No Game No Life Cilt 12 – Bölüm 5 / Rol Yapma Oyunu Sonu

Rol Yapma Oyunu Sonu

Çok, çok uzun zaman önce, tanrılar arasındaki bir savaş sırasında göklerden bir toprak kütlesi savrulmuştu.

Dünyayı sarsan güçlü bir saldırı, tesadüf eseri bir kara parçasını gökyüzüne doğru fırlatmıştı.

Zamanla parçalandı—yok olup gitmeden önce yere doğru süzülen felaket kıymıkları…

Bu felaket tamamen bir tesadüftü… yine de.

Tüm akıllı yaşam formlarının hafızasında göklerde süzülen felaket olarak kaldı.

Ve hafızalarda ölümsüzleştiği sonsuz bir sürenin ardından, nihayet bir çekirdek edindi ve bir Phantasma’ya dönüştü…

Bu ismi ona kimin verdiği belli değildi ama zamanın bir noktasında bu Phantasma, Avant Heim olarak anılmaya başlandı.

Ve bu kara parçası göklerde süzülmeye, yeryüzüne cehennem yağdırmaya devam ederken…

Geçmişteki bir olayı tekrarlayan bir mekanizmadan başka bir şey değildi. Bir sistem.

Zarar verme amacı veya niyeti yoktu—bir kimliği bile yoktu.

Birileri ondan korktu. Birileri geri dönmesini düşledi.

Ve birileri—onu arzuladı. Ve böylece var oldu.

Felaket yeniden doğdu—bir canavar olarak…

Canavar neden aşağıdaki yeryüzüne yıkım yağdırdı?

Çünkü… canavarlar bunu yapar.

Çünkü o bir canavardı.

Bir Phantasma olarak, doğuş amacı neyse onu yapıyordu.

Kimse bulutların neden yağmur yağdırdığını sorgulamazdı ve sorulsa da hiçbir bulut onlara cevap vermezdi.

Bu canavar da tıpkı bir bulut gibiydi—üzerinden geçtiği her şeye yıkım yağdıran bir bulut.

…………

“?! İ-İşte orada…! Işık!! Heh-heh-heh. Bize ne olduğunu anlatacak mısın, Av’n? Beni neden görmezden geldiğini bilmek istiyorum!!” dedi yerde iki büklüm olmuş tek boynuzlu bir Flügel.

Kafasında bir kask, elinde bir kazma vardı—nefes almakta zorlanan Azril…

“Nyaaa! Bir Immanity gücüne sahipken çekirdeğine kadar kazmak çok zordu, Av’n!! Ve ben de burada neden kimsenin bana yardım etmek istemediğini merak edip duruyorum!! Uzayda küçük bir delik falan açmanın faydası olurdu diye düşünür insan!! İlk defa bir kazmaya dokundum bile! Flügel’lerin lideri neden tüm kazı işini yapan kişi olmak zorunda ki?!”

Genç kadın hoşnutsuzluğunu dile getirdi—eski efendisinin tahtının altından.

Phantasma Avant Heim’ın en derin yeriydi… başka bir deyişle—

“……………………”

Tek bir kelime bile etmeden ağır ağır Azril’e döndü. Ancak bu boş bakışlı çocuk—daha doğrusu çocuğa benzeyen şey—çok geçmeden gözlerini başka bir yere dikti.

Vücudunun yarısından fazlası mavimsi beyaz kristallerle kaplıydı ve her neyse, insan olmadığı çok açıktı.

Tıpkı Azril gibi onun da tek bir boynuzu vardı; bu, ikisinin güçlerini birbirleriyle paylaştıklarının bir işaretiydi. İnsansı silüetin tek gözü kapalıydı, sanki bir rüya görüyormuş gibi…

İşte—Avant Heim’ın çekirdeğinin bulunduğu yer burasıydı…

“Hrm… Hâlâ aklın orada mı? Beni görmezden gelecek kadar mı?!”

Daha bir ay önce—Avant Heim, Azril seslendiğinde cevap vermeyi kesmişti.

Bu yüzden üç gün önce onun çekirdeğini görmeye gelmeye karar verdim. Yüz yüze geldiğimizde de görmezden gel bakalım.

Azril kazmaya üç gün önce başlamıştı ve nihayet Avant Heim’ın çekirdeğine ulaşmıştı.

Ama görünüşe göre yüz yüze geldiklerinde bile onu görmezden geliyordu.

Sanırım ağlayacağım!

Azril’in gözlerinde yaşlar birikirken—

“… Aklında mı…? Kim? Phantasma mı…?”

Genç çocuk duygusuzca Azril’e baktı ve kafasını kafa karışıklığıyla yana eğdi.

Oh… Görünüşe göre Av’n bunu fark edemiyor.

Azril, Avant Heim ile sadece gücünü paylaşmıyordu—bilinçaltlarını da paylaşıyorlardı.

Bu yüzden onun çok zaman önce gerçekleşmiş bir şeyi neden anımsadığını biliyordu.

Ve onun o gözünün rüya gibi neyi izlediğini, Avant Heim’ın kendisinden bile daha iyi anlıyordu.

Av’n’in bakışları Garad Golm’un merkezindeki yüksek bir kuleye dikilmişti…

Çaresizlik Diyarı. Umut Yutan Canavar. Yıkımın Hayaleti—İblis.

Av’n, oraya neden baktığını dile getirecek öz farkındalıktan—eğer öyle bir şeye sahipse bile—yoksundu.

Azril ise onun bilinçaltındaki duygularını kelimelere dökebiliyordu:

İblis de tıpkı benim gibi bir Phantasma.

Nedensiz ya da amaçsızca doğmuş bir şey.

Anlamı ya da iradesi olmayan bir varlık.

Bir felaket. Bir canavar. Sadece bir sistem—

Sadece…

Bir Phantasma… Birinin gördüğü bir rüya…

Olması gereken şey buydu. İşleyişinin böyle olması gerekirdi ama… İblis bir şeye sahipti.

Bir role, bir amaca ve varoluşunun bir anlamına—Av’n’in bir zamanlar sahip olduğu ama kaybettiği şeylere.

Hepsinden öte, İblis bir şey istiyordu ve onu elde etmek için çabalıyordu. Net bir benlik duygusuna sahipti…

İblis, bende eksik olan her şeye sahip. Her şeye.

İkimiz de Phantasma’yız—aynı olmamız gerekirdi… ama neden bu kadar farklıyız?

Başka bir deyişle, Av’n…

“… Oho, nya? Demek kıskanıyorsun? Onu mu…?”

Azril bunu onun yerine dile getirdi.

“… Kıskanmak… onu mu…? Kendi türümden bir Phantasma’yı mı—?”

Tüm bunları tam olarak anlayacak öz farkındalıktan yoksun olan Av’n’in sadece kafası karışmıştı. Azril kendi kendine burukça kıkırdadı.

Belki bir yıl önce olsaydı, ben de Av’n ile birlikte kıskançlık duyardım.

Ama artık değil. Kız kardeşi, insanı hiç rahat ettirmeyecek kadar zayıf olan iki efendiye hizmet ediyordu.

Azril de tıpkı o iki efendi gibi, bir yıla yakın bir süreyi karınca gibi yerde sürünerek geçirmişti.

Ve bir karınca gibi, küçücük bir beyni vardı…

Boyutuna rağmen, kullanacak kendi beyniydi bu ve o da bunu kullanacaktı—şöyle devam etti:

“Ama Av’n… Hayal ettiğin gibi biri olduğundan şüpheliyim.”

En azından, henüz değil…

Azril küçücük beyniyle İblis’i düşündü.

Bunun kendi tarzına hiç uymadığını ve bunu söyleyecek son kişi olduğunu bilerek—

Hüzünlü bir tebessümü bastıramayarak, o sözleri Avant Heim’a fısıldamıştı…

“……………………”

Kendisine söyleneni idrak edemeyen Av’n, kafa karışıklığıyla Azril’e baktı—belki de bu, gösterdiği ilk duygusal tepkiydi…

“Ama şimdi bunun sırası değil! Aşırı ama aşırı meşgulüz!!”

Azril düşüncelerini kendine saklayıp konuyu değiştirdi.

“Bizim oynamamız gereken kendi oyunumuz var! Beni görmezden gelmeye devam edersen, bu tünelin içine bir tren rayı döşeyip cevap verene kadar her gün sana bununla toslarım, duyuyor musun?! Nya?”

Bana bu lanet tüneli kazdırdığın için bunu burnundan getireceğim.

Azril bunu, Birinci Numara olarak Büyük Savaş sırasında nasıl sırıtıyorsa öyle bir sırıtışla söyledi.

Phantasma Avant Heim…

Çekirdeği—o genç çocuk—her türlü duygudan ve benlik kavramından büyük ölçüde yoksundu, ama yine de…

“… D-Daha iyi… olmaya çalışırım… Azril……… Özür… dilerim?”

Özür dileyip çatışmadan kaçınmanın kendisi için daha iyi olduğunu anlamak için duygulara ihtiyacı yoktu.

Çocuğun aslında hiç de üzgün olmadığı açık olsa da, Azril burnundan soludu, ardından ona başıyla onay verip gitmek üzere arkasını döndü.

Ancak o ayrılmadan önce çocuk bir kez daha konuştu.

Avant Heim uzaklara, İblis’in bulunduğu yere bakıyordu—ama sonra gözlerini daha da yukarı dikti.

Garad Golm’un üstüne ve göklere doğru uzanan kulenin yukarısına.

Her gördüğünde kendisini ağlatan bir şeye—kan kırmızı aya.

“Azril… ay düşüyor mu…?”

Ayın kendisini takip ettiğini fark etmişti.

“Nihayet fark edebildin mi?! İşte bu yüzden bu kadar meşgulüz!! Dürüst olmak gerekirse—ne olursa olsun, durum bizim için hiç de iç açıcı görünmüyor!! Bu yüzden bir an önce harekete geçmeni istiyorum! Çabuk ol!!”

Bununla birlikte, Avant Heim’ın bilinci çekirdeğinden çıkıp Azril’e yöneldi.

Kendi bilincine dönmeden önce orada onun öfkesini hissedebiliyordu…

Kulenin seksen birinci katı…

Sora ve ekibin geri kalanının merdivenlerin başına ulaştıklarında gördükleri şey, tam da bekledikleri gibi yeni bir sahneydi.

Shiro, Steph, Til ve Izuna—hatta Jibril ve Emir-Eins bile—diyecek söz bulamıyorlardı.

Önlerinde uzanan manzara tarif edilemezden başka bir şey değildi—tanımlara sığmayan, hayal gücünün ötesinde bir manzaraydı…

Bir savaşın kalıntılarıydı…

Muhtemelen birbiriyle savaşmış çeşitli ırkların cesetleri dağlar gibi yığılmış ve nehirleri doldurmuştu—kanla kırmızıya boyanmış nehirleri.

Bu cehennem tasvirinde tüm yaşam—belki mikroplar bile—ölmüştü. Sonu gelmeyen bir ölüm manzarasıydı ama çürümeden kalmıştı.

Ancak bundan daha da korkunç olanı—biten savaşın közleri dışında—hiçbir hareketin olmaması ve hiçbir şeyin ses çıkarmamasıydı. Ölüm dünyasında yalnızca sonsuz bir sessizlik hüküm sürüyordu.

Ama ekibi nutku tutulmuş halde bırakan şey bu değildi.

Uzun zaman önceki Büyük Savaş sırasında dünyaya dehşet saçmış olan Flügel ve Ex Machina’nın sözlerini boğazına dizen şey.

Sessizliğe bürünmelerine ve gözlerini kaçırmalarına neden olan şey.

Ölüm manzarasını saran görünmez bir şeydi.

Somut olmasa da, gruptaki Immanity’ler bile onun varlığını hissedebiliyordu—görünmez bir şey.

“B-bu da ne…? Bu da ne böyle?!”

Steph yarı panik halinde haykırdı ama oradaki kimse ona cevap veremedi.

Ne olduğuna dair söylenecek kelime yoktu. Onu ne algılayabiliyor ne de anlayabiliyorlardı.

Ekip üyelerinden biri, diğerlerinin gözlerini kaçırdığı şeye doğru baktı—Sora.

Gözlerinde karamsar bir bakışla, Steph’e cevap vermek için ağzını açtı…

“Steph… sana umudun gerçekten ne olduğunu söylediğimi hatırlıyor musun?”

Umut… beynindeki kimyasal bir reaksiyondur.

Bu dünyada bu mekanizma pozitif ruhlar olarak adlandırılıyordu, yine de son derece ölçülebilir bir maddeydi.

Vücutta gerçekleşen fiziksel, fizyolojik bir reaksiyon—başka bir deyişle, bir illüzyon.

Öyleyse—

“Peki… çaresizlik nedir sence?”

Sora bunu sorduğunda, Steph onun dik dik baktığı yere dönüp baktı.

“B-bu… çaresizliğin görüntüsü mü yani—?!” diye bağırdı, ardından bakışlarını hızla başka yöne çevirip Sora’ya döndü.

Ölüm dünyasının üzerinde bir şey belirmekteydi…

Her türlü kavrayışı tamamen ve büsbütün reddeden bir şey…

Belirsiz bir duyguydu ve bu yüzden kelimelerle ifade edilemezdi.

Varlığını belirgin kılan şey ise içgüdülerdi. Ekip üyeleri bir şeyin ezici varlığını hissedebiliyordu—

Buna bir kelime atfetmek gerekseydi… bu—

nefretti.

Ya da feryat. Ya da öfke.

Ya da belki kin? Pişmanlık? Aşağılama, tiksinti, düşmanlık, korku—hayır, bunların hiçbiri değil.

Bu dünyadaki tüm kötülükler—kötülük duyguları—bu manzaraya sıkıştırılmıştı. Manzaranın üzerinde gezinen şey yalnızca hissedebildikleri, kaç ya da savaş içgüdülerinin kaçmak için avazı çıktığı kadar bağırdığı bir şeydi.

Bu—gerçek çaresizlik olmalıydı. En mantıklı gelen tanım buydu.

Ekip dehşetle nefesini tuttu, ancak Sora ağır ağır başını sallayarak bu fikri reddetti:

“Cık, pek sayılmaz. Bu, her katta gördüğümüz şeyin aynısı—bu Kule.”

O güzel ibadethane. O gür orman. Yanardağ, kasvetli sisle dolu vadi.

“Başka bir deyişle, tüm bunlar İblis’in bir parçası… Yıkımın Hayaleti’nin, Umut Yutan Canavar’ın.”

Ve eğer İblis umudu yutan bir canavarsa, o halde—

“Bu da sadece—umut.”

“… Ağabey… ne… diyorsun…?”

Jibril ve Emir-Eins’in bile doğrudan bakmakta tereddüt ettiği, son derece kötücül nihai kötülük kavramı.

Neden böyle bir şey umut olarak kabul edilsindi ki?

Sora ileriye bakarken karanlık gözleri her türlü ışıktan yoksundu.

Shiro, onun akıl sağlığını sorgulayarak o gözlerin içine baktı. Ekip, Sora duygusuzca devam ederken o gözlerdeki korkuyu hissetmeye başlıyordu:

“Çaresizlik, umudun tükendiğinde başına gelen şeydir… Umudun zıttı değildir. Umut bir artıysa, çaresizlik sıfırdır… eksi değil. Çaresizlik diye bir duygu yoktur. Bu sadece umut olmadığında gerçekleşen şeydir… Çaresizliğin bir şekli yoktur.”

O halde önlerinde kıvranan bu öz de neydi?

“… Birinden nefret edersin. Sende tiksinti uyandırır, canını sıkar. Ondan iğrenir ve nefret edersin. Kıskanırsın, çekemezsin. O kadar sevimsiz ve iğrençtir ki, o kadar tiksindirici ve katlanılmazdır ki. Onu incitmek, ona acı çektirmek, onu kırmak, parçalamak, yok etmek, ondan kurtulmak, onu öldürmek istersin—hayır, ölüm bile yetmez; sonsuza dek acı içinde yaşamasını istersin—”

Tüm bu düşünceler ve daha fazlasıydı:

“Herkesin ölmesini istersin, dünyanın yok olmasını istersin… Bunların hepsi sadece hissettiğin duygular, dilediğin şeyler. Beynindeki kimyasal süreçlerdir. Fizyolojik bir reaksiyon. Arkasında doğru ya da yanlış, iyi ya da kötü yoktur. Bu—”

Özünde—

“—sadece umuttur… Umut Yutan Canavar’ın yuttuğu umut.”

Yani:

“Dünyanın sonu—asla gerçekleşmeyecek, hayal edilen bir fenomen—umut denen kolektif bir fantezi…”

İblis’in gerçek özü işte buydu.

Sora’nın sözleri ekibi derin bir sessizliğe gömdü.

Onun o karanlık gözleri neye bakıyordu?

Flügel ve Ex Machina bile Phantasma hakkında çok az şey biliordu, kaldı ki İblis olan o ani mutasyon hakkında ne bileceklerdi.

Henüz gerçekleşmemiş bir fenomenin, açıklanamaz bir şeyin fantezisini kişileştiriyordu.

“… E-Efendim… ne demek istiyorsunuz… asla gerçekleşmeyecek bir fenomen derken…?”

Jibril, kavranılamaz olanı kavrayamadığı için özür dileyerek öne çıktı.

Sora sonunda gözlerini kaçırdı ve kendini küçümseyen bir sırıtışla cevap verdi, “Ah, evet… o kısım İblis’in tam olarak ne olduğunu mükemmel bir şekilde açıklıyor.”

Çağlar boyunca, Sora’nın geldiği dünyanın her yerinde—ya da dur, öyle değil miydi?

Aynı şey bu dünya ve ırkların her biri için de geçerliydi.

Gerçekten garip. Bütün insanlar—

kendilerinin iyi, temiz insanlar olduğunu düşünmek ister…

Onlardan nefret ediyorum. Onların sahip olduğu şeye sahip olmak istiyorum. Onu çalmak, onları incitmek ve öldürmek istiyorum… Bunların hepsi umut.

Kötücül umut—öyle kötücül ki böyle hissetmek bile kötü görülür, bu yüzden:

İnsanlar her zaman başkalarını suçlamak ister…

Kendi aşağılık duyguları yüzünden başkalarını suçlamak isterler. Onlara böyle hissettiren şey başkasının suçudur—ya da evet…

“Bunu bana iblis yaptırdı… değil mi?”

Kimse kötü düşüncelerini üstlenmek istemez. Kimse kötü olmak istemez.

Kendilerinin iyi, saf, masum ve haklı olduğunu düşünürler.

Ama derinlerde hissettikleri duyguları da reddedemezler. Bu yüzden her zaman başkasının suçudur.

Bana böyle hissettirdikleri için kötü olan onlar. Ben haklıyım.

Ah, umarım başlarına kötü bir şey gelir. Umarım biri onları öldürür. Ah…

“Buna karma falan derler ve sırf olması gerektiği için başkalarının başına kötü bir şey gelmesini umarlar.”

“Ve bundan dolayı suçluluk bile duymazlar. Sadece kendi zihinlerinin sınırları dahilinde bunu umut ederler…”

“”

Sora bunu kötülükten ya da düşmanlıktan söylemiyordu…

Sanki kendinden bahsediyormuş gibiydi—ekip nutku tutulmuş haldeydi.

Bu yüzden Sora hissizce konuşmaya devam etti…

“Yani. Büyük Savaş. İnsanlar rüzgar estikçe ölüyordu—buradaki sahne gibi cehennem tasvirleri yaratıyorlardı. Nefret dolu bir çağdı. Kime sorarsanız sorun, eminim bir noktada şöyle düşünmüştür—keşke nefret ettiğim herkes ölse. Keşke biri benim dışımdaki her şeyi yok etse. Ama… ya herkes bunu dilediyse?”

Bu durum tam da önlerinde gördükleri sahneyi—ve etraflarında girdap gibi dönen umut kasırgasını yaratırdı.

Böylece bu kolektif fantezi, bu umut şekil aldı—dünyanın yok oluşunun bir hayaleti, herkesi ve her şeyi öldüren bir canavar.

İblis—yani nihai kötülük—böyle doğmuş olmalıydı…

Ancak ekibin kafası daha da karışmıştı:

“Beyin oldukça elverişli bir şekilde çalışıyor, biliyorsunuz değil mi?”

Sora henüz bitirmemişti.

“Kendi kötü düşüncelerini ve nefretlerini belirsiz bir nihai kötülüğe yükleyebilirler—ama bu pek yapıcı değil, değil mi? Çünkü kötülük hâlâ kötülüktür. Bu yüzden onun varlığını ortadan kaldırılması gereken bir şey olarak kabul etmek ve tanımak zorunda kalırlar. Yenilmesi gereken nihai bir kötülük.”

İşte bu yüzden…

“İblis, kendi yenilgisini de içeren bir Phantasma’dır…”

İblis’in kendisini yenecek kahramanlar aramasının sebebi de buydu.

“İblis, dünyanın herkesi öldürme yönündeki kötücül umutlarını yuttu ve dünyayı yok etmeye çalıştı, ama dünya sonradan ondan nefret etti ve sırf bu yüzden onu öldürdü—dünyanın kendi kötülüğünü yerleştireceği ve bastıracağı elverişli bir sahneydi…”

İblis’in teorik olarak kazanılabilir bir oyun yaratmasının nedeni buydu.

Ve İblis’in kendisine meydan okuyan kahramanlardan hiçbir şey istememesinin sebebi de buydu.

Kahramanlar, Kule’nin tepesindeki çekirdeğini yok ederlerse İblis’in sahip olduğu her şeyi devralırlar.

Çekirdeğini yok etmek… Sahip olduğu her şeyi… Geçmiş zamandaydı…

“Bu zindanın tepesinde İblis’i yenersek—oyun, çekirdeğinin kırılacağı varsayımı üzerine kurulu ve şey…”

O zaman gerçekleşecek tek bir şey vardı…

“İblis’in tüm bunlardan istediği şey… birinin onu öldürmesi… Hepsi bu…”

…………

“A… anlıyorum… O halde İblis bir mutant değil, diğer Phantasma’larla aynı—”

“Hipotez: İblis hiçbir zaman proaktif hareket etmedi. İblis, tüm canlıların birbirlerinin yok oluşuna dair kötücül arzularını temsil eden pasif bir sistemdir… Bu durum, onun diğer Phantasma’lardan ani sapmasının henüz keşfedilmemiş nedenini açıklıyor.”

Jibril ve Emir-Eins, Sora’nın bu fikrini kabul eder gibiydi—ama aksine…

“Ve sen bunu kabulleniyor musun…? Sen ne diyorsun? Bu bir çeşit şaka mı?”

Bu düşüncenin kendisi, önlerindeki terk edilmiş savaş alanına saçılmış ceset yığınlarının yarattığı cehennem gibi manzaradan, hatta etraflarında dönüp durduğunu içgüdüsel olarak hissedebildikleri o başkalarına yönelik nefret girdabından bile daha kötücüldü.

“Yani herkes birbirinden nefret edebilir öyle mi?! Ve birbirinin ölmesini dileyebilir?! Sonra da tüm bunlar İblis’e yüklenir ve o da sırf bu yüzden öldürülmek zorunda kalır, öyle mi?!” Steph titreyen, sıkılmış yumruklarıyla bağırdı.

Ve sonra—

“Yani sırf herkes nefret etsin ve öldürsün diye mi doğdu?! Bu… fazla acımasız!!” diye haykırdı.

Shiro ve Til ayaklarına baktılar.

Izuna gözyaşlarını tutuyordu.

O sevimli küçük tüy yumağı.

Kahramanların gelip kendisiyle savaşması için o kadar heyecanlı olan o kişi.

Yüzündeki o kocaman gülümseme…

“Lütfen, öldürün beni” demenin bir yolu muydu…?

İmkânsız.

Bunu kabul etmeyeceğim!! İblis olsa ne olur ki…?

Onu bu dünya yarattı, o yüzden acı çekmesi gereken şey bu dünya.

“…… Bundan kurtulmanın bir yolu vardır… Değil mi, Sora…?”

Hatalı olan fikirler çirkin yüzlerini tam gösterirken, Steph kendini durdurdu.

Bu düşüncelerin zihnine girmesine izin vermeyecekti. Başını salladı ve Sora’ya döndü.

Yalnızca karanlık barındıran gözlerinin içine bakarak sordu:

“Bu oyuna katılmayı kabul ettin çünkü İblis’i yenmenin bir yolu olduğunu biliyordun, değil mi?!”

Bu Sora’ydı. Oyunların daha başlamadan kazanıldığını söyleyen adam. MDB adına, kimsenin ölmesine izin vermemek gibi inanılmaz bir dezavantajı seçen adam!! Bir fedakarlık gerektiren hiçbir oyunu asla oynamazdı—!!

Steph’in bakışları yalvarıyordu—tıpkı Shiro, Til ve Izuna’nınki gibi.

Fakat Sora’nın karanlıktan daha karanlık olan gözlerinde görülecek hiçbir şey yoktu. Başını başka yöne çevirdi…

Ve sonra akıllı telefonunu uzattı—ve cevap verdi:

“… Hayır, Steph. Bunu yapmanın bir yolu yok… Hiç yok.”

“… Biz kahramanlarız, İblis ise düşmanımız… Çaresizlik Diyarı yayılırsa, dünyanın sonu gelir. Kahramanların İblis’i yenmesi gerekiyor—oynamak zorunda olduğumuz oyunun konusu bu…”

Sora, kimseden beklenmeyecek bir cevap verdikten sonra arkasını döndü.

Ardından Jibril’e ekibi oradan uzaklaştırmasını emrederek seksen birinci kattaki cehennem manzarasını arkalarında bıraktı.

Bu sırada… Kule’nin dışında…

Garad Golm’un eteklerindeki bir tepenin üzerinde.

Durmak bilmeyen şiddetli tipinin ortasında, takım elbiseli bir iskelet dua eder gibi diz çökmüştü.

“Ah… İblis’in dirilişi ve sizin yüce gücünüz sayesinde hâlâ güvendeyim, İmparatorum.”

Kendine Genau Ih diyen iskelet, konuşurken çatırdadı.

“Gerek MDB’nin müdahalesi gerekse İblis Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’nı ele geçirmem tam da planladığınız gibi gitti—ve şüphelerim olsa da ekip, öngördüğünüz üzere İblis’i pekalâ yenebilir. Her şey tıkır tıkır işliyor.”

O sıradan tepenin üzerinden raporunu sunan iskelet derin bir saygıyla eğildi.

Ah, evet—kahramanlar İblis’e karşı zafere gerçekten yaklaşmış olsalar bile…

Ve son derece öngörülemez olsa da—onun fedakarlığını kabul etmeyi seçseler bile…

Ya da daha gerçekçi bir ihtimalle, bunu yapmayı reddedip oyunu kaybetseler bile…

Ya da belki—kazanmak için öngörülemeyen başka bir yöntem bulsalar bile…

Kule’ye çoktan girmiş olmaları—artık çok geç olduğu anlamına geliyordu.

Ne yaparlarsa yapsınlar nafileydi ve plana uygundu. Sonuçları etkilemeyecekti…

İskelet memnun görünüyordu ama sonra aniden kendisine yöneltilen en ufak bir hoşnutsuzluk hissini sezdi.

“?! Ah, ah… Lütfen, beni bağışlayın! Bu tiksinç bedenle gözlerinizi kirlettiğim için merhametinize sığınıyorum!!” Genau Ih panik içinde haykırarak iskelet bedeninden kurtuldu.

Ardından Genau Ih bir kez daha diz çöktü, bu sefer kendi… ya da onun gerçek formunda, göklere bakıp merhamet dileyerek—

Alnından tek boynuzlu bir tavşanı andıran tek bir boynuz çıkan ve gözleri başının üzerindeki ay kadar kırmızı olan kız bir kez daha konuştu…

“Demonia’nın Irk Taşı neredeyse o mucizevi avucunuzun içinde sayılır… efendim.”

Bu sözler ağzından çıkar çıkmaz bedeni titredi.

Bunu elbette üzerine yağan dondurucu kar yüzünden yapmıyordu.

Bu gezegende mahsur kalanlara kızıl ışığınızı sonsuz bir merhametle yansıtıyorsunuz. Herhangi bir tanrınınkinden daha yüce ve daha soylu bir yerden.

İhtişamlı özünüz göklerin tepesinde kurulmuş, kızıl ayı taçlandırıyor.

Gerçek sesiniz bir gün kulaklarımı onurlandıracak olsa onları söküp atardım, çünkü bu mütevazı hizmetkâra hitap etmenize gerek yok—

Ey Yaratıcı. Efendim.

“Ah… Her şey sizin için… Ay Tanrısı. ”

Ay Tanrısı, Xenathus.

Tarihin başından beri, aşağıdaki bu sefil gezegene inme yönündeki ebedi hedefi artık gerçekleşebilir görünüyordu.

Karşısındaki genç kadın, Ixseed On Üçüncü Sıra: Lunamana’dandı.

Ve zevkten tir tir titreyerek aşırı bir sevinç içindeydi…

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla