No Game No Life Cilt 4 – Bölüm 7 / Büyüleyici

Büyüleyici

Oceando… Seiren ile Dhampir’lerin ortak yaşam sürdürdüğü o okyanus tabanı metropolü. Diğer ülkelerle neredeyse hiç ticareti olmayan, yerel üretime ve yerel tüketime dayalı içe kapanık bir ulus. Denizin dibinde yer aldığı için akla yatkın hiçbir yolla ziyaret edilmesi mümkün değildi. Ancak burada, akla yatkın olmayan yollarla gelmiş bir grup duruyordu. Jibril’in denizi ikiye ayırdıktan sonra gerçekleştirdiği kayma, onları Oceando’nun tamamına tepeden bakan bir manzaraya getirmişti. Yaklaşık iki yüz metre derinlikte, deniz suyu yer değiştirip sonra tekrar dolduğunda—

“Pah, işte böyle bir şey demek…”

Sora’nın arkasında inleyen Tapınak Bakiresi, Jibril’in oluşturduğu hava katmanının ötesine döndü. Orada, okyanus tabanındaki çakıl ve taşlar sanki bir karıştırıcıdaymışçasına savruluyor, çılgınca çalkalanıyordu… ama Jibril’in büyüsü ne kadar şiddetli olursa olsun, Yeminler onun silah gücü kullanmasını engelliyordu. Yani bunu gerçekleştirebildiyse, teoride kimseye zarar vermediği anlamına geliyordu…

“Bunun doğrudan şehre saldırmadığına ya da birine çarpmadığına emin misin?”

“E-evet, On Yemin mutlaktır. Bir sorun yok. Yani sanırım. Muhtemelen.”

Gelgit durulup çakıllar çökelirken ve deniz suyu berraklaşırken içi rahatlayan Sora, “—Vay be, burası bayağı havalıymış,” dedi.

“… Bayağı güzel…”

Aşağıda uzanan şehrin ihtişamı karşısında Sora ve Shiro düşüncelerini dile getirdiler. Sora’nın kafasındaki masalsı, kırsal imajın aksine, burası aslında oldukça heybetli bir metropoldü. Görünüşe göre deniz tabanındaki taşların üst üste yığılmasıyla inşa edilmiş sayısız yapı sıra sıra dizilmişti. İnci rengiyle ışıldayan taş duvarlar, ince mercan ve deniz kabuğu dilimleriyle kaplanarak göz alıcı bir renk cümbüşü oluşturmuştu. Belki de suyun kaldırma kuvvetinden yararlanılarak karada inşa edilmesi imkansız olan karmaşık kemerler ve ters koni şeklinde inşa edilmiş göze çarpan binalar yükseliyordu—ve ardından Sora düşündü.

“… Hm? Neden her şey mavi değil?”

Deniz tabanına yalnızca güneşin mavi ışığının ulaşması gerekiyordu ama bu sorunun cevabı Shiro’dan geldi.

“… Abi, galiba… şu yüzden.”

Shiro’nun gösterdiği şey, denizin içinde süzülen sayısız floresan denizanası ve deniz yosunu öbekleriydi—doğal biyolüminesansı kullanan “sokak lambaları”.

Aah, demek şehir kendi kendini aydınlatıyordu.

“Bu da ne böyle? Herkes bunlara aptal deyip duruyor ama burası bayağı güzel bir şehir.”

“… Ha-ha, teşekkür ederrrimm… ,” dedi Plum, kabulleniş ve kendini aşağılama dolu acı bir gülümsemeyle. “Burasını inşa eden ve yöneten biziz, biliyorsun yaaa… ah-ha-ha…”

Söyleyecek söz bulamayan Sora bakışlarını arkasına çevirdi. Jibril, Izuna ve Steph merakla etrafa bakınıyordu, Tapınak Bakiresi ise tamamen rahat görünüyordu. Ve bir de—

“Kral Sora Hazretleri… Tam olarak ne… ne anlama geliyor bu…?”

Muhtemelen uzamsal sıçramanın ardından kulakları pert olan Ino, hafif havale nöbetleri arasında sorusunu mırıldandı.

“İstediğin gibi, Izuna ve Miko iyi durumda görünüyor. Jibril’e bir teşekkür etsen iyi edersin, biliyorsun değil mi?”

“… Ahh, sanırım haklısın. Ama yine de iki çift laf etmeme izin verir misiniz?”

Sora, Shiro ve Jibril’e teker teker bakarak Miko derin mi derin bir iç çekti. “—Siz gürültücüler azıcık da olsa sağduyu kullanmayı beceremez misiniz…”

“Ha?”

“… Ne, sizin… der-di-niz?”

“Hmm, kedi takımının köpek familyası kolu, itirazın tam olarak nerede yatıyor?”

Sağduyunun tam anlamıyla zıt kutbunu oluşturan bu üçlü, hep birlikte Miko’ya dik dik baktı. Ekibin aklı başında birkaç üyesinden biri olan Steph, Miko’yu savunmak adına sesini yükseltti.

“D-denizi yararak yaklaşmak—nereden bakarsanız bakın, bundan daha düşmanca bir görüntü olamazdı!! Bu gidişle kraliçenin huzuruna çıkarılmayı nasıl bekliyorsunuz acaba!”

“Davet edilen taraf biziz. İşi ağırdan alan taraf ise onlar. Kaderlerinin pamuk ipliğine bağlı olduğu bu acil durumda ayaklarına kadar aceleyle geldik. Jibril’in çabası göz önüne alındığında, bizi minnet ve karşılama dansıyla karşılamaları gerekmez mi?”

Sora’nın tamamen zırvaladığını şıp diye anlayacak hislere sahip olan Miko ve Izuna, gözlerini yarım kısıp kaşlarını çattılar. Geriye kalan Werebeast—Ino—ise kulaklarını tıkamış hâlde hâlâ kıvranmaktaydı.

“… Ahh… O konuda endişelenmezdim yeriiinde olsaaam… bakın.”

Plum daha bunu söylerken, işaret ettiği yöne bakan herkes Oceando’dan fırlayan ve büyük bir telaşla kendilerine doğru ilerleyen sayısız karaltı gördü.

Belden aşağıları pullarla kaplı balık kuyruklarına, belden yukarıları ise insan kadınlarının görünümüne sahipti. Kulaklarının olması gereken yerde yüzgeçlerin bulunması dışında, Imanity’lerden pek de farklı görünmüyorlardı. Göğüslerini ancak örten bez parçalarının yanı sıra boyunları ve kolları aşırı derecede süslenmişti. Gerçekten de masallardaki gibi birer deniz kızı gibi görünüyorlardı.

“… Pekala. Demek Seiren dedikleri bunlar. Harika. Hayal ettiğim gibi çıkmaları ne iyi.”

Cthulhu mitosundaki Derin Kişiler çıksaydı tepesi atmaya tamamen hazır olan Sora rahat bir nefes aldı, ama tam o sırada—

“B-bakın, herkes nasıl da telaş içinde… En nihayetinde azar işiteceğiz.”

Seirenler tam da havalı zarlarının dibine kadar yüzerken Steph gergince fısıldadı ve ardından—

“H-ha?”

Steph’in gözleri yuvalarından fırladı. Seirenler, ışıl ışıl parıldayan pullarını sergileyerek bedenlerini öne arkaya kıvırıp süzülüyor, dönüp duruyorlardı. Mercan ve inci süsleri, pürüzsüz beyaz tenlerinde göz alıcı bir parlaklıkla ışıldıyordu. Deniz kızlarının hareketlerinde belirli bir ritim sezilmiyordu. Işıldayan denizanası ve mavi güneş ışığının aydınlattığı rengârenk balık sürüleri arasında zarafetle süzülüyorlardı. Bu manzara herkesin aklını başından alacak kadar fantastikti—yani muhtemelen tam da Sora’nın öne sürdüğü gibiydi.

“…… Abi, bu onların minnet… ve karşılama dansı.”

“—Sanırım öyle… B-bak gördün mü Steph, her şey yolunda, değil mi?”

“Sonsuz derecede hoşgörülü yaratıklarmış…”

En nihayetinde, bu kalabalığın içinde bile aşırı şatafatlı süslenmiş bir Seiren öne çıktı. Nedense ellerini çırpıp duruyor ve ağzını oynatıyordu. Steph şaşkınlıkla izledi, ancak Sora cevabı anında yapıştırdı.

“Biz Jibril’in hava baloncuğunun içindeyiz, o ise suda—sesi bize ulaşmıyor olmalı.”

“Kesiiinlikle… Gidip durumu açıklayayım, hazır gitmişken biraz da kan alayııım. Bu yakıtı hepinize su altında nefes alma büyüsü yapmak için kullanacağııım, o yüzden sonrasında lütfen şu hava duvarını kaldırın artıkkk…”

Bunun üzerine Plum hızlı adımlarla fırladı, hava zarını yarıp suya daldı. Onun arkasından bakan:

“Irklarını yıkımdan kurtarmaya gelen kurtarıcılar olduğumuzu söylesek bile…”

“—Şehirlerinin hemen önünde böyle bir yıkıma şahit olduktan sonra kim böyle bir karşılama yapar ki?”

Jibril ve Miko keskin bakışlarla fısıldaştı, bunun üzerine Sora sırıttı.

“… Seiren, ha. Gerçekten o kadar aptallar mı, yoksa—?”

“Selaaam millettt, hi-hi-hii! Ben Amila, kraliçeeenin vekiliyim. Mm, heeer şey yolundaaa!”

Aptaldılar. Sora bu açık sözlü düşüncesini yutmayı başardı. Jibril hava duvarını kaldırdıktan hemen sonra gelen Seiren, yani şu “Amila” denen kız, söylediklerine bakılırsa—ve korkutucu bir şekilde, gerçekten de öyle görünüyordu—aslında şu anda Seiren’e liderlik eden fiili tam yetkili temsilciydi. Gür, yeşilimsi saçlarının altından çekici, açık renkli bir ten seçiliyordu. İri, pırıl pırıl mavi gözleri vardı. Mercan takılar tüm vücudunu zevkli bir şekilde süslüyordu. Bu, deniz kızlarının resmi kıyafeti olmalıydı. Ama içindeki kişiliğe gelince—

“Buralara kadar geldiğiniz için çoook teşekküüür ederiıım! Ayyy, ilahi, sizleri öpmek dışında bu duygumu ifade etmemin imkânı yok, değiiil miii! Hi-hi-hii! Değil mi?!”

“… Yok ya, niyetin önemli olduğunu varsayalım gitsin…”

İş bu noktada bir resmiyet meselesi bile değildi artık. Açıkçası Imanity dilinde konuşuyordu ama baştan aşağı garipti. Sora ve yanındakiler gözlerini devirirken, Amila yine de etraflarında paldır küldür yüzmeye devam ediyordu.

“İkinizin lafı okyanusun taaa dibine kadar yayıldı! Imanity’yi kurtaran mucizevi kral, senin yakışıklı olduğunu söylemişlerdi ama yüzünü görünce tam benim tipim çıktın, acayip çekicisin, kyaaa!! Değil mi?!”

“Ahaah. Demek öyle.”

Düşününce, ilk defa bir kız ona yakışıklı olduğunu söylüyordu… ama garip bir şekilde, Sora hiç de mutlu değildi—.

“Aha! Sesin de mi seksi yoksa?! Sırılsıklaaam olduum! Sonuçta okyanustayızzz, hi-hi-hii!”

Sora sessizce Plum’a doğru bakarken, Dhampir hüzünle başını sallayarak onun bakışlarına sessizce karşılık verdi. Bunu fark ettiğine dair hiçbir belirti göstermeyen Amila, cıvıl cıvıl bir gülümsemeyle konuşmasını sürdürdü.

“Ayyy, doğru yaaa! Sizin için bir parti hazırlıyoruz, hi-hi! Yemek mi istersin? Yoksa… beni mi?”

Fıııp— diye kıvrıldı baştan çıkarıcı Amila. Hazır olsun ya da olmasın, Sora’nın arkasındaki Ino birkaç farklı anlamda ısınmaya başlamış gibiydi—

“Beni önce kraliçene götür. Misafirperverliğini onu uyandırdıktan sonraya sakla.”

Sora’nın bu kestirip atan yanıtı karşısında Ino adeta kulaklarına inanamadı. Ama Amila hiç üstüne alınmış gibi görünmeyerek şöyle dedi:

“Ayyy, tam da dedikleri gibi çoook ciddisin! Ama biliyor musun? Amila bu halini bir bakıma takdir ediyor, aha!”

“… Anlıyorum… Pekala o zaman, gidelim.”

“Oluuur! Gideeeelim! Kaleye kadar yüzeceğim! Beni takip edin, takip ediiin, hi-hi-hii!”

Amila’nın rehberliğinde Sora ve yanındakiler, manzaradan ayrılarak Oceando yönüne doğru indiler.

Ino, Sora’nın kulağına fısıldadı.

“… Efendim, teklifi ne kadar da hızlı reddettiğinizi görünce hayran kaldım.”

“Ha?”

“Şey, biz Werebeast’lerin bile duyuları denizin altında kısıtlandığı için içinizden geçenleri tam kestiremiyorum, Efendim… ama böylesine çekici bir hanımefendi karşısında hiç tereddüt etmemeniz… Hayal gücünü aşan bir özdenetime sahipsiniz—”

Gözlerini yarım kısan Sora, Ino’ya lafı yapıştırdı.

“İhtiyar, kafayı mı yedin sen? Bakir olabilirim ama öyle bir şeye ne hissetmemi bekliyorsun ki…? Gidelim, Shiro.”

“… Hı-hım…”

Sora, şaşkınlıktan ağzı açık kalan Ino’yu arkasında bırakıp Shiro’yu kaptığı gibi kendilerini sulara bırakarak şehre doğru ilerledi—

Oceando’ya girdiklerinde kulakları tırmalayan tezahüratlarla karşılandılar. Bütün Seiren’ler neşeyle gülümsüyor, dans ediyor, baştan çıkarıcı hareketler yapıyor ve ritimsiz müzikler çalıyorlardı. Söyledikleri sözler—belki de Immanity dilini konuşmalarına gerek kalmadığından—tam bir muammaydı ama hoş geldin deme niyetleri net bir şekilde anlaşılıyordu. Bu cıvıl cıvıl Seiren’lerin arasında, yer yer Dhampir olduğu anlaşılan bazı kızlar görülebiliyordu. Ancak onların ifadeleri, Seiren’lerin aksine Plum’ınkine benziyordu. Sefil… gülümsemelerle bezeli yorgun edaları, Sora ve ekibine adeta “Buralara kadar geldiğiniz için teşekkürler” diyordu.

Seiren’ler düzenli bir kan tedariki sağlıyor, Dhampir’ler ise kraliçenin çoğalmasına yardım ediyordu. Bu ortak yaşam ilişkisi, kraliçe uykuya dalana ve durum rüzgardaki bir muma dönene kadar kusursuz bir şekilde işlemişti—ama yine de—

“Hey, bu tipler yok olmanın eşiğindeyken neden bu kadar neşeli?”

Hakikaten de—Dhampir’ler bir yana, Seiren’lerde en ufak bir kasvet belirtisi dahi yoktu.

“… Ne, ben size söylemedim miii…? Onlar bunu anlayamıyorlar ki.”

Jibril, bıkkın bir sırıtışla Plum’ın cevabına ekleme yaptı.

“Seiren’lerin aptallığı efsanevi bir boyuttadır. Seiren kelimesi, diğer tüm ırkların dillerinde aptallıkla eş anlamlı hale gelmiştir, hatta bazı dillerde fiil olarak bile kullanılır.”

Sora’nın ekibi Amila’yı takip ederek okyanus tabanında yürümeye devam etti.

Su altı yürüyüşü. Yüzüyor mu yoksa yürüyor mu olduğundan emin olamayan Shiro, Sora’nın koluna tutunarak ilerliyordu. Ino, Izuna ve Tapınak Bakiresi’ne gelince—Werebeast’lerden de bu beklenirdi zaten. Bu koşullarda nasıl hareket edeceklerini çoktan çözmüşlerdi ve süzülen, esnek adımlarla ilerliyorlardı. Bu esnada Jibril, suyun altında olmasına rağmen hâlâ “uçuyordu.”

“—Hey, yani Immanity küresel çapta tescillenmiş bu aptal ırkın da mı altında sayılıyor?”

Şu anda en belirgin şekilde zorlananların Sora ve Shiro olduğu doğruydu ama yine de.

“Siz Efendilerimle tanışmadan önce bu sorunuza ‘Evet’ derdim—ama belki de şöyle ifade etmek daha doğru olur: Sırf özel bir niteliğe sahip oldukları için hiyerarşide Immanity’nin bir basamak üstündeler, ancak kendileri aptallığın zirvesini temsil eden bir ırktır.”

Plum, sırıtan Jibril’in peşinden hülyalı, mahzun bir gülümsemeyle ilerledi. “Yemek yemek, uyumak, çiftleşmek ve oynamaktan başka hiçbir yetenekleri yok, görün işteee… Hani balıkların içinde sizi zeki yapan şeyler vardır ama balıkların kendileri aptaldır ya…? Tam bir muammaaa.”

Bu dünyada gerçekten birbiriyle iyi geçinen hiçbir ırk yok, değil mi? diye düşündü Sora, gözleri uzaklara dalarak.

“… Yani, fiili tam yetkili temsilcilerinin o kadın olduğu düşünülürse…”

“Ayy, hayır… Majesteleri Amila, sırf Immanity dilini konuşabildiği için bile açık ara en iyilerinden biridir…”

En iyilerinden biriymiş—. Sora, merhamet dolu gözlerle Plum’a baktı. Plum da bu bakışı sonsuz bir çilekeşlik ve sabırla karşıladı.

“Yani, dedikleri gibi aynı gemideyiz işteee… Bize yardım etmeniz için gereken plan ve yöntem—ayrıca kraliçenin rüyalarına müdahale etme fikrinin kendisi bile—tamamen bizıım tarafımızdan tezgahlandı… Onlarda çalışma kavramı bile yok. İyi oldukları tek şey çiftleşmeeek, ha-ha… ha…”

“…… Zor olmalı, ufaklık…”

Amila’nın rehberliğinde Oceando standartlarına göre bile yüksek sayılan bir binaya girdiler. Rehbeliği takip ederlerken Sora aniden aklına takılan bir şeyi dile getirdi.

“Çiftleşmekten bahsetmişken, Jibril… Seiren’lerin diğer ırkların erkekleriyle çocukları oluyor, değil mi?”

“Evet, öyledir.”

“Irkların karışmasıyla oluşan ‘melez’ Exceed’ler var mı peki?”

Sora ve Shiro bu dünyaya geleli çok olmamıştı ama fantezi dünyalarında sık sık “yarı-elf” falan olurdu—yine de burada hiç öyle “melez” lafı duyduğunu hatırlamıyordu. Öyle olması gerektiği gibiydi zaten, diye ilan etti Jibril.

“Yoktur. Exceed’lerin dış görünüşlerinde bazı benzerlikler olsa da ruhları tamamen farklıdır.”

Yine şu “ruh” meselesi. Sora ve Shiro’nun eski dünyasında kanıtlanmamış olan bu olgu, anlaşılan bu dünyada genelgeçer bir gerçekti. Kromozomlar gibi bir şey olmalı, diye düşündü Sora kendi kendine ve devam etti. “Ama Seiren’ler diğer ırklarla çiftleşiyor, değil mi? O zaman bu yarı-Seiren’ler oluşturmaz mı?”

“Hayır, doğan şey katıksız bir Seiren olur.”

“İki ruh kullanıyor olsanız bile mi?”

“Tıpkı Dhampir’lerin kandan ruh elde etmesi gibi, Seiren’ler de çiftleşme yoluyla ruh elde eder ve bunu kendilerinin kopyalarını oluşturmak için dönüştürürler. Bu işlem sıradan canlıların çoğalmasından daha verimsiz olduğu içindir ki partnerlerinin tüm özü emilip kurutulur.”

“… Yine de oldukça ürkütücü.”

“Acaba öyle mi? Literatüre kesin olarak başvurmak gerekirse—bunun göklere çıkartan bir zevk olduğu söylenir.”

“Göklere çıkma kısmını harfi harfine kastediyorsun, değil mi… ve bu tek yönlü bir gidiş.”

Ama her neyse—sonuç olarak—

“Bu yüzden melezler—farklı ırkların özelliklerini miras alan çocuklar—doğamaz.”

Hımm… Sora derin derin düşündü. Bölünemez oldukları için Tet onları “on altı ırk” olarak tanımladı herhalde.

“—Jibril, yüzümde bir şey mi var?”

Sora, Jibril’in kendisine dik dik baktığını fark etti.

“Flügel’lerin ‘canlı varlıklar’ olmadığını belirttiğimi sanıyordum.”

“Evet… ‘canlı canlılar’ gibi bir şey olduklarını söylemiştin.”

“Bu nedenle ruhlarımız şekilsizdir. Çiftleşme yoluyla bir miktar ruh alıp bunu kendi ruhumla sentezleyerek kesin bir biçimde bir çocuk oluşturmak teorik olarak mümkündür. Sadece sanal olurdu, tabii ki, ama bir bakıma başka bir ırktan olan bir bireyin çocuğuna sahip olmak mümkün kılınabilirdi.”

“—Nereye varmaya çalıştığını pek anlayamıyorum.”

Başını hürmetle eğerek, halesini başının arkasına çekip kanatlarını katlayan—yalnızca efendisine gösterdiği bir sadakat duruşu felan—Jibril, ellerini dua eder gibi birleştirip konuştu.

“Tek yapmanız gereken ‘Çocuğumu doğur’ demek, naçizane kulunuz Jibril her an gebe kalmaya hazır—”

“… Jibril… Kapa… çeneni…”

Jibril, Shiro’nun tek bir sert kelimesiyle zorla susturuldu fakat rehberleri bunun farkında bile değildi.

“Geldiiiiiik! Buradayııız!”

Sora, hemen ardından çınlayan yüksek tonda bir sesle başını kaldırdı.

“Geldiik işteee! Burası kraliçenin odasııı!”

Amila elini kapıya koydu, yavaşça iterek açtı—

ve dışarı ışık saçıldı.

Kraliçenin odası oldukça genişti; pembe bir tavan perdesi ve halıyla kaplanmıştı. Duvarlarda, odayı aydınlatmak için yumuşak bir ışık yayan deniz yosunları düzgün desenler halinde dokunmuştu. Yüksek tavanı kaplayan vitraylar, okyanus tabanına kadar ulaşabilen ne kadar güneş ışığı varsa içeri süzüyordu. Fakat aşağıdaki tahtta duran ve adeta göz kamaştıran bir varlık saçan devasa kristal yüzünden bu cılız ışık bile gereksiz görünüyordu—. Hayır, sadece bir kristal gibi görünecek kadar güzel ve berraktı… aslında dev bir buz kütlesinden ibaretti.

“……”

Ona göz gezdiren herkesin dili tutulmuştu. Ağırbaşlı bir edayla—ya da en azından ağırbaşlı görünmek için elinden geleni yaparak—Amila duyurdu:

“Huzurlarınıza sunayım—Seiren kraliçesi… Majesteleri… Kraliçe Laila Lorelei.”

Buzun içinde bir güzel uyuyordu. Deniz gibi dalgalanan mavi saçları, neredeyse saydam olan genç yüzüne dökülmüştü. Göz alıcı altınlarla süslenmiş beyaz uzuvları, uyluklarından itibaren baştan çıkarıcı pullara dönüşüyordu. Odayı aydınlatan ışığı yansıtarak gökkuşağı gibi parıldıyor gibiydiler. Buzdan bir tabutun içinde ışık ve altına bürünmüş kraliçe, açık deniz kabuğu tahtında sessizce gözlerini yummuştu. Sözü kesilen grubun arka tarafında Plum, Amila ile konuşuyordu.

“Ah, Altesleri Amila… Majestelerini uyandırmakla ilgililiii ama… Kral Sora ve buradakileeer… hep birlikte oyunu denemek istediklerini söylüyorlaaar… Bir sakıncası var mııı?”

Plum’ın sözleri üzerine Amila bir anlığına yüzünü ekşitti ama cevap verdi:

“Neee? Benim için fark etmeeez! Sizin için sorun değil miii?”

“Eveeeet… Ş-şeyyy, ritüeli hazırlamaya yardımcı olması için otuz kadar yardımcı isteyecektimmm.”

Amila kafasını salladı, hı-hııım. “Tamam! O zaman ben kraliçeyi uyandırmak için gerekenleri yapmaya gidiyorum, tamam mııı! Hepiniz büyü yapacağınıza göre kana da ihtiyacınız olacak, değil miii, hi-hi-hii! Amila senin için birkaç kız daha getirmeye gidiyor, o yüzden elinden geleni yap, Pluuum!”

“Pekilaaa… T-tamam o zaman, kraliçenin rüyalarına girmek üzere ritüeli hazırlamaya gidiyorummm…”

Eğilerek selam veren Amila ve Plum odadan ayrıldılar.

Bu konuşmadan tamamen habersiz görünen grubun geri kalanı, kraliçenin uyuduğu buza bakakalmıştı.

“N-ne kadar alımlı bir hanımefendi…”

Steph, aynı cinsiyetten olduklarını unutmuşçasına heyecanla söze atıldı. Aslında kraliçenin baştan çıkarıcı figürü sadece Ino’yu değil, Jibril’i, Tapınak Bakiresi’ni ve Izuna’yı bile büyülenmiş halde bakakaldırmıştı—fakat—

“Hııım…? O kadar da güzel olduğunu düşünüyor musun gerçekten, Shiro?”

“… B… bil-mem…”

“Neeee—?!”

Sora ve Shiro birlikte şüpheyle mırıldanırken, diğer herkes ağzı açık onlara baktı.

“S-siz ikiniz aklınızı mı kaçırdınız?! O-ona güzel demeyecekseniz ne diyeceksiniz?!”

“… Hey, asıl sakinleşmesi gereken sensin. Sadece bu kadar abartılacak bir yanı olmadığını söylüyorum.”

Sora, Steph’in bu çıkışından rahatsız olarak homurdandı ve kaşlarını çattı. Kraliçeye tekrar baktı.

Laila Lorelei, buzdan bir tabutta uyuyan deniz kızı prensesi. Görünüşü, evet, oldukça hoştu. Ama Sora net bir şekilde iddia edebilirdi ki—o kadar da ahım şahım değildi. Örneğin Jibril’in sanat eserlerini bile susturabilecek o sert, yıkıcı güzelliği gibi değildi. Tapınak Bakiresi’nin ay ışığı altında sergilediği o ilahi derecede büyüleyici çekiciliğe de benzemiyordu. Izuna’nın masum tatlılığına da sahip değildi, hele şundan bahsetmiyordu bile—

“…? Ağabey…?”

Yanındaki kız kardeşinin arayış dolu ifadesine hitaben Sora, “Evet,” diye ilan etti. “—Kıyaslamaya bile değmez. Yani, Steph bile bundan daha iyi görünüyor.”

“…! B-böyle ucuz övgülerle beni yumuşatamazsın?!”

“Hayır yani, durup dururken sana neden yaranmaya çalışayım ki…”

Şaşkın Sora’nın arkasından Ino, sessizce onun omuzlarına pat pat vurdu.

“Kral Sora……… Ah, boş verin. Tamamen sorun değil.”

Ve yumuşak bir tonla devam etti.

“Endişelenecek bir durum yok—iktidarsızlık tedavi edilebilir. Yumuşak kabuklu kaplumbağa çorbası öneririm—”

“Olay hiç de öyle değil! Bana iftira atmayı kes!”

“Yani” dercesine bağırıp parmağıyla buzu işaret eden Sora kükredi:

“Durun ve bir düşünün!! Çirkin demiyorum ama yanımızda Tapınak Bakiresi, Jibril, Izuna ve Shiro varken bu kadar coşulacak ne var ki? Bizim güzellerimizin hepsi kelimenin tam anlamıyla seviye ötesi!”

Steph ve Ino hâlâ acınası bir şeye bakıyormuş gibi dik dik bakıyorlardı—fakat Sora’nın sözleri üzerine yalnızca Jibril ve Tapınak Bakiresi gerçeği kavradı.

“G-gerçekten de efendim çok bilge… Az önce bahsettiğim Seiren özelliğidir bu.”

“—Ha?”

Tapınak Bakiresi ve Jibril gözlerini buzdan çevirdiler ve Jibril devam etti.

“Seiren’ler, fiziksel üstünlükten ve büyü yeteneğinden yoksun olsalar da, esas olarak burada sergilenen tek silahları sayesinde hayatta kalabilirler… Yani—” Bir nefes aldı. “Denizde oldukları sürece—her şeyi kendilerine çekebilirler.”

“Seiren, denizin sevdiği bir ırktır—denizde yaşamalarının ve denizden ayrılamamalarının sebebi, bedenlerinde muazzam miktarda ruh barındırmalarıdır… Diğer tüm ruhları çekebilen su ruhları.”

“… Ooo…”

“Aa, demek öyle.”

Taşlar yerine otururken Sora ve Shiro mantıklı bulup kafalarını salladılar. On Yemin’den önce diğer ırkların erkeklerini yutarak üreyen Seiren’lerin, okyanustan ayrılmadan, üstün güçlere veya büyüye sahip olmadan nasıl hayatta kalabildiği anlaşılmıştı. Başka bir deyişle—potansiyel tehditleri büyülemeleri yetiyordu. Balık sürüleriyle nasıl yüzebildikleri ve büyü olmadan derin denizlerin su basıncına nasıl dayanabildikleri böylece açıklığa kavuşuyordu.

“Peki bu bahsettiğimiz çekicilik büyülü bir cazibe değil mi?”

“Değildir. Sadece ruhların akışıyla ilgili bir durumdur—ruhlar üzerinde etkili olan bir tür manyetizma. Yalnızca ırkın bir özelliğidir… Normal şartlar altında bu endişelenecek bir durum olmazdı ama—”

Kraliçeye şöyle bir bakıp tekrar kafasını çevirdi.

“Bu balık kadının—gerçekten olağanüstü miktarda ruha sahip olduğu anlaşılıyor.”

Kraliçenin etkisinden kaçamadığı gerçeği karşısında huzursuz olduğu belli olan Jibril mırıldandı. Aynı şekilde, bunu bilmesine rağmen—Tapınak Bakiresi bıkkın bir ifadeyle başını kaşıdı. Ama sonra—

Hımm, diye mırıldandı Jibril. “Öte yandan… neden siz efendilerimi etkilemiyor?”

“… Hımm…? Jibril, bizde… ruh, olmadığını, söylemiştin.”

“Evet, bu dünyadaki tüm canlıların bedenlerinde ruh bulunduğunu ama Shiro ile bende olmadığını söylemiştin.”

İlk karşılaştıklarında, başka bir dünyadan geldiklerinin kanıtı olarak Jibril’in Sora’nın bedenindeki ruhları kontrol etmesine izin vermişlerdi. Ruhlar üzerinde etkili olan bir manyetizmaysa, Sora veya Shiro üzerinde işe yaramaması şaşırtıcı olmamalıydı—fakat.

“Hayır, bir ruhunuz varsa şüphesiz ruhlara da sahipsinizdir. Sadece benim bilmediğim türdelerdir ya da bir şekilde tespitimden kaçıyorlardır. Ama o zaman neden etkilenmeyesiniz ki? Bakalım…”

Jibril, ilgisinin odağı görünüşe göre yeniden Sora ve Shiro’ya kaymış halde, ışıl ışıl gözlerle onları süzerek mırıldanmaya devam etti.

Bu sırada Ino öylesine bir teklifte bulundu: “Kral Sora’nın erkekliği üzerinden daha basit bir şekilde açıklanamaz mı?”

“Sen bir kapa çeneni, moruk. Sen sadece aklı uçkurunda bir azgınsın, oysa ben bir mantık abidesiyim.”

“Beklediğiniz için teşekkürleeeer!”

Amila ve Plum gürültüyle odaya geri daldılar. Kraliçenin rüyalarına girmek için gereken ritüelin hazırlığını falan bitirmiş gibi görünüyorlardı. Bu hallolduktan sonra—ikisi kraliçenin uyuduğu buza yaklaştı.

“Pekiii, şimdi Plum ve diğerlerinin sizi kraliçenin rüyalarına götürmek için hazırladığı büyüyü kullanacağızz.” İnsanın gardını düşüren gülümsemesi hiç değişmeden Amila rahatça devam etti.

“Kraliçeyi uyandıracak herkes, Yeminler üzerine her şeyini yatırsın ve ardından kristale dokunsun, tamam mııı?”

……

“Ne? Şey, ne diyorsun sen?”

Sessizliği bozan Steph oldu ama Amila boş gözlerle cevap verdi. “Ha, bir sorun mu var?”

“Tabii ki sorun var. Ne diyorsun sen?!”

Her şeyini bahse yatırmak mı? Başka bir deyişle, tüm malını mülkünü, statünü, haklarını ve hayatını—tam anlamıyla her şeyini mi iddiaya koymak?

“Neden böyle bir şey yapmamız gerekiyor ki?! Sizi kurtarmaya gelmemizi isteyen sizler değil miydiniz?!”

“Neee…? Plum, gelmeden önce onlara açıklamadın mııı?”

“Ihh… B-ben çok özür dilerim…”

Plum, şaşkın yüzüne bir parmak koyan Amila’dan umutsuzca özür diledi. Ancak sözleri kesildi—

“Sakin ol, Steph. Kafası karışık olan sensin.”

Sora gayet sakin ve net bir şekilde araya girdi. Sora’nın bu beklenmedik soğukkanlılığı karşısında Steph arkasına dönüp etrafındakilere baktı. Sora ve Shiro—Tapınak Bakiresi ve Jibril—hatta Ino ile Izuna bile—sanki durum gayet açıkmış gibi görünüyordu.

“Bizi buraya çağırdılar—kraliçenin oyununu yenip onu uyandıralım diye.

“On Yemin’in üçüncüsü: Taraflar, eşit değerde olduğuna karar verdikleri şeyler üzerine bahis oynar. Kraliçe uykuya dalarken Yeminler uyarınca oyunu ‘sıkıyorsa beni kendinize aşık edin’ diyerek kurmuş. Yani kraliçenin aşkını kazanmak istiyorsak, biz de elimizdeki kozları masaya koymak zorundayız—değil mi?”

“Eveeet, evet, yakışıklı dediğin böyle olur işte! Sadece yüzün değil, beynin de çok yakışıklııı!”

Amila kız gibi bir kahkahayla başını salladı—ancak Tapınak Bakiresi ve Shiro belli belirsiz, hafifçe gülümsedi ve bunu tek fark eden Sora oldu. Fakat Steph bu inceleşmeyi tamamen kaçırarak ikna olmamış bir edayla devam etti.

“B-bu çok saçma,” diye ısrar etti. Sesi daha da tizleşerek devam etti. “Zorda olan onlar! Onları kurtarmaya gelmişken neden böyle bir riski göze alıyoruz ki?!”

Ama Sora yine de bunu gayet doğal karşıladı.

“Plum birinin duygularına ve rüyalarına müdahale etmenin normalde On Yemin tarafından yasaklandığını, ama kraliçe bize izin verdiği için bunu yapabileceğimizi söyledi—ne var ki onun rızası sadece oyun sınırları içinde geçerli.”

Yani, başka bir deyişle.

“Önce kraliçenin oyununu başlatmazsak büyülerimizi kullanamayız ve doğal olarak onu uyandıramayız. Dolayısıyla kraliçenin onunla oynamamız için talep ettiği giriş bahsi—”

Plum ile Amila’ya bakan Sora şakaya vurdu.

“Şunun gibi bir şey: ‘Aşkımı istiyorsanız her şeyinizden vazgeçmeye hazır olsanız iyi edersiniz!’ … Değil mi?”

Steph nutku tutulmuş halde kalakaldı, geride kalanların yüzlerinde ise kendi şaşkın ifadeleri belirdi. Yalnızca Amila, Sora’ya aşırı bir övgü yağmuruna tuttu.

“Ayneeen öyleee! Ooo, kraliçe yerine seni ben alamaz mıyııım!”

Sora bu gürültücü Amila’yı görmezden geldi. “Pekala, elimizde kraliçeyi kesinlikle aşık edecek bir büyü olduğuna göre, sorun yok sanırım.”

“E-eveeeet! Garanti ediyoruum; bana bırakııın!”

“A-ama bu—yani, ya herhangi bir sebepten büyü işe yaramazsa?!” Steph endişesini hâlâ üzerinden atamıyordu.

“O zaman her şeyi Amila’ya bırakabilirsiniziiiz,” diye kararlı bir şekilde ilan etti Amila.

“Kraliçe oyunu oynayabilse de kazansa bile hâlâ uyuyor olacak, onun eşyalarından da Amila sorumlu! İşler ters gitse bile ben hepsini size geri veririm, yani hiç risk yokkk!”

“Dur bir dakika, buna güvenemeyiz—”

Ama Sora onun sözünü kesti.

“Pekala, sorun yok o zaman. Öyleyse, oyuna başlayalım mı?”

Bu işte bir tuhaflık var, diye düşündü Steph kendi kendine. Kesinlikle ters giden bir şeyler vardı. En başta, neden bu kadar yüksek riskli bir şart ancak bu noktada gündeme getiriliyordu ki? Neden bunu hiç umursamıyorlar, diye düşündü Steph, Sora’ya bakarak. Hiç onun gibi davranmıyordu. Böyle şüpheli bir oyuna gözü kapalı girmek—. Fakat Steph etrafına tekrar baktı. Başka kimsenin durumu zerre kadar garipsemediğini görünce dudaklarını sıkıca kenetledi. N-neydi bu böyle…? Neler oluyordu?!

Şimdi o halde, diyerek Plum kuralları açıklamaya başladı.

“Herkes lütfen Yeminler üzerine her şeyini yatıracağına dair ant içsin ve buza dokunsuuun. Sonra ben alt kattakilerle iş birliği yaparak ritüeli uygulayacağım ve büyüyle sizi kraliçenin rüyalarına götüreceğiiim… sonra ben de ‘hile’ konusunda size yardım etmek için yanınıza geleceğim, tamam mııı…?”

Plum ritüeli ilmek ilmek örerken detayları aktarmaya devam etti:

“Bir rüya olduğu için ortam istediğiniz her şey olabiliiir… Temsilciniz—Kral Sora, değil miii? Kral Sora’nın hayal gücü, kraliçenin rüyasındaki ortamı oluşturmak için temeli oluşturacaaak… Ortam ne olursa olsun—tek bir kazanma koşulu varrr.”

Plum’ın bıraktığı yerden lafı Sora devraldı.

“Biri kraliçeyi kendisine aşık edip uyandırmayı başarırsa kazanır, reddedilirse kaybeder—kaybedenler de oyundan elenir ve iddiaya koydukları her şeyi ödemek zorunda kalır. Yeminler üzerine ant içeceğimiz şey bu, değil mi?”

“E-eveeeet… A-ama.”

Ama. Biliyorum, diyerek kesti Sora.

“Elimizde Plum’ın hilesi var, kaybetsek bile her şeyi Amila’dan geri alabiliriz—değil mi? Rahat ol.”

Sora bunu cesur—ancak Steph’e göre bir şekilde eğreti duran—bir sırıtışla söyledi.

“Bu kadroyla, bu şartlar altında kaybetme ihtimalimiz milyonda bir bile değil, o yüzden hadi başlayalım.”

“T-tamammm. O zaman Kral Sora, lütfen bir ortam hayal ediiin ve—”

Bu sözler üzerine Sora, konu romantizm türü olduğunda akla gelecek tek oyunu hayal etti.

“Lütfen beyanınızı yapııın!”

“—Aschente!”

Sora, Shiro, Steph, Jibril, Tapınak Bakiresi, Ino, Izuna ve Plum. Hep birlikte, kelimeyi söyledikleri anda bilinçlerinin beyaza büründüğünü hissettiler.

Çok geçmeden beyaz yerini maviye bıraktı. Bir rüyadan uyanırcasına, bulanık ortak bilinçleri su yüzüne çıktı. Bedenlerinin gevşemiş her bir parçasına kan yürüdü, hisleri geri geldi—derken.

“Urbrbrbrbubrbugabrb?”

Boğuluyorlardı. Engin mavi denizin ortasında Sora, Shiro, Izuna, Ino ve hatta Tapınak Bakiresi bile dalgaların altında eziliyordu. Tuzlu suyun geniz yakan tadı. Burun deliklerinden sızıp beyinlerine batan bir acı. Sakin düşünme yeteneği pencereden uçup gitmişti—yine de beyinlerinde bambaşka bir görüntü belirdi.

Her başlangıcın bir sonu olduğu gibi…

Işıl ışıl, şaşaalı görseller. Yıldız tozu püskürtülüyormuş gibi ses efektleriyle birlikte, bir dış ses sakince anlatmaya devam ediyordu.

Her kavuşmanın bir ayrılığı olduğu gi—

“Açılış jeneriği izleyip keyif çatmanın sırası mı şimdi?!”

Yüzünü çaresizce deniz yüzeyine çıkaran Sora avazı çıktığı kadar bağırdı.

“Ulan hangi dünyada Tok*meki oyunu boğularak başlar ki? ‘Kalp Atışı’ymış, kıçımın kenarı!”

Yani, nabzının ciddi şekilde yükseldiği doğruydu. Ancak yaklaşan ölümün getirdiği çarpıntıları “Kalp Atışı Anıları” olarak adlandırmamayı tercih ederdi.

“A-ah, ç-çok özür dilerimmm… Zihninizdeki imgeyle kraliçeninki biraz karıştı da, ortamı oluşturmak biraz zaman alıyorrr… Birazcık dayanınnn—”

Düşününce, bu pek de şaşırtıcı değildi. Kraliçenin rüyalarına müdahale edebiliyor olsalar bile, Sora ve Shiro’nun dünyasındaki okul hikayelerinin bu dünyada var olması beklenemezdi. Sora’nın imgesini kraliçenin referans çerçevesiyle uyumlu hale getirmek için çalışma yapılması gayet doğaldı—fakat—

“… Ağabey… güzel bir… hayattı…”

“Pluuum! Kız kardeşim hayattan vazgeçmeye başladı bile! Bitiir şunu artıkkk!”

Sora çığlık atarken Shiro onun kollarında huzurlu bir tebessümle gözlerini yumdu.

“—Ş-şey, ritüel kurulumu tamamlandı, ortam yapılandırılıyor, değişiklikler uygulanıyorrr!”

O anda. Denizin içinde boğulmakta oldukları ortam, bir kitabın sayfasını çevirirçesine yeniden yazıldı. Deniz yüzeyinden okyanus tabanına—sahne değişti. İstenmeyen nefes alma parametresi ortadan kalkmıştı. İskambil kartları tek tek çevriliyormuşçasına, rüya dünyasında oyunun yönetimi için en uygun değişiklikler kademeli olarak eklendi ve her şey daha elverişli hale geldi.

“—Efendim, iyi misiniz?!”

Jibril’in gür sesiyle Sora kendine geldi. Ne olduğunu anlamadan ayaklarının altına toprak çekilmişti.

“… E-evet… Kahretsin, ucuz atlattık…”

Berrak mavi denizin ortasında Sora “derin bir nefes” aldı ve “alnındaki teri” sildi. Boğulma tehlikesinin korkusuyla titreyen Shiro’ya sıkıca sarılarak inlercesine mırıldandı.

“Oyun başlar başlamaz öldüğün sonlar gibi tuhaf senaryolardan zevk alıyorsan, bunu başka bir yerde yapmanı gerçekten tercih ederim.”

“… Biliyordum, denize gitmek… berbat bir şey…”

“Efendilerimi ölümcül bir tehlikeye atan bu deniz—tamamen haritadan silinmeli sanırım.”

“Sadece yüzmeyi öğrenemez misiniz ki…?”

Şimdilik iyi durumda olan tek kişi gibi görünen Steph, yarım kapalı gözlerle söze karıştı. Yine de onun yanında, Tapınak Bakiresi ve diğer Werebeast’ler öfkeyle Jibril’e katıldılar.

“… Haklısın. Bu okyanus ne işe yarıyor ki? Bu devasa, saçma sapan su birikintisini kim yarattı?”

“İlk defa Bayan Jibril’e hak vermek zorundayım. Deniz kuruyup gitse hepimiz için daha iyi olurdu.”

“Ayrıca deniz kokuyor, lütfen… Sadece çekip gitsin ve balıkları bize bıraksın, lütfen.”

Artık rüyaya tamamen dalmış olan herkes, kademeli olarak sakinliklerini kazanırken sırayla sövüp saydı.

Sora, Shiro, Steph, Jibril, Tapınak Bakiresi, Ino ve Izuna. Artık her birinin ayakları yere sağlam basıyordu, gözlerinin önünde ortamın inşa edilişini izlediler. Okyanusun dibinde olmalarına rağmen tepelerinde mavi gökyüzü parıldıyor, denizin ışıldayan yüzeyinden bulutlar süzülüyordu. Engebeli arazi düzleştirildi ve daha önce sadece kayalar ve mercanlarla kaplı olan okyanus tabanında bir okul belirdi. Etraflarında dolaşan tropikal balıklar isimsiz NPC’lere dönüştü. Neredeyse bir göz kırpma süresi içinde, okyanus tabanındaki hayali bir okul ortamı gözlerinin önünde yaratıldı.

Oceando’nun mimari tarzında inşa edilmiş bir lise… Sora bu tuhaf sahneyi incelerken yanından bir ses yükseldi:

“Majestelerinin okulun ne olduğunu bilmesine çok şaşırdım doğrusuoo… Bir kitaptan okumuş olmalı sanırım,” diye tahminde bulundu, görünüşe göre kendisi de rüyaya dalış yapmayı bitirmiş olan Plum. Sora’nın bakışlarındaki anlamı kavradı ve buruk bir yorgunluk içeren bir tebessümle dile getirdi, “Ha-ha… Oceando’da okul diye bir şey yoktuur… Ne okuyacaklardı ki zatenñn?”

Manzaranın değişimi tamamlandıktan sonra, Sora ve ekibi kendilerinin de yavaş yavaş değiştirildiğini fark ettiler. İlk olarak—görüş alanlarında sayısız simge belirdi.

“…? Bu da ne?”

Steph görüş alanındaki bu garipliklere dokunmaya çalışıp eli boşluğu taradığında, Sora açıkladı.

“Kullanıcı arayüzü… komut menüsü.”

Tıpkı bir romantizm simülasyon oyunundaki durum çubuğu gibiydi. Tam da hayal ettiği gibi Tok*meki’yi anımsatan bu sahneyi değerlendiren Sora devam etti.

“… Bunu yaratabilecek kadar yetenekliysen keşke bizi denize fırlatmasaydın.”

“Şey, bu sadece oyuncular için yaratıldııı… Ortamı inşa etmek için zihninizdeki imge ile kraliçenin anılarını uyumlu hale getirmek biraz daha fazla çaba gerektirdi deee… Ayrıca lafı açılmışken.” Plum aniden şüphelenerek sordu, “Efendim, siz o imgeyi nereden buldunuz ki? Daha önce hiç böyle bir şey görmemiştimmm…”

Sora ve Shiro’nun başka bir dünyadan geldiğini bilmeyen Plum, bilgilerinin kaynağından rahatsız olmuştu—ama görmezden gelindi.

“Yani sadece oyuncuları etkileyen şeyleri değiştirmek daha kolay, öyle mi?”

“A-ah, eveeet, ayrıca ritüeli oluşturmaya devam ediyoruum… o yüzden lütfen hayal etmeye devam ediiin.

Ancak,” diye ekledi Plum devam ederek, “dış görünüşünüzü, yaşınızı veya cinsiyetinizi değiştiremezsiniziiiz… o yüzden lütfen bunu dikkate alııın…”

Kraliçe, bir prensin ortaya çıkmasını umarak uyuyordu. Uyanıp da aşık olduğu kişiyi gördüğünde profil fotoğrafının tamamen sahte olduğunu fark etseydi—muhtemelen tekrar uykuya dalardı. Bunda sorun yoktu. Asıl mesele şuydu—

“İsimlerimizi değiştirebiliyorsak benimkini Kon*mi Man yap.”

“… Ağabey, bütün statlar… 573’teyken başlamak hileye girer…”

Kız kardeşinin yarım kapalı gözlerle kendisini azarlaması üzerine Sora küstahça sırıttı ve parmağını cık cık diye salladı.

“Sürpriz yumurtalar oyunun bir parçasıdır. Üstelik o hilede ne zaman bir şey yapmaya kalksan hastalanıyorsun, ilk yılın tamamında izin alıp bütün etkinlikleri kaçırıyorsun… Bak, dezavantajları da var, değil mi?”

“… Tamam o zaman, ben de… Sem*ponume olacağım…”

“… Affedersiniz, bunların anlamı neeee…?”

Onlar gevezelik ederken—oyuncuların kıyafetleri Sora’nın imgesine uyum sağlayacak şekilde değişti. Sora, her zamanki “I PPL” tişörtünün üzerine sadece bir blazer ceket giymişti.

“… Hmm, bu kıyafet biraz sıkıyor.”

Tıpkı onun gibi bir erkek okul üniforması giymiş olan doksan sekiz yaşındaki damarlı ihtiyar, hemen yanında şikâyet ediyordu.

“… Şişkin kasların arasında gerim gerim gerilmiş bir üniforma… Sanırım kâbuslar göreceğim.”

Sora bu söylenmeyle birlikte bakışlarını cehennemden cennete—yani hanımlara çevirdi. Yanındaki Shiro, her zamanki kapkara kıyafetinin aksine canlı renklerde bir kız okul üniforması giymişti.

Sora’nın imgesiyle kraliçeninki harmanlandığından, biraz açık seçik bir denizci üniformasıydı bu. Ve etrafını saran, aynı denizci üniformalarını giymiş kişilerse Izuna, Jibril ve Tapınak Bakiresi’ydi—

“… Denizci üniformalı Tapınak Bakiresi. Harika göründüğünü söylemeliyim ama…”

“Ne o, bir şikâyetin mi var?”

Shiro ile aynı göz alıcı denizci üniformasını giymiş olan Tapınak Bakiresi, uzun altın sarısı saçlarını savurarak konuştu. İki kuyruğu sallanırken, havalanan eteğinin altından görünen bacakları kelimenin tam anlamıyla göz kamaştırıcıydı—ama.

“… Hey, Tapınak Bakiresi, aklıma gelmişken… kaç yaşındaydın sen?”

“Sana bir kadına yaşının sorulmayacağını öğreten olmadı mı hiç?”

“Sanırım… Bu arada, Doğu Birliği’ni kuran sensin, değil mi?”

İrkildi. Tapınak Bakiresi tepki verdi.

“Hatırlayabildiğin kadar eski zamanlardan beri var olduğunu kendin söyledin. Izuna sekiz yaşında ve bir şeyleri hatırlayabiliyor. Doğu Birliği’nin yarım asırdan fazla süren ışık hızındaki yükselişi—kurulmasının ne kadar sürdüğünü hesaba katmasak bile, bu seni en az elli sekiz yap—”

“Sana ilginç bir şey öğreteyim, seni tüysüz maymun. Werebeast’ler—özellikle de Kan Yıkımı kullanan bireyler—yavaş yaşlanır.”

Tapınak Bakiresi, Sora’nın hedefi tam 12’den vuran mantık yürütmesini bölerek göz alıcı bir tebessümle konuştu.

O tebessüm aniden tehlikeli bir hal aldı ve büyüleyici bir ses tonuyla uyardı:

“Bana ‘moruk’ demeye kalkarsan… ne olacağını biliyorsun. ”

“—Hf… Tapınak Bakiresi, ben de sana ilginç bir şey söyleyeyim.”

Fakat Sora bunu göğüsleyip karşı atağa geçti.

“Görünüş her şeydir! Tavırların ve konuşma tarzın daha yaşlı biriymiş hissi veriyor olabilir ama dış görünüş olarak en kötü ihtimalle yirmi yaşında çekici bir kadınsın—ki bu durumda gerçek yaşının hiçbir önemi kalmıyor. Bu, İmanity’nin temel düsturlarından biridir.”

“… O senin düsturun.”

Steph’in söze katılımını alenen görmezden gelen Sora, yan tarafı işaret etti.

“Hem burada altmışının üzerinde biri daha var, o yüzden endişelenecek bir şey yok.”

“Aah, Efendim, tam söylemek gerekirse 6.407 yaşındayım.”

Üzerindeki kıyafetleri merakla inceleyen Jibril, tebessüm ederek cevap verdi. Jibril’in durumunda, kalçasındaki kanatlar üstünü yukarı çekiyor ve göbek deliğini gözler önüne seriyordu ki devamındaki tasvirler çıkarılmıştı. Bu sırada—

“… Bu arada, bir soru sorabilir miyim?”

“Hıı—nedir, Steph?”

“Neden sadece ben siz ve Bay Ino gibi—erkek üniforması giyiyorum?”

Evet. Shiro, Jibril, Tapınak Bakiresi ve Izuna’nın hepsi kız denizci üniforması giyiyordu; fakat bir tek Steph, Sora ve Ino ile aynı ceketi giymişti. Derin bir edayla başını sallayan Sora, gizem perdesini araladı.

“Güzel soru—ne derler bilirsin, ‘Generali vurmak istiyorsan önce atını vuracaksın.’”

“… Ne?”

Bütün gözler aniden, ciddi bir edayla açıklamaya girişen Sora’ya çevrildi:

“—Öncelikle, herkesi neden erkek gibi giydirmediğimin iki sebebi var.”

Mantığını sıralayarak tek parmağını kaldırdı—

“Birincisi, asıl heroine’i hedefliyorsan önce arkadaşlarını kafalamak istersin—yani sana yardım eden kızların olması önemlidir.”

“… Yüzünde gayet sakin bir ifadeyle tam bir pislik gibi konuşmayı iyi beceriyorsun…”

Gözlerini deviren herkes adına konuşan Tapınak Bakiresi bu tepkiyi verdi. Yine de ona hiç aldırış etmeyen ve ikinci parmağını da kaldıran Sora devam etti.

“İkincisi de—kraliçenin en başından beri erkeklerle ilgilenmiyor olma ihtimali tuzaklarını da hesaba katman gerekir.”

“… Ben kraliçenin üreme yeteneğine sahip bir erkek aradığını söylememiş miydiiim?”

“İkna edici hiçbir kanıt sunmadın.”

Sora, o da alaycı görünen Plum’a bunu kararlı bir şekilde kestirip atarak devam etti.

“Şimdi, Steph’e neden erkek kıyafeti giydirdiğime gelirsek—Steph’in sosyal becerileri yüksek ve harika bir bilgi kaynağı olacaktır.”

Konu sadece siyasi yetenekten ibaret olsaydı Tapınak Bakiresi de bir aday olabilirdi—fakat. Sora’nın sezgileri, kişisel ilişkiler hususunda Steph’in daha iyi olacağını söylüyordu.

“Yoshio kadar bilgili ve arkadaş edinme yeteneği olan erkek bir dostum olsun istemiştim—fakat…”

Sora tekrar Steph’e döndü ve derin bir iç çekti.

“… Bir karşılaştırma yapmam gerekirse… sen daha çok Ijuuin gibisin…”

“—Ne? Tam anlayamadım…”

Gerçekten de, kızıl saçları ve dengeli yüz hatlarıyla, üst sınıftan gelme gibi görünen havalı genç bir adam— (Erkek kılığına girmiş Steph’in kafası tamamen karışmıştı.) İğneleyicilikten uzak, dış görünüşünün farkında görünmeyen ama hem fiziki hem de edebi işlerde başarılı, üstelik evcimik bir yanı bile var gibi duran. Sohbet etmekte usta, pratik eylemlerde cesur ve hatta—güçlü bir iradeye sahip, bakışları berrak. Yine de tüm bunların arkasında derin bir nezaketin, hatta hoşgörünün kırıntılarını sergileyen—böylesine mükemmel bir genç adam.

Açıkça söylemek gerekirse, Sora’nın gerçek dışı dünyanın böylesi bir düşmanını—hayatı olan yakışıklı bir züppeyi—yumruklama isteği kabardı ve yine iç çekti.

“… Ijuuin mi? O da kim?”

“… İlk oyundan… boş ver, takılma buna…”

“… Düşününce, kraliçeyi İhtiyar yerine Steph ile baştan çıkarmak daha hızlı olmaz mıydı?”

“Ha? Bir dakika, ben bir hanımefendiyi baştan çıkaramam—hem yani… So-Sora—”

“… Ah, görünüşe göre ritüel tamamen tamamlandııı!”

“Öhöm, şimdi açılış videosunu bir kez daha oynatalım—ardından kraliçenin bilincini de içeri alacağıızz.”

Plum’ın bu duyurusuyla eş zamanlı olarak, önlerinde devasa bir ekran yansıtıldı. Az önce beyinlerine aktarılan o uyduruk fragman, hareketli bir fon müziği eşliğinde oynamaya başladı. Dış sesle birlikte okulun ve sınıfların tanıtım görüntüleri gösterildikten sonra sahne avluya kaydı; radyal bir şekilde sayısız dala ayrılan devasa, kıpkırmızı bir mercan oluşumu duruyordu ve kamera bunu hafif yukarı doğru bir açıyla çekiyordu. Dış ses sakince açıklama yaptı:

Kagayaki Deniz Lisesi… Efsanevi mercanın altında aşkını ilan edenlerin gerçek aşkı bulduğu söylenir—

Tanıdık kalıp karşısında Sora, göz kapakları süzülmüş halde inledi.

“… Hey. Efsanevi ağacı anladık da, ‘efsanevi mercan’ neyin nesi be…?”

Yaşlı bir ağacın altında aşkını ilan etmek mantıklıydı. Çan sesleri ve uçuşan kiraz çiçekleriyle kaplı bir tepe, tamam ona da kabul. Ama “efsanevi mercan”ın altında mı? Dalga mı geçiyorsunuz siz?

“Ne diyeceğimi bilemiyorum kiii… Okyanusta hiç ağaç yok ki, biliyorsunuz yaaa…”

Hem dürüst olmak gerekirse mercan dediğin şey yakından bakınca bayağı iğrenç bir şey değil miydi ya? Sora böyle düşündü, fakat onun bu konudaki fikrine bakılmaksızın açılış devam etti.

Bir süre sonra sıkıcı dış ses bitti ve bu kez hareketli bir pop müziği çalmaya başladı. Pembe bir arka planın önünde, “efsanevi mercan”ın altında, uzun ve dalgalı mavi saçlı bir deniz kızı görünüyordu.

Kraliçe. Denizci üniformalı kraliçe—Laila—o devasa kırmızı mercan oluşumunun altında sanki sessizce dans ediyormuşçasına yüzüyordu. Esnek uzuvlarını saran göz alıcı üniforma tuzlu suda dalgalanarak kraliçenin çekici cazibesini daha da ortaya çıkarıyor, kısa eteğinden uzanan pullu kuyruğu bile suyu hareket ettirirken ışıltılı bir izlenim veriyordu. Bakışlarında hüzünlü bir eda olan kraliçe, sanki bir şeye özlem duyuyormuşçasına ellerini göğe doğru uzattı ve—

“La”

…diye şarkı söyledi.

Sesini duyan herkes hep birlikte derin bir nefes çekti.

“Aman Tanrım…!”

“Hmm, bu cidden başka bir şey… Güzel dediğin sesinden bile belli oluyor.”

Steph ve Ino hayretlerini dile getirdiler. Yalnızca yüzünü gören herkesi büyülemeye yeten kraliçe—. Şarkı söyleyen sesi, dinleyenlerin ruhunu uyuşturucu bir hazla titretecek türden bir güzelliğe sahipti.

Sora ve Shiro hariç herkes. İkili, ekrana son derece ilgisiz bir edayla bakıyordu. “Acaba sadece bizim mi zevklerimiz tuhaf diye düşünmeye başladım…”

Sesi bir kenara, arkada çalan pop şarkısı ve video, kraliçenin çekici pozları ile efkârlı ifadesiyle uzaktan yakından uyuşmuyordu. Zaten en başta, denizci üniforması içinde abes durmayacak kadar fazla seksiydi. Hani şu liseli kız kılığına girmeye çalışan “otuzlu yaşlarındaki” kadınlar (ha) gibi durmuştu—

“Yani, herkesin kendi zevki tabii… ama şimdi bizden bunu mu tavlamamızı istiyorsun?”

Hiç gaza gelemiyorum ki… Sora hafifçe iç çekti.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla