

Climb bu adı daha önce hiç duymamıştı.

Genç asker kahramanlara hayrandı ve destanın hangi ırktan geldiğine bakmadan kahramanlık hikâyeleri toplamak gibi gizli bir hobisi vardı. Bununla da kalmıyor, bölgedeki ünlü maceracılardan duyabildiği bütün heyecanlı hikâyeleri bir araya getiriyordu. Yine de Gazef’in söylediği adı tanımamıştı.

Elbette bunun bir takma ad olma ihtimali her zaman vardı.

“Ö-öyleyse, ıngh!” Climb ayrıntıları sorma isteğini bastırdı. Birkaç adamını kaybetmesine neden olan bir olayı düşünmeden soramam. Bu fazlasıyla kabalık olur… “Bu adı hafızama kazıyacağım… Peki benimle idman yapmanız gerçekten uygun mu?”

“Seni eğitmiyorum. İdman maçı yapıyoruz. Bundan bir şey öğrenip öğrenmemek sana kalmış. Sen de bu ülkenin en iyi askerlerinden birisin. Benim için de anlamlı bir çalışma olacak.”

Bu büyük bir övgüydü, fakat Climb bunu yalnızca nezaket gereği söylenmiş sözler saydı.

Climb olağanüstü güçlü değildi. Yalnızca kendisini kıyasladığı ölçü düşüktü. Krallığın askerleri ortalama vatandaşlardan ancak biraz güçlü, tam zamanlı görev yapan İmparatorluk şövalyelerine kıyasla ise zayıftı. Bu krallığın ordusunda bölge çapında tanınacak kadar ünlü kimse yoktu. Gazef’in doğrudan emrindeki adamlar gerçekten güçlüydü, ama yine de Climb kadar değillerdi.

Maceracı rütbeleri olan bronz, demir, gümüş, altın, platin, mitril, orikalkum ve adamantit arasında Climb muhtemelen altın rütbeye denk gelirdi. Zayıf sayılmazdı, ama ondan güçlü çok sayıda insan vardı.

Onun gibi biri, hiç kuşkusuz adamantit rütbesindeki bir savaşçı olan Gazef’in zamanına değecek bir idman maçı yapabilir miydi?

Climb cesaretini kıran bütün düşünceleri zihninden kovdu.

Krallığın en güçlü adamından bir şeyler öğrenmek son derece değerli bir deneyim olacaktı. Sonunda Gazef’i hayal kırıklığına uğratsa bile Climb pişmanlık duymayacaktı.

“Öyleyse sizinle bir raunt yapmak isterim, lütfen.”

Gazef gülümsedi ve hevesle başını bir kez salladı.

Birlikte silah rafına gidip kendileri için tam doğru boyuttaki kılıçları aldılar. Gazef bir el buçuk kılıç, Climb ise küçük bir kalkanla geniş ağızlı bir kılıç seçti.

Ardından Climb ceplerindeki metal parçalarını çıkardı. Bunlar hâlâ üzerindeyken kendinden güçlü biriyle dövüşmek kabalık olurdu. Üstelik elinden gelenin en iyisini yapmazsa gelişemezdi. Rakibi krallığın en güçlü savaşçısıydı. Böylesine büyük bir meydan okumayla yüzleşmek için her şeyini ortaya koyması gerekecekti.

Climb kısa süre sonra hazırlığını bitirdi ve Gazef, “Kolların iyi mi? Artık uyuşmuyorlar, değil mi?” diye sordu.

“Hayır, efendim. Artık iyiyim. Biraz sıcak hissediyorum, ama kavrayışımda sorun yok.”

Climb kollarını salladı. Hareketlerinden doğru söylediğini anlayan Gazef başını salladı. “Pekâlâ. Hmm. Ama bir bakıma bu biraz üzücü. Savaş alanında her türlü durumla karşılaşırsın ve her zaman en iyi hâlinle dövüşemezsin. Kavrayışın zayıfsa tarzını buna göre ayarlaman gerekir. Bunun üzerine çalışıyor musun?”

“H-hayır, çalışmıyorum. Öyleyse biraz daha idman savuruşu yapayım—”

“Hayır, o kadar ileri gitmene gerek yok. Ama çoğu zaman prensesi koruyorsun. Kılıç taşımanın yasak olduğu bir yerde saldırıya uğradığında nasıl dövüşeceğini çalışman ve farklı silahlara alışman boşa gitmez.”

“Evet, efendim!”

“Silahlı dövüşün dokuz temel dalı vardır: kılıçlar, kalkanlar, mızraklar, baltalar, hançerler, dövüş eldivenleri, yaylar, ezici silahlar ve fırlatmalı silahlar. Çok fazla şey öğrenmeye çalışırsan hepsini ihmal edersin. Bunlardan iki ya da üç tanesini seçip çalışmanı öneririm. Pekâlâ. Sıkıcı konuşmam için özür dilerim.”

“Sıkıcı değildi, Kaptan Stronoff! Teşekkür ederim!”

Gazef beceriksizce gülümsedi ve Climb’in teşekkürünü eliyle geçiştirdi. “Hazırsan başlayalım. Şimdilik olduğun gibi gel. Sonra… eh, seni eğitemem ama diğer dallarda dövüşmekle ilgili birkaç ipucu veririm.”

“Evet, efendim. Sabırsızlıkla bekliyorum.”

“Pekâlâ, ama bunun bir talim olmasını istemediğimi bil. Gerçek bir savaştaymışız gibi üzerime gel.”

Climb kılıcını aşağıda tutarak yavaşça duruş aldı; bedeninin sol tarafı kalkanın ardında gizlenmiş biçimde Gazef’e döndü. Bakışları keskindi—bunu şimdiden idmandan fazlası sayıyordu. Gazef’in de işi ciddiye aldığını hissedebiliyordu.

Birbirlerine bakarak açık aradılar, ama Climb hareket edemedi.

Metal parçalarını ceplerinden çıkardıktan sonra daha çevikti, fakat yine de Gazef’i yenebileceğini hissetmiyordu. Gazef hem fiziksel güç hem de deneyim bakımından onu bütünüyle geride bırakıyordu.

İlerlerken dikkatsiz davranırsa kaptan onu zahmetsizce durdururdu. Rakibi üstündü ve Climb’in bu konuda yapabileceği hiçbir şey yoktu. Peki bu gerçek bir savaş olsaydı, yapacak bir şey olmadığı için öylece canını mı verirdi?

Öyleyse ne yapmalıydı?

Gazef’in sahip olmadığı bir şeyle karşısına çıkması gerekiyordu.

Climb güç, deneyim ve zihinsel dayanıklılıkta—bir savaşçının ihtiyaç duyduğu her şeyde—gerideydi. Bir istisna varsa o da teçhizatıydı.

Gazef’in elinde bir el buçuk kılıç vardı. Climb’de ise geniş ağızlı bir kılıçla küçük bir kalkan bulunuyordu. Büyülü teçhizat olsalardı kılıçlardan biri diğerinden üstün olabilirdi, fakat bunlar eğitim için yapılmıştı. Silahlar bakımından ileride değildi.

Fakat Gazef’in elinde tek silah varken Climb’de iki tane vardı; kalkan saldırı için de kullanılabilirdi. Saldırı gücünü ikiye bölmesi karşılığında Climb çeşitlilik avantajına sahipti.

Bir darbeyi kalkanıyla saptırıp kılıcını savurabilir ya da kılıçla savuşturup kalkanıyla vurabilirdi.

Climb karşı saldırı fırsatı bulmak için Gazef’in hareketlerini dikkatle gözledi.

Birkaç saniye sonra yaşlı adam hafifçe gülümsedi. “Hücum etmeyecek misin? Öyleyse ben başlıyorum—geliyorum.”

Gazef tam bir soğukkanlılıkla kılıcını yukarı kaldırdı. Kalçasını biraz alçalttı ve gerilmiş bir yay gibi bedenini enerjiyle doldurdu.

Climb de kılıç ne zaman savrulursa savrulsun kendini savunmaya hazır olmak için güç topladı.

Gazef ileri atılıp kılıcını Climb’in kalkanına doğru indirdi.

Çok hızlı! Climb yaklaşan darbeyi saptırmak için kalkanını hareket ettirmekten vazgeçti. Bütün dikkatini ve becerisini saldırıya dayanmak gibi temel bir savunma hareketine yöneltti.

Bir sonraki anda kalkanına korkunç bir darbe indi.

Tek saldırıda kırılmış olabilir miydi? Darbe o kadar güçlüydü ki kalkana bağlı kolunu hareketsiz bıraktığından gerçekten öyle hissetmişti. Bu, bütün bedeniyle durdurması gereken türden bir vuruştu.

Saptırmak mı?! Bu hızda ona nasıl yetişebilirim? En azından darbeyi düzgünce kaydırabilsem… Climb saflığı yüzünden kendini azarlarken midesine başka bir darbe indi. “Guh-hah!”

Genç çocuğun bedeni havaya uçtu. Sırtüstü sertçe düştü ve taş zemin soluğunu kesti. Ne olduğunu anlamak için Gazef’e bir kez bakması yetti.

Yaşlı savaşçı ağır tekmeyi savurduktan sonra bacağını geri çekti. “Rakibin yalnızca kılıç taşıyor diye bütün dikkatini ona verme. Böyle tekme yiyebilirsin. Bu sefer mideni hedefledim, ama normalde daha az korunan bir yere vururlar. Dizlerini parçalamaya çalışırlar ya da… kasıkların korumalı olsa bile metal incik zırhıyla atılan bir tekme bazı şeyleri patlatabilir… Rakibinin bütün bedenini gözlemlemeli ve her hareketini izlemelisin.”

“…Evet, efendim.” Climb midesindeki ağır acıya direnip ayağa kalktı.

Gazef muazzam bir fiziksel güce sahipti. Bütün gücüyle tekme atsa Climb’in üzerinde zincir gömlek olsa da kaburgalarını kolayca kırıp onu dövüşemeyecek hâle getirebilirdi. Tam gücünü kullanmadığı, ayağını Climb’i havaya savuracak şekilde yöneltip yalnızca gereken kadar kuvvet uyguladığı açıktı.

Demek bu sonuçta bir eğitim… Teşekkür ederim. Bunun krallığın en güçlü savaşçısından aldığı bir ders olduğunu artık iyice anlamıştı. Climb minnetle yeniden dövüş duruşuna geçti.

Bu fırsatın değeri ölçülebilir miydi? Çok çabuk sona ermemesi için dikkat etmeliydi.

Climb kalkanını yeniden kaldırıp santim santim ilerledi. Gazef onu sessizce izliyordu. Böyle devam ederse az öncekinin aynısı yaşanacaktı. Climb yaklaşırken stratejisini yeniden düşünmek zorunda kaldı.

Climb sakince bekleyen Gazef’ten taşan ezici rahatlığı hissediyordu. Rakibinin gerçek gücünden en küçük bir iz bile ortaya çıkaramamıştı.

Kendi yetersizliği yüzünden hayal kırıklığına uğramak muhtemelen küstahlık olurdu.

Climb şimdiden sınırlarına yaklaşmaya başlamıştı. Kendini geliştirmek için her gün erken kalksa da ilerlemesi salyangozdan daha yavaştı. Eline ilk kez kılıç aldığından beri yeterince hızlı gelişmemişti. Daha ağır kılıçları daha hızlı savurabilmek için bedenini güçlendirse bile muhtemelen özel dövüş yetenekleri kazanamayacaktı.

Climb bu kadar yetersizken yeteneğin vücut bulmuş hâli olan Gazef’in bütün gücünü kullanmasını dilemek kuşkusuz kabalık olurdu. Kendi becerisinin bunu hak edecek düzeyde olmamasına üzülüyordu.

Gazef’in ona bu karşılaşmayı idman değil gerçek bir savaş gibi görmesini söylemesi, Climb öldürme niyetiyle dövüşmezse onunla idman yapmaya bile değmeyeceğini anlatma yolu olabilirdi.

Climb dişlerini gıcır diye duyulacak kadar sert sıktı.

Bu kadar zayıf olmaktan nefret ediyordu. Keşke daha güçlü olsaydı, o zaman daha yararlı olabilirdi. Daha fazla gücü olursa prensesin silahına dönüşebilir, krallığı kirleten ve halka acı çektiren kişilerle doğrudan yüzleşebilirdi.

Prensesin elinde tek bir kırılgan kılıç vardı; bu yüzden onu kullanırken dikkatli olmak zorundaydı. Bu düşünce Climb’i suçluluk içinde bırakıyordu.

Ama bu düşünceleri hemen zihninden temizledi. Şimdi ihtiyacı olan şey, insan potansiyelinin doruğunda duran bu adama karşı elindeki her şeyle çarpışarak becerilerini biraz olsun geliştirmeye çalışırken olumsuzluğa boğulmamaktı.

Yüreğinde yalnızca tek bir düşünce vardı.

Prensese yararlı olmak istiyorum…

“Ooo?” Gazef’in ifadesi hafifçe değişirken onaylar biçimde mırıldandı.

Bunun nedeni karşısında duran, çocukluktan erkekliğe geçmek üzere olan gençte gördüğü küçük değişimdi. Climb bir an öncesine dek ünlü biriyle karşılaşan çocuk gibi heyecanlıydı. Fakat tekmeden sonra bu neşeli hâl kaybolmuş, yerini bir savaşçının yüzü almıştı.

Gazef savunmasını bir kademe yükseltti.

Climb’e, çocuğun bildiğinden daha fazla değer veriyordu. Özellikle kendini geliştirme konusundaki sarsılmaz isteğini çok takdir ediyordu. Coşkulu bağlılığı dinsel bir inancı andırıyordu. Bir de kılıç kullanışı vardı.

Climb’e kimse eğitim vermemişti. Başkalarının çalışmalarını izleyerek öğrenebildiği kadarını edinmişti. Duruşu hantaldı ve birçok gereksiz hareket içeriyordu. Fakat kendisine öğretileni düşünmeden aynen çalışanlardan farklı olarak Climb her vuruşun anlamını düşünüyor ve gerçek dövüşe—daha karanlık bir ifadeyle, öldürmeye—odaklanan bir tarz geliştiriyordu.

Gazef bunun gerçekten harika olduğunu düşünüyordu.

Sonuçta kılıç öldürmek için kullanılan bir araçtı. Spor ve gösteri uğruna eğitim alan biri ciddi bir savaşta etkili olamazdı. Böyle bir tarz kimseyi koruyamaz ya da kurtaramazdı.

Fakat Climb farklıydı. Düşmanlarını kesip kendisi için değerli olan şeyi koruyacaktı.

Ancak—

“Tavrın değişmiş olabilir, ama beceri düzeylerimiz arasında açık bir fark var! Bu konuda ne yapacaksın?”

Açıkça söylemek gerekirse Climb’in doğuştan yeteneği yoktu. Bu olmadan, herkesten ne kadar fazla çalışırsa çalışsın ya da bedenine ne kadar acımasızca eziyet ederse etsin Gazef’in veya Brain Unglaus’ın ulaştığı yüksekliğe erişemezdi.

Climb’in en güçlü olma çabası yalnızca bir düş ya da kuruntudan ibaretti.

Öyleyse Gazef neden Climb’i eğitiyordu? Zamanını daha yetenekli birine ayırması daha yararlı olmaz mıydı?

Cevap basitti. Climb’in boşuna çabalamasını seyrederek öylece duramıyordu. İnsan potansiyelinin bir sınırı varsa bu çocuk tek bir düşünceye saplanıp kendini tekrar tekrar o duvara atıyordu; Gazef de ona acıyordu.

Climb’e başka bir yol göstermek istiyordu.

Beceri sınırlı olsa bile deneyimin sınırı olmadığına inanıyordu.

Diğer neden ise Gazef’in en büyük rakibinin korkunç hâline üzülmesiydi. Sanki bunu o olayı telafi etmek için yapıyorum… Climb’e karşı pek adil değil ama… yine de benimle bir raunt dövüşmek ona bir şey kaybettirmez.

“Haydi, Climb!”

Gazef’in iç konuşmasını delip geçecek kadar güçlü bir yanıt geldi.

“Emredersiniz!”

Climb yanıt verdiği anda ileri atıldı.

Gazef bu kez ciddi bir yüzle kılıcını yavaşça kaldırdı.

Sonra yüksekten aşağı indirdi.

Climb darbeyi kalkanıyla karşılarsa ilerleyişi bütünüyle durur, kılıcıyla engellerse geri savrulurdu. Bu, savunmayı anlamsız kılan bir saldırıydı. Savunmaya geçmek kötü bir fikirdi, ancak Climb’de geniş ağızlı kılıç, Gazef’te ise el buçuk kılıç vardı—Climb’in silahı daha kısaydı.

Tek yapabileceği ileri atılmaktı. Gazef de bunu bildiği için onu karşılamayı bekliyordu.

Bu, kaplanın inine girmeye benziyordu—fakat genç asker yalnızca bir an tereddüt etti.

Climb, Gazef’in kılıcının menziline girdi.

Gazef’in savuruşunun zamanlaması kusursuzdu ve Climb kalkanıyla darbeye karşı koydu. Bu kez gelen sarsıntı daha da şiddetliydi. Acı kolu boyunca ilerleyip yüzünü buruşturmasına neden oldu.

“Ne yazık ki yine az öncekinin aynısı oldu.”

Gazef ayağını Climb’in midesine doğru yöneltirken biraz hayal kırıklığına uğramış görünüyordu, fakat o anda—

“[Kale]!”

Climb bağırdığı anda Gazef’in yüzünde hafif bir şaşkınlık belirdi.

[Kale] savaş sanatı kılıç ya da kalkan olmadan kullanılamaz değildi. Bir el veya zırhla etkinleştirmek de mümkündü. Genellikle kılıç ya da kalkanla savunurken kullanılmasının nedeni zamanlamasının çok hassas olmasıydı. Zırhla kullanırken yapılacak tek bir hata, savaşçının darbeyi bütünüyle korunmasız almasına yol açabilirdi. İnsan psikolojisi gereği çoğu kişi de bir şeyle engelleme yaparken etkinleştirmek isterdi.

Fakat Climb, Gazef’in tekmesinin ne zaman geleceğini biliyordu. Böylece zamanlama sorunu ortadan kalkmıştı.

“Bunun olmasını bilerek mi sağladın?”

“Evet, efendim!”

Gazef’in tekmesindeki güç, sanki yumuşak bir şey tarafından emilmiş gibi yok oldu. Bacağı sonuna kadar uzanmıştı; ona hiç kuvvet aktaramayınca vazgeçip aşağı indirmeye başladı. Climb, Gazef bu dezavantajlı duruştayken saldırmak üzere araya girdi.

“[Kesme]!”

Climb kılıcını yüksekten aşağı indirirken savaş sanatını etkinleştirdi.

Kendinden emin biçimde kullanabileceğin tek bir hareket yarat.

Doğuştan yeteneği yoktu, fakat bir savaşçının geçmişte verdiği bu öğüdü yüreğine kazımış ve baş üstünden indirdiği saldırıyı çaresizce geliştirmişti.

Climb’in bedeni gösterişli bir kas tabakasıyla kaplı değildi; zaten kolayca kaslanan bir yapıyla da kutsanmamıştı. Kaldı ki fazladan kas kütlesini iyi kullanacak kadar çevik değildi.

Bu yüzden bedenini sıkılaştırmış ve sonsuz gibi gelen tekrarlarla belli bir amaca göre biçimlenmiş bir yapıya kavuşmuştu.

Sonuç, başının üzerinden aşağı indirdiği o savuruştu—olağanüstü sayılabilecek bir hıza ulaşmış, ardında neredeyse bir fırtına koparan eşsiz vuruşu.

İşte bu saldırı Gazef’in başına doğru iniyordu.

Saldırısı isabet ederse ölümcül olabileceği Climb’in aklına bile gelmedi. Gazef düzeyindeki bir adamın böyle bir şey yüzünden ölmeyeceğine mutlak bir inançla hareketini kullanmıştı.

El buçuk kılıç yükselip aşağı inen geniş ağızlı kılıcı karşıladığında keskin bir çın sesi yankılandı.

Gazef bu kadar ilerisini bile öngörmüştü.

Climb bedenindeki bütün gücü kullanarak yaşlı savaşçının dengesini bozmaya çalıştı.

Fakat Gazef’in bedeni bir santim bile kıpırdamadı.

Tek ayağının üzerinde dengesiz bir duruşta bile Gazef, Climb’in bütün gücünü taşıyan darbeyi sorunsuzca durdurdu. Toprağın derinlerine uzanan kalın kökleri olan büyük bir ağaca benziyordu.

Climb savaş sanatını ve bütün gücünü kullanmıştı. İkisini birleştirdiği hâlde tek ayağı üzerinde duran Gazef’e denk olamamıştı. Bunu fark edince şaşırdı, ardından bakışlarını midesine indirdi.

Geniş ağızlı kılıçla saldırmak mesafeyi kapatmasını gerektirmişti; dolayısıyla Gazef’in onu yeniden tekmelemesi mümkündü.

Tekme geldiği anda geriye sıçradı.

Yalnızca hafif bir acı duydu. Ardından birkaç adım arayla birbirlerine bakarak açık aradılar.

Gazef’in gözleri neşeyle parlıyor, ağzı gülümsemek üzere kıvrılıyordu.

Eğleniyor gibi görünse de ifadesinde kötü niyet yoktu. Yalnızca iç açıcı bir gülümsemeydi. Gazef, oğlunun gelişimiyle gurur duyan bir baba gibi ona bakınca Climb yerinde huzursuzca kıpırdandı.

“İyi iş çıkardın. Bir sonrakini biraz ciddiye alacağım.” Gazef’in ifadesi değişti.

Korku Climb’in bütün bedeninde dolaştı. Krallığın en güçlü savaşçısı sonunda gerçek yüzünü göstermişti.

“Aslında yanımda bir iksir var. Kemiğin falan kırılırsa onu iyileştirebiliriz, endişelenme.”

“…Teşekkür ederim.”

Gazef’in neredeyse açıkça Yalnızca bir kemiğini kıracağım demesi Climb’in kalbini hızla çarptırdı. Yaralanmaya alışıktı, ama bu yaralanmaktan hoşlandığı anlamına gelmiyordu.

Gazef hücum etti—Climb’in önceki ilerleyişinden iki kat hızlıydı.

El buçuk kılıç Climb’in ayaklarını hedef alan son derece alçak bir yay çizdi; ucu neredeyse zemini kazıyordu. Hız ve merkezkaç kuvveti karşısında telaşlanan Climb, geniş ağızlı kılıcını yere saplayacakmış gibi ucu aşağı gelecek biçimde tutup ayaklarını korudu.

İki silah çarpıştı. En azından Climb öyle sandı, fakat Gazef’in el buçuk kılıcı birden yeniden yükseldi ve geniş ağızlı kılıcın kenarı boyunca kaydı.

“Kgh!” Climb bütün bedenini ve yüzünü el buçuk kılıçtan çevirdi; silah çok küçük bir farkla onu ıskaladı. Oluşturduğu rüzgâr saçından birkaç tel kopardı.

Climb, Gazef’in onu bu kadar çabuk köşeye sıkıştırmasından dehşete düştü. El buçuk kılıcı yalnızca gözleriyle izledi, ancak silah birden keskin biçimde durup geri döndü.

Düşünebileceğinden daha hızlıydı.

Hayatta kalma içgüdüsü onu kalkanını ileri uzatmaya zorlamış gibiydi; el buçuk kılıç tiz bir çın sesiyle kalkana çarptı.

Ve sonra—

“Gah!”

Keskin bir acıyla Climb’in bedeni yana doğru uçtu. Yere düştüğünde aldığı darbe silahı elinden çıkardı.

El buçuk kılıç kalkandan yana doğru sekmiş ve Climb’in bütünüyle açıkta kalan böğrüne ağır bir darbe indirmişti.

“Akış. Önce saldır, sonra savun diye düşünme—seni bir sonraki hamlene bağlayan biçimde hareket etmelisin. Savunma da saldırının bir parçasıdır.” Climb düşen kılıcını alıp böğrünü tutarak ayağa kalkmaya çalışırken Gazef ona yumuşak bir sesle konuştu. “Bir yerin kırılmasın diye kendimi tuttum. Hâlâ iyi misin? …Ne yapmak istiyorsun?”

Hiç nefesi kesilmiş gibi görünmeyen Gazef’in aksine Climb acı ve gerginlik yüzünden soluyup duruyordu.

Böyle yalnızca birkaç hamle dayanabiliyorsa Gazef’in zamanını boşa harcıyordu. Yine de az da olsa gelişmek istiyordu.

Gazef’e başını sallayıp kılıcını kaldırdı.

“Pekâlâ, devam edelim.”

“Evet, efendim!” Climb boğuk bir haykırışla ileri atıldı.

Defalarca vurulup havaya savrulduktan, ara sıra da tekme ve yumruk yedikten sonra Climb nefessiz kalıp yere yığıldı. Soğuk taşlar zincir gömleğiyle giysilerinin üzerinden bedenindeki ısıyı çekiyordu ve bu iyi hissettiriyordu.

Soluk soluğa kalmıştı; yüzündeki teri silmeye bile çalışmadı. Daha doğrusu bunu yapacak gücü yoktu.

Çeşitli yerlerinden yükselen acıya dayanırken bütün bedenini kaplayan yorgunluk Climb’i ezdi ve gözlerini hafifçe kapattı.

“İyi iş çıkardın. Bir yerin kırılmasın ya da çatlamasın diye vurmaya çalıştım, ama nasıl hissediyorsun?”

“…” Climb yerde yatmayı sürdürerek kollarını hareket ettirdi, acıyan yerlerini kontrol etti ve sonra gözlerini açtı. “Bir sorun yok gibi görünüyor. Canım yanıyor, ama yalnızca morluk olmalı.”

Hissettiği zonklayan ağrılar ciddi olmaktan çok uzaktı. Prensesi korumasına engel olmayacaklardı.

“Pekâlâ… Öyleyse iksire ihtiyacın yok, değil mi?”

“Hayır. Çünkü onları fazla kullanırsam güç antrenmanından yarar sağlayamam.”

“Kaslarının doğal biçimde iyileşmesine izin verirsen güçlenirler, ama büyüyle eski hâllerine döndürürsen bu gerçekleşmez. Anladım. Şimdi prensesin korumalığını yapmaya mı gidiyorsun?”

“Evet.”

“Öyleyse bunu sana vereyim. Bir sorun olursa kullan.”

İksiri tık sesiyle Climb’in yanına bıraktı.

“Teşekkür ederim.” Climb doğrulup kılıcının bir kez bile yaklaşamadığı adama baktı.

Tek bir yara almamış savaşçı şaşkınlıkla sordu. “Ne oldu?”

“Bir şey yok, yalnızca ne kadar harika olduğunuzu düşünüyordum…”

Gazef’in alnında neredeyse hiç ter yoktu. Nefesi de kesilmemişti. Climb iç çekerek krallığın en güçlü adamıyla yerde boylu boyunca yatan kendisi arasındaki farkı kabul etti.

Gazef buna beceriksizce gülümsedi. “…Öyle mi? Anladım.”

“Nasıl—?”

“Nasıl bu kadar güçlü olduğum sorusuna doğru dürüst cevap veremem. Yalnızca doğuştan biraz yeteneğim vardı, hepsi bu. Bu arada dövüşmeyi paralı asker olduğum günlerde öğrendim. Soylular tekmelerimin ne kadar kaba olduğu konusunda sürekli bağırıp çağırıyor, ama onları da o zaman öğrenmiştim.”

Güçlenmenin hiçbir özel yolu yoktu. Gazef bunu açıkça söylemişti. Climb’in sarıldığı küçük umudu—şu anki eğitimini sürdürürse daha güçlü olabileceği inancını—kolayca reddetmişti.

“Bu bakımdan senin için iyi bir tarz, Climb—yumruk ve tekme atmak, kollarını ve bacaklarını böyle kullanmak.”

“Sizce… gerçekten öyle mi?”

“Evet, kılıççı ya da asker olarak eğitim görmemiş olman işine yarayacak. İnsanlar ellerine kılıç alınca yalnızca kılıç hareketlerine odaklanma eğiliminde… ama bunun pek akıllıca olduğunu düşünmüyorum. Gerçek bir dövüşte, kılıcı yalnızca başka bir saldırı seçeneği sayarak ellerle ayakları bütünüyle kullanan bir yöntem daha yararlı olacaktır. Eh, biraz kirli dövüşmek gibi… ama maceracıların işine yarar.”

Climb her zamanki ifadesiz hâlini bırakıp gülümsedi. Krallığın en güçlü adamının kılıç becerilerini ya da tutarsız ve alışılmadık hareketlerini bu kadar iyi değerlendireceğini hiç düşünmemişti. Soyluların gölgelerde tarzıyla alay ettiğini biliyordu; bu yüzden böyle bir övgü onun için çok önemliydi.

“Pekâlâ, ben gidiyorum. Kralla yapacağım kahvaltıya hazırlanmam gerek. Senin vaktin yeterli mi?”

“Evet. Prensesin bugün bir konuğu olacak.”

“Konuk mu? Soylulardan biri mi?”

Gazef prensesin kimi ağırlayacağını merak edince Climb yanıt verdi. “Aindra ailesinden biri.”

“Aindra mı? …Ooo, hangisi peki? Mavi olan, değil mi? Kırmızı olanın geleceğini sanmıyorum.”

“Evet, Mavi Gül’den.”

Gazef’in gözle görülür biçimde rahatladığı belliydi. “Aha… Anladım, demek arkadaşı geliyor…”

Gazef, Renner’ın arkadaşıyla kahvaltı ederken Climb’i yanında istemediğini tahmin etmiş gibiydi. Oysa Climb daveti kendisi reddetmişti. Aralarındaki ilişki buna izin verse bile kraliyet ailesinden birinin teklifini reddetmek Gazef’in mutlaka kaşlarını çatmasına neden olurdu. Bu yüzden Climb hiçbir şey söylemedi ve ayrıntıları yaşlı adamın hayal gücüne bıraktı.

Aindra da Renner aracılığıyla Climb’le tanışmış ve ona dostça davranmıştı. Climb kahvaltıya katılsa diğer soylular gibi kötü tepki vermezdi. Fakat Renner’ın çok az kadın arkadaşı vardı; Climb de ortalıkta bir erkek olmazsa nadir bulduğu bu kadın sohbetini daha fazla yapabileceğini düşünüyordu.

“Bugün için teşekkür ederim, Kaptan Gazef.”

“Bir şey değil, endişelenme. Ben de eğlendim.”

“…Sizin için sakıncası yoksa başka bir zaman beni yeniden eğitebilir misiniz?”

Gazef ne söyleyeceğini bilemedi, fakat Climb bunu fark edip özür dileyemeden önce kaptan yanıt verdi. “Elbette, etrafta başka kimsenin olmayacağı bir zaman ve yer bulabildiğimiz sürece.”

Climb bu tereddüdün nedenini bildiğinden uygunsuz bir şey söylemedi. Sızlayan kaslarını gerip ayağa kalktı. Yine de içten düşüncesini dile getirdi. “Teşekkür ederim.”

Gazef iyi niyetle elini sallayıp harekete geçti. “Pekâlâ, ortalığı toplayalım. Kahvaltıya zamanında yetişemezsem başım derde girer. Bir de baş üstünden indirdiğin o savuruş epey iyi. Yalnızca rakibin kaçması ya da engellemesi durumunda ardından ne yapacağını düşünmen gerek.”

“Evet, efendim!”

Overlord (LN)

Overlord (LN)

Ōbārōdo, オーバーロード, 不死者之王, 오버로드
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: , Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2010 Anadil: Japonca
Hikaye bir gün sessizce kapatılan popüler bir oyun olan Yggdrasil ile başlar. Ancak ana karakter Momonga oyunu kapatmamaya karar verir. Böylece Momonga “en güçlü büyücü” lakabıyla bir iskelet şeklini alır ve oyunun bir parçası olur. Dünya değişmeye devam eder ve oyun dışı karakterler (NPCler) bazı duygulara sahip olmaya başlarlar. Ailesi, arkadaşları ve toplumda bir yeri olmayan bu sıradan genç adam Momonga oyunun dönüştüğü bu yepyeni dünyayı ele geçirmeye karar verir.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla