No Game No Life Cilt 4 – Bölüm 8 / 1. Gün

1. Gün

Birden, herkesin görüş alanında “1. Gün” yazan bir ekran belirdi. Bu Sora ile Shiro için tanıdık bir görüntüydü, fakat Plum diğerlerinin de anlaması için açıklamaya girişti.

“Şeyyy, sanırım karşınızda birkaç ‘komut’ belirdiğini görüyorsunuzdurrr. Bunları belirli bir eylem yelpazesinden seçim yapmak için kullanabilirsiniziiiz… Mesela, hediye verebilirsiniziiiz.”

Plum’ın bu sözleri üzerine Sora başını yana eğdi. “Bunun gerçek hayatta geçen bir aşk oyunu olduğunu söylediğini sanıyordum? Hem Sevgi Derecesi gibi gizli parametreler de yoktu hani…?”

“… Ağabey.” Shiro kendi kendine mırıldanan Sora’ya bir şey uzattı. “… ‘Hediye’… komutu… Ağabey, senin… Sevgi Derecen… arttı mı?” Shiro beklenti dolu gözlerle sordu, fakat Sora alaycı bir gülümsemeyle karşılık verdi.

“Üzgünüm, Shiro. Sana olan sevgim zaten son seviyede, artık çok geç—”

“O zaman Efendim, ben de cüret edecek olursam—”

Jibril söze atıldı. Plum gözlerini bu atışmadan kaçırarak açıklamasına devam etti.

“Şey… Görüntülenen komutların arasında iki tane kalp simgesi görüyor olmalısınızıız.”

Hepsi kontrol etti ve hemen buldu. Komut panelinin sol alt tarafı. Sıradan bir kalp simgesi vardı, bir de yanında artı işareti eklenmiş başka bir tane.

“Bu kalpler ‘Aşk İtirafı’ komutunu temsil ediyorrr… Aşkınızı nasıl ilan edeceğiniz size kalmış, ama bunu seçip de reddedilirseniz yenilmiş sayılacaksınızıız… Yanında artı işareti olan ise—”

“Senin ‘aşk büyün’—yani hile komutu, değil mi? Tamam, olayı kavradım… yani.”

Oyun sistemini çabucak kavrayan Sora, Ino’ya döndü.

“Pekala İhtiyar, otuz gelinle evlendiysen en az birkaç katını da yatağa atmışsındır, değil mi? Git de Taka Kat*u’yu bile utandıracak o lanetli tekniğini gösterip kraliçeyi şıp diye kapıver.”

“Konuşma tarzınız beni son derece rahatsız ediyor, Efendim, ama…”

“O pek övündüğün tavlama tekniklerini görmek için sabırsızlanıyorum, Ino Hatsuse,” dedi Tapınak Bakiresi suratı asık Ino’ya.

“… Dede, göster günlerini lütfen.”

“Anlaşıldı! Yüce Tapınak Bakiresi emrediyorsa…!”

Ino kendisine verilen bu iki teşvik edici söze hürmetle karşılık verdi ve tekrar Sora’ya döndü.

“… Efendim, deminden beri sessizce dinliyorum ama generali vurmak için önce atını vurmaktan, iş birlikçilerden ve enformatörlerden bahsetmeniz zihnime kesinlikle sığmıyor.”

“… Ne dediiiğn?”

Sora’nın çatılan kaşlarına rağmen Ino ellerini kaldırarak devam etti.

“… Efendim, bir hanımefendinin zevklerini ve tercihlerini göz ardı edip ona kendi arzularınızı dayatmayı—veya o kadının aradığı kişilikteymiş gibi rol kesmeyi—aşk saymıyorsunuzdur herhalde?”

Dürüst olmak gerekirse, aynen öyle yapıyordu. “En azından benim aşk simülasyonundan anladığım şey bu.”

Ino, söyleyecek söz bulamayan Sora’ya ciddi bir yüz ekşitmesiyle baktı. “Hff… Anlaşıldı. Bu durumda bu işi bana devretmeniz gerçekten bilgece bir hamle olmuş. Nasıl ki dövüş oyunlarında ustalaşmak insanı usta bir dövüşçü yapmazsa, aşk oyunlarında ustalaşmak da insanı gerçek hayatta bir aşk ustası yapmaz.”

Pek de haksız sayılmazdı, fakat özgüveninin dağ gibi gerçek cinsel başarılara dayanıyor olması nedense insanı gıcık ediyordu.

“Efendim, neden hâlâ bir bakir—popüler olmayan, sosyal beceriksiz, umutsuz derecede zavallı bir genç adam olduğunuzu anlayabiliyor musunuz acaba?”

“… Moruk, seni Jibril’e yıldızların ötesine ışınlattıracağım şimdi.”

Sora ona öfkeli bakışlarla baktı ama Ino hiç oralı olmadı.

“Aşkın bir zeka oyunu olduğunu söyleyenler vardır—öyleyse neden başaramıyorsunuz, Efendim?”

“……… Mnrg?”

Eğer bu bir zeka oyunu olsaydı, Sora’nın bunu Ino’dan katbekat daha iyi oynaması gerekirdi. Ino’nun Sora’nın doğuştan gelen yeteneğini mantıklı bir şekilde zımnen savunması karşısında Sora lafını yutmak zorunda kaldı.

“Anlıyorum. Aşk her birey için farklı bir biçim alır. Ancak… en nihayetinde mesele insanın duygularını aktarabilmesidir.”

Ino keskin gözlerini Sora’ya dikti.

Fakat o gözlerde yatan şey aşağılama rengi değildi. Ne ironi, ne nefret, ne acıma, ne de kin. Sora’nın gayet iyi bildiği—eski dünyasında istemediği kadar çok kendine yöneltildiğini gördüğü—gözlerle konuştu Ino.

“Yalanlar yığınının üzerinde yaşayan sizin gibi bir sahtekârın sözleri, böyle bir şeyi asla başaramaz.”

Evet, o gözler—güvensizliğin gözleriydi.

“Yine de söylenmesi gereken tek bir şey var. Yalnızca tek bir hususta bir zeka oyunu olabilir—yani—”

Bu sözlerle birlikte Ino kumandalarına baktı ve devam etti.

“—Oraya ilk ulaşan kazanır.”

Hiç tereddüt etmeden “Aşk İtirafı” kalbini seçen Ino—ileri atıldı.

““Ne—?!””

Sora ve diğerlerinin şaşkınlığını geride bırakarak— Bir Werebeast’in fiziksel gücünün hakkını veren çılgınca bir hızla fırladı Ino. Patlama gibi yankılanan adımlarıyla hışımla koşan Ino’nun bakışları tek bir şeye kilitlenmişti: okul kapısından içeri girmek üzere olan kraliçeye—Laila’ya. Birkaç NPC’den oluşan maiyetiyle yürüyen kraliçenin arkasına doğru Ino haykırdı:

“Ey güzel hanımefendi! Lütfen bir an durup hikâyeme kulak verin!”

Savaş alanındaki bir şövalyenin adını ve künyesini haykırmasını andıran bu gür ses karşısında kraliçe yavaşça arkasına döndü. Deniz mavisi gözleri Ino’yu süzdü—ve cevap verdi.

“Bana mı sesleniyorsunuz…?”

Sadece bu birkaç sözcük bile cennetten gelen bir melodinin notaları gibiydi.

“……! Elbette!”

Bir an için Ino oyunu unuttu. Karşısındaki güzelin her bir küçücük sözü ve hareketi içine işleyip ruhunu eritiyordu. Fakat başını sallayarak, hayır, hayır diyerek Ino karın kaslarına kuvvet verdi.

Ona kapılabilirdi. Hatta ona vurulması gerekiyordu. Dişlerini sıktı ve bakışlarını sertleştirdi.

Lakin kendini bu girdaba kaptıramazdı. Onu yutan taraf kendisi olmalıydı…!

“Güzel hanımefendi, lafınızı böyle aniden kestiğim için beni bağışlayın. Eğer bir kalbiniz varsa—sözlerime kulak vermenizi dilerim.”

“Aaa—ne oldu ki?”

Kraliçe yüzünde yumuşak bir tebessümle gülümsedi. Bu tebessüm, İno’nun kalbinin avuçlanıp sıkıldığını hissetmesine yetti de arttı bile. Her şeyi bir kenara fırlatıp atmak istiyordu—öylesine karşı konulmaz bir baştan çıkarıcılıktı bu. Kraliçenin bakışları, kraliçenin sesi, kraliçenin ifadesi, o ak ensesi. Mütevazı bir edayla göğsüne koyduğu parmaklarının açısı, ipeksi bir zarafetle dalgalanan saçlarının düşürdüğü gölge—Bütün bunlar tarif edilemez bir mücevherden farksızdı…!

Yoksa?.. Diye geçirdi içinden İno. Geçmişte meydan okuyanlar, kraliçenin bu büyüleyici güzelliğine kapılıp aşklarını dile getiremeyecek raddeye mi gelmişlerdi? Böylesi bir güzellik. Böylesi sarsıcı bir ihtişam. Hakikaten de, böylesi bir kadının karşısında ordaki buradaki delikanlıların tek bir kelime dahi edebilmesi mümkün değildi. Fakat İno… Ona yumuşak bir tebessümle karşılık verdi.

Huzurlu bir tebessüm değildi bu. Huzur söz konusu bile olamazdı. Aşk bir akıl oyunu değildi—hayır, bu bir savaştı. Gülümseme eylemi, her şeyden önce bir tür saldırıydı—dişlerini gösteren bir canavarınkinden farksız, köklerini içgüdülerden alan bir hamle.

Yavaşça, ağır bir edayla dizlerinin üzerine çöktü İno.

Aşk. Avuçlarını dua edercesine göğe doğru açtı ve ardından hırsla yere çarptı.

Aşk dediğin—İki gözüyle de kadına sertçe baktı—bir tehdit değildi. Sessiz bir savaş ilanıydı.

Kazanılması gereken bir şeydi. Kendi ellerinle söküp alman gereken bir zafer. Avuçlarını dizleriyle tam bir hizada yere bastırdı ve alnını, tüm kafatasıyla birlikte yerin dibine kadar eğdi…!

Münakaşaya mahal bırakmayan, Muazzam, resmi bir—

“Lütfen! Size yalvarıyorum! Lütfen benimle tek bir geceliğine ateşli, tutkulu bir aşk yaşayınnn!”

Hürmetle diz çöküş.

……

““Neee?!””

Bu sesler de kime aitti? Belki de oradaki herkesin. Sora ve ekibi şöyle dursun, kraliçe bile şaşkınlıktan donakalmıştı; İno ise hiçbir şeye aldırış etmeden doludizgin devam ediyordu.

“Sizi ilk gördüğüm andan itibaren kalbim bir lav gibi kaynamakta! Bakın da görün! Gururum ve yegane övüncüm çelik gibi sertleşip şaha kalktı—!!”

“Iğğk…”

Kraliçe nefesini tuttu, yüzündeki gülümseme soldu ve gerisin geriye çekildi. Fakat İno sesini daha da yükselterek üzerine gitmeyi sürdürdü…!

“Lütfen, ama lütfen bağışlayın beni, denizlerin kraliçesi! Ama tek suçlu sizin bu eşsiz güzelliğiniz! Sizi gördüğüm o ilk anda, sizi kucaklama ve derinliklerinize işleme yönündeki bu coşkun dürtü karşısında çaresiz kaldım! İçimde alev alev yanan bu duyguları yüreğinizde anlayışla karşılayamaz mısınız!”

“O—o kadar amansız bir hürmetle diz çöküyor ki, kadının tiksinmeye fırsatı bile kalmıyor?!”

Sora ürperdi. Bunca şeyin arasında, otuz eş almış bir adamın kusursuz stratejisi gerçekten bu olabilir miydi?! Bütün ahali mutlak sıfır soğukluğunda donup kalmışken, İno’nun tutkulu diz çöküşü hızından hiçbir şey kaybetmeden sürüyordu.

“Yalvarırım! Size yalvarıyorum! Gelin sevişelim! Ateşli, tutkulu bir şekilde sevişelim!”

“Şey, durun, hayır, ben… şey…”

Kraliçe, kendini derin bir uykuya teslim ettiğinden beri rüyalarını bölen sayısız kişiden nice aşk ilanları dinlemişti. Sıradan her türlü erkeği başından savmış olmasına rağmen, bu derece doğrudan bir yaklaşımla ilk kez karşılaşıyor olmalıydı ki panik içinde okula doğru kaçmaya yeltendi. Gel gör ki—!

“Lütfen bekleyin!”

Şrak— İno’nun kaslı eli kraliçenin kolunu yakalayıp onu engelledi.

“Hayır, hey, bırakın beni—!”

“Bırakmam! Sizi asla bırakmayacağım! Göğsümün nasıl gümbürdeyip durduğunu, kasıklarımda yanan o ateşi anlamanızı istiyorum! Kurumuş bir kemik torbasından ibaret olsam da, gerçek tatmini yaşamanız uğruna canımı ortaya koyacağım!!”

“Hayıııııııııııırr!!”

Diyecek söz yoktu. Bu durum artık suç sınırında geziniyordu—hayır, aslında gözlerinin önünde yaşanan şey tam anlamıyla sapkınca bir rezillikti. Mutlak sıfırın da altında bir sıcaklık derecesi olsaydı, Sora ve yanındaki seyircilerin arasındaki atmosferi ancak o tanımlayabilirdi.

“…… Yalnız, bir şey diyeceğim.”

Aradaki mesafeyi koruyarak izleyen Sora, ürkek bir tavırla Tapınak Bakiresi’ne sordu…

“Bu ihtiyarın o yöntemle otuz hatun tavladığını mı söylemiştin sen…?”

“… Yok, bilmiyorum. Ne bakıyorsun bana öyle?”

“Yani, Werebeast kızları böyle şeylerden mi hoşlanıyor…?”

“(Aptal mısın sen?! Ben de en az senin kadar tiksindim!!)”

“Hayır, hey, bırak beni! Bıraksana dedim sanaaa!”

Çığlık atan kraliçe, bir şekilde Ino’nun elini üzerinden silkip atmayı başardı. Ardından arkasını dönüp tek bir kuyruk darbesiyle kalabalığın arasından sıyrılarak binanın içinde gözden kayboldu.

“Lütfen bekleyin, yüce kraliçem! Yüce kraliçeeeeeeem!!”

Çem… çem… çem… … çem—Ino’nun yürek parçalayan feryadı deniz boyunca yankılandı—ve yavaşça silindi. Yankının ardından geride kalan ihtiyar, perişan bir halde çöktü ve olduğu yerden kıpırdamadı.

Bu manzara karşısında herkesin yüreğine tek bir kelime kazındı: çaresizlik.

“… Bayağı bayağı ümitsiz vaka bu.”

“……”

Hiç kimse Sora’nın bu tespitine itiraz etmedi.

“… Ş-şey, henüz resmen reddedilmiş sayılmaz, değil mi?”

Ino’nun diz çökerek yaptığı o ısrarlı hamleye rağmen kraliçe onu henüz resmen reddetmiş değildi. Dolayısıyla teknik olarak oyun—yani rüya—henüz bitmiş olmamalıydı… Sora’nın bu sorusuna Plum bocalayarak yanıt verdi:

“… En başşşta, bunun bir aşk ilanılııı sayılıp sayılamayacağı bile şüpheli benceee…”

Plum’ın sözlerini başıyla onaylayan Sora konuyu geçiştirdi.

“—Pekala, o zaman şimdilik normal bir şekilde oynamaya devam etsek nasıl olur? Komut menüsü… ‘Okuldan Ayrıl,’ bup.”

“—Ha?”

Şaşkınlıktan gözleri açılan arkadaşlarına bakan Sora, sorgulayan bir edayla karşılık verdi:

“Ne var? Okuldan bahsediyoruz burada. Hiç eğlenceli değil. Yarın elimizden gelenin en iyisini yaparız.”

“… Baş sallar, baş sallar.”

“… Sizi gidi edepsizler, o zaman ne diye mekanı okul yaptınız ki?”

Tapınak Bakiresi’nin bu patavatsızca sitemine kimse cevap veremedi…

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla