Orc Eroica Cilt 5 – Bölüm 1 / Sağanak Yağmur

Sağanak Yağmur

Bardaktan boşanırcasına bir yağmur yağıyordu.

Şimşekler gökyüzünü yararken, bu gürültülü hengamenin çağrısına uymuşçasına iri yağmur damlaları toprağı dövüyordu.

Rüzgar, kudretli bir savaşçıyı bile devirebilecek kadar sert esiyordu.

Ancak Bash için bu, antrenman sonrası alınan sıradan bir duştan farksızdı.

“Yağmur da hiç kesecek gibi durmuyor ha, Patron?”

“Öyle.”

Bash, hayvamsıların başkenti Lycant’tan ayrılalı birkaç gün olmuştu.

Yolculuk sırasında başlayan yağmurun yakında dineceğinden ikisi de emindi ama aksine gitgide şiddetlenmiş, sonunda devasa bir fırtınaya dönüşmüştü.

Tufanı andıran bu sağanağın pes etmeye hiç niyeti yoktu. Günlerdir ormanı adeta sarsıyordu.

“Hmm, göz gözü görmüyor ki Patron, değil mi?”

Zell önlerini kolaçan etmek için defalarca ağaç tepelerinin üzerine uçmuştu ancak yağmur yüzünden görüş mesafesi o kadar düşüktü ki yüz metre ötesini bile seçmek neredeyse imkansızdı.

Neyse ki Zell tecrübeli bir periydi ve o pratik TAH yöntemini kullanarak rotalarını bulmayı başarmıştı… Yani Tahminen, Aşağı yukarı ve Herhalde mantığıyla.

Bu yöntem hiç şaşmazdı.

“Tamamdır, iblis diyarı bu tarafta! Hava berbat ama adımlarımızı sağlam atalım, ne dersin Patron?”

“Pekala!”

Şiddetli yağmur nehirleri taşırmış, ormanın bazı kısımlarını su basmıştı; normalde rahatça geçilebilecek yollar şimdi çamurlu suların altında kalmıştı.

Çoktan beline kadar suya batan Bash, Zell’in gösterdiği yöne doğru ilerledi.

İblisler.

Yedi Müttefik’in liderleri ve aralarındaki en güçlü ırk olan bu halk, Dörtlü İttifak’ın en çok korktuğu güçtü.

Bu yüzden barışı sağlamak adına Dörtlü İttifak, İblis Krallığı’nı kıtanın en uç köşesine sürmeye karar vermişti.

Kıtanın kuzeybatısında, sarp dağlar ve uçurumlarla çevrili çorak bir arazi… Tüm dünyadaki en değersiz toprak parçası. Bu topraklar iblislere verilmiş, daha doğrusu onları buraya hapsetmişlerdi.

Dolayısıyla iblis diyarına girebilmek için devasa bir vadiden geçmek gerekiyordu.

Algardia Vadisi.

Bu ismi taşıyan kanyon son derece derin ve genişti, dibinde ise azgın bir nehir akıyordu.

Nehrin akıntısı o kadar güçlüydü ki Bash ayarındaki bir savaşçı bile köprü kullanmadan karşıya geçmekte zorlanırdı.

Kanyonun üzerinde uzanan birkaç köprü vardı ve her köprüde bir kontrol noktası bulunuyordu.

Bu kontrol noktaları tahkim edilmişti ve tamamen Dörtlü İttifak’ın denetimi altındaydı.

İblis ırkından işte bu kadar korkuyorlardı.

“Ha! Şuradaki sınır değil mi, Patron?”

En sonunda, ileride silik bir karaltı belirdi.

Taş bir bina… Savaş sırasında görmeye alışık oldukları türden bir yapıydı.

Bir insan karargahı.

“Sıkı tutuyorlar,” dedi Bash.

“Buralar çalkantılı yerler. Sınırlar iyi korunuyor. Ya da en azından ben öyle sanıyordum, Patron.”

Burası iblis diyarının sınırıydı.

Kaleye dönüştürülmüş kontrol noktası muazzam derecede heybetli görünüyordu.

Her yerine koruma boyaları sürülmüş, orasına burasına büyü sembolleri çizilmişti.

İnsan mimarisi, cüce koruma boyaları ve elf büyü çemberleri…

Burası hayvamsıların bölgesiydi ancak iblisleri yakın takibe almak için her ülke taşın altına elini koymuştu. Tabi Bash ile Zell’in bu tür politik detaylar pek umrunda değildi.

Kontrol noktasının girişi, insanların yapımında usta olduğu sağlam bir demir kapıyla her daim kilitli tutulurdu.

Kapı yalnızca geçerli bir izin belgesine sahip biri geldiğinde açılırdı.

Bizim Kahraman Bash gibi biri geldiğinde.

“Çok dikkatsizce. Kapıyı açık bırakmışlar Patron.”

“Hmm.”

Gerçekten de kalenin kapısı ardına kadar açıktı. Üstelik geçiş izinlerinin olup olmaması bile bir şey değiştirmeyecekti.

Kalın çift kanatlı kapı rüzgarda sallanıyor ve gıcırdıyordu.

“… Burada bir şey olmuş.”

Bash kınından kılıcını çekti.

Yıllar süren savaşlar, tehlikeyi sezen savaşçı hislerini keskinleştirmişti.

“Yani, ben hiç kan kokusu almıyorum ama Patron…?”

“Hiç kimsenin izi yok.”

“Hmm. Tamamdır Patron, buldum! Ben gidip bir etrafı kolaçan edeyim!”

“Eder misin?”

Zell hemen taş kalenin içine süzüldü.

Bash de özel bir tedbir alma gereği duymadan arkasından ilerledi.

“… Bu da ne böyle?”

İçeride onları tüyler ürpertici bir manzara karşıladı.

Devrilmiş bir sandalye, evrakların saçıldığı bir masa… Paramparça olmuş raflar. Yere saçılmış oyun kartları.

Bash hemen durumu çözdü; burada çetin bir dövüş yaşanmıştı.

Onları hazırlıksız yakalamışlar, pusuya düşürmüşlerdi. Ortamın hali tam olarak bunu gösteriyordu. Bash bunu görebiliyordu.

Fakat ters giden bir şeyler vardı.

Ne tek bir ceset ne de tek bir kan lekesi görünüyordu. Burada böylesine şiddetli bir çatışma yaşandıysa, mutlaka bir izi kalmalıydı.

Kim etraftaki mobilyaları ve kartları saçılmış halde bırakıp cesetleri ve kan izlerini temizlerdi ki?

“… Hmm.”

Etrafta bu manzaraya sebep olmuş olabilecek tek bir kişinin bile izi yoktu.

Dışarıdan bakıldığında Bash’in biraz dünyadan bihaber biri olduğu düşünülebilirdi ancak onu gerçekten tanıyanlar, her ne olursa olsun gardını asla düşürmediğini çok iyi bilirdi.

Bash bu garip manzaranın ortasında ağır adımlarla ilerleyerek koridorun sonuna ulaştı. İblis Krallığı’nın girişi… Yani kalenin çıkış kapısı.

İki at arabasının yan yana geçebileceği genişlikteki koridorun sonunda, fırtınanın şiddetiyle sarsılan, en az giriştekiler kadar devasa bir çift kapı duruyordu. Bash titreyen kapıların arkasına baktığında, vadiyi aşan taş köprüyü döven kırbaç gibi yağmuru gördü.

O taş köprü de adeta moloz yığınına dönmüştü.

Burada amansız bir savaşın yaşandığına en ufak bir şüphe yoktu.

“Patron…”

Zell tam o sırada geri döndü.

Bash’in etrafında pır pır uçarak abartılı hareketlerle durumu anlatmaya başladı.

“Kalenin içi tamamen terk edilmiş! Gerçekte ne olduğunu anlamak imkansız. Ama birilerinin burada terör estirdiği, sonra da cesetleri ortadan kaldırdığı gün gibi ortada!”

“Anlıyorum…”

Bash bir an duraksadı, sonra omuz silkti.

Burada ne olduğunu az çok merak etmediğini söylese yalan olurdu.

Ancak bu büyük ihtimalle onları ilgilendiren bir mesele değildi.

“Yine de kafam takıldı Patron. Kontrol noktasında kimse yoksa, sınırları kaçak geçtiğini sanabilirler.”

“… Ne yapmamız gerek peki?”

“Hmm…”

Zell etrafına bakındı ve yere saçılmış belgeleri fark etti.

“Buldum! İnsanlar emredilen şeyleri falan hep kağıda yazarlar, değil mi? Biz de buradaki sınır kontrolünden geçmişsin gibi görünen bir şeyler yazsak ya?”

“Anladım… Olur, bir deneyelim bakalım.”

“Tamamdır Patron, ben yazıyorum. Şöyle yapalım… Ork… Kahramanı… Bash’in… Buradan Geçişine… İzin… Verilmiştir.”

Okuma yazma pek orkların ya da perilerin yaptığı bir şey sayılmazdı.

Hatta orkların ve perilerin çoğu okuma yazma bilmezdi.

Fakat Zell hem okuyabiliyor hem de yazabiliyordu.

Okuyabilen periler arasında bile yazabileni parmakla gösterilirdi. Yazabilenlerin yazısı da diğer ırkların zar zor okuyabileceği türden olurdu. İşte bu yüzden perilerin diyarlarında Zell’e “Alim Zell” lakabı takılmıştı.

“Bu işimizi görür Patron… Yine de içimde hâlâ ufak bir huzursuzluk var.”

“Bir insan askeriyle karşılaşırsak durumu açıklarız.”

“Haklısın valla, Patron!”

Savaş zamanı olsaydı, ikisi kalenin bu halinden tehlikeyi sezip durumu bildirmek için hemen kendi ülkelerine dönerlerdi.

Fakat artık savaş zamanı değildi. Üstelik ikisinin de tamamlaması gereken bir görevi vardı.

Bütün bunlar göz önüne alındığında, kalenin terk edilmiş olduğunu haber vermeyi öncelik haline getiremezlerdi.

“Gidelim mi artık?”

“Ağzından bal akıyor Patron!”

Bash kılıcını sırtındaki kınına soktu ve kendini fırtınanın ortasına attı.

Uğuldayan kasırganın kamçıladığı yağmur, Bash’i her yanından dövüyordu. Ama ne de olsa sadece yağmurdu; savaş sırasında üzerine yağan su büyüleriyle kıyaslandığında bu, hafif bir çiselemeydi ancak.

Yine de önünü görmesini engelleyecek kadar şiddetliydi.

“Hmm!”

Bash durumu fark ettiğinde artık çok geçti.

Yağmurdan mı kaynaklanmıştı, yoksa birileri kaleye saldırdığında mı oluşmuştu bilinmez…

Taş köprü boyunca uzanan devasa bir çatlak vardı.

Bash adımını bastığı an çatlak gürültüyle çatırdadı ve hızla yarılarak…

Çöktü.

“P-Patron!!!”

Bash çaresizce nehre doğru yuvarlanırken Zell’in çığlığını işitti.

Bash tecrübeli bir savaşçıydı.

Pek çok düşmanla çarpışmış, sayısız zafer kazanmıştı.

Fakat yenilmez değildi, ölümsüz de değildi.

Bu kötü oldu işte…

Fırtınayla coşan nehir adeta çamurlu bir girdaba dönüşmüştü; Bash’in bedenini evirip çeviriyor, onu taştan taşa vuruyordu.

Yüzmeyi bilmediğini mi düşünüyorsunuz?

Hayır, hiç de öyle değildi.

Ork orman sakini bir halktı ama savaş boyunca suda verilen pek çok mücadele yaşanmıştı.

Yüzme bilmeyen bir savaşçıya rastlamak neredeyse imkansızdı.

Yine de bu azgın suların hırpalayışı karşısında ayakları basacak bir yer bulamıyor, kudurmuş akıntıya karşı koyacak gücü yetmiyordu…

Nefes… alamıyorum…

Ork, bir insana kıyasla nefesini katbekat daha uzun süre tutabilirdi.

Bash de orkların şanıydı; nefesini çok ama çok uzun süre tutabilirdi.

İster derin sularda ister yoğun bir dumanın ortasında olsun, nefesini tutabilmek bir ork savaşçısı için en temel meziyetlerden biriydi.

Yine de her şeyin bir sınırı vardı.

“Gurbb!”

En sonunda Bash suyun yüzeyine çıkmayı başardı.

Dayanma sınırına gelen bedeniyle, ciğerlerine taze hava çekerken gözleri adeta yuvalarından fırlayacaktı.

Fırsat buldukça nehir yatağını tepip kendini yukarı fırlatmaya çalışan Bash, akıntı onu sürükledikçe sırtındaki kılıcın ağırlığıyla yeniden dibe çökmeye başladı.

Bir daha su yüzüne çıkması pek mümkün görünmüyordu.

Ya da o öyle sanıyordu ki…

“?”

Bir anda Bash’in bedeni dönmeyi bıraktı.

Giderek bulanıklaşan bilincinin arasında Bash bir şey fark etti.

Suyun içinde hareket eden bir şey vardı.

Gözlerini zorladı ama şeklini tam çıkaramadı. Suyla bir mi olmuştu? Yoksa suyun kendisi miydi? Her ne olursa olsun, varlığı dahi Bash’i nazikçe sarmalıyor gibiydi.

Kesik kesik aldığı nefesi düzeldi. Sürüklenip savrulması durdu. Artık ne nehir yatağına çarpıyordu ne de kayalara.

Bir ruh mu…?

Ama nehrin mi, bulutların mı, yoksa fırtınanın mı ruhuydu?

Bash tam olarak ne olduğunu anlayamadı ama bir tür su ruhu gibi görünüyordu.

Daha önce hiç gerçek bir ruh görmemişti fakat onların varlığına dair hikayeler duymuştu.

Dünyanın dört bir yanında yaşarlar, özgür ve özensizce takılırlar, bazen de insanlara yardım ederlerdi. Ama bazen de insanlara zarar vermenin yollarını ararlardı.

Ne olursa olsun, minnetimi göstermeliyim.

Yarı baygın haldeki Bash, su onu sürüklerken ruha teşekkür etti.

Ruh dalgalandı… Belki de Bash’in sözleri bir karşılık bulmuştu.

Nedense Bash, ruhun kendisine bir şeyler anlatmaya çalıştığını hissetti.

Ruhlar, doğanın kaprisli yapısının birer tecellisiydi. Öyle kendi iyilikseverliklerinden durduk yere insanlara yardım etmezlerdi.

Yalnızca sevdikleri, çocukluktan beri bağ kurdukları kişileri müstesna tutarlardı.

Bash daha önce böyle biriyle hiç karşılaşmamıştı.

Ruh birine sıcak bakmasa bile, zaman zaman ondan bir ricada bulunabilirdi.

Ruhlara burun kıvıranların ya da onların ricalarını yerine getirmeyenlerin başına büyük felaketler gelirdi.

Bu tür efsaneler ork diyarına da yayılmıştı.

Bu yüzden Bash, su ruhunun isteğine kulak vermeye çalıştı.

İstediğin nedir…?

Ama Bash’in ruhun cevabını kavramasına imkan yoktu.

Ruhların dilinden ancak çocukluktan beri onlarla haşır neşir olanlar anlardı.

Bu bir rüzgar ruhu olsaydı, belki Zell iletişim kurabilirdi.

“Periler ve rüzgar ruhları akrabadır,” derdi belki Zell.

Gah…

Bash bilincini kaybetmeye başladı.

Ruhun dalgalanışları bir tür arzuyu işaret ediyor gibiydi ama Bash bunu çözemiyordu.

Bu gerçek miydi? Yoksa ölümün getirdiği bir hezeyan mı?

Bash daha fazlasını düşünemeden zihni kapkaranlık ve derin bir kuyuya yuvarlandı.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla