Bardaktan boşanırcasına yağan yağmur şiddetini sürdürüyordu.
Bash ve iblis ikizler, şimdilik yakındaki bir mağaraya geçip oturmaya karar verdiler. Sonuçta böyle bir tufanın ortasında dikilip laflamanın bir alemi yoktu.
Üçü şimdi bir kamp ateşinin etrafında oturuyordu.
“Size bir kez daha teşekkür etmeme izin verin. Az önce hayatımızı kurtardınız. Ben Ludo, iblis kabilesinin ulu savaşçısı Rularula’nın oğluyum. Bu da kız kardeşim Luca.”
Dev iblis kabilesinin ulu savaşçısı Rularula’nın oğlu Ludo.
Dev iblis kabilesinin ulu savaşçısı Rularula’nın kızı Luca.
İkiz kardeşler kendilerini bu şekilde tanıttı.
“Ben Bash.”
Adını söylediği anda, az önce Bash’e dik dik bakan kız kardeş aniden başını çevirdi.
“Bash mi? Savaştan sonra Ork Kahramanı Bash olarak ün salan o savaşçı mı?”
“Evet.”
“Yüceliğinizin haberi dev iblislere kadar ulaştı! Sizinle tanışmak bir onurdur!”
Onun bu ani tavır değişikliğine şaşıran Ludo gözlerini kırpıştırdı.
“Dur bir dakika, bu adam ünlü biri mi?”
“Ah, Ağabey, dünyadan öyle habersizsin ki! Ork Kahramanı Bash, annemizin yoldaşlarıyla boy ölçüşebilecek yüce bir Kahraman! Lord Bash olmasaydı, kaç savaşı kaybederdik kim bilir!”
Luca’nın gözleri Bash’e bakarken parıl parıl parlıyordu.
Masallardaki bir kahramana bakan bir çocuktan farksızdı.
Bash’in bakış açısından ise bu, gayet tanıdık bir bakıştı.
“Gerçekten o hakiki Bash misin?”
“Evet.”
“Ork Kralı’nın üzerine yemin edebilir misin?”
“Ork Kralı Nemesis’in üzerine yemin ederim.”
“Gerçekten oymuş!”
Ork Kralı’nın üzerine yemin etmek öyle hafife alınacak bir şey değildi.
Yine de Bash karşısındaki bir çocukla konuşuyordu.
Orklar veletlere ufak yalanlar söylemeyi pek umursamazdı.
Ancak Bash, Bash’ti ve yalan söylemek için hiçbir nedeni yoktu. O, Ork Kralı Nemesis’e sadakat yemini etmiş kudretli bir savaşçıydı.
“Siz de Rularula’nın oğlu ve kızısınız, öyle mi…?”
“Öyleyiz!”
“Peki o nasıl?”
Ulu dövüşçü Rularula.
Bu unvanla ve daha pek çoğuyla tanınırdı; bunların arasında en ünlüsü “Donuk Göz” idi.
“Donuk Göz Rularula.”
Ünlü bir kadın savaşçı.
Üç gözlü bir dev iblis kadını.
Üç gözlü dev iblisler pek nadir sayılmazdı ama onun üçüncü gözü doğuştan beri büyüleyici bir mavi ışıkla parlardı.
O gözünden buzdan bir mızrak çağırıp düşmanlarını deşebilirdi.
Ancak ulu bir savaşçı olarak tek gücü bu değildi.
Bash onu savaş alanında defalarca görmüştü; her iki yumruğunda kavradığı metal gürzlerle ortalığı kasıp kavururdu.
Dev iblislere özgü muazzam güç ve çeviklikle, tek bir savuruşta birkaç insan askerini kanlı bir et yığınına çevirirdi. Bash bu manzarayı dün gibi hatırlıyordu.
Savaş sırasında bir sonraki kabile reisi adaylarından biri olduğu söylenirdi.
Kabile reisi olamamış olsa bile, dev iblis kabilesinde kesinlikle önemli bir konuma gelecek türden biriyse sahipti.
Bu arada, oldukça güzel bir kadındı; Bash’in tarzı olduğu bile söylenebilirdi.
Eski bir savaş arkadaşı olmasaydı veya evli olmasaydı, Bash belki de onun peşinden koşabilirdi.
Ancak İttifak içinde dev iblisler orklardan üstün konumdaydı.
Bir dev iblis kadını için, daha alt kademeden birinin çocuğunu doğurmak en büyük aşağılanma sayılırdı.
Bash bir Ork Kahramanı olabilirdi ama onun standartlarına uygun değildi.
Şimdiyse elbette Bash’in bu genç kız kardeşine el uzatmaya hiç niyeti yoktu.
Belki on yıl sonra… Hiç şüphesiz büyüdüğünde güzel bir dev iblis kadını olacaktı, belki en erken beş yıl sonra. Şimdilik ise Bash için hiçbir çekiciliği yoktu.
Orklar, çocuk doğurmak için çok genç veya çok yaşlı olan hiçbir kadını gerçek bir kadın olarak görmezdi.
“Hayır, o öldü.”
Cevap veren Ludo oldu.
“… Anlıyorum. Hasta mıydı?”
“Hayır, savaşta öldü.”
“O kalibrede bir savaşçı mı…?”
Bash derinden bir hırıltı çıkardı.
Rularula’yı olağanüstü güçlü bir savaşçı olarak hatırlıyordu. Anıları şimdi bile dopcanlıydı.
“Yapacak bir şey yok. Savaş çok can aldı.”
Ama Bash çok daha güçlü bazı savaşçılar da tanıyordu.
Örneğin, ulu Elf Büyücüsü Yıldırım Sonia veya Kahraman Leto. Savaş alanında Rularula’yı alt edebilecek güçteydiler.
Yine de savaşın sonlarına doğru, sadece sayıca ezici bir üstünlük bile…
Binlerce veya on binlerce sıradan savaşçı bir araya gelse, Rularula gibi bir kadın savaşçıyı yine de alt edebilirdi.
“Annem savaştan sonra öldürüldü aslında.”
“… Bir düelloda mı?”
Dev iblisler, orklara benzeyen savaşçı bir ırktı.
Üstelik içkiye düşkün ve kadınlara karşı zayıf olan orkların aksine, dev iblisler son derece çilekeş olup güce karşı dinmeyen bir arzu beslerlerdi.
Bash bir yerlerden duymuştu; içki içip çiftleşmek için boş vakit bulduklarında, bunu antrenman yaparak değerlendirirlerdi ve antrenmanlarının sonuçlarını sınamak için düello ederlerdi. Öyle ki neredeyse her gün en az bir dev iblis ölürdü.
“Hayır. Aşağılık bir pusuya düşürülüp katledildi.”
“… Ne?! Nasıl olur?”
“Dövüşün detaylarını tam olarak bilmiyorum… Yine de annemin tüm gücüyle adil bir dövüşte kaybedeceğine ihtimal vermiyorum. Üstelik cesedini de öylece orada bırakıp gitmişler. Kesinlikle kahpece bir hile vardı işin içinde. Bu yüzden yollara düştük ya zaten… Annemizin öcünü alacağız.”
Şu an tüm dünya barış için çabalıyordu.
Bu yeni çağda, intikam peşinde koşmak pek hoş karşılanmıyordu.
Savaş artık geçmişte kalmıştı. Ortada nasıl bir husumet kalmış olursa olsun, her ülkenin lideri ortaklaşa karar alıp geçmişe sünger çekmeyi seçmişti.
Fakat herkes bu durumdan memnun değildi. Tıpkı Ork Kralı’nın emirlerine uymayı reddedip dağa taşa dağılan haydut orklar gibi.
Kimileri de savaşta ölen ana babalarının intikamını almak için kıtayı baştan başa katediyordu.
Bash’in bunların hiçbirinden haberi yoktu elbette.
“Yani demek istediğin…? Az önceki o kadın mı…?”
“… Evet.”
Bash o kadını düşündü.
Kusursuz bir vücuda ve yüzünde bir yaraya sahip kadın bir kılıç ustası.
Bash kadının adını sormamıştı bile… Fakat ünlü biri olduğuna şüphe yoktu.
Bash’in bunu anlamak için onunla dövüşmesine gerek yoktu. İnsan sadece bakarak bile bunu anlayabilirdi.
“Tekrar mı deneyeceksin?”
“Evet.”
“… Kazanamazsın.”
Bash’in karşısındaki çocuk bir çatlaktı, güçsüzün tekiydi.
Eğitildiği şüphesizdi ama o kadın kılıç ustasını alt etmek için gereken türden bir güce sahip değildi.
Kadın isteseydi, bir göz kırpışında onun kafasını gövdesinden ayırabilirdi.
“Ben… Bunu biliyorum!”
Ludo ıstırapla alt dudağını ısırdı, ardından dosdoğru Bash’in gözlerinin içine bakarak kararlı bir sesle konuştu.
“Ama denemeye devam edeceğim. Ve bir dahakine… Kazanan ben olacağım.”
“Anlıyorum.”
Bash’in çocuğu vazgeçirmeye hiç niyeti yoktu.
Bazen savaşçılar, yenmelerine imkân olmayan bir rakibe meydan okumak zorunda kalırlardı.
Kaybedersen ölürsün. Bütün olay bundan ibaretti.
“…”
Ludo ardından kılıcını çekip Bash’in önüne koydu.
Bash kılını bile kıpırdatmadı.
Eğer çocuk bir saldırı işareti verseydi, Bash karşılık verirdi. Ama böyle bir niyetin kırıntısı bile yoktu.
“Sana bir kez daha yalvarıyorum! Senin gibi bir Ork Kahramanı’ndan böyle bir şey istemenin küstahlık olduğunu biliyorum! Ama yine de yalvarıyorum! Lütfen beni çırağın olarak yanına al!”
Ondan kılıç ustalığı öğrenirsem, nihayet o kadını alt edebilirim!”
Ancak bu ikizler söz konusu olduğunda Bash’in zihnini kurcalayan bir şey vardı.
Su ruhunun ricası…
Su ruhu Bash’e bir şeyler anlatmaya çalışıyordu.
Bash’in en güçlü tahmini, bu ikizlere yardım etmesini istediği yönündeydi.
Gerçi yardım da etmişti.
Ama ruh neden Bash’ten böyle bir şey istesindi ki? Bu veletlerle hiçbir bağı olmayan bir orktan?
Ruhlar, aralarında hiçbir yakınlık veya bağ bulunmayan kişilerin karşısına çıkmazdı.
Ruh bu kadar ileri gittiğine göre… Bash’in yapması gereken başka bir şeyler daha olmalıydı.
Ruh, Bash’in bu ikizler için tam olarak ne yapmasını istiyordu?
Zell burada olsaydı, o peri ruhun niyetini kesinlikle açıklayabilirdi…
“…”
Ruhlar zor ve kaprisli varlıklardı.
Bir kez öfkelendiler mi, en yakın dostları olan perileri bile titretecek kadar vahşileşebilirlerdi.
Bash pek çok efsane duymuştu.
Bir ateş ruhunu öfkelendiren bir cüce kasabasının, bir volkan patlamasıyla yok olduğu söylenirdi.
Bir su ruhunu öfkelendiren bir insan kasabasının, korkunç bir fırtınayla sürüp götürüldüğü söylenirdi.
Bir toprak ruhunu öfkelendiren bir kertenkele adam kasabasının, yerdeki devasa bir yarık tarafından yutulduğu söylenirdi.
Bir rüzgâr ruhunu gücendiren bir perinin, aniden çıkan bir hortumla savrulup günahlarının bedelini ödeyene kadar bütün gece havada fır fır döndürüldüğü söylenirdi.
Ruhlar asla öfkelendirilmemeliydi.
Bu kıtada yaşayan herkesin ortak kabulü buydu.
Ya Bash, “Pekala, hayatlarını kurtardım. Şüphesiz bu kadarı kafidir,” diye düşünüp çekip gitseydi?
Eğer ruhun tam olarak istediği şey bu değilse, öfkelenebilirdi.
Ama bir dakika… Yoksa… Sebebi bu olabilir miydi?
Aniden Bash’in aklına Donuk Göz Rularula geldi.
Düşününce, o ruhlar tarafından çok sevilirdi.
Büyü gücü kısıtlı bir dev iblis kadını olmasına rağmen, buz büyüsünü zahmetsizce kullanabilirdi. Ruhlarla olan bağının ve yakınlığının kanıtıydı bu.
Belki de su ruhu, ikizlerin annelerinin intikamını almasına yardım etmek istiyordu.
Fakat Bash, ruhların şahsi intikam işlerine karıştığını hiç duymamıştı. O halde belki de su ruhu, bu ikizlerden birine bir şekilde bağlanmıştı.
Böyle bir durumda, o su ruhu ikizlerin amaçlarına ulaştığını görmek istiyor olabilirdi.
Elindeki bu kısıtlı bilgiye dayanarak Bash kararını verdi.
“Pekala. Ama sadece o kadınla tekrar kapışana kadar. Benim devam etmem gereken kendi yolculuğum var.”
Bash ne kadar yardım edebileceğini bilmiyordu.
Ancak geleceği düşününce, ruhun arzusuna uyması gerektiğini biliyordu.
“Ooo, çok teşekkür ederim!”
Ludo derin bir hürmetle eğildi.
Burası ork diyarı olsaydı, diğer orklar hep bir ağızdan sevinç çığlıkları atardı.
Seçilen kişi olamadıkları için hevesleri kursaklarında kalırdı belki ama ulu Bash’in bir çırak alması… Bu kesinlikle kutlanması gereken bir şeydi.
Hatta belki de genç veleti coşkuyla havaya fırlatırlardı.
“Bu arada, Lord Bash… Sizin yolculuğunuzun amacı nedir?”
“Bir şey arıyorum.”
“Neyi?”
“Söyleyemem.”
“Anladım. Pekala.”
Ludo konunun üstüne gitmedi. Belki de ilgisini çekmediği içindi.
Bash açısından bu gayet iyiydi.
Amacını sürekli açıklamak zorunda kalmaktan biraz bıkmıştı zaten.
“Her neyse, yardımın için minnettarım. Kısa bir süreliğine de olsa senden bir şeyler öğrenecek olmayı iple çekiyorum.”
“Pekala. Onu hiç yenebilir misin bilmiyorum ama seni biraz eğitmek için elimden geleni yapacağım.”
“Evet! Teşekkür ederim!”
Böylece Ludo, Bash’in çırağı oldu.
Hayatındaki ilk çırağı.
Bash’in memleketindeki genç orklar umutlarından ve hayallerinden bahsettiklerinde, tam olarak bu durum onları arzudan ve utançtan kıvrandıracak türden bir şeydi.
Bu konum işte bu kadar değerliydi.
Ludo sevinçten havalara uçuyordu. Luca ise ona ne anlama geldiği çözülemeyen bir bakış fırlattı.
Kimsenin fark etmediği bir bakış.
Yağmurun dinesiye yoktu.
Amansız bir fırtınanın ortasında, Bash ve Ludo mağaranın girişinde karşı karşıya geldi.
Yağmur acımasızca yağıyordu. Fakat savaş alanında böylesi yağmurlar az yağmazdı.
Bash’in umurunda bile değildi.
Ludo ise üzerlerine çöken fırtına onu neredeyse uçuracakmış gibi olsa da ayakta kalmakta zorlanıyordu.
Ludo kılıçlarla kuşanmıştı.
Her iki elinde de ikişer kılıç tutuyordu. Hiç şüphesiz bunu Donuk Göz Rularula’dan öğrenmişti.
Duruşu hiç de fena sayılmazdı.
“Gel hadi!”
Bash, yağmurun gürültüsünü bastıran bir sesle haykırdı; Ludo başıyla onayladı.
“Greeeaagh!”
Ludo bir nida savurarak güçlü bir darbe indirdi.
Bash hamleyi devasa kılıcıyla karşıladı.
Hımm!
Bash’in gözleri hayretle açıldı. Kılıçların ağırlığı. Keskinlikleri.
Donuk Göz Rularula’nın evladı. Annesinin ölümünün öcünü almak isteyen o genç.
Hileli bir pusu olsa dahi Rularula gibi birini katledebildiğine göre, saldıran taraf epey dişli olmalıydı.
Bash’in bakış açısına göre az önceki kadın kılıç ustası epey maharetli görünüyordu.
Ludo ise “bir dahakine” onu alt edeceğine dair yemin etmişti. Ya da en azından buna benzer laflar etmişti.
Durum böyle olunca, her ne kadar aksi gibi görünse de Bash oldukça ağır bir darbe karşılamaya kendini hazırlamıştı. Hatta belini doğrultup gardını iyice almıştı.
Gelgelelim…
“Vay be, gerçekten inanılmazsınız Usta! Darbemi savuşturdunuz!”
Oysa Bash hamleyi zar zor savuşturmuş falan değildi.
“…”
Darbe o kadar hafifti ki gafil avlanan Bash, az kalsın öne doğru kapaklanıp dengesini kaybedecekti.
Ludo ayaklarının üzerinde hafifçe yaylanarak yeni bir hamleye hazırlandı.
“Gelmeye devam edeceğim öyleyse!”
Bu sözleri duyan Bash bir kez daha kendini hazırladı.
Ludo şimdi biraz daha çevik görünüyordu.
Belki de birazdan gerçek bir saldırı kasırgası başlatacaktı.
Evet, Rularula’nın kol gücü muazzamdı ama onu farklı kılan asıl şey hızıydı.
O iki metal kılıçla savurduğu aralıksız darbeler, “Anlık Kanlı Refleks” lakabıyla tanınan ulu elf kılıç ustası Dandelion’ı bile pes ettirmişti.
Bu yüzden Bash, Ludo’nun da kas gücünden ziyade hızla öne çıkan bir tip olacağını tahmin etmişti.
Hız konusunda usta olan pek çok savaşçı vardı.
Ancak Bash, o savaşçıların hiçbirinden geri kalmamıştı.
Bash genellikle muazzam bir güce sahip bir savaşçı olarak görülürdü ama hız hususunda da asla hantal değildi.
Birine Kahraman denebilmesi için sadece kaba kuvvetten fazlası gerekirdi.
Ork Kahramanı’na karşı savaşanlara kılıç ustalığı sorulduğunda şöyle derlerdi:
“Kılıç ustalığı mı? Gah, düşünmek bile beni titretiyor. Neresinden baksan olağanüstü bir şey işte. Ah evet, aynen öyle. Bak şimdi, sen daha kılıcını bir kez savurana kadar benim sana üç büyü fırlatabileceğimi biliyorsun, değil mi? Böbürlenmek gibi olmasın ama ben epey hızlıyımdır. Bildiğim kadarıyla bu hızda büyü fırlatabilen sadece üç kişi var. Bir de Bash’i al ele. Ben üç büyü fırlatana kadar o kılıcını üç kez savurabiliyor. İşte o kadar hızlı. Tabii ki Nazar daha hızlı olurdu. Ama Bash’in kılıcı çok daha ağır. Tek bir darbesi bile her türlü büyü kalkanını paramparça eder ve sanki kafana gürz yemişsin gibi darbenin tüm gücünü illaki hissedersin. Buna benim kendi büyü kalkanım da dahil. Ulu Elf Büyücüsü Yıldırım Sonia’nın büyü kalkanını bile parçalayabileceğinden bahsetmiyorum bile…”
Bu muhabbet uzayıp gider, o yüzden burada keselim. Ama ne olursa olsun, insanlar Bash’in kılıç ustalığından işte böyle bahsederdi. Adeta ona destanlar düzerek.
Onu şimdiye kadar çoktan üç kez öldürebilirdim…
Ludo’nun acemice savurduğu darbeleri kolaylıkla savuşturan Bash’in aklından bu düşünce geçti.
Bash başkalarını aşağılama huyuna sahip değildi.
Herkes onun dengi bile değilken, insanları derecelendirmenin ne anlamı vardı ki?
Ama bazen bir düşmanı tartar, güçlü ve zayıf yönlerini tartar, onu ne kadar kolay alt edebileceğini ölçerdi.
Bash’in rakipleri değerlendirme tecrübesine dayanarak, şayet buradaki Ludo’ya bir puan vermesi gerekseydi…
Gücü de hızı da ortalamanın altındaydı. Üstelik bayağı güçsüzdü…
Bash kafası karışmış bir halde etrafına bakındı.
İleride mağara vardı. Mağaranın girişinde bir kız duruyordu.
Ludo’nun küçük kız kardeşi Luca’ydı, değil mi?
Yüzünde endişeli bir ifadeyle Ludo’yu izliyordu fakat Bash ile göz göze geldiğinde ifadesi bir anda hüzne dönüştü ve neredeyse mahcup bir hale büründü.
Şüphesiz ki kız da durumun farkındaydı.
Ludo bundan sonra ne kadar sıkı çalışırsa çalışsın, gelecekte o kadını alt etmesine imkan yoktu.
…
Donuk Göz Rularula’yı katleden birini yenebilsin diye çocuğu bu kadar kısa sürede eğitmek mi… Bu iş bir kahpe pususuyla gerçekleşmiş olsa bile…
İmkansızlığın boyutu Bash’in başını döndürüyordu.
Dev Katili Ashes olarak bilinen o insan şövalyesinden kafasına darbe aldığında bile hiç bu kadar çaresiz hissetmemişti.
Ne yapmalıydı?
Otuz dakika sonra.
Sırtüstü uzanmış nefes nefese kalan çocuğa bakan Bash’in yüzünde karmaşık bir ifade vardı.
Çocuk, kendisini çırak olarak yanına almasını istemişti istemesine ama Bash bu kadar zayıf birine nasıl bir şey öğreteceğini hiç bilmiyordu.
Orklar küçüklükleri hariç eğitim görmezlerdi.
Doğuştan gelen bir savaş içgüdüsüne sahiptiler ve kimse bir şey öğretmese bile doğal bir süreçle savaşçı olarak yetişirlerdi.
Yetişemeyenler zaten ölüp giderdi; böylece zayıflar kendiliğinden elenmiş olurdu…
Yine de tüm orklarda kendini geliştirme arzusu vardı.
Bash daha önce kimseye kılıç kullanmayı öğretmemişti.
Gazilerin gençleri eğitme yükümlülüğü vardı elbette fakat kimseden özel olarak çırak alması istenmezdi.
Herhangi bir genç Bash’in çırağı olma fırsatına balıklama atlardı fakat kimse böyle bir isteği dile getirmeye cesaret edemezdi. Böyle bir düşünce bile son derece absürttü.
Yine de ork diyarlarındayken Bash’e defalarca dövüş teklif edilmişti.
Özellikle de Kral’ın oğulları tarafından.
Gözleri parıldayarak Bash’in yanına yaklaşır ve “Lord Bash! Sizinle dövüşme onuruna erişebilir miyiz?” diye sorarlardı. Bash kabul ettiğinde ise neşeyle “Yaşasın!” diye bağırırlardı.
Ardından da Bash’ten meydan dayağı yemeye koyulurlardı. Ama zaten bekledikleri de buydu. Dövüşün ardından büyük bir merakla Bash’e yanaşırlar, “Lord Bash, yeteneklerimi nasıl buldunuz?” diye sorarlardı. Büyük bir beklentiyle cevabı beklerlerdi.
Kazanan taraf olarak Bash sahte övgüler yağdırmaz ama bazı tavsiyeler verirdi.
“Ayak oyunların çok ürkek. Korkak değilsen bunu göster, dengen bozulacak olsa bile üzerime gürlemekten çekinme.”
Kralın oğulları keyifle kahkaha atar ve şöyle karşılık verirlerdi: “Ama Lord Bash, kılıcınız bacaklarımı biçerse sadece ayaklarımı değil, belden aşağısını komple kaybederim. O zaman çiftleşme alanlarına gidemem…” Yine de verdiklerini tavsiyeleri canıgönülden dinlerlerdi.
Ork diyarında eğitim böyle yürürdü.
Ludo’nun yetenekleri biraz olsun kayda değer olsaydı Bash ona tavsiyeler verebilirdi.
Fazla öne atılıyorsun. Yeterince öne atılmıyorsun.
Kılıcını savurmadan önce rakibinin hareketlerini daha dikkatli izle.
Belki çocuğun düzeltilebilecek birkaç kötü alışkanlığı olurdu. Ya da belki tarzı fazla kitabi, fazla tahmin edilebilirdi.
Bu tür sorunlar pratikte dövüşerek halledilebilirdi.
Fakat Ludo’nun durumunda…
Eh, çocuk her konuda berbattı.
Savaşta Bash’in kılıcını tek bir savuruşuyla dört beş düşmanı birden katletmesi işten bile değildi.
Hatta bazı aptallar devrilen cesetlerin altında kalarak can verirdi.
Ludo’nun bu tür aptallarla ortak yönü çok fazlaydı.
Düşününce… Kralın oğullarının hepsi üst düzey savaşçılardı.
Çoğu henüz gençti. Ancak savaşın sonundaki o amansız çatışmalardan sağ çıkmayı başarmışlardı.
Hmm…
Bash kafasını patlatırcasına düşündü.
Şu an önünde yere yığılmış duran bu çocuğa ne öğretebilirdi ki?
Daha önce bu kadar zayıf bir iblisle hiç karşılaşmamıştı. Bununla ne yapılabilirdi ki?
Savaş alanındaki diğer genç orklara, iblislere, savaşçılara ne olurdu?
Yorgunluğunu dışa vuranlar istisnasız ölürdü.
Savaş alanında hareket edemeyenler ilk ölenler olurdu.
Hareket edememek ya da kaçamamak insanı açık hedef haline getirirdi.
En azından Ludo’nun şu yere serilme huyunun düzeltilmesi gerekiyordu.
“Ayağa kalk.”
“Ah… Gah… Yapamıyorum… Ayakta… duramıyorum… Guh!”
Bash, tekmeyi basıp Ludo’yu havaya fırlattı.
Savaş alanında artık ayakta duramayacağını iddia edenler, Bash bu hareketi yaptıktan sonra mucizevi bir şekilde kendilerini yeniden ayakta bulurlardı.
En azından orklarda durum her zaman böyleydi.
Görünüşe göre iblisler için de durum farksızdı; nitekim Ludo şimdi şaşkınlıktan yuvalarından fırlamış gözlerle ayakta dikiliyordu.
“Koş.”
“Haah… Gah… Koşmak mı?” “Ama nereye?” “Neredeyse hava kararacak, hem…” “Guh!”
Bash, Ludo’a bir tekme daha indirdi.
Savaş alanında artık koşamayacağını iddia edenler, Bash bu tekmeyi bastıktan sonra mucizevi bir şekilde kendilerini bacaklarına kuvvet koşar bulurlardı.
Şöyle bir geçmişe bakınca, bu durum sadece orklara özgü değildi; bütün ırklar için geçerli bir hakikatti.
İster tekmele ister kılıçtan geçir, hiçbir önemi yoktu; saldırıya uğrayan her canlı can havliyle kaçmaya başlardı.
Ludo yere kapaklandı, kılıcını elinden düşürdü; elleri ve dizleri çamur içinde Bash’e bakarken üstü başı sırılsıklamdı.
Yüzündeki ifade sanki “Neden?” diye soruyor gibiydi. Bu yüzden Bash aklındakini pat diye söyledi.
“Anneliğinin katiline de mi yüzünde bu ezik ifadeyle bakacaksın?”
Bash böyle söyleyince Ludo dudaklarını ısırdı, yavaşça ayağa kalktı ve ardından koşmaya başladı.
Bardaktan boşanırcasına yağan yağmurun altında sanki Bash’ten kaçıyordu.
Yüzündeki ifadeden, eğitime başlamadan önceki o soğukkanlılığından eser kalmadığı açıkça anlaşılıyordu.
Bash, yakalarsa veletin işini bitirecekmiş gibi katıksız bir öldürme arzusuyla onu takibe aldı.
Ancak çok çabuk yakalamamak için adımlarını nadasa bırakarak yavaşça ilerliyordu.
Bu, hızlı koşan avları avlamak için kullanılan bir teknikti. Önce onları iyice yormak en doğrusuydu.
“…”
Bash, insanların en büyük güç gösterilerini genelde ölümün kıyısındayken sergilediklerini çok iyi biliyordu.
Kendisi için de durum aynıydı. Şimdiye kadar dize getirdiği tüm rakipleri için de öyle olmuştu.
Ve Bash, o ölüm kalım savaşları sayesinde böyle güçlenmişti.
Gücünün son damlasına kadar zorlamak, bir savaşçıyı her daim bir üst seviyeye taşırdı.
“Hah… Agh… Guh… Hah…”
Ludo var gücüyle koşuyordu.
Öyle hızlıydı ki, az önce yağmurun altında yere kapaklanıp sızlanması sanki hiç yaşanmamış gibiydi.
Şiddetli yağmurun altında defalarca kayıp düşmesine rağmen her seferinde yılmadan ayağa kalkıyor ve olanca hızıyla koşmaya devam ediyordu.
Bu Bash’in korkusu muydu? Yoksa intikam alma arzusu mu?
Belki de Ludo’nun kendisi bile bunun cevabını bilmiyordu.
Ludo tükenene kadar koştu. Öyle ki artık Bash’in tekmeleri bile onu yerinden kıpırdatamaz hale gelmişti.
Yağmur dinmek bilmiyordu.
Yine de Bash ve ikizler ertesi gün yola koyuldular.
Yola çıkmayı teklif eden Ludo’ydu.
Kalmaya devam ederlerse hâlâ yakınlarda bir yerlerde olması gereken düşman ellerinden kaçabilirdi.
Küçük kız kardeş Luca’nın yüzünde şüpheci bir ifade vardı ama ağzını açıp tek kelime etmedi.
Bash aslında mağarada kalıp Ludo’yu eli yüzü düzgün bir savaşçı yapana kadar eğitmeyi istemişti. Ancak bir yandan da bu küçük intikam hikayesindeki rolünü bir an önce bitirip iblis diyarına doğru yola çıkmayı arzuluyordu.
Zaman her daim kısıtlı bir hazineydi.
Bu yüzden yolculuk ederken bile eğitime devam ettiler.
Ludo kılıcını Bash’e doğru savuruyor, bazen de Bash’in hamlelerinden kaçmaya çalışıyordu. Fakat bir noktadan sonrapes edip dövüşmek yerine topuklamayı seçiyordu.
Darmadağındık, baştan savma bir haldi. Buna eğitim demek bin şahit isterdi.
Ludo da gidişattan pek memnun görünmüyordu ama yine de antrenmanları aksatmadan sürdürdü.
Bash, Ludo’nun yere düştükten sonra ayağa kalkma hızının arttığını ve kaçarken aradaki mesafeyi daha iyi açabildiğini fark etti. Velet az da olsa mesafe katediyordu.
Luca ise sadece ikisini izlemekle yetiniyordu.
Konuşmuyordu. Yalnızca gözlerini dikmiş bakıyordu.
Bakışlarında hüzünlü bir gölge vardı.
