Orc Eroica Cilt 4 – Bölüm 7 / Gizli Hamleler

Gizli Hamleler

Beşinci prenses Silviana Rivergold, Kraliyet Hayvamsı Rivergold ailesinin doğan onuncu çocuğuydu.

Hayvamsıların çokça çocuğu olurdu, kraliyet soyu da bu hususta bir istisna değildi.

Annesi Leona Rivergold iki kez doğum yapmıştı. İlkinde beş, ikincisinde ise altı evlat dünyaya getirmişti.

Silviana, annesinin ikinci doğumundaki beşinci çocuktu. İkinci batının beşincisi.

Savaş meydanında dünyaya gözlerini açmıştı.

Annesinin ilk doğumundan olan tüm çocuklarının ölmesinin üzerinden iki yıl geçmişti. İkinci batı çocuklar döne dolana beklenen bebekler olsa da dünyaya gelişleri pek hayırlı bir zamana denk gelmemişti. O dönemde İblis Kral Geddigs gücünün zirvesindeydi ve hayvamsı ırkı tamamen yok olmanın eşiğindeydi.

Sadece bir avuç kraliyet muhafızı kalmıştı ve hepsi de yeni doğan prenseslerin karanlık geleceğine umutsuzlukla bakıyordu.

Bütün bu hengamenin ortasında Kraliçe’yi içtenlikle tebrik eden tek bir kişi vardı.

Leto Rivergold.

Kraliçe Leona’nın erkek kardeşi, bu altı prensesin, yani yeğenlerinin doğumunu yürekten kutlayan tek kişimdi.

Altı prenses doğduğunda, babaları savaşta katledildiği için çoktan aralarından ayrılmıştı.

Prens konsort Taiga Rivergold, kızlar doğmadan çok önce gerçekleşen bir muharebede hayatını kaybetmişti.

Prenseslerin çocukluğu pek de mutlu geçmedi.

Savaşlar ve çatışmalar. Feryatlar ve çığlıklar. Huzurlu tek bir gün bile görmediler.

Leto onlar için bir nevi ağabey figürüydü.

Leto onları her zaman korudu; akılları ermeye başladığında ise onlara dövüş tekniklerini öğretmeye başladı.

Yetim kalan bu kızlar için adeta bir baba gibiydi.

Hpsi Leto’ya hayrandı, saygı duyuyor ve onu canları gibi seviyorlardı.

Kutsal toprakları geri alması, ona duydukları bu hisleri katmerlemekten başka bir işe yaramadı.

Hayvamsı kabilesinin gerçekleştirdiği en büyük ve son karşı saldırı; gelecek nesiller boyunca efsane olarak anlatılacak, Leto’yu “Cesur Leto” yapacak olan o büyük hadise.

Geddigs’in hükmü altındaki Yedi Müttefik’e karşı kazandıkları ender zaferlerden biriydi.

O savaşta Leto bir Kahraman’a dönüştü.

Altı prenses için tüm dünyada ondan daha yüce bir kahraman yoktu.

O zamanlar herkes, henüz yaşları küçük olan bu altı prensesten birinin gelecekte Leto’nun eşi olacağının hayalini kurardı.

Ancak bu hayal, o meşum günde yerle bir olacaktı.

Remium Yaylası’ndaki kader tayin edici meydan muharebesi.

Cesur Leto, İblis Kral Geddigs’in kellesini almak için kurulan intihar birliğine gönüllü katılmış ve bu uğurda can vermişti.

Altı prenses bu uzun savaştan sağ çıktı.

Yürekleri dağlanmıştı ama neticede pek çok onurlu savaşçı muharebe meydanında can vermişti; bu hakikate sığınarak teselli bulmayı bildiler.

Av Tanrısı’na tapanlar için yenilgide utanç yoktu.

Yiğitçe savaşmak, hatta kendisini yenen birine besin olmak dahi hayvamsılar için bir onurdu.

Evet, yem olmak bile.

Fakat Kahraman Leto öylece çürümeye terk edilmişti.

Bütün hayvamsı tarihinde, düşen hiçbir mütevazı asker bundan daha fazla hor görülemezdi.

Bu saygısızlığa asla müsamaha gösterilemezdi.

Altı prensesin her biri özel yeteneklerini bileyip intikam gününe hazırlandı.

Savaş meydanına adım attıklarında bu cürmün failini, yani Ork Kahramanı Bash’i kendi elleriyle katledeceklerine dair ant içtiler.

Ne var ki o fırsat hiçbir zaman ayağına gelmedi ve savaş sona erdi.

Prenseslerin çoğu savaştan sonra öfkelerini bir kenara bıraktı.

Tahtın birinci sıradaki varisi olan ilk prenses Reese, savaştan kaçınılması gerektiğini ve orklara karşı kin beslememeleri icap ettiğini düşündü.

Üçüncü prenses Innuella da çocukluğundan beri hayran olduğu adamla evlendikten sonra geleceğe umutla bakmaya başladı.

Yüreklerinde artık nefretten eser kalmamıştı.

Diğer prensesler nefreti içlerinde yaşatmaya devam ettilerse de üstlenmeleri gereken başka mühim sorumlulukları vardı.

İkinci prenses Lavina, müstakbel kraliçenin sağ kolu sıfatıyla, mantıken orklarla yeniden savaşa girilmemesi gerektiği görüşündeydi.

Dördüncü prenses Quina, müstakbel adalet bakanı olarak, ülkelerine orklar gelse dahi adil davranılması gerektiğini savunuyordu.

Altıncı prenses Fululu ise Kahraman Leto’nun meziyetlerini devralan biri olarak, bu mirası gelecek nesillere aktarmaya odaklanmayı seçti.

Bu üçü de orklara karşı ayrımcı bir tutuma sahipti ve içten içe karşılarına düşman bir ork çıkacak olursa onu hiç düşünmeden katledeceklerini biliyorlardı. Yine de son dakikada biri müdahale edip onları durduracak olsa, aklın sesini dinleyecek kadar makul kimselerdi.

Neticede onlar hayvamsı prensesleriydi; geleceğe rehberlik etme sorumluluğunun gururunu taşıyorlardı.

Fakat bir başkası daha vardı.

Sadece beşinci prenses Silviana farklıydı.

Silviana, Kahraman Leto’nun en sevdiği prensesti.

Kardeşleri arasındaki en duygusal ve en sulugözlüsü olduğu için, sık sık gidip Kahraman Leto’nun kucağında ağlardı.

Ağlamak için türlü türlü sebebi olurdu. Ablalarının onu sıkıştırması, köpeklerin ısırması, arıların sokması…

Altı prenses arasındaki en düşüncesiz, geleceği en az hesaba katan kişi oydu.

Aklına bir fikir geldiğinde hemen uygulamaya koyulur, bu da genelde hüsranla ve gözyaşlarıyla sonuçlanırdı.

Çoğunlukla hata kendisindeydi ama ne zaman ağlasa Leto saçlarını okşayarak onu teselli ederdi.

Büyüdükçe hırsla çalışıp bir askeri stratejist olmayı kafasına koydu.

Stratejileriyle Kahraman Leto’yu zafere taşımak en büyük hayali haline gelmişti.

Stratejist olma yolunda ilerlerken Leto’dan şu dersi kulağına küpe yaptı:

“Yufka yürekli bir kızdan savaş stratejisti olmaz. Nedenini biliyor musun? Evet, bildin. Çünkü ne düşmanına ne de kendi askerine acıma lüksün vardır. Stratejistler yeri gelir kendi yoldaşlarını ölüme sürükler, yeri gelir hazırlıksız düşmanı kılıçtan geçirir. Acımasız olmak ve amacına sımsıkı sarılmak zorundasın. Kurduğun planın nasıl bir sonuç doğuracağını daha en başından çok iyi analiz etmelisin. Bu senin için zor olabilir, yine de yapabileceğine inanıyor musun?”

Silviana kararlılıkla başını sallamıştı.

Hem de Leto’nun tahmin ettiğinden çok daha fazla ciddiye almıştı bu sözleri; duygularını bastırıp iradesini çelikleştirmek için çetin bir eğitime girişti.

Artık aklına esen bir fikri eyleme dökmeden önce doğuracağı sonuçları ince ince hesaplıyordu.

Neticede ikide bir ağlamayı bıraktı ve çok daha temkinli birine dönüştü.

Bu eğitimi uzun yıllar sürdürdükten sonra altı prenses arasındaki en soğukkanlı, en kurnaz ve en acımasız kişi olup çıktı.

Leto’nun ölümüne de ancak bu sayede dayanabildi. Günlerce ağladığı, kahrolduğu zamanlar oldu elbette.

Ancak o, benliğini sarsan son olay olmuştu.

O gün duygularının kırıntılarını da söküp attı.

Yüzüne gülücüklerden bir maske taktı ve sadece sarsılmaz bir mantık çerçevesinden konuşmaya başladı.

Diğer prensesler Silviana’daki bu büyük değişime üzülüyor, onun için endişeleniyorlardı.

Ama bir yandan da ona sırtlarını yaslıyorlardı.

Kendi duygularına kolayca yenik düşen prensesler için, hislerine kapılmadan mantık yürütebilen Silviana büyük bir dayanak haline gelmişti.

Fakat bunların hiçbir önemi yoktu.

Beşinci prenses Silviana, Kahraman Leto’nun en gözde prensesiydi.

Ve Leto’ya en çok tapan da oydu. Esasen hepsi arasında en duygusal olanı kendisiydi.

Leto’nun ölümünü ve lekelenen gururunu herkesten çok daha fazla ciddiye alan prenses oydu.

Ve en gözü karası da yine oydu.

Fakat herkesin aksine, duygularını tamamen söküp atmış değildi. O hassas ve hisli yüreğini büsbütün katılaştırmamıştı.

Hepsi sadece derinlerde bir yerlere gizlenmişti.

İşte bu yüzden, sarayda bir ork belirdiğini ve bu orkun Leto’yu katleden “Ork Kahramanı” Bash olduğunu öğrendiği an derhal bir plan kurmuştu.

Ve bu kez, sonrasında ne olacağını zerre kadar umursamayacaktı.

“…”

Silviana o gün saraya tek başına döndü.

Mütevazı fakat kaliteli bir pelerin içinde, başı dik bir şekilde karanlığın içinden süzüldü.

Saray muhafızları onu ilk bakışta tanıdı ama tek bir laf etmeye cesaret edemediler.

Zemin zaten çoktan hazırlanmıştı.

Odasına geçti.

Normalde hizmetçisi üzerini değiştirmek için koşarak gelirdi ama etrafta kimseden eser yoktu.

“…”

Ay ışığı zifiri odayı aydınlatıyordu.

Silviana ipek pelerinini omuzlarından kaydırıp narin, lekesiz tenini cömertçe sergiledi.

Bash orada olsaydı, bu manzara karşısında aklını kaçıracağından şüphe yoktu. Kahramanlar da nihayetinde zayıf yaratıklardı.

Ardından Silviana başını yana çevirdi.

Boy aynasına baktı. Dörtlü İttifak, savaşın bitişini kutlamak amacıyla bir araya gelip bu özel eşyaları üretmiş ve her ülkenin kraliyet ailesine hediye etmişti. Çeşitli efsunlu mühürlerle bezenmiş bu ayna, yüz yıl geçse de parlaklığından hiçbir şey kaybetmezdi. Bir gürzle parça parça edilse dahi göz açıp kapayıncaya kadar kendini onarırdı.

Silviana yumruğunu hırsla bu aynaya geçirdi.

Çat! Rahatsız edici bir ses yankılandı ve ayna çatladı.

Zaman geriye sarılıyormuşçasına çatlak anında kapandı ama Silviana yumruklarını aynaya indirmeye devam etti; tekrar ve tekrar.

Aynanın yüzeyine kanlı izler bulaştı ama o durmaksızın vurmayı sürdürdü.

Çatlama sesleri boğuklaşıp yerini etten kemikten gelen ıslak bir ezilme sesine bıraktığında bile durmadı.

Sonra bir anda, içindeki cinnet ateşi sönüverdi.

Silviana’nın eli havada kaldı, yüzü tamamen ifadesizleşti ve aynanın kenarındaki bezle üzerindeki kanı özenle sildi.

Bez silme bezini sessizce çöp kovasına attı, fısıltıyla bir iyileşme büyüsünün sözlerini mırıldanarak yaralı yumruğunu iyileştirdi.

“…”

Silviana gardıroptan geceliğini çıkarıp giydi, ay ışığının süzüldüğü pencereye doğru ilerleyip kanatları açtı.

Başını uzatıp Bash’in döndüğü hana doğru baktı.

O ifadesiz yüzü bir buz kütlesi gibi çatladı.

Gözlerinde nefret ve kin kıvılcımları çakıyordu. Dişlerini gıcırdatıp alçak bir hırlama koyuverdi.

“Onunla savaşıp kazandın diye gurur duyuyorsun, öyle mi?”

Hırlaması yerini öfkeli mırıltılara bıraktı.

Bu mırıltılar yalnızca öfke değil, biraz da şaşkınlık barındırıyordu.

Gerçeğin bambaşka olduğunu sanıyordu ama işin aslı hiç de öyle çıkmamıştı.

Fakat onu duyan kimse yoktu. Sesi zifiri gecenin yokluğunda eriyip gitti…

“…”

Silviana bir süre daha dışarıyı seyretti, ardından hafifçe iç çekerek odasına döndü.

Yüzünde bir tebessüm peydah olmuştu.

Bu tebessüm kimeydi? Ne anlama geliyordu? Anlamak imkânsızdı.

Ancak bir sonraki an, o tebessüm yüzünde donup kaldı.

“Selamlar. İyi akşamlar.”

Nasıl olduysa, odada bir kadın belirmişti.

Sandalyelerden birine kurulmuş, parıl parıl parlayan kırmızı gözleriyle Silviana’ya bakıyordu.

İçeri ne zaman girmişti? Sanki bir anda yoktan var olmuş gibiydi.

Daha birkaç an önce, gardıroptan pencereye geçerken o sandalye kesinlikle boştu.

Işıklar kapalı olduğu için karşısındakinin kim olduğunu tam seçemiyordu. Fakat Silviana bu kişinin buraya ait olmadığını anında kavradı.

“Herhangi bir misafir çağırdığımı hatırlamıyorum.”

Silviana elini ağzına götürdü.

İşaret parmağını dudaklarına bastırıp derin bir nefes çekti.

Bu, “Çağrı” olarak bilinirdi… hayvamsılar arasında bir iletişim yöntemiydi.

Bu sesi yalnızca belirli hayvamsı kulakları duyabilirdi. Ve kadim zamanlardan beri hayvamsılar için acil durum iletişimi olarak hayat kurtarmıştı.

Bütün hayvamsılar, kendileri duyamasalar dahi bu sesi çıkarabilmek için küçüklükten itibaren eğitilirlerdi.

Ne var ki Silviana Çağrı’yı tamamlayamadan hırsız söze girdi.

“Ork Kahramanı’nın itibarını yerle bir edecek bir yöntemle ilgilenir misin?”

“…”

Silviana donakaldı.

“Görünüşe göre Bash’i ağlarına düşürmek için bayağı çabalıyorsun…”

“…”

“Doğru ya. Orkların çoğu beynini kullanmaktan aciz mahluklardır ama onların ‘Kahraman’ dedikleri adamlar öyle yarım yamalak baştan çıkarmalara ya da tatlı sözlere pabuç bırakmaz. Baş başa kalsanız bile, sırf nefsani arzuları uğruna bir prensese asla saldırmaz.”

“Neden bahsediyorsun sen?”

Silviana farkında olmadan yine gülümsüyordu.

Herkese güven veren o tebessüm. Gülümseme süsü verilmiş bir hissizlik maskesi.

“Lafa dökene gerek yok. Biliyorum. Kahraman Leto’yu katlettiği için Bash’ten intikam almak istiyorsun, değil mi?”

“…”

“Planın onu baştan çıkarmak, kusursuz tuzağına çekmek, sonra da sana tecavüz ettiğini öne sürerek orklara karşı yeni bir savaş kıvılcımı çakmak. Haksız mıyım?”

“…”

Kadın, şımarık ve alaycı bir tonla konuşuyordu. Sanki şaka yapıyormuş gibi bir hali vardı.

Ancak söyledikleri harfiyen doğruydu.

Bunlar, hakikaten de Silviana’nın gerçek niyetleriydi.

Bash’e yaklaşmak, onu yatağa çekmek ve her şeyi zorla yapılmış gibi göstermek.

Bash’in kendisine saldırmasına izin verirse, sonradan “Benim asla öyle bir niyetim yoktu!” diye feryat edebilirdi. “Ona yalnızca ork ve hayvamsı dostluğu adına yaklaşmıştım.” Ne olursa olsun, suçu Bash’in üzerine yıkmayı başarabilirdi. Ya da o öyle sanıyordu.

Bunun zayıf bir plan olduğunun farkındaydı ama elindeki tek koz buydu.

Bash’in hayvamsıların diyarına geleceğini hiç tahmin etmemişti. Böyle bir fırsat bir daha asla ayağına gelmeyebilirdi.

Ne pahasına olursa olsun şansını denemek zorundaydı.

Bash resmen cezalandırılmasa bile, hayvamsılar ile orklar arasındaki ilişkilerin bozulması ya da oradaki elf ve insan soylularının ork hakkında kötü izlenimlerle yurtlarına dönmesi bile onun için kafîydi.

Bunun gerçekleşmesi uğruna bedenine ne olacağını bile umursamıyordu.

Fakat avını baştan çıkarmakta bu kadar zorlanacağını rüyasında görse inanmazdı.

“Ee, yani?”

Gerçek niyetleri sezilmiş olsa dahi Silviana geri adım atacak değildi.

İnandığı yoldan şaşmamak üzere eğitilmişti. Hem henüz fiilen bir şey yapmış da sayılmazdı.

En başından beri onunla sadece hayvamsılar ve orklar arasındaki dostluk pekişsin diye iletişim kurduğunu iddia etmek çocuk oyuncağıydı.

“Lord Leto’ya öteden beri hayranlık duyarsın. Sana harp sanatının esaslarını öğreten de Lord Leto’ydu. Esir düşüp bir savaş esiri olarak katledilmek üzereyken hayatını kurtaran da yine oydu. Ona tapman son derece doğal. Üstelik o, tüm hayvamsı soyunun kahramanıydı.”

Silviana’nın dudaklarından alaycı bir tebessüm kaçtı.

Ardından hemen toparlandı, yüzü yine demir gibi sert bir hal aldı. Şimdi diğer prenseslerin ödünü koparan o acımasız ifadeye bürünmüştü.

“Savaş bittikten sonra bile orkların kökünün kazınması gerektiğini savunan sen değil miydin?”

“… Bazen insanların fikirleri değişir.”

“Kin dediğin öyle kolay kolay yok olmaz. İnan bana, bunu çok iyi bilirim. Bash… O aşağılık ork… Yaptıklarının yanına kâr kalmasına izin verilemez. Lord Leto’yu savaş meydanında bir çöp gibi bırakıp gitmesine rağmen hâlâ sefa içinde yaşıyor. Hatta kalkmış Innuella’nın düğününe konuk olarak geliyor. Midesiz mahluk!”

Bu sözlerin cazibesine kapılan Silviana’nın duygusuz maskesi eriyip gitti.

Maskenin altından çıkan şey; katıksız bir nefret ve öfke ifadesiydi.

Evet. İşte böyle. Bu kadın haklıydı.

O orkun yanına kalmamalıydı.

Kahraman Ork Bash bedel ödemeliydi.

O bir iblisti. Merhametin m’sini bile hak etmiyordu.

“… Söyle bakalım, planın ne?”

“Hi-hi… Altı hayvamsı prensesten biri olan Prenses Silviana. Sizin gibi deha sahibi birinin bunu zaten kavramış olması gerekirdi ama… Fikrimi dinlemek ister misiniz?”

“Saçmalıklarınla vaktimi çalarsan, seni de gebertirim.”

“Ooo, ne kadar da korkunç.”

Silviana, odanın ortasında beliren iki kırmızı ışık kaynağına doğru ilerledi.

Adımları nefret ve hırsla doluydu.

“Yönteme gelince, son derece basit.”

“Savaş stratejileri her zaman basit olmalıdır.”

“Bash düğüne çağrılacak. Sen onu baştan çıkarmaya çalışacaksın, ben de efsunlayacağım. Böylece Bash bizim kuklamız olacak. Planlandığı gibi, ona sana zorla sahip olmaya çalışıyormuş gibi yaptırabilirsin ya da kendi ellerinle canını alabilirsin…”

“Efsunlamak mı…? Succubus büyülerine sahip olduğunu mu iddia ediyorsun…?”

“Evet, kendi gözlerinle görebileceğin üzere…”

Ay ışığı odayı aydınlattı.

Az önce belirsizce seçilen kadının silüeti tamamen ortaya çıktı.

Mahrem yerlerini zor kapatan, vücudunu sımsıkı saran deri bir büstiyer ve etek giymişti. Dalgalı mor saçları, parıldayan kırmızı gözleri ve uzun bir kuyruğu vardı.

“… Ben bir Succubus’um.”

Succubus’ların sözde büyüleme yeteneği…

Savaş esnasında muazzam yıkımlara yol açmış bir büyü türüydü.

Efsunlanan bir kurban, büyüyü yapana saldırma yetisini tamamen kaybedip felç olurdu. Aksine, dönüp kendi yoldaşlarına saldırmaya başlardı.

Tek kusuru, bu yeteneğin kadınlar üzerinde hiçbir etkisinin olmamasıydı. Ancak bir erkek üzerinde kullanılırsa, çok yüksek bir büyü direncine sahip olmadığı yahut tılsımlı bir koruması bulunmadığı sürece Succubus’un kölesi haline gelirdi.

Bugünlerde, Succubus’lara karşı uzun ve çetin bir savaş veren elflerin nüfusunda erkeklerin sayısı kadınlara kıyasla epey azalmıştı. Hatta bunun için Succubus’lara “teşekkür borçlu” oldukları düşünülürdü…

Efsun büyüsü ise savaştan sonra kullanımı kesinlikle yasaklanan büyü türlerinden biriydi.

Yine de bu büyüyü kullanacak olursanız… Bırakın sıradan birini, bir Ork Kahramanı bile buna karşı koyamazdı.

“… Ne istiyorsun?”

“Kutsal Ağaç’a dokunmama izin vermeni istiyorum.”

“Kutsal Ağaç’a dokunmak mı? Hepsi bu mu?”

“Biliyorsun ya, orası bizim için de kutsaldır. Av Tanrısı’na tapan tek ırk siz hayvamsılar değilsiniz.”

İnanç lafını duyan Silviana’nın şüpheleri yok oldu.

Her ırk kendi ilahına tapardı fakat o uzun savaş yıllarında bazıları farklı mezheplere kaymıştı. Demir ve ateş ruhlarına inanan elfler olduğu gibi, Güneş Tanrısı’na tapan kertenkele adamlar bile vardı.

Demek bazı Succubus’lar da Av Tanrısı’na inanıyordu, ha? Eh, bu duyduğu en tuhaf şey sayılmazdı.

Eğer bu Succubus da tıpkı bir zamanlar hayvamsıların yaşadığı gibi kutsal bir nesneden uzun süredir mahrum kaldıysa, ona ulaşmak istemesi ve arzusuna kavuşmak uğruna Bash’i devirmeye yardım etmeyi kabul etmesi mantıklıydı.

“Hadi ama, sana yalvarıyorum. İzin istemeye gittiğimde beni direkt geri çevirdiler.”

İzin almadan Kutsal Ağaç’a yaklaşmak imkânsızdı.

Kutsal Ağaç’ın muhafızları, yani izin yetkisine sahip olanlar, böylesine tekinsiz bir Succubus’un yaklaşmasına asla müsaade etmezlerdi.

Muhtemelen Succubus ile ilgilenme görevi kadın bir muhafıza verilmişti. Fakat hayvamsı kadınları arasında bile Succubus’lara karşı hâlâ güçlü bir önyargı vardı.

Succubus’lar, erkeklerin yaşam enerjisini emmekten başka bir şey düşünmeyen aşağılık bir ırktı. Muhafızların böyle birini Kutsal Ağaç’tan uzak tutmak istemelerine şaşmamak gerekirdi.

Zira özel bir sebebi olmayan sıradan inananların dahi yaklaşmasına izin verilmiyordu.

Silviana’nın kendisi de Succubus’lara karşı tamamen önyargısız sayılmazdı.

Yine de orklara duyduğu nefret ağır bastı.

“Pekala. Planına varım.”

“Kıkır kıkır kıkır. Anlaşma tamamlanmıştır.”

Silviana, yüzünde büyüleyici bir tebessüm beliren Succubus’a doğru boş gözlerle başını salladı.

“O halde ben düğün günü tekrar geleceğim. Bana kazık atmaya kalkışmazsın, değil mi?”

“O benim lafım.”

Succubus sırtındaki kanatları çırptı ve açık pencereye doğru havalandı.

Giderken arkasından bakan Silviana birden bir şey fark etti.

Çok önemli bir şeyi sormayı unutmuştu.

“Bu arada, adın ne?”

“Carrot. Adım Carrot.”

Nefes Çalan Carrot.

Bütün savaşçıların tanıdığı, Succubus’ların en güçlüsü.

Silviana böylesine nam salmış bir savaşçının neden ayağına geldiğini merak etti ama aslında onun buraya sızmış olması şimdi çok daha mantıklı geliyordu.

Güçlü bir savaşçı muhafızları atlatıp odasına sızmakta hiç zorlanmazdı.

“Anladım. Çok teşekkür ederim, Carrot.”

“Ne demek, Prenses Silviana.”

Carrot yüzünde yine o büyüleyici tebessümle odadan dışarı süzüldü.

Odaya yeniden karanlık çöktü.

“…?”

Zifiri karanlıkta Silviana tuhaf bir şey hissetti.

Yüreğinde sanki bir şeyi unutmuş gibi garip bir his vardı.

Ancak aynı zamanda, zihnindeki sis perdesi dağılmışçasına bir ferahlık da duyuyordu.

Bu yüzden bu garip hissi kafasından atıverdi.

Şu anda sadece işine odaklanmalıydı. Leto’nun öcünü almak için ayağına gelen bu hayatta bir defalık fırsatı kaçırmayı göze alamazdı.

“Bütün ork soyunun kökü kazınmalı…”

Mırıldandığı sözler gecenin karanlığında eriyip gitti.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla