Bu yüzden Thunder Sonia olarak, bir an önce harekete geçebilmek adına istihbarat toplamayı çoooook istiyordu!
Lakin bu kargaşanın ortasında gerçekten ihtiyacı olan bilgiye ulaşıp ulaşamayacağının hiçbir garantisi yoktu. Dörtlü İttifak üyelerinin birbirinin ayağına dolanma riski de cabasıydı.
Kutsal Ağaçları gözlerinin önünde kuruyup giden yarı-insanlar hariç tutulursa, Geddigs’in dirilişi diğer ırkların kulağına çirkin bir düzmeceden ibaret gelebilirdi. Elfler ağaçlar konusunda uzmandı; bu yüzden üst düzey bir insan yetkili işin içinde elflerin parmağı olabileceğini ima etse, o aptal cüceler hemen buna inanmaya kalkışabilirdi.
Savaşın bitmesinin üzerinden üç yıl geçmişti. Savaş yıllarında filizlenen kin ve nefret hâlâ canlılığını korusa da, barışın getirdiği rehavete kendini tamamen kaptıranların sayısı da her geçen gün artıyordu.
“…”
Thunder Sonia’nın yanında oturan Bougainvillea, sessizce ona bir bardak su uzattı.
Thunder Sonia suyu tek dikişte bitirdi, ardından kollarını kavuşturup pencereden dışarı baktı.
Bu pencereden görünen yarı-insan ülkesi manzarası, birkaç gün öncesinden zerre farklı değildi.
Fakat kasvetli bir hava çökmüştü ortalığa.
Haksız da sayılmazlardı. Yarı-insanların gözü gibi koruduğu Kutsal Ağaç kuruyup gitmişti.
Bu ağır havanın altında boğulan Thunder Sonia derin düşüncelere daldı.
“… Şu anda ne yapmam gerekiyor benim?”
Her ne yapacaksa yapsın, mahvolmuş bir düğünün kalıntılarını temizlemek kesinlikle onun işi değildi.
Derhal elflerin anavatanına ya da Shiwanashi Ormanı’na dönüp kriz masasının başına geçebilirdi.
Mantıklı düşünüldüğünde en doğru hamle kesinlikle buydu.
Thunder Sonia’nın tek bir emriyle elflerin çoğu anında harekete geçerdi. İstihbarat birimine bilgi toplattırmak, ardından elde edilen verilere göre en doğru stratejiyi belirlemek… Savaş zamanında işler hep böyle yürürdü.
Lakin Thunder Sonia ilk kez ülkesinden bu kadar uzaktaydı. Hiçbir bağa veya kısıtlamaya maruz kalmadan özgürce hareket edebilecek bir konumdaydı. Bu fırsatı değerlendirmemek büyük bir kayıp olurdu.
Hem eve dönerse kendine asla bir koca bulamazdı.
Hayır, Thunder Sonia koca bulma sevdasından henüz vazgeçmiş değildi.
Birinci önceliği bu değildi belki ama şansını da tamamen tepmek istemiyordu.
Savaş ister yeniden başlasın ister engellensin, ne olursa olsun tüm bunlardan önce kendine bir koca bulmak istediğini inkar edemezdi.
Thunder Sonia’nın kafası çok karışıktı.
“Bougainvillea… sen ne düşünüyorsun?”
“Nasıl istiyorsanız öyle yapın derim.”
Suikastçının Thunder Sonia’ya verdiği yanıt son derece uzaktı. Hatta fazla soğuktu.
“Ulu Thunder Sonia, elflerin zerre zararına olacak bir hamlede bulunmaz. Konsey büyüklerinin hepsi bunu çok iyi bilir.”
“Aptal. Onları gözünde büyütüyorsun. Bana gelince, burada oturmuş sadece kendimi düşünüyorum… Ayrıca o fosiller laf anlayamayacak kadar kocamış ve inatçı. Tek bildikleri sürekli şikayet etmek!”
İşin aslı, yapılan şey elflerin çıkarına olduğu sürece Thunder Sonia ne yaparsa yapsın Elf Senatosu gıkını bile çıkaramazdı.
Evet… Yeter ki elflerin iyiliğine olsun…
Thunder Sonia’nın hâlâ evlenme hayalleri kurduğu ortaya çıkarsa Senato küplere binerdi. Sadece onlar da değil. Aconitum da bu işe akıl sır erdiremezdi.
Gönül işleri mi? Bu yaştan sonra mı? Hep bir ağızdan böyle derlerdi.
“Kıkır kıkır. Ama yaptığınız her şey elflerin iyiliği içindir, Thunder Sonia.”
Bougainvillea bile gerçeği öğrense sinirlerine hakim olamayabilirdi. Kesinlikle tepesi atardı. Asıl amacınız sefil bir erkeğin peşinden koşmakken bana bunları mı anlatıyorsunuz yani?… derdi kesin.
Bu yüzden Thunder Sonia içini kavuran bu ikilemi yüksek sesle dile getiremiyordu.
Kararı tek başına vermek zorundaydı.
“Thunder Sonia’yı yıllardır hizmet ettiği elf ırkından ayrı düşünmek imkansızdır. Herkes böyle bilir. Bu yüzden nasıl uygun görüyorsanız öyle hareket edin; vereceğiniz her karar en doğrusu olacaktır.”
“… Nasıl uygun görüyorsam öyle mi? Ciddi misin sen? Peki lafına uyup erkek avına çıksam ne olacak? O zaman ne yapacaksın? Her gece farklı bir erkek. Üstelik ahlaksız herifler!”
“Ha-ha-ha! Bunu yapabilecek biri olsaydınız, şimdiye en az bir iki torununuz olurdu…”
“…”
Tam karavana, diye düşündü Thunder Sonia. Tam damarıma bastı.
“Sorun değil. Seni herkes tanıyor. Thunder Sonia ne derse desin, ne yaparsa yapsın, kendi halkına asla ama asla sırtını dönmez.”
“Bırak şimdi, dönmem elbette. Aşk meşk peşinde koşacağım diye ülkem yerle yeksan olursa işin yoksa uğraş dur.”
Thunder Sonia, bu muhabbetin hiçbir yere varmamasından canı sıkkın bir halde ters ters pencereden dışarı baktı.
Derken dışarıda şüpheli kılıklı bir adam gözüne çarptı.
Bahçeden gizlice sıvışmaya çalışıyor gibiydi.
“… Şu adam…”
Adamın kıyafetini tanıyan Thunder Sonia oturduğu sandalyeden fırladı.
“Hey, nereye böyle?”
Thunder Sonia’nın gür sesi, tam karanlıkta kaybolmak üzere olan adamı olduğu yerde çiviledi.
“O da ne? Maskeli Azize Aurantiaca. Bu yaşta bir kadının gecenin bir yarısı dışarılarda gezinmesi suikastçı sanılmasına yol açar, bilmiş ol.”
“Millet ne düşünürse düşünsün. Benim gizlim saklım yok. Asıl senden ne haber? Niye karanlıkta böyle sinsice kaçmaya çalışıyorsun? Yine ne dolaplar çevirdin? Kimseye söylemem, o yüzden dökül bakalım Lord Nazar.”
Bu atışmayı dinleyen Bougainvillea içinden, Vay be, cidden bazen yaşlı bir büyükanne gibi konuşuyor, diye geçirdi.
Ama bunu yüksek sesle dile getirmedi.
Thunder Sonia herkese karşı böyleydi.
Genç elfler evden kaçtığında birdenbire ortaya çıkar, onları gezdirip eğlendirir, yemekler ısmarlardı. Ardından da genç elfin evden kaçmasına sebep olan kişiyi bir güzel paylardı. Bougainvillea böyle bir şey yaşamamıştı ama birliğindeki biri, gençliğinde başından böyle bir olay geçtiğini anlatmıştı. Ya da dur, azar yiyen taraf o muydu yoksa?
“Öyle konuşma. Sanki suçluymuşum gibi ettin beni.”
“Eh, ne iş o zaman? İtiraf etmesi zor bir şeyse hiç kurcalamayayım…”
“Geçen gün Lady Carrot’tan succubus ülkesinin durumunu öğrendim. Herkes onlara köstek oluyormuş, küçücük çocuklar açlıktan ölüyormuş… Son birkaç gündür biraz araştırdım da, kızın dedikleri doğruymuş sanırım…”
“… Hey, yoksa sen succubus ülkesine gitmeyi mi planlıyorsun?”
“Evet. Nazar adının ağırlığını kullanırsam, yardım etmek için yapabileceğim bir şeyler olmalı.”
“Ciddi misin sen? Bir erkeğin elini kolunu sallayarak succubus ülkesine girmesi de ne demek? Aslanın inine kendi ayağınla yürümekten farksız bu! Succubusları biraz fazla mı hafife alıyorsun sanki? Hâlâ gençsin, pek bir şey bilmemen normal ama succubuslar… Onlar için erkekler birer besinden ibarettir. Anlaşmaya varabileceğini sanırsın ama gerçekten acıktıklarında karşılarına bir parça et çıkınca laftan sözden anlamadıklarını kendi gözlerinle görürsün. Seni direkt yumulup yerler…”
“… Ha, anladım.”
Nazar derin bir iç çekti.
“Yani sen de bu kafadasın, öyle mi Thunder Sonia? Lady Carrot’ı ve halkının çaresizliğini hor görüp ezberlenmiş kalıplara sığınan insanlardan biri de sensin demek?”
“… Ha?”
Nazar’ın sesindeki hayal kırıklığını duyan Thunder Sonia irkildi. Kahretsin, adam yakışıklıydı ve kızın da gözü kesinlikle onun üzerindeydi.
“O kız bir succubus olarak ortak bir yol bulmaya çalışıyordu. Ama sen, bir kez olsun dertlerini dinlemeden onu da diğerleriyle aynı kefeye mi koyacaksın?”
“Şey… Yani…”
“Lord Bash ile karşılaştıktan sonra anlamış olmalıydın. Kadınları sadece kuluçka makinesi olarak gören orkların arasında bile saygı duymayı bilen bireyler çıkabiliyor.”
“Yok, ben succubusları aşağılamaya çalışmıyorum. Sadece senin için endişeleniyorum…”
Fakat adamın bu azarı karşısında Thunder Sonia’nın susmaktan başka çaresi kalmamıştı.
Thunder Sonia’nın orklara karşı ön yargılı olduğu bir gerçekti.
Yalnızca Bash ile tanışmak bu ön yargıyı biraz olsun kırmıştı.
Çoğu ork pek erdemli sayılmazdı belki ama aralarında hassas davranmayı ve saygı göstermeyi bilenler de vardı.
Bütün orklar onun gibi olsaydı, bir orkla evlenmekten gocunmazdı.
Tabii ki tercihi Bash olurdu ama onun teklifini reddederek o şansı çoktan tepmişti. Tabii Bash bir şans daha istemek için geri gelse, ona seve seve izin verirdi.
Lakin Thunder Sonia başını iki yana salladı. Artık bunları düşünmenin bir anlamı yoktu.
“Açık konuşmak gerekirse, Carrot’ın doğru söylediğinin kanıtı nerede? Bir yandan ajitasyon yapıp ağlaşırken, diğer yandan arkamızdan gizlice erkek kaçırmadığı ne malum?”
“Buna kendin bile inanmıyorsun.”
“… Eh, haklısın sanırım.”
Dörtlü İttifak, succubuslara ve iblislere karşı aşırı tetikte olmasıyla bilinirdi.
Eğer succubuslar erkekleri kaçırıp haince planlar tezgahlıyor olsaydı, Dörtlü İttifak bunun kokusunu çoktan alırdı.
Sonra da bu kanıtları kullanarak onlara ağır yaptırımlar uygularlardı. Ne de olsa succubuslara karşı tavizsiz davranılması gerekiyordu.
“Öf…”
Yıldırım Sonia çaresizlikle inledi.
“Lafın bitti mi? O zaman ben gidiyorum.”
Nazar, kendisine öfkeyle bakan Yıldırım Sonia’yı arkasında bırakıp yürümeye başladı.
Yıldırım Sonia kaşlarını çatarak onun gidişini izledi… Fakat birden yüzündeki ifade ciddileşti ve ellerini çırptı.
“Tamamdır, madem öyle, ben de seninle geliyorum!”
Nazar panikle arkasına döndü.
“Ha? Ama sen—”
“Korumak için yanında olursam hiçbir succubus ruhunu emmeye cüret edemez! Hoşlarına gitmeyebilir ama en doğrusu bu. Evet! Endişelenmene hiç gerek yok! Ben, Büyük Büyücü Yıldırım Sonia, eski bir savaş arkadaşımın göz göre göre ölüme yürümesine asla izin vermem!”
“Ama Sonia…”
“Geddigs’in dirilme ihtimali varsa, succubusları soruşturmak anlamına gelse bile birilerinin gitmesi gerek.”
Yıldırım Sonia nefeslenmek için duraksadığında Nazar’ın gözlerini dikmiş kendisine baktığını fark etti.
Nazar çapkın bir edayla şapkasının kenarına dokundu.
“Şaşırdım doğrusu. Ama sakın bana sevdalanayım deme.”
Sevdalanmak mı? Ona mı?
Yıldırım Sonia, bazı kadınların bir erkeğin ilgisini çekmek için türlü oyunlar tezgahladığını duymuştu. Mesela Nazar’ın bir arkadaşıyla dost olup sonra kendisini ona tanıttırmak gibi taktikler… İşte o tarz şeyler. Dürüst olmak gerekirse son derece zavallıca bir stratejiydi. Kendisinin yöntemi çok daha iyiydi.
“Heh, rüyanda görürsün.”
Elbette adamın, onun bu şakacı reddedişinin arkasını görmesine imkan yoktu. Nazar hafifçe gülümsedi.
Yıldırım Sonia bunu bir cesaret olarak gördü ve tam flört etmeye devam edecekti ki birden yanındaki kadının çatık kaşlarını fark etti.
“O nasıl bir surat öyle, Bougainvillea? Sen de geliyorsun elbette.”
“… Ben mi?”
“O yaptığın edepsizlikten sonra… Memlekete dönersen ağır şekilde cezalandırılırsın, değil mi? Ortalık yatışana kadar benimle kal. Yolculuğumuz bittiğinde utanç dönemin de geride kalmış olur.”
“İki kere söyletmene gerek yok! Ben de varım!”
“Harika! Yanımda görmeyi isteyeceğim türden bir kız işte! Sana güveniyorum!”
Bougainvillea düşünceli bir tavırla çenesini ovuşturdu.
Sadece elflere değil, herkese yardım etmeye çalışıyor gerçekten…
Ve böylece Yıldırım Sonia yeniden yollara düşmüştü…
Kendisine asla ilgi duymayacak bir adamla birlikte, kendisine kin besleyen yaratıklarla dolu, tek bir erkeğin bile bulunmadığı bir ülkeye doğru.
Yıldırım Sonia’nın evlilik yolu uzun ve tehlikelerle dolu olmaya devam edecekti.
