Finaller başlamadan hemen önce, sahne arkası alanı.
Primera, yüzü öfkeden çarpılmış bir halde Bash ile konuşuyordu.
“Şimdi beni iyi dinle. Finallerde kullanacağın teçhizat için ekstra çaba sarf ettim. Ancak senin bu barbarca dövüş tarzınla ömrü uzun olmayacaktır. Kılıç kullanımını geliştirmen gerektiğini söyleyerek daha fazla nefesimi tüketmeyeceğim. Ama en azından o kafanı çalıştır da teçhizatın ömrünü nasıl uzatabileceğini kendin düşün.”
“Anlaşıldı.”
Finaller için savaşçı-zanaatkar takımlarına sahne arkasında özel odalar tahsis edilmişti.
Her oda bir ocak ve örs ile donatılmıştı, böylece istenildiği an basit demircilik işleri yapılabiliyordu. Bir müsabaka sırasında hasar gören teçhizatlar için temel onarım çalışmalarına izin veriliyordu.
Lakin onarım işleri için ayrılan süre pek kısıtlıydı.
Bir müsabaka biter bitmez hemen ardındaki başlardı.
İlk tur otuz iki müsabakadan oluşacaktı ancak sadece kazananlar yoluna devam ettiği için katılımcı sayısı hızla azalacaktı. Bu da onarım işlerine kalan zamanın gitgide daralacağı anlamına geliyordu.
Doğal olarak, teçhizatı tamamen elden geçirmeye ya da yeni parçalar dövmeye vakit kalmayacaktı.
Tabii ki tüm dövüşler tek bir günde olup bitmeyecekti.
İlk gün, son sekizin belirleneceği üç tur yapılacaktı ve ardından gelen diğer üç turluk seriyle şampiyon ortaya çıkacaktı.
Yalnızca üç tur. Ama bunlar gerçek savaş kahramanlarının varını yoğunu ortaya koyacağı hakiki mücadelelerdi. Teçhizatlarının amansız darbeler alacağı kesindi.
Sadece en basit onarımlar için vakit bulunabilecekti.
Demircilerin asıl sınavı da bu kabul edilirdi zaten.
“Her halükarda, bugünkü üç turu da geçemezsen şampiyon olma şansımız neredeyse sıfıra iner.”
Primera’nın kendine pek güveni yoktu.
Dövdüğü kılıç, hayatı boyunca ortaya koyduğu işlerin zirvesiydi.
Finalden önceki birkaç günü bu kılıç üzerinde durmaksızın çalışarak geçirmişti. Bash’in elemelerde kullandığı kılıçtan katbekat daha dayanıklı olduğundan emindi.
Ancak turnuvaya girmeden önce içine dolan o yersiz özgüven… Şimdi onu tamamen terk etmiş gibiydi.
Eh, nasıl etmesin ki? Bash’in kılıcının tekrar tekrar yamulmasının arkasındaki kesin nedenleri hâlâ çözebilmiş değildi.
“Elimden geleni yapacağım.”
Bash kılıcı eline aldı ve konuşurken havada birkaç deneme savuruşu yaptı.
Yanı başında duran Zell, büyük bir gururla kafasını salladı. Sanki, bu adamın kılıç ustalığını ta en başından beri ben izleyip gözettim demek ister gibiydi.
Primera, Zell’e doğru baktı.
“Zell, senin hâlâ burada ne işin var?”
“Ne? Niye bana sataşıyorsun ki şimdi? Burada durmaya hakkım yok mu yani?”
“Hayır, yok.”
“Ne?! Rüya takımdan kovuluyor muyum yani şimdi?! Bunu asla kabul etmem! Biz üçümüz buraya kadar beraber gelmedik mi yahu? Hem ben hiçbir şey yapmıyorum ki! Sadece şurada havada asılı duruyorum! Oh, ama… Bir dakika… Ellere ne oldu öyle? Ah, dün gece çok çalıştın da parmaklarını yaktın, değil mi? Bir de çekiçle vurdun üstüne, ha? Dikkat etmiyordun, değil mi? Oh, o da ne öyle? Yok, yok, yok, ellerin tamamen sapasağlammış… şimdi. Evet, her zamanki gibi güçlü ve sağlıklı! Peki neden diye sorsana bir? Belli bir peri onları senin için iyileştirdiği için olabilir mi acaba? Öyle değil mi ama?!”
“Şey… evet. Bunun için teşekkür ederim. Minnettarım. Ancak bu odaya zanaatkarlar ve onların savaşçıları dışındaki kimsenin girmesi yasak.”
“Hadi ya, öyle miymiş?!”
Bu doğruydu. Sahne arkasındaki odalar yalnızca zanaatkar ve savaşçıların kullanımına özeldi.
Zell, odadaki havanın bu kurala kesinlikle bir istisna oluşturduğunu varsayarak Bash’in peşinden içeri dalmıştı ama yemezlerdi. Yasak demek, yasak demekti.
Özellikle de iyileştirici peri tozu üretme avantajına sahip olan periler için bu kural çok katıydı.
Eğer Zell burada yakalanacak olursa, hem Bash hem de Primera anında diskalifiye edilirdi.
“Hıh! İyi be, iyi. Ben de gider tribünlerden izlerim, Bash reis kahramanlıklarını sergilerken birinin gözünün onun üzerinde olduğundan emin olurum! Göster kendini Patron, arkandayım!”
“Hıhı.”
Zell odadan hızla uçarak çıktı.
Artık içeride sadece Bash ve Primera kalmıştı.
Bash’in gözleri, sanki manyetik bir çekime kapılmış gibi Primera’ya kaydı.
Primera, demircilik işi için hayli hafif giyinmişti.
Bash, sergilenen o dolgun göğüs dekoltesine bakarken bakir kalbinin arzuyla kavrulduğunu hissetti.
“N-ne var? Ne dik dik bakıyorsun?”
“Endişelenmene gerek yok. Yalnızca bakıyorum. Ork Kralı, diğer ırklarla rıza dışı çiftleşmeyi yasakladı.”
“Şeeey… Pekala. Yani, sadece bakıyorsan sorun yok herhalde. Gerçi pek öyle bakılacak bir alımım da yoktur ama…”
“Aynı fikirde değilim.”
“Ö-öyle mi… S-senin de biraz tuhaf zevklerin var, farkında mısın?”
Primera, Bash’in bakışlarından ötürü kendisini tehlikede falan hissetmiyordu.
Doğrusunu söylemek gerekirse, henüz gençlik yıllarındayken acı bir gerçeğin farkına varmıştı.
Yarı insan olduğu için, cücelerin güzellik standartlarının tamamen dışındaydı.
Bugüne kadar hiçbir erkek ona en ufak bir ilgi göstermemişti… ta ki Bash çıkıp gelene kadar.
“Şey… Her neyse, daha önce de söylediğim gibi, ilk müsabakaya odaklanmamız gerekiyor. Demin turnuva tablosuna göz attım da ilk rakibin gerçekten çetin bir ceviz: Ogre Golgol. Onu tanıyor musun?”
“Elbette. Savaşta omuz omuza savaştık.”
“Öyleyse ne kadar güçlü olduğunu biliyorsundur.”
“Becerikli bir savaşçıdır.”
“Pekala, her şeyden önce onu indirmen gerekiyor…”
“Hımm.”
Bash kafasını salladı.
Yüzünde, Primera’nın bir türlü anlamlandıramadığı o her zamanki ifadesi vardı. Çehresi ne bir gerginlik belirtisi veriyordu ne de başka bir şey.
“Bunun senin için zor bir dövüş olacağını düşünüyor musun?”
“Hayır, düşünmüyorum. Bu turnuvayı kazanmayı planlıyorum.”
Primera, Bash’i bir kez daha dikkatle süzerek gözlerini irileştirdi.
Ork, her zamanki gibi gözlerini kızın üzerinden ayırmamıştı.
Bakışları son derece kararlıydı. O gözler adeta, ‘Kazanacağım. Bana güven,’ diyordu. Elinde sadece bir iki savuruşta eğrilip bükülen bir kılıç tutuyor olmasına rağmen hem de.
Turnuvayı kazanmayı planlıyorsun, demek?”
Primera’ya göre bu turnuvayı kazanmak kulağa son derece müşkül geliyordu.
İlk başta, evet, hedefi kazanmaktı.
Ama şimdi, turnuvanın ne kadar zorlu olduğu gerçeği nihayet kafasına dank etmişti.
Bunun sebebi de Bash’ten başkası değildi.
Her şey onun o akılalmaz, yontulmamış kaba gücünden kaynaklanıyordu. Keşke daha iyi bir dövüşçü olsaydı; keşke kılıcını bir gürz gibi paldır küldür sallamak yerine, birazcık olsun incelikle kullanabilseydi… Belki o zaman kazanmak için bir şansları olabilirdi…
Evet, bu sefer zafer hayli uzak görünüyordu.
Aslında bu onun suçuydu. Savaşçı seçimini kötü yapmıştı.
Evet, genel olarak şampiyonluk pek olası değildi ama Primera’nın ne pahasına olursa olsun mutlaka alt etmek istediği en az bir dövüşçü vardı.
“Pekala, her halükarda, büyük gün geldi çattı! _B “… Birinci günün ilk üç müsabakası başlıyor.” En azından bu turları geçmen gerek. Anlaştık mı?!”
“Elbette.”
İlk gün. Üç müsabaka.
Ardından Koro adında hayvamsı bir savaşçıyla karşı karşıya geleceklerdi. Sorunlu bir tipti, şahsı hakkında kimse iyi bir şey söylemezdi ama yiğit bir savaşçı olduğu da aşikardı.
Yine de onun pek bir önemi yoktu.
Asıl mesele, Koro’yu bu dövüş için donatan kişiydi.
Primera’nın ne pahasına olursa olsun alt etmek istediği kişi tam olarak oydu.
Yıllardır ona tepeden bakan o kibirli şahıs.
Bash kaba saba, baltayla yontulmuş gibi bir savaşçı olabilirdi ama Primera’nın her şeyden çok istediği, bu adamın Koro karşısında kendisine zafer kazandırmasıydı. O zafere ihtiyacı vardı.
Ve içindeki bu arzu gitgide daha da alevlenmişti.
“Bay Bash! Müsabakanız başlamak üzere!”
Görevlilerden biri Bash’i arenaya çağırmak için gelmişti.
“Pekala. Hadi bakalım, göster kendini!”
Primera, Bash’in çıplak ve kaslı omzuna sertçe vurdu.
Bash, kızın narin elinin tenine değdiği o an bir anlığına donakaldı. Sıradan bir elf veya insan kadınının eli kadar zarif olmasa da Bash için bu dokunuş adeta cennetten bir lütuftu.
“… Anlaşıldı!”
Bash, bu coşkulu homurtuyla kulisten çıktı.
Birinci Dövüş: Bash, Golgol’a Karşı
Arenada iki adam duruyordu.
Birinin derisi kızıl-kahverengiydi.
Geniş omuzları ve köşeli çeneleriyle bilinen bir ırka mensuptu ve boyu üç metreyi rahatlıkla aşıyordu.
O bir devdi.
Neredeyse kendi boyunda devasa bir kılıç taşıyordu. Geniş bir savaş kılıcıydı bu. Üzerinde demir zırhlar vardı.
Dev Golgol.
Büyük Savaş sırasında Demir Titan olarak nam salmıştı. Dörtlü İttifak’ın her bir üyesinin dizlerini titretecek kudrette bir adamdı. Adını bilmeyen tek bir cüce bile yoktu.
Bu turnuvaya katılmasına vesile olan şey, savaş esnasında tesadüfen tanıştığı bir dostuydu.
Dostu, savaşta esir düşmüş bir cüceydi.
İkisi savaş esiri olarak geçirdikleri o karanlık günlerde tanışmış, savaştan sonra ise dostlukları daha da pekişmişti. Şimdi her yıl turnuvaya bir savaşçı-zanaatkar takımı olarak birlikte katılıyorlardı.
İki yıl önceki turnuvada on altıncı olmuşlardı. Geçen yılki turnuvada ise sekizinciliğe kadar yükselmişlerdi. Sonuçlara bakılırsa pek de etkileyici sayılmazdı. Ancak bunun sebebi, cüce dostunun bu deve layık bir zırh ve silah dövecek fırsatı bulamamış olmasıydı.
Saf dövüş yeteneği söz konusu olduğunda, bu devin turnuva sıralamasının en tepesinde yer alması gerekirdi. Şüphesiz şampiyonluğun en güçlü adaylarından biriydi.
Rakibi ise yaklaşık iki metre boylarındaydı.
Yeşil bir deriye sahipti. Sıradan bir ork savaşçısı gibi görünüyordu.
Fakat bu gösterişsiz dış görünüşüne tezat olarak, son derece şöhretli bir adamdı.
Kahraman Ork Bash.
Tüm orkların en güçlüsü.
Onu şahsen tanımayanlar bile adını mutlaka duymuş olurdu. En azından lakabını bilirlerdi… Yıkıcı.
“Bak hele bak, şu eşleşmeye bak! Turnuvayı gümbürtüyle açıyorlar desene!”
“Golgol’un hünerleri yarışmacılar arasında en üst perdedendir. Bir ork bile onu devirmek istiyorsa elinden gelenin en iyisini ortaya koymalı.”
“Bash’in darbe indirebilmesi için Golgol’a iyice sokulması gerek. Onu burada yenmenin tek anahtarı bu işte.”
Seyirciler heyecan içindeydi. Finallerin bu kadar başında böylesi devlerin düellosuna şahit olmak büyük şanstı.
Ancak seyircilerden bazıları heyecandan ziyade korkuyla titriyordu.
“… Duydunuz mu?”
“Onlara imreniyorum doğrusu. Karşılarındakinin gerçekte ne kadar korkunç bir canavar olduğundan bihaberler…”
“Bu bir müsabaka olmayacak. Bu düpedüz bir infaz olacak.”
Gözlerinde derin bir kederle, savaşa meydan okumuş deve bakıyorlardı.
Golgol’un kaderinin kıyma makinesinden geçmek olduğunu çok iyi biliyorlardı.
Savaş sırasında bu adamlar, Bash’in gazabından ucu ucuna kurtulabilmiş talihlilerdi.
Üzerindeki zırh onu koruyamazdı.
O zırhı döven demircinin ne kadar yetenekli olduğunun hiçbir ehemmiyeti yoktu. Orkun tek bir darbesi o demiri un ufak etmeye yeterdi.
Yıkıcı, sadece şehirleri yerle bir etmekle kalmamıştı. O, önüne çıkan her şeyi kırıp dökmüştü.
Tek yapabildikleri, Golgol’un oradan en azından canlı çıkabilmesi için dua etmekti.
O dev için umabilecekleri en iyi şey buydu. Çünkü Bash’i fazlasıyla iyi tanıyorlardı.
“Bash.”
“Golgol. Görüşmeyeli uzun zaman oldu.”
Golgol, kalabalığın ruhunu saran o korkudan tamamen habersiz görünüyordu. Bash’i yüzünde kararlı bir sırıtışla karşıladı.
Bash de soğukkanlılığını bozmadı.
İkisi de birbirini tanıyordu.
“Remium Ovası’ndaki o büyük savaştan beri görüşmedik, değil mi? Afiyettesindir umarım?”
“İyiyim.”
“Demek Ork Kralı senin ork topraklarından çıkmana müsaade etti, ha?”
“Kendisi sonsuz bilgeliği ve sınırsız merhametiyle lütfetti.”
“Pfft.”
Golgol bıyık altından güldü.
Ork Kralı Nemesis, öfke ve cinayetin vücut bulmuş haliydi. Dünyayı karış karış arasanız bile onun bilge ya da merhametli olduğunu düşünecek tek bir kişi daha bulamazdınız. Bunu düşünen kesinlikle sadece Bash’ti.
“Pekala, o halde…”
Bu kısa atışmanın ardından Golgol kılıcını hazır duruma getirdi.
Kılıcının ucunu göğe doğru kaldırdı ve Bash’in üzerine koca bir gölge düşürdü.
Yüzü gerilmiş, dudakları sıkıca kapanmış ve dişlerini gıcırdatıyordu.
Tam bir dev savaşçının çehresiydi bu.
Galip gelme şansının zerre kadar olmadığı bir rakiple yüzleşmek zorunda kalan bir adamın yüz ifadesiydi.
“Başlayalım mı?”
“Evet.”
Bash kılıcını çekti ve arenaya derin bir sessizlik çöktü.
Tek yaptığı silahını havaya kaldırmak olmuştu.
Hamlesini yapmak için duruşunu hafifçe ayarladı. Ancak Golgol da seyirciler de çok iyi biliyordu ki Bash asla açık vermezdi. Bir anlığına bile olsa.
Herkes bu müsabakanın saliseler içinde son bulacağını anlamıştı.
Cüceler avuçlarında sıktıkları bira kupalarını unutuverdi.
Annelerinin kucağında ağlayan bebekler bir anda sustu.
Bash’in sadece savaş duruşu alması bile seyirciler üzerinde öyle bir tesir yaratmıştı ki herkes adeta büyülenmişti.
Onun bu ihtişamı karşısında Golgol cılız ve zavallı görünüyordu.
“Hnng!”
Golgol harekete geçti.
Kılıcını yukarıdan aşağıya doğru savurdu, gayet düz ve yalın bir saldırıydı. Nereye vuracağı çok bariz bir hamleydi belki ama sırf o savuruşun taşıdığı muazzam güç bile rakibini tamamen un ufak etmeye yeter de artardı.
Güm. Havaya adeta bir kum fırtınası patladı. Nemli toprak topakları dört bir yana saçıldı.
Bash’in görüş alanını kapatmıştı.
Seyircilerden birkaçı tam olarak böyle olduğunu düşündü. Fakat tam o esnada, toz bulutunun içinden bir şey fırlayıp çıktı.
Seyirciler bunun Golgol’un etinden kopan bir parça olduğunu sandı.
En azından savaşı görmüş geçirmiş olanlar bunun başka bir şey olamayacağını düşündü.
Çünkü savaşta Bash’e meydan okuyan herkesin sonu böyle bitmişti.
Savaş meydanında Bash ile kapışanların hafızalarına bu dehşetengiz görüntü kazınmıştı.
Fakat yanılıyorlardı.
Fırlayan şey ne bir et parçasıydı ne de bir kan fışkırması.
Cisim havada hafifçe süzüldü ve ardından yere çarparak daha küçük bir toz bulutu eşliğinde şiddetli bir ses çıkardı.
Artık cismin ne olduğunu seçebiliyorlardı.
Bu bir demir kütlesiydi.
Oradaki her cüce bunu ilk bakışta tanıdı.
Tüm gözler Golgol’a çevrildi. Hâlâ elinde tuttuğu kılıcın ucu artık yoktu.
Hakem gürledi:
“Kazanan, Bash!”
Her şey saniyeler içinde olup bitmişti.
Bash’in de kılıcını savurup Golgol’un kılıcını tam ucundan vurarak saptırdığını ancak tahmin edebiliyorlardı.
Bir diğer ihtimal ise Golgol’un Bash’i ıskalayıp kılıcını arena zeminine çarparak kendi eliyle kırmış olmasıydı. Fakat turnuva finalistinin kılıcı, sırf yere vuruldu diye bu kadar kolay parçalanacak bir silah olamazdı.
Arenadan hiçbir tezahürat yükselmedi.
Anlarsınız ya, kimse az önce ne yaşandığını tam olarak kavrayamamıştı.
Yıkıcı’nın ta kendisi olan Bash’in, Golgol’a müsamaha göstermiş olması mümkün müydü?
Bash kılıcını kınına soktu ve kulise doğru yöneldi.
Golgol, inanamayan gözlerle onun arkasından bakakaldı.
Seyirciler Golgol’un yine bir öfke nöbeti geçirip geçirmeyeceğini merak ediyordu.
Geçen yılki turnuvada Golgol’un teçhizatı iflas etmiş ve o da yenilgiyi bir türlü hazmedememişti. O gün arenayı adeta birbirine katmıştı.
Bu yıl da aynı şeyin tekerrür etmesini bekliyorlardı.
Ancak o, sadece kabullenmiş bir edayla gözlerini yumdu, diz çöktü ve iki yumruğunu da yere koydu.
Bu, devlere has geleneksel bir saygı duruşuydu ve yenilgiyi kabul ettiklerini gösterirdi.
Aynı zamanda üstün gördükleri bir savaşçıya karşı sundukları bir hürmet nişanesiydi.
Neler yaşandığını kimse tam olarak çözememişti.
Fakat Dev Golgol’un yenilgiyi kayıtsız şartsız kabul ettiği gün gibi ortadaydı.
Geçen yıl işler epey kanlı bitmiş, diğer birkaç savaşçı Golgol’u zapt etmek için yardıma koşsa da o yenilgiyi reddederek çığlıklar atıp çırpınmaya devam etmişti. İşte o aynı Golgol, üzerinde tek bir çizik dahi bırakmayan tek bir darbenin neticesinde, şimdi tüm savaşma azmini yitirmiş halde diz çökmüş duruyordu.
Kalabalık bu gerçeği yavaş yavaş idrak etmeye başladı. Ve ardından, hep bir ağızdan muazzam bir tezahürat kopardılar.
İkinci Dövüş: Bash, Geddon’a Karşı
Bash arenanın ortasında dikiliyordu ancak rakibi henüz ortalıkta yoktu.
Bash elinde kılıcıyla öylece durup bekledi.
Fakat ne kadar beklerse beklesin, rakibi bir türlü gelmedi. Seyirciler yuhalamaya başladı ve öfkeleri tüm arenada dalga dalga yayıldı.
Nihayet, ringin ortasında tek bir cüce belirdi.
Bu, ilk tur için Bash’i çağırmaya gelen cücenin ta kendisiydi.
Yoksa Bash’in rakibi bu cüce miydi? Bash bu varsayımla hemen silahını öne sürdü, fakat hayır, cüce silahsızdı.
Cüce kemerinden küçük kırmızı bir bayrak çıkardı ve herkesin görmesi için havada salladı.
Yuhalamaların dozu daha da arttı.
“Kazanan, Bash!”
Bash’in zaferi ilan edildi.
Geddon dövüşten çekilmişti.
Üçüncü Dövüş: Bash, Koro’ya Karşı
Nihayet, Bash’in üçüncü müsabaka vakti gelip çatmıştı.
Bash arenaya çıktı fakat rakibi yine hiçbir yerde görünmüyordu.
Gözlerini yuman Bash, kuliste Primera ile yaptığı konuşmayı hatırladı.
Primera, ikinci turdaki bu hükmen galibiyete pek sevinmişti. “Bir sonraki dövüş çok önemli. Gerçekten çok önemli…” Sanki kendi kendine konuşuyor gibiydi. Bash’i değil de daha ziyade kendini cesaretlendirmeye çalışıyor gibi bir hali vardı.
Onu o ince deri yeleğinin içinde gören Bash’in savaşma şevki tavan yapmıştı.
Evet, Primera çok sevinmişti ama Bash, ikinci rakibinin korkaklığı yüzünden hayal kırıklığına uğramıştı.
İlk turdan sonra Primera, demir ocaklarında Bash’in teçhizatını onarmıştı. Kızın demir döverken sergilediği o hummalı çalışma Bash’i adeta büyülemişti.
Çekici her sallayışında göğüsleri dikkati çekiyor, terini her silişinde ise o çıplak koltuk altı gözler önüne seriliyordu. Kolunu bu şekilde kaldırdığında Bash, kızın göğüslerinin yan profilini bile anlık olarak yakalamıştı; bu gerçekten bulunmaz bir nimetti.
Kendini kızın üzerine atmamak için Bash’in tüm iradesini son kırıntısına kadar kullanması gerekmişti.
“Ve şimdi, Kaplan Kapısı’ndan giriş yapıyor… Savaşçı Koro!”
Bash’in girdiği kapının tam karşısındaki nizamiyeden arenaya bir adam adım attı.
Siyah kürkleri ve canavarları andıran bir burnu vardı.
Henüz oldukça gençti.
Muhtemelen Bash’ten birkaç yaş daha küçüktü.
Koro. Bash bu ismi biliyordu. Gençlik yıllarında, hayvamsı ordusunda seçkin bir yüzbaşıydı.
Evet, hayvamsı ordusunun düşmana intihar saldırıları düzenlemesiyle nam salmış özel taarruz birliğinde parmakla gösterilen bir yüzbaşı.
Bu düpedüz intihar demek olan bir savaş taktiğiydi. Ancak bu adam savaşın sonuna kadar hayatta kalmayı başarmıştı. Yeteneği tartışmasızdı.
Öyle ki, savaş sırasında Kurt Dişi Şeref Madalyası’na layık görülmüştü.
Bu madalya yalnızca en kahraman ve en çok zafer kazanmış savaşçılara verilirdi.
Hımm.
Sonrasında neler olduğu hakkında Bash’in hiçbir fikri yoktu.
Şeref madalyalı bir özel birlik yüzbaşısı.
Ork topraklarında böyle bir paye almak, hiçbir şeye ihtiyaç duymadan, son derece ayrıcalıklı bir konumda ömrünün sonuna kadar refah içinde yaşamak demekti.
Böyle bir adamın burada ne işi vardı?
Adamın başını tüm bu belalara sokan şey, sergilediği tavırlardı.
Savaştan sonra Koro, birkaç kez şiddet içeren mantıksız taşkınlıklar yapmıştı. Neticede toplumdaki konumunu kaybetmiş ve hayvamsıların topraklarından sürülmüştü. Diyar diyar gezindikten sonra sonunda soluğu burada, Dobanga Çukuru’nda almıştı.
Haliyle, o berbat davranışları Çukur’da da aynen devam etmişti.
Ancak Dobanga Çukuru’nun diğer yerlerden ayrılan bir yönü vardı.
Doğru ya. Dobanga Çukuru’nun bir kolezyumu vardı.
Güç gösterisinin başarıya giden yegane yol olduğuna inanan bu adam, barışın getirdiği bu kafa karıştırıcı çağda nihayet kendine ait bir yer bulabilmişti.
Gelgelelim, geçen yılki turnuvada çok ağır bir darbe almıştı.
İkinci turda nakavt olmuştu.
Turnuvaya ilk katılımıydı ve gerçekten de dişe diş dövüşmüştü. Bu yenilgi içini kemirip duruyordu.
Yine de mağlubiyeti kabullenerek kendini tamamen eğitime adamıştı.
Şanssızlığına bakın ki, o aksi tavırları yüzünden turnuvaya katılmak için hayati önem taşıyan bir şeyi elde edemiyordu.
Aynen öyle. Teçhizat.
Derken önünde tek bir cüce belirdi.
Bu cüce, Koro’yu yaptığı taşkınlıklar yüzünden iğneleyici bir dille azarlamıştı.
“Kudurmuş bir köpek gibi herkese havlamayı bırak da bir kez olsun adam gibi dövüş.”
Koro, kendisine bu şekilde hitap edilmesine hiddetlenerek cüceyi tek vuruşta uçurmuştu. Ama cüce ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi istifini bozmadan geri gelmiş ve Koro’ya o saldırgan tavırları hakkında yine nutuk çekmişti.
“Bir kez olsun beni dinlemeyi denesen ne olur, hı?”
Cüce dur durak bilmeden tekrar tekrar geliyor, Koro ise onunla alay etmeye devam ediyordu. Bir cüceye asla kulak asmazdı. Fakat bir gün, tamamen anlık bir hevesle cüceye uymaya ve tavsiyesini dinlemeye karar verdi.
Olay arenada, rakibini mağlup ettikten sonra gerçekleşti.
Normalde düşmanını tekmeler, ona hakaret eder ya da yüzüne tükürürdü. Ama bu sefer, adamın ayağa kalkmasına bizzat yardım etti.
Özellikle çetin geçen bir dövüş olmuştu. Koro bitkindi; ilk başta insanlar onun sadece rakibinin işini bitirecek dermanı kalmadığını sandı. Ya da gözleri onlara oyun oynuyordu.
Gelgelelim bir sonraki an, Koro kendini kalabalığın tezahüratları arasında buldu.
Arenadaki her bir seyirci ona duydukları hayranlıkla haykırıyordu.
Savaş bittiğinden beri böyle bir övgü almamıştı.
O günden sonra Koro değişti.
Yine de o hırçın doğası baki kalmıştı.
Sağa sola omuz atıyor, sokağa tükürüyor ve müsabakalardan önce rakibini aşağılayıp küçük düşürüyordu.
Fakat yere serdiği savaşçıları çiğnemeyi tamamen bırakmıştı.
Koro’yu azarlayan cüce bunu görünce pek memnun oldu.
İsteyince yapabiliyormuşsun diyerek Koro’yu takdir etti.
Bu durum Koro’nun gururunu okşamıştı. Ve cüce zanaatkardan turnuva için kendisini donatmasını istemeye karar verdi.
Cüce bu duruma epey şaşırsa da teklifi hemen kabul etti.
Aradan birkaç ay geçti. Cüce, Koro’ya tam manasıyla uyacak teçhizatı üretebilmek için silah ve zırh tasarımlarını durmaksızın geliştirerek canla başla çalıştı.
Artık bir zanaatkarı ve teçhizatı vardı.
Bu yıl turnuvada başarıya ulaşmak için her şeyi tamamdı.
Peki ya Koro ile ortak olan o cüce zanaatkar kimdi?
Adı Calmeradobanga’ydı. 72 Merged⟧ O yüzden bu kez de rakibini aşağılayacağından adları gibi emindiler.
“…”
Seyircilerin hepsi Koro’nun Bash’in karşısına dikilip ona hakaretler yağdırmasını bekliyordu.
Zira Koro şimdiye dek hep böyle yapmıştı. Her dövüşten önce, zehirli diliyle rakibini acımasızca yerin dibine sokardı.
Fakat yanıldılar.
İki savaşçı dövüşün başlamasından önce karşı karşıya geldiğinde, Koro kuyruğunu içeri çekerek derin bir saygıyla eğildi.
Böyle bir şey daha önce hiç yaşanmamıştı.
Koro bir rakibin önünde asla eğilmezdi. Onlara sadece gözdağı verirdi.
Bir hayvamsı savaşçının eğilmesi…
Böyle bir şey ancak kendisinden üstün gördüğü bir savaşçıya karşı gücünü sınama şerefine nail olduğunda gerçekleşirdi.
Koro, Bash’e muazzam bir hürmet besliyordu. Kendisinden katbekat güçlü olduğuna inandığı bir rakip olarak görüyordu onu.
Ve sonrasında yaptığı şey, sıradan rakiplerine karşı takındığı o alaycı tavırdan yine çok farklıydı.
Hayvamsı ordusunun bir savaş nizamı olarak, gardını alıp kılıcını bedeninin yan tarafında aşağıya doğru indirdi.
Hayvamsı ordusunun savaş taktiklerinde ustalaşmıştı.
“Sizinle… dövüşebilmek benim için bir şereftir.”
Koro, takındığı bu saygılı tavra kendisi bile şaşırmıştı.
Karşısındaki bizzat kahraman savaşçı Reto olsaydı, mutlak zaferinden emin bir edayla böbürlenir dururdu.
Ancak neredeyse bir refleksle eğilmişti ve ağzından çıkan kelimeler önceden planlanmamıştı.
Koro bunun sebebini kendisi de tam olarak çözemiyordu.
Fakat bu, turnuvanın üçüncü turuydu.
Geçen yıl ulaşmayı başaramadığı o aşama. Tek başına asla varamayacağı o mertebe.
Ve şimdi rakibi Kahraman Ork Bash’ti. Savaşın o kanlı meydanlarından sağ çıkan herkesin adını ezbere bildiği o şanlı savaşçı.
Bu yüzden Koro, ona saygıyla yaklaşması gerektiğini hissediyordu.
Ve bu kararından en ufak bir şüphe duymadı.
“Hımm.”
Bash kılıcını hazır duruma getirerek başıyla onayladı.
Dövüş derin bir sessizlik içinde başladı.
Koro, sağdan dolanarak sessizce Bash’in üzerine atıldı.
Sonra aniden fren yaptı. Bash’in sağından soluna doğru sıyrılan Koro, kılıcını savurdu.
Bir parıldama oldu.
Bash’in kolu bir anda ileri fırladı ve Koro’yu paçavra gibi uçurdu.
Bedeni havada metrelerce uçtu, kolezyum duvarını rahatça aşarak seyirci koltuklarının üzerine çakıldı.
Şans eseri, seyirciler zarar görmeden etrafa kaçışmayı başardı.
Fakat Koro o kadar da şanslı değildi. Düşüşünü yumuşatacak kimse yoktu.
Koro bir daha ayağa kalkamadı.
“Kazanan, Bash!”
Müsabaka başladığı gibi bitmişti.
Ve muzaffer olan Bash’ti.
Seyircilerin bir kısmının da tahmin ettiği üzere, Koro utanç verici bir hezimet yaşamıştı.
Ama kimse onun bu haline gülmedi. Hatta ona doğru hafif bir alkış tufanı bile koptu.
Böylece Bash’in final turlarına katılımı kesinleşmiş oldu.
