Orc Eroica Cilt 4 – Bölüm 6 / Kadınlar Beklemeyi Bilen Erkekleri Sever

Kadınlar Beklemeyi Bilen Erkekleri Sever

“Sabah olmuş bile mi?”

Bash handa uyandığında gerilip kaskatı kesilmiş kaslarını esnetti ve giyindi.

Üzerine sıcak su döktü, biraz kolonya süründü ve hayvamsıların resmi kıyafetlerini kuşandı.

Hanın giriş katında kahvaltısını ettikten sonra odasına geri döndü. Yatağa oturdu, kollarını kavuşturdu ve gözlerini yumdu.

Harika hissediyordu.

Evet, en iyi savaş stratejisi yetenekli bir taktikçinin emirlerine uymaktı.

İblis Kral Geddigs hayattayken bu yöntem her zaman işine yaramıştı. Bash, sadece en tepeden gelen emirlere uyarak tüm savaşları kazanmayı başarmıştı.

İblis Kral’ın o yol göstericiliği olmasaydı, Bash bugünkü kadar güçlü olamazdı. Hatta bugünleri görecek kadar yaşaması bile mümkün olmayabilirdi.

“Bugün fırsat kapımızı çalar mı dersin, Patron?”

Zell kahvaltı niyetine bir avuç bademi atıştırıyor, bir yandan da küçük bir şişeyi peri tozuyla dolduruyordu.

Elinde daha bir sürü badem vardı. Bugünkü peri tozunun badem aromalı olacağı kesindi.

Bash hiç istifini bozmadı.

Dışarı çıkmadı, antrenman yapmadı. Sadece öylece oturdu.

Ne kız avına çıktı ne de barlara gitti.

“Sadece beklemek şaşırtıcı derecede kolaymış.”

Bekliyordu.

Ne mi bekliyordu?

Fırsat.

Başka bir deyişle, zamanın doğal akışını.

Bash bekledi. Geçen gün o muazzam hayvamsı kızla, Silviana ile tanışmıştı. Kızın dediği gibi kendi ayağıyla geleceğinden hiç şüphesi yoktu.

Ne de olsa dergide öyle yazıyordu.

BİR KIZ SİZİNLE TEKRAR GÖRÜŞMEK İSTİYORSA ACELE ETMEYİN! ÜSTELEMEYİN! KADINLAR BEKLEMEYİ BİLEN ERKEKLERİ SEVER!

Hayvamsılarla flört etmenin sırrı tamamen bu bekleme sürecinde saklıydı.

Dergide aynen böyle yazıyordu. Bu yüzden Bash beklemeye karar verdi. Dünyadaki her savaş alanında fırtınalar estiren Bash, ezici ve doğrudan saldırılarıyla ün salmıştı. Ancak aslında pusu kurmakta da son derece ustaydı.

Gerektiğinde bir çalılığın içinde on, hatta yirmi gün boyunca pusuda bekleyebilirdi.

Düşman hiç gelmese bile en ufak bir kırgınlık hissetmezdi.

Ve bugün, müstakbel müstakbel eşini bekliyordu.

Beklemekte hiçbir acı yoktu. Aksine, bu sadece içindeki tutku alevlerini daha da körüklüyordu.

“…”

Ve böylece Bash bekledi.

Saraydaki o nahoş manzaranın yaşandığı günden bu yana.

Gün doğumundan itibaren, güneş tam tepedeyken bile yerinden kıpırdamadı. Güneş gökyüzünde süzülüp devrilmeye başladığında bile kımıldamadı. Güneş batarken yine yemeğini yedi ama sonrasında nöbetine kaldığı yerden devam etti. Kasaba derin bir uykuya daldıktan sonra Zell ile sırayla nöbet tutup beklediler.

Günler bu şekilde akıp gitti.

Bash bugün ikinci kez yıkanacak, akşam yemeğini yiyecek ve ardından handaki yatağında bekleyecekti.

