No Game No Life Cilt 7 – Bölüm 9 / Neden yapıldı

Neden yapıldı

Rüzgâr, kurumuş çorak arazide esmeye devam ediyordu. Kuru esintiyle kavrulan kumlar, en ufak bir irkilme bile göstermeyip cesetler gibi kollarını bacaklarını halsizce uzatmış iki küçük gölgeyi okşadı.

Seğirme. Zemin hafifçe titredi ve cesetler —bağışlayın, gölgeler— “İşte avımız,” diye düşünerek kımıldadı. Sessizce, nefes bile almadan, gölgelerden biri diğerine sokulması için işaret verdi. Akıp giden çamur gibi, kıvranan toprak gibi, sessizce avlarına doğru süründüler. Fakat zayıf bir canavarın keskin kulaklarına sahip olan av, onların hareketini duyar duymaz geri çekildi. Kaçmak, zayıf bir canavar için bilgece bir seçimdi. Gerçekten de bilinmeyen bir düşmanla karşılaşıldığında, saldırmaktansa kaçmak çok daha akıllıçaydı. Ne var ki avın bilmediği şey, bu yaygın bilgeliğin kendisini ölüme götürdüğüydü.

Arkasını dönüp kaçmak gibi bilgece bir seçim yapmak yerine, bilinmeyen düşmanıyla yüzleşecek kadar aptal olsaydı kolayca hayatta kalabilirdi. İki gölgenin —ve kendisinden daha zayıf her şeyin— tüymesini beklediğini varsaymıştı; bu da yaratığın aslında ne kadar güçlü olduğunun açık bir kanıtıydı.

Zayıflar kaçmazdı… çünkü bunu yapacak güce bile sahip değillerdi. Zayıflar bunun yerine, saldırmak gibi aptalca bir seçim yapmadan önce sayısız kurnazca tuzak kurarlardı.

Avlarının çığlığı kurumuş havada yankılanırken, gölgeler çamur gibi sürünmeyi bıraktı, depar attı ve sırıttı: Akıllısın, güçlü canavar. İşte bu yüzden niyetlerin —yapacağın seçimler, yürüyeceğin yol— bizim için apaçık ortada. Atacağın bir sonraki bilgece adımdan hemen önceye tek bir tuzak yerleştirdik. Bu kadarı yeterli olacak…

…seni felaketinin kucağına sürüklemek için—!!

Ahşap tuzak avın bacağına saplanırken, zayıf canavarlar var olmayan dişleriyle ona doğru atıldı—

Kurumuş çorak arazide hâlâ rüzgârın ve “güçlünün zayıfı yediğini” iddia eden doğa kanunlarına meydan okuyan iki canavarın kükremesi yankılanıyordu. Bugünü de sağ atlatma hakkını kazanmışlardı; bu, varlıklarının bir kanıtıydı. Ruhları, tüm zayıfların arasındaki en güçlü canavarlar oluşlarını kutlayarak gürledi. Gerçekten de onlar, hayatta kalmak için yalnızca zekalarının gücünü riske atan ilkel insanlardı—!!

“… S-Soraaa… Shirooo! İ-iyi misiniz?”

Medeniyet (diğer adıyla Steph), normalde modern insan olmaları gereken ikilinin isimlerini seslendi.

“Hırr?”

“…… Gıyık?”

Kafalarını yana yatırıp katlettikleri avı—geyik yavrusu etini—ona uzattılar.

“İ-İnceliğiniz için gerçekten minnettarım… ama lütfen önce Immanity dilini hatırlar mısınız? Ve üzerinize bir şeyler giyin…”

Steph bir adım geri çekildi ve yalvarırcasına inledi.

……

Oyunun başlamasının üzerinden yirmi yedi gün geçmişti. Sora, Shiro ve Steph şu anda Elkia topraklarının doğu sınırında yer alan isimsiz, kurak bir çorak arazi olan 165. karedeydiler. Hem yiyecekleri hem de dayanıklılıkları tükenen bu üçlüyü karşılayan şey Izuna’nın sevimli Görev’iydi:

Balık gibi kokan tek bir küçük karıncayı canını yakmadan yakalayın lütfen, sürtükler.

Onlara belirli bir karıncayı yakalamalarını söylüyordu. Bir karıncanın ne koktuğunu anlama yolları bile yoktu, bu yüzden görevi yerine getiremiyorlardı. Sonuç olarak, yetmiş iki saattir yiyeceksiz bir şekilde çorak arazide çakılı kalmışlardı. Esasen bu, Izuna’nın onlara şirin bir dille “geberin” deme şekliydi.

Sora tableti çıkarmış ve asla işe yaramamasını umduğu hayatta kalma rehberini kullanarak avlanmaya başlamıştı. En azından üç günlük yiyecek ve mümkünse bir sonraki kareye ulaşmaya yetecek kadar av yakalamaya çalışmışlar… ama tamamen çuvallamışlardı.

Ki bu hiç de şaşırtıcı değildi. Hangi yaban hayvanı, kulaktan dolma avcılık bilgisine sahip bir çift tamamen amatör ev kuşu oyuncu tarafından yakalanmaya izin verirdi ki? Üstelik sadece on altı zarları vardı. Nasıl dağıtılırsa dağıtılsın, grupları yalnızca bir yetişkin ve iki küçük veletten oluşabiliyordu. Fakat başarısızlık, yorgunluk ve açlık katlandıkça, Sora kurumuş bir tebessümle öylesine lafı yapıştırdı…

“Kovalamak ve kovalanmak… tıpkı bir oyun gibi.”

İki kardeş, “Oyunda fena halde çuvallamışken neye gülüyorsun?” dercesine birbirlerine baktılar. Sessizce başlarıyla onayladılar ve gözleri tekinsizce parıldayarak hızla harekete geçtiler. Göz açıp kapayıncaya kadar tuzakları mükemmelleştirdiler, stratejiler kurdular ve en sonunda giysilerinin çıkardığı hışırtının bir engel olduğunu fark edip üzerlerindekileri en aza indirdiler. Ellerinde mızraklarla, sırt çantalarından kestikleri kumaş şeritlerine bürünmüşlerdi. Vahşileşmeleri sadece iki gün sürmüştü.

……

“N-neyse, bir süreliğine yeterince yiyecek temin ettik gibi görünüyor, değil mi? Lütfen artık eski halinize döner misiniz?!”

Medeniyetin çağrısı Sora’ya ulaşmış gibiydi; etini parçalamayı bırakıp boş gözlerle başını kaldırdı…

“Ha, tamam. Sanırım… oyunu bitirdik, ha?”

…transından uyanmasını sağlayan sözleri sarf ederek.

“Voooov, kız kardeşim! Senin gibi genç—fazlasıyla genç—bir kızın böyle giyinip ne işi var?!”

“… Ha? … Şey… hayır yani—s-sen… b-bunları yapan… kişiydin…!”

Eden’in meyvesinden tadan (adı lazım değil) o çift gibi, iki kardeş de medeniyete dönüp utançlarının aniden farkına varınca, üzerlerindeki uyduruk örtü parçaları dışında neredeyse çırılçıplak olan hallerini görüp çığlığı bastılar.

“… Ateş yaktım. Acele edin de üstünüzü değiştirin—daha doğrusu, önce bir güzel temizlenin.”

Steph, bu iki eski yaban çocuğuna ıslak bezler fırlattı. Çamura batmış haldeki Sora başka bir şeyi daha idrak etti: Bilgi ağacındaki Eden’in meyvesi… yemekti. İnsanoğlu utancı ancak yiyeceğin ve giyeceğin bol olduğu zaman bilirdi. Ne kadar da derin bir tespit. Sora ve Shiro, kendilerini edeple yeniden tanıştıracak giysilere doğru uzandılar…

“Şey…” “Bize yiyecek sağladığınız için minnettarım elbette…”

Ateşi izleyen Steph hafifçe iç çekti. Shiro’nun tasarlayıp Sora’nın toprağa çukur kazarak yaptığı ilkel tütsüleme düzeneğinden çıkan duman gözlerini yakıyordu. Normalde yiyecek işlerinden Steph sorumluydu ama iki kardeş onu tamamen gölgede bırakmıştı. Sora, yakaladıkları avı ustaca yüzüp parçalara ayırıyordu. Shiro ise bozulmaya en dayanıklı kısımları seçip maharetle tütsülüğün içine diziyordu.

“… ama sizde hiç insanlık onuru, gurur falan yok mu?”

Elinde akrep şişi tutan Steph, aklından geçenleri öylesine dile getirdi. Sora, Izuna o canavarı katlettiğinde söylediklerini unutmuşa benziyordu. İnsan evladı olarak şöyle yapmalıyız, böyle etmeliyiz falan filan gibi bir şeylerden bahsetmişti hani. Şimdiyse kafası “Yenebiliyorsa gümlet gitsin” modundaydı. Heh! Gülümseyerek bir el hareketi yaptı.

“Çamuru hüpürdeyecek, kumu yutacağız!! Söylediğimiz her bir kelimeyi geri alacak, utanç içinde yıkanacak ve gururumuzu çöpe atacağız!! Yine de bizim için en değerli olan şeylere tutunup hayatta kalacağız… İşte bir insanın koruması gereken asıl gurur, asıl onur yalnızca ama yalnızca bundandır!!”

Gururunu ayaklar altına almaktan gurur duyuyordu.

“Geri kalan her şeyi—satabiliyorsak satacak, yiyebiliyorsak yiyecek—ayağımıza dolanıyorsa da fırlatıp atacağız.”

Sora’nın bu nutkunun ardından akrebini kıtır kıtır yerken kısa bir sessizlik oldu.

“… Ağabey, hayatı kazandın valla… tam bir ezik olsan da…”

“… Bir an olsun etkilendim sanmıştım ama aslında az önce affedilemez derecede saçma bir şey söyledin, değil mi…?”

Sora, Shiro ve Steph’in ateşli ve buz gibi bakışlarının altında adeta yıkandı.

Yaptığı hiçbir şeyden utanmayacağını pişkince beyan etmişti. Steph aniden söze girdi.

“… ‘Affedilemez derecede saçma’ dedin de aklıma bir şey geldi… Sora.”

“Bu girizgaha gerçekten gerek var mıydı?” diye düşündü Sora, ama yiğitçe bunu görmezden gelmeye karar verdi.

“Ne oldu?”

Sora’nın rol icabı döktüğü gözyaşlarını görmezden gelen Steph, elindeki şişe huzursuzca baktı.

“… Bay Ino gerçekten ölmedi, değil mi?”

Birbirimize ihanet edeceğiz ama birbirimizi öldürmeyeceğiz. Steph bir zamanlar Sora’nın bu özdeyişinde teselli bulmuştu.

“Hım? Tabii ki. Yaşıyor. Şimdilik.”

Ama evet, cümlenin sonunda hâlâ bir “şimdilik” vardı ve bu da Steph’in yüzünün daha da kararmasına neden oldu. Bu sırada Sora ve Shiro et tütsülerken neşeyle laklak ediyorlardı.

“Kafana takma. Planlarımız yatarsa—”

“… Hepimiz… geberip gideceğiz nasılsa…”

“… Gerçekten de öyle, değil mi? Bitiş çizgisine ulaşamazsak lider dışındaki herkes ölecek, değil mi?”

16:

Oyunun DEVAM ETMESİ İMKÂNSIZ hale gelirse, Eski Tanrı en öndeki hariç tüm katılımcıların sahip olduğu her şeyi toplama hakkına sahiptir.

Oyun tıkandığı takdirde, lider dışındaki herkes öyle ya da böyle ölecekti. Bu kuralı hatırlamış görünen Steph, oyunu bitirme konusundaki kararlılığını tazeledi. Steph kendini zorlayarak iğrenç şişten bir ısırık alırken, Sora ve Shiro ona tezahürat yaptı.

“Aynen öyle! Lider olan Eski Tanrı dışındaki herkes geberecek, o yüzden elimizden gelenin en iyisini yapmalıyız!!”

“… Yemek, seçecek, zaman… değil…! … Ye gitsin.”

“Ne—?”

“Ne—?!”

“…? Ne…?”

Steph olduğu yerde kalakaldı. Sora kafasını yana eğdi. Shiro sırf gırgır olsun diye onların korosuna katıldı.

“H-haaa?! Ne—? Neden ‘lider hariç’ dediniz ki—?”

“Ne? Çünkü Eski Tanrı en başta tam olarak öyle dedi. ‘Sizi sonda bekliyor olacağım,’ aynen böyle!”

“… Eski Tanrı da… bir katılımcı… Lider… her zaman Eski Tanrı’dır… ham hum, kıtır kıtır.”

Sora ve Shiro’nun yanıtı tatlı bir esinti kadar çabuk gelmişti. Varsayımları altüst olan Steph patlama yaşadı, ama ikili ona sadece garip garip baktı.

“Kimse bitişe ulaşamazsa önde kimin olduğu umrumuzda değil—hepimizin işi biter. Ama kimin umurunda? Bu ne yapacağımızı değiştirmez. Bizim planımız belli ve o kuralın bizimle hiçbir alakası yok.”

“N-ne demek alakası yok?! Herkes sırf—”

“Tek bir kişi ölmesin diye savaşıyor. Bak söyleyeyim, ikimiz asla ama asla böyle bir kuralı kabul etmezdik.”

“…………!”

Sora bir anlığına bakışlarını ciddiyetle sertleştirirken Steph derin bir nefes aldı.

“Biri bitirirse, kimse ölmez. Hepimizin kabul edeceği şey de bu olurdu… hepimizin kabul etmek zorunda kaldığı şey.”

Çünkü…

“Kazanmak için birbirimize ihanet etmemiz gerekeceğini söylememiş miydim? Oynamak için hiçbir nedeni ya da kazanacak hiçbir yolu olmamasına rağmen işin içinde olan Pluuum’a bir bak. Oyunu bitirmeden kazanacak şekilde her şeyi ayarladı. Tam da Ino’nun dediği gibi, zaferimizi çalmak için planlar yapan ama şu anda hayatı Eski Tanrı’nın ellerinde olan Tapınak Bakiresi’ne bak. Herkese bak bir… Birbirimize ihanet edebilmek için tam da bunu kabul etmemiz gerekiyordu!”

“……”

Sora’nın rahat kahkahasına, Steph’ten sadece ne anlama geldiğini kavrayamadığını belirten sessiz bir yakarış karşılık verdi.

“Pekala, asıl bilmen gereken tek şey şu.”

Sora, Steph’in anlayıp anlamadığını sormadan neşeyle özetledi:

“Herkes, ama son kişisine varana kadar herrrrkes kendisi kazanacak şekilde tezgahı kurdu…”

Bu oyunda, eğer bir kişi bile hedefe ulaşırsa kimse ölmüyordu. Fakat hedefe sadece tek bir kişi ulaşabilecekse…

o zaman bu kalabalık göz önüne alındığında, hepsinin şöyle düşünmesi kaçınılmazdı: O zaman kazanacak kişi ben oluyorum, değil mi?

“Yani asıl soru şu: Şu anda kimin senaryosu işliyor?”

“… Abi… işimiz bitti, iki saat içinde…”

“Vayyy, dur bir dakika! Daha bu kadar eti tütsülemedik bile! Sh-Shiro, sen eşyaları topla, tamam mı?!”

Elinde telefonla bekleyen Shiro’dan, Izuna’nın Görevi’nin onları sadece iki saat daha bağlayacağını öğrenen Sora panikledi ve tütsülüğün altındaki alevi daha hızlı yelpazelemeye başladı.

Üçü de Görev’de başarısız olup birer zarlarını kaybettikten sonra zarları en iyi nasıl dağıtacaklarını düşünürken—

“O-o zaman Eski Tanrı ne olacak…?”

Steph onların bu telaşını böldü.

“Eğer herkes bir şeyler tezgahladıysa… o zaman Eski Tanrı da aynısını yapmaz mıydı?!”

Yani işleri kimse oyunu bitiremeyecek şekilde ayarlamış olamaz mıydı? Steph’in imal etmek istediği şey buydu. Steph’in bu tiz (ama alışılmadık derecede keskin zekalı) feryadını görmezden gelen Sora, alevi yelpazelemeye devam ederek sordu:

“Hey… En başından başlayalım, bir Eski Tanrı’nın aslında ne olduğunu hiç merak ettin mi?”

Steph bu ani soru karşısında boş boş bakakaldı. Sora bakışlarını yavaşça gökyüzündeki karelere bölünmüş, sarmal çizerek uzanan diyara—o fazla görkemli oyun tahtasına kaldırdı.

“… ‘Kimlik kazanmış bir kavram’… kendisi…”

“E-evet… ben de öyle duymuştum… tabii bir anlam çıkarabildiğimden değil.”

Evet, Shiro’nun okuduğu Jibril’e ait bir kitapta tam olarak bu yazıyordu. Komik bir tesadüftür ki, ne Sora’nın ne de Steph’in bunun ne anlama geldiğine dair en ufak bir fikri vardı ve ikisi de kafalarını tuttu.

Bu, Sora’nın “Yine başladık, akıl almaz saçmalıkların biri daha” diye düşünerek şöyle bir geçiştirdiği bir soruydu. Bu üstün varlıklar bir grup oluşturmuyor ya da tam yetkili bir temsilciye sahip olmuyorlardı… bu da onların Irk Taşını almanın bir yolu olmadığı anlamına geliyordu.

Bu dünyada oyuncuların tanrılar, diğer herkesin ise eşit derecede sadece onların piyonları olduğunu düşünmek aşırı bir mantık sıçraması sayılmazdı. Bu durumda… Sora sırıttı. … Bu gizemli oyundaki en büyük gizem şuydu…

“… Oyunu silip süpüren böyle bir canavar, bizim gibi piyonlarla oynamakla neden uğraşsın ki?”

Bu oyun neden gerçekleşiyor ki zaten? Bu akıl almaz derecede temel ikilemin farkına varan Steph donakaldı.

On Yemin’in Üçüncüsü: Oyunlar, tarafların eşit değerde olduğunu kabul ettiği bahislerle oynanacaktır. Bu oyunda biri hedefe ulaşırsa hiçbiri ölmek zorunda kalmayacak, üstelik Eski Tanrı’ya ait her şey onların olacaktı. Bir tanrı, bu insanların sahip olduğu neyin kendisinin sahip olduğu her şeyle eşit değerde olduğunu düşünebilirdi ki?

“Üstelik kaybedebileceği bir oyunken ve kendisi de bunu gayet iyi biliyorken… anlıyor musun?”

“… N-ne dedin?”

Eski Tanrı’nın kesin bir zafer için kurduğu bir tezgah yoktu. Steph bu ima karşısında şaşkına döndü ama Sora sadece gülümsedi.

Ne de olsa bu oyunda zarlarla birbirlerini öldüremez ya da Görevlerle birbirlerini öldürmekten kar sağlayamazlardı. Hepsi kendi çıkarının peşinden koşabilir ve yine de biri oyunu bitirdiğinde kimse ölmeden pekala kazanabilirlerdi. Dahası, kuralların çoğu zaten onların fikriydi. Eski Tanrı’nın en baştan neden katıldığı zaten bir gizemdi ama bu özel oyunda—

Sadece Eski Tanrı’nın kendi özgür iradesiyle koymuş olabileceği bazı kurallar vardı: Tam üç tane. Eğer bu üç kural Eski Tanrı’nın planını ve dolayısıyla iradesini oluşturuyorsa…

“Pekala, soru zamanı! Hani şu sadece liderin kurtulduğu kural var ya!”

Sora aniden heyecanla bağırdı.

“Hiçbirimizin kabul etmeyeceği ve lider her zaman Eski Tanrı olduğu için bir önemi bile olmayan o kural! Kim kazanırsa kazansın ya da kaybetsin Eski Tanrı’nın bile umurunda olmayan o kural! Bütün bunlar göz önüne alındığında: Söyleyin bakalım, bu kural kimin için önemli dersiniz?”

Doğru, eğer kimse bitiremezse Eski Tanrı her şeyi alacaktı. Eğer biri bitirirse, bitiren kişi her şeyi alacaktı. Bu haliyle, bu kural hiç kimsenin işine yaramıyordu… O halde neden oradaydı—?

“İşte size kooocamann bir ipucu! Oyunun başında Eski Tanrı ile birlikte ortadan kaybolan şey neydi?”

Steph zaten bir ay geride kalmış olan o olayı hatırlamak için çabalarken Sora düşündü: Bir bakıma rahatladım—çünkü Steph’ten nasıl olsa bir cevap beklemiyorum!

“… Tapınak Bakiresi’nin… bedeni… kaybolmuştu… onunla birlikte…”

“Bilin-bilin-bildin, aynen öyle!! Ödül olarak kooocamann bir sarılma kazanıyorsun!!”

Sora, doğru cevabı veremediği için (ya da öyle bir şey yüzünden) canı sıkılmış görünen Steph’i görmezden gelerek elinde tütsülenmiş et tutan Shiro’yu havaya kaldırdı, dans etti ve bağırdı.

“Farz edelim ki ortadan kaybolmadı… aksine Eski Tanrı ile birlikte bir yere götürüldü…”

Bu durum, o anlamsız kurala bir anlam kazandırırdı.

“O zaman Tapınak Bakiresi son karede Eski Tanrı ile birlikte olurdu, böylece kim kazanırsa kazansın—kaybetse bile—kurtulmuş olur… sırf Eski Tanrı’nın kendi arzusuyla eklemiş olabileceği bu kural sayesinde.”

Evet. Sadece oyundan önce Tapınak Bakiresi’nin canını almış olan Eski Tanrı onunla dilediğini yapabilirdi ama bu kuralı koyarak asıl yaptığı şey—

kendisi kaybetse bile Tapınak Bakiresi’nin hayatını kurtarmaktı. Kalan iki kurala gelince… amaçlarını düşünecek olursan… Sora aklından geçenlere kıkırdadı. Shiro’yu yere indirdi ve henüz yeni topladığı bagajı sırtına yüklendi.

“… Tanrı dediğin nedir ki? Eski dünyamızda hiç tanrıyla karşılaşmadık, o yüzden tek bildiğimiz kulaktan dolma şeyler.”

Mesela: “Sakın bilgi meyvemi yemeyin tamam mı?” diye şaka başlatan, “Sakın yemeyin ha” deyip, yediklerinde de çıldıran bir komedyen. Veya güneş tanrıçası görevini bir mağaraya kapanıp sadece parti sesi duyduğunda kafasını dışarı uzatarak yerine getiren bir ilgi budalası. Evrenin iyiliği kisvesi altında türlü türlü evlilik dışı ilişki yaşayan, belden aşağısıyla düşünen bir herif… Eğer kulaktan dolma bilgiler doğruysa, bu tanrıların teker teker hepsi fena halde insansıydı. Hatta umutsuz derecede insan olduklarını gösteriyordu bu… ama…

“Yine de Disboard’a gelip birkaç tanrıyla bizzat karşılaştığımıza göre, duyduklarımıza gerçekten benziyorlar…”

Demek ki oradaki dedikodularda az da olsa doğruluk payı varmış. Sora kıkırdadı.

“Mesela bir tanesi, satrançta bize kaybedip o kadar sinirlenen ve randevu bile almadan bizi çağıran müzmin bir yalnız.”

“… Bence… en büyük… müzmin yalnız… Tet’le tanışana kadar bendim…”

“Er ya da geç ilahi gazaba uğrayacaksınız, biliyorsunuz değil mi… Siz Tek Gerçek Tanrı’yı ne sanıyorsunuz—?”

Sahi, tanrı dediğin tam olarak neydi ki? Sora ve Shiro’nun en ufak bir fikri yoktu ve dürüst olmak gerekirse pek de umurlarında değildi. Ancak o tanrı kuralları açıklarken bir anlığına onlara bakış şekli, onları düşüncelere sevk etmişti. Sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi, zafer ya da yenilgiyle hiç ilgileniyor görünmüyordu. Ama belki kendisi bile farkında olmasa da gözlerinde bir şeylerden şikayet eden bir ifade vardı.

“Diğeri de bu oyunu oynamaya kandırıldıktan sonra somurtan küçük bir kız çocuğu…”

“Kimlik kazanmış bir kavram” gibi görkemli bir tanıma uzaktan yakından uyar gibi görünmüyorlardı. Bu tanrılar, tıpkı Sora ve Shiro’nun eski dünyasındakiler gibi fena halde insansıydı.

O ağlayan çocuk neyi başarmaya çalışıyordu ve ne uğruna—? Bu tür sorular…

“… Kazanmak ya da kaybetmekle hiçbir alakası yok gibi duruyor… en azından öyle değil mi, ne dersin?”

Omuz omuza yürüyüp göğün ufkuna doğru bakan Sora ve Shiro, korkunç derecede basit ve kendini gözden çıkaran bir şey olmalı—ama sırf bu yüzden, ölümcül, diye düşündüler.

“Kazanması kolay olacak şekilde ayarlanmış ama kolayca kazanırsan sanki kaybetmişsin gibi oluyor…”

“… Tıpkı… bir bedel ödemek… gibi…”

Steph, kaşları şaşkınlıkla çatılmış bir halde bu mırıldanan ikilinin peşinden koştu……

Yani kısacası, sinsi birer hırsızdan farksızdılar.

Doğu Birliği’nde, Chinkai Tandai Bölgesi’nin kabul odasında, Chlammy ve Fiel, Ino Hatsuse’nin karşısındaki koltukta kurulmuş keyif yapıyorlardı. Başta onları birer destek gücü sanan Ino, en sonunda bunların adi hırsızlar olduğuna karar kılmıştı. Böyle bir zamanda ve böyle bir durumda kalkıp “Bana Doğu Birliği’nin bütün topraklarını verin” deme cüretini gösteren kız sözlerine devam etti.

“Zor bir şey değil, değil mi? Gayet basit aslında…” Yüzündeki gülümsemeyle planını açıkça sergiledi. “İki salak sürtük, Tapınak Bakiresi yokken şans eseri çıkageldi, gereksiz bir deniz ablukası kurdu ve Elven Gard’ın bir eyaletini bahse koydu. Diplomat Ino Hatsuse de onları kolay yem belleyip (durumun Elven Gard’a yanlış bildirildiğini düşünerek) kesin kazanacağı bir oyunda karşılarına çıktı, ama sonunda asıl sürtüğün kim olduğunu anladı. Bu senaryoyu rahatça takip edebilirsin herhalde.”

Deniz ablukası, bir eyaletin bahse konması, her şey—

“Milleti inandıracak şekilde karşımıza çıkabilir ve yine inandırıcı bir şekilde kaybedebilirsin… Anladın mı? Senin için biçilmiş kaftan bir rolümüz var!”

“Ayy, şükran göstergesi olarak ayakkabılarımı yalamanıza hiç itiraz etmem doğruuusu. Ama öyle yaparsanız, sonrasında onları benim için dezenfekte ettirmem gerekirr.”

Sora ile Shiro’nun suç ortakları değil miydiler? Müttefikleri, iş birlikçileri…?! Soğukkanlılığını koruyamayan Ino’nun zihninde sorular deli gibi dönüp duruyordu.

“Pekiii, o zamaaan! Ben, tam da Bay Sora’nın arzuladığı gibi Doğu Birliği oyunu hakkındaki raporu Senato’ya yanlış bildirmek zorunda kalan Fiel Nirvalen’im. Yani sonuna kadar sömürülen bir palyaçoyum ve kesinlikle sizin dostunuz falan değilimmm.”

Fiel, sanki zihnini büyüyle okumuş gibi neşeyle gülümsedi.

Hayır, yapmış olamazdı. Ino, omurgasından aşağı süzülen soğuk ürpertiyi silkip attı. Büyüsü ne kadar gelişmiş olursa olsun, birinin düşüncelerini veya anılarını görmek ya da değiştirmek zarar vermek sayılırdı—bu da Yeminler’in ihlali demekti. Ino, tıpkı Düşselliklerin soğuk okuma yapması gibi, kızın ruhları büyüyle hissettiği çıkarımında bulundu. Ne de olsa burada, dibinde durduğu halde onlardan hiçbir şey okuyamıyordu. Nefesleri, kalp atışları, vücut sıcaklıkları… Hepsi büyüyle karıştırılıp belirsizleştirilmişti.

“Doğu Birliği’nin oyununu Elven Gard’a yanlış bildirdiğim doğru… Ancak.”

Gerçek ile yalan tamamen ayırt edilemez bir haldeyken—

“Kimse onları temsil edecek oyuncuların biz olamayacağımızı söylemedi.”

siyah saçlı kız, tıpkı o adamınkine benzer bir gülümsemeyle yakaladığı açık noktayı dile getirdi.

“Elven Gard, Doğu Birliği’nin oyununun gerçek yüzünden ve bizim hamlelerimizden habersiz kalmaya devam edecek; bu sırada Doğu Birliği, Elkia Konfederasyonu’ndan—yani o ikisinden—bizim tarafımıza geçecek. Bu da onları tamamen yutmak için harika bir dayanak noktası olacak… Söylesene Fi, kulağa pek bir değişiklik gibi gelmiyor, değil mi?”

“Aaa, bu daha çok Elven Gard’ın bir eyaletinin bizim Konfederasyonumuza eklenmesi meselesi sankiii.”

“Acaba taleplerim fazla mı yumuşaktı…? Neyse, herhalde böylesi de iyidir.”

Doğu Birlikleri umurlarında bile değildi. Tek ilgilendikleri şey Elkia Konfederasyonu’nun tamamı —ve o iki kardeş idi.

“Tabii bu plan işinize gelmiyorsa, elimizde bir alternatif daha var.”

Fiel elini uzatıp bir ışık küresi oluştururken, Kurami onun yanında kalleşçe sırıttı. Ino’nun bu çok katmanlı büyü ritüelini kavraması, hatta görmesi bile mümkün olmamalıydı; fakat Fiel’ın bunu onun görebileceği şekilde görünür kılma zahmetine katlanması, amacını açıkça ortaya koyuyordu.

Doğu Birlikleri’ne karşı hazırlanmış bir büyüydü bu. Video oyunlarını alt etmek için tasarlanmış bir ritüel…

“Bunun yukarıya sızdırılmasını mı tercih ederdiniz acaba? Her ne kadar böyle bir hile bana epey trajik gelse de.”

Bu durum onu sadece o ikisiyle değil, bizzat Elven Gard’ın kendisiyle karşı karşıya getirecekti. Efendi kılığına girmiş o barbarlar, çekirgeler gibi Tanrıcanların üzerine çöküp yağmalayacak, yakıp yıkacak ve tecavüz edeceklerdi. Bunun olmasını istemiyorsan, şimdi oyna ve kaybet mesajı veriliyordu. Ino, Sora, Shiro ve Miko’nun dönmesini bekleyecek gibi görünmeyen bu kızlara —hayır, bu cadılara— içten içe kükredi.

Neden?

Neden şimdi—?!

“Neden mi? Çünkü tam sırası da ondan, tabii kiii. Bayağı zekâ özürlü bir eniksin sen de, değil mi?”

“Bilmiyorsan söyleyeyim. Sora’nın anılarına sahibim.”

Sora, Miko’nun arkasında Eski Tanrı olduğunu en başından beri biliyordu. Eski Tanrı’ya bir oyunda meydan okumak için başından beri fırsat kolluyordu. Kurami de tüm bunları aynı şekilde biliyordu ve Eski Tanrı ile olan oyun başladığında—

“Bu yüzden Elkia Konfederasyonu ülkelerinin temsilcilerinin ve kilit personelinin… uzakta olacağını biliyordum.”

Sora her şeyi en başından beri tezgâhladıysa, o ikisinin de tüm bunları öngörüp kendi lehlerine kullanabileceği aşikârdı.

“… Şey, senin tesadüfen burada bulunman da şanslı bir kaza oldu, değil mi?”

“Tam yetkili temsilcilerin yokluğunda bir vekille ya da vekilin vekiliyle karşılaşmaya hazırlanmıştık. ”

“Ama tanıdığımız biriyle muhatap olmak epey daha kolay… değil mi?”

Gizli saklı bir şey kalmamıştı artık; “Dışişleri Komiseri” Hatsuse Ino, Doğu Birlikleri’nin tam yetkili temsilcisi olarak hareket ediyordu. Her şey bu an, tam da bu an için hazırlanmıştı.

“Ve her şeyi zamanında yetiştirmek için ne kadar sıkı çalıştık, bilesin diye söylüyorum… Ama neyse. ”

“Ayrıca Bay Sora’nın ulıııımasını izleyebileceksek, bu kadarcık eziyetin lafı bile olmaz. ”

Sanki şimdiye kadar hiç fark edilmemişler ve bundan sonra da fark edilmeyeceklermişçesine konuşuyorlardı. Büyü sanatlarında en yetkin ırka ev sahipliği yapan dünyanın en büyük ülkesi Elven Gard’dan gelen iki cadı, adamların topraklarını büsbütün gasp etmiş olmanın küstahlığıyla sırıttı.

“Biz olmadan, ne de olsa imkânsız… Eski Tanrııı’yla olan oyunu bitirmek. ”

“Aynen öyle—bunun bitmesine izin vermeyeceğiz. Hadi. Oyuna başlayalım mı?”

Gerçek ile kurgunun bir kez daha birbirinden ayırt edilemez hâle geldiği o an, gülümsemeleri insanın iliğini donduracak cinstendi… fakat bir şeyler biraz ters gidiyordu. İno, Eski Tanrı’yla oynadıkları oyundaki hatalarını tekrarlamaması için kendine tembihte bulundu. Düşüncelerini yatıştırdı.

Burada bulunmanız tamamen şans eseri bir kaza… Şanslı bir… kaza. Bu cadıların doğruyu söyleyip söylemediğini bilmiyordu ama hayalet kuralı planları için hayati değildi. Herhangi biri de olabilirdi. Öyleyse bu fikir ya Sora’ya ya da Tapınak Bakiresi’ne ait olmalıydı. Ama neden? Bu saldırıyı önceden öngörüp İno’nun bunu savuşturacağına mı güvenmişlerdi?

Kazanabilir miydi? Hayır. Doğu Birliği’nin VR oyunları büyü yoluyla sabote edilmeye karşı korumalı olmalıydı, bu garanti bir galibiyetti.

Fakat bunu önceden biliyorlarsa, karşı önlemler alabilirlerdi. Doğu Birliği’nin oyuncuların hafızalarını silmesinin nedeni de tam olarak bugündü. Ve şimdi, oyunun tüm ayrıntılarını bilen ve hatta oyun için bir ayin hakkı talep eden iki kişi duruyordu karşılarında.

Blöf mü yapıyorlardı? Hayır. Büyüsel parazitlerinin arkasını göremiyordu ama blöf yapıyor olsalardı sadece kaybederlerdi…!

“Ne oluyoruz yahu…? Bu senaryoyu kim, ne amaçla kaleme aldı böyle—?!”

İno yaşadığı şaşkınlığı farkında olmadan dile getirdi—bunun üzerine bir ses yanıt verdi:

“Efendim? Bu senaryoyu kendııım için yazmıştım… Beni mi çağırdınıız?”

İnce, kız gibi, büyüleyici ve alaycı bir sesti. Herkes aynı anda odanın merkezine döndü; orada, ne zamandır durduğu bilinmeyen, bir kızla karıştırılabilecek kadar güzel bir erkek çocuğu—hayır, bir kız değil—kasvetli bir tebessümle dikiliyordu.

“B-Bay Plum…?!”

“Eveeet, ben varlığının azlığıyla nam salmış, Dampirlerin heybetli prensi Plum Stoker.”

Bedeni yarı saydamdı. O da İno gibi elenmiş ve ölümü ertelenmiş olmalıydı. Dampir’in bir tür büyü kullandığı anlaşılıyordu; Chlammy ona keskin gözlerle dik dik baktı.

“—Sen ne zaman—?”

“… Sahi, oraya ne zaman geçtim ki benn…?”

Plum o ağırbaşlı tavrını bıraktı ve kendisine gözleriyle nefret kusan Fiel’ın sözünü kesti.

“Ah-ha-haaa… Doğru soru tam olarak bu değil.”

Fiel’ın gözlerindeki kötülük kesip biçecek kadar keskindi ama Plum, yorgun bir edayla bunu tepeden bakarak geçiştirdi.

“Sormanız gereken soru, biz buraya ne zaman geldııık? Ve cevabı da—”

Plum sözlerini düzeltir düzeltmez, Çinkai Tandai Bölgesi’nin kabul odasında toplanmış olan grup, kendilerini otuz iki kat aşağıda, yer altındaki devasa bir salonda bir VR makinesinin karşısında buldu. Birdenbire, niyetini hiç belli etmeden, ışık tıpkı yaz sıcağının pusu gibi dalgalanmıştı… ve işte buradaydılar, bambaşka bir yerde. Artık Kan Bozulması seviyesine denk keskin duyulara sahip olan İno bile ortalıktaki birkaç ruh parçacığı dışında hiçbir şey sezeyememişti. Ortada ne bir masa ne de bir koltuk vardı; bunun yerine herkes yerde öylece yan yana oturuyordu.

“Biz hep buradayııız. Siz ikiniz kabul odasına hiiiç adım atmadınız ki, ah-ha-haaa!”

Plum havada kendi kendine süzülürken Fiel’in gözleri fal taşı gibi açıldı ve yüzündeki gülümseme bir anda silindi.

İno’ya neler olup bittiğini anlatmak için başka hiçbir kanıta gerek yoktu. Karşısındaki bir Elf’ti… hem de Elfler arasında, tek bir suç ortağıyla Elven Gard’ı altüst edebilecek güçte bir büyücü. Plum, onları yanlış yere sürüklediğini onun anlamasına, hatta şüphelenmesine bile fırsat vermemişti. Ahitler sebebiyle başkalarının duyularını değiştirmek—onlara doğrudan müdahale etmek—imkânsızdı. Bu da demek oluyordu ki—

“Yeni dostlarıma bir hoş geldin jesti olarak küçük bir sürpriz hazırlamıştım… Beğendiniz mi bakalııım?”

“…………”

üst düzey bir Elf büyücü, bir büyü düellosunda tek kelimeyle mat edilmişti. Fiel ve Chlammy tek kelime etmedi; bakışları insanı öldürecek kadar keskindi.

“Hmmm… ‘Fi, bu herif de neyin nesi böyle?’ ‘Şey, On İkinci Irk, Dhampir.’ ‘Onlara katılan herif mi?! Burada ne işi var ki? Diğer tarafta olması gerekmiyor muydu?’ Aaa, ona da ben cevap vereyiiim.”

“?!”

Plum, Fiel’in konuşmalarını gizlemek için hiç şüphesiz üst üste ördüğü kat kat büyünün ardını pürüzsüzce görmüştü. Gözleri ve kanatları parlak, kan kırmızısı bir renge büründü.

“Ama ondan önce… tam karşımda öyle fısır fısır konuşacak kadar küstahlaşmasanız olur mu acabaaa? Edabıyla nam salmış biri olarak, sizden birazcık saygı rica ediyorııım.”

Plum her zamanki kasvetli tebessümüyle söze başlayıp yeniden anlatmaya koyuldu.

“Nerede kalmıştım ben? Hah, evet: Beni hiç mi hesaba katmadınız yaniii?”

Işık dalgalandı ve etraflarındaki manzara bir kez daha değişti; bu defa gözün alabildiğine uzanan, rüzgârın savrulduğu bir ovadaydılar. Tek bir ağacın yükseldiği bu ovada, Plum onun gölgesindeki bir sandalyeye kurulmuş, çay fincanından yudum alarak gülümsüyordu.

“Sonuçta elenince hayalete dönüşeceğinizi söyleyen bir kuralı başka kim koyabiliiiiir? Tabii ki ben olmalıydııım.”

“Neeee—?!”

“Şey, yani, bilirsiniz ya… tam olarak hatırladığımdan değil ama… Ama bakın, bu kural…”

Bu defa çığlığını bastıran İno oldu; fakat Plum dirseklerini masaya dayayıp çenesini ellerinin üzerine koydu ve ağzı kulaklarında bir tebessümle… kasıla kasıla konuştu:

“Bu iki kişiyi çağıran benden başka kimin işine yarayabilir ki bu kural?”

Çağırmak mı… bu ikisini?

Bu defa Chlammy ile Fiel de diyecek söz bulamamıştı.

“Yani, kurallar ne olursa olsun bir Eski Tanrı’yla oyun oynayacağımı nasıl düşünebildiğinizi aklım hiç almıyoоor… Neden böyle bir şey yapayım kiii? Eski Tanrı falan zerre umurumda değiiil!”

Plum dudak büktü, bacaklarını çırpıştırdı ve konuşmaya devam etti.

“Ama gerçeekteeenn bir sebep söylememi istiyorsanız… kazanmak istediğim içinnn. İşte bu yüzden!”

Sanki dans ediyormuşçasına sandalyeden fırlayıp etrafında döndü; onunla birlikte dönen çevreleri, Elkia Kraliyet Sarayı’nın Taht Odası’na dönüştü.

“Nezaketimle nam salmış biri olarak isim vermeyeceğim! Ama kendilerine biiirazcık fazla güvenip… Eski Tanrı’ya karşı oynanacak oyun için verdiğim takvim detaylarını sanki kendileri keşfetmiş gibi kanıp hülyalara kapılan bir iki kişi vardı!”

Plum, Fiel’in yüzünü ekşitmesini görmezden gelerek bir kez daha etrafında döndü. Her defasında manzara da onunla birlikte dönüyordu. Bu kez karşılarındaki yer Avant Heim’dı.

“Ah, bugün buraya gelmek için yolları aşıp bunca zaman yolculuk eden siz ikiniz veee… şeyyy, yaniii… Bay Ino, ki zaten er ya da geç pes edeceğini hepimiz biliyorduk! Ah, şu an tam anlamıyla neye uğradığınızı şaşırmış olmalısınız, keza—!”

Kah Oceand Kraliçesi’nin Odası, kah Doğu Birliği Tapınağı’nın Bahçesi; manzara durmaksızın değişiyordu.

Vuşş. Aklına gelebilecek en havalı pozu takındı.

“Bay Ino, bu ikisinin işini çabucak bitirmek üzere tam zamanında yetiştiğim için bana minnetle ağlıyorsun ya, rica ederim. Ancak!! Alçakgönüllülüğüyle de nam salmış biri olarak cevabım şunduuur!”

Plum, parmaklarıyla çenesini destekleyip gözlerini uzaklara dikmiş gibi yaptı.

“… Heh! Ben yalnızca herkesin yapması gereken şeyi yaptııım. Teşekkürlerimi çoktan aldııım!!”

Yüz ifadesi sanki “Tebessümünüz benim için en büyük teşekkürdür” der gibiydi—

“Yani, meze niyetine kanlarını emmek üzere yılda elli Kurt-Adam tedariki veee deee…”

fakat sarf ettiği sözler gülücüklerden ziyade dehşet uyandırmaya daha uygundu.

“… ana yemek olarak da tam şuradaki Elf. Ne enfes bir ziyafeeet… eh-heh-hehhh! ”

Bu iki çipi de ortaya koyun, demek istiyordu.

“Kanı emiiilebilir tüm ırkların en yücesi olan bir Elf’in kanını dilediğimce emme özgürlüğüm olursa…”

Bundan sonra ne mi yapardı? Sormaya gerek var mı sanki?

“… O şüpheli Sirenleri bir oyunda alt etmek ve Dhampirleri Taahhütleeerin zincirlerinden kurtarmak için ne gerekiyorsa yaparım! ”

Bu veled bizimle kafa mı buluyordu? Ino’nun nutku tutulmuştu ama Plum yüzündeki gülümsemeyle konuşmaya devam etti.

“İşte hafızalarımız en başııında silinmeden önce oyuna dâhil ettiğim senaryo buydu. O oyuna gelirseeek, hiç ama hiiiiç umurumda değil açıkçasııı… Bir kez kabul edip işin içine girdikten sonraa—”

Evet. Bizimle resmen dalga geçiyordu. Ino dişlerini gıcırdattı. Plum, olabildiğince ciddi ve samimi bir edayla sapkınca isteklerde bulunuyordu. Bu tahtası eksik Dhampir, Eski Tanrı’nın oyununu bile emellerine alet etmişti.

“—tek yapmam gereken, zarlarımı olabildiğince çabuk almanızı sağlamaktı. Taviz veremeyeceğim tek nokta da buyduuu! ”

Doğu Birliği’nin elinizden gitmesini istemiyorsanız, bir Ixseed kurban edin. Onları, böylesi abuk subuk bir talebe boyun eğmekten başka çare bırakmayan çarpık senaryosunun içine çekmişti!!

“Seni pislik—!! Eski Tanrı’ya karşı kaybedersek sen de öleceksin. Bunun farkında mısın sen?!”

Plum, Ino’nun bu öfkesine sanki üzerine kara kara düşünüyormuş gibi bir poz takınarak karşılık verdi.

“Hmm… E yani, her zaman büyük konuşan Kral Sora ve Kraliçe Shiro’nun ya da başka birinin kazanacağını düşünmüyor musuuunuz? Birisi oyunu bitirdiği sürece, alabildiğim her şeyi kepçeyle toplarım. Tezgahı böyle kurdum. Hem ayrıcaaa! ”

Havada sanki bir sandalyede oturuyormuşçasına kurulup istifini hiç bozmadan konuştu.

“Sürpriz ata oynamak daha eğlenceli değil mi? ”

Dhampir’in zırvaları akıl kârı olmaktan çok uzaktı. Sora ve ekibi kazanırsa ganimeti kapıp kaçacaktı. Kaybederlerse hepsi birlikte ölecekti, hepsi bu kadardı.

“… Fi, sana doğrudan sorayım. Bu… şeyle baş edebilecek bir ritüelin var mı?”

Fiel, Chlammy’nin sorusunu konuşmalarını gizleme gereği duymadan yanıtladı.

“Chlammy, biliyor muuuydun? Sivrisinekler fark edilmemek için uyuşturucu enjekte ederler.” Fiel neşeyle gülümsedi. “Ammmma,” diye sıcacık bir edayla devam etti, “fark ettiğinde ezilip öldürülecek eğlencelik böceklerdir sadece! ”

Yine de bu dostça edasının aksine, gözlerindeki dört elmas şekli, önündeki Dhampir böceğini ezmeye hazırmışçasına hafifçe parıldıyordu.

Yani ortada bir sorun yoktu. Ama…

“Ah-ha-ha! Demek kendini dörtlü büyücü gibi göstermek için acınası çabalar harcayan sennn—”

Fiel dönüp gözlerini, önünden değil de arkasından yükselen sese dikti.

“—fark ettiğini sanma gafletine düşülen benim, eğlenmeye bile değmeyecek bir böcek olduğumu düşünüyorsun, öyle miii? ”

Birbirinin ayna görüntüsü gibi duran iki Plum, parmaklarını birbirine kenetlemiş, pis pis sırıtıyordu.

“Alt tarafı bir altılı büyücüsün, ritüel sayını benden saklayabileceğini mi sanıyorsun? Hayaller kurmayaaa başlamadan önce git de yatağına gir.”

Ne zamandan beri…? Belki en başından beri. Ya da belki hâlâ. Zaman parçalanıp ileri sıçramış, Fiel kendini bir yatakta uzanırken bulmuştu. Üçüncü bir Plum, yatağının başucunda çenesini ellerine dayamış, Fiel’in şoktan büyümüş gözlerine bakıyordu.

“Altı bin yıldır ilk kez bir Dhampiii’rin gerçek gücünü görüyorsun. Etkilendin miii?”

“…… Bak sen, görünüşe göre içeri biraz baş belası bir sivrisinek sızmış…”

Fi bu mırıltıyla bir nefes aldı ve gülümsemesini bir maske gibi düşürdü; battaniyeyi üzerinden atarak ayağa kalktı.

Bir Warbeast olarak sihir ve ruhları ancak zar zor hissedebilen Ino, ne olup bittiğini tam anlayamıyordu fakat ruhların zayıf varlığından işin özünü kavrayabiliyordu. Fiel; ruhları bir nehrin şiirsel akışı gibi kesintisiz, karmaşık ve katmanlı—hatta rahatlatıcı—bir varlıkla akıtan bir sihir kullanıyordu, oysa Plum’ın hiçbir varlığı yoktu. Sihrini, ruhlarını—hayır, öz varlığını, her şeyini gizliyordu. Sihrin varlığını gizlemek için sihrin varlığını gizlemek için sihrin varlığını gizliyordu… ve bu böylece sürüp gidiyordu, sonsuzluğa uzanan sonu gelmez bir ritüel. Fakat Plum çoklu ritüelleri bile kullanamazdı. Hepsini tek bir hamlede yapıyor olmalıydı.

“Çıplak ruhlar olmamızı sağlayan bu kuralın sadece bana yaradığını söylememiş miydiiiim?”

Plum, herkes şok içinde nefes nefese kalmışken bu saçmalığı açıklamaya kalkıştı.

“O pek hayırsever tanrı şimdilik ruhumu güvenceye alıyor, yani kan içmek zorunda değilim. Ruhumun zayıflamasından korkmadan sihrimi kullanabiliriiim… Tek hile yapan kişi olduğum için nedense biraz mahcup hissediyorum yaaa… eh-heh! ”

Dilini çıkarıp yapmacık bir özürle gülümsedi. Kötücül bakışları mekânı hiçe sayıp koordinat değiştirerek arkalarında, önlerinde, tepelerinde tırmanıyordu. Ino—hayır, Fiel ve Chlammy bile—içinden geçirdi: Seni hilekâr!

Dhampirlerin kan emme kısıtlamaları yüzünden güçsüz düşmediği o zamanlara taşınmışlardı sanki. On Yemin’den öncesine…

Jibril’in bile “Büyük Savaş’ta aslında bir nevi tehdit oluşturuyorlardı,” demesine şaşmamalıydı.

Dhampirlerin gerçek gücü tam olarak buydu işte.

“… Nghh! Bu kadar şaşırmış olmanız bile tek başına moral bozucu zatennn…”

Plum her zamanki kasvetli ifadesine geri dönerek homurdandı.

“Sirenlerin elinde oyuncak edilip Kral Sora ve Kraliçe Shiro tarafından alt edilmiş biri olarak… Çoook acınası görünüyor olmalıyım… Beni sadece ter sevdalısı, karşı cins gibi giyinen sapık bir erkek çocuğu olarak görseniz bile gıkımı çıkaramammm…”

“Farkında mıydın yani…?”

Ino bunun kaba bir davranış olduğunun pekâlâ farkındaydı ama tutamadı kendini.

Plum tok bir sesle yeniden yerden sıçradı; yeraltı salonundaki sayısız manzara darmadağın oldu ve ardından sanki kendi kendilerini yamarmışçasına tekrar birleşti. Gece ile gündüzün bir arada var olduğu bu çılgınca mekânda, Plum mor gözlerinde kan rengi çakıp sönerken kahkahayı bastı.

“Ben çoooook başa bela, ter sevdalısı, karşı cins gibi giyinen sapık bir erkek çocuğuyum—gecenin kralı, Nosferatuuu!”

Karanlıktan dokunmuş giysileri ve kanatları, her pırıltıyla eriyip gidiyor, mekânı adeta yeniden geceye döndürürcesine siyaha boyuyordu. Gözlerindeki kan deseni kollarından aşağı akıp boşluğa yayıldı, her şeyi yutup yuttu. Düzensizce çakıp sönerek yayıldı: içeriye, dışarıya, gökyüzüne, denize ve karaya. Sabah, öğle, gece—hepsi burada, diyordu adeta.

“Burası” neresiydi—ve “şu an” ne zamandı? Karar sizin, diye alay etti tescilli sapık Dhampir, büyüleyici ve hain bir sırıtışla. En ufak bir samimiyetsizlik ya da böbürlenme kırıntısı taşımadan duyurdu: Fiel’in ritüelini durduracağım.

Ino bu manzara karşısında kendi kendine sırıttı. Plum bir hata yapıyor, gücünü fazla açık ediyordu. Chlammy ve Fiel şimdi bakışıyor, aralarında durum değerlendirmesi yapıyorlardı. Ne yapalım? Eğer teklif ettikleri oyun umutsuz görünüyorsa, oynamak için hiçbir sebep yoktu. Tek yapmaları gereken geri çekilmekti, böylece her şey hallolurdu!!

“Ooo, görünüşe göre aklınızdan pek saygısızca şeyler geçiyorrr… ama hiçbirinizin kaçmasına izin vermeyeceğim, biliyorsunuz değiiil mi!”

Bu tür düşünceler yüzünden onları azarlarmışçasına konuştu, şeytani tebessümü kaçış yollarını tıkadı.

“Eğer talimat verildiği gibi taleplerimi dâhil edip oyuna derhal başlamazsanız, kozunuzdan faydalanııır… Getir götür elemanı olarak bilinen ben, bunun yerine sizi anında ele vereriiiim!”

“!!”

Chlammy ve Fiel dişlerini o kadar sert sıktılar ki, gıcırtısı neredeyse duyulacaktı.

Bu da neyin nesiydi böyle? diye geçirdi içinden Ino. Plum ona üstten bakan bir edayla baktı.

“Ritüeli açığa çıkarma kozlarını kullanamazlaaar… Sonuçtaaa…”

böyle bir şey yaparlarsaaa— Plum’ın alaycı sırıtışı daha da genişledi.

“Hiç kimse Elkia Konfederasyonu’nu ele geçiremezdi ama Doğu Birliği’nin sonu geliiirdi. Bu ikisi Senato’nun haberi olmadan hareket ediyor, hem Doğu Birliği’nin oyununun detaylarını hem de onu yenecek ritüellerini gizliyorlar. Sizinle birlikte dibi boylarlar! Yaniii…”

Yüzünün aldığı bir sonraki ifade, Ino’nun suratındaki tüm kanı çekti.

“Doğu Birliği de Elkia Milletler Topluluğu da zerre umurumda olmadığına göööre, o kartı onlar içiiin oynayacağım! Şimdi gelin bakalım, sömürmem için bana en leziz ziyafetleri getiren iki tatlı enayiim! Tam bir kötüüü adam gibi görünmekten nefret ediyorum ama derler ya, bir iş yapacaksan hakkıyla yapacaksın—işte bööyle!!”

Başlıııyorum! Plum’ın duyduğu tatmin kan dondurucuydu…

“Hiiiiç B planım yok. Mahvolmak istemiyorsanız, o zaman oynayalııım! Evettt! ”

Yumuşak bir edayla, yüzündeki tebessümle oradaki herkesi ölüme mahkûm etti.

“… Fi, en kötü ihtimalle ritüeli kullanamazsak…”

“… Aaa, elbetteee. Bunun gibi parazit haşerelerin soyundan gelen birini seve seve susturabilirim, susturacağım daaa.”

“Evveet, işte azim dediğin bööyle oluuur!! Lütfen bana karşı en azından tek bir büyü kullanabileceğinize inanmaya devam edinnn!! Sizi gerçeklerle yüzleştirip tepenizde böbürlenmek çok daha zevkli olacaaak! ”

Bulundukları ortam, bunun asla bir blöf olmadığını açıkça gösteriyordu. Chlammy dilini şaklattı, Fiel ifadesizdi ve Ino durumu şöyle değerlendirdi:

Pekâlâ. Demek Plum’ın senaryosuna göre Doğu Birliği’nin ele geçirilmesini önleyebilirdi. Hatta küçük bir Ixseed kurbanı karşılığında Elven Gard’ın bir kısmını bile kazanabilirdi. Bunun küçük bir harcama için adil olduğunu iddia edebilir miydin? Fakat bu canavarların, yani Dhampir’lerin gerçek gücüne şahit olduktan sonra… Ino, “küçük bir kurbanın” Siren’e olan simbiyotik zincirlerinden kurtulmalarıyla sonuçlanacağına emindi. Bu durum, ne kadar saçma görünürse görünürse görünsün, Elven Gard’ın bile ötesine uçabilecek bir ırkı serbest bırakma riski taşıyordu. Zaman alabilirdi belki ama bu kaçınılmaz olarak felaket demekti.

Plum’ın senaryosunu reddedip burada işini bitirebilir ya da kabul edip yavaş yavaş kendini asabilirdi.

Ya da Chlammy ve Fiel’in arkasında durup bilerek yenilebilir ve Doğu Birliği’ni tepsi içinde sunabilirdi.

Hangisini seçerse seçsin… mesele sadece kimin, ne zaman ve ne kadarının giyotine gönderileceğiydi!!

Ey… Kutsal Mabet Baş Rahibesi. Eğer herhangi biri Eski Deus’un oyunundaki hedefe ulaşabilseydi, hepimiz hayatta kalabilirdik. Ama ben oyunun içindeki aptallığımla, Chlammy, Fiel ve Plum ise dışarıdaki bilgelikleriyle… Sonunda, yalnızca ölüm arzulamakta başarılı olmuştuk. Ey Kutsal Mabet Baş Rahibesi, yoksa bunu siz ya da o kardeşler… önceden gördünüz mü? O hâlde kurgu nerede? Hiç kimsenin kurban edilmeyeceği o senaryo nerede?

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla