No Game No Life Cilt 7 – Bölüm 7 / Nasıl yapıldığı.

Nasıl yapıldığı.

204. kare—beşinci hamle. Kalan zar: üç. Ino Hatsuse, otuz yaşındaki haliyle tıpatıp aynı duran ellerine baktı. Sipariş üzerine yapılmışçasına kızıl bir ayın aydınlattığı bu kare, yüzünde nostaljik bir tebessüm uyandırdı. Evet… Tıpkı böyle bir gecede onunla karşılaştığında da mevsim bile aynıydı. O zamanlar henüz Doğu Birliği diye dahi anılmayan bu adalar, o dinmek bilmeyen fırtınayla ilk karşılaştığı yerdi…

“Güzel bir ay, değil mi Hatsuse? Böyle keyifli bir gecede biraz eğlenmeye ne dersin?”

Yarım asırdan fazla bir süre önce, yine böyle kızıl bir ayın aydınlattığı gece göğünün altında, o küçük iki kuyruklu tilki, geceyi ay ışığından çok daha şiddetli bir şekilde kızıla boyamıştı. Doğu’yu kasıp kavuran o amansız fırtına, Ino’nun karşısında dikilmiş, çan sesini andıran sesiyle onun klanının adını haykırıyordu. O zamanlar Ino sadece tek bir adanın reisiydi ve bu kızın şanını duymuştu; ezilen altın tilki kabilesinin son hayatta kalanı—kendisini ezen Kannagari Adası’nın en dibinden tırnaklarıyla tırmanarak yükselen, Kan Yıkımı yeteneğine sahip ve en sonunda adayı kontrolü altına alan bir kız.

Akıl almaz duyularını, zekasının kıvraklığını ve kurnaz hilelerini kullanarak Kannagari’den kanatlanmış, Warbeast’lerin her bir adasındaki her bir kabileye dişlerini doğrultmuştu. Denizi ablukaya alan, kritik ticaret yollarını kesen, yönetim yapılarını sarsıp yerle bir eden ve rakiplerini kendi oyunlarına boyun eğmekten başka çaresiz bırakan, Doğu’yu yutan bir fırtına olarak nam salmıştı—ki o oyunlarda onları merhametsizce, taviz vermeden ezer ve ardından yönetimi ele geçirirdi.

Böyle bir fırtınanın karşısında Ino’nun reddetme lüksü yoktu.

“… Mevcut düzenden duyduğumuz hoşnutsuzlukta kader ortağı olduğumuzu ummuştum… ama görünüşe göre umudum boşa çıkmış.”

Ino sadece iç çekip yere sağlamca bastı.

İlk başta bu fırtına ona umut, beklenti ve özlem getirmişti. Sonunda Warbeast’ler arasındaki bu çirkin ve meyvesiz çatışmaya son verecek biri çıkagelmişti.

Fakat. Bastığı toprak yarılarak havaya sıçradı ve geceyi lekeleyen kızıl siluetler ikiye çıktı. Kanı kaynayan, evrensel hakikatin prangalarını parçalayan kızıl canavarlardan biri konuştu.

“Böyle bir gücün sadece sana mahsus olduğunu sanmıyorsundur herhalde. Kaldı ki…”

Böylesi bir güçle tüm Warbeast’leri kendi iradesine, otoritesine ve kontrolüne boyun eğdirebileceğini sanıyordu—ve ardından.

“… daha güçlü birinin çıkıp tüm ırkı yok etme olasılığını göz ardı etmek imkansız—!!”

Bunu kimse planlamamıştı. Sadece mide bulandırıcı bir sonuçtan ibaretti… ancak kabul etmesi ne kadar zor olsa da, birbirinden kopuk Warbeast kabilelerinin kendi aralarında bitmek bilmeden savaşması bu varsayımın bir parçasıydı. Eğer Warbeast gücüyle, tek bir tam yetkili temsilcinin keyfine göre birleştirilirse—

daha güçlü biri çıktığında, Warbeast’in kendisi tek bir hamlede yok olup giderdi.

Başka bir ırkın bir oyun uğruna Warbeast’lerin bir kısmını fethedip köleleştirmesi ihtimaline göz yuman kasvetli bir yaklaşımdı. Onlara “O kabile kimin umurunda?” deme özgürlüğünü tanıyan bir felsefe. “Bizim derdimiz değil.” Hatta bundan keyif bile alıyorlardı. Irkı birleştirmek ve bu mantığı yıkmak için güç tek başına yetersizdi. Daha fazlası gerekiyordu. Ino’nun umut, beklenti, özlem ve—nihayetinde—hayal kırıklığı fırtınasına savurduğu kestirip atma işte buydu.

“Gah-ha-ha-ha! Kabilelerden falan amma güzel bahsediyorsun, derdi sadece bütün güzel kızları kapatmak olan asi piç seni!”

Fırtına kahkahayı bastı.

“İlahi, neden bahsediyorsunuz siz?”

“Dostum, kasılmana hiç gerek yok… ‘İstediğimle yatıp kalkamıyorum’ gerekçesiyle kabileye başkaldırıyorsun; kabileler arası ayrımcılığı ortadan kaldırma kılıfı altında kendi haremini kurma peşindesin yani… Taptaze bir nefes adeta, duyduğum en samimi güdü olabilir bu!”

Hımm, demek her şeyi biliyor?

“O zaman açık konuşayım. Karılarımdan uzak dur, yoksa gırtlağını sökerim senin, seni gidi bücür.”

Ino, duruşunu koruma çabasını tamamen bir kenara bıraktı. O güzelim fırtına işveli bir kahkaha atıp bağdaş kurarak yere çöktü.

“O zaman yen beni. Yenmeyi başarırsan, bir daha ne senin karılarına ne de adana asla el sürmem.”

Ve buna karşılık—

“Kaybedersen adamım olursun. Tabii ki reddetme lüksün yok. Kusura bakma artık.”

Ino, daha sonra sergilediği o aptallıktan ötürü pişmanlık duydu. Kan salınımının gücüyle keskinleşen duyuları ve düşünce hızı bile, tüm bu adaları yutup yutacak bir fırtına yaratmaya yetmiyordu… Zaten yaratamamıştı da. Kız, kendisi gibi kan salınımı kullanabilen bu adamı adeta parmağında oynatmış ve bir bebek gibi yere sermişti.

“İnsan-Hayvanların savaşmasının daha iyi olduğu teorisi var ya… İlk iş, onu paramparça edeceğiz.”

Artık emri altına giren Ino’ya kendisini “Tapınak Bakiresi” olarak tanıttı; kan salınımını devreden çıkarsa bile baştan aşağı kızıla bürünmüş hali değişmemişti.

“Her şeyi ellerinden alacağız, sonra da önlerine kabileler birliği kurarak kendi kendilerini yönetme fırsatını yem olarak atacağız.”

Ino’nun umut ettiği, beklediği ve yanıp tutuştuğu bir gelecekten bahseden o altın renkli tilki kız, her türlü hazineden çok daha göz alıcıydı.

“Federal bir İnsan-Hayvan hükümeti kuracağız—Doğu İttifakı… Yıkacağımız ilk kural bu olacak.”

Ino, her şeyi yutacak kadar devasa olan bu fırtına vizyonu karşısında nefessiz kaldı.

“… Ama bu sadece başka birinin gelip bizi devirmesine davetiye çıkarır.”

İnsan-Hayvanları birleştirdikten sonra, başka bir ırkın ölümcül bir hamle yapabileceğini ima ediyordu.

“O zaman biz de onları deviririz! Diğer ırklarla savaşma yollarından bahsediyorsan, ben onu çoktan düşündüm bile.”

Her şeyden önce diyerek duyurdu; İnsan-Hayvan birliğinin ötesini, diğer ırklarla kaçınılmaz yüzleşmeyi süzerek:

“Sonsuzluğun sonunda, devrilmesi gereken her şeyi devirdiğimizde, aradığım o asıl kural yatıyor olmalı.”

Konuşurken gözleri uzaklara, çok uzaklara dalmıştı.

“—Kimseden kimseye tahakkümün olmadığı bir kural—ulaşmak uğruna kimsenin feda edilmesine gerek kalmayan bir kural.”

Ino Hatsuse, henüz tamamlanmamış bir düşe ve onun da ötesindeki o sona meydan okuyan bu kızın önünde diz çöktü; hayatının geri kalanını ona adamaya törensi bir ciddiyetle yemin etti.

“Hukuk sistemine çok eşlilik kurumunu dahil edeceğinize söz verirseniz, size yardım etmek için tüm ruhumu adayacağım.”

“E-ha-ha-ha! Kabile ya da statü gözetmeksizin tüm güzel genç kızlara kur yapan bir adamdan da bu beklenirdi!”

Tapınak Bakiresi kahkaha attı ve son derece ciddi bir ifadeyle diz çöken Ino’ya takıldı.

“İçim rahatladı valla. Sadece güzellere değil önüne gelene saldıran bir canavar olsaydın, kendi iffetimden korkmam gerekirdi.”

“Aman efendim—istirham etsem bu sözünüzü geri alır mısınız?”

“… Ha?”

“Böyle bir güzelliğin kendini küçük düşürmesi hiç yakışık almıyor.”

“……………… Dostum, bakıyorum da harbi popüler birisin.”

“Öyle olduğumu gururla söyleyebilirim. Yine gurur meselesi olarak belirtmeliyim ki efendim, aslında statü meselelerinin son derece bilincindeyim.”

Kendini onun amacına adamaya karar veren Ino, gözlerini böylesine yükseklere diken, ayı bile utandırıp kabuğuna çekilmeye zorlayacak kadar soylu olan o genç kıza gülümsedi.

“Size layık bir adam olana dek size kur yapmaktan imtina edeceğim, Yüce Tapınak Bakiresi.”

O günden itibaren, asırlar gibi geçen yarım asırlık bir çalkantı dönemi başladı. Tam da Tapınak Bakiresi’nin ilan ettiği gibi, binlerle ifade edilen adayı ve neredeyse bir o kadar kabileyi ele geçirdiler. Resmi olarak tartışma ve müzakere konusu denilen karmaşık hukuki, ekonomik ve adli sorunları çözmek için gece gündüz oyunları kullandılar.

Bu sırada geçici hükümetlerine uzmanları topladılar ve diğer ırkları püskürtecek bir yol arayan ulusal bir araştırma planı başlattılar: Ruhların ya da büyünün müdahalesine hiçbir alan bırakmayan bir oyun. Tapınak Bakiresi’nin gözleri, Kannagari’nin mabedinden—artık “Mabet” olarak anılan yerden—akıp giden güce takıldı. O zamanlar Ino dahil kimse o gücün ne olduğunu bilmiyordu. Şimdi dönüp bakınca… bu kesinlikle bir Eski Tanrı’nın gücü olmalıydı. Ancak Tapınak Bakiresi onu bir enerji kaynağı olarak kullandı ve kodlarla çalışan bir makinenin peşine düştü. Diğer ırklar planlarının arkasındaki mantığı kolayca kavrayıp müdahale edebileceklerse bunun hiçbir anlamı kalmazdı, diyordu. Böylece o gücü açıp kapatarak çalışan bir program yarattı—ilk video oyunu. Algoritmaları görüntü ve ses sunabilecek hale getirmeleri bir yirmi yıl daha aldı. Ve o günden bu yana neredeyse altmış yıl geçtiğinde……

“…’ Yarım asırdan fazla oldu… Demek öyle, Ino Hatsuse…”

İnsan-Hayvanların hayata geçirilmiş ulusunun, Doğu İttifakı’nın başkenti Kannagari. Yarım asır önce onların böyle göz alıcı, ışıl ışıl gelişmiş bir şehre sahip olacağını kim hayal edebilirdi ki? Mabet Bahçesi’ndeki korkulukta oturan altın tilki, sakesini dikti ve aniden söylenmeye başladı.

“… nerede—nerede yanlış yaptım ben…?”

Ino onun ne demek istediğini anlamadı. İnsan-Hayvanların birbiriyle çekişmesine yol açan teori tamamen yerle bir edilmişti. Diğer ırklar için hazırladıkları oyun da Elfleri bile bozguna uğratan, tamamen içine çeken bir deneyime dönüştürülmüştü.

“Sözümü bağışlayın Yüce Tapınak Bakiresi, bence siz hiçbir İnsan-Hayvanın başaramayacağını başardınız, devirdiniz—”

“Yarım asırdan fazla oldu. Bak hâlâ nerede çakılı kaldığıma…”

Ino’nun sözünü kesen Tapınak Bakiresi, gözleriyle konuşarak kendi haline güldü. O sona ulaşmak uğruna kuralları birer birer yıkmış, arkasına bile bakmadan koşmuştu.

Sadece tatlı sözlerle yönetim yürütülemezdi. Kabileler arasındaki ayrımcılığı hafifletmek için diğer ırkları hor görme politikasını benimsemişlerdi. Çoğunluğun iyiliği uğruna azınlığı feda ettikleri zamanların hesabı yoktu; dolaylı yoldan aldıkları canların hesabı tutulamazdı.

Ve tam da şimdi, iki yüz yıllık ömründen geriye sadece on yıl kadar kalana dek ömrünü yontup bitirmişti.

“… Bu yol bizi kurbanlar vermeden o istediğim kurala götürmeyecek…”

Bütün yaptıkları şeyin sadece feda edilen kişiyi değiştirmek olduğunu anlamıştı.

“Yanlış yapmışım… İlk hamlem yanlış olmalıydı… Kullandığım o hile yanlıştı.”

Ino hâlâ onu anlayamıyordu.

“Peki ama ne yapmalıydım…? Bilmiyorum…”

Tapınak Bakiresi, ışıktan dokunmuş o piyonla—İnsan-Hayvan Irk Taşı’yla—oynarken alaycı bir şekilde güldü.

“İşte bu yüzden—bu benim rüyamın sonu.”

Tapınak Bakiresi, o günkü rüyaya artık hakkı olmadığını söyleyerek taşı fiskeyle fırlattı; ancak yarım asırdan fazla bir süredir onun yanı başından ayrılmayan adam buna karşı çıktı.

“… Ağzınızdan ne kadar beyhude laflar çıkıyor öyle. O yüz ifadesiyle kimseyi ikna edemezsiniz.”

“… Eğer… öyleyse—yenilgiyi hazmedemeyen birine daha çok yakışacak kelimeler seçeyim o zaman.”

Gülümsemekte zorlanırken dudaklarının kenarını ısırdı. Hiçbir şeye tam anlamıyla ikna olmamış, kabullenmeyi reddeden gerçek bir oyuncunun yüz ifadesi vardı üzerinde.

“Ne yapmalıydım peki? Bir cevap bulana kadar maçı erteleyeceğim… Nasıl fikir?”

O yüzü ilk kez görüyordu. Ne ağlayan ne de titreyen; her zamanki gibi mesafeli ve sarsılmaz bir yüz.

İşte Ino da tam olarak buna karar verdi……

“… Geldiniz demek…”

Bir varlık hisseden Ino, geçmişe yumduğu gözlerini yavaşça bugüne açtı.

204. kare.

Ino, Sora ile birlikte yıkandığı yerden elli iki kare ötede durmuş, düşüncelerine dalmıştı. Sora’nın bir sonraki adımda varacağını söylediği bu noktada sessizce bekliyordu.

“—Oo? Bu durum şimdi… ‘beklettiğim için üzgünüm’ denecek türden bir şey mi Moruk?”

“… Iğğh… Bu mor bunakla… bir daha… asla karşılaşmak istemiyordum…”

“Bıktım artık! Şu oyundan çekilemez misin?! Ölsem daha mı iyi hissederim acaba?!”

