Savaş Tanrısı turnuvasında üçüncü tura yükselmek.
Bu muazzam bir başarıydı.
Savaşçıların güçlerini, zanaatkarların ise hünerlerini kanıtladığının açık bir göstergesiydi.
Böyle bir başarı, Dobanga Çukuru’nda yıllarca övünç kaynağı olmaya yeterdi.
“…”
Gelgelelim, Primera’nın yüreği buruktu.
Hedefine ulaştığı doğruydu.
Kendi elleriyle dövdüğü teçhizatı kuşanan bir savaşçı, ablasının donattığı savaşçıyı üçüncü turda nakavt etmişti.
Nasıl ama, beğendin mi? Gördün mü? Senden daha iyiyim.
Ablası bir daha asla onu bir başarısızlık abidesi olarak görüp kenara itemeyecekti.
Primera içinin sevinçle dolup taşacağını ummuştu.
…
Fakat ilk gün bittikten sonra atölyesine döndüğünde yüzü asıktı.
Elinde, Bash’in dövüşler esnasında kullandığı kılıcı tutuyordu.
Bu kılıç üç dövüşten de sağ çıkmıştı.
Ok gibi dosdoğruydu, ucu ışıkta parıldıyordu.
Önceki modeller gibi eğilip bükülmemişti. Namluda tek bir çizik dahi yoktu.
Yoksa zanaatkarlığı mı gelişmişti? Emeklerinin karşılığını nihayet almış mıydı?
Hayır.
Primera, tezgahının üzerinde duran zırh eldivenlerine dikti gözlerini.
Parçalanmış ve hurdaya dönmüşlerdi.
Savaşçının ellerini ve bileklerini korumak için yapılan o eldivenler.
Onları Bash’in ellerine tam oturacak şekilde yapmış, elinden geldiğince sağlam ve dayanıklı kılmıştı. Ön elemeler sırasında etrafındaki demir kuşaklar biraz gevşemiş olsa da üzerlerinde bir çizik bile yoktu.
Ama şimdi, eldivenleri saran demir kuşaklar çatlamış ve ayrılmıştı.
Sanki muazzam bir hızla bir şeye çarpmış gibiydiler.
Rakibini yumruklamış… Bunları kullanarak…
Bash, onun dövdüğü kılıcı kullanmamıştı bile.
İlk dövüşten sonra onardığı şey kılıç değil, bu zırh eldivenleriydi.
Bash, Golgol’un o devasa kılıcını çıplak yumruklarıyla parçalamış ve onu öyle alt etmişti.
Ona bir çare bulmasını söylemiştim ama bu kadarı da…
Ellerini korumak için tasarlanmış zırhı kullanarak rakibini yumruklamıştı.
Kurallar açısından bakıldığında, bu durum tam bir gri alandı.
Mevcut turnuvada silah olarak sadece kılıç kullanılmasına izin veriliyordu. Bu, herkesin eşit şartlarda yarışmasını sağlamak ve adaleti korumak içindi.
Müsabaka esnasında farklı bir silah çıkarmak kesinlikle yasaktı. Haliyle, bir zırh parçasını silah olarak kullanmak da kurallara aykırı olmalıydı.
Gelgelelim, her dövüş kılıç darbesiyle son bulmuyordu.
Savaşçıların rakiplerine karşı dirsek, diz ve kafa atmalarına da izin vardı.
Bunların hepsi kurallara uygundu. Cüce turnuvaları zaten kurallara pek de riayet etmezdi.
Yani elinde zırh eldiveni varken rakibe yumruk atmak muhtemelen sorun teşkil etmiyordu.
Elbette, sırf silah işlevi görsün diye özel olarak tasarlanmış zırhların kullanımı yasaktı.
Primera’nın dövdüğü zırh ise tamamen standart tipteydi, o yüzden bu konuda endişelenecek bir durum yoktu.
Fakat zırh zırhtı.
Bash’in onu bu şekilde kullanacağını hiç tahmin etmemişti. Eldivenleri bir noktaya kadar onarabilirdi ama onları eski haline getirmesi imkansızdı.
Ve bunlar bariz bir şekilde tamir edilemeyecek derecede hurdaya dönmüştü.
Bash onun kılıcını kullanmamıştı. Zırhı kullanım amacı dışındaki işlerde eskitmişti.
Bir zanaatkar için bundan daha büyük bir zillet olamazdı.
Savaşçısı kazanmak için bu tarz oyunlara başvurmak zorunda kalırken, Primera başını nasıl dik tutup gururlanabilirdi ki?
“Şu zırhı onarmaya başlasam iyi olacak…”
Kendi kendine mırıldanan Primera, derin bir hoşnutsuzlukla demir külçelerinin olduğu kutuya baktı.
İçindeki külçeler sıradan demirdi.
Hepsi Primera tarafından özellikleri için özenle seçilmişti fakat elindeki stok tükenmek üzereydi.
Normal şartlar altında bu miktar turnuvayı çıkarmasına fazlasıyla yeterdi…
“Ama zırhlar bu şekilde haşat edilmeye devam ederse, yanına bile yaklaşamaz…”
Primera sustu.
Bash kılıcını ne kadar hurdaya çevirirse çevirsin, zırhı şimdiye kadar her seferinde sapasağlam geri dönmüştü.
Sadece kılıca zarar vererek işin içinden kolayca sıyrılmıştı.
“…”
Primera içinin sızladığını hissetti.
Fakat bu hissi kelimelere dökemeden ayakları harekete geçti.
Yan odada periyle bir şeyler konuşan Bash’in karşısına dikildi.
“Hey, sen! Artık zırhını da paralamaya karar verdiğine göre elimde hiç malzeme kalmadı! O yüzden biraz daha almaya gidiyorum! Anlaşıldı mı?”
“Hımm. Anladım.”
Bash, çıktığı üç çetin müsabakaya rağmen hiç de yorgun görünmüyordu. Ayağa kalktı ve Primera’yı takip etmeye koyuldu.
Maden pazarına vardılar.
Kendini bildi bileli Primera buraya gelir giderdi ve maden cevherlerini ayırt etmeyi de burada öğrenmişti.
Pazardaki her şeye tepeden tırnağa hakimdi. Hangi dükkanın ne tür maden cevheri sattığına. Kaliteli hammaddelerin kalitesiz olanlardan nasıl ayırt edileceğine. Ve makul bir fiyatın ne kadar olması gerektiğine kadar her şeyi bilirdi.
Bu işlerin püf noktasını kapması pek uzun sürmemişti.
Kaliteli bir cevheri ilk bakışta şak diye seçebilir, yeterli beceriyle, dünyanın en iyisi olmasa bile gayet kaliteli teçhizatlar dövebileceğine inanırdı. Bu iş için gereken kumaşa sahip olduğuna inancı tamdı.
Bu yüzden neye ihtiyacı olduğunu her zaman hemencecik belirler, alışverişini yapar ve doğruca evinin yolunu tutardı.
Tek bir an bile tereddüt etmeden yapardı bunu.
“Hımm…”
Fakat Primera bu kez iki cami arasında kalmıştı.
Ham maden cevheri yığınının önünde, parçaları birer birer eline alıyor, kaşlarını çatarak dikkatle inceliyor ve sonra tekrar aşağı fırlatıyordu.
Mat renkli cevher yığınının önünde memnuniyetsizce kafasını salladı ve ardından kırmızı kırmızı parıldayan bir başka yığına doğru yöneldi. Orada kaşlarını daha da derinden çattı, dişlerini gıcırdattı ve yine olumsuz anlamda kafasını salladı.
“Hey! Alt tarafı iki parça maden alacaksın, daha ne kadar oyalanacaksın yahu?!”
Primera’yı sabırsızca azarlayan kişi perinin ta kendisiydi.
Gerçi bu perinin sabırlı olduğu bir an var mıydı ki?
“… Bir sonraki tur final. Hazırlık aşamasında ne kadar ince elenip sık dokunsa azdır.”
“Ya, bak şimdi açık konuşayım mı? Elbette bilinçli bir alıcı olmak güzel bir şey ama en iyi seçeneğin ne olduğunu bulacağım diye burada saatlerce ter dökmek hiç mantıklı değil reis! Maden pazarı dediğin yer bir savaş meydanıdır, bilmiyor musun?! Stratejini belirleyip içeri sert ve hızlı dalacaksın! Alışveriş yaparken de kural aynıdır! Evden çıkmadan önce listeni hazırlayacaksın, yoksa kafan böyle allak bullak olur işte! Bir de öyle anlık heveslerle gözün başka şeylere kaymayacak! Önce listedeki maddelerin yanına tık atacaksın! Sonra cebinde ne kaldıysa onunla ıvır zıvır alırsın… Değil mi, Patron?”
“Haklısın. Savaş meydanında tereddüt etmek yalnızca ölüm getirir. Pek çok savaşçının bu şekilde can verdiğine şahit oldum. Hatta birçoğu, büyük bir savaştan önceki gün kararsızlığa düşenlerdi.”
“Madem öyle…!”
Primera hızla arkasına döndü.
Yüzünde yine o bildik ifade vardı.
Kaşlarının ortası çatılmış, uçları yukarı kalkmıştı. Dişlerini birbirine bastırıyordu. Saf bir öfke ve hoşnutsuzluk ifadesiydi bu. Fakat yumrukları titriyor, gözleri kararsızlığın getirdiği bir buğuyla perdeleniyordu.
“Madem öyle… ne?”
“…”
Ama Primera sözünün devamını getirecek kelimeleri bulamadı.
İçindeki bir ses, aklından geçenleri dile getirmemesinin daha iyi olacağını söylüyordu.
Eğer söylerse, şimdiye kadar değer verdiği ne varsa her şeyin yerle bir olmaya başlayacağını hissediyordu.
“B-bu malzemeler hakkında ne düşünüyorsun?”
“Maden cevherlerinden anlamam.”
“Ama zırh konusunda bir tercihin olmalı, değil mi? Yarınki finallerde giydiğinde sana en çok güven verecek zırh nasıl olmalı?”
Bu soruyu sorarken aslında büyük bir beklentisi yoktu.
Bu ork, şimdiye kadar bir zanaatkar olarak kendisinden tek bir talepte bile bulunmamıştı.
Ah, ama belki de bunun tek sebebi Primera’nın ona sormayı hiç akıl etmemiş olmasıydı. Bugüne kadar tek yaptığı onun yeteneklerini eleştirmek ve işleri kendi başına halletmesini söylemek olmuştu.
Yine de o kalın kafalı Bash’ten çok da parlak bir cevap beklemiyordu.
Bir fikri olsa bile, muhtemelen “sağlam bir zırh olsun lütfen” gibi ahmakça bir şey olurdu.
“Alışkın olduğum zırhı tercih ederim. Yarın finaller var ama ben şimdiye kadar kullandığım zırha zaten uyum sağladım. Fazladan dayanıklılık her zaman iyidir ancak mümkünse büyük bir değişiklik yapılmamasını tercih ederim.”
“Ne…?”
“Ah… Daha net bir şey mi söylememi istersin? O halde, ayak bileği bölgesi için koruyucu bir şeyler ayarlayabilir misin?”
“…”
Bash’in cevabı, tam da tahmin ettiği gibi oldukça belirsiz ve sıradandı. Ama Primera yine de kafasına koca bir taş yemiş gibi hissetti.
Bu konuşmanın ardından Primera, Bash ile yollarını ayırdı.
Atölyenin etrafında dolanırsa sadece dikkatini dağıtacağını söyleyerek Bash’i meyhanelere doğru postaladı.
Bash’i gönderirken takındığı ton hâlâ oldukça kasvetliydi.
Nihayetinde hiçbir maden cevheri satın almamıştı.
Madem Bash zırhın türünü değiştirmesini istemiyordu, o zaman elindeki malzemelerle de bir şeyler çıkarabilirdi.
Demir ocağının önünde durmuş, boş gözlerle ocağa bakıyordu.
Sırada finaller vardı. Yapması gereken bazı geliştirmeler, düzeltmeler ve sıfırdan dövmesi gereken şeyler olduğunu biliyordu. Ama öylece hareketsiz kaldı.
İşe nereden başlayacağını kestiremiyordu.
“?”
Tam o esnada, atölyenin kapısı hafifçe tıkırtatıldı.
Tereddütlü bir tıkırtıydı bu.
Bash’in dönmesi için henüz çok erkendi.
En az orklar kadar içkiye düşkün olan cücelerin çoğu da saat gece yarısını vurana kadar meyhanelerden çıkmazdı.
Primera’nın bedeni kaskatı kesildi.
Yarın finallerde en iyi sekiz dövüşçü karşı karşıya gelecekti.
Ve aralarında bir isim özellikle öne çıkıyordu… Dobanga Hanedanı’nın en büyük oğlu, Barabaradobanga.
Yoksa Dobanga Hanedanı, onun zaferini garantilemek için suikastçılar mı göndermişti…?
Ancak Primera bunu düşündükten hemen sonra kafasını iki yana salladı.
Hayır, öyle bir niyetleri olsa kapıyı çalmazlardı.
Eğer onun turnuvaya katılmasını engellemek isteselerdi, çok daha agresif davranırlardı. Kapıyı tekmeyle kırar, atölyeyi yerle bir eder ve sonra da zafer edasıyla çekip giderlerdi.
Evet, muhtemelen böyle yaparlardı.
Primera kapıyı büyük bir temkinle açtı.
“…!”
Kapının eşiğinde hiç beklemediği bir misafir duruyordu.
Ah, gerçi bunu bir nebze de olsa ummadığını söylese yalan olurdu.
Ne de olsa bunun hayalini kurup durmuştu.
Savaş Tanrısı turnuvasına katılmak. Hünerlerini tüm dünyaya sergilemek. Ve kendisiyle alay eden o kişiyi dizlerinin üstüne çöktürüp hüngür hüngür ağlatarak af diletmek.
“Abla…”
“Hey…”
Gelen Calmeradobanga’ydı.
Ablası.
Ama dizlerinin üstüne çökmüş falan değildi. Kollarını kavuşturmuş, huzursuz bir ifadeyle öylece dikiliyordu.
“Ne istiyorsun?”
“Ben… Şey. Sana bir şey söylemek istemiştim… Madem işler bu noktaya geldi, artık söyleyeyim dedim.”
Üçüncü turda Bash’in karşısına çıkan rakip.
Hayvamsı savaşçı, Koro.
Bash’in tek bir yumrukla yere serdiği o rakip.
Calmera turnuvanın ikinci gününü bile görememişken, Primera hâlâ mücadelenin içindeydi. İşler tam olarak bu noktaya gelmişti işte.
“Şey için özür dilerim, yani her şey için. Seni hafife almıştım.”
Calmera belindeki içki matarasını çıkarıp Primera’ya uzattı.
Bir cüce için özür, daima içkiyle ikram edilirdi. Katı bir cüce geleneğiydi bu.
Eğer Primera matarayı kabul ederse, bu özrü kabul ettiği anlamına gelecekti.
“…”
Fakat Primera mataraya uzanmadı.
“Demek beni affetmeyeceksin, öyle mi?”
Calmera acı bir tebessümle matarayı geri çekti.
“…”
Primera’nın içi paramparçaydı.
Doğru, hep bu anın hayalini kurmuştu.
Matarayı ablasının elinden kapıp, “Bir daha asla annem hakkında tek bir kötü söz etmeyeceksin!” diye kükremeyi düşlemişti.
Ama Primera elini bile uzatmadı.
“Pekala, ilk sekize kaldığın için tebrik ederim.”
“Sağ ol…”
“Neyin var senin? Buna daha çok sevinirsin sanıyordum. Berbat görünüyorsun.”
Doğru, Bash Koro’yu yenmişti… Ablasının savaşçısını.
Ama bu durum, bu zaferi Primera’nın zaferi mi kılıyordu?
Pek sayılmazdı.
Kılıçları eğrilmişti. Zırhı paramparça olmuştu.
Bash’in turnuvadaki ilerleyişine bakınca gerçek tüm çıplaklığıyla ortadaydı.
Bash kendini tutuyordu. Kazanmak istiyordu, bu yüzden teçhizatına zarar vermemek için elinden geleni yapıyordu. Rakiplerini olabildiğince dikkatli bir şekilde indiriyordu. Oysa zırh denilen şey, savaşçıyı korumak için giyilen bir unsur olmalıydı.
Primera utançtan başka bir şey hissetmiyordu.
Bir savaşçının kırılmasın diye üstüne titremek zorunda kaldığı teçhizatlar üreten bir zanaatkâr… Böyle zanaatkâr mı olurdu?
“Yalnız bırak beni, olur mu?”
“… Ha. Hâlâ trip atmaya niyetlisin yani? İşte bu yüzden hep çömez kalacaksın. Kusursuz bir savaşçıya teçhizat üretmek öyle kolay bir iş değildir. Bak, bu Bash denen herifi pek tanımam etmem ama dövüşlerini izlerken bile onun üstün sınıf bir savaşçı olduğunu anlayabildim. Babam da diğer cücelerin yaptığı teçhizatlardan asla memnun kalmazdı; tıpkı Bash gibi olağanüstü bir savaşçının, senin gibi birinin yaptığı vasat teçhizatlarla asla tatmin olmayacağı gibi…”
“Git artık!”
Calmera şaşkınlıkla birkaç adım geriledi.
“Bana bak sen! Senin derdin ne biliyor musun?!”
Ancak Calmera, kardeşini bu çıkışından ötürü azarlarken cümlenin ortasında dilini ısırdı.
Primera’nın yanaklarından aşağı gözyaşları süzülmeye başlamıştı.
Primera asla ağlayan biri değildi.
Birisi ona kırıcı bir şey söylediğinde, daima dişlerini sıkarak sessiz bir öfkeyle karşılık verirdi. O, acıya göğüs geren tiplerdendi, gözyaşı dökenlerden değil.
“… İyi, iyi, gidiyorum.”
Ve bununla birlikte Calmera arkasını döndü.
Ama birkaç adım attıktan sonra durdu.
“Ama şunu bil, Primera. Çok geç olmadan gerçeklerle yüzleşmen gerek…”
Ablası, bu son sözleri geride bırakarak uzaklaştı.
Primera onun gidişine bakmadı bile, doğruca atölyesine döndü. Odanın ortasında öylece kalakaldı.
Önünde, paramparça olmuş sağ zırh eldiveni ve hâlâ tamir aşamasında olan sol zırh eldiveni duruyordu.
Ve tabii ki, Bash kullandığı anda hiç şüphesiz yine eğrilecek olan o geniş kılıç.
“Şimdi ne yapacağım ben?”
Primera burnunu çekerek, kendi kendine böyle mırıldandı.
O sıralarda Bash, handaydı.
Ana turnuvanın ilk gününü başarıyla atlattığı için Zell ile birlikte kutlama birasının tadını çıkarıyordu.
Hiçbir savaşçı, savaştan sonraki o zafer içkisini kaçırmayı aklından bile geçirmezdi.
Zafer, kutlanmaya değer bir şeydi ve kutlama mutlak bir şarttı.
Orklar söz konusu olduğunda, kutlamalar genellikle savaş meydanından kaçırdıkları kadınlarla tensel zevklerin kollarına bırakılmak anlamına gelirdi.
Ama Bash, bunu ana turnuvanın ikinci günündeki nihai zaferine kadar erteleyebilirdi.
Çünkü eğer Bash yarın kazanırsa, kesinlikle bir eş adayı bulmuş olacaktı ve o zaman kendisi de fiziksel zevklerin dünyasında boğulabilirdi.
“İşte tam o anda reis sahneye çıktı! Göz açıp kapayıncaya kadar etrafı şöyle bir süzdü… Düşen yoldaşlarının bedenlerini, düşman askerlerinin cesetlerini gördü. Öylece sessiz kalamazdı yahu! Reis kafasını geriye doğru atıp bir kükredi ki sormayın! Düşman cesetleri sağa sola uçuştu! Reis bir kere alev almıştı artık, hevesini alana kadar da sönmeyecekti!”
“Vay canına!”
Bash’in masasında Zell adeta tek kişilik bir dev kadro gibi şov yapıyordu.
İki eline birer yemek bıçağı almış olan Zell, sağa doğru atılarak bir biftek parçasını şişledi. Sonra sola hamle yapıp tütsülenmiş bir jambona sapladı.
Onları izleyen erkekler grubu, bu performansı beğenerek hep bir ağızdan tezahürat yaptı.
Fakat erkekler Zell’in anlattıklarını dinleseler de gözleri peride değildi. Gözleri Bash’e kilitlenmişti.
Savaş kahramanından bol bir şey yoktu belki ama Bash tamamen bambaşka bir kumaştandı. Onun yaşayan bir efsane olduğunu söylemek kesinlikle abartı olmazdı.
Bash kalibresinde bir adamla karşılıklı içki içmek her kula nasip olmazdı.
Bash’in etrafı çeşitli ırklardan erkeklerle sarılmıştı.
Cüceler vardı elbette, orası kesindi. Fakat aralarında insanlar ve hayvamsılar da seçilebiliyordu.
Turnuvada Bash tarafından mağlup edilen dev Golgol ve hayvamsı savaşçı Koro da oradaydı. Onlar da Zell’in anlattığı hikâyeleri can kulağıyla dinliyorlardı.
Kim bilir, Bash’in savaş hikâyelerinde adı geçen askerler belki de onların akrabalarıydı. Ama mekândaki erkeklerin hiçbiri bunu zerre umursamıyordu.
Ne de olsa savaş hikâyelerinde geçen düşmanlardan bahsedilirken sadece “düşman askerleri” denip geçilirdi.
Bunu hazmedemeyecek olan birinin zaten en başından Bash’in yanına yaklaşmaya bile cüreti olmazdı.
“…”
Bash sessizce içkisini kafaya dikti.
Öfkeli değildi.
Aslında içten içe ecel terleri döküyordu. Her an, geçmişteki kadın mevzularıyla ilgili bir soruya maruz kalma korkusuyla yaşıyordu.
Zira bir ork kutlamasında bu konu er ya da geç mutlaka açılırdı.
Fakat görünüşe göre diğer ırklar bu konuya orklar kadar kafayı takmamıştı.
Merak edenler vardı elbet. Ama karşılarındakiler birer succubus değildi. Böylesine nadide bir mecliste kimsenin aklına böylesi ucuz bir konuyu açmak gelmezdi.
Bu yüzden, toplanan bu kalabalığa Bash’in bu mağrur ve sessiz duruşu, erkekliğinin ve şanının bir göstergesi gibi görünüyordu.
Savaş kahramanları böbürlenmeyi pek severdi, bilhassa da övünülecek pek bir şey yapmamış olanlar.
Elbette aralarında hatırı sayılır savaşçılar da vardı. Ancak buradaki erkeklerin çoğu bu tarz boş muhabbetlerden çoktan bıkıp usanmıştı.
Çünkü kendileri de savaş meydanlarında az başarı elde etmemişlerdi.
Şimdi ise karşılarında, tartışmasız kendilerinden katbekat üstün bir şahsiyet duruyordu.
Bugünkü dövüşler onun sahte olmadığını zaten kanıtlamıştı.
Üstelik buna rağmen hiç böbürlenmiyordu.
Arada bir Zell ona dönüp, “Bak şimdi reis, şu bahsettiğim hangisiydi yahu?” diye soruyordu. Veya, “Hani şu tek başına beş yüz düşmana karşı durduğun savaştı, değil mi?” diyordu. Bash ise sadece, “Arlogen Sulak Alanları Savaşı’ydı.” diye karşılık veriyordu. Ve ekliyordu: “O kadar çok değillerdi. En fazla elli kişi kadarlardı.”
Gerçekten de fazlasıyla mağrurdu.
Ama anlattığı hikâyelerin ağırlığı tartışılmazdı. Ara sıra masadakilerden bazıları lafa girip, “Ah evet, o savaşta ben de vardım.” diyerek durumu doğruluyordu. Ya da, “Bunu daha önce ben de duymuştum.” diyorlardı.
Bash’in efsanevi mertebesine olan inançları sarsılmazdı.
Muazzam bir adamın huzurunda içki içtiklerinin bilincindeydiler.
“Aman Allah’ım, saate bak. Patron, artık dönsek iyi olacak. Yılda sadece bir kez uyuyor olabilirsin ama unutma, yarın yine dövüşlerin var. İyice dinlendiğinden emin olmalıyız.”
“Haklısın,” diye yanıtladı Bash Zell’i ve ayağa kalktı.
Bu ilgiden rahatsız değildi ama zihnini tamamen hedefine odaklamak istiyordu.
Eğer handa bir iki güzel kadın olsaydı işler değişebilirdi. Ama şu an için Bash, sadece turnuvaya odaklanmak niyetindeydi.
Kazanmak ya da kaybetmek. Bu, cennet ile cehennem arasındaki fark demekti.
Şimdiye kadar uykusuzluk yüzünden hiçbir savaşı kaybetmemişti. Yine de zaferine gölge düşürebilecek her türlü engeli ortadan kaldırmak istiyordu.
“Hey! Bay Bash gidiyor!”
“Hesabı ben ödüyorum!”
“Ahmaklık etme! Bay Bash’e içkiyi ben ısmarlayacağım!”
“Hayır, ben…!”
Erkeklerin Kahraman Ork’a hesap ısmarlamak için kapışmasını tek gözüyle izleyen Bash, handan ayrıldı.
Vakit hayli geç olmuştu.
Buna rağmen festival yüzünden sokaklar hâlâ insan kaynıyordu.
Bash kalabalığa karıştı ve Primera’nın atölyesine doğru yürümeye başladı.
Keyfi yerindeydi. Kutlama içkileri kafasını hafifçe çakırkeyif yapmıştı, adımları hafifti.
Fakat asıl zafer şimdiki değil, yarınki zafer olacaktı.
Eğer kazanırsa, eşini alabilecekti. Yarın bu saatlerde ne yapıyor olacağını düşünmek Bash’in adımlarına fazladan bir neşe katıyordu.
Yine de temkini elden bırakamazdı.
Bash kendini toparladı ve sokakta hızla ilerlemeye koyuldu…
Birden birisi kolunu kavradı.
“?!”
Göz açıp kapayıncaya kadar bir ara sokağa çekiliverdi.
Ama unutmayalım ki, bahsettiğimiz kişi Bash’ti.
Hazırlıksız yakalanıp çekilmesine rağmen dengesini zerre yitirmedi. Aksine, gayet dengeli bir biçimde dönerek saldırganla yüzleşti.
“Kim var orada?!”
Bash’in kolunu tutan adamın gözlerini gizleyen bir kapüşonu vardı.
Adamın duruşundan, Bash karşısındakinin kurt bir savaşçı olduğunu hemen anladı.
Adamın kolları Bash’inkiler kadar kalın, hatta belki daha da kalındı. Ağırlık merkezi yere yakındı. Öyle kolay kolay yere serilecek birine benzemiyordu.
Ama Bash’in dikkatini çeken sadece bu değildi. Adamın ayak bileklerinde prangalar vardı ve bu prangalar insan kafası büyüklüğünde demir bir gülle barındıran zincire bağlıydı.
Bu adam bir köleydi.
“Turnuva sırasında seni gördüğümde gözlerime inanamamıştım ama gerçekten sensin, Bash!”
Kapüşonlu adam konuşurken kafasındaki örtüyü geriye doğru sıyırdı.
Altından çıkan yüz, Bash’inkine fazlasıyla benziyordu.
Yeşil ten. Dışarı fırlamış azı dişleri.
Bir ork.
Sıradan, yeşil bir ork.
Ten rengi Bash’inkinden biraz daha koyuyordu ve yüzünde büyük bir yanık izi göze çarpıyordu.
Daha yakından bakınca, Bash’in kolunu sımsıkı kavrayan sol elinin yüzük ve serçe parmaklarının eksik olduğu anlaşılıyordu.
O yüz, o el… Ah, aslında Bash o tanıdık sesi duyduğu ilk anda kim olduğunu zaten anlamıştı. Yanılmadığından emindi.
“Donzoi? Sen misin?”
“Benim ya! Donzoi!”
“Ama ben senin öldüğünü sanıyordum!”
“Çok beklersin! Yaşıyorum! Hem de bunca zamandır sapasağlam hayattaydım!”
Bash, Donzoi’nin Dobanga Çukuru Savaşı’nda can verdiğine inanmıştı.
Fakat cesedini asla bulamamışlardı.
O dönemde Yedi Koalisyonu üst üste yenilgiler alıyordu ve bu durum Bash ile adamlarını da vurmuştu.
O günlerde, can dostları sağda solda birer birer devriliyordu.
Donzoi de tam o sıralarda ortadan kaybolmuştu.
Savaş meydanında bir dost kayıplara karıştıysa, bu aslında onun öldüğü anlamına gelirdi.
Çünkü orklar kahraman bir ırktı ve hiçbir ork savaş meydanından asla kaçmazdı.
“Sen misin gerçekten Donzoi, seni gidi eski haydut?! Vay be, asırlar oldu görüşmeyeli!”
“Ha-ha, Zell, sen de mi buradasın!”
Fakat orklar kafalarına göre takılan kural tanımaz bir gruptu.
Müfrezelerinden ayrı düştüklerinde, ellerinden gelirse başka bir klanın birliğine katılırlardı.
Bu yüzden bazen, bir savaştan sonra böyle bir ork eski birliğinden bir dostuyla karşılaşabilir ve “Öldün sanıyordum eski dostum!” nidalarıyla karşılanabilirdi.
“Sen de gayet iyi görünüyorsun Bash! Duyduğuma göre sana artık Kahraman Ork diyorlarmış! Tam sana yakışacak bir unvan!”
“Şey, öyle.”
Bash, Donzoi’nin ayak bileğindeki prangaya dikti gözlerini.
Daha yakından baktığında, Donzoi’nin boynunda kalın demirden bir halka olduğunu da fark etti.
Bir köle tasmasıydı bu.
Orklar gizlice kaçıp yabancı diyarlarda onursuzca davrandıklarında yakalanıp köle edilirlerdi.
Tıpkı geçen gün arenada dövüşen diğer orklar gibi… Ah, düşününce, Donzoi de kesinlikle onlardan biri olmalıydı.
Donzoi’yi arenada dövüşürken gördüğünde, kuralları çiğneyen bir ork için böyle bir kaderin gayet yerinde olduğuna kanaat getirmişti.
Şimdi bile hâlâ aynı şekilde düşünüyordu.
Ancak Donzoi’nin o tarz bir ork olmadığını da gayet iyi biliyordu.
O, her duruma hazırlıklı, yenilikçi bir adamdı. Cesur bir savaşçıydı; savaş uğruna canını vermeye hazır bir adamdı.
Ork Kralı’nın emirlerine karşı gelecek türden biri değildi.
“… Neden zincirlendin?”
“Ah, bu mesele… Anlatması utanç verici ama bizim… Yani, benim… güçsüzlüğümün bir sonucu.”
Donzoi, Bash’in sorusunu yanıtlarken yüzünde derin bir pişmanlık ve ıstırap belirdi.
Ancak yüzündeki bu ifade kısa sürede kayboldu.
“Ama bu yıl bir şeyler değişecek. Hiç merak etme. Ork adına daha fazla leke sürmeyeceğim. Bizzat Ork Kralı’nın adı üzerine yemin ederim ki sürmeyeceğim.”
“…”
Bash, Donzoi’nin bununla ne kastettiğinden pek emin olamadı.
Yine de doğrudan Ork Kralı’nın adını zikretmişti.
Hiç şüphe yok ki Donzoi yaptığı kural tanımazlıktan, köle konumuna düşmekten ve arenadaki o utanç verici sahte dövüşlere katılmaya zorlanmaktan ötürü derin bir pişmanlık duyuyor ve özeleştiri yapıyordu.
Durum buysa, Bash her şeyi affetmeye hazırdı.
Çünkü Donzoi, vaktiyle Bash ile omuz omuza savaş meydanlarında canını ortaya koymuş bir adamdı.
Bu yüzden Bash, memlekete döndüğünde dostunun durumunu Ork Kralı’na bizzat arz edip onun adına af dileyebilirdi.
“Peki senin burada ne işin var? Ah, gerçi bunu sormaya hakkım yok belki de. Kusura bakma. Sana da yük olmak istemezdim ama…”
“Hayır, yük falan değilsin…”
“Böyle diyeceğini biliyordum zaten! Sen gerçekten de Budarth müfrezesinin gururusun, değil mi?”
Donzoi, eski dostunu överek Bash’i serbest bıraktı, ardından yüzü yeniden pişmanlıkla gölgelendi.
“Ama bak beni dinle Bash. Buralara kadar zahmet edip gelmişken sana yük olmak istemem ama… Yarınki dövüşler hakkında konuşmam gerek. Eğer bu hızla gitmeye devam edersen, sen ve ben finalde karşı karşıya geleceğiz.”
“Anlıyorum. Ee, ne olmuş yani?”
“Bunu istemek beni gerçekten kahrediyor ama…”
Donzoi tereddüt etti, ifadesi karmakarışıktı.
Ancak sonunda kararını vermiş görünüyordu ve doğrudan Bash’in gözlerinin içine baktı.
“Yarınki müsabakayı bilerek kaybetmeyi düşünür müsün?”
“Ne?”
“Ah, aslında Kahraman Ork Bash’in benim gibi birine yenilmesini kimse yemez. Mümkünse, arenaya hiç çıkmamayı kabul eder misin?”
“… Neden? Benden neden böyle bir şey talep ettiğini anlayamadım.”
“Hadi ama. Beni bunu açık açık söylemek zorunda bırakma. Lütfen bana bir kolaylık sağla. Benim de kendime göre bir gururum var sonuçta. Tabii ki seninki kadar büyük değil ama tamamen de yok olmuş sayılmaz.”
Donzoi konuşurken yüzünde yarım bir tebessüm vardı. Pek net bir cevap vermeye niyetli görünmüyordu.
Bilerek kaybetmek mi?
Müsabakaya bilerek çıkmamak mı?
Bash asla böyle bir şey yapamazdı.
Kendisine korkak denmesine asla tahammül edemezdi. Bu onun şerefli adına leke sürerdi.
Yine de, karşısındaki talep eski bir savaş yoldaşından geliyordu. Bash bu kadarlık bir alicenaplık gösterebilirdi.
“Fakat benim de buraya gelirken kendime göre bir amacım vardı.”
“Ah, biliyorum, biliyorum. O kadarı zaten gün gibi ortada. Ama kimsenin sana korkak demesine izin vermem. Hepimiz senin o şanlı adını sonuna kadar savunacağız. Üstelik sonrasında bu iyiliğinin karşılığını fazlasıyla ödemeyi planlıyorum.” “Ah, biliyorum. Şöyle yapsak nasıl olur; sana kendi kadınımı vereyim?”
“… Dur bir dakika. Bir köle nasıl kadın sahibi olabiliyor ki?”
“Ah, şey, kendisi de bir köle parçası aslında. Adı Elindy. Gerçekten fıstık gibidir, tam bir afet. Gayet de sağlıklıdır. Bana şimdiden üç çocuk doğurdu bile. Sağ salim memlekete dönebilirsem onu kendime eş yapmayı planlıyordum ama… Onun yerine sana vermeyi hiç dert etmem.”
Bash’in suratı asıldı.
Sonuçta Bash de bir orktu.
Bir kahraman bile olsa, her erkek gibi onun da kıskanacağı tutardı.
Donzoi pişmandı, orası doğruydu; ama yine de Ork Kralı’na karşı gelmiş ve kendini köle durumuna düşürmüştü. Fakat tüm bunlara rağmen, adamın hâlâ bir kadını vardı. Bash’in ise hâlâ kimsesi yoktu.
“… Hımm.”
Yine de bu teklif hiç fena sayılmazdı.
Orklar yalan söylemezdi.
Eğer Donzoi kadının çekici olduğunu söylüyorsa, o kadın gerçekten de göz alıcı olmalıydı.
Üstelik turnuvayı kazanmak için o kadar zahmete girmesine de gerek kalmayacaktı. Sırf kendisine ait olacağı garanti edilen güzel bir kadın; bu, geri çevrilemeyecek kadar tatlı bir fırsattı.
Donzoi kendi amacına ulaşacak, Bash de kendine bir eş adayı bulmuş olacaktı.
Neresinden baksan tam bir kazan-kazan durumu.
Bash, Donzoi’nin ne dolaplar çevirdiğine dair en ufak bir fikre sahip değildi ama duyduklarına bakılırsa, bu işin ucu kendisine dokunmayacaktı.
Primera da zaten kalbindeki amacına çoktan ulaşmış gibi görünüyordu. Bu yüzden Bash turnuvadan çekilirse hiçbir sorun yaşanmazdı.
Gelgelelim…
“Senden bunu talep etmenin son derece hadsizce olduğunu biliyorum… Ama… Yalvarırım. Bu işi nihayete erdiren kişi, en sonunda kendi ellerim olsun istiyorum…”
Ardından Donzoi, o kederli ses tonu havaya karışıp kaybolurken ara sokağın karanlığında gözden kayboldu.
Geriye kalan tek ses, caddelerde yankılanan o demir güllenin sürüklenme gürültüsüydü.
“Patron, ne yapacaksın şimdi?”
“…”
Bash hiçbir cevap veremedi.
Kaşlarını çatmış bir halde, Donzoi’nin gözden kaybolduğu yöne doğru öylece bakakaldı.
Gecenin zifiri karanlığı çökmüştü.
Bash dönüp uykuya daldıktan sonra bile Primera hâlâ atölyedeydi.
Cüceler, tüm ırklar arasında en az uykuya ihtiyaç duyan topluluktu.
Bilhassa demir döverken ateş ve toprak ruhlarından güç alırlar, zanaatlarına öyle bir odaklanırlardı ki yedi gün yedi gece hiç uyumadan çalışabilirlerdi.
Primera yarı insan olmasına rağmen, bütün gece ayakta çalışmak onun için çocuk oyuncağıydı.
Önünde, tamirini henüz bitirdiği zırh eldivenleri ve kılıç duruyordu.
Kılıcın bu haliyle hiçbir işe yaramayacağına kesin olarak kanaat getirmiş, bu yüzden onu yeniden işlemek için saatlerce uğraşmıştı.
“Lanet olsun. Böyle de olmuyor. Bu gidişle…”
Bir tane daha. Primera, devasa bir demir cevheri kütlesini andıran kılıcı fırlatıp attı.
Kılıç, atölyenin köşesine büyük bir gürültüyle yuvarlandı.
O ana kadar olsa, böyle bir kılıçtan gayet memnun kalırdı.
Ortada ters giden pek bir şey yoktu aslında. Keskindi ve fazlasıyla da dayanıklıydı.
En azından Primera öyle olduğunu sanıyordu.
Ancak Bash’in turnuvanın sonuna kadar gidip zaferle ayrılması gerekiyorsa, o kılıç onun savuruşlarına dayanacak kadar iyi değildi.
Tıpkı önceki kılıçlar gibi ya hemen eğrilecekti ya da müsabaka esnasında ortadan ikiye çat diye kırılacaktı.
Durum buraya varırsa her suçu Bash’e atmak kolaya kaçmak olurdu ama onu suçlamak elden kaçan zafer şansını geri getirmeyecekti.
Ne de olsa bu finaldi. Bash, bundan önce karşılaştığı rakiplerden katbekat üstün seviyedeki isimlerle yüzleşecekti.
Geriye kalan savaşçılar turnuvanın gediklileriydi; finale kadar nasıl savaşılması gerektiğini gayet iyi bilen çetin cevizlerdi.
Eğer Bash’in elinde kusurlu bir teçhizat olduğu lafı ortalıkta dolanırsa, rakipleri doğrudan orayı hedef alabilirdi. Bash’i uzun soluklu bir savaşa sürüklerler, zırhı kırılana kadar onu yıpratırlar ve bu sayede onu oyun dışı bırakmanın yollarını ararlardı.
Kusurlu silahlar yüzünden alınacak bir yenilgi…
Bu Bash’in yenilgisi olmazdı.
Bu doğrudan Primera’nın yenilgisi demekti.
“… Hah.”
Primera, içi hırsla dolarak derin bir iç çekti.
Bash kullandığında eğrilmeyecek bir kılıcı nasıl yapacaktı? En ufak bir fikri yoktu.
Çoğu cüce gibi Primera da küçüklüğünden beri demircilik yapıyordu. Tüm temel tekniklere vakıftı. Üstelik yeteneğinden ötürü defalarca övgü de almıştı.
Hatta kendine has birkaç benzersiz demircilik tekniği bile geliştirmişti.
Çoğu cücenin dönüp bakmaya bile tenezzül etmeyeceği yeni tür malzemeler kullanarak zırhlar dövmüştü.
İş demirciliğe geldiğinde kimseye yenilmeye niyeti yoktu.
Ama tüm bunlara rağmen, şimdi tamamen tıkanmış durumdaydı. Bash’in savurabileceği bir kılıç nasıl dövülürdü ki?
Primera bir anlığına çalışmayı bıraktı, gözlerini alevlere dikti.
Ateşin çıtırtılarını ve depodan gelen Bash’in horlama sesini duyabiliyordu.
Böyle anlarda eskiden ne yapardım ben…?
Primera çaresizce hatırlamaya çalıştı.
Doğru ya. Eskiden, bitmiş bir eseri örnek alır ve onu şablon olarak kullanırdı.
Dobanga klanının bir ferdi olarak doğmuştu ve atası Doradoradobanga’nın kendisi, geride incelenmek üzere pek çok çalışma eseri bırakmıştı.
“Oh…”
İşte tam o anda Primera bir şeyi fark etti.
Bu kadar basit bir şeyi daha önce nasıl görememişti?
Evet ya. Tam orada duruyordu işte, değil mi?
Kusursuz bir şablon.
Ayağa kalktı ve adeta bir rüyadaymış gibi kararsız adımlarla hedefine doğru ilerledi.
Depoya.
Şu anda Bash ve Zell’in uyumakta olduğu yere.
Bir elinde mumla kapıyı sessizce araladığında, orkun o küçük depoda yan dönmüş bir halde sığışarak yattığını gördü.
Artık horlamıyordu. Her yer sütlimandı.
Primera, aradığı şeyin gerçekten orada, tam da Bash’in kolunun hemen yanında durup durmadığını kontrol etti. Ardından parmak uçlarına basarak, çıt çıkarmadan nesneyi havaya kaldırdı.
Gerçekten de epey ağırdı.
Primera, parmak uçlarında yürümeye devam ederek Bash’in yanından uzaklaştı ve atölyeye geri döndü.
Demirci ocağının titrek alevleri altında elindeki nesneye baktı.
Bir kılıçtı bu.
Kızılımsı mavi metalden dövülmüş, süssüz püssüz, sade bir kılıç. Her yerde rastlanabilecek türden sıradan bir silah.
Kabzası epey kalındı. Orklar gibi iri yarı ırklar göz önünde bulundurularak yapıldığı çok barizdi. Primera kabzayı kavramakta bile zorlanıyordu.
Primera’nın şimdiye kadar dövdüğü tüm kılıçlardan çok daha ağırdı. Gelgelelim, şaşırtıcı bir biçimde kolayca kaldırılıp savrulabiliyordu. Neredeyse imkânsız denecek kadar kusursuz bir dengeye sahipti.
Primera kılıcı ışığa doğru tuttu, namluyu dikkatle inceledi.
Yutkundu.
“Muazzam…”
Primera içinden, ne kadar göz alıcı bir kılıç diye geçirdi.
Göze çarpan hiçbir şatafatı yoktu. Işıkta parıldamıyordu.
Dışarıdan bakan biri için, alelade bir yöntemle dövülmüş sıradan bir kılıçtan farksızdı.
Ancak bu silah tamamen başkaydı.
Bu namlu defalarca özenle dövülmüş, eritilip tekrar işlenmişti; döngü defalarca tekrarlanmıştı.
Demirciliğin temel esaslarına sonuna kadar sadık kalınarak, mutlak bir sadelikle ve kusursuz bir hassasiyetle dövülmüştü.
Gerçi, düşmanı öyle jilet gibi kesecek bir keskinliği yoktu.
Fakat yapıldığı demir sağlam ve güvenilirdi.
Kılıç adeta, “Asla kırılmayacağım,” diye söz veriyordu.
Sanki namluya yok edilemezlik büyüsü yapılmış gibiydi, ama bu bile sadece basit bir teferruattı.
Bu namlunun kendisi asla eğrilmezdi.
Belki yüzlerce savaştan sonra, artık kullanım ömrünün son demine geldiğinde eğrilebilirdi. Ancak bir veya iki müsabaka daha kesinlikle sapasağlam dayanırdı.
En beceriksiz dövüşçünün elinde bile, muazzam bir kuvvete sahip birinin savuruşunda bile…
“…”
Primera kılıcı kınına geri soktu.
Ardından az önce kendi dövdüğü kılıcı eline alıp Bash’inkiyle göz kararı kıyasladı.
Hangi kılıcın daha üstün olduğunu görmek hiç de zor değildi.
Sonra Primera, Bash’in birkaç gün önce eğrilttiği kılıcı eline aldı.
Kılıçtaki eğriliği daha yakından inceledi.
O kadar bükülmüştü ki adeta bir palayı andırıyordu.
Eğrilik tam kabzanın yakınından başlamış, kılıcın ucu arkayı gösterecek raddeye gelmişti.
Kabzaya doğru gerisin geri kıvrılan bir hilali andırıyordu.
Aslında çok estetik bir kıvrımdı. Daha önce bir kılıcın kırılmadan bu hale gelebildiğini hiç görmemişti.
Eğer bir kılıç kırılmadan bu şekilde eğrilebiliyorsa, o zaman…
Primera kaşlarını çattı.
Ansızın, yüzüne kararlı bir ifade yerleşti. Gözlerinde azim dolu bir ateş parıldadı.
Bir süredir, eğer dövdüğü kılıçlar eğrilmeye mahkûmsa bunun ancak onu savuran kişinin deneyimsizliğinden kaynaklanabileceğini düşünüyordu.
Fakat… yanılmıştı.
Hem de tamamen.
Bu şekilde bir eğrilme… Kılıcın sınırlarına kadar zorlandığı anlamına gelmezdi.
Aksine, kılıcın alınan darbeyi namlusu boyunca tamamen eşit bir şekilde emdiği anlamına gelirdi. Kılıcın ağzı hâlâ keskinliğini koruyordu. Gövdesi de mukavemetinden bir şey kaybetmemişti. Merkez noktasından hiçbir şekilde sapmamış veya burulmamıştı. Uğradığı bunca aşırı eğrilmeye rağmen çıt diye kırılmamıştı.
Usta bir silahşor bir namluya asla böyle davranmazdı.
En azından, namlunun ağzının körelmesi gerekirdi.
Bir başka deyişle, bu kılıcın sahibi kılıçtan çok iyi anlayan biriydi. Ve bir düşmanı kılıcı kırmadan ya da eğriltmeden indirecek güce sahipti.
Rakibini temiz bir vuruşla biçebiliyordu.
“Kullandığımı sanıyordum.”
Kılıcı eğrilten adamın sesi zihninde yankılandı.
Namluyu usulüne uygun kullanmış, keskin tarafıyla savurmuştu; ama buna rağmen kılıç yine de eğrilmişti.
Bu da demek oluyordu ki…
“…”
Primera durumu kavradı.
Aslında en başından beri içten içe zaten biliyordu.
Ağabeyi ve ablası ona çok genç ve deneyimsiz olduğunu söylediğinde karşı çıksa da, bir nebze kendisi de bunun farkındaydı.
Kendini kandırıyordu.
Sadece duymak istediği şeylere inanıyordu.
Ama artık gerçeklerle yüzleşmekten başka çaresi kalmamıştı.
Bir elinde o meşhur kılıcı tutup kendi dövdüğüyle kıyaslarken…
Gerçek acı bir tokat gibi yüzüne çarptı.
“Ben yetersizim.”
Primera’nın yanağından tek bir damla gözyaşı süzüldü.
