“Şuradaki kadının görünüşünü de beğendim.”
“Tamamdır! Gidip hemen adını öğreniyorum!”
Ertesi gün Bash ve Zell, Dobanga Çukuru’nun ana caddesinde hatun avına çıkmışlardı.
Ama bu, çoğu orkun her gün yaptığı türden vahşi bir av değildi.
Bash gözüne kestirdiği bir kadını seçiyor, ardından Zell hemen uçup adını öğreniyordu.
Zell ayrıca kadının medeni durumunu ve cüce diyarının yerlisi olup olmadığını da soruşturuyordu.
Zell öğrendiği her şeyi bir kağıda not ediyordu.
Bu şekilde ikili, bilgi toplamaya devam etti.
Şöyle bir düşününce, Bash’in önceki başarısızlıklarının tamamı istihbarat eksikliğine bağlanabilirdi.
Bu eksiklik, onun imkansız adaylara evlilik teklif etmesine yol açmıştı.
Thunder Sonia, Bash’in asla ulaşamayacağı bir cevherdi.
Ama eğer başka bir elf kadınına, mesela Breeze’in kapmayı başardığı o sıradan asker gibi birine yönelmiş olsaydı, belki de teklifi kabul edilirdi.
Harekete geçmeden önce kadının elde edilebilir olduğundan emin olmalıydı.
Sonra cüce toplumunda en makbul olan tarzda teklifini yapacak ve gelini kapacaktı.
Bu seferki harekat planı buydu.
“Tamamdır, sordum öğrendim. Adı Pauline’miş. Bekarmış ve bir handa hizmetçi olarak çalışan sıradan bir halktanmış. Gelecek vadediyor! Ama dürüst olmak gerekirse patron, bence onun gibi alt seviye biri yerine çıtayı biraz daha yükseltmelisin.”
“Hayır, en önemlisi birini olabildiğince çabuk kafesleyebilmek!”
“Tamam, haklısın! Her zamanki gibi haklısın patron! Pekala, epey uzun bir liste çıkardık. Şimdi bu dişileri nasıl dize getireceğimizi düşünmeye başlayalım mı, ne dersin?”
“İsabetli olur!”
Önce isimleri topladılar, sonra istihbarat sağladılar ve şimdi de savaş planını hazırlayacaklardı.
Söz konusu cüce kadını nasıl erkeklerden hoşlanıyordu? Bir orku kabul eder miydi?
En azından Bash, insan diyarında hissettiği o bariz düşmanlığı burada sezmiyordu.
Yine de gardını indirmek tedbirsizlik olurdu.
Durumu iyice kavradıktan sonra kesin bir stratejiyle kararlı bir şekilde ilerlemek şarttı.
Bash ve Zell kurt dövüşçülerdi.
Tamam, iki kez çuvallamış olabilirlerdi… Ama üçüncüsü olmayacaktı.
“Elbette, ben… Hımm?”
Tam o sırada Bash’in kulakları havada tanıdık bir ses yakaladı.
Bu, hep bir ağızdan bağıran bir kalabalığın çıkardığı, gür ve uğultulu bir sesti.
Savaş boyunca her gün duyduğu bir sesti bu.
“Ne oldu patron? Gözüne başka bir hatun mu kestirdin?”
“Hayır. Bir kalabalığın sesini duyuyorum.”
“Ha, o ses yakındaki kolezyumdan geliyordur! Gidip bir göz atalım mı?”
“Hımm… Öyle yapalım.”
Bash başıyla onayladı ve ikili, kükreyen kalabalığın sesini takip ederek yola koyuldu.
Kolezyumu hemen buldular.
Burası caddenin sonunda, tabiri caizse dağın tam kalbinde yer alıyordu.
Uzaktan bakıldığında sadece bir duvarı andırıyordu. Ancak yaklaştıkça, buranın büyük ve dairesel bir yapı olduğu anlaşıldı.
Yukarı bakıldığında, mağaranın tavanında devasa bir delik göze çarpıyordu ve gökyüzünden aşağıya doğru kalın bir ışık huzmesi süzülüyordu.
Şehrin tam merkezinde konumlanmış, taştan yapılmış, büyük ve sağlam bir cüce dövüş arenasıydı burası.
Tezahürat sesleri işte bu yapının içinden yükseliyordu.
Ama hepsi bu kadar da değildi. Hava aynı zamanda demir şakırtılarıyla çınlıyordu; Bash’in kulaklarının çok iyi bildiği, aşina olduğu bir sesti bu.
“Görünüşe göre aranılan yer tam da burası, değil mi patron?”
“Öyle.”
İnsanlar kitleler halinde kolezyumun girişinden içeri akın ediyordu. Şüphe yok ki müsabakayı izlemek için gelmişlerdi.
“Ah. Anlaşılan içeri girmek paralıymış.”
“Önemi yok. Shiwanashi Ormanı’nda kazandığım para hâlâ duruyor.”
İkili, para hakkında konuşarak içeri adım atmak üzereyken…
“Hımm?”
Bash’in gözüne bir şey takıldı.
Kolezyumun kalın duvarlarının dışındaki toprak zeminde oturan bir grup güruh vardı.
Bash’e hiç de yabancı gelmiyorlardı.
Bunlar orktu. Ama orkların kolezyum duvarının dışında öylece oturup ne işi olabilirdi? Üstelik el ve ayak bileklerinde prangalar vardı.
“Şunlar ork, değil mi patron? Acaba ne yapıyorlar oracıkta?”
“Kim bilir…”
“Muhtemelen haydut orklardır, değil mi?”
“Mümkündür.”
Bash bu ihtimali kabul etse de, dünyadaki tüm orkların yüzünü ezbere bildiği söylenemezdi.
Elbette Bash, savaştan sonraki son üç yılı birlikte geçirdiği her orkun adını ve yüzünü bilirdi ama bu haydutlar… Barış geldikten sonra birçoğu sıvışıp gözden kaybolmuştu, bu yüzden onları tanımıyordu.
Diğer bir deyişle, kimin savaşta öldüğünü, kimin ise köyünü terk edip haydutluğa başladığını kesin olarak söylemek zordu.
Her halükarda, Bash bu orkların yüzlerini tanımıyordu.
Yine de onları daha önce bir yerlerde görmüş olduğuna dair tuhaf bir hisse kapıldı. Belki de geçmişteki bir savaşta onlarla omuz omuza dövüşmüştü. Eğer öyleyse, savaştan hemen sonra ork diyarını terk etmiş olmalıydılar.
Fakat şimdi burada köleleştirildiklerini görünce, cüce diyarına gelip bir hır çıkardıklarını ve yakalandıklarını tahmin etmek hiç de zor değildi.
Savaş esiri olsalardı, Bash onları özgür bırakmanın bir yolunu arardı. Ancak haydut orklar artık gerçek birer ork sayılmazdı.
Kölelik onlar için biçilmiş kaftandı.
“Gidelim.”
Bash gözlerini köle orklardan ayırdı ve dövüş arenasına doğru yöneldi.
Arena büyük bir coşkuyla çalkalanıyordu.
Dövüş alanında üç savaşçı, tek bir büyülü canavara karşı mücadele ediyordu.
Bir mantikor. Uzak kuzeydoğunun sık ormanlarında yaşayan bu yaratıklar, kaplan gibi pas rengi bir gövdeye ve insan kafasına sahiptiler, ancak konuşma yetileri yoktu.
Kuyrukları, denizkestanesinin dikenleri gibi çok sayıda iğnemsi çıkıntıyla kaplıydı ve her bir dikenden zehir damlıyordu.
Bir dev bile bu zehirli dikenlerden birini yediğinde birkaç dakika içinde yere yığılır ve can verirdi.
Ork gibi zehre karşı bağışıklığı olan diğer ırklar ise sadece ağızlarından biraz köpük saçarak bayılırlardı. Ancak mantikor bu fırsatı değerlendirip çaresiz avını henüz canlıyken paramparça ederdi, yani neticede kapıya aynı hesap çıkıyordu.
Bu yaratık orkların yaşadığı yerlerden çok uzakta yaşasa da, Bash zamanında onlardan pek çoğuna karşı dövüşmüştü.
Bash kolezyuma vardığında, altı ork savaşçısı zaten canından olmuştu.
Mantikor işte bu kadar gaddar bir yaratıktı.
Dövüş alanında iki savaşçı daha ağızlarından bariz bir şekilde köpükler saçarak baygın halde yatıyordu.
Müsabakaya başlayan beş savaşçıdan ikisinin saf dışı kalmasıyla, kurdukları ortak cephenin çöküşün eşiğine geldiği ve zafer şanslarının giderek azaldığı açıkça görülüyordu.
Ancak daha dikkatli baktığında Bash, mantikorun sağ gözünün oyulmuş olduğunu ve bacağına bir zincir dolandığını fark etti.
Geriye kalan üç savaşçıdan ikisi mantikorun sol tarafını kuşatırken, diğeri sağından arkasına dolanıyordu.
Soldaki ikili yaratığa baskı uygulayarak mantikorun dikkatini dağıtırken, sağındaki ise öldürücü bir darbe indirerek ağır hasar veriyordu.
Başa baş bir mücadeleydi.
Belki de bu beşlinin içinden bazılarının mantikorlarla dövüşme deneyimi vardı.
“Gözlerini ve bacaklarını hedef almışlar, şimdi de onu yavaş yavaş bitiriyorlar. Fena strateji değil, ha patron?”
“Fena değil gerçekten. Sağ tarafa dolananın bileği güçlü. Şöyle ya da böyle canavarı devirmeyi başarırlar.”
Tam da Bash’in dediği gibi oldu. Çok geçmeden, mantikorun sağındaki adam aniden kılıcını canavarın böğrüne, ön bacağının hemen arkasına sapladı.
Hayati bir noktaya indirilen öldürücü bir darbe.
Mantikor birkaç an boyunca kuyruğunu çılgınca salladı, ardından ağız dolusu kan kusarak nihayet cansız bir şekilde yere yığıldı.
Seyircilerden cılız bir alkış koptu.
Canavarı saf dışı bırakmak için metodik bir yöntem olduğu kesindi ama seyircilerin gözünde o beklenen şaşaadan yoksundu.
Gösteri açısından bakıldığında vasattı. Bash’in gözünde de izlemesi pek öyle ahım şahım bir şey değildi. Nihayetinde, bir hayvanın grup halinde avlanmasından ibaretti. Bash bu tür şeyleri zaten her gün yapıyordu. Bunu izlemenin neresi keyifli olabilirdi ki?
“Ah! Sıradaki dövüş iki insan arasında olacakmış galiba!”
Mantikorun ve yere serilen savaşçıların bedenleri dışarı sürüklenirken, zırhlı iki adam dövüş alanına adım attı.
Yüzlerini görmek imkansızdı ama oldukça yapılı görünüyorlardı.
Ancak Bash ve Zell’in aniden dikkat kesildiği nokta bu değildi.
“Hey, patron… Şunlar…”
Savaşçıların teni… Parlak yeşildi.
Evet, Bash’in kendi teniyle tamamen aynı renkteydi.
“Grawrgh!!!”
“Groooargh!”
Cansız savaş çığlıkları…
Bir dövüşten önce sadece tek bir ırk böyle savaş çığlıkları atardı.
Onlar orktu.
Bash bir an için gözlerine inanamadı ancak kalabalığın heyecanlı haykırışları da aynı şeyi söylüyordu.
Bilinmeyen bir sebepten ötürü, iki ork birbiriyle dövüşüyordu.
Ellerinde kalkanlarla kılıçları birbirine çarpıyordu.
İlk bakışta oldukça hararetli bir savaş gibi görünüyordu. “…” “Bu iki ork savaşçısı arasındaki bir dövüş!” “İşte bu güzel olacak!” Biri diğerine her darbe indirdiğinde seyirciler heyecanla çığlık atıyordu. Gerçekten de havaya girmişlerdi.
Gelgelelim…
“… Bu da neyin nesi böyle?”
Bash ve Zell bu durumdan hiç de hoşnut değillerdi.
Bash, iki ork birbiriyle dövüşmeye karar verdiğinde ne olacağını çok iyi bilirdi.
Dövüş, ikisinden biri ölene dek son bulmazdı.
Birbirlerini yok etmek için hiçbir çabadan kaçınmazlardı.
Her ikisi de öldürmeye ya da öldürülmeye hazırdı.
İçleri kan arzusuyla ve rakiplerinin işini bitirme isteğiyle dolup taşardı. Akıllarında zaferden başka hiçbir şey olmadan savaşın ortasına atılırlardı. Kapıdaki ölümden kaçınmak için kılıçlarını savururlardı.
Genç ve deneyimsiz olanlar bile toplayabildikleri tüm vahşetle savaşırlardı. Zafer uğruna ölmeye hazır değilsen, bir başkasıyla dövüş başlatmaya hakkın yoktu.
Bir ork düellosu dediğin böyle olmalıydı.
Aksi takdirde, onların gözünde buna düello denemezdi.
Arenada gözlerinin önünde sergilenen sahne ise tamamen bambaşka bir şeydi.
Bash’in ömrü hayatında gördüğü hiçbir şeye benzemiyordu.
Bu sanki… sanki dans ediyorlardı.
Kan arzusundan eser yoktu. Yaklaşan ölümün o kasvetli bilinci ortalıkta görünmüyordu. Kılıç savuruşları sönüktü. İkisinin de diğerinin işini bitirmeye niyeti yok gibiydi. Kılıçları sadece gösteriş olsun diye birbirine çarpıyordu. Hangisinin kazanacağı ikisinin de umurunda değil gibiydi. Gerçek bir yara almaktansa teslim olmaya daha dünden razı görünüyorlardı.
Buna nasıl düello denebilirdi ki?
“…”
“Reis, sen… Öfkeli misin yoksa?”
Bash cevap vermedi. Sessizce dövüşü izlemeye devam etti.
Nihayet dövüşün sonu yaklaşmış gibiydi.
Sahte dövüşçülerden biri, kılıcını abartılı bir şekilde savurarak rakibinin uyluğuna vurdu.
Darbeyi alan ork dizlerinin üzerine çöktü, diğeri ise kılıcının keskin ağzını adamın boynuna dayadı.
Bir zaferdi bu.
“RAAAWWWRGH!!!”
Kazanan, kılıcını havaya kaldırarak kükredi.
Sesi havayı yırtıp geçti; az önceki savaş narasından çok daha gürdü.
Kollarını iki yana genişçe açıp havaya kaldırarak etrafta kasıla kasıla yürüdü, gözleri amfitiyatrodaki seyircilerin üzerinde geziniyordu.
“Yahu bu ne yapıyor böyle? Gözünü rakibinden ayırdı! Şimdi de ortalıkta kasılarak bağırıp çağırıyor! Seni ahmak, neden gırtlağını kesmiyorsun ki?! Ya karşı atağa geçerse?”
Zell şaşkınlık içinde cırlayınca sağ taraflarındaki seyici dönüp onlara baktı.
“Sakin ol bakalım, peri hanım. Ne o, amfitiyatroya ilk gelişin falan mı?”
Bunu söyleyen, yüzü kıpkırmızı olmuş bir cüceydi.
İki elinde de birer maşrapa bira tutuyor, arsız bir keyifle sesli bir şekilde geğiriyordu.
Bira kokan nefesi onlara doğru dalgalandı.
“Beni iyi dinleyin, size olayın aslını anlatayım. Kazanan, kalabalıktan kaybedenin canını bağışlamasını talep ediyor.”
“Neden böyle bir şey yapsın ki?”
“Diyor ki, bu dövüş ona kaybedenin savaşçı ruhunu göstermiş. Ama yaşayıp yaşamayacağına karar vermek kalabalığa kalmış. İşte böyle.”
Tam da cücenin dediği gibi, kalabalığın büyük çoğunluğu başparmaklarını havaya kaldırmıştı.
Kazanan dövüşçü rakibini ayağa kaldırdı, ardından ona omuz verdi ve ikisi birlikte amfitiyatronun iç kısımlarına doğru ağır adımlarla gözden kayboldular.
“Eğer özellikle sıkıcı bir dövüş olursa, kalabalık kaybedenin öldürülmesi yönünde oy verebilir. Ama gerçek bir seyir zevkine şahit olduklarını hissettiklerinde, e, merhamet göstermek de bir adettir, değil mi? Ne de olsa hepimiz savaşta yeterince ölüm gördük. Şimdi durup dururken birini öldürmenin ne alemi var, haksız mıyım?”
“İlginç. Yani savaştan sonra bile burada insanların ölümüne dövüşmesini sağlıyorsunuz ve siz cüceler bunu bir seyir sporu olarak mı görüyorsunuz? Şaşırtıcı derecede barbar bir halksınız, değil mi?”
“Ha? Saçmalama. Sadece köle dövüşleri ölüme kadar gider.”
Köleler.
Doğru ya. Cüce ırkı köle tutardı. Üretim verimliliklerini artırmak amacıyla, savaş sırasında esir aldıkları ve kendileri için çalışmaya zorladıkları esirlerdi bunlar.
O köleleri amfitiyatroda kendi eğlenceleri için dövüştürmek de… yıllar öncesine dayanan bir uygulamaydı.
“Reis, duydun mu? Bu durum içine siniyor mu senin? Orkları köle olarak tutmak…”
“… Yoldan çıkan her ork için bu uygun bir cezadır.”
Yine söylüyoruz, eğer savaş zamanı olsaydı ve bu orklar savaş esiri olsaydı, Bash çoktan oraya atlayıp onları kurtarmış olurdu.
Ancak yoldan çıkmış orklar gerçek ork sayılmazdı.
Böyle utanç verici bir kaderi hak ediyorlardı. Halkın önünde böyle birbirleriyle dövüşüyormuş gibi pandomim yapmaları…
Bash, böyle bir gösterinin gerçek bir ork düellosuymuş gibi yutturulmasından utanç duydu.
“İiiik!”
Tam o sırada havayı kadınsı bir çığlık yardı.
Bash sesin geldiği yöne baktığında, sesin sahibinin, arenaya bakarak çığlık atmaya devam eden bir cüce kadın olduğunu gördü.
Bash, kadından yükselen bu sesin bir korku çığlığı olmadığını hemen anladı.
Çığlık atıyordu, evet, ama aynı zamanda gülümsüyordu.
Bu bir seyircinin heyecan dolu çığlığıydı. Hayranlıkla çığlık atıyordu… Şuna duyulan bir hayranlıkla…
Bash kadının bakışlarını takip etti ve bir sonraki dövüşün çoktan başladığını gördü.
Elbette bu da iki ork arasındaki başka bir mücadeleyi içeriyordu.
Ancak bu seferki dövüş çok daha sarsıcıydı.
Az önce gördükleri o kısırlaştırılmış, oyun dövüşü gösterisinin aynısıydı belki ama bu seferkinde bir tarz var gibiydi.
Elinde kılıç ve kalkan olan adamlardan biri, sanki darbelerden kıl payı kurtuluyormuş gibi görünmek için vücudunu nasıl hareket ettireceğini biliyor gibiydi. Kılıç savuruşları ve hamleleri de neredeyse gerçekçi görünüyordu.
Bash adamın dövüşünü izlerken, onu daha önce bir yerde görmüş olduğuna dair tuhaf bir hisse kapıldı, ama…
“Çok havalı!”
“Harika biri! Onunla hemen yatağa girerdim!”
Bu sözlerin ardından Bash, cüce kadınların tezahüratları ve çığlıkları yüzünden dikkatinin dağıldığını fark etti.
Görünüşe göre kalkanlı adam son derece popülerdi.
Hatta kadınlardan biri onunla yatağa girmek istediğini bile söylemişti. Tam da Bash’in bir kadından hayatında bir kez olsun duymayı canıgönülden arzuladığı sözlerdi bunlar.
Üstelik çığlık atan kadınların görünüşü de hiç fena sayılmazdı.
Bash, kadının bu isteğini bir kez, iki kez… hayır, arka arkaya üç kez seve seve yerine getirmek isterdi.
“Reis, bu konuda tamamen emin değilim ama bana öyle geliyor ki bu cüce kısrakları iri yarı, güçlü orklara karşı boş değiller.”
“Öyle görünüyor.”
“Eğer senin ne kadar güçlü olduğunu bir görebilselerdi reis, bence bu iş tereyağından kıl çeker gibi olurdu… Asıl mesele, bunu onlara nasıl göstereceğimiz…?”
“Hmm.”
Demek güçlü orklar cüce kadınlar arasında popülerdi.
Bir başka deyişle, Bash gücünü bir şekilde sergilemeyi başarabilirse, belki de o kadınlar kendi ayaklarıyla onu aramaya koyulurlardı.
Ne de olsa Bash bir Kahraman Ork’tu.
Güç konusuna gelecek olursak, Bash buna sahip olduğunu zaten defalarca kanıtlamıştı.
Bakirlik statüsü şu an adeta pamuk ipliğine bağlı gibiydi.
“Amfitiyatroya sadece kadınları dikizlemek için mi geldiniz? Hey, baksana bana, sen bir orksun değil mi?”
Tam o sırada sol taraflarındaki sarhoş adam Bash’e doğru eğilerek konuşmaya başladı.
Adamın yüzü pancar gibi kızarmıştı. İki yumruğuyla birden bir bira maşrapasına sarılmıştı ve ayaklarının dibinde de koskoca bir bira fıçısı duruyordu.
Kafayı iyice bulduğu her halinden belliydi.
“Hık! Evet, tam bir orksun işte. Bir kadın istemene şaşmamalı. Ama bilirsin ya, sana kötü bir haberim var… Avucunu yalarsın! Hem de tamamen!”
“Pardon ama reis hayatta avucunu yalamaz! Onun ne kadar inanılmaz güçlü olduğunu bilsen küçük dilini yutarsın! Dışarıdaki o ahmakların her birini bileğinin tek bir hareketiyle hak edebilir! Dur, o bile çok fazla! Bunu tek bir parmağıyla bile yapar! Serçe parmağının tek bir fiskesiyle pufff, hepsi uçup gider! Kadınlar bunu gördüğünde, sadece onunla yatağa girmek için çığlık atmakla kalmayacaklar, bak da gör!”
“Beni dinle küçük peri, bu konuda tamamen yanılıyorsun. Şu gördüğün aşüfteler var ya? Onlar sadece dövüşü izlemekle ilgileniyorlar. Köle ork dövüşçülerine laf atmaya bayılırlar ama niyetleri ciddi değildir. Onlar buraya sadece gösteri için geliyorlar, anladın mı? Sadece gösteri!”
“Hmm… demek işin aslı bu.”
Umut ışığı aniden sönüverdi ve Bash kendini mağlup olmuş hissetti.
Belki de cüce, Bash’in yüzünün asıldığını fark etmişti. Ya da belki de sadece sarhoş olduğu için çenesini düşürmek istiyordu. Her halükarda cüce konuşmaya devam etti.
“Yine de, gerçekten bir kadın istiyorsan, Savaş Tanrısı turnuvasına katılmalısın!”
“… Katılıp da ne yapacağım?”
“Büyük turnuvayı kazanacaksın elbette! Savaş Tanrısı Festivali’nin turnuvası, Cüce Kralı’nın bizzat düzenlediği, cüce takvimindeki en büyük etkinlikti. O zaman dilediğin herhangi bir dileği gerçekleştirebilirsin!”
“Bir dilek mi…?”
Cücenin anlattığına göre durum tam olarak şöyleydi.
Bash bunu bir önceki gün tanıştığı kızdan zaten öğrenmişti.
Ancak dahası da vardı. Turnuvada şampiyonluk tacını giyen kişi, Cüce Kralı adına bir talepte bulunma hakkı kazanıyordu.
Elbette Cüce Kralı bu dileği belirli sınırlar dahilinde kabul ediyordu. Ancak bu sınırlar oldukça geniş ve esnekti.
Örneğin, Cüce Savaş Lideri Doradoradobanga’yı ele alalım.
Turnuvayı ilk kazandığında Dobanga Madeni’ni diledi ve oranın lordu oldu.
Bir sonraki zaferinde, bir ömür boyu harcayamayacağı kadar çok altın istedi ve aldı.
Ondan sonraki galibiyetinin ardındansa kendisine bir unvan bahşedildi.
Bir sonraki zaferinde ise Cüce Kralı’nın kızıyla evlenme hakkını elde etti.
Böylece, hiçbir şeyi olmayan o serseri cüce, hayatta arzuladığı her şeye kavuşmuş oldu.
“Yani anlayacağınız, eğer kazanırsan bu iş bitmiş demektir! İstediğin her kadını elde edebilirsin!”
Bash ve Zell birbirlerine baktılar.
Eğer Bash kazanırsa, istediği her şeye sahip olabilirdi. Bir eşe bile. Ne de olsa bu yöntem Doradoradobanga’nın işine yaramıştı.
Bu turnuva tam da Bash’in ihtiyacı olan şeydi.
“Anladım, şimdi anladım! Breeze’in bahsettiği şey bu olmalı!”
“Doğru, kesinlikle o! O insana gerçekten büyük bir minnet borcum var!”
Aslında Breeze böyle bir şeyden hiç bahsetmemişti. Muhtemelen Savaş Tanrısı Festivali’nden haberi bile yoktu.
Gelgelelim, Bash ve Zell ona karşı büyük bir şükran duygusuyla dolup taşıyorlardı.
Onun bu senaryoyu kesinlikle öngördüğüne ve ikisini bu amaçla cüce diyarına yönlendirdiğine inanıyorlardı.
Ne kadar da her şeyden haberdar bir insandı! “Boğucu” lakabının hakkını fazlasıyla veriyordu!
“Siz ikiniz! Festivale katılmayı planlıyorsunuz, değil mi? Sizin adınıza sevindim! Ama bilirsiniz ya, bu kasabada işinin ehli olan tüm zanaatkarlar kendilerine çoktan birer savaşçı buldular. Kötü şans, değil mi?”
Doğru ya. Turnuvaya katılabilmek için ortaklık kuracakları bir zanaatkara ihtiyaçları vardı.
“Reis, işte bu!”
“… Doğru!”
Bir önceki gün karşılaştıkları kızın görüntüsü anında zihninde canlandı.
Bash’i geri çevirmişti belki ama bir savaşçı arzuladığı da bir gerçekti.
Bir başka deyişle, artık ortak bir amaçları vardı.
“Burada öylece dikilip duramayız! Hemen oraya geri dönmeliyiz!”
Zell ok gibi ileri fırladı.
Küçük peri, şimdiye kadar hiç olmadığı kadar büyük bir hızla gözden kayboldu.
Zell’in kanatları bir arı kuşununkiler gibi çırpınıyor, arkasında havayı dalgalandıran minik şok dalgaları bırakıyordu.
Bash de adeta ışık hızından bile daha süratli bir şekilde harekete geçti.
İkilinin yarattığı kasırga, yakınlardaki sarhoşların oturdukları yerlerden tepetaklak yuvarlanmalarına neden oldu; cüceler yerde kıkırdayarak yuvarlanıyorlardı.
Kızın evine vardıklarında hava çoktan kararmıştı.
Etrafta hiç kimse görünmüyordu. Belki de söylediği gibi, kendine bir savaşçı bulmak için yola koyulmuştu…
Ancak tam bu düşünce akla gelmişken, kız aniden evden dışarı çıktı.
“Hey.”
“İiiik! Sandığın gibi değil abla! Ülkeden kaçmak için gizlice sıvışmıyordum…!”
Kız panik içinde arkasına dönüp alelacele bir şeyler geveledi, ama Bash’in yüzünü görünce rahat bir nefes aldı.
“Oh, yine mi sen… Ne istiyorsun? Şunu baştan netleştirelim, senin çocuklarını doğurma konusundaki cevabım hâlâ hayır. Kaç kez sorarsan sor fark etmez. Yapmam gereken önemli işlerim var. İşte bu yüzden gidip kendime bir savaşçı bulmalıyım.”
“Hmm. Buraya senin savaşçın olarak dövüşmeye geldim.”
“Beni zorlamaya çalışabilirsin ama iyi düşün! Bu ara sokak, muhafızların devriye gezdiği ana caddeden rahatça görünüyor ve bu sefer gerçekten direnirim, hem… Dur bir dakika, sen az önce ne dedin?”
Gözlerini kırpıştırarak başını kaldırdı ve Bash’e baktı.
“Senin savaşçın olmaya geldim.” Bash sözlerini tekrarladı.
Ancak kız onu anlamış görünse de, durumu tam olarak idrak etmekte zorlanıyor gibiydi.
Ne yapacağını bilemez bir halde, meseleyi netleştirmesi için Zell’in yüzüne baktı.
Bu durumda yapılabilecek en kötü şey buydu.
“Reis şampiyonluğa oynuyor! Ben de bu yolun her adımında onun arkasında olacağım!”
Zell, peri sesini perdenin en yüksek tonuna çıkararak Bash’e destek çıktı.
Kız kuşkulu görünüyordu, perinin bu pervasız konuşmasından pek etkilenmediği belliydi. Bakışlarını yeniden Bash’e çevirdi.
“Emin misin? Bir şey aradığını söylememiş miydin? Bu arada, tam olarak ne arıyorsun sen?”
“… Ah, evet. Aradığım şey…”
Bash tereddüt etti, cevap verip vermemek konusunda kararsız kalmıştı.
Bu kız onu zaten reddetmişti. Üstelik cüceler çok eşli bir ırktı. Ona gerçeği söylemesinde hiçbir risk olmamalıydı. Bakirlik meselesini güzelce gizli tuttuğu sürece bir sorun yoktu.
“… Bir kadın.”
“Ha?”
“Eşim olacak bir kadın arıyorum.”
“Oh… Anladım, demek öyle. Savaş Tanrısı turnuvasını kazanıp en kestirme yoldan bir kadın elde etmek istiyorsun, öyle mi…?”
“Kesinlikle.”
Kız, tiksinti dolu gözlerle Bash’e baktı.
Sanki içinden, Demek bu yüzden üstüme çullandı diye geçiriyor gibiydi.
“Pekâlâ, benim için her iki türlüsü de fark etmez. Ama zanaatkarın olarak beni istediğine emin misin? Yaptığım işler birinci sınıftır ama ailem… Ağabeyim ve ablam… işimizi baltalamaya çalışabilirler, biliyorsun değil mi?”
“Önemi yok.”
Bash bir Kahraman Ork’tu.
Savaş sırasında pek çok düşman tarafından cepheden saldırıya uğramıştı. Savaş planlarının bir şekilde engellenmediği tek bir gün bile geçmemişti.
Ancak önünde net bir hedef olduğunda, Bash’i durdurmanın imkanı yoktu. Yoluna çıkan kim varsa acımasızca katlederdi.
Böyle ufak tefek baltalamalar onun neden umurunda olsun ki?
“Ama… Pekâlâ… Yani gerçekten benim savaşçım olacaksın, öyle mi…?”
Kız birkaç saniye daha durumdan emin değilmiş gibi göründü.
Ancak ardından, durumun gerçekliği nihayet zihnine dank etti.
Gözleri doldu, gözyaşları ha taşmak üzereydi.
Umudunu neredeyse tamamen kaybetmek üzereydi. Takdir görmeden, yeteneklerini sergileme fırsatı bile bulamadan kasvetli bir geleceğe boyun eğmeye çok yaklaşmıştı.
Ama artık bitti.
Şimdi, onun da bir savaşçısı vardı. Onun safında dövüşecek biri.
Bu orkun ne kadar iyi bir dövüşçü olduğunu bilmiyordu ama onu en iyi zırhlarıyla kuşatmak, en iyi silahlarıyla donatmak ve zaferi hedeflemek için elinden gelenin en iyisini yapacaktı.
Nihayet o kardeşlerinin çenesini tamamen kapatabilecekti.
“Pekâlâ!”
Gözyaşlarını sildi ve bu durumun açığını kapatmak için yüzüne kocaman bir tebessüm yerleştirdi.
“O halde seninle çalışmayı dört gözle bekliyorum!”
“Ben de!”
“… Şey, adın neydi demiştin?”
“Bash. Bu da Zell.”
“Ben Primera. Primeradobanga. Ama sen bana sadece Primera de!”
Böylece Bash ve Primera, Savaş Tanrısı turnuvasına birlikte katılmaya kararlı bir şekilde güçlerini birleştirdiler.
