No Game No Life Cilt 7 – Bölüm 10 / Pratik Son

Pratik Son

Tam da aynı dakikalarda, Sora yarı sersemlemiş bir hâlde, zihni neredeyse donmuş şekilde düşünüyordu:

Bu senaryoyu hangi lanet olasıca yazdı böyle?

Birkaç dakika önce, beşinci hamlelerinde ve 296. karede Sora, Shiro ve Steph’in her birinin elinde üçer zar vardı. Çocuk bedenlerine bürünmüş ve tepeden tırnağa ölüme ramak kalmış gibi görünen hâlleriyle varıp—

“Sizi bekliyordum efendilerim, sahiplerim, komutanlarım…”

kemerini tutup kibarca eğilen, elindeki beş zarla oyalanan Jibril’i bulmuşlardı.

“Zarlarımızı aşırdın, bizi sinsice takip ettin ve yolumuzu mu gözledin? Buraya ilk senin ulaştığını doğrudan söyleyemez miydin yani?!”

İğneleyici bir edayla konuşan Sora’nın yüzü gerilmişti. Doğrusu, Shiro ve Steph de farklı durumda değildi. Gözlerini Görev’in yazılı olduğu tabelaya çevirdiler. Yol boyunca defalarca, kelimesi kelimesine gördükleri türden bir Görev’di. Mümkünse kaçınmak istedikleri bu karede, Görev yankılandı:

Görevi veren kişi dışındaki en az iki üyeli bir grup tarafından teklif edilen Taahhütler dâhilindeki bir oyunu derhal kabul et ve kazan.

En çok korktukları, oyundaki en zor Görev buydu. Yalnızca en az iki kişiden oluşan bir gruba uygulanıyordu ki bu da sadece Sora ile Shiro olabilirdi. Dahası, başka bir taraf (Jibril) hazır bulunmasaydı, önkoşul sağlanamayacağı için bu Görev geçerli bile olmayacaktı. Belki de hiç doğmayacak olan bu şansa her şeyini yatırmış olmalıydı; Sora ve Shiro’nun kendi meydan okumasına denk gelmesi umuduyla zar geçirme fırsatlarını teker teker tepip peşlerine takılmıştı.

Jibril’in Görevi’nin gürleyen talimatı uyarınca manzara adım adım değişti. Kare genişledi, arazi kıvrılıp dalgalandı ve gökyüzü aktı. Etraflarındaki dünya bir dönüşüm geçirdi.

“Pekâlâ, Shiro. Buna hazır mısın…?”

“… Hım… Doğduğumdan… beri hazırım…”

“Jibril Hanım’ın oyunu… gerçekten de… tam bir kâbus…”

Sora yanaklarından süzülen teri umursamadan acı acı sırıtırken, Shiro dudaklarını yalıyor, Steph ise şaşkınlıkla gökyüzüne bakakalmıştı. Jibril bu kadar ileri gittiğine göre, iş sadece bir bilgi yarışmasından ibaret olmayacaktı.

Ne bir ipucu ne de yardım sözü veren Jibril, kurduğu sahnenin üzerinde durmuş ve efendilerine meydan okuyordu: Varımı yoğumu ortaya koyacağım, hadi bakalım, kazanabileceğinizi gösterin.

“… Efendilerim, farkında mısınız…?” diye fısıldadı. “Tüm tarih boyunca, Eski Deus’un kendisi hariç tutulursa, bir Eski Deus’u tahtından indirip ilah katline ulaşan ırkların sayısı toplamda yalnızca ikidir.”

Jibril onları izlerken duruldu ve devam etti.

“Biri biz Flügel’ler… diğeri ise efendimizi katleden Ex Machina’lar.”

Son derece sıradan bir şeyden bahseder gibi mırıldanırken uzaklara, boş gözlerle bakan kehribar rengi gözleri, Sora ile Shiro’nun birbirlerinin elini daha sıkı tutmalarına ve ecel terleri dökmelerine neden oldu. Jibril’in manzaranın yeniden inşasını duygusuzca yönetmesini izlerken, tarif edilemez bir… huzursuzluk hissettiler.

“… O zamandan bu yana altı bin iki yüz yıldan fazla zaman geçti… Dünya değişti.”

Jibril dalgın dalgın konuşmayı sürdürürken Sora kaşlarını çattı ve kelimelerinin anlamını tarttı.

Dünya değişmişti—Büyük Savaş, Savaşın Sonu ve On Taahhüt vasıtasıyla—Disboard’a dönüşmüştü. Savaşın yerini oyunlar almıştı. Artık silahların ve gücün yerini akıl ile zekâ almış, her şey bununla çözülür olmuştu.

“Ve şimdi siz Efendilerim, tarihteki üçüncü ilah katlini gerçekleştirmek üzeresiniz.”

“……”

“Eğer bir tanrı her aşıldığında dünya dönüşüyorsa, şüphesiz bu kez de değişecektir.”

Bu da… ne böyle? İçimde çok kötü bir his var… Sora ile Shiro’nun kenetlenmiş ellerindeki titreme sanki bunu haykırıyordu.

“… Lakin, bunu sonuna kadar görebilmem için—”

Jibril sözünü kesti ve başını salladı.

“… Başlangıcımı fazla uzattım. Efendilerim, izin verin size… oyunumu sunayım.”

Gökle yerin çöküşünün fon oluşturduğu manzara değişimi tamamlanırken, Jibril reddedemeyecekleri, kabul etmekten başka çarelerinin olmadığı her şeyi açık açık beyan etti: Görevlerinin onları koşulsuz kabul etmeye ve kazanmaya mecbur kıldığı bir oyun.

“Oyun, Büyük Savaş’ı yeniden canlandırıyor. Bu bir strateji oyunu.”

Arka planında Eski Deus’un gücüyle inşa edilmiş kıyamet sahneleri yükselirken sözlerine devam etti.

“Oyuna siz üçünüz Immanity olarak… ben ise Flügel olarak başlayacağız.”

Hey. Hey, hacı.

“Neee—? En yüksek zorluk seviyesini bekliyordum ama harbi, bu kadarı da fazla imkânsız ve hastalıklı bir oyun değil mi?”

“…… Jibril… o kadar da… pislikleşme…”

Sadece Antik Çağ birimleriyle Civ oynayıp Modern Çağ birimlerini yenmek gibi mi? Gerçi bunu gerçekten yapmışlardı… Ama bir Flügel, Beyond Earth birimlerini bile buhar ederdi büyük ihtimalle! Önümüze bayağı imkânsız bir meydan okuma fırlattın yani. Sora pes etmiş bir edayla sırıttı.

“Zafer koşulumuz hepsi için aynı olacak—rakibin başkentinin düşmesi. Bu gerçekleştiği an—”

Ağzından çıkan bir sonraki sözler Sora’nın yüzündeki sırıtışı silip süpürdü.

“—başkent düştüğü anda, o taraf hayatından vazgeçecek…… ve kendi eliyle canına kıyacak.”

.

“………… Hey, Jibril… sen ne halt yiyorsun—?”

“Her iki taraf da çekilmekte serbesttir. Ancak çekilmek… yenilgi sayılır.”

Sora ile Shiro sanki nefessiz kalmışçasına yutkundular, fakat Jibril istifini hiç bozmadan konuşmasına devam etti.

“Kaybeden taraf tüm zarlarını rakibine devredecektir; ve sizler için ek bir şart olarak, Efendilerim…”

Bakışları ustura kadar keskindi.

“… bu Eski Tanrı’nın oyununu nasıl kazanacağımı bana hiçbir şey gizlemeden, en ufak ayrıntısına kadar anlatacaksınız.”

.

“Ayrıca, başlangıçta zarlarım tekrar ona tamamlanacak… beş tanesinin devredilmesini talep ediyorum.”

……

Kavrulmuş göklerin altında, ölümle lekelenmiş topraklarda zarlarını teslim etmeye zorlanmışlardı. Avant Heim’daki oyun sırasında daha önce bir kez gösterildikleri o can çekişen gezegenle tekrar yüzleşen Sora’nın zihni adeta donmuştu; yarı sersemlemiş hâlde düşünüyordu:

Bu senaryoyu hangi lanet olasıca yazdı böyle?

Jibril’in kendilerine meydan okumak için Görevler’i kullanması beklenen bir şeydi. Ama bu da neyin nesiydi böyle? Bu, beklentilerin fersah fersah ötesindeydi—!

“… Evet, Efendilerim, gördüğünüz üzere şu an Büyük Savaş’tayız—şüphesiz ki burası benim hükmettiğim alan.”

Arkasında yıkılmış bir dünya dururken Jibril, bunu apaçık belirtmek istercesine kanatlarını iki yana açtı. Yok artık! Bu tüm zamanların en imkânsız oyunu olmalı! diye haykırdı Sora içinden. Zafer rakibin başkentini yıkmakla kazanılıyor—ve sizinki düşerse kendi canınıza mı kıymak zorundasınız? Kim kazanırsa kazansın, en nihayetinde ya Jibril ölecek ya da biz, öyle değil mi?! Ve çekilmek de yenilgi demek…? Jibril bize ölümü mü dayatıyor?

“‘Kazanırsanız ben ölürüm’ mü?!”

“Bize gözdağı vermek için kendini kalkan olarak mı kullanıyor?!”

“…… Jibril, bizimle dalga mı geçiyorsun sen? Bu da neyin nesi şimdi böyleeeee?!”

Sekiz yıldır yanından bir an olsun ayrılmayan Shiro bile, onun daha önce yüzünde hiç görmediği bir ifadeyle çığlık atışını izledi. Anlamıyorum! diye kükredi Sora kendi kendine. O kadar çaba harcadıktan sonra kazanmak için onu öldürmemiz mi gerekiyor yani—?!

“Beni bağışlayın Efendim, ama sanırım söylemiştim; bu oyunu kazanmak zorundayım.”

Öfkeden deliye dönmüş Sora’nın aksine Jibril—

“Gerekirse her yolu mübah kılarak hem de… Sadece bu oyunu ne pahasına olursa olsun kazanmalıyım…”

soğuk ve duygusuzdu. Kehribar rengi haç simgeli gözleri Sora’ya bakıyordu; Sora ise söyleyecek tek bir kelime bile bulamıyordu. Gözlerini sakince kapatırken fısıldadı: “Eğer bu mümkün olmayacaksa…… Büyük Savaş denen bu oyun vasıtasıyla, gerçekleşecek bu ikinci tanrı katlini izleyeceğim.”

Anlamıyorum.

“Nasıl davranacağınızı, nasıl hayatta kalacağınızı ve—eğer tahminim doğruysa—bir tanrıyı nasıl katledeceğinizi göreceğim.”

Anlamıyorum. Anlamıyorum. Hiçbir lanet şeyi anlamıyorum, Jibril!! Bu ne lan böyle?! Nerede hata yaptım ben—?!

“Dünya bir kez daha değişmeden önce, lütfen bu mütevazı arzumu yerine getirin… Ve böylece, yeminler…”

Nerede, nerede lanet olası bir hata yaptım?! Sora içinden çığlıklar atıyordu fakat Görev’in bağlayıcı gücü elini ve dilini hareket ettirerek itiraz etmesini engelledi. Sora, Shiro, Steph… ve Jibril: Dördü de ellerini kaldırdı ve ağızlarını açtı.

Bu hiç iyi değil, Jibril. Bu kurallar varken oyundan çekilemem bile. Çünkü bu şartlar, bu kurallar altında çekilsem bile—

en az birimiz yine de ölecek!!

Fakat Sora’nın dudakları çığlık atmasına izin vermedi ve dördü birden yalnızca tek bir kelime söyledi:

Aschente.

Aynı şekilde, hemen hemen aynı zamanlarda, dünyayı yeniden yaratan Tet, devasa satranç taşının zirvesindeki Tek Gerçek Tanrı’nın tahtında otururken tüm olan biteni—Doğu Birliği’ni ve göklerdeki tahtayı—izliyordu. Elinde boş bir kitap ve hokka kalemiyle, herkesin birbiriyle savaşmasını seyretti ve düşündü:

Bütün oyunların kalıpları vardır: kurallara ve özelliklere göre mantıksal olarak doğru kabul edilen hamleler. Dahası, kaçınılmaz kaderleri paramparça edilmektir.

Bu yüzden, hiç bitmeyen bir son arzularlarken sonu merak edenlere nihai çözüm… işte budur. Eterin içinde ayrı ekranlara yansıtılmış hâlde her bir oyuncu ve oyundaki anlık durumları duruyordu. Karşısındaki iki kişi—hayır, ekranlardan birinde gösterdiği kişi…

308. karedeydi, hedefe kırk üç kare kalmıştı.

“… Ne oluyor lan…? Saçmalama… lütfen…”

Akıl almaz bir gizem karşısında dona kalan Izuna, elinde iki zarla söyleniyordu. 301. kareden beri sürekli ama sürekli aynı tabelanın yanından geçmişti. Daha önce gördüğünü bile hatırlamadığı bir Görev, birdenbire kelimesi kelimesine tekrarlanıp duruyordu. Rastgele dağıtılması gereken Görevlerin bu kadar taraflı bir şekilde tekrarlanması şüpheliydi. Üstelik bu Görev, normal şartlar altında açıkça geçersiz olurdu. Ayrıca, bunu bu şekilde geçerli kılabilecek kimsenin de olmaması gerekirdi. En sonunda üzerine basan Izuna, sayısız tereddütün altında ezilmişti.

Bu Görevi hangi lanet olası yazmıştı?

Bu senaryoyu hangi lanet olası yazmıştı?

Izuna Hatsuse’nin gözlerinin önünde bir şey belirdi. Neredeyse kendi boyundaki bir mürekkep hokkasının üzerinde havada oturmuş, sanki bu dünyada hiçbir şey ilgisini çekmiyormuş gibi yanağını eline dayamış duran… bir kızdı. Havaya ekranlar gibi birkaç sahne yansıtıyordu.

Biri feda edilmeden sonu gelmeyecek gibi görünen bir oyunla yüzleşen ikiye iki bir mücadele.

Biri ölmeden sonu gelmeyecek gibi görünen bir oyuna başlayan bire karşı üçlük bir mücadele.

Ve üzerinde Görev kazınmış bir tabelanın önünde duran bir ölümlü ile bir tanrı.

Bütün bunlara rağmen kız, sanki hiçbir şey umurunda değilmiş gibi soğuk ve resmi bir edayla Izuna’ya seslendi.

“Ev sahibim bir yanılsama görüyor. Bunun sonu budur.”

Az konuşan bir kızdı. Her şeyi gören yüce gücüyle yalnızca çok, çok uzaklardaki Tet, Tapınak Bakiresi’nin hayalini kurduğu kurbansız kalıbın… en başından beri bir çelişki olduğunu söyleyen o sessiz sesi duydu.

“Herkes kendisine en çok fayda sağlayan hamleleri yaptığı sürece, böyle bir sonuç asla gerçekleşemez.”

Oyun kolay olmalıydı. Herkesin hayatta kalmasına izin vermeliydi. Ama gittiği son ekranlarda yansıtılıyordu: kuralları bile hiçe sayarak birbirini öldüren insanların görüntüleri. Mahkûm ikilemi, Sora’nın tarif ettiği kadar basit değildi. İhlal edilemezdi. Herkes kaybeden değil kazanan olmak istediği sürece, kaçınılmaz sonuç…

Oyunu kuralına göre oynadılar. Kazananı ve kaybedeni açıklama vakti geldiğinde, kaçınılmaz kurbanın kim olacağı belliydi. Ve dahası…

“Bir tanrıyı kandırıp eterini sana satan Tapınak Bakiresi’nin bir kurbanı gözden çıkaracağını öne sürmek mantıksızdır.”

Bu yüzden kız, dünyanın hiç değişmediği ve gelecekteki çağlar boyunca da asla değişmeyeceği hipotezini kurdu. Değişecek tek şey, yağmalamak ve öldürmek için kullandıkları mazeretlere ve araçlara yapıştırılan etiketlerdi.

“Şimdi, ev sahibimin tasarladığı bu çocukça oyunda zafer kolaydır. Görevi yerine getir ve her şeyi kazan.

Ancak Yeminler üzerine ant içtiğim üzere, hafızandan aldığım soruyu soracağım—”

Yine de donup kalmış olan Izuna’yı fark ettiğine dair hiçbir belirti göstermiyordu.

Bir cevap beklediğine dair en ufak bir emare de sunmuyordu.

“Bu oyun vasıtasıyla halletmeye çalıştığınız soruyu—bir kez daha soracağım.”

Bazıları dünyanın değişmediğini düşünüyordu. Bu yarı yarıya doğru, yarı yarıya yanlıştı. Gökyüzü ve yeryüzü kaç bin kez yeniden yaratılırsa yaratılsın, dünyanın kendisine dokunan amaç sabit kaldığı sürece her şey aynı kalacaktı. Bunu bilenler vardı.

Çok zaman önceydi, Büyük Savaş’tan bile önce, insanların yaratılış dedikleri dönemde. Maddi ve manevi, canlı ve cansız, organik ve inorganik her şey amaçsız ve bilinçsizce dövülüyordu. Tüm bunların saçmalığını belirsizce merak eden, bir kavram olan yaratılış adına konuşmak için var olan bir tanrıça vardı. Bu dünyada, bu gezegende ilk kez “Neden?” diye soran oydu. Zamanın sonsuz akışı içinde eşit derecede sonsuz sayıda sorusu vardı ama kimse cevap vermediği için sadece tek başına sürüklenmişti. Her şey tarafından terk edilen ve Tapınak Bakiresi tarafından sürekli kandırılan o son derece fani tanrıça—

Ön izleme orijinal sağdan sola düzeninde sunulmuştur, bu yüzden lütfen bu sırayla okuyun.

“İnanmak nedir?”

boş gözlerle Tapınak Bakiresi’nin ona neden ihanet ettiğini sordu.

Hiçbir şeye güvenemiyordu: eterine, şüphe tanrısını oluşturan kavramın tezahürüne, hatta kendisine bile. Suniaster da bir şey bilmiordu. Her şeye gücü yeten bile var olmayanı—isimsiz tanrıyı bilemezdi.

Tıpkı Tapınak Bakiresi’nin beni kurban olarak seçtiği gibi. Tıpkı eterim bir kalkan olarak kullanılırken, kaybın ölüm anlamına geldiği bir oyuna zorlandığım gibi. Belki de Tapınak Bakiresi ile Sora ve Shiro’nun inanç olarak tanımladığı şey buydu. Belki de hile ve ihanet, Tapınak Bakiresi’nin güven dediği şeydi.

Tıpkı her şeyden vazgeçtiği, her şeye dair tüm umudunu yitirdiği gibi, yapabileceği tek şey… yetişkinleri suçlayan, ihanete uğramış bir çocuğun zayıf burukluğunu göstermekti.

Old Deus tarafından tutulan yedi ruhtan öldürülecek birini seç, böylece son kareye ışınlanacaksın.

O karedeki Görev’i yankılayarak Izuna’yı bir cevap vermeye zorladı. Birinin kurbanı olmadan hiçbir şey son bulmayacaktı. Hadi, dedi.

Bana katılacak birini seç. Galip gelecek kişiyi belirlemek için kimin kurban edileceğini seç…

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla