Orc Eroica Cilt 3 – Bölüm 4 / Girdap Gibi Büyüyen Bir Komplo

Girdap Gibi Büyüyen Bir Komplo

Ertesi sabah Bash, Dobanga Madeni’nin ana kasabasından ayrıldı ve dağdan biraz uzaktaki bir ormana ulaştı.

Ormanın bir kısmı ağaçlardan arındırılmış, geniş bir düzlük oluşturulmuştu.

Etrafta prototip olduğu anlaşılan silah ve zırh parçaları darmadağınık halde saçılmıştı.

Burası cücelerin çöplüğüydü.

Cücelerin büyük çoğunluğu başarısız denemelerini eritip tekrar kullanmaya çalışırdı ama ürettikleri her şeyi anında geri dönüştürmeleri pek mümkün olmuyordu.

Artakalanlar burada büyük bir yığın halinde biriktirilir, isteyen herkesin kullanımına ücretsiz olarak sunulurdu.

Primera ellerini kalçasına koymuş, çenesini dikerek düzlükte duruyor ve yukarıdan Bash’e bakıyordu.

Duruşundan ne kadar hevesli ve coşkulu olduğu açıkça belliydi.

“Eğer katılacaksam, sadece kazanmak için katılırım.”

“Doğru.”

Buna karşılık Bash’in verdiği cevap oldukça dalgındı.

E, kim onu suçlayabilirdi ki?

Ne de olsa Bash’in bakışları, Primera’nın tamamen gözler önünde olan göğüs dekoltesine kilitlenmişti. Tam anlamıyla bir görsel şölen denebilirdi.

“İşinin ehli her demirci, silahlarını ve zırhlarını donatacağı savaşçıya göre özel olarak tasarlar. Ben de senin cüssene ve tarzına en uygun, olabilecek en iyi teçhizatı dövmeyi amaçlıyorum.”

Primera bunları söylerken Bash’e bir kılıç uzattı.

Bu, kalın ağızlı, geniş ve çift taraflı bir kılıçtı. Kılıcın düz yüzeyi, sanki özel niteliklere sahip bir metalden dövülmüş gibi kızıl kızıl parıldıyordu.

Namlunun boyu neredeyse bir buçuk metreyi buluyordu.

Bir insanın bunu savurabilmesi için iki elini birden kullanması gerekirdi ancak bir orkun tek elle kavraması için mükemmel bir boyuttaydı.

“İşte bu elimdeki, benim en iyi parçalarımdan biri… yani, şey, o kadar da abartmayayım. Ama yine de oldukça sağlam bir kılıçtır.”

“Hmm.”

Bash kılıcı kabzasından kavradı.

Bunu yaparken parmakları Primera’nınkine değdi ve nabzının hızlanmasına neden oldu.

Geçen akşam Primera’yı kucakladığında onun çıplak omuzlarının verdiği o yumuşak hissi hatırladı.

Kız onu reddetmişti, evet, ama yine de tam bir afetti… Bash’in heyecanlanmaması nasıl mümkün olabilirdi ki?

Şu anda kızın bedeni kalın bir paltoya sarılıydı ancak Bash, bu örtünün altında gizlenen vücudun ölümcül hatlara sahip olduğunu çok iyi biliyordu.

Primera ise bir orkun yüz ifadesindeki değişimi sezecek kadar onlara aşina değildi.

Bash’in gizli niyetlerinden de en ufak bir şüphe duymuyordu.

“Şansımıza, etrafta bu kılıcı üzerinde test edebileceğimiz bir sürü eski zırh parçası var.”

Primera bunları söylerken bir zırh parçasını kaldırdı ve yanında getirdiği taburenin üzerine yerleştirdi.

“Şöyle bir savur bakalım da ne düşündüğünü söyle. Ayarlanmasını istediğin bir şey olursa bana iletmen yeterli.”

“Pekâlâ.”

Bash, Primera’nın geriye çekilmesini bekledi, ardından kılıcı havaya kaldırıp aşağı doğru savurdu.

Savuruşu oldukça basitti.

Ancak Primera’nın gözle seçemeyeceği kadar hızlı gerçekleşti.

Bash böyle bir silahı yüzlerce, hayır, binlerce kez savurmuştu.

Önüne çıkan her şeyi ikiye bölecek güce sahip olan bu savuruş, doğrudan zırhın en kalın yerine nişan aldı ve metalin derinliklerine saplandı.

Ardından net bir metal sesi çıkararak diğer taraftan dosdoğru dışarı çıktı.

“Ah…”

Primera’nın gözünü kırpma süresi içinde, kılıcın vurduğu zırh şarapnele dönüşmüştü.

Metal şeritleri ardı ardına çınlayarak yere yuvarlandı.

Savaş alanında Bash’i tanıyan biri orada bulunmuş olsaydı, bu manzarayı görür görmez kesinlikle dehşetle ürperirdi.

Bash hakkında hiçbir ön bilgisi olmasa bile, deneyimli bir savaşçı tek bir savuruştan karşısında ne denli zorlu birinin olduğunu anlar ve şüphesiz tir tir titrerdi.

Bu gösteriye şahit olan vahşi bir canavar, anında dişine göre biri olmadığını anlar ve arkasına bakmadan kaçardı.

Savuruş işte böylesine muazzamdı.

Ancak buna şahit olan Primera ne kaçmayı düşündü ne de merhamet dilemeyi.

Bunun yerine öfkeyle cırladı.

“Hayır, hayır, hayır, seni ahmak!”

Hâlâ cırlayarak Bash’e doğru koştu.

“Kılıcı böyle kullanmak kimin aklına gelir?! Bu bir sopa değil, biliyorsun değil mi!”

Kılıcı Bash’in elinden çekip aldı ve namlusunu inceledi.

Kılıç, sanki biri onu ağır bir şeyi yerinden oynatmak için manivela gibi kullanmışçasına tam ortasından ikiye katlanmıştı.

“Of, şunun haline bak! Tamamen eğrilmiş!”

“Hmm…”

“Sen ne biçim bir budalasın böyle? Uf!”

Primera, eğrilmiş metal parçasını parmaklarken tiyatral bir şekilde iç çekerek homurdanmaya devam etti.

Ancak bir an sonra, sanki kendini yeniden toplamış gibi gözlerini kısarak omzunun üzerinden Bash’e baktı.

“Yine de buradaki sorunun ne olduğunu anladım galiba. Sende gereğinden fazla kaba kuvvet var ve kılıç kullanma becerilerin epey yetersiz kalıyor. Evet, keskinlikten ziyade dayanıklılığa odaklanmamız gerekiyor.”

“Ne?!”

Zell’in gözleri inanmayarak yuvar yuvarlak açıldı.

Nasıl açılmasın ki? Zell, reisinin savuruşuna şahit olup da onun kılıç kullanma becerilerinin “epey yetersiz kaldığı” sonucuna varan birine daha önce hiç rastlamamıştı.

Genelde olan şey, herkesin ya korkudan sessizce can vermesi ya da dehşet içinde dizlerinin üzerine çöküp yüzlerinde korku dolu bir ifadeyle Bash’e bakması olurdu.

Mesela az önceki o savuruşu ele alalım. Zell’in tahminine göre, Bash’in savaş meydanlarında sergilediği o muazzam hareketlerden hiçbir farkı yoktu. Güç ve hız mükemmel bir denge içindeydi. Gerçekten mükemmel bir iş çıkardığını söyleyebilirdi Zell; bilgece bir edayla başını sallayarak.

“Ne o? Yanlış mı söylüyorum yani?”

“… Hayır.”

Bash’in kendisi ise bunu hiç umursamadı.

Kılıç becerileri hakkında daha önce de böyle şeyler söylendiğini duymuştu.

Ne de olsa Bash, şahsen kendisinden çok daha iyi kılıç kullanan birkaç savaşçı tanıyordu.

Bu yüzden kendisi de kılıç ustalığı yeteneklerini pek özel bir şey olarak görmüyordu.

“Bu yüzden bu kaba silahı kullanıyorum.”

“Hmm… Şey, silah niyetine taşınan o kaba saba şey yerine büyük ve masif bir şey kullanman senin için daha iyi olur… Pekâlâ, anlaştık o zaman.”

Primera, ellerini birbirine vurmadan önce Bash’in sırtındaki kılıcı keskin gözlerle süzdü.

“Her halükarda, senin kişisel silah ihtiyaçların konusunda artık oldukça net bir fikir edindiğimi düşünüyorum.”

“Ah.”

“Şimdi, senin tüm bu teçhizatını dövmek için ihtiyacım olan demiri satın almaya gidiyorum. Sen de geliyorsun.”

Ardından Primera, hızlı adımlarla yürüyerek kasabaya doğru yola koyuldu.

Bash ve Zell kendilerine söyleneni yaptılar ve onu takip ettiler.

Dobanga Madeni’nde devasa bir pazar yeri bulunuyordu.

Cüce usulü, labirenti andıran bu dükkanlar kompleksinde, Gonglasha dağ sırası boyunca yer alan madenlerden çıkarılmış her türlü metali bulmak mümkündü.

Cüce tüccarların ticarete pek kafası basmazdı. Mallarını dükkanlarının önüne öylece yığarlar ve müşterilerin bu yığınları kendilerinin incelemesine, satın almadan önce kalitesini bizzat değerlendirmesine izin verirlerdi.

İyi metali seçmesini bilmeyen bir zanaatkar, zanaatında asla başarıya ulaşamaz.

Bu, Doradoradobanga’dan miras kalan bir sözdü ve her cüce bunu bilir, buna kalpten inanırdı.

İşçilik için iyi hammaddeler seçebilme yeteneğinin, herhangi bir cüce demircinin ihtiyaç duyduğu hayati becerilerden biri olduğu söylenirdi.

Elbette tek ihtiyaçları olan şey bu değildi.

“Sende ham, kaba bir kuvvet var; bu yüzden sana ergitilmiş demirden bir namlu yapmayı düşünüyordum. Böylece ocak ateşini iyice yüksek tutabilir ve iyi, dayanıklı bir kılıç dövebilirim.”

Yapılacak her bir silaha ve zırh parçasına en uygun demir türünü seçmek de bir zanaatkarın kuşağındaki en hayati araçlardan biriydi.

Bir silah ya da zırh parçası, kullanılan malzemenin türüne ve işleme tekniğine bağlı olarak kökten değişebilirdi.

Ve eğer Savaş Tanrısı turnuvasına katılmayı planlıyorsan, kaliteden ödün veremezdin.

“Evet, namlu kısmı ergitilmiş demirden olacak, kabza içinse Carollmite düşünüyorum. Keskin ağız için de Klinner çeliği…”

Primera kendi kendine mırıldanarak ham cevher yığınlarını ayıkladı, bir parçayı eline alıp göğüs cebinden çıkardığı büyüteçle inceledi. Ardından parçayı Bash’in tuttuğu sepete fırlattı.

Bash ve Zell sepetteki cevher parçalarının görünüşüne şaşırarak aşağı baktılar.

“Cevherin bu kadar parlak olduğunu bilmezdim,” diye mırıldandı Bash, aşağıya bakarak.

Daha önce hiçbir kayayı yakından incelememişti ama bunlardan kızıl ve yeşil ışıklar saçılıyor gibiydi. Cücelerin yaptığı silahlar ona her zaman mat görünürdü, oysa ham cevherin kendisi son derece renkliydi.

“Elbette öyle, Reis. Cüceler bu şeylerden parlak kolyeler yapıyorlar! Hani o satın aldığın parıl parıl parlayan elf kolyesi vardı ya, işte o da aynı tür cevherden yapılmıştı!”

“Anlıyorum. Silahların da aynı malzemelerden yapıldığını hiç fark etmemiştim…”

Düşününce, cevherin o parlak ışıltısı Bash’e Shiwanashi Ormanı’nda ele geçirdiği kolyeyi hatırlatmıştı.

Aslında, daha doğru konuşmak gerekirse, söz konusu kolye altın ve gümüşten yapılmıştı ama periler demircilikle uğraşan bir ırk olmadığından, Zell’in bunları birbirine karıştırması pek de yadırganamazdı.

“Ne? Bana satmayacağını da ne demek oluyor?!”

Bash ve Zell parlak cevherle oyalanırken, Primera öfkeli bir tonla tartışmaya başlamıştı.

Kafalarını çevirdiklerinde, kızın dükkan tezgahının arkasında oturan dükkan sahibine dik dik baktığını gördüler.

Dükkan sahibi de küçümsemesini gizlemeye bile çalışmadan, Primera’ya aynı şekilde dik dik bakıyordu.

“Az önce zırvaladıklarını duydum. Namlu için ergitilmiş demir kullanmak mı? Bir de Carollmite kabza öyle mi? Sen cidden bir cüce misin? Demircilikten zerre anlamayan birine cevher falan satmam ben. Yıkıl karşımdan.”

“Öyle mi? Asıl senin düşünce yapın tamamen çağ dışı kalmış! Tamam, herkes ergitilmiş demirin bir namlu dövmek için uygun malzeme olmadığını söyler. Aşırı sıcaklık altında yeterince esnek değildir, değil mi? Ama ben bu süreç boyunca onun formunu korumasını sağlayan kendime has, özel bir arıtma yöntemi geliştirdim. Keskinlikten biraz ödün veriyorsun belki ama namluyu Klinner çeliğiyle bitireceğim, ergitilmiş demir ise bir yastık görevi görecek. Elbette piyasadaki en keskin namlu olmayacak ama silah dayanıklılığı açısından tek kelimeyle mükemmel olacak.”

“… Tüh, seninle konuşmak bile zaman kaybı. Bırak malları da defol git.”

Dükkan sahibi tiksintiyle tükürdü, kollarını kavuşturdu ve Primera’ya inatçı bir bakış attı.

“…!”

Primera’nın yüzünden saf bir öfke ifadesi gelip geçti. Parmakları dükkan sahibini boğazından yakalamak için sabırsızlanıyordu ama kendini tuttu.

Dükkan sahibiyle kavgaya tutuşmak istese bile adamın kollarının kalınlığı kendisininkinin iki katıydı.

Pek adil bir dövüş sayılmazdı.

“Sorun nedir?”

Primera, dişlerini sıkarak az önce konuşan Bash’e döndü.

“Dediği gibi işte. Bu yobaz bana hiç cevher satmıyor.”

“Neden?”

“Bilmiyorum. Git o yobaza sor.”

Bash dükkan sahibine doğru yaklaştı.

Dükkan sahibi başını kaldırıp Bash’e baktı.

“Primera’nın savaşçısı sen misin? Kendi işine bak seni cahil ork…”

Dükkan sahibinin sesi hakaretinin tam ortasında kesildi, gözleri olduğu yere çakılıp kaldı.

Bash’in yüzüne bir kez daha baktı.

“…”

Ardından, yüzü o kavgacı hırlama halini almış bir şekilde donup kalmasına rağmen, dişlerinin birbirine çarpma sesi dışarıdan duyulur hale geldi.

Bu, Bash’in kim olduğunu bilen bir adamın yüzüydü.

Bu, Bash’i daha önce savaş meydanında görmüş bir adamın yüzüydü.

Bu, Bash’in çok alışık olduğu türden bir tepkiydi.

“Ona neden satmıyorsun?”

“Ah… Yani, ona satmayacağımı söylemedim. Ben sadece, şey, genç kıza biraz tavsiye veriyordum. Satış taktiğimin bir parçası yani. Ama satacağım ona. Satacağım, tamam mı? O yüzden lütfen… Lütfen, en azından… canımı bağışla…”

Dükkan sahibinin gözleri Bash’in yüzünden aşağı kaydı.

“Satacak gibi görünüyor.”

“Hıh. Fena değildi. Bu yaşlı yobazın hakkından tek bir bakışla geldin. Savaş meydanının en ön saflarında yer almanın bir sebebi varmış demek ki. Neyse ne. Parayı buraya bırakıyorum. Biz kaçtık!”

Primera masanın üzerine bir kese madeni para fırlattı, ardından dükkandan çıktı.

Bash de onun arkasından takip etti.

“…”

Dükkan sahibi tezgahının arkasında tir tir titreyerek tek başına kalakalmıştı.

Bash ve Primera gittikten kısa bir süre sonra ayağa kalktı ve dışarıya göz attı.

O tanıdık cüce alışveriş caddesini iki yöne doğru da taradı. O korkunç orktan eser yoktu. Rahat bir nefes aldı.

Ama yine de, az önceki sahneyi zihninde yeniden canlandırırken titremeye devam ediyordu.

“Lanet olası Primera… İçeriye nasıl bir canavar davet etmiş böyle…?”

Bash’i savaş meydanında görmüştü, sadece bir kez.

Onun için utanç verici bir anıydı. Bash’i sadece görmesi bile altına kaçırmasına ve tüm savaş azmini kaybetmesine yetmişti.

Az önce birlikte gülüp şakalaştığı yoldaşlarının, göz açıp kapayıncaya dek yere serilen cansız bedenlerini hâlâ net bir şekilde hatırlıyordu.

“Lanet olası Primera…”

Dükkân sahibi bu travmatik anıyı düşünerek kendi kendine bir kez daha mırıldandı.

“Acaba kıza bir şey olacak mı…?”

Sesinde, zar zor tanıdığı bu genç kız için duyduğu derin bir endişe vardı.

“Pekâlâ, şimdi atölyeme kapanıp işe koyulacağım. Siz ikiniz gidip kasabada biraz turlasanıza?”

“Kılıcımı yaparken izleyebilir miyim?”

“H-hayır, izleyemezsin!”

Bash tek kaşını kaldırdı. İsteği son derece masumcaydı ama kız bunu şiddetle reddetmişti.

“Neden?”

“Neden mi? Neden olacak?! Cüce demirciliği gizli bir sanattır, bilmiyor musun?!”

Primera kollarını kendini korur gibi göğsünde birleştirdi ve Bash’ten bir adım uzaklaştı.

Bunu gören Zell, mevzuyu anında çaktı.

Bu peri bazen şaşırtıcı derecede anlayışlı olabiliyordu.

Hatta bu yüzden dünyanın bazı yerlerinde ona “Zihin Okuyan Zell” derlerdi.

(Patron, Patron. Geçen gün ona yürümeye çalıştığın için hâlâ sana karşı tetikte.)

(Öyle mi?)

(Demirciler çalışırken neredeyse çıplak olurlar; sadece cüceler değil, hepsi öyle. Geçen günkü girişimin başarısız olmuş olabilir Patron ama kızın ikinci kez şansını deneyeceğini düşünmesine şaşmamalı.)

Neredeyse çıplak… Bash bunu kesinlikle yakından görmek isterdi.

Nasıl istemesin ki?

Yine de kız istemediğini açıkça belirttiği için bu meseleyi üstelemeyecekti. Ne de olsa Ork Kralı Nemesis’in adına, rıza dışı cinsel ilişki tamamen yasaklanmıştı.

“Pekâlâ. O halde kasabaya gidiyoruz.”

“Akşama doğru prototipi bitirmiş olurum… Ah, doğru ya. Büyük akrep yediyi gösterdiğinde buraya dönün. Saat okumayı biliyorsun, değil mi?”

“Sıkıntı yok yahu!”

Cüce şehrinin içinde güneşi görmek imkansızdı.

Bu yüzden, sakinlerin zamanın kaç olduğunu her an bilmesi adına şehrin dört bir yanına devasa saatler yerleştirilmişti.

Bu durum cüce kültürünün bir parçasıydı fakat diğer ırklardan, özellikle de Yedi Koalisyon üyelerinden çok azı saatten anlardı.

Ancak Zell anlayabiliyordu.

Ne de olsa cüce ordusunu dikizlerken zamanı bilmek hayati bir önem taşıyordu.

“Pekâlâ! Ben demir dövmeye kaçar! Şimdiye kadar elini sürdüğün tüm silahları tam bir çöp gibi gösterecek bir şey döveceğim! Ağzının suyu akmaya hazır olsun!”

Primera lafını bitirir bitirir koşarak atölyesine geri döndü.

Bash onun gidişini izledi, ardından yüzünde “Eee, şimdi ne yapıyoruz?” der gibi bir ifadeyle Zell’e döndü. Zell ellerini beline koydu, yanaklarını şişirdi.

“… Ah, bana kalırsa bu kadarı da pes yani.”

“Ne oldu?”

“Daha ne olacak? Ne olacak?! O yollu karı senin kılıç kullanma yeteneğinin yetersiz olduğunu söyledi reis! Sende kaba kuvvetten başka bir şey olmadığını iddia etti! Benim patronuma, koca Ork Kahramanı’na bunu söylemeye nasıl cüret eder?! Yahu, o kılıç tutan kol sayısız düşmanı haraca bağladı be!”

“Fakat kılıç ustalığımın eksik olduğu doğru. Bana bu kılıcı veren adam da aynısını söylemişti.”

Bash konuşurken devasa kılıcını kınından çıkardı.

Aslında daha ziyade büyük bir demir yığınını andıran bu kılıç, savaş meydanında sayısız silahı parçalandıktan sonra İblis Generali tarafından Bash’e verilmişti. General ona, “Bu kılıç senin gibi kaba bir hayvana daha çok yakışır,” demişti.

“Ve doğrusunu söylemek gerekirse, dışarıda benden çok daha yetenekli orklar var.”

“Öyle mi? Harbi mi? Patron, kendini biraz fazla küçümsemiyor musun? Savaş meydanında dövüşürken kendini hiç dışarıdan izlemedin değil mi? Bak ben izledim ve diyorum ki, sen tüm orkların en iyisisin, anladın mı?”

“Şüphesiz, ben tüm orkların en güçlüyüm.”

“Değil mi ya?”

Bir insan olsa bu lafı geçiştirir, mütevazılık yapardı. Ama Bash bir Ork Kahramanı’ydı. Bir orkun alabileceği en yüksek unvanı almıştı ve bunun farkındaydı. Sahte bir mütevazılığa gerek yoktu.

“Fakat savaşta sonucu belirleyen şey her zaman kılıçtaki ustalık değildir.”

“Ah! Kesinlikle! Haklı olabilirsin reis! Kılıçla havalı hareketler yapmak, gereken güce sahip olduğun anlamına gelmez, değil mi?”

Savaşın sonuna kadar dayanmak, o kadar çok düşmanı katletmek… Zell, bunu başarmak için süslü kılıç tekniklerinin yetmediğini iyi biliyordu.

Güç, bu işin ayrılmaz bir parçasıydı.

Kılıç ustalığı ise sadece tek bir etkendi.

Bu toprakların tarihi boyunca, kılıç ustalığına fazla güvenen pek çok savaşçı, bir başkasının ellerinde zamansız ve acınası bir sonla karşılaşmıştı.

Ve kazananlar, yani günün sonunda hayatta kalanlar, hiç de usta kılıçbazlar değildi. Çoğu, ortalamanın üzerinde bir güce sahip sıradan savaşçılardı.

Savaş, kazan ve hayatta kal.

Kılıç ustalığından başka övünecek bir şeyi olmayanlar, genellikle bu üçünü birden başaramazlardı.

“Tamam patron, şimdi mevzuyu çaktım! Hadi paçaları sıvayalım da kasabaya doğru yollanalım! Turnuvayı kazandığında adını haykıracağımız, senin kriterlerine uyan ve gönüllü bir hatun bulmamız lazım!”

“Haklısın!”

Bash başıyla onayladı ve yeniden kasabaya doğru yöneldiler.

Birkaç saat sonra Bash, kasaba merkezindeki bir meyhaneye vardı.

Şanslarına, Dobanga Çukuru’ndakilerin hiçbiri Bash’e pek aldırış etmiyordu.

Ortalıkta o kadar çok farklı ırk vardı ki, cüceler orklara düşman gözüyle bakmıyordu bile.

Bash bunun sebebini tam olarak anlayamamıştı ama en azından insan topraklarındaki gibi düşmanca bakışlara maruz kalmıyor ya da elflerin diyarındaki şüphe dolu süzmelere katlanmak zorunda kalmıyordu. Meyhanenin içinde boş bir yer bulup oturdu.

Amacı, elbette günün bilgi toplama işini halletmekti.

“Ooo, inanılmaz! Demek şimdiki annenle baban öz ebeveynlerin değil?”

“Aynen, aynen! Ama onları da en az öz ana babam kadar, hatta daha çok seviyorum! Öz olsalardı ancak bu kadar sevebilirdim! Beni yanlarına aldıklarında savaş yüzünden ölümün eşiğine gelmiş bir yetimdim, beni büyütüp bugünlere getirdiler!”

“Ne kadar iç ısıtan bir hikaye! Cücelerdeki aile bağlarına, şu evlatlık vefasına bak hele! Ah, cüceler gerçekten de görev bilinci bu denli güçlü bir ırk, değil mi? Ama senin kadar şefkatlisini de hiç görmemiştim! Hem senin gibi bir güzel, erkeklerin de tüm ilgisini üzerine çekiyordur herhalde? Seni gidi fırlama seni!”

“İlahi, ne kadar da flörtöz bir perisin sen öyle!”

Hedefleri, bu meyhanenin en alımlı kızından başkası değildi.

Adı mı? Pauline.

Bash, meyhanenin köşesinden heyecanlı gözlerle izlerken, Zell de Pauline’i lafa tutmuş, kendisi hakkında bilgi koparmaya çalışıyordu. Bash’in kızla bizzat konuşmaması daha iyiydi.

Savaş Tanrısı turnuvasını kazandığında zaten istediği kadını alabilirdi.

Ancak duyduğuna göre yalnızca tek bir gelin talep edebiliyordu.

Durum böyleyken, doğru seçimi yapması kritik bir önem taşıyordu.

Bash için hemen herkes olurdu ama madem sadece bir kişi seçecekti, o halde bulabileceği en iyi kadını seçmek istiyordu. Sonradan pişmanlık yaşamak niyetinde değildi.

Bu amaca ulaşmak için de detaylı bilgiye ihtiyacı vardı. Sadece adı ve mesleği değil, öğrenebileceği ne varsa bilmeliydi.

Dün çıkardıkları listeden en iyi görünen adayları seçmişlerdi ve şimdi onların kişiliklerini daha yakından inceliyorlardı.

Bash, toplayabildikleri her türlü bilgiyle donandıktan sonra en ideal eş adayını seçecek, ardından gidip Savaş Tanrısı turnuvasını kazanacaktı.

Her şey son derece basitti.

Bash, finalistleri diğerlerine kıyasla hoş görünen dış görünüşlerine göre seçmişti ama doğrusunu söylemek gerekirse hiçbiri Judith veya Thunder Sonia ile boy ölçüşemezdi. Yine de, Bash nihayet kendine ait bir kadına kavuşacağı sürece bazı ödünler vermeye hazırdı.

“…”

Bash, kazanan adayla sarmaş dolaş olduğunu hayal edince ağzının suyu aktı.

Pauline, bir cüceye göre oldukça uzun boylu ve ince yapılıydı.

Cücelere has kızıl saçlarını arkadan at kuyruğu yapmıştı ve masalara içten, neşeli bir ifadeyle servis yapıyordu.

Gerçi öyle göz kamaştırıcı bir güzelliği yoktu. Farklı ırklardan rastgele yüz kadını bir araya getirip en güzel on tanesini seçseniz, Pauline listeye bile giremezdi.

Haliyle Bash’in içindeki arzular, Judith veya Thunder Sonia’yı gördüğündeki gibi şaha kalkmamıştı.

Ancak cüce kadınları söz konusu olduğunda hiç de fena sayılmazdı.

Çünkü Pauline’in göğüsleri, hem Judith’inkinden hem de Thunder Sonia’nınkinden katbekat daha büyüktü.

Bash, Pauline’in göğüsleriyle dilediği gibi oynayabildiğini hayal ederken kadehlerindeki içkileri çalkaladı.

Aynı anda iki içki söyleyip ikisinden sırayla yudumlar almak cüce adetiydi.

Bash’in sağ elinde damıtılmış sert bir içki, sol elinde ise bir bira vardı. Bir ondan yudumluyordu, bir diğerinden.

Damıtılmış içki son derece lezzetliydi. Cücelere özgü özel bir içki olduğu belliydi. İlk yudumda ağız tatlı bir aroma ile doluyor, ardından içkinin sertliği genzi yakıp geçiyordu. Boğazından aşağı inerken adeta yakıyordu. Oldukça keyifliydi.

Bira ise cüce yapımı değildi. Muhtemelen insanların mayaladığı birayı ithal etmişlerdi. Kendine has malt tadı son derece ferahlatıcıydı. Bash’in susuzluğunu güzelce gideriyordu, o da birayı su gibi mideye indiriyordu.

Kendine ait bir kadına kavuşacağı neredeyse kesindi. Üstelik oldukça kaliteli içkilerin tadını çıkarıyordu.

Dahası can sağlığıydı.

Bash yollara düştüğünden beri, hatta savaş bittiğinden bu yana ilk kez… Kendini böylesine huzurlu hissediyordu. Ağırlaşan göz kapaklarının ardından Zell ile Pauline’i izledi.

“Peki sen nasıl erkeklerden hoşlanırsın?”

“Hmm, bakayım. Şey, güçlü erkekleri severim. Uzun yaşayacak, hiç hastalanmayacak ve işler sarpa sardığında beni koruyacak birini. Ama evet, en önemlisi beni bırakıp ölmeyecek biri olsun. Zamanından önce göçüp giden çok fazla sevdiğimi gördüm.”

Bash tüm bu şartları fazlasıyla karşılamıyor muydu?

Zell, Bash’e çaktırmadan başparmağıyla işaret çaktı; Bash tam ona onaylarcasına kafa sallayacaktı ki…

“Hey.”

Bash’in yüzüne bir gölge düştü.

Pauline’in dolgun göğüsleri, geniş ve etli bir cüce gövdesinin arkasında kalarak gözden kayboldu.

Bash başını kaldırdığında karşısında sakallı bir cücenin dikildiğini gördü.

“Neye bakıyorsun ulan sen öyle, ha?”

“O kadına.”

Bash dürüstçe cevap verdi.

Sadece bakmasında kimse için bir sakınca olmamalıydı.

“Ha. Demek gözünü bizim afetimize diktin, öyle mi? Seni pislik herif!”

“Hey, sen! Bizim Pauline’i dikizlemek de ne demek oluyor?!”

“Yanına kar kalacağını sanma sakın!”

Öfkeli cüce erkekler gürültüyle ayaklanıp Bash’in etrafını sardılar.

Fakat cüceler ayağa kalktıklarında bile ancak oturan Bash ile aynı boya gelebiliyorlardı. Bash gözleriyle grubu süzerek hafifçe aşağıdan yüzlerine baktı.

“Neden bakamayacak mışım? Yalnızca ona bakıyordum, değil mi?”

“Kapat çeneni.”

“Bir ork bir kadını dikizliyorsa bunun ne anlama geldiğini hepimiz iyi biliriz!”

“Niyetin yüzünden okunuyor. Ölmeye hazır ol!”

Bash ne dediklerini pek kavrayamamıştı.

Ancak bu adamların ne yapmak istediği gayet açıktı.

Ork meyhanelerinde bu tarz durumlar sıkça yaşanırdı. Herkes iyi vakit geçirip kafayı bulurken biri alınıp arıza çıkarır ve sonunda bütün grup dışarı atılırdı.

Sonra da meyhanenin önünde hep birlikte sağlam bir kavga patlatırlardı.

Yani, bildiğimiz bar kavgası.

Anlaşılan bu adamlar kozlarını paylaşmak istiyordu.

Sarhoştular, keyifleri yerindeydi ve diğer müşterilere güçlerini kanıtlamak niyetindeydiler.

“… Hmm.”

Bash bu ülkeye kavga çıkarmaya gelmemişti.

Elf topraklarında da hiç sorun çıkarmamıştı ve kimse de ona bulaşmamıştı.

Fakat şu an Bash çakırkeyifti. Ve keyfi de son derece yerindeydi. Kanı kaynıyordu.

Kavga etmeyi bu kadar çok isteyen bir gruba karşı geri adım atmak… Ork Kahramanı unvanına saygısızlık olurdu.

Eğer Bash’in etrafını sakallı cüceler değil de güzel kadınlar sarmış olsaydı, bu işe girişmemek için elinde makul bir bahanesi olurdu. Ne de olsa Bash buraya adını duyurmaya gelmemişti.

Fakat güçlü erkeklerden hoşlandığını az önce açıkça beyan eden bir kadının önünde bir kavgadan nasıl geri çekilebilirdi?

“Pekâlâ, öyle olsun.”

Bash bacaklarına yaslanmış olan kılıcını kavradı.

Tabii ki onu bu bar kavgasında kullanmak gibi bir niyeti yoktu.

Ama dikkati dağılmışken birinin kılıcı aşırmasını da istemiyordu. Amacı onu zarar görmeyeceği güvenli bir köşeye koymaktı.

“…!”

“H-ha siktir! Bu kılıç yoksa…?”

“Şaka yapıyor olmalısın… Bu Parçalanamayan İblis Kılıcı!”

Ancak cüceler kılıcı fark ettikleri anda yüzleri bembeyaz kesildi.

Yanaklarındaki o sarhoş kızarıklığının yerini, berbat bir akşamdan kalma halini andıran bir solgunluk aldı.

Gözleri panikle Bash ile sevgili kılıcı arasında mekik dokuyordu.

“Yoksa… Sen… Bash misin? Ork Kahramanı…?”

“Benim.”

Cüceler onu tanımıştı.

Karşılarına nasıl dişli bir rakip aldıklarını nihayet idrak etmişlerdi.

Savaş boyunca cephelerde dövüşmüş olan herkes Bash’i bilirdi. Yüzünü görmemiş olsalar bile, savurduğu o nev-i şahsına münhasır silahı mutlaka tanırlardı.

“Şaka gibi ya…”

“Oğlum, bulaşacak başka ork bulamadınız mı…”

“Gümüş para için bu kadarına değmez…”

Bash dışarı doğru yönelirken cücelerin hepsi kenara çekilip ona yol açtı.

Orkların bar kavgaları hep benzer bir düzeni takip ederdi; olaya karışan herkes dövüşmek için dışarı çıkardı. Yalnız ork adetlerine göre, kavgayı fitilleyen taraf önce çıkar ve diğer tarafı dışarıda beklerdi. Bu bir tür yazısız kuraldı.

Bash, cücelerde bu kuralın tam tersi işlediğini varsayarak dışarı ilk çıkan oldu.

Ana cadde her zamanki gibi cıvıl cıvıldı.

Bash yan tarafa göz attığında, iki dükkan ötedeki başka bir meyhanenin önünde de benzer bir kavganın döndüğünü gördü. Hangi ırktan olursa olsun, nereye gidersen git bu işler aynı yürüyordu demek ki.

Bash yakın zamanda insanların, elflerin ve şimdi de ilk defa cücelerin toplumlarıyla tanışmıştı. Tüm ırkların bu sarhoş kavgaları ortak bir payda olarak sahiplendiğini görmek, içini bir nebze rahatlatarak burun deliklerinden sesli bir nefes vermesine yol açtı.

Ama yine de gardını düşüremezdi. Bash, bir anlık dikkat dağınıklığı yüzünden canından olan çok fazla yiğit görmüştü.

Kollarını göğsünde kavuşturdu ve meyhanenin kapısına dikilip beklemeye başladı.

“…?”

Gelgelelim, cüce grubu bir türlü dışarı çıkmadı.

Bu gidişle kavga mavga olmayacak, Pauline’e ne kadar güçlü bir erkek olduğunu kanıtlama fırsatı da elinden kayıp gidecekti.

Belki de cüce adetlerine göre kavgayı başlatan tarafın içeride bir süre kalıp bir takım hazırlıklar yapması gerekiyordu?

Bash tam da böyle bir durumdan şüphelenmeye başlamışken, meyhaneden bir figür belirdi.

Bir cüceden çok, ama çok daha ufak biri. Küçük bir periydi bu.

Yani bizim Zell.

“Ha, sen miydin Zell. Tam dövüşe tutuşmak üzereyim. Katılmak ister misin?”

“Hiç yardıma ihtiyacın var gibi durmuyor Patron… Şey, senin rakipler arka kapıdan çoktan arazi olmuşlar.”

“… Ha?”

“En mantıklı tahmin mi? Senden altlarına sıçramışlar Patron.”

Ne kadar da heves kırıcı bir son.

Bash’in cüce ırkına karşı duyduğu hayal kırıklığı katlanarak arttı. Hem kavga çıkarıp hem de kaçmak… Bu kadar dayanıklı olduğu söylenen cücelerden hiç beklenmeyecek bir korkaklık gösterisiydi.

Şayet bu olay ork topraklarında yaşansaydı, o korkaklar bir daha asla toplum içine çıkamazlardı. Haydut olup dağlara düşmekten başka çareleri kalmazdı. Her halükarda, Bash böyle ödlekleri asla gerçek bir ork olarak kabul etmezdi.

Fakat burası cüce memleketiydi. Anlaşılan onlarda böyle bir onur anlayışı yoktu.

Bash kollarını çözdü ve meyhaneye geri döndü.

Beklendiği gibi, az önce Bash’e diklenen cücelerden eser yoktu.

Üstelik Pauline de ortalıkta görünmüyordu.

“Pauline’e ne oldu?”

“Evine gitmiş. Görünüşe göre bugünkü mesaisi bitmiş. Ee ne yapıyoruz Patron? Peşine düşelim mi?”

“Yeterli bilgiyi topladın mı?”

“Topladım tabii Reis.”

“Güzel, o halde sorun yok. Devam edelim.”

Bash bu kavga meselesine hâlâ biraz bozuktu ama onun kalibresindeki bir savaşçı böyle bir şeye uzun süre takılıp kalmazdı. İçine pek sinmemişti ama madem rakipleri kaçmıştı, o halde hükmen kazanmış sayılırdı.

Hem zaten bu kasabaya dövüşmek için gelmemişti.

Bash ve Zell vakit kaybetmeden bir sonraki meyhaneye doğru yola koyuldular. Tamamlamaları gereken bir görevleri vardı.

Dobanga Çukuru – Başka Bir Yer

Doradoradobanga’nın en az on çocuk babası olduğu söylenirdi.

Dobanga Hanedanı olarak bilinirlerdi ve Dobanga Çukuru’nu kendi aralarında bir tür kolektif vali sınıfı olarak yönetirlerdi.

Damarlarında bir savaş beyinin kanı aktığından, sıradan cücelerden her bakımdan üstündüler.

Demircilikte, dövüşte çok iyilerdi; hatta bazıları her iki alanda birden mucizeler yaratırdı.

Barabaradobanga.

Kısaca Barabara derlerdi ona.

Dobanga Hanedanı’na mensup birinin taşıması gereken tüm vasıfların vücut bulmuş haliydi.

İlk doğan oğuldu; savaş meydanlarında harikalar yaratıp kendini kanıtlamış, sayısız övgü ve nişan kazanmıştı.

En büyük oğul olarak, kendisinden yardım isteyen küçük kardeşlerine her zaman yol gösterir, yardımlarına koşar ve onlara destek olmaya çalışırdı.

Üstelik doğuştan gelen yeteneklerine güvenip yan gelip yatmak yerine, bir demirci ve savaşçı olarak becerilerini durmaksızın bilemeye çalışırdı.

Tıpkı kendisinden önceki babası, o muhteşem Doradoradobanga’nın yaptığı gibi…

Hatta geçen yılki Savaş Tanrısı turnuvasını o kazanmıştı ve bu yıl da zaferi kimseye kaptırmaya niyeti yoktu.

Dobanga Hanedanı’nın diğer çocukları da ona gıptayla bakar, ona büyük saygı duyardı.

Biri hariç. İnsan bir kadından doğan küçük kız kardeşi.

“Primera bir ork tarafından mı kaçırılmış dedin?”

“Hayır, hayır. Beni dinliyor musun yahu? Primera bir orkla çekip gitti dedim!”

Barabaradobanga, Savaş Tanrısı Festivali’ne hazırlanmak için atölyesinde harıl harıl çalışırken, biri aniden içeri daldı. Gelen, kız kardeşi Calmera’ydı.

Calmeradobanga, hanedanın ikinci doğan kızıydı ve diğer kardeşlerine adeta bir anne gibi kol kanat gererdi. Aslında kardeşlerine karşı tam bir anaç tavuk gibiydi.

Dobanga Çukuru’nun dışında yaşayan Dobanga evlatları bile onun elinden çıkan yemeklerin lezzetini çok iyi bilirdi.

Doğal olarak, Dobanga Hanedanı’nın bir ferdi olarak o da yetenekli bir zanaatkardı. Öte yandan, dövüş becerileri pek de övünülecek cinsten değildi.

Son zamanlarda, küçük kız kardeşi Primeradobanga’nın serkeşlikleri yüzünden endişeden deliye dönmek üzereydi.

Dobanga Hanedanı’nın üyeleri tüm cücelerin umudu, müreffeh bir geleceğin simgesiydi.

Haliyle, Dobanga çocuklarının çoğu bu mirasa layık olmak ve halkın beklentilerini karşılamak için eşek gibi çalışırdı.

Ama Primera farklıydı. Aralarından büyük işler başarması beklenmeyen tek kişi oydu.

Doğduğundan beri çelimsizdi ve damarlarında annesinin insan kanı çok fazla baskındı.

Cılız bir beden, sıska kollar… Öyle bir kızdan ne zanaatkar olurdu ne de savaşçı.

Herkes böyle söylüyordu.

Doradoradobanga’nın öz çocuğu olmasına rağmen hem de.

Yine de kız, Dobanga adına leke sürmemek için gece gündüz demeden kendini işine adamıştı.

Dövüş konusunda umutsuz vakaydı ama hiç değilse bir zanaatkar olarak başarıya ulaşmayı hedefliyordu.

Gelgelelim, demircilik becerileri hâlâ çok hamdı ve şimdiye kadar dişe dokunur hiçbir şey üretememişti. Tek becerebildiği şey çenesini boşa yormaktı.

Doğal olarak kimse onu bir zanaatkar olarak ciddiye almıyordu.

Calmera endişelendiği için kız kardeşiyle konuşup onu yola getirmeye çalışmıştı.

Henüz çok toysun, en azından dilini tutmayı öğrenip becerilerini geliştirmeye odaklanmalısın, eğer bunu bile yapamıyorsan bu işi bırakmalısın… Ve buna benzer bir sürü şey söylemişti. Tabii ki Primera tez canlıydı ve laftan anlamıyordu…

Üstüne üstlük, bir de Savaş Tanrısı Festivali’ne katılmaktan bahsetmeye başlamıştı.

Calmera’nın bu konuda da söyleyecek çok sözü vardı.

Hepimizi rezil edeceksin, tehlikede olan sadece senin itibarın değil, seçtiğin savaşçıyı da aleme madara edeceksin… Bu sevdadan vazgeçmelisin… Gibisinden konuşup durmuştu.

Doğal olarak Primera onu dinlemeyi reddetmişti.

Ablasının bu tarz laflarla ona söz geçirmesi imkansızdı.

Fakat hem Barabaradobanga hem de Calmeradobanga, Primeradobanga’nın henüz çok ham olduğunu ve durumları objektif olarak değerlendiremediğini biliyordu.

Yaptığı silah ve zırhların, savaşçısı için ölüm ile yaşam arasındaki ince çizgi anlamına geldiğini henüz tam olarak kavrayamamıştı.

Bu yüzden ülkedeki hiçbir savaşçı ona yardım etmeye yanaşmıyordu.

Ama kız şimdi durumu bilmeyen yabancı birini, ne idüğü belirsiz bir orku kafalamayı başarmıştı…

“Çok endişeleniyorum. Orkların cüce kadınlarına ilgi duymadığını biliyorum ama o kız yarı insan… Umarım başına feci bir şey gelmez…”

“… Bu konuda endişelenmene gerek olduğunu sanmıyorum. Orkların rıza olmadan diğer ırklarla çiftleşmesi yasaktır. Eğer haysiyetli bir orksa, bu kurala sadık kalacaktır.”

“Peh! Erkeksin ya, tabii öyle konuşursun. Dışarıda, kadının rızasını ancak iş işten geçtikten sonra düşünmeye başlayan bir sürü erkek var!”

“…”

Barabaradobanga, kız kardeşinin konuşmasını dinlerken bir yandan da kılıç antrenmanına devam ediyordu.

Bu görüşme görünüşte Primera hakkında ne yapacaklarına karar vermek için yapılan bir abi-kardeş konuşmasıydı, ancak daha ziyade bir dert yanma seansını andırıyordu.

Zaten hep böyle olurdu. Calmera, Barabaradobanga’nın ne düşündüğünü pek de umursamazdı.

“Kızın başına bir şey gelmese bile, kendi elleriyle dövdüğü o silahlarla kazanma şansı sıfır. Geçen yıl ne olduğunu unuttun mu? Yenilen o savaşçı, öfkesini zanaatkarından ve onun uyduruk işçiliğinden çıkarıp adamı döve döve öldürmüştü. Üstelik bu işe koştuğu ork da tam bir kalın kafalıymış. Yanında da iflah olmaz bir yalancı olan bir peri varmış. Ah, Tanrım, sonumuz ne olacak böyle…?”

Orkun yanında bir peri vardı.

Bu bilgi Barabaradobanga’nın kılıç savuruşunu yarıda kesmesine neden oldu.

“Dur bir dakika. Yani kızın bu işe alet ettiği ork bir köle değil miymiş?”

“Ne? Hayır, bir tür gezgin olduğunu söylemiş. Ben Primera’nın kaçmasını engellerken çıkageldi. Onunla biraz konuşabildim, o haydut orklardan birine benzemiyordu.”

“Gezgin bir ork mu? Ve yanında bir peri var, öyle mi…?”

Barabaradobanga büyük savaşta yer almıştı.

Birçok kez orklara karşı dövüşmüştü.

Orkların aptal bir ırk olduğunu bilirdi ama şu şuursuz büyülü canavarlar gibi de değillerdi. Peri ırkıyla ortaklık kurduklarında, gayet karmaşık savaş taktiklerini uygulayabildiklerini kanıtlamışlardı.

Evet, kafaları pek basmazdı ama o kadar da aptal değillerdi. Strateji yapma yetenekleri vardı. Ve oldukça kurnaz olabilirlerdi.

“O ikisi ne dedi peki? Seyahatlerinin amacı neymiş?”

“Bilmiyorum. Sormadım. Ama bir şey aradığını söyledi. Hah, epey önemli bir şey olmalı. Shiwanashi Ormanı’nın oradan geliyorlardı.”

“…”

Bu işte bir bit yeniği vardı.

Barabaradobanga buna emindi. Seyahate çıkan bir orku daha önce hiç duymamıştı. Hele ki peşinde bir periyle. Kesinlikle gizli bir amaçları olmalıydı.

Ve Barabaradobanga bunun ne olduğunu tahmin edebildiğini düşünüyordu.

“Orkun adı neymiş?”

“Adı mı? Şey… neydi sahi ya…? Meyhanede konuştuğum bir grup ayyaşın dediğine göre… Hepsi korkağın teki ya… Sürekli savaş başarılarıyla övünürler ama elin tek bir orkuyla kapışma ihtimali çıkınca korkudan altlarına sıçrarlar… Acınası şeyler… Hah, hatırladım, Bash! Adı buydu. Sözde adı sanı duyulmuş, azılı bir savaşçıymış.”

Barabaradobanga’nın kollarındaki kıllar diken diken oldu.

“Sen az önce… Bash mi dedin?!”

Barabaradobanga hızla arkasına dönüp Calmera’yı omuzlarından yakaladı.

“N-ne oluyoruz be? Tanıyor musun yoksa adamı?”

Bash.

Ork Kahramanı.

Cüce savunma hatlarını yarıp geçen o felaket. Yıkımın ta kendisi.

Orklara karşı ön saflarda görev yapmış olan herkes bu adı bilirdi.

Ancak yüzünü görenlerin sayısı çok azdı. Ne de olsa o savaş meydanına ayak basanların yarısından fazlası bir daha asla geri dönememişti.

Askerlerin hepsi Dobanga Hanedanı’na sadıktı ve Barabaradobanga ile Calmera’nın tüm isteklerini ikiletmeden yerine getirirlerdi.

Her biri güçlü birer savaşçıydı. Karşılarına hangi düşman çıkarsa çıksın, savaşın en çetin cephelerinde dimdik durmuşlardı. Ölümün kıyısında dans etmişlerdi. Hepsi cüce ırkının şanı için dövüşmeye hazır, tecrübeli askerlerdi. Kendilerini sınamaya cüret eden herkesi yok etmeye ant içmişlerdi.

Ama aynı zamanda her şeyin farkındaydılar.

Ölüm ile yaşam arasındaki o ince çizginin nerede çekildiğini iyi bilirlerdi. Güçlerinin yetmeyeceği bir rakiple karşılaştıklarını hemen anlarlardı. Uzun savaş yılları boyunca tüm bunları yaşayarak öğrenmişlerdi.

O ince çizginin ötesinde yoldaşlarının cansız bedenlerinin yattığını bilirlerdi.

Bu yüzden çok iyi anlıyorlardı.

Savaşta, ne yaparsanız yapın asla kazanamayacağınız bazı rakipler olduğunu çok iyi biliyorlardı.

Bash de işte tam olarak böyle bir rakipti.

Ve bu yenilmez düşman şimdi onların arasındaydı. Dobanga Çukuru’na kadar gelmişti. Bunu duymak, Barabaradobanga’nın titremesine engel olamamasına yetti.

“Her halükarda abi, lütfen bir şeyler yap. O zavallı kız için içim parçalanıyor. Yarı insan doğdu diye herkes tarafından hor görüldü, bir sürü çile çekti, sonunda bir orka sığınacak kadar çaresiz kaldı… Ya o yaratıktan hamile kalırsa? Bu ne kadar korkunç bir şey olur, düşünsene?”

“Hmm…”

Barabaradobanga kollarını göğsünde kavuşturup mırıldandı.

Artık Primera’yı düşünmüyordu bile.

Aklı, tam da burada, Dobanga Çukuru’nda cücelerin işlediği günahlara gitmişti… Tamamen kendi keyiflerine göre hareket eden cücelere.

Savaş sonrası kargaşadan yararlanıp sürekli kendi bencil çıkarları peşinde koşan para göz herifler türemişti…

Neler döndüğüne dair gerçeği çok az kişi biliyordu. Barabara da o azınlıktan biriydi.

Bir tür çekince hissederek ilk başta bu işe bulaşmamıştı ama belki de Ork Kralı duruma el atmaya karar vermiş ve meseleyi çözmesi için Bash’i görevlendirmişti…

Bu işin sonunun nereye varacağına bağlı olarak, Dobanga Çukuru kana bulanabilirdi.

“Peki bu ork şu an neyin peşindeydi?”

“Görünüşe göre Primera ile takım olup Savaş Tanrısı turnuvasına katılacakmış… Şüphe yok ki kıza yardım etme karşılığında onunla gönül eğlendiriyordur. Ne de olsa o bir ork…”

Barabaradobanga bunu duyunca derin bir nefes alarak rahatladı.

Savaş Tanrısı turnuvasına katılmak demek.

Demek ki ork, bahsi geçen o haydutların hakkından Dobanga Çukuru’nu yakıp yıkmadan, en adil ve aleni şekilde gelmeyi planlıyordu.

Elbette Barabara’nın bu konuda hâlâ bazı çekinceleri vardı.

Yine de bu durum, Dobanga Çukuru’nun cesetlerle dolup taşmasından çok daha iyi bir sonuç doğururdu.

“… O halde bırak katılsın.”

“Ne?! Nasıl bu kadar vurdumduymaz olabilirsin? Zavallı kız kardeşimizin başına ne geleceği hiç mi umurunda değil?!”

Barabaradobanga kılıç antrenmanına geri döndü.

Kız kardeşi için endişelenmiyor değildi.

Ancak kızın arkasında Bash vardı.

Şüphesiz bizzat Ork Kralı tarafından buraya gönderilmiş olan Ork Kahramanı.

Eğer planı bu meseleyi barışçıl yollarla halletmekse, sonuçlar o kadar da felaket olmazdı.

Savaş Tanrısı turnuvasına katılma yolunu seçmesi, orkların cücelere karşı barışçıl niyetler beslediğini gösteriyordu.

“Primera’ya gelince, eminim ona bir şey olmaz. Sen fazlasıyla üstüne düşüyorsun, hepsi bu.”

Primera’nın başına kötü bir şey gelse bile, Barabara kızın sürekli çenesiyle övünüp durduğunu ama iddialarının arkasını dolduracak hiçbir icraatı olmadığını biliyordu.

Belki de hayatın gerçekleriyle bir kez olsun yüzleşmesi onun için iyi olurdu.

Bırakın yenilsin, ne kadar aciz olduğunu kendi gözleriyle görsün. Bu darbeden sonra kendi çabasıyla ayağa kalkmak için savaşmayı öğrensin.

Bırakın sınansın.

Aksi takdirde, hayatına hep bu şekilde körü körüne devam edecekti.

Başka bir deyişle, Barabara burada aslında Primera’nın kişisel gelişimini düşünüyordu.

Ama Calmera bunu kabul etmeyi reddetti.

“Tavrın bu demek? Pekala, öyle olsun! Bir daha senden asla yardım istemeyeceğim! Seninle gelip konuşan kafama sıçayım zaten! O kızı ailenin yüz karası olarak görüyorsun, değil mi? Canının yanması zerre umurunda değil, değil mi?!”

“Ben öyle bir şey demedim…”

Barabaradobanga arkasına döndü ama Calmera çoktan gitmişti.

“Amma velakin… Ama ne olursa olsun, anlaşılan orklar hamlesini yaptı.”

Savaş biteli üç yıl olmuştu ve o günden beri işler pek de iyiye gitmemişti.

Fakat yine de direnenler vardı.

“…”

Barabaradobanga, tıpkı Doradoradobanga gibi kendini gerçek bir savaşçı olarak görmeyi severdi.

Bu yüzden her zaman bu imaja layık olmaya çalışırdı.

Ama bu yolda yalnız değildi. Aynı yolda yürüyen bir diğer yoldaşı, bir savaşçı dostu daha vardı.

O savaşçı şu anda bile korkunç bir durumla karşı karşıyaydı ama savaşmak için elinden geleni ardına koymuyordu.

“Tek umudum, çabalarının boşa çıkmaması…”

Barabaradobanga’nın elinden gelen tek şey, yaklaşan savaşta o savaşçının talihi için dua etmekti.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla