No Game No Life Cilt 12 – Bölüm 1 / Giriş

Giriş

“Kimseye zarar verme…”

Böyle basmakaşıp bir lafı ağzına dolayanların hayatında hiç video oyunu oynamadığını varsaymak yanlış olmaz. Muhtemelen oyunlarda kazananların ve kaybedenlerin olduğu gerçeğini akılları bile almıyordur.

Örneğin, örnek bir yardımsever insan olduğunuzu varsayalım. Bir gün yemek alanına gidip kendinize bir öğle yemeği alıyor, ardından herkesin kullanımına açık masalardan birine oturuyorsunuz. Yemeğinizi yerken alanın yavaş yavaş müşterilerle dolduğunu, en sonunda da boş yer kalmadığı için çaresizce etrafa bakınan birini fark ediyorsunuz.

Sırf o koltuğa oturmuş olmanız yüzünden… başka birinin hayatını olumsuz etkilemiş oluyorsunuz.

Bu birinin suçu mu? Hiç endişelenmeyin, siz o örnek yardımsever halinizle elbette suçlu değilsiniz. Boş masaya oturma hakkınız vardı ama bu hakkı kullanarak başka birinin kaybetmesine neden oldunuz…

Oyun oynarken kazanmaktan keyif aldığınızdan eminim. Zaferiniz başka birinin zararına olsa bile.

Peki ya iyi bir okulu kazanmak? Harika bir şey, değil mi? Sizin kabul edilmeniz, başka birinin reddedildiği anlamına gelse bile.

Temel olarak bakarsak… başkalarına zarar vermeden yaşamak imkansızdır. Toplum dediğin devasa bir sandalye kapmaca oyunundan ibarettir—sıfır toplamlı bir oyun.

Siz bir şey kazandığınızda, kaçınılmaz olarak başka biri tam olarak o şeyi kaybeder. Üstelik bu kavram yalnızca toplumla da sınırlı değildir. Başkalarının pahasına yaşadığımız sürece, yaşama eyleminin kendisi başlı başına bir yüktür…

Bunu inkar etmenin gerçekten imkanı yok.

Siz, o yardımsever insan, başkalarının iyiliğini ne kadar düşünürseniz düşünün, sırf böyle davrandığınız için sizden nefret edecek birileri çıkacaktır ve bu da sadece varlığınızı bile onlar için bir yük haline getirecektir…

O halde sormalıyım: Etrafta “Kimseye zarar verme” diye gezinirken, gerçekten de bugüne kadar kimseye zarar vermeden yaşadığınıza inanıyor musunuz…?

Bu soruya özgüvenle “Evet” cevabı verebiliyorsanız, sizden samimiyetle kıskançlık duyuyorum demektir. Kimlerin kafasına basarak bu noktaya geldiğinizden habersiz olduğunuza göre, muhtemelen gayet kolay bir hayat geçirmişsinizdir.

Kimseye zarar verme.

Eğer bunu yapmanın tek bir yolu varsa—ki kesinlikle vardır—o da şudur:

En başından hiç doğmamış olmak…

Lucia kıtasının batı kısmında yer alan Elchea Krallığı’nın başkenti yine aynı adı taşıyan Elchea’ydı.

Gökyüzünde kırmızı bir ay yükselmişti fakat o gece hiç yıldız yoktu. Yıldızların ışığı, bu cıvıl cıvıl, kutlama havasındaki başkenti donatan sayısız fener ve meşale yüzünden sönük kalmıştı.

Koyu bağlayan merkez kanalda Dhampir’ler ve Seiren’ler uyum içinde şarkı söylüyorlardı.

Kanalın iki yanında yukatalara bürünmüş kalabalık Werebeast grupları, omuzladıkları devasa tahtırevanlarla kordonda yürümekteydi.

Onların hemen arkasından ise iki bacaklı insansı robotlarına neşeyle kurulmuş Cüce’ler geliyordu.

Başkentin üzerinde süzülen çok sayıda çelik hava gemisi, kalabalık kütlenin üzerine kendi ışıklarını yansıtıyordu.

Parlak bir şekilde aydınlatılmış yıldızsız gökyüzünde, Phantasm olan Avant Heim’ın etrafında keyifle süzülen Flügel’lar da vardı.

Son olarak Peri’ler de yürüyüşe katılarak, aradaki birkaç Exmachina dâhil tüm şehir manzarasını süzülerek süslüyorlardı.

Büyüleyici bir geçit töreniydi bu; katılan herkesin gözlerini kamaştırırken aynı zamanda gördüklerine inanmakta güçlük çekmelerine neden oluyordu.

Geçit töreni aşağıdaki caddeleri hınca hınç doldururken, yol boyunca uzanan binalar da izleyicilerle dolup taşıyordu.

Bu izleyiciler ve geçit töreninin arkasından sel gibi akan kalabalık yalnızca Imanity’lerden ibaret değildi.

Oceando, Doğu Birliği, Hardenfell ve Avant Heim vatandaşlarının yanı sıra bağımsızlığını yeni kazanan Peri ulusu Spratulia’nın halkı da töreni takip ediyordu.

Çeşitli ulusların mensupları bayrakları, milli renkleri ve armalarıyla kendilerini gururla belli ediyor, bir yandan yürürken bir yandan da kutlama şarkıları söylüyorlardı.

Hepsi aynı hedefe doğru ilerliyordu—Elchea Kraliyet Kalesi’nin önündeki şehir meydanına; orada geleneksel kıyafetler içindeki bir grup Imanity gelişlerini beklemekteydi.

Yürüyüş, dünyanın dört bir yanından toplanan heyetlerin milli bayrakları hep birlikte göndere çekmesiyle zirve noktasına ulaştı…

Her bir ırkı temsil eden yedi bayrak, Konfederasyon’un tek bir bayrağının altında göndere çekilmişti.

Yakın zamana kadar kimsenin hayal dahi edemeyeceği bir manzaraydı bu. Özellikle de Disboard için çok kültürlü bir arada yaşamın sembolü haline gelen Elchea şehrinde.

Sadece bir yıl önce buranın çöküşün eşiğinde, sefil bir ulus olduğuna kim inanabilirdi ki? On Yemin’in kabulünden—hayır, Exceed’lerin doğuşundan beri kimse bunun mümkün olabileceğini düşlememişti bile.

Talihli bir tesadüf eseri bu uluslar bir araya gelmiş ve tarihte akıl almaz yeni bir sayfa açmıştı.

O gün, o gece, o şehirde bulunan her bir akıllı varlık, bu sayfanın çevrilmesinde pay sahibiydi. Vardıklarında hepsi tek bir noktaya baktı—kraliyet kalesinin balkonuna.

Orada ırkların yedi temsilcisi duruyordu. Bu görünmeyen düşü somut bir gerçekliğe dönüştürenler onlardı—evet…

Werebeast’lerin lideri, çift kuyruklu, altın saçlı bir tilki kadın—Tapınak Bakiresi.

Sevimli, genç yüzü gece gökyüzüyle bütünleşen son erkek Dhampir—Plum.

Pullu kuyruğunu çekici bir edayla bir o yana bir bu yana sallayan Seiren kraliçesi—Laila.

Hareketsiz kanatlarıyla yeryüzüne nazikçe inen ilk doğan Flügel—Azriel.

Befehler Einzig adına orada bulunan, varlığı tüm bilgilerin ötesine geçen sibernetik bir kız, Exmachina—Emir-Eins.

Reis adına orada bulunan Cüce temsilcisi, mitril saçlı ve parlak orikalkum gözlü genç bir kız—Til.

Peri temsilcisi, dans ederken etrafa çiçekler saçan minik, hain bir kız—Foeniculum.

Ve son olarak, minik cüssesiyle yoktan var olarak mucizevi bir şekilde aşağı süzülen bir Old Deus—Holou.

Her bir temsilci ya kendi ırkının tam yetkili temsilcisi ya da vekaleten onun dengiydi. Ancak… Hiçbiri bu tarihi gecenin asıl yıldızı değildi. Balkonda son iki figür belirdiğinde kükreyen tezahüratlar ve alkışlar daha da yükseldi.

İlki, gece gökyüzünde ışıldayan lacivert bir frak giymiş ve kraliçelere layık bir tacı kol bandı gibi koluna takmış genç bir adamdı.

İkincisi ise yıldızlı bir gökyüzü gibi ışıldayan bir gece elbisesi giyen ve krallara layık bir tacı saç tokası olarak kullanan küçük bir kızdı.

Doğru ya—bu görkemli geçit töreni, yeri göğü inleten alkışlar ve dünyayı sarsan sevinç çığlıkları hepsi bu ikisi içindi.

Bu etkinlik, Elchea’nın kraliyet kardeşlerinin tahta çıkışının birinci yıl dönümünü kutlamak amacıyla düzenlenmişti.

Ağabey Sora için aynı zamanda ve istemeden de olsa bir başka şeyi işaret eden bir etkinlikti:

Bakir olarak girdiği on dokuzuncu yaşını…

Her şey bir hafta önce başlamıştı.

“Gelecek hafta… Elchea hükümdarları olarak tahta çıkışınızın birinci yıl dönümünü kutlamak için bir anma töreni düzenliyoruz.”

Sora ve Shiro, kraliyet kütüphanesinde Jibril’in arşivlerini okumakla video oyunu oynamayı harmanladıkları bir anın ortasındayken, genç ve kızıl saçlı arkadaşları Stephanie Dola bu haberle tepelerine bindi.

“… Gelecek… hafta mı…? Çok… ani oldu… ,” dedi Shiro.

“Bu işlerin nasıl yürüdüğünü bilmediğimi kabul ediyorum ama böyle bir etkinliğe hazırlanmanın çok daha uzun sürmesi gerekmez miydi?” dedi Sora. “Ayrıca bu işlerden anlamıyor olsam bile, önceden onayımızı almanız gerektiğini varsaymak mantıklı olurdu herhalde…?”

Sora ve Shiro kısık gözlerle hoşnutsuzluklarını paylaştılar; Steph ise buna oldukça ciddi bir bakışla karşılık verdi.

“Önceden sormuş olsaydım onay verir miydiniz sanki?”

“İmkânı yok. Rüyanda bile göremezdin.”

“İşte tam da bu yüzden arkanızdan iş çevirip hazırlıkları kendi başıma hummalı bir şekilde yürüttüm ya! ”

Bunu nasıl başardığı da hiç gizemli değildi. Sora ve Shiro siyasete zerre ilgi duymayan hükümdarlardı—onlardan habersiz böyle bir tören hazırlamak gülünç derecede kolaydı.

Özgüvenli sırıtışıyla bunu tam olarak başardığını ima eden Steph’e bakarak Sora ve Shiro aynı anda sessizce dillerini damaklarına vurdular.

Steph cidden kurnaz kız. Bizi çözmeye başladı bile.

“Elchea Konfederasyonu dünyanın iki büyük ittifakından biri. Onun lider gücü olarak, Elchea hükümdarları olarak tahta çıkışınızı kutlamak üzere dünya liderlerini görkemli bir törene davet edeceğiz.” “Ayrıca bu durum, üye devletlerimizi oluşturan çok sayıdaki ırk arasındaki dayanışmayı hem iç hem de dış kamuoyuna sergilememiz için bir fırsat—ki bunun siyasi ve ekonomik açıdan muazzam bir önemi var. İkiniz için de kıyafetleri çoktan seçtim ve o gün için sıkı bir programı onayladım bile, şöyle ki—”

“Bu sefer işin içinden sıyrılamayacaksınız,” falan filan…

Steph bunu açıkça dile getirmese de ikilinin bu etkinlikten kaytarabileceği tüm yolları tıkamıştı. Ne var ki onun bu uzayıp giden konuşması, boş gözlerle uzaya bakan kardeşlerin bir kulağından girip diğerinden çıkıyordu.

“Ah be… Disboard’a ışınlanalı harbi harbi bir yıl olmuş…”

“… Zaman… hızlı mı geçti… yoksa… acayip yavaş mı… kestirmesi zor…”

Dönüp geriye bakınca… İkili bir oyun tahtası üzerindeki dünya olan Disboard’a geldiğinden beri başlarına sürüyle şey gelmişti.

Çoğunlukla akışına bırakarak ilerlemiş olsalar da bu kardeşler, kendilerini bu dünyadaki Imanity ulusu olan ve yıkımın eşiğine gelen Elchea’nın çifte hükümdarları olarak bulmuşlardı.

Ardından Doğu Birliği ile bir Konfederasyon kurmuş; Oceando, Avant Heim ve Hardenfell’i ittifaklarına dahil etmiş, üstelik Old Deus, Exmachina ve Peri’ler arasından da yeni müttefikler edinmişlerdi. Tam da Steph’in dediği gibi, Konfederasyon dünyanın iki büyük ittifakından biri haline gelmişti. Bütün bunlar tek bir yıl içinde yaşanmıştı.

Shiro’nun az önce mırıldandığı gibi, bu geçen bir yıl aynı anda hem çok uzun hem de çok kısa gelmişti……

Bir dakika, ne…?

Durun bir dakika. Bir yıl—lanet olası koskoca bir yıl mı geçti yani—?!

“Şey, alo? Törenin nasıl gerçekleşeceğini anlatıyorum… Dinliyor musunuz?”

Böyle bir açıklamaya asla dikkat etmeyecekleri açık olan Sora ve Shiro, isteseler bile dinleyecek durumda değillerdi.

İkisi de alelacele cep telefonlarını çıkardılar ve aydınlanan ekranlara dik dik baktılar.

Kendi geldikleri dünyanın takvimini tutmaya devam eden ekranlar şunları gösteriyordu:

“NEEE?! Asırlar önce on dokuz yaşına mı basmışım?! Nasıl oldu da bunu gözden kaçırdım ben?!”

“… Hayır, hayır, hayır… Boyum… ve göğüslerim… bir milim bile… büyümeyip durdu mu yani…?!”

Bu da ne demek oluyordu?

Kendini öteden beri on sekiz yaşında bir bakir olarak tanıtan Sora’nın bir noktada—aslında epey zaman önce—on dokuz yaşında bir bakire dönüştüğü, Shiro’nun ise fiziksel olarak gözle görülür tek bir ölçüde bile büyümeden on iki yaşına bastığı anlamına geliyordu.

İkisi de geriye doğru irkildiler ve bu tatsız haber yüzünden göklere feryat ettiler:

Ama bir dakika! Henüz bitmedi! Bu acı gerçekliği kabul etmeyi reddediyorum!!

“Biliyor musun! Doğum günlerimiz Disboard’da yeniden doğduğumuz gün yenilendi!! Aynen öyle!! Yani resmi belgelerimizde kesinlikle böyle yazıyordur, değil mi?! Steeeeeph?!”

“……!! Evet…! Ağabeyimin dediği gibi! B-B-Ben hâlâ… on bir yaşındayım!!”

Bu dünyanın takvimi onların eski dünyasıyla aynı değildi. Farklı bir dünyada doğan iki kardeş, Elchea’ya geldiklerinde ellerinde bir doğum belgesi bile yoktu!

Sahip oldukları tek resmi evrak, ilk taç giyme törenleri için sahte olarak hazırladıkları—öhöm, düzenledikleri—ve Disboard’a vardıkları günü doğum günleri olarak kaydeden resmi belgelerdi!!

Yani ben hâlâ on sekiz yaşında bir bakirim, Shiro da hâlâ tahta göğüslü bir on bir yaşında!!

İkili bu iddiayı Steph’e şiddetle savundu, Steph ise sakince başını sallayarak karşılık verdi: “Haklısınız sanırım, bu da demek oluyor ki törenden dört gün önce, yani bugünden iki gün sonra doğum gününüz olacak. Dolayısıyla bu tören, hem tahta çıkışınızın birinci yıl dönümünü hem de doğum gününüzü kutlayacağımız çifte bir kutlama olacak—hey, beni dinliyor musunuz siz?!”

Sora ve Shiro elbette dinlemiyorlardı, zaten dinleyecek zihinsel durumda da değillerdi.

Yani—sadece eski dünyamızdaki doğum günlerimizi tamamen kaçırmakla kalmadık, iki gün sonra su götürmez ve inkar edilemez bir şekilde on dokuz yaşında bakir bir Sora ve tahta göğüslü on iki yaşında bir Shiro olacağız…

Steph’in sesi, utançtan yerin dibine geçen Sora ile gözleri dolan Shiro’ya uzaktan geliyordu…

Ve böylece o kader günü, kardeşlerin Elchea kraliyet tahtına çıkışlarının birinci yıl dönümünü anma töreni gelip çattı.

Etkinlik görkemli bir geçit töreniyle başladı ve tam yedi gün boyunca resmi bir ihtişamla devam etti.

Düzenlenen ilk büyük etkinlik, Konfederasyon üyesi ulusların her biri arasında geleneksel gösteri sanatlarının paylaşılmasıydı. Her ırkın ve ulusun liderleri teker teker bir araya geliyor, büyük ziyafetlerde selamlarını ve tebriklerini ileterek birlikte vakit geçiriyorlardı.

Bütün bunlar, tüm tam yetkili temsilcilerin ve vekillerinin bir araya gelip “Ulusumuz, Elchea Krallığı ve Konfederasyon altındaki diğer tüm ulus-devletler ve ırklarla dostane ilişkilerini sürdürmektedir” ve “Bundan böyle karşılıklı büyümeyi teşvik etmek için hiçbir çabadan kaçınmayacağız” gibi ortak deklarasyonlar yayınlamasıyla taçlandırıldı.

Cüce’lerin ve Peri’lerin iş birliği sayesinde bu konuşmaların her biri Konfederasyon’un tamamında yayınlandı.

Diğer uluslarla kurduğu titiz koordinasyon sayesinde her şey Steph’in en ince ayrıntısına kadar planladığı programa mükemmelen uyum sağlayarak ilerliyordu.

Kutlamalar süresince Sora ve Shiro’nun her zamanki kıyafetlerini giymelerine izin verilmediğini söylemeye gerek bile yoktu.

Sora bir frak, Shiro ise bir gece elbisesi giymişti—ikisi de insanı son derece sıkan giysilerdi.

Sıkan şeylerden bahsetmişken, ikili bitmek bilmeyen bir can sıkıntısı, titreme ve bitkinlik zinciriyle umutsuzca savaşırken, bir yandan da sosyalleşme ve göz teması kurma fobilerini bastırmak zorundaydı.

Tam yetkili temsilcilerin her biri—özellikle de Tapınak Bakiresi ile Plum—gösterinin bu kısmında kendilerini gülmekten zor alıkoydular.

Bu durum, cehennem gibi geçen o yedi günlük süreç sona erene kadar devam etti……

Cehennemin yedinci gecesinde Steph; gözlerinde hayat ışığı kalmamış ve bacaklarını zombi gibi sürüyen Sora ile Shiro’yu Elchea Kraliyet Kalesi’nin koridorlarında yürütürken şunu duyurdu…

“İkinizi de tebrik ederim! Sırada son—daha doğrusu asıl etkinlik var!!”

“… Daha var mı… …kaldı mı yani? Ayrıca söyler misin, bu lanet enerjiyi nereden buluyorsun sen…?”

“… Uyumam… gerek… Steph… sen ne zaman… uyuyorsun…?”

Steph yedi günün tamamını kardeşlerin yanında geçirmişti.

Başka bir deyişle, onlar için hazırladığı dakikası dakikasına programa kendisi de uyuyordu—üstelik bunun üzerine perde arkasından tüm töreni yönetiyordu. Doğal olarak törenin iki ev sahibinden katbekat daha yoğun olması gerekirdi…??

Kardeşler ona şüpheyle baktılar, Steph ise kaynağı bilinmeyen yaşama sevincinden güç alarak kocaman bir gülümsemeyle yanıt verdi.

“İkiniz en büyük etkinliği unuttunuz: Doğum günü partiniz!!”

Doğru ya.

İkiliye gerçekten de bu törenin hem tahta çıkışlarının birinci yıl dönümü hem de doğum günleri için ortak bir kutlama olduğu söylenmişti.

Buna rağmen henüz herhangi bir doğum günü kutlaması yapılmamıştı—

“Tüm o sıkıcı etkinlikler boyunca çile çekmenize neden olduğum için gerçekten çok üzgünüm, işte bu yüzden muhteşem bir kapanış yapmak istiyorum! Bizimle ve doğum gününüzü şahsen kutlamak isteyenlerle birlikte baş başa olacağımız özel bir doğum günü partisi ayarladım!!”

Özel bir doğum günü partisi… Peki.

Steph şüphesiz en güzelini sona saklamış, ikisine bir sürpriz yapmak istemişti. Bu muhtemelen onlara teşekkür etme şekliydi.

Ama:

“Doğru ya… doğum günlerimiz… Neyse, en azından Shiro kendininkine heyecanlanıyordur… herhalde…”

“… On iki… yaşına… giriyorum… Tek bir milim bile büyümemiş olmama rağmen… on iki olacağım…”

“Neden doğum günü partisi sürprizi yapılmış gibi değil de dünyanın sonu gelmiş gibi davranıyorsunuz siz?!” diye haykırdı Steph.

Sora ölümcül hastaymış gibi görünürken Shiro kendi kendine hezeyanlar içinde mırıldanıyordu.

Devasa bir sürpriz olması gereken şey, kardeşlerin boş bakan gözlerinde kalan son yaşama ışığını da emip götürmüştü.

“Şey, ben… tören programını sizin için biraz fazla sıkışık hazırladım herhalde—evet, kesin öyle olmalı. E-eğer durum buysa herkese açıklama yaparım, partiyi başka bir—”

“Ah… hayır, Steph. Mesele tam olarak o değil…”

Sora, duyduğu suçluluk duygusundan yüzünü buruşturan Steph’i durdurmak için başını sallayarak şöyle dedi:

“Doğum günleri sadece on sekiz yaşına basana kadar eğlencelidir…”

,

“…………… Ha? Gerçekten mi…?”

Sora o kadar emin bir edayla konuşmuştu ki Steph artık bu konudaki kendi dünya görüşünü sorgular hale gelmişti.

“Bunu bilmemene şaşırdım doğrusu… Gel de seni biraz aydınlatayım…”

Derin bir nefes alıp konuşmasına devam etti.

“Öncelikle, yaşlanmanın avantajlarının ne olduğunu düşünüyorsun?”

“…? Avantajları mı…? Şey… bir sürü var?”

“Aynen öyle. Çünkü yaşlandıkça yeni hakların kilidi açılır.”

Tam olarak yeni haklar yani:

“Fiziksel büyüme, zihinsel gelişim ve yapmana izin verilen şeyler üzerinde daha fazla özerklik.”

“… Ben gıdım bile… büyümemiş… olsam da… ,” diye sitemle mırıldandı Shiro, ama başını sallaması ağabeyinin değerlendirmesinin ikinci yarısına katıldığını gösteriyordu.

“Özerklik, ya da daha basit bir ifadeyle, özgürlük. Sözleşme imzalama, ehliyet alma, aile evinden taşınma, çalışıp para biriktirme özgürlüğü—temelde hayatını uygun gördüğün gibi yaşama özgürlüğü!”

“…! … Evlenme… özgürlüğü! Sadece… altı yıl… kaldı…!” Shiro bunu heyecanla ekledi; sanki yeniden yaşamak için bir neden bulmuş gibiydi.

Sora bu nedeni anlamamıştı ama yine de kız kardeşinin o zihinsel çöküşü atlatmış olmasına sevinerek başıyla onayladı.

Evlenme özgürlüğü de bir başka büyük şeydi—başka bir deyişle, cinsel özgürlüktü.

Ya da daha doğrusu—cinsel içerikli medya ve içeriklerle haşır neşir olma özgürlüğü!

“Bak görüyorsun ya Steph!! Çocukken tek istediğim şey bir an önce büyümekti!! Bu duygu ergenlik dönemimde bana bir kamyon gibi çarptı, her gün on sekiz yaşına basmanın hayalini kurmaya başladım!! Çünkü o gün, erotik oyunları, hentai’leri, doujin’leri elime alabileceğim ve internetten kendi başıma pornografi izleyebileceğim o muazzam gündü—özgürlüğün nihai şekli! Reşit olacağım o kader anına kadar ayları—hayır, günleri saydım!!”

“Şimdiye kadar söylediğin her şey seksle ilgili! Dört gözle beklediğin başka hiçbir şey yok mu senin?!”

“Yok! Hiçbir şey!! Bir erkeğin beyninin yüzde altmışı azgın düşüncelerden oluşur!!”

“Bunun bilimsel bir gerçek olduğunu mu iddia ediyorsun?! Hayır, dur—bunun sadece ama sadece senin için geçerli olduğuna neredeyse eminim Sora!”

Erkek düşüncelerinin geriye kalan yüzde 40’ını servet ve sosyal statü kaplar—yani özünde bir erkek, seksi kadınlara çekici görünmek için yanıp tutuşur! Ve bunun tek nedeni, çekici bir eş bulmayı başardıktan sonra erkeği bekleyen şeyin yine seks olmasıdır! Yani mantıken, daha geniş bir çerçeveden bakarsak bir erkeğin zihninin yüzde 100 seks peşinde koşmakla meşgul olduğunu söylemek gayet yerindedir!

Sora daha sonra bir adım geri attı ve bireysel düzeyde ufak tefek farklılıklar olabileceğini kabul ederek mütevazı bir kararla mübalağalı ifadeler kullanmaktan vazgeçti.

“Artık net bir şekilde anlaşılmıştır ki on sekiz yaşına kadar olan tüm doğum günleri gerçekten de kusursuzdur!! Bu yüzden aklı başında hiç kimse, bu sınırın altındaki bir doğum gününü partiyle kutlamaya karşı çıkmaz!! Ama soruyorum sana—!!”

Sora bu tutkulu tiradını buraya kadar sürdürdü, ancak tam bu noktada coşkusu dik bir düşüşe geçti.

“Ne soruyorsun…?”

Henüz birkaç saniye önce son derece canlı olan Sora’nın yüzü şimdi tüm duygulardan arınmış haldeydi; Steph yutkunarak bu soruyu ona yöneltti.

On dokuz yaşın ötesinde bekleyen tek şey sigara ve alkoldü… Sora’nın zerre ilgisini çekmeyen önemsiz detaylardı bunlar; ilgisini çekse bile bu yeni hakların kilidinin açılması yirmi yaşında sona eriyordu.

Peki yirmiden sonra ne bekliyordu? Otuzdan sonra? Kırktan sonra?

“Yirmi yaşın ötesinde kazanılacak yeni hiçbir şey—ne bir özgürlük ne de bir hak—yoktur.”

Hatta durum bundan çok daha vahimdi—!!

“Çalışmak ve vergi ödemek zorundasındır—yani yükümlülükler! Oradan sonra elde edeceğin tek şey budur! Her yıl sinsice geçip giderken bedeninin çürüyüp gitmesi ve zihninin esnekliğini kaybetmesi de cabası!! Eskiden her yeni günün iple çekildiği bir hayat, muazzam bir zihinsel stresle kirletilir! İş yerinde geçirmek zorunda olduğun vakit, dilediğin şeyi yapma özgürlüğünü elinden alır ve sen sadece geberip gideceğin günü sayarsın!!”

“Yaşın için endişelenmek adına henüz çok erkencisin Sora. Ayrıca mevcut yükümlülüklerinden bir tanesini bile yerine getirmeden yetişkinlik hakkında böyle ağır eleştiriler yapmaktan kaçınmanı rica ediyorum—bir yıldır hiçbir şey yapmadan krallık yapıyorsun!”

“… Yirmi beş yaşında… seni bekleyen… bir avantaj daha var Ağabey… ben on sekiz olduğumda…” Gerçi bu daha çok… bir zorunluluk sayılır bu saatten sonra…”

Sora, Steph’in yerinde laf sokmasını ve Shiro’nun ucu açık yorumunu duymazdan gelip rüzgara savurdu.

On sekiz yaşın ötesindeki tek bir doğum gününün bile hiçbir değeri olmadığına dair inancında dik durdu!!

Shiro’nun bir yaş büyümesi için sebepleri olabilir belki ama Sora’nın on dokuz yaşına basmasını kutlaması için ne sebep vardı ki?

Savunmasını bitirip çaresizlik kendisini ele geçirmek üzereyken:

“Soraaa! Bunu çok ama çok fazla derinlemesine düşünüyorsun! Doğum günü dediğin sadece bir yıl daha yaşadığını kutlamaktır—bu kadar basit işte!!”

Steph, Sora’nın temposuna kapıldığını fark edip karşı atağa geçti geçmesine ama:

“Peki. O zaman bana şunu çöz bakalım Steph: Yaşamak ne demektir?”

“Iyyy… Yine ne var bu sefer…?” Steph, Sora’nın damdan düşer gibi ortaya attığı bu yeni felsefi soru karşısında söylenmeden edemedi.

Yaşamak ne demektir…?

Bir insan doğduğu andan itibaren, günün birinde öleceği kesinleşmiştir.

Bir insan için, şanslı bir hayat sürdüğü ve yaşlılığında sağlığı yerinde olduğu varsayılırsa—en fazla yüz yirmi yıl kadar yaşar.

Aksine, bir insan yarın da ölebilir—hatta her an, herhangi bir saniyede de. Öngörülemeyen, zamansız bir ölümün önüne geçilemez.

Bu durumda insanın hayatı, doğduğu andan itibaren başlayan ve ölüme giden bir geri sayımdan ibaret değil midir?

Eğer durum buysa, o zaman yaşamak ne demektir?

“Bana göre yaşamak… umut sahibi olmaktır.”

“…………”

“Yapmayı seçtiğin ya da yapmaya çalıştığın, sürekli ulaşmak için çabaladığın şeydir. Yaşamak tam olarak bu demektir bence.”

Yaşadığımız bu hayat, ya da… daha da vurucu bir ifadeyle, uğruna yaşadığımız o ölüm eninde sonunda gelecek ve geldiğinde de—çürüyüp toprağa karıştıktan sonra—her şeyin ne kadar anlamsız olduğunu anlayacağız.

Aklımızda bu kaçınılmaz ölüm varken… yaşamak dediğin, umut ettiğin şey için çabalamak değil midir?

Hiçbir şey yapmaya niyeti olmayan, gerçekleşmesini istediği hiçbir arzusu bulunmayan, sırf yaşamak için yaşayan bir insanın—

gerçekten yaşadığı söylenemez, o sadece uzun ve eziyetli bir ölüm sürecindedir…

“Bu noktada, güya kutlamaya değer olan şu geçen yıla bir göz atalım…”

Bu yıl—Sora’nın etrafı birbirinden güzel fıstıklarla çevrili bir kral haline geldiği yıldı. Bu mükemmel koşullara rağmen—Sora’nın hâlâ sevgilisiz ve bakir kalmasıyla sonuçlandı.

Başka bir deyişle Sora, büyük olasılıkla önümüzdeki on, hayır, yüz yılı da zavallı bir bakir olarak geçireceği çıkarımını yaptı.

Geçen bu bir yıl, onun için bu teorinin kanıtlanmasından başka bir işe yaramamıştı— Yani! Nerede bulacaktı ki… herhangi bir umudu…?

“Yani bugünümü bir yıl daha yaşamış olmayı kutlayarak geçirmemi mi istiyorsun? Benim tanımıma göre umutsuz geçen bir yıl yaşanmamış bir yıldır, bu yüzden kutlanacak hiçbir şey yok… Hatta direkt cenazemi kaldırmamız gerektiğini bile savunabilirsin…”

Sora’nın bu kabulleniş seviyesi neredeyse sevimliydi fakat Steph buna kanmadı.

“… Kendini bir sevgili bulmaya bu derece takıp böyle bir çaresizliğe sürüklenmiş olmanı neredeyse takdire şayan bulmaya başladım…”

“… Biliyor musun Ağabey… Koca bir haremin… olabilirdi… bu kadar ezik olmasaydın…”

Shiro da Steph’e katılarak şaşkınlık içinde Sora’ya yüzünü buruşturmaya başlamıştı.

Ekip tam da bu sıralarda ziyafet salonuna ulaştı; o noktada Steph, belki de Sora’nın şebekliklerinden bıktığı için—

“Aaarghhh! Ne olursa olsun benimle geliyorsunuz!! Kutlamaya değip değmediğini bu kapılardan içeri girince öğreneceğiz!!”

Sora’nın elini sıkıca tutup kapıları açtı.

Ve üçünü bekleyen şey…

“Sora! Shiro! Doğum gününüz kutlu olsun lütfen!!”

Ziyafet salonuna girdikleri anda, tek bir ses odadaki diğer tüm lakırdıları bastırdı. Bu ses, kocaman kulakları ve pofuduk bir kuyruğu olan, üçlüye doğru fırlayan minik bir Werebeast kızına aitti—Izuna Hatsuse.

“……………………”

Sora ve Shiro gördükleri manzara karşısında söyleyecek söz bulamadılar.

Tam da Steph’in dedikleri gibiydi: Kardeşlerin doğum gününü şahsen kutlamak isteyen herkes oradaydı.

İkisine birden sarılan Izuna’nın yanı sıra Emir-Eins, Til ve Holou’yu gördüler.

Jibril de oradaydı, halesi ışıl ışıl parlıyordu. Hepsi onların gelişini alkışlıyordu.

Sora, Izuna’nın dedesi Ino Hatsuse’yi ve Plum’ı da görmekten şaşkına dönmüştü.

Ino’nun bulunması mantıklıydı; muhtemelen torununa göz kulak olmak için oradaydı. Plum ise neredeyse kesinlikle üzerine oturduğu devasa su testisine eşlik etmek için oradaydı.

“Aaa! Foeniculum da geleceğini söyledi,” diye ekledi Steph. “Bana ‘Şehir genelinde ırklar arası aşkı alevlendirmekle biraaaazcık meşgulüm!’ yazan bir not bırakmış… ve bize daha sonra katılacakmış.”

Kardeşler boş gözlerle bakmaya devam ettiler—

“Ama neyse, sadede gelelim! Doğum günü çocuklarını yerlerine oturtalım bakalım.”

ta ki Steph Sora’nın elini çekiştirip onu uzun bir masanın başındaki sandalyeye oturtana kadar.

Sora ve Shiro bir kez daha çevrelerini süzdüler—ziyafet salonu her zamankinden çok daha canlıydı.

Muhtemelen orada bulunan konuklar tarafından yapılmış kağıt ve kurdele süslemelerinin yanı sıra parlak duvar halıları, rengarenk mumlar ve bolca çiçekle doluydu.

Oturdukları masanın üzerinde ise muhtemelen Steph’in kendi elleriyle hazırladığı bir şeyler vardı: Son bir haftadır yedikleri her şeyden katbekat daha lezzetli görünen bir yemek büfesi—

“Efendim? Bağışlayın; memnun kalmadığınız bir durum mu var acaba?” diye sordu Jibril.

“Ha—? Yok, hayır… Mesele o değil. Hiç de öyle değil…”

“… Sadece… şey… çok şaşırdık da… yani nasıl desem…”

Düşününce, ikimizin de doğum günü daha önce hiç böyle kutlanmamıştı. Bizi kişisel olarak önemseyip doğum günümüzü kutlamak isteyen bu kadar çok insan bile olmamıştı hiçbir zaman.

Kardeşler tüm bu alkışlara ve şenlik havasına nasıl tepki vereceklerini bilemeyip öylece şaşkın şaşkın otururken—

biri öne çıktı ve eteğinin kıvrımlarını iki yanından zarifçe tuttu.

“Kutlama: Efendim ve Küçük Kız Kardeş, bu birim bugün doğum gününüzün dönüm noktasını ‘kalbinin’ en derinliklerinden gelen duygularla anmak istemektedir. Tebrik ederim.”

Her zamankinden çok daha derin bir reverans yapan Emir-Eins konuşmasına devam etti:

“Küçük hediye: Einzig, Efendim için Exmachina’lar adına bir hediye hazırladı. Lütfen kabul edin. Hee.”

İfadesiz yüzü sanki kızarıyormuş gibi konuşmuştu ki tam o sırada:

“Hey—?! Hediyeni vermek için akşam yemeğinden ve pastadan sonrasını beklemeni söylediğimi sanıyordum!!”

“Onay: Bu birim söz konusu talebe rıza göstermemiştir. Zafer, ilk hamleyi yapanındır. Bu birim, Efendisi’nin takdirini kazanmayı her şeyin üstünde tutmaktadır.”

Steph araya girip Emir-Eins’ı durdurmaya çalıştı ama aşk savaşında inisiyatifi ele geçirme niyetini ilan eden Exmachina tarafından kolayca bir kenara itildi—tam o anda başka bir şey oldu.

Çın.

Sora ve Shiro’nun telefonlarından tiz bir bildirim sesi duyuldu. Ekranlarında BİLİNMEYEN DOSYA ALINDI ifadesi okunuyordu.

Telefonlar dosyaları almak isteyip istemediklerini sormuyor, doğrudan alındığını beyan ediyordu… Bu da kardeşlerin kendi dünyalarından getirdikleri cihazlara uzaktan pürüzsüzce müdahale edildiği ve üçüncü taraf bir dosyanın zorla yüklendiği anlamına geliyordu… Dehşet verici bir güvenlik zafiyeti.

Sora, Exmachina yoldaşına teknolojisini kendisi üzerinde kullanmamasını dileyerek çaresizce kuru bir tebessüm sundu ve bildirime dokundu.

Ancak kendisine gönderilen klasörün içeriğine göz attığı anda—

Sora yeniden yaşadığını hissetti…

“Rapor: Yapılan analizler, Efendim ve Küçük Kız Kardeş’in arzuları doğrultusunda Efendim ile bu birim arasında cinsel ilişkinin imkansız olduğunu belirlemiştir. Bununla birlikte, Efendim’in önceki söylemleri ve eylemleri, kendi kendini tatmin etme eylemlerinin söz konusu arzuları ihlal etmediğini ortaya koymuştur. Ayrıca Efendim’in her şeyden çok arzuladığı şeyin, daha önce Exmachina tarafından Efendim’in cihazından silinen zevk verici görsellerin yeniden doldurulması olduğu varsayılmıştır.”

Kardeşlerin ekranlarında gördükleri şey tam olarak buydu—yalnızca hiper hesaplamayla üretilebilecek bir hediye. Emir-Eins; Sora ve Shiro’nun ekolojisini, bilinçli ve bilinçaltı düşünce süreçlerini ve davranış kalıplarını hiper analizden geçirmiş, gerekli yerlerdeki boşlukları kendi doldurmuştu.

Telefonunun ekranındaki şey tam anlamıyla mükemmeldi—tatlı, canım mükemmellik!

“Endişe: Bu birim tarafından çekilen özçekimler… Efendim’in kendi kendini tatmin etme eylemleri için… yakıt niteliği taşımakta mıdır…?”

Sora’ya gönderilen görseller bu güzel meka-kıza aitti ve onu… yani, daha az doğrudan bir ifadeyle söylemek gerekirse… çırılçıplak sergiliyordu—ve bu koleksiyon muazzam miktarda veri kaplıyordu.

Telefonun depolama alanının yüzde 10’unu dolduran yüzlerce görsel ve yüksek kaliteli video vardı.

“Evet, Emir-Eins. Teşekkür ederim. Hayatımı sırf bu an için yaşamış olduğuma neredeyse eminim…”

Sora, depresyonun derinliklerinden muazzam bir sıçrayış yaparak hayata karşı yeni ve umut dolu bir bakış açısı sergiledi.

*

Gündüz güneşi kadar parlak bir gülümsemeyle başparmağını kaldırdı ve şöyle düşündü:

Bunlarla bir yılı daha devirebilirim!!

“Yaşamanın ne demek olduğuna dair o kadar uzun nutku sırf o anlamı anında bulabilmek için mi attın yani…?”

Steph’in canına tak ettiği her halinden belliydi fakat lafı—beklendiği üzere—görmezden gelindi.

Yaşama arzusu bir hazır erişteden daha hızlı ısınan Sora, büyük bir güçle dimdik ayağa kalktı—ta ki gerçek dank edene kadar.

“Hm?! Dur bir dakika… Bunları Shiro’ya da göndermedin, değil mi?!”

Beyni en nihayetinde kız kardeşinin telefonunun da kendisininkiyle aynı bildirimi çıkardığı gerçeğini kavrayabilmişti. Aceleyle dikkatini kucağında oturan ve sessizce kendi cihazına dik dik bakan Shiro’ya çevirdi.

“Olumsuz: Küçük Kız Kardeş’in bu birim tarafından çekilen özçekimlere yönelik bir arzusu bulunmamaktadır. Bahsi geçen verilerin Küçük Kız Kardeş’e gönderilmesi etik dışı olacaktır. Paralel şart: Bu görsellerin Efendim dışında herhangi biri tarafından görülmesi yasaktır. Rapor: Einzig, Küçük Kız Kardeş için yaşına uygun veriler hazırlamıştır. Nicht zu wichtig.”

Emir-Eins’ın cevabı Sora’yı kendinden utandırdı. Tamamen biyonik olan yoldaşı, kendisi için mükemmel hediyeyi hazırlamayı başarmıştı. Sıradan bir insanın endişeleneceği kadar basit bir şeyi onun gözden kaçıracağını neden düşünmüştü ki sanki?

Endişesi kaybolan Sora, hediyeleri arzulanacak başka bir şey bırakmayan Emir-Eins’tan şüphe duyduğu için kendini kötü hissetti—ama yine de akla şu soru geliyordu.

“…? İyi de… Shiro’yu böyle kilitleyecek ne verdin ki ona tam olarak—?”

“Ağabey… biraz… susar mısın…? Odaklanmam… gerek…”

Shiro, parmağını telefon ekranında hızla kaydırarak Sora’nın sözünü kesti.

“Teyit: Efendim’in önceki dünyasında—Japonya’da—metin tabanlı medyada herhangi bir yaş kısıtlaması bulunmamaktadır.”

Emir-Eins, Sora’nın sorusunu yanıtlamak için bir kez daha söze girdi.

“Açıklama: Küçük Kız Kardeş, Efendim’in öz dilinde Einzig tarafından titizlikle yazılmış yirmi bin kelimelik bir roman almıştır.”

Doğru mu anlıyorum ben… Makineleşmiş bir ırk sonunda edebiyata da mı el attı…

Mantıklıydı aslında: Exmachina’lar pek çok açıdan insanlardan daha insansıydı.

Sora’nın ilgisini çeken bir sonraki şey ise kitabın tam olarak ne hakkında olduğu ve Shiro’yu ekrana nasıl bu kadar kilitlediğiydi.

“Özet: Einzig ve sevgili Spieler’ı hakkında erotik bir roman. Einzig bu birime romanı Efendim’e göndermesi yönünde kesin talimat vermiş, ancak bu birim kendi takdiri doğrultusunda bu talimatı reddetmiştir. Sadece teyit etmek amacıyla… Efendim romanı… okumak ister miydi?”

“Kim böyle bir şeyi okumak ister ki? Doğru kararı vermişsin Emir-Eins—ama Shiro neden bu kadar kendini kaptırdı ki?!”

Kitap o kadar ilgi çekici mi?! Bu kadar dalıp gidecek kadar mı?! O hurda yığını tarafından yazılmış bir kitap ha?! Ben ve o hurda yığını hakkında hem de—?!

“… Seni tam… oturtmuşlar… Exmachina’lar… harbiden bu işte usta…”

İnanması her ne kadar zor olsa da Shiro hediyesinden son derece memnundu…

Exmachina’lar, Shiro’nun henüz ağabeyinin bile bilmediği bir yönünü kavramışlardı.

“Sav: Bir hediye, ancak alıcısı ondan keyif alıyorsa bir anlam taşır.”

Emir-Eins mütevazı göğsünü gururla kabarttı ve hafifçe gülümsedi. Ancak sözleri Sora ve Shiro’nun kulakları için değil, arkalarında duran kişi içindi.

“…………”

Kehribar rengi gözlerindeki artı şeklindeki göz bebekleriyle Jibril geride durmuş, hırsından köpürerek bu atışmayı izliyordu. Emir-Eins’ın tebessümü bıyık altından bir alaya dönüştü ve Flügel’ı tamamen görmezden gelerek konuşmasını sürdürdü.

“Soru: Düzensiz Numara tarafından tutulan eşyalar: Efendim’i zihinsel olarak rahatsız etme olasılığı yüzde doksan altı virgül yedi olan bilinmeyen bir yaşam formunun kafatası; ve ne Efendim ne de Küçük Kız Kardeş tarafından çözülebilen kadim bir Flügel metni. Toplam: iki eşya. Bir insan doğum gününde neden böyle şeyler sunar ki? Bu birim şaşkınlık içinde kalmıştır.”

“… Şey…?!”

“Hey, şey… Jibril? Hediyelerde önemli olan, içlerinden geçen düşüncedir; asıl—”

Jibril ne hediye seçmiş olursa olsun, bunların onun için önemli olduğuna dair kardeşlerin zihninde en ufak bir şüphe yoktu.

Jibril verecek tek bir karşılık bile bulamayarak titreyerek orada kalakalmıştı. Sora gerginliği yatıştırmak için elinden geleni yapmaya çalıştı ama—

“[Onay]: Önemli olan düşünmektir. Hediyeyi alan kişinin onu aldığında ne hissedeceğini düşünmek için çaba gösterilmelidir. Dolayısıyla, bu bir çaba meselesidir.”

Emir-Eins Sora’ya katılmıştı ancak Sora’nın araya girmesine fırsat kalmadan—

“[Kaçınılmazlık]: Yeterince düşünülmeden verilen bir hediye, bir dayatmaya dönüşür. Bir yüke. Aptalca bir eyleme.”

ardından Jibril’e döndü ve bir oyuncak bebekten beklenecek türden kusursuz bir tebessüm savurdu.

Başını son derece iyi hesaplanmış bir şekilde yana eğerek mekanik bir edayla sordu:

“[Soru]: Bahsi geçen iki eşya Efendim ve Küçük Kız Kardeş için birer hediye midir?”

“”

“[Düzeltme/Aşikâr/Özür]: İmkânsız. Bu birim, Flügel ırkının kayda değer derecede düşük IQ’sunun farkındaydı; ancak Efendim’in kendisini ‘bir numaralı hizmetkârı’ ilan eden üyesi, Efendim ile koca bir yıl geçirmiştir. Dolayısıyla bu birim, Düzensiz Numara’nın böylesine düşünceden ve çabadan yoksun bir hediye sunacağını asla tahmin etmemişti. Bu birimin bu vahim muhakeme hatasından dolayı alçakgönüllü pişmanlığını dile getirmesine izin verin: En derin özürlerimi sunarım. ”

,

Kısa bir sessizlik anı yaşandı. Muhtemelen yalnızca birkaç saniye süren bu an, Emir-Eins’ın özür dilerken kendi sesini tıpkı Jibril’inki gibi çıkacak şekilde ayarlaması yüzünden bir sonsuzluk gibi hissettirdi; bu da Flügel’ı kışkırtmayı başararak onun cinayet arzusunu daha önce görülmemiş seviyelere çıkardı.

“Efendim… Lord Shiro… doğum gününüzün kutlandığı bu anda sizden bunu talep etmek beni derinden yaralıyor fakat tabletinizi ödünç alıp kutlamalardan bir anlığına müsaade isteyebilir miyim? On dakika içinde döneceğim… hayır, beş dakika. En derin özürlerimi sunarım.”

Jibril, Emir-Eins’ı parçalarına ayırma arzusu ile efendilerinin doğum gününü layıkıyla kutlama isteğini teraziye koydu ve görünüşe göre ikincisi ağır bastı. Saygıyla eğilip tableti ellerinin arasına aldı ve gözden kayboldu.

Ve ardından:

“[Rapor]: Düzensiz Numara’dan Efendim’in keyif alması için özçekim toplama sekansı tamamlanmıştır. Efendim: Bunu mümkün kılmak için harcanan yoğun çabanın ödülü talep edilmektedir. Beni okşar mısınız…?”

Anlaşılan o ki, Jibril’i kendi özçekimlerini çekmeye kışkırtmak Emir-Eins’ın hediyesinin bir parçasıydı.

Sora bu olağanüstü planından ötürü Emir-Eins’ın başını olabildiğince nazikçe okşarken aklından bir düşünce geçti:

Jibril ile Emir-Eins son zamanlarda bayağı yakınlaştı ha…

“Çok uzattınız işte, lütfen!! Benim de bir hediyem var işte, lütfen!!”

İkisi hediyelerini vermek için sırayı kaynak yaparken Izuna sabırla beklemişti ama sonunda sabrı tükenmişti.

Emir-Eins’ı kenara itip iki kardeşin karşısına dikildi.

“Sora! Shiro! Benden de bir hediye işte! Alın şunu, lütfen!!” Uzun, ince ve katlanmış bir kâğıt şeridini uzatarak bağırdı.

El yapımı bir bilet kuponu silsilesi gibi görünen kâğıtta, kötü bir Imanity yazısıyla şunlar yazılmıştı:

“Bir gün boyunca ne isterseniz yapma bileti… mi? Ha…? Ne istersek yapacak mısın?”

“… Izzy… yani… ne… istersek…?”

“Izuna, sen—NEEE?!”

Ino Hatsuse, Sora ve Shiro’nun biletin içeriğini yüksek sesle okuduğunu duyunca tiz bir çığlık attı.

Ancak Izuna dedesinin bu patlamasına hiç aldırış etmedi:

“Sizi neyin mutlu edeceğini uzun uzun düşündüm işte… Bayağı bir düşündüm… ama aklıma hiçbir şey gelmedi… Özür dilerim işte, lütfen…”

Bunu söylerken kulakları ve kuyruğu üzüntüyle aşağı düşmüştü ancak konuşmaya devam ederken tekrar havaya dikildiler:

“Bu yüzden benim yerime siz karar vereceksiniz işte, lütfen! Sora, Shiro! Sizi ne mutlu eder söylesenize, lütfen?!”

Bulduğu bu orta yolu anlatırken Izuna’nın ses tonunda gururlu bir ışıltı vardı.

Bu durum ikinci bir haykırışı—hayır, ziyafet salonunu sarsan, inlemeyle karışık gür bir ulumayı beraberinde getirdi.

“I-Izuna?! Dedene sırt masajı yapmak için bile bir kupon vermemiştin!”

“? Sana neden sırt masajı yapayım ki Dede? Zaten hayvan gibi güçlüsün, ihtiyacın bile yok işte, lütfen. O kadar masaj istiyorsan lanet bir masöre git işte, lütfen.”

“Mesele bu değil ki!! Bir dede, torununun o sevimli küçücük elleriyle omuzlarını ovmasını ister, hepsi bu—hayır, mesele bu da değil!!”

Ino yürekten kopan bir çığlığı bastırıp gözyaşlarını sildi, ardından Sora ve Shiro’yu işaret ederek sert bir şekilde uludu—!

“Ne isterlerse yapma biletleri mi?! Aklından ne geçiyordu senin Izuna?! Bu evrimleşmiş iki şebek sana ne tür rezillikler yaptıracak kimbilir—? Guh?!”

Yaşlı adam biletleri Sora ve Shiro’nun ellerinden almaya çalışmış olmalıydı ki geriye doğru savruldu.

Ne var ki biletler kardeşlere Izuna tarafından verilmişti ve artık onların mülküydü.

On Yemin, Ino’nun biletleri gasp etmesini engelliyordu ancak dişlerini gösterip hırlamasına engel değildi.

Biletleri hemen Izuna’ya geri verin. Yoksa geberip gitsem bile sizi bir oyuna davet eder ve o biletleri söke söke geri alırım—!!

İkiliyi tehdit ediş biçimi niyetini açıkça ortaya koyuyordu fakat—

“Dede… tepemi attırıyorsun işte, lütfen…”

Öfke, sevimli torununun o cana yakın ifadesini darmadağın etmişti.

“Sora ve Shiro’nun bana iğrenç bir şey yapacağını mı sanıyorsun gerçekten işte, lütfen?”

“… Argh…”

Haklı olma ihtimalin yüksek, diye düşündü Ino.

Sora ve Shiro garip bir şekilde yüksek ahlaki standartlara sahipti; Ino zaten onların Izuna’ya edepsizce bir şey yapacağını hiçbir zaman gerçekten düşünmemişti. Aslında bu iki Imanity’ye içten içe ne kadar çok güvendiğine kendisi de şaşırıyordu.

Ancak—bu hiçbir şeyi değiştirmiyordu. Izuna’ya şüpheli bir şey yapmayacaklarını bilse de biletleri kötüye kullanmak için abuk sabuk bir yol bulacaklarından adı gibi emindi.

“Ayrıca onlara şebek deyip durma Dede! Çok ayıp oluyor işte, lütfen!!”

“Ugh… Aaaargh?!”

Izuna dedesinden arkadaşlarını azarlamayı bırakmasını istiyordu… Hayır—aslında bundan çok daha fazlasını talep ediyordu. Ulusu, çok ırklı bir cumhuriyet olan Topluluk’un bir parçası olduğundan, diğer ırklara saygı duyması gerekiyordu.

Sevgili torunu kaba davranışını yüzüne vurunca, yaşlı adam utançla başını öne eğdi. Yine de tamamen haksız sayılmazdı…

Ha… Muha-ha-ha-ha…

“Teşekkürler Izuna. Bu biletleri güzelce kullanmanın bir yolunu düşünmek için vakit ayıracağız, tamam mı?”

“… Saol… Izzy… ”

“Kulağa harika geliyor işte, lütfen! Ne zaman isterseniz ne yapacağımı söyleyin yeter işte, lütfen!!”

Bunu söylerken masum gözleri parıldıyordu. Kardeşlere ne kadar güvendiği her halinden belliydi. Onlar da bu bakışa kocaman bir tebessümle karşılık verdiler—kandırmaya yönelik, haince bir tebessümle.

Muha-ha-ha-ha… Izuna Hatsuse. Ne kadar da zeki küçük bir kız—ama bir o kadar da saf! Sana böyle bir oyun getirmek zorunda kalmak üzücü ama bu dünyadaki doğa kanunları böyle! Ya aldatırsın ya aldanırsın!

Ino Hatsuse, hayatında ilk kez şüpheye yer bırakmayacak şekilde haklıydı—!!

İnsanlar birbirine ihanet eder. Hiçbir bağ, anı veya ortak geçmiş seni koruyamaz!!

Doğru ya! Şimdi sana başkalarına böyle kolayca güvenmemeyi öğretmek için harika bir fırsat.

Hani bunları nasıl kullanacağımı düşünmek için zamana ihtiyacım olduğunu söylemiştim ya? Peh! Güldürme beni!

Bunları bana uzattığın an beş biletten dördünü işkence için kullanacağımı biliyordum zaten—!!

Doğru duydun: işkence! İlk bilet şununla ilgili olacak: su…!

Buldum—Steph’in yardımıyla Izuna’yı bir güzel yıkayıp her santimini temizleyebiliriz!!

İkinci bilet için—biraz bağlamaya ne dersin…?!

Banyodan sonra iyice kurulandığında Izuna’yı sabitleyip tepeden tırnağa tarayacağız!!

O pofudukluğu bir düşünsene! Zaten yeterince pofuduk!! İstese de istemese de onu daha da pofuduk yapacağız—heh, ama işkencemiz henüz bitmedi!

Doğru tahmin ettin—üçüncü bilet onu hapsetmek için kullanılacak…!

Bir yandan onun iyice kabartılmış kürkünün tadını çıkarırken, bir yandan da uykudan gözleri kapanana kadar Shiro ve benimle oyun oynamaya zorlanacak…!

Ve kapanış hamlemiz, dördüncü bilet—istismar!

Bütün gece pofuduk kuyruğunu yastık niyetine paylaşacağız—!!

Muha-ha-ha-haaa… Son biletle ne yapacağımızı ise ilk dördüne vereceği tepkiyi görene kadar saklayacağız…

Ino, ikilinin torunu için ne tür dehşet verici planlar yaptığını bilemezdi ancak yüzlerindeki ifadeden bir hinlik peşinde oldukları alenen okunuyordu.

Ino ölümcül bakışlarıyla, kardeşler ise haince gülümsemeleriyle karşılıklı bakışırken yan taraftan bir ses yükseldi—

“Bitirmediniz mi hâlâ?! Sıra bende işte!!”

Nýi Tilvilg, devasa ve güzelce paketlenmiş bir hediyeyi güm diye doğum günü masasına bıraktı ve masanın hediyenin ağırlığı altında gıcırdamasına neden oldu.

Yanık tenli, orikalkum gözlü, mitril saçlı ve alnından fırlayan iki boynuza sahip bir Cüce olan Til, ortamdaki gerginliğin farkında bile değildi.

“Bir doğum gününe yakışacak tek bir hediye vardır, sadece tek bir hediye!! Hardenfell’in en iyi imalathanesi olan Valgrave Hanesi tarafından demlenmiş özel bir zanaat birası seçkisi—!!”

Til, tüm odanın bu gafil avlayan sunum karşısında şaşkına döndüğünü tamamen görmezden geldi. Yüzünde kocaman bir tebessümle kutuyu açtı ve her biri neredeyse kendi boyunda olan birden fazla şişeyi çıkardı.

İşini bitirdiğinde, ziyafet masasının üzerinde yirmi devasa şişe duruyordu. Şişeler o kadar devasaydı ki, masa dolusu şişeyi geçtim, salondakiler el birliği etse tek bir tanesini bile bitirebilirler miydi şüpheliydi—

“Ah, doğru ya! Elchea’da alkol yaş sınırının yirmi olduğunu biliyorum, bu yüzden Kral Sora ve Kraliçe Shiro için olan şişeler alkolsüz işte! Valgraveler’in ürettiği biralar her zaman lezzetlidir işte! Bana güvenebilirsiniz!!”

Til’in planı, bulabileceği en lezzetli içeceği bularak Sora ve Shiro’yu mutlu etmek ve partiyi daha da güzelleştirmek adına diğer konukların da tadını çıkarabileceği kadar bol getirmekti…!

Düz göğsünü kabartış biçimi, mükemmel hediyeyi seçtiğinden son derece emin olduğunu açıkça gösteriyordu.

Ancak:

“… Vay be. Şey… sağ ol?”

“… Evet… Teşekkür… ler?”

,

“N-ne?! Yoksa hediyem sizi hiç ama hiç mutlu etmedi mi?!”

Til, Sora ve Shiro’nun tepkilerindeki heyecansızlık karşısında tam anlamıyla donakaldı.

“Şey, hayır… Sadece… alkolle pek ilgilenmiyoruz da…”

“… İğrenç… kokuyor… ve kimse sevmez… sarhoşları…”

“Alkolsüz bira da aşağı yukarı şey gibi… acı bir meyve suyu? Böyle bir şeyin amacını hiç anlamadım zaten.”

“Ne-neeee?! İ-içki içmeyen Exceed’ler gerçekten var mı?!”

Bira ile ilgilenmeyen canlı bir varlığın olması fikri, Til’in en çılgın hayal gücünün bile ötesindeydi.

Steph elini yanağına koyup düşüncelere dalana kadar, Til titreyerek öylece durdu.

“Ben de daha önce hiç içki içmedim ama pek de iyi bir şöhrete sahip olduğu söylenemez…”

“Ben de içmedim—zaten biz Werebeast’ler en baştan pek içki içmeyiz,” dedi Ino. “Bayağı iyi bir içici olan Miko Hazretleri istisna olmak üzere, alkol damak tadımız için fazla sert kalıyor…”

“[Düşünce]: Alkol tüketimi sarhoşlukla sonuçlanır. Hayal dünyasında eğlence aramak manasız bir uğraştır.”

Sora, Shiro ve Steph yasal içki içme yaşında değildi, bu yüzden onların fikirlerini bir kenara bırakırsak…

Alkol, yaşça büyük olan Ino tarafından ırksal gerekçelerle reddedilmiş, hatta Emir-Eins tarafından manasız bulunarak tamamen silinip atılmıştı.

Bu insanlar ciddi olamaz, olamazlar işte!!

Orikalkum gözleri fal taşı gibi açılan Til, bu şok edici yanıt karşısında söyleyecek söz bulamıyordu. Durumu gözlemleyen Sora, sorma ihtiyacı hissetti:

“Kafam karıştı. Veig’e sürekli leş gibi içki koktuğunu söyleyen sen değil miydin? Ben de senin de içmediğini sanıyordum—”

“Reis kötü kokuyor çünkü asla banyo yapmıyor işte!! Düzenli içki içmekte hiçbir sakınca yok işte, yok!! Hayır, gerçekten beni dinlemeniz lazım. Bu biranın tadı inanılmaz, güvenin bana!!”

Tutkulu bir edaya bürünen Til, fikrini değiştirmeye pek niyetli görünmeyen Sora’yı ikna etmeye çalıştı.

“Daha önce hiç içki içmediğinizi anlayabiliyorum işte, anlayabiliyorum!! B-bakın! Abla size bu işin nasıl yapıldığını gösterecek! Haydi, Beyefendi, Hanımefendi! Siz de Lady Steph! Şu alkolsüz biradan büyük bir yudum alın bakalım!!”

Hediyesinin pek de sıcak karşılanmamasını kabullenemeyen Til, şişelerden birini patlatarak açtı ve bardakları doldurmaya başladı.

Sora, Shiro ve Steph’e ömürlerindeki ilk içkileri olacak bardaklarla yaklaşırken öyle kararlı bir havaya bürünmüştü ki, üçü de bu baskıya boyun eğip birer bardak aldılar.

Sora yudumunu alırken kendi kendine mırıldandı:

“İyi… ama bizim dünyada buna akran baskısı derler. Ayrıca Til, teknik olarak bizden büyük olduğunu anladık da bu ablacılık işini ne kadar ciddiye alıyorsun böyle—? HAS-SİK-TİR?! Bunun tadı fena halde mükemmel!!”

Dudakları bardağa değer değmez her şey değişti.

“Aaa? Bu alkol mü?” dedi Steph. “Şey, madem alkolsüz, alkol sayılmaz herhalde…”

“… Bunun… tadı harika… Bu da ne böyle…?”

“Heh-heh-hehhh! Ne demek istediğimi anladınız mı şimdi?! Valgrave markası bira olsa bile asla gerçeğinin yerini tutamaz işte, tutamaz. Gelecek yıl iple çekeceğiniz çok şey var Kral Sora!!”

Sora, Steph ve hatta Shiro içeceği son derece lezzetli bulmuştu. Til gururla göğsünü bir kez daha kabarttı.

Vay be. Gerçeğinin tadının bundan bile daha iyi olduğunu düşününce…?

Eğer durum buysa, bir sonraki doğum gününü iple çekmek için gerçekten de çok geçerli bir sebep vardı.

“[Rapor]: Alkol alımı, canlı organizmalarda frontal lob işlevinde geçici azalmaya neden olmaktadır. Doğrulanmış uzun vadeli yan etkiler arasında beyin küçülmesi ve karaciğer işlevinde azalma yer almaktadır. Efendim, bu birim alışkanlık derecesinde alkol tüketimini tavsiye etmemektedir—”

“Kapa çeneni!! Kimse senin aptal saçma robot fikrini sormadı!! Naaah!!”

Til, kendisinden beklenmeyen bir hırçınlıkla Emir-Eins’ın nesnel değerlendirmesini böldü.

“Çok fazla içersen su da öldürür insanı! Arada bir iki kadeh içecek vaktin ya da paran yoksa yaşamaya değer mi be?! Naaaaah—!!”

Her nasılsa… Til’in argümanında güçlü bir ikna kabiliyeti vardı.

“Vay vay… Keskin bir tadı olsa da inanılmaz bir derinliğe ve zenginliğe sahip… Lady Nýi, Werebeast’ler bu biranızı kesinlikle sever. Bize ihraç etmekle ilgilenir misiniz acaba? Bayağı bir para kazanırsınız.”

“[Kabul]: Bu birim bilgi eksikliğini kabullenmektedir. Tat reseptörleri şu anda şaşırtıcı yeni verileri değerlendirmektedir… Bu meret iyiymiş.”

“Heh-heh-heh… Gördünüz mü? Gördünüz mü?!”

Sadece Ino değil, Emir-Eins da Cüce birasının harika tadını övmüştü.

Lezzeti, ilk fikirlerinde yüz seksen derecelik bir dönüş yaptırmaya yetmişti; bu da Sora’yı sormaya kışkırttı:

“… Hey… acaba ben de onlarınkinden ufak bir yudum alabilir miyim…?”

“Tabii ki alamazsınız,” dedi Steph. “Bir kralın kendi koyduğu yasaları çiğnemesi son derece uygunsuz olur.”

“Biliyor musun? Haklısın; ben kralım—yani yasanın ta kendisiyim! Şu andan itibaren Elchea’da içki içme yaşını on dokuz ilan ediyorum!!”

“Öyle şey mi olur—!”

Sora, o tatlı Cüce birasının tadına bakabilmek için tam bir despot olmaya razıydı—ancak Shiro’nun gözü bambaşka bir ahlak anlayışındaydı:

“… Hıım… Ve ben de, kraliçeyim… Bu yüzden müstehcen içerik izleme… ve evlenme yasal yaşı… on ikiye, indirilecek—”

“Aha!! Hukukun üstünlüğünü böyle menfur bir şekilde esnetmeye izin vermek saçmalık derecesinde bencilce olurdu herhalde!! Bir hükümdar da tıpkı halkı gibi kendi yasalarına tabidir—bu, hukuk ve nizam üzerine kurulu bir toplumun önemli bir parçasıdır! Gelecek yıla kadar beklemem gerekecek Til!”

Bir anda ulusunun bilge hükümdarına dönüşen Sora, son derece lezzetli olan alkolsüz biradan bir kupayı kafaya dikerek bildirisini tamamladı.

Belki de Til’in sağladığı içkiler sayesinde, ziyafet konukları yemekleri mideye indirmeye başlarken hediyeler de gelmeye devam etti.

Özel bir hediyeyle başlayarak…

“Ayyy, bizim gibi kankaşkoniklerin bööyle hediyeler hazırlaması gerektiğini hiç düşünmemiştim yaaa.”

Dhampir oğlan Plum, üzerine oturduğu devasa su küpünün ahşap kapağının tepesinden kadınsı, çekici bir tebessüm savurdu; derken küpün içinden bir ses duyuldu:

“Hey?! Neden açılmıyor bu lanet şey?! Hediye benim, hayatım. Buranın içinde senin için tamamen hazırım. Biri beni çıkarsın artık buradan?! Yoksa değerli Sora’m küpümün üzerine mi oturdu?! Naza çekiyoruz kendimizi demek?! Oooh, buna bayılırım!!”

Seiren Kraliçesi Laila’nın küpün içinden gelen boğuk haykırışları duyulurken küp ileri geri sallanıyordu.

“Dinleyin! Sora ve Shiro! Böyle bir hediye ile gerçekten tatmin olmakta mısınız?! Holou her daim eylediği gibi dans eyler! Hipotez—Holou’yu yine mi kandırmaktasınız?!”

Hediye ne idi? Sora ve Shiro’ya ne neşe vermekte idi?

Kadim Tanrı Holou bu soru üzerinde derinden kafa yormuş fakat kendi başına bir yanıt bulamamıştı.

Kardeşlere doğrudan sormaya karar verdiğinde, ikili hiç tereddüt etmeden yanıtlamıştı: özel bir doğum günü canlı gösterisi.

Holou ayrıldıktan kısa bir süre sonra Jibril, Emir-Eins’ınkilerle yarışacak kendi hediyeleriyle partiye geri döndü. Bunlar: son derece uyarıcı özçekimlerle ağzına kadar dolu bir tablet ve Shiro’nun anlayabileceği bir dilde yazılmış bulabildiği en nadir, en değerli kitaptı—ve ikisi de memnuniyetle kabul edildi.

“Vay canına… Hardenfell mutfağının damak tadımıza fazla ağır geldiğini duymuştum ama… bu çok iyiymiş.”

“Balığı çiğ yediğinizi duyduğumda siz Werebeast’lerin çıldırdığını düşünmüştüm ama ben bunu bütün gün yiyebilirim işte!”

“Bu deniz ürünü fena halde lezzetli işte, lütfen! Bu merete ne diyorsunuz siz işte, lütfen?!”

“Bu bir Oceando yemeğidir. Görünüşe göre Doğu Birliği baharatları kullanılarak tatlandırılmış.”

“… [Şüphe]: Oceando su altı bir şehirdir. Su altında nasıl yemek pişirilir?”

“Ah-ha-haaaa! Bu konuda çok haklııısın. Deniz ürünlerini ağızlarını açıp balıkların içeri yüzmesini bekleyerek elde eden Seiren’lerin gurmelik kavramından haberi yoktuuur. Ancak biz Dhampir’ler, enfes yemekler gibi hayatın lükslerinin kıymetini biliriiiz. Bu yemeğin ortaya çıkış şekline açıkçası bayıldııım.”

“Hey! Neden tek yiyecek ve içecek alamayan benim?! İn artık üstümden?! Sevgili aşkımın naza çekilmesine can-ı gönülden razıyım ama geri kalanınız sabrımı zorlamasa iyi eder!”

Ziyafet masası, hep birlikte yemeğin tadını çıkaran farklı ırkların üyeleriyle çevriliydi.

Önünde sergilenen bu manzarayı izleyen Sora, doğum günlerine karşı tutumu hakkında biraz iç muhasebe yapma fırsatı buldu.

Yemekler güzeldi. (Her ne kadar alkolsüz olsa da) biranın tadı harikaydı.

Izuna’nın hediyesini kullanmayı iple çekiyordu; üstelik en sevdiği tanrı/idol süperstarı Holou’nun ona özel bir gösteri sunmasında beğenilmeyecek ne olabilirdi ki?

Hepsinden öte, tadını çıkarabileceği Emir-Eins ve Jibril fotoğrafları vardı—bunlar sonraya saklanacaktı.

Belki de doğum günleri, kestirip attığı kadar kötü şeyler değildi…

“Bir dakika ya… Steph’ten henüz bir hediye almadık.”

Üye ulusların her birinden gelen yiyecek ve içeceklerin çoğu da dahil olmak üzere, tüm ziyafetin Steph tarafından organize edildiğinin Sora elbette bal gibi farkındaydı. Tüm tarifleri deneyen, tüm malzemeleri bulan ve bunları partiye katılan her bir kişinin keyif alabileceği şekilde hazırlayanın o olduğunu biliyordu. Partinin kendisi yalnızca Sora ve Shiro için değil, katılan herkes için bir hediyeydi.

Bu düşünceyle, tüm bunlar için Steph’e doğrudan teşekkür etmeye fazla utanan Sora—çünkü Steph hepsini tek başına yapmakla böbürlenecek biri değildi—küçük bir laf dokundurarak lafı ondan almaya çalıştı ama—

“Ah, evet. Hediyemi planladığım gibi akşam yemeğinden sonraya saklayacaktım ama… ,” dedi buruk bir tebessümle. “Sanırım artık bunu yapmanın bir anlamı kalmadı.”

Sora’yı şaşırtan bir şekilde Steph, hediyelerini almaya gitmek üzere müsaade istedi.

Özenle paketlenmiş iki küçük paketle geri dönmesi çok sürmedi.

“Bunlar sizin için, Sora ve Shiro. Doğum gününüz kutlu olsun.”

Steph paketleri uzattı, kardeşler de alıp açtılar.

İçeride, yedi gündür görmedikleri bir şey buldular.

Bir “I PPL” tişörtü ve bir kot pantolon, yanında da siyah bir denizci kıyafetiydi. Her zamanki kıyafetlerinin aynı—aslında hayır—gıcır gıcır yeni versiyonlarıydı. Bir yıl boyunca aralıksız giyildikten sonra leş gibi kirlenmiş olması gereken kıyafetler.

“Bu kıyafetlerin ikiniz için çok şey ifade ettiğini düşündüm, bu yüzden terzilerimize onları onarmaları için çalışma yaptırdım.”

“”

Steph bunu sıradan bir şeymiş gibi söylemişti ancak kardeşlerin gözlerinin fal taşı gibi açılmasına yetti de arttı bile. Bu dünyada polyester yoktu—en azından Sora ve Shiro’nun bildiği kadarıyla. Herhangi bir boyayı veya dikiş yöntemini denemek için uygun kumaşa bile sahip olmamaları gerekirdi. Bu yüzden kıyafetleri sıfırdan yeniden üretmek çok daha hızlı olurdu. Terzilerin ısrar ettiği şey de ihtimalen buydu ama Steph yine de denemeleri için onları ikna etmiş ve sonunda, belki de Doğu Birliği’nin tekstil uzmanlığının yardımıyla kıyafetleri başarıyla onartmıştı.

Hatta Sora ile Shiro’nun zihinlerinin arkasında, Steph’in bizzat terzilere katılarak kıyafetleri kendi elleriyle onarmaya çalıştığına dair bir görüntü belirdi.

Ne kadar muazzam olursa olsun perde arkasında harcadığı hiçbir çabaya dikkat çekmeyi sevmeyen Steph, utangaçça boğazını temizleyip konuşmaya başladı.

“Doğum günü, normalde söylemeye utandığın şeyleri söylediğin zamandır.”

Steph, daha az önce bu kavramı tüm kalbiyle reddeden Sora ile bir doğum gününü kutlamak için başka bir neden paylaşıyordu.

Kutlamaya değer olan şey bu kapıların arkasında—Steph daha önce böyle söylemişti ve şimdi tam olarak ne olduğunu açıklamak üzereydi.

“Geçen bu bir hafta ve bu odadaki herkes ile her şey, burada geçirdiğiniz bir yılın meyveleridir.”

Steph nazikçe gülümsedi ve ziyafet salonunu işaret etti: Burası Elchea Topluluğu’ydu, iki kardeşin kurduğu ulustu.

“”

Bir zamanlar yiyeceğin kıt olduğu bir krallık olan Elchea, artık çok ırklı, çok kültürlü bir ziyafete ev sahipliği yapan ulustu. Her ulustan yiyecekler, ırksal açıdan çeşitlilik gösteren konukların mutlulukla paylaştığı masayı süslüyordu. Bütün bunlar Sora ve Shiro sayesinde mümkün olmuştu.

Başka bir deyişle:

Herkesin kendi önceliklerine öncelik verdiği bir dünyada—savaş ve aldatmaca dolu bir dünyada—bu ikisi dünyaya, insanların birbirlerinin kayıplarını paylaşabildiği bir rüyanın anlık bir görüntüsünü sundular. Birbirlerini kabul edebildikleri, uzlaşabildikleri ve sonunda bundan daha kazançlı çıkabildikleri bir rüya.

Kardeşler dünyaya bu rüyanın bir anlık görüntüsünü ve bunun bir gerçeklik olabileceğini gösterdiler.

Elbette henüz işleri bitmemişti. Daha yeni başlamışlardı ve yollarında dikilen pek çok sorun vardı.

Önemli olan yolculuğun başlamış olmasıydı; bir zamanlar imkânsız olduğu düşünülen o ilk adımı dünyaya attıranlar Sora ve Shiro’ydu—

“Size söylemek istediğim bir şey var. Doğum gününüz olduğu için söyleyeceğim bir şey. Söylemem gereken bir şey.”

Samimi sözleri yalnızca Sora ve Shiro içindi…

“Sora. Shiro. Doğduğunuz için teşekkür ederim ve hayatta olduğunuz için teşekkür ederim.”

Gülümsedi. Ne diyeceklerini bilemeyen Sora ve Shiro, odayı hızlıca gözleriyle taradılar.

Jibril, Emir-Eins, Til, Izuna ve Holou, hepsi onlara bakıyordu. Ino ve Plum bile—gerçi muhtemelen bu konuda kendi fikirleri vardı—büyük ölçüde Steph ile aynı fikirde gibi görünüyordu.

Bu partideki insanlar, ırk sınırlarını aşıp doğum günlerini hep birlikte kutlamak için buradaydı.

“……………………”

Hâlâ şaşkın olan kardeşler aynı sonuca vardılar:

Biz hiçbir zaman senin abarttığın kadar hırslı insanlar olmadık ki.

Bizi buraya sadece oyununa davet eden Tet çağırdı—biz de kendimize meydan okunmasını karşılıksız bırakacak tipler değiliz. Sonra da hoşumuza gitmeyen ne varsa hepsine meydan okumaya başladık. Bu dünyada sadece nasıl yaşamak istediysek öyle yaşadık—ve oyun oynarken eğlendik, hepsi bu.

Bu durum, yanındakilerin abarttığı kadar büyük bir hırs gibi görünüyorsa, bu yalnızca Steph ve onunla aynı fikirde görünen diğer davetliler sayesindeydi—kardeşlerin kasten yaptığı bir şey değildi.

İkisi buraya gelmeden önce de bu dünya oyuncularla doluydu. Bu ikisi olmasaydı bile, dışarıda bir yerlerde biri eninde sonunda onların şimdiye kadar başardıklarını başarırdı.

Yine de onların maskaralıklarına en çok eşlik eden kişi Steph’ti.

Eğer o ve o geceki partide bulunan diğer seçkin oyuncular böyle hissediyorsa, o zaman…

“… Şey, yani… şey… Ne diyeceğimi bilemiyorum ki…?”

“… Bir şey… değil…?”

“Doğduğunuz için teşekkür ederim ve hayatta olduğunuz için teşekkür ederim”…

Sora ve Shiro, birbirlerinden başka birine minnettar olabilecekleri bir günün geleceğini hiç düşünmemişlerdi.

Steph’in sözlerine verdikleri yanıtın mahcup bir edayla çıkmasının sebebi de buydu. Sanki bir soru soruyormuş gibi konuşuyorlardı:

“Ama, şey—! Nasıl desem? Bu yedi günlük törenin tamamı gerçekten gerekli miydi? Doğum günümüze ulaşamadan yorgunluktan nalları dikecektik az kalsın.”

Sora ve Shiro olan biten her şeyden bayağı utanmışlardı. Partideki herkes sırıtan gözlerle bakıyordu—kardeşleri böyle görmek nadir bir durumdu—Sora da kendisinin ve kız kardeşinin üzerindeki bakışları eliyle geçiştirmeye çalıştı.

Yalnızca bu partinin yeterli olması gerektiğini iddia etmek, Sora’nın utangaçlığını gizlemek için kullandığı basit bir laf cambazlığıydı—ama.

“Şey… görüyorsunuz ya… ,” Steph tereddütle bakışlarını kaçırarak söze başladı ama onun yerine Ino cevap verdi:

“Gerçekten gerekliydi… ne kadar talihsiz bir durum olsa da…”

Sora ve Shiro’nun zihninde Steph’in… onlara olan minnettarlığının samimi olduğuna dair hiçbir şüphe olmasa da—

“Biz Elchea Topluluğu’nun, yıkılmaz bağlara sahip ve hesaba katılması gereken güçlü bir oluşum olduğunu dünyaya görkemli bir şekilde duyurmamız gerekiyordu. Bir nevi propaganda diyebiliriz.”

Asıl amaç kardeşlerin doğum gününü kutlamak olsa bile, üye ulusların bu toplanmayı kendi lehlerine kullanması gerekiyordu.

Ino, ezici suçluluk duygusundan dişlerini sıkan Steph’in yerine konuşmaya devam etti.

Bir zamanlar coşkulu kutlamalarla dolu olan oda, Ino devam ettikçe daha ciddi bir havaya büründü…

“Anlayacağınız, bize karşı yürütülen savaşta Topluluk açıkça dezavantajlı durumda.”

Sora ve Shiro, Ino’nun efendisi Miko’nun bir zamanlar hayalini kurduğu ama sonunda vazgeçtiği gibi dünyada devrim yapmaya çoktan başlamışlardı. İkili, onun bu hayale olan inancını yeniden alevlendirmişti—ancak.

Ino’nun tahminine göre, Topluluk’un dize getirilmesine fazla bir zaman kalmamıştı…

,

“Beklettiğim için özür dilerim! Her zamanki gibi sevimli Foeniculum emrinize amade!! Ve size harika bir hediyem var!! Bu gece Elchea havasındaki tüm o sevgiye tam uyan bir şey— Şey, hey? Ne oluyor ya? Milletin suratı neden sirke satıyor böyle? İçinizden biri aldatırken mi yakalandı yoksa? Anlatın bakalım tüm o tatlı detayları. Kimdi o? Hangi ırktandılar? Deh-heh-hehhh!”

Peri üslubuna uygun olarak bir anda puf diye yoktan beliren küçük bir kızdı bu—Foeniculum’du.

Bütün ziyafet salonu, partiyi mahvetmek gibi büyük bir günah işlediği için Ino Hatsuse’ye dik dik bakıyordu. Torunundan gelen haince bir yumruk—“Aptal Dede! Biraz ortama ayak uydur işte, lütfen!” Ino’yu efkarını bir bardak birada boğmaya sevk etti. Foeniculum bunu hemen alkolün verdiği cesaretle kendi yaramazlıklarına başlama işareti olarak algıladı……

Bununla birlikte kutlama tüm hızıyla devam etti ve kısa süre sonra dışarısı karardı. Gecenin bir yarısı Shiro ve Izuna’nın uykudan başları düşmeye başlayınca doğum günü partisi nihayet sona erdi.

Sora, Shiro’yu sırtına alarak kale bahçesinden birlikte paylaştıkları odaya taşıdı. Uzun ve eğlenceli bir gecenin ardından pestili çıkan Shiro, Steph’ten aldığı eski okul üniformasını giydi ve kısa süre sonra sızıp kaldı. Sora ise kız kardeşinin mışıl mışıl uyuduğundan iyice emin olduktan sonra benzer şekilde en sevdiği “I PPL” tişörtünü giydi ama yeni onarılan kot pantolonunu giymekten vazgeçti. Altında pantolonu olmadan çevresini temkinli bir şekilde iki, hatta üç kez kontrol etti.

“Sağımda solumda kimse yok… Önüm arkam, aşağım yukarım temiz… Yakınlarda birinin sesini de duymuyorum, pekala!”

Sonunda ve tamamen yalnız olduğundan emin olmak için kontrol edebileceği her şeyi ve her yeri, özellikle de kız kardeşinin uykusunun derinliğini—ki buna tam otuz saniye harcamıştı—kontrol etti.

Odanın karanlığında kare şeklinde iki ışık kaynağı zayıfça parıldıyordu. Biri telefonundan, diğeri ise tabletinden geliyordu.

Yatak odasının mahremiyetinde ne yapmak üzereydi? Bu oldukça aşikâr olmalıydı.

Elinde Emir-Eins ve Jibril’in fırından yeni çıkmış fotoğraflarıyla dolu, üzerinde çalışacağı iki cihaz vardı—!! Ayrıca doğum günü gecesinde en azından doğum günü hediyelerine şöyle bir bakmayı ihmal etmek son derece nezaketsizlik olurdu! Değil mi ama?!

Ama Sora bir centilmen ve ilim insanıydı. En samimi bakışlarıyla telefonunu ve tabletini öne doğru uzattı. Başı biraz dertteydi çünkü bir seçim yapmak zorundaydı! Önce hangi cihazı inceleyecekti?!

İki yakın kadın arkadaşı bu iki koleksiyonu hazırlamak için canlarını dişlerine takmışlardı ve birini diğerine üstün tutmak kaçınılmaz bir ikilem yaratıyordu—Sora bu durum yüzünden tam anlamıyla ikileme düşmüştü.

Kaderin cilvesi ya… sağ elinin başka bir işle meşgul olması nedeniyle geriye tek bir boş eli kalmıştı—ama cihaz iki taneydi!

Hangi cihazla başlayacağı konusunda o acı kararı vermeye zorlanan Sora, akıllı telefonu ve tableti öne uzattığı sırada—!!

“Şey, Kral Sora…? Gerçekten bir pantolon giymelisiniz işte. Üşüteceksiniz işte.”

“………………………………”

Sora, arkasından aniden gelen bir dikizcinin sesi karşısında ne şoke oldu ne de şaşırdı.

Aksine, miskin bir edayla arkasını dönüp Küçük Hanım Til’in sadece odasına girmekle kalmayıp tam da arkasında bir yer bulduğunu keşfettiğinde oldukça sakin ve soğukkanlıydı.

“Nýi Tilvilg…”

“Evet! “Nedir, Efendim?”

“Mesele şu. Bütün bir haftanın ardından oldukça yorgunum, ama kafayı vurup yatmadan önce halletmem gereken son bir işim var. Gerçekten kusura bakma ama süper önemli bir şey değilse başka güne ertelesek olur mu? Ha?”

Hay sıçayım, her zamanki gibi tam güzel yerine gelemiyorum bir türlü. Biliyordum böyle olacağını, sırf bu yüzden boxer’ımı çıkarmamıştım zaten!

Til’in belirmesine hiç şaşırmayan Sora, üstü kapalı bir şekilde odasından çıkıp gitmesini rica etmişti ama…

“Şey, benim diyeceğimin senin yapacağın o her ne işse ondan daha mı önemli olduğunu bilemem—”

Kendine pasaklı köstebek diyen, ortam hassasiyetinden yoksun o Cüce (Dwarf), ortadaki durumun işaretlerini okumaktan acizdi.

“—ama Topluluk’un dezavantajlı durumda olduğunu söylerken ne demek istediler? Bana kalırsa bir savaş çıksa Cephe’nin pestilini çıkarırız, valla çıkarırız. Nasıl tehdit oluşturabiliyorlar ki?”

…………

“Ah… Doğru ya… Konuşmak istediğin şey bu demek…”

Til’in derdi, Sora’nın halletmek üzere olduğu o son kırıntı işten gerçekten de çok daha önemliydi.

On dokuz yaşındaki delikanlı derin bir iç çekerek isteksizce yeni tamir edilmiş kot pantolonunu üzerine çekti ve…

“… Dürüst olmak gerekirse siz köstebeklerin ortamı okumayı öğrenmesi lazım…”

“[İtiraz] Efendimiz’in önemli görevinin ve bu birimin onu gözlemleme sürecinin kesintiye uğratılması. [Bildirim] Şu an aşırı hayal kırıklığı sergileniyor.”

“… Til? Hani… zamanlama denilen küçük bir şey vardır ya… hani öğrenmen gereken… Anladın mı…?”

Jibril ve Emir-Eins yoktan var oluverdi. Sora’nın kat kat yaptığı titiz kontrollere rağmen mışıl mışıl uyuma numarası yaptığı anlaşılan Shiro da hantalca yerinden doğrulup onlara katıldı.

Sora’nın Disboard’daki uzun ilk yılının sonu işte bu anla noktalanıyordu. Kafasında tek bir soruyla tavana dikti gözlerini: Bu dünyada mahremiyet diye bir şey gerçekten var mıydı?

Kendi orijinal dünyasında bile nispeten modern bir kavram olsa da, kişisel alan hakkının böyle çiğnenip geçilmesine yandı durdu.

“K-kötü bir şey mi yaptım ben?! B-ben ölmek istemiyorum, istemiyorum!!”

“Hayır, Til. Tam aksine. Bu gece beni kurtardın. K-k-korkma, şimdi seni kurtarma sırası bende…!”

Flügel, Exmachina ve on iki yaşındaki Imanity’den somut bir düşmanlık fışkırıyordu adeta.

Sora, korkudan çığlıklar atan Til’e minnettardı. Kızcağız farkında olmadan Sora’nın kalan son parça gururunu korumayı başarmıştı. Titreyen dizleriyle Sora, kız ile tepesinde dikilen tehditkar üç kızın arasına gövdesini koydu…

“Madem o iş bitti… Sanırım Disboard’un mevcut durumunu en baştan ele alacağız…”

Jibril, Emir-Eins ve Shiro sakinleşince Sora, Shiro’yu bağdaş kurduğu bacaklarının üzerine oturttu ve anlatmaya başladı.

“A-anladım, anladım… ,” dedi Til. “Ama şey, benim burada olmam gerçekten sorun değil mi…?”

Öfkesi yatışmamış üç hanımefendi, diken üstünde oturur gibi dimdik duran Til’in hemen yanında hâlâ katil gibi bakıyorlardı. Dikkatleri Til’in üzerinden çekmek için Sora onun lafını bilerek görmezden geldi ve devam etti:

“İlk olarak… Daha önce de belirtildiği gibi dünya iki cepheye bölündü: Elkia Topluluğu ve—açıkça söylemek gerekirse… Topluluk’ta yer almayan dünyanın geri kalanı: Anti-Elkia Topluluğu Savaş Cephesi.”

Anti-Elkia Topluluğu Savaş Cephesi, ya da halk arasında bilinen adıyla kısaca Cephe.

Cephe’ye Elven Gard’daki Elfler öncülük ediyordu ve bünyesinde Dragonia (Ejder Irkı), Gigant (Dev Irkı), Demonia (İblis Irkı) ve Lunamana’nın (Ay Irkı) yanı sıra birden fazla Phantasm (Hayalet Irk) bulunuyordu. Tek bir amaç etrafında toplanmış devasa bir güç birikimiydi bu: Topluluk’un feshedilmesi ve bağlı uluslarının üzerinde hakimiyet kurulması—ki bu da onların bireysel olarak yok oluşu demekti.

Diğer tarafta ise:

“Bir de biz Imanity varız. Tek ulusumuz olan Elchea ikiye bölündü: Topluluk’a inananlar—Elchea Krallığı—ve Cephe’nin yanında yer alanlar—Elchea Cumhuriyeti.”

Sora ve Shiro hâlâ Elchea’nın hükümdarları, dolayısıyla da krallığın tam yetkili temsilcileri olsalar da… artık Imanity ırkının tam yetkili temsilcisi değillerdi.

Imanity bölünmüştü ve Cephe’nin sancağı altında yürüyenler tek bir amaç peşindeydi: Topluluk’un sonu—ki bu da mutlak savaş demekti. Taraflardan biri yok olana dek bitmeyecek bir savaş—dünya topyekûn, amansız bir savaşa doğru sürükleniyordu.

Şey, Sora’nın kendi orijinal dünyası olsaydı öyle olurdu tabii. İşler Disboard’da biraz daha farklı yürüyordu, yani:

“Haklısın, Til. Cephe neredeyse hiç tehdit oluşturmuyor. Çünkü birlik içinde değiller.”

Dünya iki cepheye ayrılmış olsa da, Cephe’nin birincil amacı düşmanını yok etmek olduğu sürece… öfkeli bir kalabalıktan öteye gidemezdi.

Amaçlarında başarılı olmaları—Topluluk’u dağıtıp ulusları üzerinde hakimiyet kurmaları ve böylece Topluluk’u yok etmeleri—durumunda dünyadaki kaynakların, toprakların ve Irk Taşlarının yarısına ne olacaktı? Ne yani, her şeyi ortadan ikiye mi böleceklerdi? Eşit şekilde mi? Bu saçmalık olurdu ve bunu bütün dünya biliyordu. Bu nedenle, sözde ittifaklarına verdikleri akıllıca bir isim, her ırkın bireysel olarak Topluluk’tan koparabileceği en büyük payı kapmaya çalıştığı gerçeğini değiştirmiyordu.

Başka bir deyişle Cephe’nin içinde derinlere kök salmış bir iç çatışma vardı. Sadece bu da değil; Topluluk’un çökmesi durumunda Cephe’yi oluşturan ırklar için geriye kalan tek tehdit yine birbirleri olacaktı.

Düşman kuvvetleri arasında en ufak bir birlik olma ihtimali bile yok denecek kadar azdı. İşleri daha da zorlaştıran şey ise, en güçlü yeteneklerini birbirlerinden saklayarak savaşmak zorunda olmalarıydı.

Bütün bunların üzerine, ittifakın lider ulusu Elven Gard’ın çöküşün eşiğinde olduğu gerçeği de eklenince…

“Yani evet. Bire bir bir savaşta onlara kaybetmemizin imkanı yok.”

Dört kez. Hardenfell ve Doğu Birliği’nin Topluluk’a savaş ilan edildikten sonra Topluluk’a meydan okuduğu büyük ölçekli savaş oyunlarının sayısı buydu; Sora ile Shiro’nun Flügel, Exmachina ve bazen de Peri (Fairy) yardımıyla—Til’in deyimiyle—meydan okuyanların pestilini çıkardığı sayı da tam olarak buydu.

On Yemin uyarınca, meydan okunan taraf oyunu belirleme hakkına sahipti. Cephe’nin Topluluk’un şartlarında savaşmak zorunda kalması, onları muazzam bir dezavantaja sokardı.

Öfkeli bir kalabalıktan ibaret olan bu yapı birlikte hareket edebilir, sırlarını paylaşabilir ve bunun üstesinden gelebilir miydi…? Şanslarının sıfır olduğu açıkça ortadaydı. İşte bu yüzden dört kez karşılaşmak yetmişti anlamaya—

“[Kaçınılmazlık] Cephe’nin mücadelesi ittifakımıza değil, sivillerimize karşı yürütülecektir.”

Emir-Eins tam hedefi vurmuştu. Cephe’nin bir savaş oyununu kazanma şansı olmadığından, yapabileceği tek saldırı ekonomikti: Topluluk’un münferit şirketlerine ve özel vatandaşlarına vurmak.

Yine de…

“… Bu onları daha da az tehditkar yapmaz mı ama…?” diye fikir belirtti Til.

Topluluk ticaret ve ekonomi açısından Cephe’den hiçbir şekilde aşağı kalmıyordu, bu da herhangi bir Topluluk işletmesini taraf değiştirmeye ikna etmeyi son derece zorlaştırıyordu. En azından durumun böyle olması gerekirdi.

“Bak buraya, Til. Sana bir soru sorayım.”

Sora ellerini bir kez birbirine vurup yüzünde kocaman bir tebessümle devam etti.

“İki takımın karşı karşıya geldiği bir oyun hayal et. A Takımı güçlü, ama oyunu kaybederlerse ölüyorlar. B Takımı ise zayıf, ama kaybetseler de muhtemelen ölmeyecekler. Şimdi söyle bakalım, sen hangi takımda oynamak isterdin?”

“B! B! B! Kesinlikle B! Çünkü ölmek istemiyorum, hiç istemiyorum!”

Til dikleşip dikkat kesilerek yanıt verdi. Sora’nın tebessümü hiç bozulmadı; başıyla onaylayıp ona katıldı.

“Değil mi? Çoğu insan da böyle yapardı. İşte bu senaryoda A Takımı Topluluk, B Takımı ise Cephe oluyor.”

“Ha?”

Her şeyin yarattığı stres Sora’nın tebessümünden okunmaya başlayınca, onun yerine lafa Emir-Eins ile Jibril devam etti.

“[Açıklama] Cephe’nin Topluluk’un yok edileceğini ilan etmesi, üye ırkların tam kapasiteyle savaşamayacağı bir durum yaratmıştır. Aksine, Topluluk üyelerinin ihanet etmesini kolaylaştıran bir ortam oluşturmuştur. Sivil düzeyde bu ortam, kritik derecede ciddi bir sorun teşkil etmektedir.”

“… Ucu yine cumhuriyetin isyanını görmezden gelmek zorunda kalışımıza dayanıyor.”

Diğer ırkların ajanlarıyla dolu eski Ticaret Konfederasyonu olan Elchea parlamentosu, bağımsızlığını ilan edip Elchea Cumhuriyeti’ni kurarak krallığa ihanet eden ilk gruptu. Krallığın, yani daha doğrusu Sora ile Shiro’nun bu harekete demir yumrukla müdahale etmesi gereken bir dönüm noktasıydı bu.

Hızlı ve kararlı ödül ile ceza mekanizması, bir krallığı yönetmenin temeliydi. Vatana ihanete göz yummak bir ulusu temelinden sarsardı.

Ancak Sora ve Shiro, kimse ölmeden isyancıları cezalandırmanın bir yolunu bulamamış, bu da onları başlarını başka yöne çevirmek zorunda bırakmıştı.

Öte yandan Cephe, en kötü senaryonun üye uluslarında zorunlu kulluk olduğu Topluluk’un yıkımını müjdeliyordu.

Aradaki bu zıtlık herkesin görebileceği kadar ortadaydı ve riskleri herkes için netleştiriyordu. Yani:

“… Topluluk’un yanında yer almak… yıkım anlamına geliyor… Kaybedersek…”

“Halbuki Cephe’nin yanında yer almak, kazansalar da kaybetseler de o kadar hayati bir ölüm kalım meselesi değil—”

Kilit nokta da buydu zaten.

“Risk yönetimi açısından bakıldığında, kimsenin bizim tarafımızda kalmak istemeyeceği kadar tehlikeli bir durum bu.”

Bu da Topluluk’un inisiyatif alamayacağı bir konuma sürüklenmesi demekti.

Huzursuzluklarını gizlemeye hiç gerek duymayan Sora ile Shiro bir sonraki laflarını mırıldandılar.

“Kısacası, ne kadar beklersek o kadar kan kaybedeceğiz… ta ki işimiz bitene kadar.”

“… Ne kadar… sinir bozucu…”

Steph’in raporlarında bu gerçek son derece net bir şekilde görülüyordu. Steph’in muazzam yeteneği ve siyasi taktikleri hızla uygulaması sayesinde—en son taç giyme töreni buna güzel bir örnekti—Elchea Krallığı, toprak sahiplerini kendi tarafına çekmeyi başaramasa bile ulusal güvenliğini halka kanıtlamış ve daha fazla sivil kaybının önüne kıl payı geçmişti.

Doğu Birliği için durum daha da kötüydü.

Daha yarım asır öncesine kadar Doğu Birliği, 6.000 yıldan fazla süren kabileler arası iç savaşların pençesindeydi. Cumhuriyetin işlediği ihanetin cezasız kalması, Tapınak Bakiresi’nin bu kabileleri bir arada tutma gücünün sorgulanmasına yol açmıştı. Şimdiye kadar açıkça bir hoşnutsuzluk baş göstermemiş olsa da, birçok grubun Cephe ile bağlantısı olduğundan şüpheleniliyordu.

Oceando’ya gelince, Dhampir (Vampir Irkı) varlığı onların her an taraf değiştirmesini mümkün kılıyordu.

Avant Heim’da bile, çatışmanın durgunlaşması yüzünden On Sekiz Kanat Konseyi içindeki Topluluk desteği sarsılmaya başlamıştı.

Topluluk üyesi ulusların iç yüzü hakkında öğrendikleri karşısında şaşırmış olacak ki Til şöyle karşılık verdi:

“… Vay be, herkesin bu kadar derdi tasası olduğunu hiç düşünmemiştim, düşünmemiştim…”

Sora bu şaşkın Cüce’ye (Dwarf) hak verircesine başını salladı. “Evet, işte bu yüzden siyasetten nefret ediyorum. Ama haberiniz olsun, garip olan sizlersiniz…”

Peri (Fairy) ırkı ve Foeniculum Topluluk’a katılırken neye bulaştıklarını gayet iyi biliyorlardı; Einzig ile Exmachina’nın da sözlerinden dönmeyeceğini varsaymak yanlış olmazdı.

Peki ya Cüceler (Dwarf)? Aralarında en ufak bir isyan belirtisi bile yoktu ve bunun nedeni şuydu:

“‘Elf’lerin canı cehenneme’ kafasıyla yaşamak pek sağlıklı bir dünya görüşü değil… Zaten siz bu Elflerden ne kadar nefret ediyorsunuz böyle…?”

Cüceler’in kolektif deliliği bir yana, asıl mesele Topluluk’un yavaş yavaş dağılıyor oluşuydu.

Yine de Til ikna olmuş gibi görünmüyordu. Kafasını yana yatırıp asıl sorusuna geri döndü.

“Bu durum Cephe’nin hâlâ bizden zayıf olduğu gerçeğini değiştirmez ama. Neden saldırıya geçip günlerini göstermiyoruz? Özellikle de şu konuşan bitkilere. Hadağını bildirmekten daha iyi bir ders verme yolu mu var?”

Kendisi de Topluluk üyesi olmasına rağmen Til, Elflerden ara sıra yok edilmelerini teklif edecek kadar nefret ediyor gibiydi.

“Topluluk’un yenilmez olduğunu göstererek dünyayı kendi tarafımıza çekmek çok daha kolay olur bence, evet…”

Sora onaylarcasına başını sallarken yüzünde zoraki bir tebessüm belirdi…

Sonuçta kız haklıydı. On Yemin, meydan okuyan taraf kimse onu muazzam bir dezavantaja soksa da, Sora ve ekibinin bu noktaya kadar elde ettiği her zaferde durum zaten böyleydi.

Madem Cephe’nin iş birliği yapamaması onları zayıflatıyordu, o zaman neden şimdiye kadar yaptıkları gibi onları teker teker avlamıyorlardı ki?

Sora’nın Til’in bu son derece yerinde sorusuna cevap vermesi gerekiyordu.

“Haklısın. Durumu değiştirmek için saldırıya geçmemiz lazım. Düşmanlarımızın savunmasındaki açıkları ben de görebiliyorum. Shiro ile ben bu işe yaklaşmanın birkaç yolunu çoktan düşündük, hatta bazı hazırlıkları da başlattık.”

“O zaman neden…?”

Bu durum Til’i umutlandırmıştı—ama hem Sora ile Shiro hem de Jibril ile Emir-Eins ya gözlerini ondan kaçırıyor ya da gözle görülür şekilde acı çekiyor gibi görünüyordu.

“… O kadar kolay değil işte.”

“Ne? Nedenmiş o…?”

İki kardeş soruya cevap vermek yerine hüsranla dişlerini sıktılar.

Cephe’nin arkasında ne bir strateji ne de bir birlik olduğu doğruydu. Normalde onları yok etmek kolay olurdu ama—ki bu ama çok büyüktü—tam etkisiyle işleyen yıkıcı bir hamle yapmışlardı.

Topluluk’u yok etme deklarasyonu… Bu hamle, Sora ve Shiro’nun bunu cezasız bırakacağı bilinerek yapılmıştı. Ayrıca tek amacı çatışmadaki risklerini taraf değiştirerek azaltmak isteyen vatandaşları bünyesine katmak olan cumhuriyetin kurulmasının arkasında da bu vardı.

Sora ve Shiro bunun arkasındaki kişiden çekiniyorlardı ve bu da hareket etmelerini engelliyordu. Mükemmel bir ilk hamleydi ve tamamen kasti yapılmıştı.

İşin gerçeği buydu. Tek bir adam inisiyatifi Sora ve Shiro’nun elinden çekip almış ve ona sımsıkı tutunmuştu.

İki kardeş bu durumu kara kara düşünmekteydi… Ama tam o sırada:

Güüüüüüüm!!

Elkia genelinde çınlayan devasa bir patlamayla düşünce silsileleri darmadağın oldu.

Patlama sesinin kale surlarının çok ötesinden geldiği duyulabiliyordu. Tam olarak söylemek gerekirse, yerleşim bölgesinden. Olay gerçekleşmeden on saniye önce, muhtemelen bir gariplik sezen Jibril ve Emir-Eins, havalanmadan önce gözlerini bir anlığına uzaklara dikmişlerdi.

Her şey üst üste yaşanıyordu, bu da Sora ve Shiro’nun afallamasına neden olmuştu. Patlamanın gürültüsü nihayet şatoya ulaştığında—

“N-neydi lan o?! Ne oluyor?!”

“… O şey… göktaşı düşmesi falan mıydı…?”

“Ooo… OOO?! Şey, ben tüysem iyi olacak… Ay hayır, zaman yok, kalmadı ki! Küçük Hanım, hemen eteğinin altına sığınmama izin ver–IĞAAKK!!”

İki kardeş patlamanın kendisiyle ilgilenirken, Til buna neyin sebep olduğuna dair bir şeyler sezmiş gibiydi. Panik içinde ayağa fırlayıp Shiro’ya doğru koştu.

Çığlıklar atan Til, Shiro’nun eteğinin altına sığınmaya çalıştı ama daha başaramadan gölgelerin arasından fırlayan bir kol onu ensesinden yakaladı.

Her şey Sora ve Shiro’nun zavallı insan gözleriyle takip edemeyeceği kadar hızlı gerçekleştiğinden, parçaları sonradan gördüklerine dayanarak birleştirmeleri ve durumun idrakine varmaları birkaç saniyelerini aldı.

Anlaşılan o ki, muhtemelen pencereden içeri bir başkası daha girmişti. Sol elinde bir hançer tutan, sırtında kınında devasa bir kılıç taşıyan bir adam olduğunu görebiliyorlardı.

Pas rengi mithril saçlara ve kıpkırmızı gözlere sahip adam, Til’i sağ eliyle ensesinden tutup havaya kaldırdı. Buraya kadar yarı-sıçrama yapmış olmalıydı; o kadar inanılmaz bir güç yayıyordu ki gerçekte olduğundan çok daha heybetli görünüyordu…

“‘Vay vay vay, bak sen şu işe, bizim lanet olası yeğen değil mi bu… Ne kadar oldu, üç ay mı?’

Sesi her şeyi ele veriyordu—bu adam…

“Kendime çıtır bir asteroit buldum, adını Büyük Göğüsler Gezegeni ilan ettim, cosss diye bayrağı dikip geri geldim, duydun mu? Mutlu musun şimdi?!”

“Hayııır, huzurlu hayatımın sonu geldi, geldi işte! Efendim, Küçük Hanım, yardım edin……… Şey, ooov! Amca…! Hayatında koktuğun en leş halin bu, valla öyle!!”

Til amcasını bir çığlıkla karşıladı.

“Âââh, kapat lanet çeneni! Ne bekliyordun ki; uzayda su yok ulan. Hatta ruhlar bile yok! Yıkanmak için elimdeki üç beş damla içme suyunu harcayacak lüksüm yoktu herhalde, çok teşekkür ederim çok yardımcı oldun.”

“Dur bir dakika, yani bu durumda… üç aydır banyo yapmadın mı?! İnanamıyorum buna, inanamıyorum! Suratın zaten yeterince kirliydi, kirliydi işte! Beni bir daha görmeye gelmeden önce git bir banyo yap! Püüü, püüü, püüü!!”

“”

Olay şöyle gerçekleşmişti: Bir daha eşi benzeri gelmeyecek düzeyde bir dahi olarak övülen bu Cüce (Dwarf) adam, daha üç ay önce Til’e yürekten bir evlilik teklifinde bulunmuş—ancak acımasızca reddedilerek kalbi paramparça bir adama dönüşmüştü.

Ağır bir hayal kırıklığına uğramış ve Til’le bir daha konuşmadan önce büyük göğüsler gezegenine gitmesi söylenmişti.

Uzay uçuşunu başaran ilk Exceed olarak, küçük bir asteroit bulup bayrak dikerek ve ona uygun bir isim vererek bu söyleneni aynen yerine getirdiği açıktı. Bu da az önceki patlama sesinin aslında gemisinin iniş sesi olduğu anlamına geliyordu.

Ama konumuz bu değildi—adam daha yeni uzaydan dönmüştü!

Daha önce tarihe kazıdığı o eşsiz dehasını, şimdi açık ara farkla geride bırakmıştı. Dünyanın en güçlü Cücesi (Dwarf). Hislerin canavarı. Tanrı seviyesinde bir ruhani silah demircisi ve yaşayan bir dahi.

Hardenfell’in tam yetkili temsilcisi: Veig Drauvnir!!

Uzaydan döner dönmez sevgili Til’inin gönlünü alma yönündeki ilk girişimi, ışık hızından daha hızlı bir şekilde yerle bir edilmişti. Veig ana kucağı pozisyonu alarak gözyaşlarına boğulmamak için elinden gelen her şeyi yaptı… Görülmeye değer, acınası bir manzaraydı.

“Hey… en yakın kankan uzaydan döndü… doğum günlerinize yetişmek istemiştim…”

Kısa bir süre sonra Veig iki kardeşe döndü. Burnunu çeke çeke konuşuyordu.

“Çok üzgünüm… size hediye alacak vakit bulamadım… Alın, işte Büyük Göğüsler Gezegeni’nden ve mola verdiğim bir uydudan topladığım birkaç kaya parçası…”

Veig, Sora ve Shiro’ya doğru iki küçük çakıl taşı fırlattı.

Bilinmeyen bir asteroitten bir kaya parçası ve bir uydudan bir kaya parçası…

Sora ve Shiro, kelimenin tam anlamıyla astronomik, tarihsel ve bilimsel öneme sahip bu küçük hediyeleri kabul ettiler.

“A-anladım. Teşekkürler sanırım. Şey, hoş geldin…?”

“… Güçlü ol… Veig…”

Til onların arkasındaydı, aldığı kokudan hâlâ öğürüyordu. Til’in Veig’e karşı en ufak bir empati duymaması, Sora ile Shiro’yu gülümseyip ona teşekkür etmek için ellerinden geleni yapmaya zorladı…

“Pekala… Ben gidip yıkanayım. Hemen dönerim… Kusura bakmayın ama havuzunuzu kullanabilir miyim? Lanet olsun… Uzaydayken içkiyi ve sigarayı bile bırakmıştım…”

Evrenden kazandığı zaferle döndükten sonra sevgili yeğeni Til’i görmeye gelmiş, ancak yine reddedilmişti… Başını öne eğip devasa dehasının yükünü taşıyan omuzlarını düşürdü, burnunu çeke çeke kapıya doğru yönelmişti ki—

“Tabii, ne demek. Ama vay be, zamanlaman her zamanki gibi kusursuz.”

Gerçekten de muazzam bir zamanlamaydı. Bu adamın sezgileri onu her zaman en doğru hamleye yönlendirirdi.

Sora gitmeden önce Veig’i durdurdu. Cüce (Dwarf) bundan daha iyi bir zamanda gelemezdi.

“Seninle konuşmak istediğim bir şey var. Eğer donunu üstünde tutmaya razıysan, sen yıkanırken konunun üzerinden geçelim.”

“Ha…?”

Az önce Til’in sorduğu soruyla ilgiliydi bu.

Sora, çatışmanın inisiyatifini kendilerinin ve Shiro’nun elinden alıp onları hareketsiz bırakan o gizemli kişiyi öğrenmek istiyordu.

Veig’e sordu:

“Auri-El Violhart hakkında ne biliyorsun?”

Elven Gard’ın lideri ve Elf ırkının tam yetkili temsilcisi:

Auri-El Violhart…

Bu adam, Sora ve Shiro’nun kuyuya kattığı zehri tamamıyla fark etmekle kalmamış, bunu onlara karşı kullanmaya da kalkışmıştı.

Ayrıca Sora ve Shiro’yu tartışmasız şekilde yenilgiye uğratan ilk kişiydi… 『 』’a (Boşluk) ilk yenilgisini tattıran kişi.

“Hakkında araştırabileceğim her şeyi araştırdım. Bilmek istediklerim için elimde yeterince istihbarat olması gerekse de bu adamda mantığa uymayan bir şeyler var.”

Sora, Auri-El Violhart hakkında bilgi sahibiydi. Bulması hiç de zor olmamıştı. Ailesine, geçmişine ve yetişme tarzına dair tüm bilgiler ortadaydı.

Sora nereye bakarsa baksın ya da kime sorarsa sorsun, aldığı tek bir cevap vardı:

İyisiyle kötüsüyle, bu adam mükemmel.

Ancak Sora’nın içgüdüleri bunu reddediyordu. Hissiyatı ona durumun böyle olamayacağını söylüyordu.

Shiro ile kendisi Auri-El’in gerçekte kim olduğunu öğrenene kadar, Cephe ile olan savaş bu Elf’in avucunun içinde sürüp gidecekti.

İçgüdülerini göz ardı edip saldırıya geçecek olursa, ne yaparsa yapsın bunun tekrar kendisine karşı kullanılacağını ve bu sefer geri dönüşü olmayacağını biliyordu.

Sora bundan emindi ve bu yüzden kafasına göre hareket edemezdi.

“Veig, o adamla daha önce üç kez bizzat savaştığını okudum. Sadece bu da değil, o üç savaşın ikisini sen kazanmışsın.”

Auri-El ile daha önce karşı karşıya gelmiş biri olan Veig’den daha iyi kime sorulabilirdi ki?

Auri-El Violhart ile yakın dövüşe girmişti—muhtemelen kendi ruhunu onunkiyle yarıştıracak kadar yakın.

Peki, sezgileri ve içgüdüleri tamamen bambaşka bir seviyede olan bu adam onun hakkında ne düşünüyordu?

“Hım…? Ha… şu herif mi…?”

Veig üstündekini çıkarıp sorudan hiç rahatsız olmadan şatonun havuzuna doğru ilerledi.

“Bakarız. O işe yaramaz uzun kulaklı otlardan bir diğeri olduğu gerçeğini bir kenara bırakırsak…”

Veig mırıldanarak cevabını verdi:

“… Bir şey söylemem gerekirse, sanırım açık ara farkla dünyanın en sinir bozucu adamı kendisi.”

İçgüdülerini—gerçeği—midesinin derinliklerinden gelen bir yorgunlukla dile getirdi…………

Aynı anlarda, Elchea Kraliyet Şatosu’nun ana kapısının hemen dışında.

Jibril ve Emir-Eins, yüksek irtifadan yere doğru dikine inen devasa bir kütle hissetmişlerdi—Veig’in uzay mekiği.

Bunu neredeyse anında anlamışlardı ama artık onlar için bir önemi kalmamıştı.

Bölgedeki ilk taramaları onları yeni bir ruhani tepkiye yönlendirmiş, onlar da doğrudan oraya sıçramışlardı.

Ve sonra—

“Aman aman. Zavallı küçük bir Demonia (İblis Irkı) mensubunun Efendimiz’in şatosuna sızmayı umduğunu sanmıyorumdur umarım. ”

Jibril’in delip geçen düşmanlığı boş bir alana yönelmişti. Ancak:

“[Analiz] Bilinmeyen numunenin Demonia’nın (İblis Irkı) Dokuz Kabusu’nun sonuncusu olan Bilge Schira Ha olduğu tespit edilmiştir. [Talep] Niyetinizi derhal açıklayın. Uymamanız halinde bu birim saldırı hazırlıklarına geçecektir.”

Canlı bir tarayıcı olan Emir-Eins, Flügel ortağına katılarak amiyane gizlenme büyülerinin huzurlarında pek bir işe yaramayacağını açıkça belirtti.

“Mveh-heh… Gizlenmek gibi bir niyetim yoktu pek…”

Boşluğun içinden koyu renk bir elbise giymiş genç, büyüleyici bir kadın belirdi. Saçları en derin okyanustan bile daha karanlık, daha kasvetliydi ve yere değecek kadar uzundu. Başında bir tanesi kırık iki boynuz taçlanmıştı; kalçasının arkasından ise, tıpkı kendininkiler gibi çizgi gözlü, kızıl bakışlı dört yılan filizlenmişti. Güzelliği ve çirkinliği mükemmel bir uyum içindeydi.

Demonia (İblis Irkı) kadını ellerini karnının önünde zarifçe birleştirdi ve dört yılandan ikisini kullanarak elbisesinin eteğini tutup yavaşça reverans yaptı.

“Sizi ziyaret etmek için biraz fazla erken gelmiştim, bu yüzden sabahın gelmesini sessizce bekleyeyim dedim ama… Mveh-heh… Görünüşe göre sadece varlığım bile sizi dışarı çekmeye yetti, bunun için özür dilerim.”

Bir zarafeti vardı. Nazikçe ve hafif bir tebessümle konuşuyordu.

Ama ses tonu sanki onlarla dalga geçiyormuş gibiydi ve küçümseyici bir bakışla şöyle dedi:

“Görünüşe göre ikiniz kahramanın partisinin üyelerisiniz. Kendimi tanıtmamın bir sakıncası var mı?”

““…………””

Demonia (İblis Irkı) kadını hem nazik hem de kötücül bir edayla izin istemişti. Kafası karışmış—ama yine de temkinli—Jibril ve Emir-Eins pürdikkat nöbetlerini sessizce sürdürdüler.

“Bu harika karşılaşmamızı kutlamak için bir lanet sunmak isterim. Benim adım Schira Ha—İblis Kral tarafından yaratıldım ve onun Dokuz Kabusu’ndan biri olarak hizmet verdim. Daha çok yakın bir zamanda İblis Kral Ordusu Genelkurmay Başkanlığı’na tayin edildim… Mveh-heh…”

Fiilen Demonia’nın (İblis Irkı) başıydı.

“Eski günlerde, İblis Kral’ı bile aşan eşsiz bilgeliğimle tanınırdım: Ben, aralarındaki en bilge olan! Yine de Hazretleri’nin mütevazı bir hizmetkarından fazlası değilim. Tanıştığımıza memnun oldum… Mvehh-heh-heh-heh.”

Ve Demonia’nın (İblis Irkı) en büyük dahi beyniydi.

Kadın kendisini zeki, çekici ama aynı zamanda muzipçe kötücül bir edayla tanıttı.

Jibril ve Emir-Eins tetikte beklemeye devam etti—

“Mveh-heh… Şimdi, böyle yoğun bir zamanda geldiğim için özür dilemeliyim ama ben— Ha? Bağışlayın… Nereye koymuştum onu…?”

Schira Ha kibarca eğilmekteyken lafını yarıda kesti ve aradığını bulana kadar elbisesindeki gizli bir cebi karıştırdı.

“Ah, işte burada.”

Katlanmış küçük bir kağıt parçasıydı: Bir not. Notu, temkinli oldukları kadar kafaları da karışmaya başlayan iki kadının önünde açtı.

Schira Ha kendi bildiği tempoda hareket ederek duyurusunu yapmadan önce boğazını hafifçe temizledi:

“Bakalım… Ey uzak yakın herkes, dinleyin! Çaresizliğinizi ilan etmeye geldik, öhö! … Korkuyla titreyin—İblis Kral Ordusu’nun nihayet dünyayı yok etme vakti geldi!! … Hepsi bu kadar, öhö!”

Notu okumaktan boğazı acımış olmalıydı ki gözleri yaşarıyordu.

Yine de bildirisini dinledikleri için Jibril ve Emir-Eins’e teşekkür ederek konuşmasını bitirdi ve bir kez daha reverans yaptı.

“Mveh-heh… Böylece, ikiniz de yerle bir edileceksiniz. Umarım hazırsınızdır!!”

Dört çift yılan kuyruğu gözü saldırganlıkla kısıldı—ancak.

““……………………””

Bir zamanlar uzlaşmaz düşmanlar olan ırklara mensup Jibril ve Emir-Eins birbirlerine baktılar ve garip bir şekilde aynı şüpheci ifadeyi paylaştıklarını gördüler.

Demonia’nın (İblis Irkı) sözde dahi beyni ikimize aynı anda bir oyunla meydan okumuyordur herhalde…?

“Mveh-heh…! Şimdi, istediğiniz türden bir oyunla bana meydan okuyun bakalım!!”

Bayağı bayağı okuyordu işte.

İkili sadece omuz silkti. Bu sırada Demonia (İblis Irkı) kadını, yaptığı o haince meydan okumaya verecekleri yanıtı tuhaf bir şekilde zarif bir duruşla bekliyordu.

Pekala? O zaman, şey, oyun başlasın mı…?

İkili isteği kırmadı—

sadece toplam üç dakika içinde bu Bilge Schira Ha denilen tipin pestilini çıkarmak için tabii.

No Game No Life

No Game No Life

NGNL, NO GAME NO LIFE 遊戲人生, ノーゲーム・ノーライフ, 游戏人生(小说)
Puan 9
Durum: Tamamlandı Yazım Şekli: Yazar: Sanatçı: Yayınlanma Tarihi: 2012 Anadil: Japonca
Sora ve Shiro kardeşler hem gerçek dünyada hem de oyunlarda ayrılamaz bir ikilidir. Bir takım olarak, bireysel becerilerinin uyumu onları yenilmez kılar. Gerçek hayatta ikisi de utangaç ve asosyaller ama oyunlarda bu iki kardeş 『  』 (boşluk) olarak bilinen grubu oluştururlar ve bu grup diğer oyuncular tarafından gizemli ve yenilemez olarak bilinir. Bir gün, gizemli bir rakibi online satrançta yendikten sonra kardeşler rakipleri tarafından kendi dünyasına – Disboard (盤上の世界(ディスボード) Disubōdo) her şeye oyunlarla karar verilen bir dünyaya – geçmelerini teklif ediyor. Kardeşler teklifi kabul ettikten sonra rakipleri Tanrı Tet onları kendi dünyasına çağırır. Sora ve Shiro zayıf insan ırkı olan Imanity’nin kurtarıcıları olarak diğer ırklarla dünyaya fethetmek için savaşa girerler.

Yorum

0 0 votes
Oyla
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler

Seçenekler

karanlık modda işlevsizdir
Sıfırla