Bu kadar uzun süre bekledikten sonra çoğu insanın aklına muhtemelen bekledikleri kişinin gelmeyeceği düşerdi. Fakat Bash, mantık sınırlarını zorlayacak kadar uzun süre bekledikten sonra bile avını pusuya düşürmekte her zaman başarılı olmuştu.

Hatta öyle bir pusu sayesinde Çiğneyen Kral Kuderlandt’ı bile mağlup etmeyi başarmıştı.

Bu yüzden Bash beklemeye devam etti.

Şüphesiz sonsuza kadar da beklerdi. Sonsuza dek, gün gün, ebediyete kadar…

Ve siz ne olduğunu anlamadan, üçüncü prensesin düğünü biterdi. Kasabanın düğün heyecanı yatışır, coşku sönerdi. Ve Bash daha ne olduğunu bile anlamadan, bakirlik damgası herkesin göreceği şekilde alnında beliriverirdi.

Kadının yalan söylediğini o zaman anlardı. Gelmeyeceğini nihayet kavrardı…

Ama olaylar hiç de öyle gelişmedi.

“Demek geldi.”

O öğleden sonra, belli bir kişi hanı ziyaret etti.

Bash, savaş alanındaki pusularda her zaman olduğu gibi tüm duyuları son derece teyakkuzda olduğundan, bunu anında fark etti. Hana az önce yabancı ayak sesleri girmişti.

Han sahibiyle birkaç kelime alışverişinde bulunduktan sonra, ayak seslerinin sahibi doğrudan Bash’in odasına doğru yöneldi.

Adım boyuna bakılırsa gelen bir kadındı. Adımlar sessizdi ama kastı olarak gizlenmiş gibi de değildi. Her kimse, tam bir soylu gibi yürüyordu.

Şüpheye yer yoktu. Gelen oydu.

“Patron! Buraya kadar getirdin işi. Sakın şimdi eline yüzüne bulaştırma!”

“Biliyorum. Onu kendimin yapacağım.”

Prensesler, orkların ele geçirmeyi en çok arzuladığı ganimetlerdi.

Kadın savaşçılar bir yana, orkların çiftleşme arzularıyla ilgili sohbetlerinde prenseslerin adı mutlaka geçerdi.

Ne var ki prensesler kırk yılda bir karşınıza çıkardı. Şövalyelerin aksine savaş alanında neredeyse hiç boy göstermezlerdi. Çok nadir de olsa göründüklerinde, durum zora girdiği an soylular hemen geri çekildiği için asla uzun süre orada kalmazlardı. Zaten peşlerine düşmek de riskliydi, zira tepeden tırnağa silahlı sağlam bir artçı birlik tarafından korunurlardı.

Bir ork muhafızları aşmayı başarsa bile, pek çok prenses bir ork tarafından kirletilmektense son çare olarak kendi canına kıyardı.

Prensesler sıkça bahsedilen ama pek az ele geçirilebilen varlıklardı.

Bu yüzden nadir ve egzotik bir meyve gibiydiler.

Bash’in bildiği kadarıyla, bir prensesle evlenmeyi başarabilmiş ork sayısı bir elin parmaklarını geçmezdi.

Üstelik bu anlatılanların çoğu masaldan ibaretti. Bir prensesi dize getirdiği bilinen tek bir yaşayan ork vardı: Ork Kralı Nemesis. Ancak bahsi geçen prenses artık hayatta değildi.

Beşinci hayvamsı prensesi Silviana, Ork Kahramanı Bash’in eşi olmak için biçilmiş kaftandı.

Böyle bir fırsat bir daha asla ayağına gelmeyebilirdi.

Bunu düşünmek bile Bash’in keyfini her zamankinden daha çok yerine getirdi.

“… Hım.”

Tam o sırada Bash’in odasının kapısı çalındı.

“Gir, kapı açık!”

Zell’in seslenmesiyle kapı açıldı.

Eşikte, mütevazı fakat pahalı olduğu her halinden belli ipek bir harmaniye giymiş, yüzünü kapüşonuyla kapatmış bir karaltı duruyordu.

Kapüşonun altından süzülen yüz, Bash’in geçen gün yalnızca bir kez gördüğü o büyüleyici yüzün ta kendisiydi.

Beşinci prenses Silviana gelmişti.

Beklediği kişi nihayet ayağına gelmişti. Pusu başarıyla sonuçlanmıştı.

“Hi-hi-hi.”

Bash’e bakıp hafifçe gülümsedi.

“Anansız ziyaretim seni hazırlıksız yakaladı galiba.”

“Asla.”

“Ha?”

Silviana, Bash’in yanıtı karşısında duraksadı.

Gerçekten de daha yakından bakınca Bash’in üzerindekilerin resmi kıyafetler olduğu anlaşılıyordu. Sanki bir törene gidiyormuş gibi hayvamsı kabilesinin en seçkin giysilerini kuşanmıştı. Adeta sırf onu karşılamak için özenle giyinmiş gibiydi.

“Hi-hi, sabırsızlandın mı yoksa?”

“Bunca zamandır seni bekliyordum.”

“…”

Silviana bu vakur sözler karşısında hafifçe kaşlarını çattı.

Durumu tam olarak kavrayamamıştı. Ancak çok geçmeden yüzündeki ifade yumuşadı ve yatakta Bash’in yanına kuruldu.

Ardından Bash’in omzuna yaslandı.

Bash’in pazu kısmı, iki dolgun göğsün arasında sıkışıp kalmıştı.

“Ah, Lord Bash! Sevgilim! Seni öyle çok seviyorum ki!”

“Ben de aynı şekilde hissediyorum.”

Silviana kendini bıraktı, yatağa uzanıp gözlerini yumdu.

Sanki bir şeyi bekliyor gibiydi. “Hazırım! Sahip ol bana!” … Vücut dili aynen bunu haykırıyordu.

“O zaman gidelim.”

Fakat Bash ayağa kalktı.

“Gitmek mi? Nereye?”

“Açık değil mi?”

Bash, kafası karışan Silviana’ya sırıttı.

Azı dişleri parıldadı.

“Randevuya çıkıyoruz.”

İşte zafer getiren yöntem buydu. Dergide öyle yazıyordu ve dergi henüz hiç yanılmamıştı.

SANA İŞVERİP YAKINLAŞMAYA MI ÇALIŞIYOR? ÇOĞU ERKEĞİN DÜŞTÜĞÜ HATAYA DÜŞME! ÖNCE BİR İLİŞKİ KUR!

KADINLARIN DİZGİNLERİ ELİNE ALDIĞI DEVRİM KAPANDI! ARTIK EĞLENCELİ BİR RANDEVUYLA LİDERLİĞİ ERKEK ELE ALMALI!

Dergiye bakılırsa bir hayvamsı ile aşk yaşamak, erkeğin sabrını ölçmek üzerine tasarlanmış bir sınav gibiydi.

Daha en başından işi yatak odasına ya da evliliğe götürmeye çalışmak akıl kârı değildi.

Kadın arzudan tutuşuyor gibi görünse bile bu büyük olasılıkla bir tuzaktı.

Arzunun nesnesine balıklama atlarsan, öfkeli kadından “Ben öyle bir şey ima etmemiştim bir kere!” nidası eşliğinde tokadı yer, reddedilirdin.

Yatak odası aşamasına gelebilmek için önce diğer aşamalardan pürüzsüzce geçmek şarttı.

Hiçbir aşama atlanamazdı. Önce randevu geliyordu. Ve randevunun da kendi içinde aşamaları vardı. Dahası, her biri farklı bir mekânda gerçekleşecek en az beş randevu olmalı ve söylenmesi gereken çeşitli “replikler” eksiksiz söylenmeliydi.

Tüm bu zorlu mücadelenin ardından, altıncı randevuda evlilik teklifi edebilir ve başarıyı garantiye alabilirdin.

Hayvamsı afetiniz o zaman size sırılsıklam âşık olacaktı.

Dürüst olmak gerekirse, bu dergi olmasaydı Bash çoktan ölümcül bir hata yapmış olurdu.

Biraz önce Silviana kendisine sokulduğunda Bash teklifin yapıldığını sanıp onu oracıkta yatağa atmaya kalkışırdı. Ve kız da göz açıp kapayıncaya kadar suratının ortasına tokadı indirirdi.

Ama Bash’in elinde dergisi vardı.

Üstelik Bash, hassas manevralar söz konusu olduğunda anlık dürtülerle hareket eden cephe savaşçılarının nasıl çöküşe geçtiğine defalarca tanık olmuştu.

Plan akıllı bir savaş stratejisti tarafından hazırlandığı sürece, emirlere harfiyen uymak zaferin anahtarıydı.

Bash bunu bizzat tecrübe etmişti.

Evet, Kian Ovası Savaşı’nda da tam olarak böyle olmuştu.

O dönemlerde Bash kendisi de biraz gaza gelmeye başlamış, gücü günden güne artmıştı.

Her zamanki gibi Bash aldığı emirler doğrultusunda doğudan batıya koşuyor, gittiği her yerde düşmanı perişan ediyordu.

Derken Bash’e başka bir emir verildi.

Görevi basitti. O an çarpıştığı düşmanı görmezden gelecek, güneye ilerleyecek ve başka bir düşman birliğine saldıracaktı.

Fakat Bash kendisini savaşın kan arzusu büyüsüne kaptırmıştı. Arkasını dönüp bir savaşı öylece nasıl yarım bırakabilirdi? Olduğu yerde kaldı.

Sonuç olarak, müttefikleri olan iblis birliği bir kıskaç harekatıyla imha edildi. Bash’in bölüğü yapayalnız ve çaresiz kalmıştı.

En nihayetinde Bash ve yoldaşları hayatta kalmayı başardı ancak iblis komutan tarafından ağır şekilde fırçalandılar.

Bu, Bash’e kulağına küpe olacak kıymetli bir ders veren aşağılayıcı bir yenilgiydi.

O günden beri Bash emirlere daima itaat etmişti.

Gerçi zaman geçtikçe, Bash güçlendikçe ve kazandığı unvanlar arttıkça ona emir verme yetkisine sahip insanların sayısı yok denecek kadar azalmıştı ama…

Her neyse, Bash, Silviana ile çıkacağı ilk randevunun programını kusursuz bir şekilde hazırlamıştı.

Tam olarak dergide yazıldığı gibiydi…

“Şey, burası da neresi?”

“Burada birlikte yemek yiyeceğiz. Başka bir restorana mı gitmeliydik?”

“Ha-ha, hayır, burada yemek yemekle bir derdim yok… Sadece…”

Bash, şaşkın Silviana’nın elini tutarak restorana girdi.

Dergi burayı tavsiye etmişti etmesine ama müşteri kitlesi halktan insanlardı; içerisi gürültülü ve tıkış tıkıştı.

Bir prensesin yemek yiyeceği türden bir mekan değildi.

Fakat Bash’in bunu bilmesine imkân yoktu.

“Anlaşılan etli çörek dedikleri yemek şiddetle tavsiye ediliyor.”

“Etli çöreğin ne olduğunu bilmiyor musunuz, Lord Bash?”

“Hayır. Ork diyarında böyle şeyler yok.”

“Öyle mi?”

Atmosfer açısından belki de en iyisi değildi.

Ama Silviana kıkırdadı, Bash’in yanına oturup koluna sarıldı. Ardından yavaşça Bash’in uyluğunu okşadı.

“Alemsiniz doğrusu… Yemekten sonraki tatlının ben olduğumu mu ima etmeye çalışıyorsunuz?”

“…”

Silviana’nın açık seçik cilveleri Bash’i biraz gerginleştirmişti ama derginin öğrettiklerine inatla sadık kaldı ve her şeyi kuralına göre yapana kadar dişini sıkmaya karar verdi.

Zaten sabır konusunda Bash’in eline orklar arasında bile kimse su dökemezdi.

Üstelik kontrolünü kaybetme ihtimaline karşı Zell’i de bir nevi fren mekanizması olarak yanında getirmişti.

Zell ise restoranın bir köşesinde parıl parıl parıldayarak Bash’i izliyordu.

Yürü be Patron! Geleceğin parlak!… Zell’in içinden geçenler tam olarak bunlardı.

Böylece yemek olaysız bir şekilde sona erdi.

Ardından Bash, kızı dergide adı geçen silah dükkânlarına götürdü.

Ne de olsa hayvamsı kadınlar güçlü erkeklerden hoşlanırdı.

Ancak savaş bittiğine göre, bir erkeğin sadece kaba kuvvetiyle varlık göstermesi zordu.

Bu yüzden Bash’in planı, dükkândaki her silahın güçlü ve zayıf yönlerini anlatıp diğer sıradan erkekler gibi sığ biri olmadığını ona kanıtlamaktı.

Bash silah dükkânlarını gezerken sergilenen silahların farklı özelliklerinden bahsetti.

Fakat edindiği tüm bu bilgiler dergiden ibaretti. Bash’in kendi kişisel bilgisi ise sadece arada sırada zihninde beliren “Ha, bu silahı savaş alanında bir kez kullanmıştım” anılarından ibaretti.

Dürüst olmak gerekirse silahlar konusundaki bilgisinin sınırlı olduğunu inkâr edemezdi. Bash kendi silahlarını bile özel olarak seçmezdi, bu yüzden hangisinin iyi hangisinin kötü olduğuna dair pek bir fikri yoktu.

Ama Silviana tüm bu süre boyunca gülümsüyordu.

Ve Bash savaş anılarını anlattığında dudaklarını bükerek kafasıyla onaylıyordu.

“Bu silah, hayvamsıların rağbet ettiği bir silahtır. Buna katana denir. Çok keskindir.”

“Çok doğru. Hayvamsılar çocukluktan itibaren katana eğitimi alır.”

“Karşılaştığım en etkileyici katana kullanıcısı, Remium Yaylası Savaşı sırasında rastladığım bir adamdı.”

“Aha, demek koskoca Bash’in hafızasına kazınacak kadar cesur biri daha vardı? Şey, kimdi peki?”

“Cesur Leto.”

Bash bu kelimeleri söylerken Silviana’nın yüzüne bakmıyordu.

Katananın keskin tarafına bakarak gözlerini süzdü, sanki ordaki yansımada uzak bir geçmişi seyrediyor gibiydi.

Bu yüzden Silviana’nın o an nasıl bir surata büründüğünden zerre kadar haberi olmadı.

“Müthiş bir savaşçıydı. Yörüngesi kestirilemeyen bir hayalet kılıca sahipti. Gücü, savaş sanatı ve hızı onu Kahraman unvanına tamamen layık kılıyordu. Ona rastladığımda ağır yaralı olmasaydı, hayatını kaybeden tarafın ben olacağımdan emindim.”

“Ne kadar da mütevazısınız… Ama Lord Bash, düşmanınız turp gibi sapasağlam olsa bile asla kaybetmezdiniz, değil mi?”

“Leto tam formundayken ona karşı bir zafer elde edebilseydim bile bu hiç ama hiç kolay olmazdı.”

“…”

Bash o kader anı olan savaşı tekrar hatırladı.

İblis Kralı Geddigs’in can verdiği, savaşı bitiren o büyük muharebeyi.

Çetin bir savaştı. Tam anlamıyla bir kaos hâkimdi.

O kargaşanın ortasında Bash, İblis Kralı’nın saldırı altında olduğu haberini aldı ve başkomutanı korumak için hızla iblis ordugahına koştu.

Ne var ki çok geç kalmıştı.

Bash vardığında İblis Kralı Geddigs çoktan yere serilmişti.

İblis Kralı ile muhafızlarının cesetlerinin yanında zaferlerini ilan etmiş, düşman karargahından kaçmaya hazırlanan üç kişilik bir grup duruyordu—iki erkek ve bir kadın.

İnsan Prens Nazar.

Elf Başbüyücüsü Yıldırım Sonia.

Ve Hayvamsı Kahramanı Leto.

Yıldırım Sonia büyü gücünün son damlasına kadar harcamış ve bayılmıştı. Nazar onu sırtında taşıyordu.

Düşman hatlarını yarıp çıkmalarının tek yolu Bash’i alt etmekti.

Bash bu üçünün kendi uluslarının kahramanları olduğundan habersizdi.

İsimlerini bile bilmiyordu.

Yine de üçünü birden katletmeye yeltendi.

Kimse ona böyle bir emir vermemişti. İçgüdüleri ona yapılması gereken doğru hamlenin bu olduğunu fısıldıyordu.

Ancak üç kişiden ikisi Bash’in elinden kaçmayı başardı. Nazar, Yıldırım Sonia’yı sırtlayıp tüymeyi başarmıştı.

Peki ama sıyrılmalarına nasıl izin verilmişti?

Çünkü Cesur Leto, Bash’in karşısına dikilmişti.

Bedeninden oluk oluk kan akan yaralar saçılmasına rağmen kükredi ve kalan son gücüyle Bash’i teke tek dövüşe çağırdı.

Elbette o haldeyken Bash’i yenmesine imkân yoktu, bu yüzden Leto o gün can verdi.

“Yoldaşları kaçabilsin diye onuruyla ölene kadar dövüştü. Gücü tükenmiş olmasına rağmen… defalarca yere düşmesine rağmen, artık takati kalmayana dek tekrar tekrar ayağa kalktı. Bir kez olsun pes etmeden, son nefesine kadar savaştı. O gerçek bir savaşçıydı. Savaşta onunla yüzleşmek bir onurdu, zafere ulaşmaksa çok daha büyük bir onurdu.”

“O zaman… neden cesedini arkada bıraktınız?”

“Orası gün gibi açık değil mi.”

Bash, kızın sorusu sanki cevabı zaten belli bir şeymiş gibi konuştu.

“İblis Kralı’nın yaverleri son emri verirken ‘Düşmanlarımızın İblis Kralı’nın cesedini görmesine izin veremeyiz,’ demişti.”

Bash, müttefiklerinin bu son arzusunu yerine getirmişti.

Bash bir orktu fakat aynı zamanda uzun bir savaştan sağ çıkmış bir savaşçıydı.

Dolayısıyla İblis Kralı’nın cesedi bulunursa müttefiklerinin moralinin yerle bir olacağını gayet iyi biliyordu.

Bencilce bir şan şöhret arzusu yerine tüm ordunun zaferini ön planda tutmuştu.

Bu yüzden, sonuna kadar dövüşen o savaşçıya hürmetsizlik olacağını bildiği halde, son gücünü İblis Kralı’nın cesedini taşımak için kullandı ve Leto’nun bedenini olduğu yerde bıraktı.

İblis Kralı Geddigs’in bedenini iblis generalinin yanına kadar taşıdı.

En nihayetinde İblis Kralı Geddigs’in ölümü İnsan Prens Nazar tarafından duyuruldu ve Bash cepheye dönmeye çalıştığında savaş çoktan sonuçlanmış, geri çekilme başlamıştı.

Hiç pişmanlık duymadı.

Geddigs düştüğünde yapması gerekeni yapmıştı.

Bash, Leto’nun kesik başını havaya kaldırıp zafer çığlıkları atsaydı bile savaşın sonucu değişmeyecekti.

“… Demek… olaylar böyle gelişti.”

Silviana’nın sesi az önceki neşesinden uzaktı, oldukça cılız çıkıyordu.

Bash en sonunda ona dönüp baktığında, kızın yüzünde hâlâ hafif bir gülümseme vardı.

Onlar mağazalara göz atıp gezintinin tadını çıkarırken alacakaranlık çökmüştü.

İnsanlar yavaş yavaş evlerine veya hanlarına çekiliyordu.

Hancıların kapısından içeri girenler arasında eşlerine sıkıca sarılanlar göze çarpıyordu. Muhtemelen sevgililerdi.

Gece vakti. Toplum içindeki o resmi süre dolmuştu. Artık baş başa kalma zamanıydı. Başka bir deyişle, ten temasının başlayacağı andı.

Belki Silviana da bunu hissetmişti. Bash’in omzuna yaslandı ve utangaçça gülümsedi.

Bash bunu fark edince kıza seslendi.

“Bugün eğlendin mi?”

“Evet, Lord Bash. Rüya gibiydi.”

“Öyleyse…”

Bash’in bakışları konakladığı hana kaydı.

Silviana’nın gözleri de oraya odaklandı.

Sanki bundan sonra nereye gideceklerini ve orada birlikte ne yapacaklarını adı gibi biliyor gibiydi. Doğal olarak—

“Pekala, bugünlük bu kadar yeter,” dedi Bash.

“Şey… Ne?”

Silviana’nın yüzündeki gülümseme donup kaldı.

“İkinci randevumuzda seni çok daha güzel bir yere götüreceğim. O zamana dek hoşça kal.”

Bash, neşeli adımlarla ve gözlerinde bir pırıltıyla oradan uzaklaştı.

Uzayan gölgelerin birbirine karıştığı alacakaranlıkta, zerre kadar pişmanlık duymadan keyifle süzüldü.

Ve çok geçmeden gözden kayboldu. Ork Kahramanları geri çekilmeyi de iyi bilirdi.

“…”

Silviana yol kenarında tek başına kalakaldı.

“… Nasıl yani?”

Şaşkınlıkla mırıldandığı bu sözler alacakaranlığın sessizliğinde kaybolup gitti.

“Patron…”

Bash hana döndüğünde onu ciddiyetle bakan bir Zell karşıladı.

Zell, kollarını kavuşturup yumruklarını sıktı, bir an titreştikten sonra nihayet başını kaldırıp Bash’in yüzüne doğru fırladı.

“Mükemmelding patron!”

“Bence de.”

Bash sırıttı.

Bu onun ilk randevusuydu.

Bash aralarındaki elektriğin ne kadar iyi olduğunu hissetmişti. Silviana tüm zaman boyunca neşeliydi ve günün sonunda Bash’in avucunun içine girmişti. Bash diğer ırklarla flört etme konusunda pek tecrübeli değildi belki ama iyi bir izlenim bıraktığından emindi.

“Bana sorarsan patron, o prenses sana çoktan sırılsıklam âşık oldu bile! Bahse girerim isteseydin onu bu gece buraya, odaya getirebilirdin! Sana resmen yeşil ışık yakıyordu!”

“Olabilir. Ama yelkenleri hemen suya indiremem. Dergide bazı erkeklerin tam bitiş çizgisinde çuvalladığı yazıyordu.”

“Çok doğru! Şimdiye kadar dergiye harfiyen uymak harikalar yarattı! O yüzden her şeyi kuralına göre yapmaya devam edelim!”

Silviana’nın büyüsüne tamamen kapılan Bash’in küçük askeri, mecazi ve gerçek anlamda patlamaya hazırdı.

Ancak sayısız savaş alanından sağ çıkmasını sağlayan o çelik gibi iradesi, arzularını bastırmasına yardımcı oldu.

Her şey çok yakında veda edeceği bakirliği içindi. Her şey bir eş bulup memleketine gururlu bir Ork Kahramanı olarak dönmek içindi. Bu onun son sınavıydı.

Bir Kahraman bu görevi sonuna kadar götüremeyecekse, başka kim götürebilirdi ki?

“Patron, ben de sana yardım edeceğim! Sonraki buluşma için mekânları gözden geçirmeye gidiyorum!”

“Sağ ol!”

“Ne demek patron, lafı mı olur!”

Zell pencereden fırlayıp gözden kayboldu.

Perinin, dergide önerilen her bir mekânın altını üstüne getireceğinden ve Bash’e detaylı bir raporla döneceğinden şüphe yoktu.

En uygun rotayı belirlemekten tutun da gidilecek restoranın kat planlarına, hatta başaşçıyla pazarlık yapmaya kadar her şeyi halledecekti. Bütün bunlar, Bash’in mekâna adımı attığı an her şeyin tıkır tıkır işlemesi içindi.

İkinci buluşmanın fiyaskoyla sonuçlanmasına kesinlikle izin verilemezdi.

Kulağa zahmetli bir iş gibi gelebilirdi ama zafer, emek isterdi.

Bash başını kaldırıp gece gökyüzüne baktı; bugüne dek katettiği yolları hatırlayınca farkında olmadan ağzı hafifçe açık kaldı.

Ertesi gün, Bash’in bekleme süreci yeniden başladı…

ya da insan öyle sanırdı. Fakat doğrusu, Bash o kadar da beklemek zorunda kalmadı.

Silviana ertesi gün yine geldi. Hatta bir sonraki gün de.

Bash onu havalı bir tebessümle karşılayıp sıradaki buluşma planını devreye soktu; Silviana ise her defasında adamın karşısında âdeta eriyip bitiyordu.

Bash’in iradesini koruma yeteneği defalarca sınırlarına kadar zorlandı ama asla pes etmedi.

Çünkü her şey tam olarak planladığı gibi gidiyordu.

Silviana herhangi bir noktada Bash’i yüzüstü bıraksaydı ya da Bash paniğe kapılsaydı, işler bu kadar tereyağından kıl çeker gibi yürümeyebilirdi.

Silviana, hakikaten de akıl çelecek kadar baştan çıkarıcıydı.

Bash’e sürekli dokunuyor, kulağına tatlı sözler fısıldıyor, çiftleşmeye ve hamile kalmaya dair sayısız imada bulunuyordu.

Dışarıdan bakıldığında Bash’e deliler gibi âşıktı. Dışarıdan bakıldığında onunla evlenmek ve ona çocuklar vermek istiyordu.

Her şey dergide yazılanların tıpatıp aynısı şeklinde ilerliyordu.

Bir insan stratejist, geleceği gerçekten bu derece öngörebilir miydi?

Bu, Bash’in bu kadar pürüzsüzce kazanacağı bir savaş olamazdı.

Her şey biraz fazla iyi gidiyordu.

Derler ki, birinin işleri yolunda gidiyorsa bir başkası bir yerlerde felaketi yaşıyordur.

“…”

Gecenin geç bir saatiydi.

Likaon Sarayı’nın bir köşesinde bir kadın yumruklarını duvara vuruyordu.

Sol başparmağının tırnağını kemirirken, sağ elini defalarca ve hırsla duvara çarpıyordu.

“…”

Şuurunu kaybetmiş bir mahluk gibi yumruğunu öylece duvara geçiriyordu.

Yüzünde en ufak bir ifade yoktu.

Ancak o an birisi gözlerinin içine bakabilseydi, orada cehennem ateşi gibi yanan saf bir nefret ve öfke görürdü.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla