Orc Eroica Cilt 2 – Bölüm 7 / Tehlike Altındaki Elfler

Tehlike Altındaki Elfler

Ormanın o tarafında ise Bash ve Zell, zombi avlamanın tadını doyasıya çıkarıyorlardı.

“Bugün de etrafta avlayacak ne çok zombi var değil mi, Patron?”

Yine de bu işte bir gariplik vardı.

Özellikle bugün, etraftaki zombi sayısı akılalmaz derecede fazlaydı. Normalde saatte iki ya da üç zombi hak ederlerken, bugün neredeyse her saniye karşılarına bir yenisi çıkıyordu…

Sanki koca bir güruh üzerlerine akın ediyordu.

Evet, bu hiç de mübalağa sayılmazdı. “Bu kadar çok zombi varken, o parlak altın kolyeyi almamız an meselesi, değil mi Patron?”

“Evet!”

Bash, tek bir hamlede bir zombinin kafasını gövdesinden ayırarak onaylarcasına başını salladı.

Devasa kılıcını savurarak zombinin omuzlarını ve göğsünü un ufak ediyor, kafa ve karın kısımlarını ise sağlam bırakıyordu.

Ardından büyük bir maharetle kafadan çene kısmını söküp yanındaki çuvala fırlatıyordu.

Zombi avının ödülünü alabilmek için, avın kanıtı olarak kafaları, hatta sadece çene kemiklerini teslim etmek yeterliydi.

İster iskelet olsun ister zombi, kafası olmayan hiçbir hortlak bir daha sorun çıkaramazdı.

“İyi de Patron, bu kadar çok çeneyi geri nasıl taşıyacağız yahu?”

“Birkaç defa gidip geleceğiz.”

Bash’in keyfine diyecek yoktu.

Ne kadar süredir dövüştüklerinin farkında bile değildi.

Kendilerine geldiklerinde, ikisi de zombi kalıntılarından oluşan bir dağın ortasında kalmıştı. Bu kadar çok zombi leşiyle, parlak bir altın kolye almaya yetecek parayı muhtemelen çoktan kazanmıştı.

Diğer bir deyişle, artık bir elf hatunla evlenmesinin önünde hiçbir engel kalmamıştı.

Özellikle de o son derece güzel, küçük elf cadısıyla.

Bash gözlerini kapattı. Kulaklarında şimdiden düğün çanları yankılanıyordu. Bash ve Zell, görüş açılarının ötesinde, deştikler hortlakların yeniden ayağa kalktığından ve safları sıklaştırmak için mezarlarından taze zombilerin fırladığından tamamen habersizdi.

Alacakları paranın hayaline öyle bir kapılmışlardı ki gözleri başka bir şey görmüyordu.

Fark etseler bile muhtemelen buna sevinirlerdi.

Çuvala atılacak daha fazla zombi çenesi demekti bu. “Ah, Patron!

Bak! Bir hayalet! Bahse varım bir hayalet de iyi para eder! Zombilere ve iskeletlere para ödüyorlarsa, hayaletlere de ödüyor olmalılar, değil mi?” “İşini bitir, Zell!”

“Emredersin Patron!

Peri Işıltısı!!!” Zell etrafa muazzam bir ışık saçarak hayaleti havada buharlaştırdı.

Küçük peri cüssesine aldanmamak gerekirdi; Zell’in de feleğin çemberinden geçmiş çetin bir savaşçı olduğunu unutmamalıyız.

Büyü gücü, düşmanlarına ağır darbeler vurmaya fazlasıyla yeterdi. Ve hayaletler fiziksel saldırılara karşı neredeyse tamamen bağışıklı olsalar da ışık büyülerine karşı son derece zayıf oldukları bilinirdi. Şimdi hayaletten geriye kalan tek şey bir ipek kumaş parçasıydı.

Hayaletin katledildiğinin mutlak kanıtı.

Zell kumaşı havada yakalayıp çuvalın içine fırlattı.

“Ah!

Patron! Çuval ağzına kadar doldu, patlayacak valla!” Gerçekten de öyleydi.

Tek bir zombi çenesi alacak yer bile kalmamıştı. “Hımm.

Sanırım bugünlük bu kadar av yeter, dönüyoruz…” Bash çuvalı sırtına vurdu.

Çuval, bir ork için bile oldukça büyük ve heybetliydi.

Bash, çuvalın o güven veren ağırlığını hissettikçe kalbi beklentiyle küt küt attı. “Ne?!

Dönüyor muyuz?! Ama bu zombi sürüsü yarın burada olmayabilir yahu!” “Zombiler bir yere gitmez.

Göçmen kuş değiller ya.” “Öyle olabilir Patron ama yine de…!”

Bash, arkasından uçarak gelen Zell ile birlikte, devasa kılıcını savurarak zombi kalabalığının ortasında bir yol açtı.

Tam o sırada…

“Vay anasını, bu ne yahu!

Nasıl bu kadar çok olabiliyorlar? Neler dönüyor burada böyle?!” Bir ses işittiler.

Bash başını o yöne çevirdi.

Orada, bir zombi kümesiyle tek başına boğuşan bir adam vardı. Üzerinde kahverengi lekeli bir zırh vardı ve sağ elinde parıldayan bir kılıç taşıyordu.

Sol eliyle ise alev alev yanan bir kalkanı kavramıştı. Kılıcını hızla savurarak üzerine gelen zombileri doğruyordu. Savuruşlarında Bash’in o muazzam hızından ve vahşetinden eser yoktu ama adamın savaş meydanında başının çaresine bakabildiği açıkça görülüyordu.

“Aman Tanrım!

Bu hiç iyi değil… Hem de HİÇ iyi değil!” Adam panik içinde bağırıp duruyordu ama aslında durumu gayet iyi idare ediyordu ve yüzünde savaşın getirdiği o haz okunuyordu.

Az ötede duran tıka basa dolu çuvaldan, onun da buraya zombi avlamak için geldiği besbelliydi.

Yüzündeki sırıtış, günün sonunda kazanacağı parayı düşünerek en az Bash ve Zell kadar keyiflendiğini gösteriyordu.

“Bu adamı tanıyorum…”

Evet, adamın yüzü Bash’e hiç yabancı gelmemişti.

Meyhanede Bash ile konuşup ona bilgelik dolu tavsiyeler veren o dost canlısı herifti bu.

Tam o anda, adam da Bash’i fark etti.

“Vay canına!

Kanlı canlı bir ork! Zombi olanlardan değil hem de?!” Alevli kalkanını kaldıran adam, aniden dosdoğru Bash’e doğru koşmaya başladı.

Bash devasa kılıcını savurmaya hazır hale getirdi.

Üzerine böyle körlemesine atılan bir düşmanı biçmek için bir sebebe ihtiyacı yoktu. “…”

Ancak adam, tam da Bash’in savurma menzilinin kıyısında, ayakkabılarını gıcırdatarak aniden durdu.

Yüzü bir ceset kadar beyazdı. Sırılsıklam terlemişti. Ve besbelli nefes nefeseydi.

“Ork Kahramanı mı? Sen misin?”

Adam, Bash’i şöhretinden tanıyor gibiydi.

“Sen misin, Boğazkesen?”

Bash, meyhanedeki o tek gecenin ötesinde, bu adamı aslında bir yerden tanıdığını aniden fark etti.

Geçen gün aradaki bağı kuramamıştı ama adamın zırhı Bash’in eski savaş hatıralarını tetiklemişti.

Zırh bir zamanlar beyaz olmalıydı ancak şimdi kan lekeleriyle kaplıydı.

Üstelik adamın hatırı sayılır bir büyü yeteneği de vardı. Kılıcını bu sayede parlatabiliyor, kalkanını da bu sayede alevler içinde tutabiliyordu.

İnsan bir Büyülü Şövalye.

“Boğazkesen” Breeze Kugel.

“Bir Ork Kahramanı’nın elf topraklarında ne işi var…?”

“Sana geçen gün söylemiştim.”

“Ne? Ama bu bizim ilk karşılaşmamız… değil mi?”

Anıları canlandıkça Breeze’in sesi kısıldı.

Evet… Geçen gece meyhanede, ikisi de elf kadınları tarafından reddedildikten sonra bir orkla karşılıklı içki içmişti.

Fakat zil zurna sarhoş olduğu için ertesi gün ne konuştuklarına dair hiçbir şey hatırlamayarak uyanmıştı.

Güzel elf hatunlarına arzulu gözlerle bakıp dertlerini alkole boğarken, ikisinin maşrapaları tokuşturduğunu hayal meyal hatırlayabiliyordu.

Yine de Breeze bir insandı.

İnsanlar oldukça zekiydi. Kıvrak zekalıydılar ve gıpta edilecek bir çıkarım yeteneğine sahiptiler. Yani, en azından çoğu öyleydi.

Bu yüzden Breeze, Bash’in torbasını görünce boşlukları oldukça hızlı bir şekilde doldurmayı başardı.

“Ha… Dünyada bir orkun böyle bir yerde ne işi olacağını hayatta tahmin edemezdim ama şimdi anladım.”

“Evet, şey… Utanç verici olsa da paraya ihtiyacım var.”

“Bunda utanılacak bir şey yok. Sen büyük bir adamsın. Özellikle bana kıyasla…”

“…”

Bash gözlerini Breeze’e dikti.

Adam, büyülü kılıcı ve kalkanıyla dimdik ayakta duruyordu. Ona bakan herkes yetenekli bir savaşçı olduğunu düşünürdü.

İnsanlar bakir olup olmadıklarına bakılmaksızın büyü kullanabiliyorlardı, bu yüzden muhtemelen Breeze’in büyülü güçlerine eşlik eden bir utanç yoktu.

Fakat o gece meyhanede Bash’e anlattığına göre bekar biriydi.

İnsanların ülkesinde, belirli bir yaştan sonra evlenmek zaten beklenen bir şeydi.

Tıpkı orkların bakirliğin getirdiği lekelenmeden korkması gibi, insanlar da yetişkinlik yıllarında hâlâ bekar kalmanın utancından korkarlardı.

“Sen ve ben, ikimiz de aynı şeyi, aynı sebep yüzünden yapıyoruz.”

“Ha-ha… Pekala, sanırım bu konuda seninle tartışamam. Teşekkürler dostum.”

Breeze kendi haline güler gibi acı acı kıkırdadı.

Sanki böylesine büyük bir adamın huzurunda durup ona denk olamadığı için özür diliyor gibiydi.

Bash ise Breeze’in neden bu kadar utanmış göründüğüne hiçbir anlam verememişti.

Ne de olsa ikisi de bir elf eşin peşindeydi ve bir tanesini etkileyecek mücevheri alabilmek için yeterince sikke kazanmak amacıyla zombi avlıyorlardı.

“Hımm?”

Tam o sırada, Bash’in keskin kulakları bir ses yakaladı.

Zırh şakırtıları ve çarpışan kılıçların sesiydi bu. Üstelik cılız sesler de geliyordu… melodik, kulağa çok hoş gelen sesler.

“Görünüşe göre elfler zombilerin saldırısına uğramış.”

“… Ne?”

Bash daha iyi duyabilmek için kulaklarını kabarttı.

Evet, şimdi daha net duyabiliyordu. Elflerin panik içinde bağırma ve çığlık atma sesleriydi. Puskuya düşürülmüş ve savaşı kaybediyorlarmış gibi bir halleri vardı. Birkaçı acı içinde haykırıyordu.

“Ah. Avantajı kaybetmişler.”

“…”

Breeze, Bash’in bu umursamaz yorumu karşısında gözlerini kıstı.

İnsanın dudakları büzüldü, kaşları çatıldı ve ifadesi kasvetli, ciddi bir hal aldı.

“Böyle dünyadan kopuk ve ilgisizmiş gibi konuşma! Elfler zor durumda! Ne taraftalar?!”

“Şu tarafta.”

“Öyleyse gidiyoruz!”

Breeze koşarak harekete geçti.

“Neler oluyor yahu Reis?”

Zell, tuhaf insan adam bir ok gibi fırlarken meraklı gözlerle Bash’e baktı.

Zell’in adamın kim olduğuna, orada ne aradığına dair en ufak bir fikri bile yoktu.

Bash’in bir tür tanıdığı gibi görünüyordu. Güçlü olduğu besbelli olan bir insan büyücü askerdi işte.

“Bilmiyorum. Ama sanırım onunla gitmeliyiz.”

Bash, Breeze’in ayak izlerini takip ederek yola koyuldu.

Olay yerine vardıklarında tam bir mahşer yeriyle karşılaştılar.

Gerçek anlamda bir zombi sürüsü vardı.

Elflerin sayısı ise onlara kıyasla çok azdı.

Elf askerleri savaş nizamı almış, zombi dalgalarını yiğitçe savuşturmaya çalışıyorlardı ama kaybettikleri ortadaydı.

Yer şimdiden pek çok elfin cansız bedeniyle dolmuştu. Bazıları çoktan ölmüştü, bazıları ise son nefeslerini veriyordu. Son elfe kadar herkesin yok edilmesinin an meselesi olduğunu herkes görebilirdi.

“Lanet olsun! Bir avuç beyinsiz zombinin bize bu şekilde üstünlük kurduğuna inanamıyorum!”

“Biliyorum… O cehennem gibi savaştan sağ çıktıktan sonra, Otuz Birinci Bağımsızlık Mangası üyeleri olarak bizim bu şekilde ölmemiz çok adaletsizce…”

“Ah… Vaktim dolmadan önce evlenmeyi umuyordum…”

Hayatta kalan elfler tüm umutlarını kaybetmeye başlıyordu.

Burada hiç acemi er yoktu.

Genç askerler çoktan kaçıp gitmişti. Geriye sadece kıdemli muhafızlar kalmıştı.

Ancak asırlık savaş tecrübelerine rağmen, dört bir yanlarından amansızca fışkırmaya devam eden zombi sürüsüne karşı dayanacak güçleri kalmamıştı.

Elf askerleri birer birer ağır yaralar alarak yere yığıldı.

“Benim de büyü gücüm tükendi… Savaşı bitirmek için o kadar uzun ve çetin mücadele ettikten sonra, barış zamanında öleceğim hiç aklıma gelmezdi. Galiba gardımı fazla düşürdüm…”

“Evet, yine geride bırakıldık… hem de bir kez daha. O dünkü bebeler güvenli yere doğru önden gittiler, bizi de buraya harcanabilir birer pislik gibi bıraktılar…”

“Uuuh… Sadece evlenmek istemiştim. Hayatım boyunca gerçekten tek istediğim buydu…”

Artık geriye sadece bir avuç kadın elf askeri kalmıştı.

Zombilere karşı yiğitçe savaşmayı sürdürüyorlardı. Fakat artık kaçış yolları tamamen kapanmıştı. Ve dermanları tükenmişti.

Tam zombi sürüsü kadınları yutmak üzereyken…

“Kutsal Darbe!!!”

Işık saçan bir kılıç, aynı anda birkaç zombinin bedenini biçerek kendine yol açtı.

Kılıcı tek bir savaşçı savuruyordu.

Kılıç zombileri ortadan ikiye bölüyor, adamın taşıdığı alevli kalkan ise cesetleri tutuşturup bir saniyede küle çeviriyordu.

Ama durun. Adam yalnız değildi.

Arkasında, yine yiğitçe savaşan bir başka ulu savaşçı daha duruyordu. Savurduğu devasa kılıçla birkaç zombinin bedenini parçalara ayırarak havaya uçuruyordu.

“…?”

Şaşkına dönen elfler, bir sağa bir sola hızla uçuşan ışık saçan küçük bir küre de gördüler. Yere düşen elflerin arasında bir ileri bir geri mekik dokuyor, havada süzülerek arkasında parıltılı bir toz bulutu bırakıyordu. Bedenlerin üzerine toz serpiyor gibiydi…

Neler olduğunu tam anlayamasalar da kesinlikle göz alıcı bir manzaraydı.

Yine de kürenin hareketlerinde bir nebze sakarlık vardı. Bu sakarlık, elflerin gördüklerinin bir sanrı değil, gerçek olduğuna ikna olmalarına yetti.

Elfler kürenin dansını izlerken, iki savaşçı zombi üstüne zombi katletmeye devam etti.

Adeta mısır tarlasında ekin biçer gibiydiler; kılıçları kalabalığın içinde geniş, kavisli yarım daireler çizerek ilerliyordu.

Hayatlarında hiç yorgunluk ya da bitkinlik nedir bilmemişçesine, inatla devam ettiler.

Etrafta tek bir zombi bile kalmayana dek savaştılar.

“Hah…”

İnsan olan Breeze duraksadı ve etrafın gerçekten temizlendiğinden emin oldu. Tatmin olmuş bir halde kadın elflere döndü.

Ardından havalı bir tavırla eliyle saçlarını alnından geriye doğru itti ve onlara seslendi.

“İyi misiniz, hanımlar?”

Büyük bir rahatlama yaşayan kadın elfler, başlarını hararetle salladılar.

Hâlâ ne olduğunu tam kavrayamamışlardı ama tek bir şey kesindi: Kurtulmuşlardı.

Yine de yardımlarına koşan ikili oldukça tuhaf bir çiftti. Biri, elinde parıldayan bir kılıç tutan bir insan. Diğeri ise devasa bir kılıç savuran bir ork. Bu ikisi burada, birlikte ne arıyordu?

Derken ork, yani Bash, öne çıkıp kadınlara doğru yaklaştı.

Durdu ve kaşlarını iyice çattı. Onlara söyleyecek bir şeyler düşünüyor gibiydi. Ancak konuşamadan, dikkati başka bir şeye kaydı.

“Hımm!”

Yakındaki bir ağacın gövdesine yaslanmış yaralı bir elf görmüştü.

Karnında devasa bir yara vardı ve giysileri kana bulanmıştı.

Gözleri kapalıydı. Nefes alışı çok zayıftı. Bash bu kadını hatırladı.

“Sen… İyi misin?!”

Bash kadının adını bilmiyordu.

Yine de onu hatırlamıştı. Nasıl unutabilirdi ki?

Onun yardımı olmasaydı Bash, Ulu Kartal Yuvası’na giden yolu asla bulamazdı.

“Uuuh… Ne? Kim konuşuyor? Sen misin, Bay Ork…?”

“Benim! Benim! Topla kendini! O sadece önemsiz bir sıyrık!”

“Hayır, ben gidiciyim… Her yer karardı…”

“Çünkü gözlerini kapattın! Kendine gel! Gerçekten sadece basit bir yara!”

Aslında yara şimdiden kapanmaya başlamıştı…

Peri tozu her türlü kesiği kapatabilir ve her türlü yarayı anında iyileştirebilirdi.

Fakat kadının zihni bulanmış gibi görünüyordu. Acaba bir hortlağın saldırısına mı uğramıştı?

Peri tozu yaralara ve çoğu hastalığa karşı etkiliydi ancak zihinsel hasarları onarma yeteneği genellikle sınırlı kalırdı.

Ne de olsa perilerin kendi zihinleri bile zaten biraz çorbaydı.

“Bay Ork… ona söyle… Güneydeki ana birlikte olan Leydi Sonia’ya söyle… Ona de ki, lich… burada değil. Başından beri sahteydi, bir yemdi… Çok fazla zombi var… bir tuzak… Leydi şu an büyük bir tehlikede olabilir… Lütfen…”

Leydi Sonia mı? Büyük bir tehlikede mi?

Bash’in yüreği ağzına geldi.

Sonia. Evlenmek istediği o güzel elfin adıydı bu.

Tehlikede miydi? O halde Bash’in burada bir an bile duracak lüksü yoktu.

“… Anlaşıldı. İstihbarat için teşekkürler!”

Bash elfin başından doğruldu.

Sonra kafasıyla Breeze’e gitmesini işaret etti.

Breeze de konuşulanları dinlemişti ve Bash’in ona ne anlatmak istediğini çok iyi anlamıştı.

“Pekala. Sen git. Burası bende. Ganimet torbanı bırakabilirsin; onu senin yerine ben taşırım.”

Breeze sözünü bitirir bitirmez, kurtardıkları elflerden biri kendini adamın kollarına bıraktı.

“Beni de evine götür!” diye fısıldadığı duyuldu Breeze’in kulağına. İnsan şövalyenin kaşları hayretle yukarı dikildi, şaşkınlık ve keyiften dudakları tam bir O şeklini aldı.

“…”

Bash’i muazzam bir kıskançlık kaplamıştı.

Eğer Bash bu fırsattan istifade edip kurtardıkları diğer elf kadınlarından birine teklifte bulunsaydı, kendisinin de böyle saadet dolu bir durumda olması gayet mümkündü.

Fakat Bash gönlünü bir başkasına kaptırmıştı. Kime evlilik teklif edeceğini zaten seçmişti. Gün boyu süren zombi avı boyunca aklında ondan başka hiçbir şey yoktu.

“Teşekkürler dostum.”

Ve böylece Bash, koşarak oradan uzaklaştı.

Breeze onun gidişini izledi.

Breeze de o büyük savaşta çarpışmıştı. Onur yasasını bilirdi. Hiçbir erkek, silah arkadaşını savaşa gitmekten alıkoymayı aklından bile geçirmezdi.

“Heyhat. Gerçek kahramanlar biz ölümlülerden harbiden çok farklı…”

Her halükarda, Breeze her şeyi çözmüştü.

Çok az ork memleketini terk ederken, bu orkun neden tek başına seyahat ettiğini artık biliyordu. Bu orkun neden burada, elf topraklarında olduğunu anlamıştı. Bu orkun neden elf ormanında ork zombileri avladığını kavramıştı.

Bütün bunların arkasındaki gerçek sebebi biliyordu.

“Gugh… Ölmeden önce sevgili kocacığımı son bir kez daha görmek isterdim…”

“Şey, Yüzbaşı Azalea? Galiba yaranız çoktan tamamen iyileşti…”

“… Ha?”

Zihnindeki bulanıklık nihayet geçen Azalea gözlerini açtığında, Bash’in çoktan gözden kaybolduğunu fark etti.

“Hah… Hah… Lanet olsun…”

Klan Reisi General Baraben’e karşı verilen mücadele neredeyse bir saattir devam ediyor gibi hissettiriyordu.

Oysa henüz tam altı dakika bile geçmemişti.

Bu süre zarfında Yıldırım Sonia yüzlerce büyü savurmuş, etraftaki tüm ağaçları yakıp kül etmiş ve ormanlık alanı dümdüz bir arenaya çevirmişti.

Fakat merkezdeki o kudretli cüsse hâlâ dimdik ayaktaydı.

“Grawwwrgh!!!”

“Gu-gu-gu! Seni aptal! Aptal, beyinsiz Yıldırım Soniaaa!”

Baraben kükredi.

Gandaguza ise kıs kıs güldü.

İkisi de yüzlerce büyüye doğrudan maruz kalmıştı ama hâlâ canlı ve sapasağlamdılar.

Gerçi teknik olarak zombi oldukları için “canlı” kelimesi pek doğru sayılmazdı. Her halükarda, hâlâ ayaktaydılar.

Dev cüsseli olanı, bir ork generalinden beklenecek türden bir hız ve güç sergiliyordu.

Bereket versin ki elfler çevik yaratıklardı. Sıradan bir asker olsaydı, şimdiye çoktan toprağa gömülmüş olurdu.

“Aşağılık! Pislik! Düşman! Elf!!! Geber!!!”

Ork generalinin çürümüş, pelteye dönmüş beyni sadece karanlık lanetler gibi tınlayan bir dizi hakaret üretebiliyordu.

Doğrusu, Yıldırım Sonia onun saldırılarının tüm şiddetine birkaç kez zaten maruz kalmıştı.

Yaralıydı ama etrafına ördüğü üst düzey koruyucu bariyer büyüsü sayesinde hâlâ hayattaydı.

Sadece büyülü saldırılarına odaklanmak yetmiyor, aynı zamanda savunması için de muazzam bir büyü enerjisi harcaması gerekiyordu.

Yıldırım Sonia elflerin en ulu büyücüsü olsa bile, büyü enerjisi rezervlerini bu şekilde hunharca tüketirken bu savaşı uzun süre sürdüremezdi.

Fakat gevşeyemezdi. Çünkü pes ederse, bu silah arkadaşlarının yok olması demekti.

Dört bir yanda elf kardeşleri zombi kuvvetleri tarafından birer birer katlediliyordu.

Düşmanını yenmesi gerekiyordu, hem de hemen.

Bu iş çok uzamıştı ve sonuç olarak kıymetli canlar yitip gidiyordu.

Ancak Yıldırım Sonia’nın elinde gizli bir kozu kalmamıştı.

Rezistans boyası yüzünden tüm büyüleri büyük ölçüde zayıflamıştı. Kendine has yıldırım büyüsü ve hortlaklara karşı çok etkili olan ateş büyüsü işe yaramaz hale gelmişti. Elbette zombilerin zaten doğası gereği bağışıklığı olduğu için işe yaramaz buz ve toprak büyüleriyle hiç vakit kaybetmiyordu. Etkisini yitirdiğine hayıflandığı, diğer o iki büyüydü.

Üstelik öncü birlik olarak savaşan General Baraben’i indirmeyi başarsa bile, arkasındaki lich olan Gandaguza onu hemen diriltecekti.

Eğer önce Gandaguza’yı indirmeye çalışsa, General Baraben onu engellemek için tüm gücünü kullanacaktı. Bir saldırı isabet ettirmeyi başarsa bile, Gandaguza’nın üst kademe güçlü büyülü savunmaları bunu savuştururdu.

“… Bu durum HİÇ iyiye gitmiyor.”

Yıldırım Sonia, bunun kazanamayacağı bir savaş olduğunu anlamaya başlamıştı.

Daha önce de zor durumlara düşmüş, kendini tamamen imkansız görünen savaşların ortasında bulmuştu.

1200 yaşına sadece yılları boş boş geçirerek gelmemişti.

Hayır; ulu elf büyücüsü Yıldırım Sonia olmak için yıllarca, hatta asırlarca savaşmıştı.

Düşmanları ona karşı her türlü dahice karşı tedbir geliştirmişti.

Bunlardan en dikkat çekeni, Sonia’nın büyüsünü mühürleyip elf kasabasını yağmalayan İblis Lordu Geddigs vakasıydı.

Evet, onu normalde öldürmesi gereken sayısız savaştan sağ çıkmayı başarmıştı.

Buraya, bu noktaya kadar direkten dönerek gelmişti.

Eğer o düşerse, tüm elf halkının morali yerle bir olurdu.

O can verirse, geriye onları koruyacak kim kalırdı?

O olmadan, elf krallığının sığınabileceği sadece çömezler, deneyimsiz gençler kalacaktı.

Bu düşünceler daha önce savaş meydanlarında ona daima güç vermişti. Cehennemin ortasında savaşırken, çamurlu yağmur suları ve kıt kanat rasyonlarla hayatta kalırken ve barış zamanına, tam da şu ana tırnaklarıyla kazıyarak ulaşırken hep bu inançla ayakta kalmıştı.

“…”

Yıldırım Sonia arkasına hızlı bir bakış attı.

Aconitum orada dikiliyordu.

Calendula ise gitmişti. Ana ordu birliğini yanına alıp geri çekilmişti.

Tam da Sonia’nın ona yapmasını söylediği gibi. Birliklerin güvenli bir şekilde çekilmesi için tüm enerjisini ortaya koymuş, Yıldırım Sonia’yı ise bu cenk meydanında tek başına bırakmıştı.

Aconitum kalmıştı elbette. Ne de olsa o, Yıldırım Sonia’nın şahsi muhafızıydı.

Görevi Yıldırım Sonia’yı sonuna kadar korumaktı. Bu yüzden kalmıştı.

Yine de diye düşündü Sonia.

Aconitum yakında evlenecekti.

Henüz resmi bir ilan yapılmamıştı ama o bir kızdan hoşlanıyordu, kız da ona karşı boş değildi.

Kıskanmadığını söylese yalan olurdu.

Fakat yeğeninin oğlu için hissettiği mutluluk çok daha ağır basıyordu.

Ne de olsa onun doğduğu günü bilir, daha kundaktayken altını o temizlerdi.

Şimdi bile, daha minnacık bir bebekken cübbesini çekiştirerek peşinden koştuğu ve ona “Kumdan Sonia” diye seslendiği günler aklına geldikçe göğsü özlemle kavruluyordu.

Tabii ki o afacanı çok seviyordu. O onun öz yeğeninin oğluydu.

Savaş… çoktan bitmişti.

Sonu gelmez, kanlı, yıpratıcı ve yıkıcı bir savaştı ama nihayetinde son bulmuştu. Tam da bu yeni nesil, yani yeğeninin oğlunun kuşağı ergenliğe adım attığı sırada bitmişti.

Onun burada ölmesine gerek yoktu. Bu şekilde olmamalıydı. Şimdi sırası değildi.

Bu lanet olası zombiler tarafından cehennemin dibine sürüklenmeyi hak etmiyordu. Hayır… Çoktan mağlubiyeti tatmış bu başıboş ruhlar tarafından götürülmeyi hak etmiyordu.

Eğer birisi onlarla birlikte aşağı sürüklenecekse…

o kişinin Sonia olmasından daha mantıklı bir şey olamazdı.

“Pekala.”

Yıldırım Sonia kararlı bir şekilde başını salladı.

“Aconitum! Görünüşe göre bu hortlakları yere sermek biraz vakit alacak. Oyun oynamayı bırakma vakti geldi! Ben onları oyalarım, sen hemen güvenli yere çekil! Ben de hemen arkandan geleceğim!”

Sesi kulağa oldukça inandırıcı gelmişti.

Ya da en azından kendisi öyle sanıyordu.

Aslında bir büyücü olarak Yıldırım Sonia, uzun süren çatışmalardaki muazzam dayanıklılığıyla nam salmıştı.

Yine de artık mesele sadece dayanmaktan ibaret değildi. Bunun ona bir faydası olmazdı. Herkesi kendinden önce oradan uzaklaştırmalı, sonra kendisi çekilmeliydi. Tek mantıklı çözüm buydu.

Fakat Aconitum başını iki yana sallayarak bağırarak karşılık verdi.

“Aptallık etme! Seni burada ölüme asla terk etmem! Asla!”

Ne?

Yıldırım Sonia şaşkınlık içinde ona bakakaldı.

“Ne-ne dedin? Seni beni ölüme terk etmeye çağırmıyorum ki! Asıl sen aptallık etme! Burada ölmeye hiç niyetim yok, bana inanabilirsin!”

“Yemezler, beni kandıramazsın! Ne zaman başımız sıkışsa hep o sahte ‘Siz gidin, ben arkadan gelirim’ numarasını yaparsın! Biri itiraz edecek olsa da hemen ‘Ben ulu büyücü Yıldırım Sonia’yım! Bununla tek başıma baş edemeyeceğimi mi ima ediyorsun?’ diyerek üste çıkarsın!”

Yıldırım Sonia bir an durup düşündü. Hakikaten öyle mi yapıyordu?

Evet, tam da ona göre bir davranıştı bu.

Yıldırım Sonia, kendi canını hiçe sayarak daima diğer elfleri rahatlatmaya çalışırdı.

Ne zaman düşman sayıca üstün gelse ve mutlak bir ölüm tehlikesiyle karşı karşıya kalsalar böyle yapardı.

Savaşta ne zaman bir duraklama olsa, çocukları savaştan uzaklaştırmak için onlarla oyunlar oynarken de böyle söylerdi.

İblis Lordu Geddigs istila ettiğinde de neredeyse kelimesi kelimesine aynı nutku çekmişti.

Gerçi daha önce hiç “Onları oyalarım” gibi kulağa böylesine aciz gelen bir ifade kullanmamıştı.

Hayır, o elflerin ulu büyücüsü, bizzat Elf Kahramanı Yıldırım Sonia’ydı. O düşmanı oyalamazdı. Onları çığlıklar içinde mezara gömerdi.

Ne de olsa elf ırkının gördüğü en büyük büyücüydü. Tek başına üstesinden gelemeyeceği hiçbir şey yoktu.

“Pekala, her halükarda senin ölmene izin veremem, Tum-Tum! Sonra annenin yüzüne nasıl bakarım, ha?”

“Neden benim öleceğimi, senin ise sağ salim dönüp annemi göreceğini varsayıyorsun ki…?”

“Şey… O sadece bir örnekti! Olur da sensiz geri dönmeyi başarırsam diye söyledim.”

“… Neyse, her halükarda… bir deneyelim!”

Nihayet Aconitum, Sonia’nın emrine boyun eğmiş gibi görünüyordu. Dudaklarını sıkıca birbirine bastırdı ve kararlı bir şekilde başını salladı.

Ardından tekrar konuşmadan önce derin bir nefes aldı.

“… Haklısın. Ama bırak bu iki hortlak yaratığı ben oyalayayım. Siz kasabaya koşup herkesi uyarın, Leydi Sonia! Takviye kuvvet getirin! Yaşamak zorundasınız, Leydi Sonia! Elf ırkı siz olmadan savaşmaya devam edemez!”

“Tum-Tum…”

Eğer Aconitum ölürse, dökülen gözyaşlarının ardı arkası kesilmezdi.

Anne babası, kardeşleri, ordudaki silah arkadaşları… O yarı-insan nişanlısı… Hepsi ağlardı. Hem de günlerce.

Ama… hepsi bu kadardı.

O bir askerdi. Herhangi bir subay gibi bir askerdi sadece. Elf ordusunun başkomutanı düşse bile, yeri elbet doldurulurdu. Ordu, nesiller boyu kendini sürekli yenileyecek şekilde kurulmuştu.

Aconitum’un kendisi de yeri doldurulabilir biriydi.

Diğer tarafta ise elflerin ulu büyücüsü Yıldırım Sonia vardı.

Onun yeri doldurulamazdı. Elf halkı için Sonia, umudun ve direncin simgesiydi. Onları bin yılı aşkın süredir korumuştu. O, onların zafer tanrıçasıydı.

“… Seni gidi sümüklü velet! Sen beni ne sanıyorsun…? Neden öyle söylediğimi sanıyorsun…?”

Yıldırım Sonia ızdırap içinde dişlerini sıktı, sıkılı yumruklarıyla gözyaşlarını sildi.

Hep böyle olmuştu.

Altı yüz yaşına bastığı günden beri, etrafındaki herkes onu korumaya çalışıyordu.

Ordu bünyesinde çalışan bir sivil olsa da ve bir klan reisinin kan bağından gelse de aslında emekli sayılırdı. Ordu meselelerinde hiçbir yetkisi yoktu.

Buna rağmen genç askerler daima onu kurtarmaya, diğer her şeyin önünde onu yaşatmaya çalışırlardı.

Ve bunu hep başarmışlardı. Ne de olsa bu sayede hâlâ hayattaydı.

Zamanında bunu kabul etmişti. Savaşın gidişatı için kendisine ihtiyaç duyulduğunu biliyordu. Elf ırkı o olmadan çökerdi. Bunu bildiği için yardımı, bu ayrıcalıklı muameleyi kabul etmişti. Sırf hayatta kalabilmek adına.

Ama artık savaş bitmişti.

Kazanmışlardı, değil mi?

Öyleyse neden hâlâ Sonia’yı hayatta tutmaya çalışıyorlardı?

“Bin iki yüz yıl boyunca savaştın, her cenkten sağ çıktın. Artık savaş meydanlarından tamamen çekilip kendi mutluluğunu bulma vaktin geldi. Hatta evlen. Sen de öyle düşünmüyor musun?”

“Eğer gerçekten böyle düşünüyorsan, neden önümde diz çöküp bana evlilik teklif etmiyorsun?!”

“Almayayım, nine. Soyu bu şekilde saf tutmayı pek istemem doğrusu. Hem benim zaten bir nişanlım var.”

“İşte! Ben de tam olarak bunu söylüyorum! Bu yüzden hayatta kalması gereken kişi sensin!”

Yıldırım Sonia ve Aconitum her zamanki gibi birbirlerine bağırıp çağrışmaya devam ederlerken…

aniden neredeyse hiç yoktan fırlayan bir kaya Aconitum’a çarptı.

Havaya fırlayıp birkaç metre öteye sertçe düştü.

Hareketsiz kalmıştı.

“Gu-gu-gu! Bu kadar oyun yeter!”

Dikkatsizlik. Dikkatsiz davranmıştı.

Savaşın ortasında gözünü düşmandan ayırmıştı.

Onun bu dikkatsizliği yüzünden birisi can vermişti.

“… Aconitum? … Tum-Tum? B-böylece ölemezsin… burada olmaz. Hadi ama…”

Yıldırım Sonia, çaresizce bir cevap alabilmek umuduyla yeğeninin oğluna seslendi.

Genç elf sessiz ve hareketsiz kalmaya devam etti.

“Ama… senin evlenmen gerekiyordu. O yarı-insan prensesle. Çocukluğundan beri her türlü hayvanı severdin zaten… Ah, afedersin. Bak, yarı-insanların sıradan hayvanlarla aynı olduğunu ima etmek istemedim. Bu ön yargılı bir yaklaşım olurdu, değil mi? Hadi, Tum-Tum… Bir şey söyle…”

Hiçbir yanıt gelmedi.

Elf yerde boylu boyunca uzanmış, zerre kıpırdamıyordu.

Bu geçmişte de pek çok kez yaşanmıştı. Dikkatsiz Sonia sık sık gözünü düşmandan ayırmış, gardını düşürmüş ve iyi askerlerin ölümüne sebep olmuştu.

Ama… suçun tamamı ona ait değildi.

Aconitum da kabahatliydi. Yakında düşman varken bile onunla keyifle tartışmaya girmişti.

Yıldırım Sonia’yı dinleyip emrettiği gibi bölgeden uzaklaşması gerekirdi…

ya da Sonia kendi kendini böyle avutuyordu. Fakat bu, yüreğindeki acıyı hafifletmeye yetmiyordu.

“Görürsünüz siz…”

Yıldırım Sonia gözyaşlarını zapt etmeye çalışarak başını salladı.

O bir elf savaşçısı olan Yıldırım Sonia’ydı.

Sayısız savaştan sağ çıkmış kıdemli bir cengaverdi.

Kim olduğunu unutmamıştı. Gerçek suretine, yoluna çıkan her düşmanı küle çeviren o kana susamış savaş iblisine geri dönecekti. Ne de olsa o, Elf Kahramanı’ydı.

“Bunun bedelini ödeyeceğinize yemin ederim! Sizi bu dünyadan sileceğim! Sizi öyle derine gömeceğim ki, nekromansiniz ne kadar güçlü olursa olsun bir daha asla yeryüzüne çıkamayacaksınız!”

Yıldırım Sonia asasını kaldırdı.

İfadesinde buz gibi bir öfke, fırtına öncesi sessizlik vardı.

Öfkelenmek durumu değiştirmeyecekti. Büyü güçleri etkisiz hale getirilmişti.

Ancak tahliye için yeterli zamanı kazanması gerekiyordu. Kendisi için olmasa bile, önden giden Calendula ve askerleri için bunu yapmalıydı.

Eğer Elf Kahramanı ve ordu generali basit bir zombi temizliği operasyonunda böyle ölürlerse, bu durum elf ırkını zayıf gösterirdi. Hatta orklar onlara karşı ayaklanmak için bundan cesaret alabilirdi. Müttefikleri olan insan ırkı bile, elf topraklarından bir pay kaparak sınırlarını genişletmek için bu fırsatı değerlendirebilirdi.

Bu durum yeni bir savaşa yol açabilirdi.

Böyle bir şeyin yaşanmasına asla izin verilemezdi. İçlerinden yalnızca biri hayatta kalırsa, ölenin ölüm şeklini gizleyebilir ve durumu elf ırkının şanına en çok fayda sağlayacak şekilde çarpıtabilirdi. Ama… Bunu nasıl başaracaktı?

“Hayır… Kaçamazsınız! Hiçbir elf… Kaçamayacak! Hepiniz öleceksiniz!!!”

General Baraben’in kükremesi ormandaki ağaçları titretti.

Yıldırım Sonia da onunla aynı fikirdeydi.

Tek bir zombinin bile kaçmasına izin vermeyecekti.

Sadece bunu henüz nasıl yapacağından emin değildi. Asıl mesele de buydu.

“Kes sesini! Mezarına geri dön ve uslu bir ceset gibi sesini kes!”

Tam o sırada…

Yıldırım Sonia ile General Baraben’in arasında bir şey uçuşmaya başladı.

Hızlı ve biraz da düzensiz hareketlerle havada süzülüyor, kanat çırpıyordu.

Sonia izlerken, bu şey Aconitum’un yere serilmiş bedenine doğru ilerledi. Sonra da onun hemen üzerinde havada dans edip kıpırdanmaya başladı.

Havada üçlü bir aksel, ardından çift takla attı.

Bu esnada üzerinden dökülen parlak, toz gibi şeyler Aconitum’un bedenine yağıyordu.

Bu tuhaf dans neredeyse hipnotize ediciydi.

Dışarıdan bakan biri için bu garip görüntü ancak bir halüsinasyon olarak nitelendirilebilirdi.

Etrafta bu tuhaf görüntünün ne olduğunu ya da ne yaptığını açıklayacak kimse yoktu.

Ancak ortada çok daha acil bir mesele vardı.

Yıldırım Sonia ve General Baraben’i, ormandaki o alışılmadık, parıldayan görüntüden çok daha fazla ilgilendiren bir şey.

Şu anda kararlı adımlarla kendilerine doğru yaklaşan o heybetli figürdü.

Uzakta olmasına rağmen, o muazzam gelişinin yol açtığı yıkımın sesi duyulabiliyordu.

Havada uçuşan zombi parçaları. Kökünden sökülen ağaçlar. Artık iyice yaklaşıyordu.

Sanki saf şiddetin mükemmel bir şekilde odaklanmış küçük bir kütlesi gibiydi.

Sonunda figür görüş alanına girdi.

“…”

Bu bir orktu.

Sıradan, yeşil derili bir ork.

Üstelik ortalama bir ork boyutuyla kıyaslandığında oldukça küçük biriydi. Yine de son derece kaslıydı. Bir yırtıcı kuşununkini andıran keskin gözleri vardı ve saçları morumsu maviydi. Sağ elinde devasa bir kılıç taşıyordu. Ork diyarının herhangi bir yerinde rastlayabileceğiniz türden sıradan bir ork askerinden farksız görünüyordu.

Ama Yıldırım Sonia biliyordu…

Bu sıradan görünümlü orkun ne kadar yırtıcı, ne kadar korkunç olduğunu çok iyi biliyordu.

Bunu bu dünyadaki herkesten daha iyi biliyordu.

“Bash…”

O anda her şey taş yerine oturdu.

Bu Kahraman Ork’un neden şimdi burada olduğu.

Shiwanashi Ormanı’na neden geldiği. Kendini ona neden gösterdiği.

“Aha! Bash! Görüşmeyeli uzun zaman oldu! İyi misin bari?”

Baraben, Bash’i gördüğüne çok sevinmiş gibiydi.

Hâlâ savaş çekicini sıkı sıkıya tuttuğu kollarını, sanki orku kucaklamaya davet ediyormuş gibi iki yana açtı.

“Gelişin bize güç katıyor! Gel, eski günlerdeki gibi birlikte savaşalım! Şu aşağılık elfleri ezelim ve ormanımızı geri alalım!”

Yıldırım Sonia’nın kalbi sıkıştı.

Evet, şimdi her şeyi anlamıştı. Kahraman Ork’un Shiwanashi Ormanı’na neden geldiğini biliyordu.

Evet… Bu ork, halkı adına ormanı geri almaya gelmişti.

Onu katletmek için gelmişti. Ardından, elflerin umutları yıkıldığında, savaşın ateşini bir kez daha körükleyecekti.

Ancak Sonia’nın Bash’i yenecek kadar gücü kalmamıştı. Bunu çok iyi biliyordu.

Üstelik General Baraben ve Gandaguza da o orkun tarafındayken, buradan canlı kurtulma şansı sıfırdı.

“General… Baraben mi? Sen misin?”

Bash kaşlarını çatmış, kafa karışıklığı içinde etrafına bakınıyordu.

Tam o sırada, parıldayarak uçuşan o şey hızla yanlarına geldi. Sonia artık onu net bir şekilde görebiliyordu. Etrafa yumuşak bir ışık saçan bir periydi bu.

Uçarak Bash’in kulağına yaklaştı ve ona bir şeyler fısıldıyor gibi göründü.

Bash onu dinlerken başını sallıyordu. Yıldırım Sonia’ya bakıyor ve… sırıtıyordu.

Sonia’nın gözünde bu sırıtış, orkun onun yaklaşan ölümü karşısında duyduğu sadistçe neşeden başka bir şey değildi.

“G-gel bakalım öyleyse! Ben… Ben Elf Kahramanı, Yıldırım Sonia’yım! Son nefesime kadar seninle savaşacağım!”

Sonia asasını kaldırdı, sonunu onuruyla karşılamaya ve bir kahraman gibi ölmeye hazırdı.

Fakat zihni Millerce uzakta, yıllar öncesine, Shiwanashi Ormanı’nın Kabusu’na gitmişti.

1200 yıllık ömrü boyunca karşılaştığı en kötü durumdu. Kazanmak bir yana, hayatta kalma ümidinin bile olmadığı çaresiz, amansız ve kanlı bir savaştı.

Öyle sarsıcı, öyle yıpratıcı, öyle dehşet vericiydi ki, böyle bir savaşla ikinci kez yüzleşmeye asla dayanamayacağını biliyordu.

“Hmm.”

Bash şimdi ağır ve kararlı adımlarla Yıldırım Sonia’ya doğru yürüyordu.

Yine de Sonia durumun farkındaydı.

Şu an yavaş hareket ediyor olabilirdi ama her an üzerini atılabilir ve bir silüetten farksız olacak kadar hızlı hareket edebilirdi.

Ona tek bir darbe bile indiremezdi… Tabii kurnazca davranmazsa. Onu kendisine doğru hamle yapması için kışkırtabilir, darbesinden kıl payı sıyrılabilir ve o daha toparlanamadan vurabilirdi.

Ama bunu başarabilir miydi?

Geçmişte bunu başarmıştı. Gerçi sonunda kaybetmişti. Aslına bakılırsa, ona epey iyi bir darbe indirdiğini düşünmüştü. Ama son savaşlarının bitiminde yerde boylu boyunca uzanan kendisi olmuştu.

Bu sefer Bash’in yanında General Baraben ve Gandaguza da vardı. Muhtemelen hepsi birden ona aynı anda saldıracaktı.

Bir yandan Bash ile uğraşırken, bir yandan da onların saldırılarından sıyrılması gerekecekti.

Bunu başarabilir miydi…?

Elbette hayır.

Ama başarmak zorundaydı. Yapmak zorundaydı, aksi takdirde savaş her yerde yeniden patlak verecekti.

Orklarla elfler arasında bir savaş. İnsanlar ve hayvamsılar bu sefer yine onlarla ittifak kurar mıydı?

Cüceleri zaten geçmeliydi. Elflerden nefret ediyorlardı. Ama insanlar, ne yapacağı belli olmayan kaypak bir ırktı. Elf ırkının zayıfladığını fark ederlerse, bu fırsatı ganimet bilip elf topraklarını ele geçirmeye çalışabilirlerdi.

Son savaşın kaybedenleri de öylece kenarda durup izlemeyecekti.

Succubus ırkı, periler, kertenkele adamlar… Hiç şüphe yok ki orkların tarafını tutacaklardı.

Sonra… Her şey sil baştan yaşanacaktı…

Hayır! Bunun olmasına izin veremezdi!

Bir şeyler yapmalıydı! O, Elf Kahramanı Yıldırım Sonia’ydı!

Halkını şimdi kurtarmayacaksa, bunca yılı niye yaşamıştı ki?

Bir yolunu bulmalıydı…

“Hah… Hah…”

Yıldırım Sonia’nın kalbi göğsünde deli gibi çarpıyordu.

Üzerindeki baskı çok ağırdı. Nefesi kesiliyor gibi hissetti. Güçlükle nefes alarak asasına büyü gücü pompalamaya başladı.

Bash artık tam önündeydi.

Devasa kılıcını kaldırdı…

Sonra arkasını Sonia’ya dönüp kılıcını doğrudan General Baraben’e doğrulttu!

“O altın saçlarının tek bir teline bile zarar vermelerine izin vermeyeceğim. Sen sadece geride dur ve izle.”

“… Şey, ne?”

Yıldırım Sonia, asası havada kalakalmış bir halde şaşkınlıktan donup kalmıştı.

Bu ork ne saçmalıyordu böyle…?

“Grrraaargh! Baaasşşş! Seni pislik! Elflerin tarafını mı tutuyorsun?!”

“Gu-gu-gu! Ne diye? Neden?! Hainnn!!!”

General Baraben ve Gandaguza öfkeyle uludular.

Bash onlara ihanet etmişti. Ork Kahramanı, kılıcını kendi soydaşlarına çevirmiş, o sinsi ve kurnaz elfleri koruma rolünü üstlenmişti! İnanılmaz bir şeydi.

Ama o ikisinin hiçbir şeyden haberi yoktu…

Savaş çoktan bitmişti.

Orklar kendi aralarında, bu yeni düzende daha iyi hayatlar yaşamaya karar vermişlerdi.

“Ork Kralı diğer ırklara düşmanlık edilmesini yasakladı.”

“Pislik! Hain! … Korkak!!!”

General Baraben kükredi.

“Nemesis mi? O aciz ork parçası mı?! Bana hükmetmeye nasıl cüret ederrr!!!”

“Gu-gu-gu! Ork gururuna ne oldu?! Orkların savaştan başka nesi var?! Hiç mi dişiniz kalmadı?! Yazıklar olsun!!!”

Baraben’in delice böğürtüleri. Gandaguza’nın çığlık çığlığa feryatları.

Bash geri adım atmadı. Hatta onların bu sesleri ona daha da güç verdi.

“General Baraben. Geçmişinize ve hayattayken yaptığınız büyük işlere saygı duyuyorum. Ancak zombi bir ork artık ork değildir. Ve ork halkı adına sadece bir ork söz söyleyebilir.”

“Grwaaargh! Bwaaargh!!!”

General Baraben çileden çıkmıştı.

Bastıkları toprağı sarsan gök gürültüsü gibi bir kükremeyle Bash’e doğru atıldı.

Zombi general Bash’in tepesinde bir dağ gibi dikiliyordu; savurduğu savaş çekici, Bash’in devasa kılıcını yanında bir kürdan gibi bırakıyordu.

“Gel bakalım öyleyse!”

Ork Kahramanı kılıcını kaldırdı ve zombi generale karşı savaşa tutuştu.

Orc Eroica

Orc Eroica

Orc Eroica (LN), Orc Hero Story - Discovery Chronicles, Orc Eiyuu Monogatari Sontaku Retsuden, オーク英雄物語 ~忖度列伝~, 半獸人英雄物語 忖度列傳
Puan 8.2
Durum: Devam Ediyor Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2019 Anadil: Japanese

Ork Savaşçısı Bash, tam bir Kahramandır.

Savaş sırasında yoluna çıkan herkesi ezip geçmiş ve mağlup etmiştir. Tüm Orklar tarafından "Orkların Orku" olarak kabul edilir ve kendisine büyük saygı duyulur.

Ancak, Bash’in herkesten sakladığı bir sırrı vardır: Kadınlarla hiçbir deneyimi olmamıştır; koskoca Kahraman, aslında hâlâ bir bakirdir.

Savaşçılığa ve yatak odasındaki başarıya son derece önem veren Orklar için bakir olmak, inanılmaz derecede utanç verici bir durumdur.

"[Sadece bakir olmakla kalmayıp, üstüne bir de bakir bir Ork Kahramanı olmam tüm Ork toplumu için büyük bir utanç vesilesi. Ben de bir eş istiyorum!]"

Bu düşünceyle yollara düşmeye karar verir. Irkının gururunu ve onurunu korumak, ama en çok da nihayet şeytanın bacağını kırıp bir kadınla birlikte olabilmek için, kendine bir hatun bulacağı büyük bir maceraya atılır.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla