
“… Sanırım öncelikle şu konuyu aradan çıkarsak iyi olacak. Şu üç yıllık ara için mazeretin neymiş, bir dinleyelim bakalım.”
Kamiya, yeni editörü O’nun bilgisayar ekranından kendisine gülümsediğini gördü.
O an, içinde bulunduğumuz çağda yaşadığı için içten içe şükretti.
Sonuçta sanal bir toplantıda editörünün boynunu sıkma tehlikesi yoktu!!
Bu yüzden, hiç istifini bozmadan—Kamiya sadece mahcup bir ifade takınarak cevap verdi.
“Şey, bak şimdi, Tet bazen taslakları teslim etme konusunda işi gerçekten ağırdan alıyor. Benim de elim kolum bağlı kalıyor hâliyle.”
“Anlıyorum… Ne demek istediğinizi tam anlayamadım. Biraz daha açabilir misiniz lütfen?”
Kamiya bilgece başını salladı ve hâlâ gülümsemekte olan editörüne derdini anlatmaya koyuldu.
“Fantastik bir evren bağlamında yabancı deyim ve ifadelerin —ya da gerçek dünyadaki tarihe ve dine atıfta bulunan ‘karma’ gibi kelimelerin— kullanılmasının uygun olup olmadığına dair süregelen bir tartışma vardır, bilirsin ya?”
“Evet, gayet iyi biliyorum.”
“Aslında benim durumumda —ben Tet’in materyalini uyarlıyorum, bu yüzden gerçek dünya jargonunu kullanmamda hiçbir sakınca yok.”
“… Devam edin.”
Editör, Kamiya’nın söyleyeceklerini merak ederek öne doğru eğildi.
“Seri boyunca defalarca gösterildiği üzere —No Game No Life’ın yazarı Tet’in kendisi,” diye neşeyle devam etti Kamiya. “Bu kelimenin tam anlamıyla Tanrı’nın kelamı, bir efsane. Benim tek yaptığım bunu Japoncaya çevirmek. Yani birisi fantastik bir dünyada gerçek dünya jargonunu kullanmanın tuhaf olduğunu söylüyorsa, sorunu aslında dille demektir. Beni yanlış anlama; orijinal taslak Tet’in kendi dilinde yazılmış. Benim işimse, ortaya çıkan çeşitli nüansları okuyucuların anlayabilmesi için onu modern Japoncaya çevirmek. Jibril’in İngilizceden kelimeler ödünç alma eğilimine bir baksana. İngilizce çeviride ise Fransızca kullanıyor.”
“Anlıyorum. Bu noktada haklı olabilirsiniz.”
Dürüst olmak gerekirse, bu tirat hiç de yeni bir şey değildi.

Aslında bu, yüksek fantezi türünün atasının yüzük hakkındaki o bilinen hikâyeyi kaleme alırken söylediği şeyin tıpatıp aynısı. Kamiya bu ayrıntıdan hiç bahsetmemeye karar verdi ve pişkin pişkin anlatmaya devam etti!
“Tet bana kendi taslağını vermezse ben de sana taslağı teslim edemem. Bu ciltte neden üç yıl oyalandığını bilmek ister misin? En ufak bir fikrim bile yok. Kendisine sormamız gerekecek. Kesin yine oyun falan oynuyordu!”
Kamiya, editörü için kusursuz bir mazeret öne sürmüştü; editör ise yüzündeki o hiç bozulmayan tebessümle yanıt verdi.
“Pekala, madem öyle. O zaman bu kitabın telif ücretini Tet’e göndermemin sizin açınızdan bir sakıncası yoktur?”
“Iıı…”
“Aynı şey önceki ciltler için de geçerli tabii. Bize bunca zamandır sadece taslak çevirisi yapıyorsan, sözleşmemizde bazı değişiklikler yapmamız gerekecek…”
“Şey, o konu hakkında…”
“Hukuk departmanıyla bir görüşmem gerekecek ama size fazladan ödeme yapmış bile olabiliriz, bu durumda da—”
Herkese merhaba! Sizi üç buçuk yıl boyunca bekleten o yazar karşınızda — Yuu Kamiya!! Bu cilt için sizleri bu kadar uzun süre beklettiğimden dolayı gerçekten tüm kalbimle özür dilerim. Sabırla bekleyen tüm okurlarıma da sonsuz minnettarım.
“Peki bu sefer bu kadar uzun sürmesinin asıl sebebi neydi?”
Evet, yeni editörüm O’ya konunun aslını açıklamam için müsaade edin.
Görüyorsunuz ya… Bütün mazeretlerimi tek tek yazmaya kalksam, ilginizi çekmeyecek kadar uzun bir şey çıkacak ortaya. Bu yüzden konuyu kısaca “Kendimi gerçekten çok salmışım,” diyerek kapatacağım. Mümkün olduğunca üstünkörü bir şekilde ifade etmek gerekirse…
“Seni öldürmeyen şey güçlendirir,” sözünü daha önce hiç duydunuz mu?
“Duydum tabii. Bayağı bilindik bir sözdür.”
Hakikaten öyle. Açık ve anlaşılması kolay — kısa ve öz.
Ancak bence biraz fazla düz bir mantık — kelimesi kelimesine kabul etmek yerine üzerine biraz daha düşünmeye değer.
Mesela…
ufak bir çiziği tedavi etmezseniz, zamanla iltihaplanıp hayati tehlike oluşturan bir yaraya dönüşebilir. Yani öyle bir şey işte.
Bir şeyin sizi pat diye öldürmüyor oluşu, ona rağmen çalışmaya devam etmeniz gerektiği anlamına gelmez.
Asıl laf “Seni öldürmeyen şey eninde sonunda iyileşir,” olmalı. Seni öldürmeyen şeyi tedavi etmen gerekir, değil mi? Öyle değil mi ama?!
İnsan vücudu sınırlarının ötesine geçmeye elverişli değil bir kere.
Yüce Nietzsche’nin de bir zamanlar dediği gibi: Zihin, bedenin kölesinden başka bir şey değildir!! Hasarlı bir beden, zihin için de hasarlı bir kaptır; zihnin de pes etmesi an meselesidir…
İş o noktaya geldiğinde de insan hayatı yaşamakta neden bu kadar berbat olduğunu sorgulamaya başlar.
Neden mi? Şey… çünkü kendinizi saldığınız için mi?

O kadar bitmiş durumdasın ki bunu kendin bile fark edemiyorsun. Ne yani, salak mısın?
Tıp profesyonellerinden aptal muamelesi görmek istemeyenleriniz varsa, lütfen ama lütfen kendinize iyi bakın.
Sizi öldürmeyi başaramayan her neyse, ondan sonra toparlanabilmek son derece önemlidir!
Kendi sağlığınızdan daha büyük bir kaynak yoktur!
Bu da bizi benim başıma gelenlere getiriyor. Esasen, bu kaynağın her bir kırıntısını tüketip meteliksiz kalmıştım; ya da… daha doğrusu o kadar çok borç biriktirmiştim ki ödemem birkaç yılımı aldı!
Ve nihayet ufukta borçsuz olacağım o günü görebiliyorum!!
“Peeeekala öyleyse! Biraz daha neşeli konulardan bahsetmeye ne dersiniz?!”
Bana uyar!! Neşeli sohbetlere bayılırım!! Gelsin bakalım!
“Aslında ben koyu bir No Game No Life hayranıyım. Bu yayınevine ilk katıldığımda en büyük hayalim sizin editörünüz olmaktı! Bu işe girmenin beni ne kadar mutlu ettiğini tahmin bile edemezsiniz. Adımı kitaplarınızda görmek gözlerimi yaşartıyor!!”
,
Ha. Hımm… Teşekkürler. Çok makbule geçti…
“N-ne? Neden bir anda bu kadar mesafeli davranıyorsunuz?!”
Yani… Tecrübelerime göre, ne zaman bir editör böyle övgüler yağdırsa, tek sebebi bir şey istemesidir. Bilirsiniz işte, hani İtalyan Mafyası birini indirmeden önce hediye gönderir ya, tıpkı onun gibi.
Ağzınızdan çıkacak bir sonraki lafları şimdiden duyar gibiyim: “Eee, yeni cilt ne zaman geliyor?”
“… Neler çektiğinizi hayal bile edemiyorum. Ben de sadece sohbeti neşeli tutmaya çalışıyordum.”
Bir dakika. Yani az önce bana söylediklerinizde gerçekten ciddi miydiniz?

“Tabii ki! Üniversitedeyken bile hayranınızdım. Hâlâ üzerimde çok büyük bir etkileri var.”
G-gerçekten ciddisiniz!!
Tebrikler—ve teşekkür ederim!! Bunları sizden duymak beni o kadar mutlu ediyor ki—
Bir dakika. Üniversite mi dediniz?

“Evet, öyle dedim. Bir sorun mu var?”
Yok, şey… Bu yayınevinde ne kadar süredir çalışıyorsunuz…?
“Aşağı yukarı sekiz yıldır.”
Nasıl yani? Yani kitaplarımı üniversitedeyken okudunuz… ve şimdi de… benim editörümsünüz…?

Hmm? Buradaki hesabı kafamda oturtmakta zorlanıyorum.
“Kafanızı karıştıracak ne var ki? Sonuçta bu, No Game No Life’ın onuncu yıl dönümü.”

N-NEEEEEE?! O-O-O-ON YIL MI? On yıldır mı yazıyorum ben bu seriyi?!

Ve—ve—üstelik Practical War Game’i de dahil edersek, o on yılda sadece on iki cilt mi yazabilmişim yani?!
Ama bir dakika—bu aynı zamanda ilk cildi yazmamın üzerinden tam on yıl geçtiği ve on yaş yaşlandığım anlamına geliyor!!
O zaman Shiro çoktan reşit oldu bile!!
BU KONUŞMANIN HİÇBİR EĞLENCELİ VEYA SEVİMLİ TARAFI YOK Kİ!!
“Evet! Seri onuncu yılına ulaştı, hikaye doruk noktasına yaklaşıyor ve yeni bir manga uyarlamasını duyurmak üzereyiz! Editörünüz olarak, gelecekte yaşanacaklar için hayranları heyecanlandırmayı sabırsızlıkla bekliyorum! Ve ben de bir hayran olarak, bizleri nelerin beklediğini görmek için şimdiden heyecanlıyım! Lütfen okuyabilmem için bir sonraki kitabı bir an önce bitirin!!”
Aha, işte geldi!! Bir sonraki cildi istemeye başlayacağını biliyordum zaten!!
Yani, evet, yazacağım tabii ki! Bedenim olan o kutsal tapınağa zarar vermeden yazacağım hem de!
Ve elbette okuyuculardan da bir sonraki cildi heyecanla beklemelerini rica edeceğim! Tekrar görüşmek üzere!!
Ama abi, on yıl mı…? Cidden mi ya…?