Ino; laubali, kindar ve gürültücü bir halde çıkagelen bu üçlüye gülümsedi.

“Evet, sizi bekliyordum… Aslına bakarsanız, oldukça uzun bir süredir.”

“İnsaf be kardeşim… Tam beş yüz yirmi kilometre yol teptik. Harley bile benzin tüketir be adam…”

Sora, sonradan düşününce arkaya bir yakıt tankeri bağlamalıymışım diye söylendi.

Yolda her ne yaşandıysa, Sora’nın kafasında hasır bir şapka, elinde bambu bir mızrak vardı ve kan ter içinde soluklanıyordu. Shiro da benzer şekilde elindeki bambu mızrağı, sanki korkunç bir kâbusla yüzleşiyormuş gibi titreyerek Ino’ya doğrultmuştu. Steph ise paçavralar içinde, yerde kriz geçirircesine çırpınıyordu. Bu halde toplanmalarının ardından, Görev bu üçlüye okundu:

Dünya uğruna şeyinizi yırtın.

Sora, Ino’nun bizzat koyduğu bu Görev’e kıs kıs güldü.

“… Hımm, yani her birimiz rastgele bir şeyi yırtacak, sonra da senin üç zarını birden toplayıp seni sıfır zarla ‘oyun bitti’ ekranıyla baş başa bırakacağız, öyle mi… Bizi uğurlamak için mi bekledin moruk?”

“—Ne…?!”

Sora ve ekibinin varacağı 204. kareden geçerken Görev’i gören Ino, pusuda beklemeye karar vermişti. Sora, Steph’in tepkisini ve ardından nutkunun tutulmasını umursamadan vaziyeti küçümseyen bir edayla değerlendirdi. Ino ise sadece kendi kendine gülümsedi. Sora’nın bu aşağılaması gayet doğaldı. Sadece ne zaman yapılacağını belirtmekle kalmamış, neyin yırtılacağını bile açıkça yazmamıştı.

Ino’nun diğer Görevleri gibi, bu da tam anlamıyla faskoydu.

Tapınak Bakiresi’nin ölümünün ardından kendini kaybettiği ve Sora’nın katil olduğuna inandığı göz önüne alınsa bile, böylesi bir beceriksizliğin savunulacak bir tarafı yoktu; bu yüzden savunmaya bile çalışmadı.

“Çok mahcubum. O kıçınızı kesin, doğru ve soğukkanlı bir şekilde gebertmenin bir yolunu düşünmeliydim efendim.”

“Lan, özür dilemen gereken konu bu değil ki! Hem bana suikast düzenleme niyetini ilan edip durmayı da kes artık, tamam mı? Beni ağlatacaksın lan!”

Sora, Ino’nun başvurmayı seçtiği bu gözdağı taktikleri karşısında gözyaşları içinde feryat etti.

Evet, belirsizliklerle dolu bir Görev’di.

Ama yine de yerine getirilebilir durumdaydı ve bu yüzden geçerliydi.

Neresinden bakarsanız bakın, tamamen anlamsız bir şey olması gerekirdi.

“Kral Sora… yoksa Kraliçe Shiro’ya mı sormalıyım?”

Fffp… Pençelerini ve keskin dişlerini açığa çıkarırken ağırlık merkezini alçalttı.

“Görev kurallarını kelimesi kelimesine hatırlıyorsunuz, değil mi hanımefendi—?”

Ino’nun savaşa pozisyon aldığı herkes için gayet açıktı. Shiro buna karşılık şüpheyle kaşlarını çattı—ama sadece bir anlığına.

“?!”

Gözleri yuvalarından fırladı, zaten kireç gibi olan yüzünden kan çekildi ve hemen sırt çantasını açtı.

07:

GÖREV olan bir kareye gelen zar sahibi, verilen her türlü talimatı yerine getirmeye zorlanabilir.

Bu oyunun Görevleri, On Yemin’i açıkça ihlal etmelerine rağmen bağlayıcı bir güce sahipti. Birini bir eyleme zorlamak, tanım gereği hak ihlaliydi. Yine de bu bağlayıcılık geçerliyse, sebebi hepsinin buna önceden rıza göstermiş olmasıydı. Bu yüzden, dolaylı yoldan da olsa—birbirlerinin canını alabilirlerdi. Eğer “Derhal kendini öldür” gibi bir zaman belirtilmiş olsaydı, ölürlerdi. Sanki biri “Seni öldürebilir miyim?” diye sormuş, onlar da “Tabii ki, ne demek” yanıtını vermiş gibiydi. Yani…

“Anladınız değil mi? Aptalca bir Görev olabilir… ama ben burada olduğum sürece—”

O anda yer sarsıldı, hava yarıldı. Yükselen toz bulutu Sora ve yanındakilerin görüşünü kapattı. En sonunda gözlerini tekrar açabildiklerinde…

“—Sizin şeyinizi yırtabilirim, Kral Sora…!”

Kan saçan, dişlerini çıkartan o kıpkırmızı canavar, tamamen cinayete susamış görünüyordu. Shiro durumu erkenden kavramış, sırt çantasını karıştırıyordu; Ino bunu görünce bıyık altından gülerek ilan etti:

“Size bir avans tanıyacağım.”

Eğer yırtacak bir şey bulup Görev’i tamamlayabilirlerse, Ino’nun eli kulağındaki cinayetini durdurabilirlerdi.

Ama.

“Acaba… hangisi daha uzun sürecek…”

“Sizin bir şeyi yırtmanız mı… yoksa benim beşe kadar sayıp Kral Sora’nın şeyini yırtmam mı?”

Beş.

“Şey, kem küm… Bu da ne demek oluyor böyle?”

“… Çabuk… Bir şeyleri yırtmamız lazım… Abim ölmeden önce…!”

Shiro’nun bu aceleci uyarısı, neye uğradığını şaşırmış Steph’in kafasına dank etmişti. O da Shiro gibi çığlık ata ata sırt çantasını karıştırmaya başladı.

“… Hey, ne—? İno Bey… neden Sora’yı öldürmeye çalışıyor ki?!”

“Neden mi? Aga, adam en başından beri Görevler’e ‘öl’ falan yazıp duruyor. Beni gebertmeyi fena kafaya koymuş resmen, insaf ya… Yani beni sevmesini beklemiyorum ama benden bu kadar nefret edecek ne yaptım ki ben?”

“En az bir milyon defa falan! Dur bir dakika, konu bu bile değil! Hadi ama—!”

“… Hadi mi? Hadi de ne yapacağız?”

Dört.

“Şu ihtiyara baksana. Bu Görevi yerine getirirsek asıl ölecek olan o. Aynı gemideyiz işte.”

“Sen şu haline baksana! Nasıl bu kadar sakinsin?!”

İki kız, handan edindikleri yiyecekleri çıkarıp panikle parçalamaya koyuldu. Bu sırada Sora, sanki bitkin düşmüş gibi sakince iç çekti ve bakışlarını İno’ya çevirdi.

“… Gerçi bir anlamı da yok. En başından beri yeterli vakit bile yok ki.”

Üç.

Kan Yıkımı sayesinde doğa yasalarını dize getiren İno’ya, beşe kadar sayana dek geçen süre saatler gibi gelmişti. Sırt çantalarını telaşla karıştıran Shiro ve Steph adeta hareketsiz duruyor gibiydi. Kendisine sakince tepeden bakan adamla göz göze gelmek, Warbeast’i anılarının patikasına sürükledi…

İno’nun Siren ve Dhampir’lerin kurduğu tuzaktan, Oceand’dan yeni döndüğü an sanki daha dün gibiydi. Tapınak Bahçesi’nde, korkuluğa tünemiş altın tilki tıpkı o günkü gibi sakesini dikiyordu kafaya…

“İno Hatsuse. Doğrusunu söylemek gerekirse, seni gözden çıkarmamız gerektiği düşüncesindeydim.”

İno, yarım asırdan fazla bir süreyi Tapınak Bakiresi’yle geçirmişti ve onu çok iyi tanıyordu. Warbeast’lerin iyiliği uğruna olsaydı… çoğunluğun çıkarı için azınlığı kestirip atmaktan zerre tereddüt etmezdi. Doğu Birliği’ni kuran şey onun o hayranlık uyandırıcı kararlılığı ve yeteneğiydi ama buna rağmen o da duygulardan azade değildi. Her kararı acı ve çalkantılarla dolu olsa da yine de eğilip bükülmezdi. Hiç kimseye bel bağlamadan, çok ötelerde uzanan geleceğe göğüs gererdi. Fakat o gün, nerede hata yaptığını sorarak kendini “yenilgiyi hazmedemeyen bir mızıkçı” olarak açık etmişti. Sonsuz rüyanın sonunu gördüğünü söylediği o günden beri…

“Ben seni gözden çıkaracak olsam da kendi benliğine sadık kalıp seni terk etmeyen bir adam… Ona bir şans vermeye var mısın?”

Hadi oradan, asla, diye düşünmüştü İno. Sora’yı anlamıyor olsa da onun hakkında söyleyebileceği tek bir şey vardı. En azından, asla güvenilmeyecek bir adamdı.

“—Eğer yeniden rüya görmeni sağlayacaksa.”

Başını öne eğerek… cevabı bu olmuştu.

Çünkü o günden beri—o acı gözyaşlarını içine gömüp yıkılmaktan kurtulduğu, “maçı erteliyorum” diyerek gözlerini rüyasından kaçırdığı o günden beri—gülümsemesi öyle donuk, öyle eğreti kalmıştı.

Şimdi ise öyle değildi. Şimdi, onunla ilk karşılaştığı zamanki haline, sonsuzluğun sonuna bakıp duran o genç kızın ifadesine yeniden kavuşmuştu. Değerli mücevherlerin bile yanında sönük kalacağı o gülümsemeye.

Cevabını bulana dek maçı erteleyen o kız, aradığı cevabı Sora ve Shiro’da bulmuş olmalıydı… bu da onun yeniden rüya görebilmesini sağlamıştı. İno, yarım asırdan fazla bir süreyi Tapınak Bakiresi’yle geçirmişti ve onu çok iyi tanıyordu.

Ya da en azından… öyle sanıyordu……

Sıfır.

“—İşte böyle dostlarım… bu bir elveda.”

Ekipdekiler hâlâ panik içinde eşyalarını darmadağın etmeye hazırlanırken Ino vedasını etti. Çığlık atmak için ağızlarını açan Shiro ve Steph’i umursamayan Sora söze girdi:

“… Bak ihtiyar… Hevesini kursağında bırakmak istemem ama bu…”

Ino’nun ayakları yeri tepti; Sora’nın sözünü keserek uzayı büktü ve zamanın kendisini ikiye yardı. Doğa yasaları, Ino’nun Kan Bozumu’ndan saçılan vahşi enerjiye boyun eğdi. Yüz metre, sıfır metre oldu. Sıfır saniye, yüz saniyeye dönüştü. Yüzlerinde bambaşka ifadelerle Sora, Shiro ve Steph zamanın içinde donup kalırken; Ino yalnızca Kan Bozanlara açılan o yarığın içinden fırladı.

İleriye atılan bir adım. Öne uzatılan bir el.

Ino’nun gücünün bir Immanity’yi anında buharlaştırması için hepsi bu kadardı. Pençeleri anında sessizliği yırtarak ilerledi—

“…faydası yok… Oyun türünü iyi seçmen gerekirdi.”

Tam Sora’nın burnunun dibinde durarak. Fiziksel ve parafiziksel tüm varoluşu yöneten Ahitler’in amansız gücü, onları oldukları yerde çiviledi. Birkaç anlık duraksamadan sonra zaman nihayet akması gerektiğini hatırlamış gibiydi. Ino’nun eylemlerinin tetiklemesi gereken her şey—şiddetli gürültü, fırtına, şok dalgası—aynı anda patlak verdi.

“Benimle blöf kapıştırmak istiyorsan… boyunu aşan işlere kalkışıyorsun demektir.”

Sora’nın sesi titredi ama yine de elinden geldiğince alaycı bir şekilde sırıtmaya çalıştı. Ino da tebessümle karşılık verip elini indirdi ve Kan Bozumu’nu sonlandırdı.

“Belirli bir kural yoksa her şeyi yapabilirsin… Bu nasıl saçma sapan bir mantık lan?!”

Doğru, canların takas edilebileceği konusunda anlaştıkları kurallar bağlayıcıydı… Ancak.

“Bu sadece masada hiçbir şeyin olmadığı anlamına gelir… değil mi?”

“… Hım, demek farkındaydın. Bir şeytanla zeka yarıştırmaya kalkışmak boyumu aştı belki de?”

Ino kıkırdadı. Sora, oldukları yerde donup kalmış olan Shiro ve Steph’i umursamadan tembelce şifalı otu parçalamaya koyuldu.

Ino bu Görevi Sora’yı öldürmek için kullanamazdı. Eğer Ino da bunu biliyor idiyse, diye düşündü Shiro…

“…… Ah…”

Adamın hamlesinin arkasındaki gerçek niyeti biraz geç fark eden Shiro, elindeki şeye bakarak hafif bir çığlık attı.

“—Ha? Yani… yani, Bay Ino, siz… Sora’yı öldürmeyi amaçlamıyor muydunuz?”

“Bayan Stephanie… Beni bu kadar küçük görmemenizi rica edeceğim.”

Meseleyi kavrayamamış olan o tek kişiye Ino kararlı bir sesle yanıt verdi:

“Bendeniz Ino Hatsuse, Kral Sora’yı her an, her yerde öldürecek yüreğe sahibimdir!”

“Hey, moruk!! Blöf yaptığını biliyorum ama şu an hafiften ıslanmış olan pantolonumdan özür dilesen iyi edersin!!”

“… Şey… Ha? Ne? Ama—”

Onu öldüremeyeceğini bildiği halde neden blöf yapsındı ki? Steph’in şaşkınlıktan donuklaşan yüzü Ino’nun hoşuna gitti ve yarı ciddi yarı şaka bir edayla onu aydınlattı.

“Onu öldüremiyorsam, Tanrı ona biraz eziyet etmeme müsamaha gösterir herhalde?”

İhi-hi! Dilini çıkardı. Kaslı, heybetli fiziğine hiç ama hiç uymayan bir hareketti.

“… İhtiyar, gerçekten öyle bir tipten rol kesmene gerek yok…”

“N-ne…?”

Steph yorgunluktan bayılacak raddeye gelmişti ama Sora’nın söylenmesi onu durdurdu.

“Üçümüz de Görev’i tamamlarsak bütün zarlarını kaybedersin…”

Sora konuşurken Steph’e ve elinde tuttuğu şeye baktı.

“… En az birimizin reddedeceğini düşündün, bu yüzden tüm bu tiyatroyu tezgahladın.”

“……!!!”

Tıpkı Shiro gibi Steph de otu parçalamıştı; bunun karşılığında da…

Göğsünde beliren fazladan zar karşısında nefesi kesildi.

“Yani başka bir deyişle, bize zarlarını verip ilerlememizi sağlamak istedin.” Hâlâ yavaşça otunu parçalayan Sora alaycı bir tavırla, “Tsundere bir kas kafalı ha? Kalsın almayayım… Kimse böyle bir şey istemez. Çok iğrenç duruyor, o yüzden kes şunu, tamam mı?”

……

Pff. Tamamen pes eden Ino, kendiyle alay eden bir edayla mırıldandı.

“Her şeyin arkasını gördüğünü söylüyorsun… İşte beni deli eden şey de tam olarak bu, maymun piçi.”

Ino, Tapınak Bakiresi’nin yanında yarım asırdan fazla zaman geçirmişti, buna rağmen onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Küçük bir kızken nelere katlandığını, bir Bakire olarak neler için yas tuttuğunu, hayallerinin yıkıldığı o gün yoldan saptığını söylerken ne kadar kahrolduğunu… Hiçbir şey. Arkasındaki Eski Tanrı’dan haberi bile yoktu, varlığından şüphelenmemişti bile.

Yine de her şeyi görüyormuş gibi duran bu adam ve kız kardeşi, Tapınak Bakiresi ile tanışmadan önce bile onun hakkında Ino’dan çok daha fazlasını biliyordu. Neler çektiğini, nerede hata yaptığını, gözlerini neyin yaşarttığını. Hatta…

tekrar hayallerine dönmesini sağlayıp tebessümünü neyin yeniden alevlendirdiğini…

Ino’yu dürten şey basit bir huysuzluk, bir yarım gerçeklik, çocukça bir kıskançlıktı; şimdi bile çocukça bir alınganlıkla ağzını açtı.

Doğru, sanki Tapınak Bakiresi’ni hiç tanımıyormuş gibiydi. Ama bildiğim bir şey var, diye diretti.

“Eğer ortaya bir şey koyuyorsanız, bu ölümcül olmalı ve ne olursa olsun zaferinizi garanti etmeli. İddianız buydu, değil mi?”

Sora’nın yapacağı şey buydu.

Herkesin yapacağı şey buydu.

Ve eğer Ino’nun da yapacağı şey buysa…

“… Buradan Yüce Tapınak Bakiresi’nin de aynısını yapmış olması gerektiği sonucuna varabiliriz… değil mi?”

Sora, sırıtışıyla ‘aynen öyle’ der gibiydi. Bunun üzerine, nihayet elindeki şifalı otu parçaladı. Steph şaşkınlıkla nefesini tutarken Ino gülümsedi. Düşününce mantıklı geliyordu aslında.

Eğer bu, Tapınak Bakiresi’nin hayatı ortaya konularak herkesin rızasıyla başlayan bir oyunduysa, o halde “herkes” ifadesine Tapınak Bakiresi de dahil olmalıydı… Dahası, onlardan Sora’ya güvenmelerini isterken kastettiği şey…

“… Yüce Tapınak Bakiresi size inanmış olmalı. Sizin, Kral Sora ve Kraliçe Shiro’nun, kesinlikle herkesten çok daha iyi bir şekilde—”

Sora otu parçaladıktan sonra Ino’nun Görevi tamamlanmış sayıldı. Kalan üç zarını da kaybeden Ino konuşmaya devam ederken bir ışık girdabı onu yuttu.

“—yalnızca sizin gibi aşağılık, tiksindirici, sapkın, bozuk; kişiliği feci şekilde defolu, zihnen de çehre olarak da acınası mahlukların düşünebileceği yollarla herkesi aldatıp arkasından vurarak kazanmayı başaracağınıza inandı.”

“Bu bir… hayır, yaklaşık yedi…” …kelime fazladan laf ettin moruk.”

“…… Abi… b-ben… çehre olarak… acınası mıyım…?”

“Ahhh, Shiro! Hayır, değilsin! Benden bahsediyordu o!”

Çehresinde itiraz edilecek tek bir kusur bile bulunmayan Shiro da Sora ile birlikte nasibini almıştı; Sora derhal onu teselli etti. Ino, bedeni silinip giderken sırıtarak kendi sorusunu kendi yanıtladı.

“Ve bu varsayımdan yola çıkarsak—size bir tuzak kurmayı planlamış olmalı, sizce de öyle değil mi?”

Oyuncuların birbirini katlettiği bir oyun, ancak oy birliğiyle mümkündü. Ino’nun başlangıçta Tapınak Bakiresi’nin hayatı pahasına kurulmuş, aksi halde akla mantığa sığmayan bu kurguyu kabul etmesinin tek nedeni—

“Zaferinizi garantiye almak için olayları kurguladığınızda… ve bunu başardığınızda…”

Ino, kavraması bunca zamanını alan o motivasyonu şimdi onların önüne seriyordu.

“Yüce Tapınak Bakiresi’nin nihayetinde zafere ulaşmasının yolu tam olarak buydu… ve ben bunu biliyordum.”

Ömründen bir, iki yıl daha kazındı ve bedeni geriye gitti. Hepsi bunu defalarca yaşamıştı ama bu kez durmadı. Sıfıra, yani yokluğa doğru akmaya devam etti.

Zarlarınız tamamen tükendiğinde ne olurdu? Herkes cevabı ilk kez şimdi görüyordu. Özellikle Steph’in korku ve acıma karışımı duygularla ağzını kapayıp gözyaşlarına boğuluşunu izleyen Ino, onlara şöyle dedi:

“—Kazanın. Yüce Tapınak Bakiresi’nin hayatını ortaya koyduğu o umuda karşılık vermelisiniz. Başka hiçbir şeye müsamaha göstermem.”

Adeta ‘götünüz kalkmasın’ dercesine tükürür gibi Sora ve Shiro’ya döndü. Burada son bulmamın tek sebebi, Yüce Tapınak Bakiresi’nin zaferi uğruna siz göt kafalıların kazanmasına yardım etmektir.

“Bunu bize söylemene gerek yok. Kendine iyi bak moruk—yani, bücür mü demeliydim?”

“… Hasta la vista, bebek… içimden pek gelmiyor ama… iyi uykular…”

Bu Ino’nun istediği sonuç olsa da, iki kardeş kıllarını bile kıpırdatmadan onu ciddiyetsizce yokluğa uğurladılar. Steph oldukça tüyleri ürpermiş bir halde dişlerini sıktı. Ino bir kez daha konuştu.

“Bu son anda… tek bir cevabınızı istirham edebilir miyim?”

“… Son an… Eh, duruma göre değişir.”

Tamamen yok olmasına sadece saniyeler kala, öylece sordu:

“… Neden ben… yeterli gelemedim…?”

Ölümüne giderken bile Tapınak Bakiresi’nin ne bulduğunu anlayamamıştı.

“… Neden Yüce Tapınak Bakiresi’ni… gülümseten sizler oldunuz…?”

Gülümsemesini ona ne geri kazandırdıysa, bunu bulan Ino değil, o ikisi olmuştu. Bir insanın ölümünü bu kadar umarsızca izleyebilen bu iki canavarda ne vardı böyle? Kıskançlığını ve pişmanlığını rüzgara savuran Ino, onlardan bir cevap istedi.

“… İhtiyar. Sana oyun kazanmanın temel sırrını açıklayayım…”

Sora ve Shiro, ne diyeceklerini bilemezmişçesine karmaşık ifadelerle ona baktılar.

“Rakibinin istediğini yapmasına izin vermemek ve istemediği her şeyi yapmaktır.”

“… Bize sapkın… dedin ama… avucunu… yalarsın…”

Bu yüzden… Sora’nın kaşları daha da çatıldı.

“Gerçekten harika bir insan olabilirsin… ama berbat bir oyuncusun.”

Günün sonunda Ino iyi bir adamdı.

“… Bu nazik niyetinizi olduğu gibi kabul edeceğim sanırım…”

Rakibinin istediğini yapmasına izin verme ve istemediği her şeyi yap. Oyuncular olarak, sana gerçek bir cevap vermekle ilgilenmiyoruz demek istiyorlardı.

“Yüce Tapınak Bakiresi ile diğer tarafta, onun tuzağında çığlık atışınızı izliyor olacağım.”

Sanki tamamen ferahlamış gibi gülümsedi.

“Nazik niyet mi? Neden bahsediyorsun sen? Bu arada, senin şu ‘son anında’ falan benim de söyleyecek bir şeyim var, sakıncası yoksa?”

Yavaş yavaş kaybolan bilincinin ardından Ino, gördüğünden emindi. Her zamanki gibi, alışıldığı üzere olağanüstü bir şeydi. Herkesin adamın suratına bir yumruk patlatmak istemesine sebep olacak türden bir şey.

“Bu oyun. Zar almakla, can almakla ilgili olmalıydı.”

Sora’nın gülümsemesi, tam da Ino’nun hatırladığı gibi ona şunu soruyordu…

“… Anıların neden azalmıyor?”

.

.

“Görüşürüz! Çok kıymetli ‘diğer tarafının’ nasıl bir yer olduğunu bize haber etmeyi unutma—”

“… Sonra… seni… bekliyor olacağız…! ”

İno bir ışık hüzmesine bürünmüş, sonu gelmez bir şekilde geriliyordu. Kişinin varlıksal zamanının, yani fiziksel yaşının zarlara bölündüğü bu oyunda, sıfır zar demek o kişinin varlığının reddedilmesi demekti. Bir çocuğa, bir bebeğe, bir fetüse, ardından tek bir hücreye dönüşene kadar geriledi; ta ki Hatsuse İno denen kişinin bir zamanlar durduğu yerde, sanki öyle biri hiç var olmamış gibi kocaman bir yalandan başka hiçbir şey kalmayana dek.

“Bu… biraz travmatik oldu sanki…”

“… Ben… nefret ettim… Bana… hatırlattı… Yine o kâbuslar…”

Bir zamanlar birlikte izledikleri yaşamın kökeniyle ilgili bir belgeseli mi ne boksa onu hatırlatmıştı. Sora ile Shiro, gözlerinin önünde sergilenen bu manzarayı iğrenç bir ifadeyle izlediler.

Eğitici olsun olmasın, gelişen bir fetüsün geriye sarılmış hâlini izletmeyin bir zahmet…

“…… Nasıl… ikiniz… bu kadar sakin olabilirsiniz?”

Steph gözyaşlarına boğulmuş durumdaydı.

“Aklınızı tamamen mi yitirdiniz siz?! İno Bey’i… öldürdünüz—!”

“Âââ, arada sırada durup Sora Bey’in… az kalsın öldürüleceğini de hesaba katsan diyorum…”

Kandırılmış olsa da Steph de bu işte bir rol oynamıştı. Suçluluk duygusuyla eziliyordu ama Sora’nın vurdumduymaz tepkisi karşısında dehşete düşerek korku içinde geriledi.

“… Kalan kare sayısı, yüz kırk yedi… Hamle başına tüketim, altı… Zar rastgelelik analizine göre, son iki hamle…! ”

“Epey bir inişli çıkışlı yoldan geçtik ama artık İno güvenle yarış dışı kaldı. Elimizde pek fazla zar kalmadı ama olsun, her şey tıkır tıkır plana göre gidiyor! ”

Sora ile Shiro, durumu değerlendirirken sadece ellerindeki zarlarla oynuyorlardı. Tam da planladıkları gibi İno’yu ve diğer bir oyuncuyu elemişlerdi. Sonunda zafere giden yolları açılmıştı… İkili hafifçe gülümsedi.

İno, bir kez sakinleştikten sonra durumu okumakta hiç de fena bir iş çıkarmamıştı.

Bir şey ekeceksen, öldürücü olsun. Sora’nın—daha doğrusu herhangi birinin, hatta Tapınak Bakiresi’nin bile—yapacağı şey buydu. Durum böyle olunca, hedefe ulaşmasına sadece tek bir adım kalmıştı…

“Pekala! Zarları bir kez daha toplayıp yola birlikte devam etmeye ne dersiniz?!”

“… Olur…”

Sora ile Shiro ellerinden geldiğince kalan—daha doğrusu yakalarını bir türlü bırakmayan—ulaşım problemini görmezden gelip yumruklarını havaya kaldırdılar—

“Reddediyorum.”

fakat hevesleri kursaklarında kaldı.

“Birini öldürüp üstüne bir de gülümseyebilen kişilerin yanında seyahat etmeyi reddediyorum!!!”

Şey… tamam da?

“… Abi, ona söylesen… iyi edersin…”

“Ha… ne? Şeyi mi kastediyorsun…?”

Sadece Shiro’nun bu lafı bile, kendisine dikilen bakışların bir açıklama gerektirdiğini anlamasına yetmişti sanki.

“Kızım, hâlâ anlamadın mı? Diktiğimiz olay bayrakları yüzünden basacak yer bile kalmadı! Bu bir video oyunu olsaydı ‘Bu kadar kabak gibi ortada olan ipucunu daha ne kadar uzatacaksınız?’ diyerek yazar hakkında şikayet dilekçesi yazardık!”

“… Abi… uzatma da… söyle artık…”

Kız kardeşi söylenince Sora, Steph’in kulağına fısıldadı—

ve bu fısıltı göğü yeri inletecek kadar şiddetli bir çığlığa sebep oldu.

“İno Bey haklıymış! Değişiklik olsun diye ikiniz geberip gitseniz dünya çok daha güzel bir yer olurduuu!!!”

Doğu Birliği: Başkent Kannagari. Kentin bir yerlerinde Chinkai Tandai Bölgesi (CTB) adında bir teşkilat bulunuyordu. Kadim Büyük Savaş sırasında denizden gelebilecek tehditlerle başa çıkmak amacıyla askerî bir kol olarak kurulmuştu. Artık savaş sona erdiğinden, konumu ve örgütsel yapısı köklü biçimde değişmişti; ancak adı ve görevi aynı kalmıştı. Denizden gelebilecek tehditlerle ilgilenen bir dışişleri bürosuydu.

Şimdiki CTB bünyesinde bir hayalet söylentisi kulaktan kulağa yayılıyordu. Özellikle bu dünyada, baştan sona saçma sapan bir hikâyeydi. Hayaletlerin var olmadığı su götürmez bir gerçekti. Yaşam tamamen bir beden ile bir ruhtan ibaretti; yaralanma, hastalık veya yaşlılık nedeniyle bedenin bir ruhu barındıramaz hâle gelmesi durumuna ise ölüm denirdi. Beden olmaksızın bir ruhun biçimini korumak, ilahi düzeyde bir büyü gerektirirdi. Ölümden sonra ortalıkta dolaştığı söylenen sözde hayaletlerin tamamı, istisnasız birer halüsinasyondan ibaretti. Ancak son zamanlarda CTB içinde bu söylentinin fısıltıları oldukça ciddi bir boyut kazanmıştı.

Boş bir odadan birinin “Öfkeeeeeee…” diye inlediği duyulabiliyordu güya. Bazıları, duvardan geçen kaslı ve damarlı bir kütle gördüğünü iddia ediyordu ki bu gerçekten de mide bulandırıcı bir görüntüydü. Bu dünyada silikçe parıldadığını söylüyorlardı, o korkunç… fosforlu kas yığınının.

Aslına bakılırsa bu artık bir söylenti seviyesinde bile değildi. İşte, tam da kadının karşısındaydı. Boş kabul salonunda, yerde kıvranan, ne dediği anlaşılmayan sesler çıkaran bir et yığını, şeffaf kaslardan oluşmuş damarlı bir kütle duruyordu. Oooo… Gerçekten de o fosforlu kas yığınıydı! Kadının titreşen dudakları aralandı, gözleri yaşlarla doldu.

“… Siz—?”

O kadar yiğitçe konuşan kişi… Ah, adı neydi onun—?

“Siz… Diplomatik Temsilci Hatsuse Bey misiniz?”

“Öfkeeeeeeeeeeeeee!!”

Adı Hatsuse İno’ydu; herkesin gözlerini kaçırdığı o korkunç tayf, o fosforlu kas yığını. Kimliğini tespit eden korkmuş kadın tekrar sordu.

“T-Temsilci Hatsuse’nin tayfı mı? A-haddimi aşmak istemem efendim ama, ö-ö-ölmediniz, değil mi?”

“Hrr-hrr, hrr-hrr-heh-heh… Yok, yok… iyisiyle kötüsüyle, ölmemişim gibi görünüyor!!!”

Evet, İno “kıymetli öteki tarafına” gitmişti—ya da daha doğrusu, geri dönmüştü. Ölümünü kabullenip o klişe lafları savurduktan sonra Hatsuse İno, tam da Sora ile Shiro’nun umduğu gibi Tapınak’ta uyanmıştı…

“Yaşıyorum… Bu da neeeeee böyle?!!”

Bu kükremeyle kendini yere attı, başını ellerinin arasına alıp keder içinde yuvarlandı. Hayır, tam olarak yaşıyor sayılmazdı. Aslında mantık onun çoktan geberip gitmiş olması gerektiğini söylüyordu ama kuralları hatırladı…

01:

Yedi kişiye, VARLIKSAL ZAMANLARINI bölen onar adet ZAR verilir.

Varlıksal zaman. Evet, bir bedene sahip oldukları sürece.

Bu, kütlesi olmayan ruhu kapsamıyordu.

15:

Tüm oyuncuların zarlarını kaybetmesi veya yaşamını yitirmesi durumunda oyun DEVAM ETTİRİLEMEZ kabul edilecek ve oyun sona erecektir.

16:

Oyun DEVAM ETTİRİLEMEZ hâle gelirse Kadim İlah, en öndeki hariç tüm katılımcıların sahip olduğu her şeyi toplama hakkına sahip olur.

Zarlarını kaybetmeleri, sıfıra düşmeleri VEYA yaşamlarını yitirmeleri durumunda. Düşününce aslında çok açık bir şeydi. Eğer sıfır zar ölüme eşit olsaydı, bunları bir “veya” ile ayırmaya gerek kalmazdı. Hatta işin aslı—!!

“Kuralların neresinde tüm zarlarını kaybedersen ölürsün yazıyor ki? Hiçbir yeriiiiindeee!! Zarları kaybedince öldüğünü söyleyen—o maymun pisliğiiiydi!!”

Yani zarlarını, “varlıksal zamanını”—yani fiziksel yaşını kaybetmişti. Sonuç olarak bedeni (kabuğu) yok olmuş, geriye sadece şeffaf ruhu kalmıştı. Normalde bu ölüm demekti ama bu tamamen anormal kurallar altında—

canı ancak oyunun sonunda toplanacaktı.

İno, yok olup giderken Sora ile Shiro’nun yüz ifadelerini hatırladı. Ne diyeceklerini bilemiyor gibi karmaşık ifadeler vardı yüzlerinde… Evet, aynen öyleydi. Şimdi anlıyordu. İlgisiz bakışların ardında gülmemek için kendilerini zor tutuyorlardı.

Güya olay zar almak, can almaktı. Neden anıların azalmıyordu peki?

Zar takası yalnızca bedenleri etkiliyordu. Bu oyunda zarlarını kaybetmiş olsan bile—

anında ölmeyeceğini anlamışlardı. Ne biçim saçmalık böyle kurallar—!

Ama bu demek oluyordu ki…

“Yani Tapınak Bakiresi de ölmedi mi?!”

Öyle feci bir çuvallamıştı ki şimdi uluyup durmanın hiçbir faydası yoktu. Öldüğüne inanıp ardından en vıcık vıcık lafları sıralamış olan İno, en sonunda durumu kavramıştı. Ah… sonunda anlıyorum. O maymun pisliğinin—hayır, o nazik beyefendinin—tepkisi oldukça düşünceliydi. Bu soru İno’nun aklının ucundan bile geçmemişti… Hiç kimsenin fedakarlık yapmasını gerektirmeyecek bir strateji arayan Yüce Tapınak Bakiresi… gerçekten kendini feda eder miydi? O yumuşak sesi ona seslenmişti.

Aptalın teki olduğun için.

İno ruhani bedenini iyi değerlendirdi, yere batıp yerin altında dizlerine sarıldı.

Demek öyle. Çuvalladım… öyle feci şekilde çuvalladım ki bu başarısızlığın ne kadar derin olduğunu ancak şimdi kavrayabiliyorum. Ama… bu durumdan ne çıkarmak gerek? diye düşündü, başını kaldırıp bir Kadim İlah tarafından yapılmış devasa ilahi sugoroku tahtasına bakarken.

Anlıyorum… kurallar başından beri yanıltıcı şekilde açıklanmış.

Anlıyorum… oyun zar almak üzerine kurulu, bu da cinayetle aynı şey değil.

Anlıyorum… zarlarını kaybetmiş olsan bile sonuna kadar canını koruyorsun.

Anlıyorum… bu da demektir ki Kadim İlah ruhumu muhafaza ediyor.

Ama… neden?

00a:

Oyun tahtası gerçekliğin bir simülasyonudur ancak ölüm dâhil burada yaşanması gereken tüm olaylar gerçektir.

Eğer bu doğruysa, zar kaybı dışındaki ölüm anında ölüm olmalıydı. Bir Görev veya kişinin kendi ihmali sonucu gerçekleşen ölüm can alırken, zarların kaybedilmesi yalnızca elenmeye yol açardı. Kadim İlah’ın böyle bir kural koymak için özel bir sebebi mi vardı? Doğrudan “Zarlarını kaybedersen anında ölürsün” diyemez miydi? Onun açısından bakınca böylesinin ne sakıncası olabilirdi ki? Farz edelim ki bir sorun vardı diyelim… Ruhunu bir yere hapsedemez miydi? Bu tüyler ürpertici durum, tayf olarak etrafta gezinmene izin veren bu garip kurallar…

bizim fikrimiz miydi yoksa…?

Ne Sora’nın ne Shiro’nun ne de Tapınak Bakiresi’nin kaybetmeye en ufak bir niyeti olmadığı varsayılırsa; bu, Sora ile Shiro’nun ektiği, Tapınak Bakiresi’nin de kullanmayı hedeflediği şey olmalıydı.

Zafere giden o zemin—!!

Muhtemelen…… güya. Belki de… kesinlikle mi?

Muazzam başarısızlığının kasvetinden hâlâ sıyrılamayan İno’nun artık hiçbir şeye inanacak gücü kalmamıştı. Utanç içinde inleyip yalpalamak suretiyle Chinkai Tandai Bölgesi’ne doğru yol aldı. Ancak ne yazık ki birer Canavarımsı olarak ruhunu hissetme yeteneğine sahip personel arasında paniğe yol açtı.

“… Hff, kusura bakmayın. Görünüşe göre sizi korkuttum…”

“Korkutmak hafif kalır… İstifa ve nakil dilekçelerinin altında ezildik… Ben—yani, Temsilci Hatsuse Bey, iyi… misiniz…? Neler olup bittiğini anlamadım ama sizi görmek harika!!”

Açıklanamaz kelimesi tam da göründüğü gibi, açıklanması imkânsız anlamına gelir. Böyle açıklanamaz bir durumla karşılaşıldığında anlamak için fazla kasmak yanlış anlamalara yol açabilir.

“Aman neyse ne” şeklindeki o sihirli sözleri söyleyebilenler güçlü olanlardır. İno, durumu “Hiçbir şey anlamadım ama neyse” kafasıyla kabullenen bu güçlü kadına seslendi.

“Hanımefendi, adınız ve göreviniz?”

“E-efendim! Chitose Kanae, Birinci Sınıf Sekreter, Kagura Denizi, Chinkai Tandai Bölgesi, efendim!”

Hımm. İno gözlerini süzdü ve derin derin başını salladı. Böyle yüksek bir mevki için oldukça genç olsa da becerikli—ve cazibeli görünüyordu. Bir hayaletle karşılaştığında doğru kararları verecek dirayete ve öngörüye, ayrıca onunla konuşacak cesarete ve kararlılığa sahipti. Ayrıca—en önemli husus da buydu—ufak tefek bir sincap kızı olmasına rağmen epey dolgun göğüslere sahipti. O şehvetli dalgalanma, gerçekten de tam koparılacak olgunluktaydı.

“… Ortalık yatışınca benim ofiste çalışmaya ne dersin?”

İno, iş ile eğlenceyi birbirine karıştırma şeklindeki o tuhaf tarzını gayet ciddi bir ifadeyle sergiledi.

“—?! E-evet, efendim! Çok ister— D-durun bir dakika! İlk önce…!”

Chitose Kanae’nin yüzü bu dünya dışı terfi haberiyle ışıldadı ama hemen ardından başını iki yana salladı.

“Burada sizden başka kimsenin halledemeyeceği bir konu var, Temsilci Bey. Rapor etmeme izin verin, efendim!”

Hımm. Olabildiğince soğukkanlı ve derli toplu… Sevdim bunu. Dahası, başını salladığında kolları ve bereketli göğüsleri son derece çekici bir şekilde salınıyor. Kişisel sekreterim olması gerekecek. Ayarlamaları yapacağım.

“CTB Seviye 2 Alarm durumunda. Bugün saat onda, Batı Kagura Denizi’nde—”

“… Bir Elfen Gard filosu belirdi… öyle değil mi?”

“—H-haberiniz var mıydı, efendim?!”

Sekreterlik işini şimdilik bir kenara bırakmasının daha iyi olacağını düşünen İno, kızın şaşkın çığlığı karşısında başıyla onayladı. Haberi vardı. Yani… görmüştü. Kabuğundan kurtulan yaşlı Canavarımsı’nın duyuları, sanki kanbozumunu kullanıyormuşçasına keskinleşmişti. Ufkun ötesini bile görebilmişti; orada Elfen Gard, rüzgârı ve dalgaları yara yara ilerliyordu. Kuzeyden güneye kadar, o devasa filo batı denizini kaplamıştı.

Bayrakları kontrol etmeye bile gerek yoktu. Çiçeklerden oluşan bir filo suyun üstünde rengârenk açmıştı. Bu gemileri yalnızca tek bir ülke yapabilirdi. Nasıl hareket ettikleri bir gizemdi ama amaçları değildi.

“… Deniz ablukası, öyle mi…?”

“Öyle görünüyor efendim, ancak resmî bir bildirim yapılmadı… Ayrıca o sular İngiliz Milletler Topluluğu yetki alanında değil, bu yüzden pek bir şey…”

Gerçekten de resmî anlaşmaya göre orası uluslararası sulardı. Kimsenin yetki alanı yoktu ama Doğu Birliği ile Elfen Gard arasındaki ticaret noktasının tam göbeğine böyle bir filo dizip yolu fiziksel olarak kapatmak… Bu tür bir ekonomik saldırı, gri bir alandan hızla siyaha doğru kayan bir hamleydi. Ama bunu boş ver—neden şimdi?

Şu anda Elfen Gard’ın Elkia İngiliz Milletler Topluluğu’nun bir parçası olan Doğu Birliği’ne deniz ablukası uygulaması için hiçbir sebep yoktu. Topluluk; Doğu Birliği’nden deniz kaynaklarına, Elkia’dan kara kaynaklarına ve Oceand’dan denizaltı kaynaklarına sahipti. Uzun süre yetecek erzakları vardı. Böyle bir eylemin ekonomilerini etkilemesi yıllar alırdı, yani pek de bir tehdit sayılmazdı. Onları bir oyuna girmeye zorlayacak bir durum da yaratmazdı. Üstelik Doğu Birliği’nin oyununun detayları Elfen Gard’a yanlış bildirilmişti. Aslına bakılırsa bu durum, zaferi garanti olan Doğu Birliği için mükemmeldi.

Sora—ya da belki Tapınak Bakiresi—oyun tahtasından düştüğünde seni bir nevi hayalete dönüştüren bu kuralı ekleyerek neyi hedeflemişti? İno tam da bunu merak etmekteyken kabul salonundaki hava, sessizce ve hiç uyarı vermeksizin titredi. Bir sonraki an iki kız sahneye daldı, sırayla konuşmaya başladılar.

“… Aman tanrım! Bir hayaaalet göreceğim hiç aklıma gelmezdi. Vay canına, hayatta insanın başına ne geleceği hiç belli olmuyorrr değil mi? ”

“—?! F-Fi?! K-Kimle konuşuyorsun sen?! H-h-hani ben çocukken beni bir daha böyle korkutmayacağına söz vermiştin?!”

Kabarık sarı saçlı, dolgun göğüslü bir Elf, gülümseyerek gözlerini hafifçe açtı.

Aksine, siyah saçlı ve acınası göğüslü bir İmanity ise gözleri yaşarmış hâlde etrafa bakınıyordu.

Fiel Nirvalen.

Chlammy Zell.

Ino onlarla ilk kez yüz yüze geliyordu ama onları görmüş ve duymuştu. Doğu Birliği’nin oyun detaylarını yanlış aktarmak için “ ” ile kumpas kurmuşlardı. Bildiğin casustular.

“Aaa, eeevet ama bugün iş üzerindeyiz. Bu kadar çocuuuk gibi davranmamalısın! ”

Fiel hafifçe parmaklarını şıklattı; Ino ruhların varlığını hissetti. Büyüyle bir şey yapmış, onu algılayamayan Chlammy için bir tür büyü uygulamıştı.

“—I-ıııyy!! Görmesem çok daha iyiydi! Bu iğrenç yaratık da ne böyle?!!”

İşte karşınızda: Eskiden floresan gibi ışıldayan, şimdiyse pırıl pırıl parlayan kas yığını.

“Aman da aman, şu On Yemin ne kadar da hoşgörülüymüş… Sırf var olarak şiddet uygulamaya bile izin var demek?”

“L-l—lütfen onlara aldırmayın, Bay Hatsuse! B-bence vücudunuz pek heybetli—b-bir de parlamasa!”

Ne görgüsüz kaba saba insanlarla çevriliyim böyle! Ino’nun kasları, eşi benzeri görülmemiş bu hakaret karşısında öfkeyle kabardı. Ama yeni gelen ikili, “Sakin ol bakalım!” diyerek onu yatıştırınca ikisine birden seslendi.

“Demek… sizi bekliyordum, öyle mi demeliyim?”

Onu bir tür hayalete çeviren kuralın amacı buydu işte: Oyun sırasında elenen kişinin bu iki hanımla buluşmasını sağlamak! Ino hâlâ bunun ardında ne olduğunu bilmiyordu ama—!!

“Fi, son bir kez sorayım. O bir hayalet değil… değil mi?”

“Aaa, hayır. Bacak çıkarıp kaçmaya başlayan bir hayalete benziyor, orası doğru ama zaten böyle olması gerekiyooordu.”

Gerekiyordu. Chlammy, Ino’nun tahminini doğrularcasına mırıldanıp öne çıktı.

“Öhöm, öyleyse… Doğu Birliği’nin Diplomatik Temsilcisi Bay Ino Hatsuse, değil mi?”

“Siz de Bayan Chlammy Zell’siniz, öyle değil mi? Adınızı duymuştum.”

“Öyleyse işimiz kolaylaşır. Bu oyun sonradan katılanlara—‘davetsiz misafirlere’—izin veriyor, değil mi?”

Demek kazanma stratejileri, tahtanın dışından müdahale etmek! Ino, gelen takviyeleri görünce gülümsedi; Chlammy de ona yumuşak bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“Evet. Öyleyse—oyuna başlayalım mı?”

Ama ardından şunu ekledi…

“Doğu Birliği’nin bütün topraklarını ve bu topraklardaki bütün insanlarla kaynakları talep ediyoruz.”

……

“—Az önce… ne dediniz?”

Ino sözcükleri ağzından güçlükle çıkarabildi. Chlammy, “Anlaması zor mu oldu acaba?” diye düşündü. Usulca gülümseyip sözlerini değiştirdi… ne demek istediği iyice anlaşılsın diye.

“Bu bir savaş ilanı. Doğu Birliği’nde ne varsa sökül bakalım, pislik. Böyle daha iyi mi?”

No Game No Life Cilt 7 – Bölüm 8 /

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla