Bash’in hafızasında General Baraben’e dair sadece güzel anılar vardı.
Bash henüz toy bir ork yavrusuyken, General Baraben gözüne adeta bir ilah gibi görünürdü.
Şimdiki Ork Kralı Nemesis’in çocukluk arkadaşıydı ve ikisi her zaman öz kardeş gibi yakındı. Hem Shiwanashi Ormanı’nın klan reisi hem de kudretli bir savaşçı olarak tüm ork halkı tarafından tanınır ve saygı görürdü.
En uzun orktan bile bir baş boyu yukarıda olan heybetli cüssesi, savaş meydanında tüy kadar hafifmiş gibi savurduğu o muazzam savaş çekiciyle ona ürkütücü bir hava katardı.
O kaba kuvveti ve katıksız cesaretiyle her ork ona gıptayla bakardı.
Bash dahil her ork.
Bash’in Baraben ile şahsen ilk karşılaşması, savaş meydanlarına adım atmasından kısa bir süre sonraydı.
Ölümle birkaç kez burun buruna geldikten sonra, artık o da deneyimli savaşçıların arasında sayılabilecek durumdaydı. Ama o zamanlar Bash henüz diğerlerinin arasından sıyrılıp kendini kanıtlayamamıştı ve savaşlardan ucu ucuna canlı çıkabiliyordu.
Sonra Bash’in birliği General Baraben’in ordusuna atandı.
Bunun hemen ardından patlak veren savaş ise kelimenin tam anlamıyla kanlı bir kıyımdı.
Ork tarafı kazanmıştı kazanmasına ama Bash’in birliği ağır kayıplar vermişti.
Çatışmanın ardından, herkes kamp ateşinin etrafında toplanmış akşam yemeğini atıştırırken, General Baraben Bash’e doğru yaklaştı.
Kendisinden daha kısa olan orku tepeden tırnağa süzdü ve şunları söyledi:
“Demek sensin! Seni orada, meydanda gördüm! Gelecekte en büyüklerden biri olacaksın!”
Ardından Baraben, yüzünde çarpık bir tebessümle Bash’in sırtına kuvvetlice vurup oradan uzaklaştı.
Bash şaşkınlıktan donakalmıştı. Ama aynı zamanda çok da sevinmişti.
Ulu General Baraben, kendisinin, yani Bash’in büyük yerlere geleceğini söylemişti. Böylesine yüce bir adam tarafından bu şekilde övülüp de sevinçten havalara uçmayacak hangi asker vardı ki?
İkinci karşılaşmalarında Bash, akranlarından fersah fersah üstün bir savaşçı olduğunu çoktan kanıtlamaya başlamıştı.
Evet, diğerleriyle kıyaslandığında Bash tamamen kumaşı farklı bir savaşçıydı.
Bash doğrudan General Baraben’i korumakla görevlendirilmişti.
Tabii en üst kademeyi koruma görevi üstlenmek… Pek de sıra dışı bir durum değildi.
Bash’in tek yapması gereken, her zamanki gibi savaşa dahil olmak, Baraben’in yakınından ayrılmamak ve o yırtıcı generalin yanı başında düşmanı kırıp geçirmekti.
Ancak savaştan hemen önce Bash, General Baraben’in konuşmasını dinleme fırsatı bulmuştu.
General, savaştan önce moralleri yükseltmek için her zaman yaptığı gibi, askerlerine savaş meydanındaki şanlı zaferlerini anlatarak onları coşturuyordu.
Fakat aynı zamanda ork savaşlarının köklü tarihinden de bahsediyordu.
Baraben, çocukluk günlerinden beri Nemesis ile omuz omuza savaşmıştı. İkisi, içinden çıkılması imkânsız durumlarda defalarca birbirlerinin hayatını kurtarmışlardı. Her zaman bir arada olmuşlar ve el ele vererek ork ulusunun gururunu ayakta tutmuşlardı.
Şüphesiz ki insanı aşka getiren bir hikâyeydi bu.
Ve Bash’e büyük bir ilham vermişti.
Kendisi için de böyle şanlı bir miras bırakmaya o an karar verdi.
Son karşılaşmaları ise Bash’in Shiwanashi Ormanı’nı savunmak üzere görevlendirildiği zamandı.
General Baraben artık ilk zamanlardaki gibi gülüp eğlenmiyordu.
Yine de son bir şanlı direniş göstermek ve son nefese kadar savaşmak için askerlerini toplayıp düzene sokarken hâlâ hesaba katılması gereken muazzam bir güçtü.
Güneyde elfler. Doğuda insanlar. Sayıları gitgide azalan orklar, iki büyük gücün arasında kıskıvrak sıkışmıştı. Durum tamamen ümitsiz görünüyordu ve tüm inanç yitirilmişti.
Bash o ortamda Baraben ile konuşmamıştı.
Bunun yerine general, Bash’e sessiz ama anlam dolu bir bakış fırlatmıştı. Bash de başıyla onaylayıp savaşın en ön cephesine doğru harekete geçmişti.
İşte o an Bash, elf başbüyücüsü Yıldırım Sonia ile karşı karşıya gelmiş ve ikisi ölümüne bir düelloya girişmişti.
Yıldırım Sonia’ya yıkıcı bir son darbe indirmeyi başarmış olsa da Bash’in kendisi de ağır yaralar almıştı. Yoğun acı ve kafa karışıklığının getirdiği bir sersemlikle, günlerce ormanda yolunu kaybetmiş bir halde dolanıp durmuştu.
Eğer Zell onu o çukurda bulup çıkarmasaydı, Bash muhtemelen orada can verecekti.
Bash nihayet karargâha geri dönmeyi başardığında ise savaş çoktan bitmişti.
Aysız bir geceydi ve elf ordusu karanlıktan faydalanıp baskın düzenlemişti.
Normal şartlarda, sadece ork ve elf ordularının saf kuvvet dengesine bakıldığında, elflerin bu denli ezici bir zafer kazanması pek ihtimal dahilinde değildi.
Fakat elf ordusu orkların görüşünü ellerinden almıştı.
Tüm ışık kaynaklarını yok etmiş, karanlık büyüleri savurmuş, siyah kıyafetlere bürünmüş ve üstüne üstlük, arkalarında hiçbir iz bırakmamak için illüzyon büyüsü kullanmışlardı.
General Baraben, yalnızca bu tür sinsi taktiklere boyun eğecek bir adam değildi.
Ne de olsa orklar binlerce yıldır savaş meydanlarındaydı. Her türlü fiziksel ve büyülü saldırıyla başa çıkmak için her zaman karşı önlemleri vardı. Görünmez olsunlar ya da olmasınlar, elflerin ork ordusunu bu şekilde ya da başka bir yolla kırıp geçirememesi gerekirdi.
Bash’in sonradan öğrendiğine göre, ork ordusunun asıl çöküşüne bizzat General Baraben sebep olmuştu. Onun ork büyücülerine karşı beslediği o katı ön yargı, aslında sonlarını hazırlayan asıl nedendi.
Elflerin bir gece baskını düzenlemek üzere olduğunu ilk fark eden, yardımcısı ork büyücü Gandaguza olmuştu.
İlk etapta kendilerini gizleyip çalılıkların ve bitki örtüsünün arasında pusuda beklemeyi, ardından da karşı atağa geçmeyi önermişti.
Ancak General Baraben böyle bir fikri dinlemeyi bile reddetmişti.
Aksine, ork büyücüsüne böylesine korkakça bir planın gururlu savaşçı ırklarına asla yakışmayacağını kibirle haykırmıştı.
Baraben bu konuda geri adım atmayı kesinlikle reddetmişti.
Hatta işi daha da uç bir noktaya taşıyarak, düşmanı cepheden karşılayabilmek için fazladan meşalelerin yakılmasını emretmişti.
Sonuç olarak, hem General Baraben hem de yardımcısı Gandaguza orada can vermişti.
Nemesis yardım için Shiwanashi Ormanı’na derhal birlikler göndermişti ama artık çok geçti. Savaş henüz tamamen kaybedilmiş sayılmasa bile, geride kalan askerler liderleri ulu Baraben’in ölümünün ardından tüm direniş inancını yitirmişti.
Bash’in, elfler de dahil olmak üzere savaş dönemindeki düşmanlarına karşı hiçbir garezi yoktu. Yaşananlara dair gerçek bir pişmanlık da duymuyordu. Bash, bir Ork Kahramanı olarak üzerine düşeni yapmıştı. Elflerin en güçlü savaşçısını saf dışı bırakmış ve evine canlı dönmeyi başarmıştı.
Bu esnada savaş kaybedildiyse, bu durum artık Bash’in elinde olan bir şey değildi.
Yine de Bash, Baraben’in o son direnişi sırasında orada olsaydı işlerin değişip değişmeyeceğini düşünmekten kendini alamıyordu.
Ya da General Baraben ile yardımcısı Gandaguza’nın arası daha iyi olsaydı neler yaşanırdı, merak ediyordu.
Evet, bazen Bash bu tür şeyleri düşünmeden edemiyordu.
Ve şimdi, işte buradaydı; General Baraben’in o heybetli figürüyle bir kez daha karşı karşıyaydı.
Ancak Baraben bu kez yardımcısı Gandaguza ile yan yana duruyordu. Üstelik savaş sırasında bir ork büyücüsüyle yan yana savaşarak kendisini asla küçültmeyeceğine dair ettiği onca laftan sonra.
Şimdi General Baraben Bash’e döndü ve şöyle dedi:
“Gel, eski günlerdeki gibi birlikte savaşalım! Şu aşağılık elfleri ezelim ve ormanımızı geri alalım!”
Olan bitenin bu şekilde gelişmesinden ötürü içten içe bir memnuniyet duymadığını söylese Bash yalan söylemiş olurdu.
Evet, Baraben’in yanında olsaydı ve Baraben de Gandaguza ile düzgün bir ittifak kursaydı neler olacağını sık sık merak etmişti. İşte şimdi bunu öğrenmek için eline bir fırsat geçmişti.
Bu kez kazanacaklardı; bu neredeyse kesindi. Ork ırkı adına şanlı bir zafer kazanacaklardı. Bash bu zaferin tadını neredeyse ağzında hissedebiliyordu.
Ama hayır. Bash, her şeyden önce yaşayan bir orktu.
Ve o bir askerdi. Katı bir onur yasasına bağlı bir asker.
Yenilgiyi asaletle kabul etmek de gerçek bir askerin şanındandı.
Orkların çok ama çok eski bir atasözü vardı. Bu dönüm noktasında söylenebilecek en uygun söz de buydu.
Söz son derece basitti. Tam olarak şöyleydi:
“Geri dönen bir ölü, gerçek bir ork değildir.”
Zombiler, yenilgilerini onurlarıyla kabul edemedikleri için içleri intikam ve kinle dolu olarak topraktan doğarlardı.
Bu kesinlikle orkların yolu olamazdı.
Orklar savaşı bileklerinin hakkıyla, adilce kaybetmişlerdi.
Ve savaşı kaybettikten sonra kendilerini barışa, uzun savaş yıllarından ders çıkarmaya ve halkları için daha iyi bir gelecek inşa etmeye adamışlardı. Evet, bu uzun savaşın diğer taraflarıyla kıyaslandığında ilerlemeleri yavaş görünebilirdi. Ama durum böyle olsa bile Bash asla sarsılmazdı. Gerçek Ork Kralı Nemesis’in bizzat verdiği karara sadık kalacaktı.
Bir Ork Kahramanı olarak Bash’in kendi onur yasası bunu gerektiriyordu.
Başka bir deyişle, eğer Bash bir zombi ork sürüsüyle iş birliği yapmak ya da son zamanlarda ilişkilerini düzeltmek için büyük çaba sarf ettikleri elf ırkının yanında durmak arasında bir seçim yapacaksa… O halde aslında yapılacak tek bir seçim vardı.
Bash bu kavganın ne hakkında olduğunu zerre umursamıyordu.
Dahası, gözüne kestirdiği o elf kadını zor durumdaydı ve artık bir an bile tereddüt edemezdi.
(Patron! İşte budur! İşte senin fırsatın! Az önce şu elf hatunun kendini Breeze’in üzerine nasıl attığını gördün, değil mi? Şimdi sıra sende! Tek yapman gereken kahramanı oynamak, sonra o elf elinde mum gibi eriyecek!)
Üstelik sadık yoldaşı Zell de onunla tamamen aynı fikirdeydi!
Yıldırım Sonia’nın ise kafası darmadağın olmuştu.
Bash neden sanki onu kötülüklerden korumak ister gibi önünde dikiliyordu?
Neden kılıcını, aslında müttefiki olması gereken General Baraben’e doğrultmuştu?
Durumu yanlış mı değerlendiriyordu? Yoksa Bash bir şekilde ork tarafı ile bağlarını mı koparmıştı?
Amanın, ya Bash de diğer tüm orklar gibiyse? Ya bir elf kadını olarak ona göz koyduysa ve şimdi onu kendi kişisel kuluçkası yapmaya niyetlendiyse?!
Hayır, hayır, Bash’in onunla ilgilenmediğini bizzat yaşayarak öğrenmişti. Ne de olsa Shiwanashi Ormanı’nın Kabusu, Yıldırım Sonia’yı potansiyel bir ganimet olarak görme ihtimaline burun kıvırmıştı.
O zaman, yoksa o yaşlılık kokusu yüzünden miydi…?
Ama hayır, Sonia eğer bu doğruysa buna asla dayanamazdı! Eğer gerçekten kokuyorsa…
“Ben Bash, Ork Kahramanı. Yüzbaşı Budarth’ın bölüğünden, eski Ork Kraliyet Ordusu savaşçısı!”
Pekala, Sonia bir şeyden kesinlikle emindi.
Bu Ork Kahramanı, General Baraben’e karşı savaşa girmeyi ciddi ciddi kafasına koymuş gibi görünüyordu.
“Ben de Ork Kraliyet Ordusu’nun komutan yardımcısı ve Shiwanashi Ormanı’nın klan reisi, Ork Generali Baraben!!!”
“Ve ben de Ork Kraliyet Ordusu komutan yardımcısının yaveri, büyük savaş lordu ve büyücü, Gandaguza!!!”
Yıldırım Sonia, orkların savaştan önce isimlerini ve unvanlarını haykırma adetlerini kusana kadar işitmişti.
Bu, orkların kapışmaya başlamadan önce asla atlamadıkları temel bir kuraldı.
İsimler beyan edildikten sonra, ya kendisi ya da rakibi yere serilene kadar hiçbir ork geri adım atmazdı.
Fakat Bash’in rakibi ulu General Baraben’di. Sonia, bu zombi orkun hayattayken ne kadar büyük bir saygı ve hürmet gördüğünü çok iyi biliyordu.
Ork ordusunun çiçeği burnunda askerlerinin hayatlarında duydukları ilk isimler Ork Kralı Nemesis ve Ork Generali Baraben’di.
Baraben, savaş meydanlarında defalarca zafer kazanmış kudretli bir savaşçıydı.
Halkın gözünde Ork Kralı ile aynı mertebedeydi.
Ve arkasında ork ırkının bildiği en iyi büyücü olan Gandaguza vardı.
Bu kapışmadaki en tehlikeli unsur oydu. Gandaguza ayakta kaldığı müddetçe, General Baraben’i defalarca diriltebilirdi.
Ancak General Baraben’in o devasa cüssesinin arkasına saklanıp geride duran Gandaguza’ya ulaşmak hiç de kolay bir iş olmayacaktı.
Yine de, diye düşündü Sonia.
Önünde dikilen Bash’in geniş sırtına bakarak.
Bir orka göre ne kadar da geniş, güven veren, erkeksi bir sırtı var, diye aklından geçirdi.
“Graaargh!!!”
“Raaaghhh!!!”
Savaş çığlıkları patladı.
O kadar güçlülerdi ki ormandaki ağaçları titrettiler. O kadar gürlerdi ki çalılıkların arasında yaşayan küçük hayvanları oracıkta telef edebilirlerdi.
Ancak General Baraben, saliselik bir farkla öne atılarak ilk hamleyi yapan oldu.
Devasa savaş çekicini Bash’e doğru savurdu. Bu, doğrudan Bash’in suratına doğru yaklaşan saf bir yıkımdı.
Ama Bash şaşırtıcı bir çeviklikle hareket etti.
Tabii geri çekilmek için değil. Hayır, Bash öne doğru atıldı, gövdesini sabitleyerek devasa kılıcını yukarıya, düşmanına doğru amansızca savurdu…
ÇATIIIIRRR!!!
Orman, çeliğin çeliğe çarpmasıyla çıkan ve Sonia’nın hayatında duyduğu en güçlü sesle yankılandı.
Yankılar tüm ormana yayıldı. Gümbürtüler, metal sesleri, çınlamalar…
Bash’in devasa kılıcı, General Baraben’in savaş çekicinden gelen darbeyi yiğitçe savuşturdu.
General Baraben silahını elinde tutmayı başardı ama dengesi bozuldu ve toparlanabilmek için geriye doğru büyük bir adım atmak zorunda kaldı.
Bash de çarpışmanın şiddetiyle dengesini kaybeder gibi oldu.
“Gugggh!!!”
Ama ayakta kalmayı başardı.
Bu amansız geri tepmeye dayanabilmek için ne muazzam kaslara sahip olması gerekiyordu.
Bash öne doğru bir adım daha atarak General Baraben’in üzerine yürümeye devam etti.
Bir saniye sonra, Bash’in güçlü kılıcı ulu General’in göğsünü yarıp geçti.
Yara derindi ve açıkça kalbine kadar ulaşmıştı.
Keskin, estetik bir savuruştu; tek kelimeyle kusursuzdu.
Ve bu yara ölümcüldü.
Tabii eğer Bash’in rakibi en başta hayatta olan biri olsaydı.
“Graaagh!!!”
General Baraben, yarayı fark etmemiş gibi savaş çekicini yeniden Bash’e savurdu.
Saldırısı bir kasırganın yırtıcılığına sahipti.
Ama Bash geri çekilmedi. Kimi zaman sıyrıldı, kimi zaman darbe indirdi. Ara sıra geniş bir savuruş yapmayı başararak birkaç darbe daha oturttu. Her şey hızlı, öfkeli ve biraz kaba görünüyordu ancak kendini korumaya odaklanmış kurnazca bir savaş tekniğiydi bu.
Sonunda Bash, General Baraben’e iç organlarını parçalayan kesin bir darbe indirmeyi başardı.
Ancak General Baraben duraksamadı bile.
Kalbi ikiye bölünmüş, atardamarları parçalanmıştı ama hâlâ gelmeye devam ediyordu.
Çünkü o, ne de olsa bir zombiydi.
Bir zombi, kafası tamamen parçalanmadığı ya da koparılmadığı sürece durmak bilmezdi.
Aslında bazı durumlarda vücut kafa olmadan da hareket etmeye devam edebilirdi ama kör ve yönsüz kalırdı. Genellikle böyle bir beden fazla da dayanamazdı.
Ama bu seferki durum farklıydı.
Zombiler bir lich tarafından diriltilip yönlendiriliyordu, bu yüzden ne kadar ağır yaralanırlarsa yaralansınlar, bedenleri acımasızca saldırmaya devam edecekti.
Bash, savaşta General Baraben’e karşı fazlasıyla üstündü.
Eğer Baraben hayatta olsaydı, Bash’in darbeleri onu çoktan yere sermiş olurdu.
Ama hayatta değildi.
“Gu-gu-gu! Toprak Bağı!!!”
“Hmm!”
Gandaguza’nın homurtulu lanetinden bir salise sonra, Bash ayaklarının altındaki toprağa aniden bir karış kadar battığını fark etti.
Ayakları kapana kısılmıştı. Sanki çamur onu yakalamış ve bırakmayı reddediyor gibiydi.
“Grawrgh!!!”
Dikkati dağılan Bash, bir salise geç kaldı.
Devasa kılıcının düz tarafını kullanarak darbeyi engellemeyi başardı ama darbenin şiddeti onu toprağın pençesinden söküp havada savurdu; ta ki bir ağaca çarpıp tekrar yere kapaklanana dek.
Doğal olarak Bash böyle bir darbeyi kolayca üzerinden atabilirdi.
Hemen ayağa fırladı ve sanki hiçbir şey olmamış gibi yeniden General Baraben’e doğru atıldı.
Ancak çarpmanın etkisiyle yine de ağır bir darbe almıştı.
Yıldırım Sonia, kendi amansız düelloları sırasında Bash’in ne halde olduğunu hatırladı.
Ona ardı ardına büyüler yağdırmıştı ama ork sanki ölümsüz gibiydi. Yine de savaşın sonuna doğru orkun, sanki canı acıyormuş gibi kaskatı hareket ettiği açıkça görülüyordu.
Evet, Bash muazzam bir kuvvete ve inanılmaz derecede dayanıklı bir bünyeye sahipti. Ancak onun bile bir sınırı vardı.
“Gu-gu! Aptal! Seni budala! Kahraman Baaaşşş!!!”
Üstelik şu anda Bash’in uğraşması gereken tek şey General Baraben değildi.
Büyücü Gandaguza da generale arkadan destek veriyordu.
Bash, General Baraben’i yere sermeyi başarsa bile, Gandaguza’nın icabına bakılmadığı sürece eninde sonunda her şey anlamsız kalacaktı.
Yıldırım Sonia, Ork Kahramanı’nın kendi safında savaşmasının ne büyük bir nimet olduğunun farkındaydı.
Bu orkun ne kadar güçlü olduğunu herkesten daha iyi biliyordu.
Ancak ork bir piyadeydi ve büyü yeteneğinden tamamen yoksundu.
Bash, lichlerin nasıl işlediğinden haberdar mıydı acaba? İlk önce Gandaguza’yı ortadan kaldırmadığı sürece bu savaşın asla bitmeyeceğini idrak edebiliyor muydu?
“… Nnng!!!”
Yıldırım Sonia bir an tereddüt etti.
Ama sonra bir göz kırpışında kararını verdi.
“… Bash! Sana yardım edeceğim! Ne de olsa bu savaş elflerin savaşı! Hem böylece ikiye iki oluruz! Adil bir dövüş!”
Bash, bakışlarını rakiplerine tekrar çevirmeden önce Yıldırım Sonia’ya kısa bir an baktı.
“Yardımını kabul ediyorum.”
“H-harika! İkimiz birlikte durdurulamaz olacağız!”
Bash’in dudaklarının kenarı hafif bir tebessümle yukarı kıvrıldı.
Sonra yüksek sesle kıkırdadı.
Yıldırım Sonia da güldü. Acı acı.
“GRAH-HA-HA-HA-HA!!!”
Bash’in savaş çığlığı ormanı titretti. Bu, dövüşteki ikinci savaş çığlığıydı.
Yıldırım Sonia kulakları çınlayarak irkildi.
Çok yüksek sesle! Kulaklarım! Orkların bu savaş çığlığı zımbırtısını dövüşün ortasında değil, başında yapması gerektiğini sanıyordum!
Ama sesini çıkarmadı. Bunun yerine asasını savurdu.
Artık şans ondan yanaydı.
“Beni dinle, eğer Gandaguza’yı saf dışı bırakmazsak General Baraben’i durmadan diriltip duracak! Ben Baraben’in dikkatini çekeceğim, sen de o fırsattan yararlanıp Gandaguza’yı kıyma yap!”
“…”
Ancak Bash, Sonia’nın bu telaşlı haykırışlarına yanıt olarak başını bile sallamadı.
Baraben’in şiddetli bir savuruşundan sıyrılmak ve karşı atağa hazırlanmakla fazlasıyla meşguldü.
Eğer rakibi ölümlü biri olsaydı, Bash’in bu darbesi işini bitirmiş olurdu. Ama General Baraben neredeyse irkilmedi bile.
“Hey! Beni dinliyor musun Ork? Sana bunun hiçbir işe yaramayacağını söylüyorum!”
“General Baraben hayattayken şerefli bir savaşçıydı. Bir zombi olarak bile halkımızın geleneklerine uydu ve ismini ortaya koyarak benimle onurlu bir düelloya girişti! Ona hak ettiği savaşçı ölümünü bahşetmek boynumun borcudur!”
“Ne…?”
Bu ork aptal falan mıydı?
Ama Yıldırım Sonia çenesini kapalı tuttu.
Orklar için savaşmak bir yaşam biçimiydi. Kendi değerlerini kaç düşmanı katlettiklerine ve kaç kadını yatağa attıklarına göre belirlerlerdi. Sonia bu son kısmı pek anlayamıyordu ama savaş ritüellerinin onların kültürü için ne kadar büyük bir anlam taşıdığını biliyordu. Onur anlayışlarını ne denli şekillendirdiğini.
Bash, General Baraben’e şerefli bir ölüm sunarak onun mirasını korumaya çalışıyordu.
Yıldırım Sonia bunu anlayabiliyordu.
Ne de olsa kendisi de bir Elf Kahramanıydı.
Eğer bir elf zombiye dönüşse ve bir savaşçının ebedi istirahatinden mahrum bırakılsa, ona düzgün bir elf cenazesi düzenlemek ve onu ölümün kucağına onur ve haysiyetle uğurlamak için elinden gelen her şeyi yapmak isterdi. Hele ki söz konusu kişi hayattayken elf toplumuna büyük hizmetlerde bulunmuş biriyse, bu istek daha da perçinlenirdi.
“Anlıyorum. O halde Gandaguza ve büyüsüyle ben bizzat ilgileneceğim…”
“O zaman bunu sana bırakıyorum, sana borçlu kalacağım.”
“Şey, hayır, kalmayacaksın! Çabuk ol! Zaten büyü gücüm iyice tükenmek üzere!”
“Anlaşıldı!”
Sonra Bash yeniden General Baraben’in üzerine atıldı.
Devasa kılıcını sanki kırık bir ağaç dalıymış gibi savuran Bash, General Baraben’in darbesini engelledi ve kendi darbesiyle karşılık verdi.
Yıldırım Sonia hayranlıkla izledi.
Orkun kılıç ustalığı göz alıcıydı. Pek zarafetiyle tanınmayan bir ork kılıç ustalığı olmasına rağmen hem de.
Orkla kendi yaptığı savaş sırasında damarlarında dolaşan korku ve savaş adrenalininden başka bir şey hissedememişti. Ama şimdi ork kendi safında savaştığı için, onun bu yeteneğinin değerini anlama fırsatı bulmuştu.
Savuruşları öyle hesaplı, öyle operateseldi ki…
Normalde böylesine sert bir savuruşun ardından gelen boşlukta toparlanıp karşı atağa geçmek zor olurdu ama Bash, momentumu kullanarak dönüyor ve tekrar vuruyordu; hiçbir hareketinin boşa gitmemesini sağlıyordu.
Çok hızlıydı.
Sola savuruyor, dönüp merkezini buluyor, ardından sağa savuruyordu.
Üstelik sadece hızlı da değildi.
Darbeleri, bir orkun saf fiziksel gücüyle yoğrulmuş son derece ağırdı ve General Baraben’in o güçlü savaş çekicini bile kolayca geri püskürtebiliyordu.
Aynı zamanda kıvrak ve hızlı düşünen biriydi; ne zaman bir açık yakalasa darbe indirme fırsatını asla kaçırmıyordu.
Yıldırım Sonia bu manzara karşısında ürperdi.
Kim böyle bir rakiple karşı karşıya gelmek isterdi ki?
“Hey! O kadar kolay değil!”
Yıldırım Sonia asasını döndürdü ve Bash’e doğru doğrulttu.
Daha doğrusu, Bash’in ayaklarının altındaki toprağa. Hızlıca, orkun ayaklarının altındaki toprakta dönüp duran ve biriken o büyü gücünü havaya uçurdu.
“Gu-gu-gu! Aptal! Yıldırım Soniaaa!!!”
“Aman da aman, yeni bir kelime mi öğrendin sen? Asıl aptal olan sensin Gandaguza! O iğrenç planlarının işe yarayacağını nasıl düşünebildin!”
“Gu-gu-gu!”
Gandaguza’nın büyüsünü kesmek…
Yıldırım Sonia gibi kadim ve deneyimli bir büyücü için bu hiç de zor bir iş değildi.
Evet, Gandaguza orklar arasındaki en iyi büyücü olabilirdi ama Yıldırım Sonia bir elf başbüyücüsüydü. Büyü kullanıcılarının en seçkini. Elf ırkının bugüne dek gördüğü en muazzam büyücü. Hem bu dünyada büyü gücü konusunda elflerin eline kim su dökebilirdi ki?
Rakibi, hayattayken sahip olduğundan çok daha fazla büyü gücüne kavuşmuş güçlü bir hortlak büyücü, yani bir liçti, doğru. Ama özünde o sadece bir orktu.
Büyülerin havada uçuştuğu bir düelloda, Gandaguza gibi bir ork büyücüsünün Yıldırım Sonia’yı alt etmesine imkan yoktu.
Hatta bu, Yıldırım Sonia’nın hünerlerini sergilemesi ve bu hortlak orkun işini bitirmesi için mükemmel bir fırsattı.
Tek vuruşta öldüremese bile, sahip olduğu büyüyle bu liçi beş hamlede içinden çıkılmaz bir köşeye sıkıştırabilir, altıncı hamlede ise son darbeyi kolayca indirebilirdi.
Bin iki yüz yıl. Bir büyücü olarak yeteneklerini tam bu kadar süredir bileyliyordu. Sayısız savaşa girip çıkmıştı. Onun için bu çocuk oyuncağı olmalıydı.
Fakat Yıldırım Sonia bunu yapmadı.
“Hmm. Her neyse, sen de bir orksun, değil mi? Öyleyse geride dur ve sadece izle. Çok sevdiğin General Baraben’in o son, onurlu mücadelesine şahitlik et.”
“Aptal! Budala! Kimin umurunda onur? Kimin umurunda adil bir dövüş? Önemli olan tek şey zaferdir! O nefretlik elflerin yok oluşudur! Ork ırkı için adalet!!!”
“Görüyorsun ya, General Baraben bu yüzden sana asla güvenmedi…”
Yıldırım Sonia, Bash’in dövüşünü izlemeye karar vermişti.
Neden mi? Bunu kendisi de bilmiyordu.
Aslında bir an önce oradan ayrılıp olabildiğince çok zombiyi itlaf etmesi gerektiğinin farkındaydı.
Şu anda bile elf ordusu zombi sürüsünün kuşatması altındaydı. Ve bu savaşta çok daha fazla asker zayiat verilecekti.
Ancak nedense Yıldırım Sonia, şu an durup beklemesi gereken yerin burası olduğunu hissediyordu.
Zaten endişelenmesini gerektirecek pek bir durum da yok gibiydi.
Bash, General Baraben’e karşı ezici bir üstünlük kurmuştu.
Baraben hantal bir dövüşçü değildi. Beceriksiz de sayılmazdı.
Savurduğu her darbede muazzam bir güç ve saf bir kuvvet vardı; üstelik Bash’in sıyrılma hamlelerini kolayca tahmin edebilecek kadar da kurnazdı. Sıradan bir askerin bu hortlak generale yaklaşma şansı bile olamazdı.
Fakat Bash, o güçlü savuruşların her birini kendi kılıcıyla karşılıyordu. Ve her darbeye aynı derecede güçlü bir misillemeyle cevap veriyordu.
Baraben’in kafasının hâlâ omuzlarının üzerinde durmasının tek sebebi, tamamen şanstı. Bash’in öldürücü darbelerinden kıl payı sıyrılıp duruyordu.
Ama Baraben’in şansının tükenmesi an meselesiydi.
Yıldırım Sonia savaşı sadece birkaç hamle boyunca izlemişti.
Aslında bir dakikadan bile az bir süre geçmişti.
Bu esnada Gandaguza, Yıldırım Sonia’ya karşı nafile büyüler savuruyor, Sonia ise bunları kolayca bertaraf ediyordu. Şimdiye kadar beş kadar büyü fırlatmış olmalıydı.
Bu kısacık zaman diliminde Bash ve General Baraben, birbirlerine ardı ardına baş döndürücü darbeler indirmişti.
Sonra bir şey oldu.
Devasa bir kırılma sesi yankılandı.
General Baraben’in savaş çekicinin başı havaya fırlayıp gökyüzünde süzüldü.
Çekicin başı havada döne döne yükseldikten sonra gürültüyle yere çakıldı. Çamura bulanan devasa metal, orman zemininde adeta bir top mermisi gibi hızla ilerledi; yolunun üstündeki en az üç zombiye çarpıp onları da peşinden sürükledi.
Herkes işi gücü bırakmış, çekicin başının yuvarlanışını izliyordu.
Yıldırım Sonia’nın ağzı açık kalmıştı, gözleriyle yuvarlanan nesneyi takip ediyordu. Gandaguza da aynı şeyi yapmaktaydı.
Savaş alanına geri döndüklerinde, her şeyin bittiği gün gibi ortadaydı.
Dev hortlak ork generali, elinde savaş çekicinin sadece tahta sapı kalmış olmasına rağmen, onu hâlâ sımsıkı tutarak yavaşça yere yığıldı.
Generalin o devasa dizlerinin yere çarpmasıyla, herkesin bastığı toprak şiddetle sarsıldı. Muazzam bir gürültü koptu.
Ardından yukarıdan aşağıya bir şey düştü.
Bu bir zombi kafasıydı.
İki büyük azı dişi olan, devasa bir zombi kafası. Bir ork kafası.
Kafa gürültüyle yere düştü, orman zemininde yavaşça yuvarlanarak Gandaguza’nın ayaklarının dibinde durdu.
“Gu-gu-gu… General…”
Yıldırım Sonia, asasını büyü gücüyle doldurarak havada salladı.
Eğer Gandaguza şu anda General Baraben’i yeniden diriltecek olursa, her şey mahvolurdu.
Sonia’nın bu nekromansi büyüsünün gerçekleşmesini engellemesi, her şeyin en baştan başlamasına mani olması gerekiyordu.
Fakat Gandaguza büyü yapmak için en ufak bir hamlede bulunmadı.
Asasına güçsüzce yaslanarak bir süre General Baraben’in gövdesinden ayrılmış kafasına baktı; ardından çenesini kaldırıp gözlerini Bash’e dikti.
Bash’e bakıyordu… Yalvaran gözlerle.
Bir orka hiç yakışmayacak kadar uysal bir yüz ifadesi ve cılız bir sesle konuştu Gandaguza:
“Bash… Budala Bash… Yapar mısın, lütfen?”
“Elbette.”
Gandaguza’nın bedeni ikiye bölünmeden hemen önce, yüzünde çok kısa süreliğine de olsa bir tebessüm belirdi.
